İki kadın konuşmaktadır: “Komşum, bir haftadır başım ağrıyor. Geçen hafta düğüne gittim, dansözün alnına para yapıştırdım. Sonra çok üzüldüm.” Muhafazakâr hayat tarzına sahip diğer kadın onu teselli etmek istiyor: “Madem üzüldün, pişmanlık duydun; tövbe edersin, Allah seni affeder.” der. Önceki kadın: “Onunla ilgisi yok, dansöz çok çirkindi, parama yazık oldu.” cevabını verir.
İki ayrı model, iki ayrı dünya görüşü ve değer yargısı… Değerlerimiz, kimliğimizi; kimliğimiz, davranışlarımızı oluşturuyor. İçinde ne varsa küpün dışına o sızıyor.
Haberi gazetelerden okudum: Siyasi tarihimizde 28 Şubat Post Modern Darbesi diye adlandırılan süreçte aktif görev alan ve bu sebeple yıllar sonra mahkeme kararıyla rütbeleri sökülen, aynı zamanda müebbet hapse mahkûm edilen altı general, sürekli yaşlılık ve kocama sebebiyle cumhurbaşkanı tarafından affedilmiş. Generallerden biri “Ben suçlu değilim; affı kabul etmiyorum.” diyerek tekrar yargılanmak üzere mahkemeye başvurmuş.
Bu, sizce nedir? Nasırlaşmış kin mi, kibir mi, değersizleştirme mi, sağlam duruş mu, tutarlılık mı, öfke mi, hazımsızlık mı?…
27 Mayıs Askeri Darbesinin üzerinden yıllar geçti, o dereden çok su aktı. Şimdilerde, o yıllar için “kara günler” deniyor, darbe yapanlar lanetleniyor, onların memlekete verdiği zararlar konuşuluyor. Darbe sonunda asılanların isimleri yollara, havaalanlarına, köprülere, okullara veriliyor. O dönemde küçümsenip cezalandırılanlar şimdi yüceltiliyor, yüceltilenler değersizleştiriliyor, tarihin çöplüğüne layık görülüyor.
Aynı olgunun, algı farklılığıyla nasıl değer kazanıp kaybettiğine tipik bir örnektir 27 Mayıs 1960 İhtilali. Lise yıllarımda Milli Güvenlik dersimiz vardı, o derste bize bu ihtilal, “Ak Devrim” diye anlatılır ve askeri darbeye muhatap olan parti yöneticileri vatan hainliğiyle suçlanır, kötülenirdi.
Olgular, algılarımızla anlam, değer kazanıyor. Algılarımızın doğruluğu veya yanlışlığı olguyu değerli ya da değersiz kılabiliyor. Algılar nasıl oluşuyor, nasıl düşünceye ve yargıya dönüşüyor?
Algı, somut bir nesnenin zihindeki yansımasıdır. Düşünme, soyut bir nesnenin zihinde oluşturduğu faaliyettir. Bu faaliyet, kanaati ve inancı doğurur. Kanaatimiz ve inancımız doğrultusunda olaylara ve eşyaya anlam yükleriz. İnancımız sevmeyi emrediyorsa severiz, dövmeyi emrediyorsa döveriz, öldürmeyi emrediyorsa öldürürüz. İsrail, Gazze’de Filistinlilere uyguladığı vahşet, katliam, cinayet emrini inancından, bozulmuş Tevrat’tan, arz-ı mevut doktrininden almaktadır. Dünya tarihinde emsali görülmemiş bu katliamın sebebini uzakta aramaya gerek yok. Sebep, “Vaat Edilmiş Topraklar” doktrinidir.
Algı, düşünce, kanaat sırayla insandaki inancı besleyen kanallardır. Akıl, inancın oluşmasında güçlü bir belirleyicidir. Aklın kılavuzluğuna inanmak da inancımızın gereğidir. Yüce Allah, Yunus suresi 100. ayetinde “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar kılar.” der. Aklını kullanmayanların murdar kılınması, onun leş olması demektir.
Allah (C. C), değerlerin atalardan öğrenilmesini önermez. Ataların örf ve adetleriyle inanç oluşturmak bir kolaycılıktır; ancak atalar doğru kaynak değildir. Bakara suresi 170. Ayette “Onlara (müşriklere) Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, «Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız» dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?”
Dünyada huzur kalmadı. Dünya, yaşanacak yer olmaktan çıktı. Hiçbir mantığı olmayan inançların, değerlerin kılavuzluğunda insanlar, milletler arasında ilişkiler kuruluyor, kavgalar oluyor, savaşlar çıkıyor. Seven, sevilmeyen; ölen, öldüren; zalim, mazlum kendisini haklı görüyor. Herkes, bir tarafa savrulmuş, hiç kimse bulunduğu yerin izahını yapamıyor. Dünya insanlığı, rotasını kaybetmiş gemi misali. Kâğıt üzerinde varlığını bildiğimiz uluslararası kuruluşlar ya güçlülerin dümen suyuna girmiş ya da çaresizliğin bayrağını çekmiş durumda. Orman kanunlarını uyguladığını bildiğimiz aslanın bile Gazze’deki Siyonist vahşete denk bir hikayesini okumadım hiçbir kitapta.
İnsanımız ve insanlık, adalete muhtaç. İnsanlık, ekmek kadar, su kadar, hava kadar doğru bilgiye muhtaç. İnsanlık, muhtaç olduğu aklı devre dışı bırakarak sonunu hazırlıyor. İnsanlık, akılsızlık bombasını üzerinde patlatarak intihar ediyor. Bakalım, bu akılsızlık bizi hangi uçuruma atacak veya akıl, hangi uçurumun kenarında bizi yakalayacak?
“Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.”
Hz. Muhammed
(O’na, Ashab-ı Güzine, Ehl-i Beytine Selam olsun)
“Fatih’in devrinde yaşasaydım reyimi (oyumu) tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”
Mustafa Kemal ATATÜRK
“Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek
Yürü, hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!”
Arif Nihat ASYA
Atatürk ve Fatih Sultan Mehmet
“Bir gün İstanbul’un fethinden konuşulurken söz Fatih Sultan Mehmet’e geldi. Atatürk ortaya şöyle bir sual attı: “Tarih acaba benim mi yoksa İkinci Mehmet’in mi yaptığımız işleri daha mühim bulacaktır”. Bulunanların neredeyse hepsi: “Siz!..” dediler.
“Niçin?” dedi. Sual sırası kendine gelenler, “Atatürk’ün Fatih’ten çok büyük olduğunu kanıtlamak için” akla hayale gelmeyecek deliller toplamaya ve Atatürk’e övgüler dizme konusunda adeta birbiriyle yarışmaya başlarlar. Hatta bazıları: “Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş?” diyecek kadar ileri gidenler vardı.
Fakat ne söylenirse söylensin verilen cevapların Atayı hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu. Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi, bu zat: “Efendim!” dedi “tarih bir sınav salonuna benzer, karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri çözüşüne ve bundaki yeteneğine göre bir numara verir.
Aşağı yukarı tarihin sınavına çıkanların hepsi ayrı şartlar içinde ayrı meseleler karşısında kalmışlardır. Bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri ile mukayese etmekle hükümlere varmak kabil değildir.
Fatih karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze çıkan meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz.”
Atatürk bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: “Bravo!” dedi.
Sonra biraz evvel Fatih’i küçümseyen zata dönerek:
“Sen halt etmişsin!..” dedi. Ben Fatih’ten büyük olabilir miyim?
Çok kereler Fatih’in karşılaştığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi? Bunu çok merak ederim.. İkinci Mehmet büyük adamdır büyük…”
Atatürk, biraz uzaklara dalıp düşündükten sonra “Tarihimize nasıl bakmalı?” sorusuna cevap verircesine şunları söylemiştir:
“İmkan olsa da her Türk ailesinin tarihi tespit edilebilse, asırlar içinde her ailenin bir, iki, üç büyük adam verdiği tespit edilebilir.
Mesela Timur soyundan Hasan Baykara, Osmanoğulları’ndan Fatih, Yavuz, hatta Dördüncü Murat, Selçukoğulları’ndan Ertuğrul, Kılıç Arslan filan o dönemin tarih telakkileri ile hatıraları bizlere kadar erişmiş Türklerdir. Yalnız şunu da unutmamalıdır ki, hiçbir adamın memleketine hizmet etmiş olmasına karşılık, sülalesini bir memleketin başına sarmağa da hakkı yoktur.
Onun içindir ki Türk’ün tabiatında beyzadelik an’anesi yerleşememiştir. Türk, Türk olduğu için asildir. Bu Anadolu’nun en ücra köşesindeki Mehmetçik, vaktiyle dünyanın yarısını titretmiş bir sınır beyinin nesli olabilir. Amma bundan dolayı hiçbir iddiası yoktur. Çoğumuz büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu Türk olmanın içinde buluruz. İşte onun içindir ki cumhuriyet Türk’ün en tabii idare şeklidir.
Amma ben Fatih’in devrinde yaşasaydım memnuniyetle reyimi (oyumu) tereddütsüz ona verir ve onu reisicumhur (cumhurbaşkanı) seçerdim”
Kaynak:
1. Ahmet Halit Yaşaroğlu, Atatürk’ün Bilinmeyen Hatıraları, Nakleden: Münir Hayri Egeli, 1954, Yenilik Basımevi, İstanbul, s.57- 58.
1-Cumhuriyet Döneminde Türk Ocakları ve Halkevlerine Geçiş
Safa Furkan Karacakaya’nın 2023 yılında yayınlanan eseri 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 214 sayfadır. Yazarın ele aldığı Türk Ocakları, Osmanlı Cihan Devleti döneminde, cihan sıfatının da devlet vasfının da mum gibi erimeye başladığı bir zaman diliminde, Türk milletinin geleceğini tanzim etmek maksadıyla kuruldu.
Kurucular arasında siyâset adamı, diplomat ve fikir adamı, Kara Harp Okulu mezunu Ahmet Ferit Tek (Bursa, 1878-İstanbul, 1971), yazar ve diplomat Galatasaray Lisesi Mezunu Müftüoğlu Ahmet Hikmet (İstanbul, 1870-İstanbu, 1927), Tıp Doktoru Türk Ocakları’nın isim babası Fuat Sâbit Ağacık (Erzincan’ın Kemal ilçesi1957-İstanbul 1887), siyâsetçi, Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun hukukçu, gazeteci ve yazar Ahmet Ağaoğlu (Azerbaycan’da Şuşa şehri (1869-1939), Osmanlı döneminde Harbiye’den, daha sonra Paris Üniversitesi siyâsi İlimler Fakültesi’nden mezun olan, 1908 yılında İstanbul’a yerleşen, sonradan İstanbul Üniversitesi adını alan Darü’l Fünunda hocalık yapan Yusuf Akçura (Tataristan’da Ulyanovsk şehri 1876-İstanbul 1935), İstanbul Hukuk Mektebi mezunu; Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Musul, Şebinkarahisar, Urfa ve İstanbul milletvekilliği, İrşad Encümeni reisliği yapan millî şâir Mehmet Mmin Yurdakul ( 1869-1944) gibi isimler vardı.
İlk başkan Mehmet Emin Yurdakul’dur. Kısa bir zaman sonra Erzurum’a vâli olarak tâyin edilince Ahmet Ferit Tek başkan oldu. Derneğin asıl maksadı Osmanlı Devleti’ni yaşatmaktı. Ancak devletin dağılma eğiliminde olduğu, kurtarmanın mümkün olmayacağı anlaşılınca, diğer unsurları dışlamadan Türklüğün hâkim olduğu yeni bir yapılanma yolu tercih edilmiştir. Ziya Gökap bu düşünceyi; ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, batı medeniyetindenim’ sözleriyle ifâde ediyordu. Millî şuurun, millî kültürün gelişmesi ve Türk milletinin bağımsız bir devlete sâhip olması için çalışılmıştır.
Türk Ocakları’nın, Türk milletini bağımsızlığa kavuşturacak en büyük güç olduğunu anlayan işgal kuvvetleri, Meclis-i Mebusan’dan önce Türk Ocakları’nın faaliyetini men edip Ocağı kapatıyor ve önde gelen mensuplarını Malta’ya sürgüne gönderiyor.
Eserin yazarı Safa Furkan Karacakaya, 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 190 sayfalık eserinde gelişmeleri; *Türk Ocaklarının Millet ve Halk Anlayışı. *İktisat, Eğitim ve Kültür Alanındaki Fikirleri. *Mustafa Kemal Paşa’nın Türk Milleti, Türk Ocakları ve Halkçılıkla İlgili Görüşleri. *Türk Ocaklarının Tekrar Açılması ve Türkiye Cumhuriyetinde Teşkilâtlanması. *Türk Ocaklarının Kapatılması ve Mallarının Tasfiyesi. *Türk Ocakları Hakkında Yabancıların Görüşleri. *Türk Ocaklarından Halkevlerine Geçiş. *Halkevlerinin yapılanması.
Türk Ocaklarının kapatılması konusunda çok çeşitli görüş ve iddialar vardır. Kapatılma kararı tek sebebe dayalı değildir. Belli başlıları şöyle ifâde edilebilir: *Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması ve Türk Ocakları önde gelenlerinin bu partiye katılmaları. *Halkevleri ile Türk Ocaklarının kültür anlayışlarındaki farklılık ve. Türk Ocakları’nın İttihat ve Terakki Cemiyeti gibi parti hâline gelmesi ve Cumhuriyet rejiminin bütün kurum ve kuralları ile yerleşmemiş olması sebebiyle, bölünmenin problemlere yol açabileceği endişesi. Atatürk’ün bir vesile ile; ‘Türkiye’de dikta rejiminin oluşmaması için ben geçici süre ile ve bir miktar diktatörlük yapacağım’ sözü, bu düşünceyi desteklemektedir. Demokrat Parti döneminde Nisan 1950’de kurulan Türkiye Milliyetçiler Derneği hakkında 22 Ocak 1953 târihinde mahkeme kararı ile kapatılması ve her iki kararda da hiçbir kurucunun hiçbir mensubunun cezalandırılmaması, aynı sebebin geçerliliği düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Üstelik Türk Ocaklarının genel başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver, Romanya’ya büyükelçi olarak tâyin edilmiş, oradaki görevi sırasında Gaggavuzlarda Türklük şuurunun gelişmesine yönelik çalışmaları, Atatürk tarafından büyük ölçüde desteklenmiştir.
SAFA FURKAN KARACAKAYA: 1993 yılında İstanbul’da doğan yazar, 2011 yılında başladığı İstanbul Teknik Üniversitesi İmalat Mühendisliği bölümündeki eğitimine ara vererek 2013 yılında İstanbul Üniversitesi İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi Târih bölümüne kayıt oldu. 2017 yılında tamamladığı lisans eğitiminin ardından, aynı yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Târihi Anabilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimine başladı. Hâlen aynı kürsüde doktora eğitimine devam etmektedir. 2020 yılından itibâren Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi Târih Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır. İyi düzeyde İngilizce, Almanca ve Fransızca bilmektedir.
2-Cumhuriyet ve Kadın
Cumhuriyet dönemi, Tanzimat ve İkinci Meşrutiyet döneminde başlayan modernleşme akımının ete kemiğe büründüğü bir devre tekabül eder. Bu inkılaplar çağının mühim başlıklarmdan biri de kadındır.
Tanzimat döneminden itibâren dile getirilmeye başlanan ‘kadın’ konusu, Millî Mücadele döneminde kadınların gösterdiği büyük çaba ile farklı bir noktaya taşınır. Savaşta gösterilen büyük kahramanlıklar Cumhuriyetin ilânı ile birlikte siyâsî, hukukî haklarla kuşatılan eğitim ile yüceltilen kadınlar için bir başlangıç noktası olur. Muasırlaşma hedefine doğru atılan her adımda kadınların toplum içindeki variyetinin yüceltilmesi için çalışılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk tarafından savaşın bitimi ile birlikte dile getirilmeye başlanan kadın devrimi Cumhuriyetin en önemli kazançlarından biri olur.
Türk kadınının hak arayış serüveni Cumhuriyet döneminde kendisine nasıl bir yer bulmuştur, bu arayışın filizlenmesi ve geliştirilmesi sürecindeki dinamikler nelerdir, edinilen haklar layıkıyla kullanılmış mıdır soruları üzerinden yola çıkılarak hazırlanan bu çalışmada ‘Cumhuriyet ve Kadın’ konusu siyâsî, hukukî ve sosyal kazançlar üzerinden değerlendirilmiştir.
Ele alınan konu başlıkları şöyledir:
*Savaşın Ardından Siyâsî Hayatın Şekillenmesi. *Cumhuriyetin İlanı Öncesi Dönemin Kadın Algısı. *Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kadın. *Mustafa Kemal Atatürk’ün Kadın Konusuna Yaklaşımı. *TBMM’de Gelişen Kadın Söylemi *Medeni Kanun’un Kabulü. *Kadınlara Belediye Seçimlerine Katılma Hakkının Verilmesi. *Kadınlara Muhtar Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi… *Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi. *Siyaset Sahnesinde Kadınlar. *Eğitim, Toplum Hayatında Kadın. *Milletlerarası Kuruluşlarda Türk Kadınları.
2023 yılında yayınlanan kitap 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 214 sayfadır.
BERAL ALACI: İzmir Karşıyaka’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Karşıyaka’da tamamladı. 1999-2003 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde lisans eğitimi aldı. 2003 yılında girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü Yüksek Lisans programından 2006 yılında; yine 2003 yılında girdiği Manisa Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Târih Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans programından 2005 yılında mezun oldu. 2008-2014 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Târihi Enstitüsü’nde doktora eğitimini tamamladı. Meslek hayatına 2003 yılında özel dershanede öğretmenlik yaparak başlayan Alacı, 2008 yılında Kırşehir Ahi Evran Üniversitesine târih okutmanı olarak atandı. 2009 yılı Mart ayından itibaren Manisa Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaya başladı. 2018 yılında İzmir Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne Doktor Öğretim Üyesi olarak tâyin. 2022 yılı Ocak ayında Doçent ünvanım alan Alacı, hâlen İzmir Demokrasi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümün¬de görev yapmaktadır. Türk Demokrasi Târihi, Türk Kadın Devrimi, Türkiye-İspanya İlişkileri alanlarında çalışmaları bulunmaktadır.
3-Cumhuriyetin Yüzüncü Yılında Türk Kültürü ve Medeniyeti Üzerine Düşünceler (Dün-Bugün ve Yarın)
Kültür ve medeniyet kavramları birbirine karıştırılmaktadır. İkisinin aynı şeyler olduğu düşünenler de vardır. Ziya Gökalp’in ‘Kültür millî, medeniyet beynelmileldir’ özdeyişi hatırlanırsa, iki kavramın farklı yapı ve muhtevâları olduğu anlaşılır. Akıl ve zekâ birbirinden ne kadar farklı ise, kültür ve medeniyet de o kadar farklıdır.
Kültür kavramının yüzlerce târifi olmasına rağmen medeniyat muhteva itibariyle zengin olmakla birlikte târifi kısadır. Kültürü, sosyologların ekseriyetinin üzerinde mutabık kaldığı târifle şöyle açıklamak mümkündür: ‘Kültür zihniyetlerin bileşkesinde ortaya çıkan ve topluma kimlik kazandıran değerler ve normlardır.’ Buradan hareketle ‘kültürü, bir topluluğu millet yapan ve diğer milletlerden farklı kılan bir hayat tarzı’ bir başka ifâdeyle ‘bir cemiyet, topluluk ve millet için sosyal akrabalık bağlarının ve değerler manzumesinin bütünüdür.’
Şu hususları da hesaba katmak gerekir: ‘Kültür bir toplumun hayat tarzıdır. Kültür bir topluluğun, milletin duygu, düşünce ve davranış kalıplarını ihtiva eder. Burada başta din, dil, târih, bilgi, san’at, örf ve âdetler, ahlâk gibi unsurların bulunduğu, kısaca kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün mahâret ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana gelir.’
Bir millet ve toplumun maddî, mânevî varlığına âit üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayâtındaki çalışmalardan, ilim, teknik, sanâyi, ticâret ve benzeri sâhalardaki nîmetlerden faydalanarak ulaştığı bolluk, rahatlık ve güvenlik içindeki hayat tarzı, yaşama biçimi medeniyet olarak adlandırılır.
Ziya Gökalp’in; ekseriyet tarafından kabul edilen ‘Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, garp medeniyetindenim’ sözü, bir kısım sosyologlar tarafından tenkit edilmekte, hatta reddedilmektedir: Deniliyor ki… ‘Batı ve doğu medeniyetine bağlılık diye bir şey yoktur. Sadece bir milletin hayat görüşüne göre inşa ettiği sağlıklı ve zinde medeniyet vardır. Bunun inşasında eski ve yeni bütün medeniyetlerle birlikte, Batı medeniyetine kuvvet ve kudret bahşeden unsurlardan da faydalanmak gerekir. Batı medeniyeti kavramının Hıristiyan medeniyeti kavramını tedâi ettirdiği, akla getirdiği düşünülürse, bizim batı medeniyetinden olmamız düşünülemez ve kabul edilemez. Biz Türkler, İslâm medeniyetindeniz. Bizim millî kültürümüzün temelinde İslâmiyet vardır.
Her ne kadar din, kültürün oluşmasında etkili oluyorsa da ‘din eşittir kültür diyemeyiz. Eğer böyle olsaydı, bütün Müslüman ülkelerin bir millet sayılması gerektiği gibi, aynı dine mensup Batılı toplumların hepsi de bir millet kabul edilebilirdi. Ayrıca kültür farklılıkları sebebiyle her milletin dini anlaması ve yorumlaması farklıdır. Başka bir ifadeyle toplumun kültürü, o toplumun din anlayışını etkilediği gibi, din de kültürü etkilemektedir. Bunun için Türk’ün Müslümanlığı ile Arap ve Fars’ın Müslümanlık anlayışları da birbirinden farklıdır.
Eserin yazarı Prof. Dr. Ruhi Ersoy, telif ettiği eserine ‘Türk Kültürü ve Medeniyeti Üzerine Düşünceler’ ismini vermekle isâbet etmiştir. Değerlendirmelerine katılanlar olduğu gibi itirazı olanlar da mutlaka bulunacaktır. Şu var ki ufuk turu mâhiyetindeki sayfalar, kültür ve medeniyet hakkında okuyanları düşünmeye sevk etmektedir.
13,5 X 21 santim ölçülerinde, 214 sayfa hacimli kitap 2023 yılında okuyucuya sunulmuştur.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
Prof. Dr. RUHİ ERSOY: 2 Aralık 1972’de Osmaniye’de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini doğduğu şehirde tamamladı. Erciyes Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nden 1995 yılında mezun oldu ve aynı yıl Kayseri’de Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmen olarak göreve başladı. 2001 yılında Gaziantep Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak tâyin edildi. 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halkbilimi Ana Bilim Dalı’nda doktora çalışmasını tamamlayarak Gaziantep Üniversitesi’nde öğretim üyesi oldu. 2005 yılında İngiltere’de School of Oriental and African Studies’de misafir araştırmacı olarak bulundu ve ‘Oryantalist Batı Anlayışına Karşı Türk İslam Kültürü’ temalı birçok konferans verdi. 2008-2011 arasında Gaziantep Üniversitesi’nde senato üyeliği ve konservatuar müdürlüğü görevinde iken Suriye-Türkiye ilişkilerinin kültürel diplomasi ayağında projeler geliştirerek katkıda bulundu. 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde MHP’den 25. Dönem Osmaniye milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Hâlen Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü’nde profesör olarak görevine devam etmektedir.
“Türkleri uyarmaya devam! Belki geçmişi hatırlayıp geleceği kurtarırlar…”
Bilinen binlerce yıllık tarih içinde sayısız devlet kuran biz Türkler, acaba o kurduğumuz devletler içerisinde muktedir olabildik mi?
Ya da bazılarının iddialarına göre, Osmanlı örneğinde olduğu gibi devlet yaşamının kritik noktalarını; devşirme, muhtedi, dönme ve hizmetlilere mi teslim ettik? Bu durum günümüzde de sürüyormu?
Türklerin, ırkçı olmadığı herkes tarafından bilinen bir gerçek! Bana Türk’ü tarif et deseniz; kendine aşırı güvenli ve bu nedenle tedbirsiz, alçak gönüllü, çalışkan, sabırlı, hoş görülü, hümanist bir insan tipidir derim.
Böyle olması ise bazı zafiyetlerin ortaya çıkışına ve bu zafiyetin bir hastalık haline dönüşmesine neden olmuştur.
Kendisi de Türk olmayan Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Türkleri eğitimden uzak tutması örneğinde olduğu gibi devlet ve sosyal hayatın ellerine teslim edildiği birçok gayr-ı Türk, bugüne kadar neler yapmıştır, bilinmesi gereken bir konudur.
Yani hastalığı teşhis etmezsek ne hastalığın farkına varırız ne de bu hastalığın toplumsal bünyeye verdiği zararları anlayabiliriz.
Türklerin, Türk olmayanları devletin ve sosyal yaşamın kritik noktalarına taşıması bir ruhsal hastalıktır. Düşünün, bir Türk devleti olan Osmanlı Devleti’nde, 218 sadrazamdan sadece 100’ü Türktür! Ya padişah anaları?
Hem de bunun defalarca yanlışlığının farkına varılmasına rağmen!
Üzülerek ifade etmeliyim ki; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’da gelenek haline gelmiş olan; devleti, bilim odaklarını ve sosyal yaşamı Türk olmayanlara teslim etme zihniyeti, günümüz Türkiye’sinde de devam etmektedir.
Aşıkpaşazade bize 560 yıl öncesine dair, Bizans dönmesi Rum Mehmet Paşa’ya ilişkin bir olay anlatır ve; “Rum Mehmet Paşa’nın İslam dinine girmiş olmasına rağmen, Bizans’ın eski soyluları ile irtibatta olduğunu, onların telkinleri doğrultusunda hareket ettiğini, İstanbul’un bir gün yeniden Bizanslıların eline geçmesini beklediğini” diye nakleder.
Siz günümüzde Rum Mehmet Paşaların olmadığını ve etkili makamlarda bulunmadığını mı zannediyorsunuz?
Osmanlı’ya hakim olmuş bu gayr-ı Türkler, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan Türkleri, yaptıkları uygulamalarla isyan ve ihtilal hareketlerine mecbur etmiş, ardından da “taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayın” diyerek vahşice yaptıkları ile tesirleri günümüze kadar gelen hadiselerin müsebbibi olmuşlardır.
Muhteşem Yüzyıl dizisi ile Türk halkının da dikkatini çeken, bahsettiğimiz gayr-ı Türklerden Pargalı İbrahim Paşa; kendisinin ve diğerlerinin ulaştığı gücü vurgulaması bakımından Avusturya Kralı Ferdinand’ın elçilerine söylediği sözler çok ilginçtir: “Bu büyük devleti idare eden benim, her ne yaparsam yapılmış olarak kalır; zira bütün kudret benim elimdedir. Memuriyetleri ben veririm; eyaletleri ben tevzi ederim; verdiğim verilmiş ve red ettiğim red edilmiştir. Büyük Padişah, bir şey ihsan etmek istediği veya ihsan ettiği zaman bile eğer ben onun kararını tasdik etmeyecek olursam gayr-i vaki gibi kalır. Çünkü her şey harb, sulh, servet ve kuvvet benim elimdedir.”
Unutulmasın ki; yazıda bahsi geçen Pargalı İbrahim ve Rum Mehmet Paşalar idam edilmiştir.
Hani Osmanlı, Türk devletiydi? Evet, terminolojide Türk devleti ama uygulamada arada bulasın!
Türklerde yabancıya karşı hayranlık ve teslimiyet, maalesef bir aşağılık kompleksine yol açmıştır. Zannetmişizdir ki; biz hiçbir şeyi yapamayız ve başaramayız! Halbuki bu algı yanlıştır ve bu yanlışlığı ispatlayan son örnek, Nobel Ödülü kazanan ve Türklüğü ile gururlu Aziz Sancar’dır.
Onun için gidip; siyaseti, bürokrasiyi, üniversiteyi, medyayı yetmedi din ve diyanet işlerini de gayr-ı Türklere bırakmışızdır. (Bu bize karşı yürütülen bir operasyon da olabilir!)
Buna bir tek dur dediğimiz dönem; 1919 – 1938 arasında yaşayan “Büyük Türk” Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türkler için bir “reklam arası” verdiği dönemdir. Halen de onun kırıntıları ile idare etmekteyiz.
Atatürk; “başınıza geçireceğiniz adamların asli cevherine dikkat ediniz” veya “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” gibi sözleri boşuna söylememiştir.
Son söz şu olsun; Türkler benim bu yazdıklarımı yine dikkate almayacak, buna karşılık gayr-ı Türkler, bu yazıyı satır satır dikkatle okuyarak varlıklarını korumak için nasıl tedbir alacaklarını veya Türklere fener tutan bu garibi, nasıl etkisiz hale getireceklerini düşüneceklerdir…
Dedim ya, hastalık bizde akıl ve ruh tutulması yaratmış. Ama şifasını bulacağız!
“Yine 10 yıl öncesinden bir yazı… 100 yıl önce de yazsam her halde yine aynı şeyleri yazacaktım! Sizce bunda bir tuhaflık yok mu?”
Erdoğan Aslıyüce dostumuza geçmiş olsun diyerek; Allah’tan acil şifalar dileyerek yazımıza başlamak istiyorum. Erdoğan Bey ile oldukça fazla hatıralarımız olmuştur. Sendikacılık döneminden beri sendika seminerlerine arkadaşlarımızla katılırdık. Seneler çok çabuk geçiyor. İstanbul içinde ve dışında dost ve çeşitli kuruluşlardan davet alır ve bu vatan sevgisi ve milli heyecan dolu toplantılara katılmayı görev bilirdik. Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in davetlerini, ricalarını emir kabul eder; Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Türk Federasyonun kongre ve toplantılarına katılırdık. Vatandaşlarımızla birlikte olmayı ayrı bir mutluluk sayardık.
Küçük oğlum Afşin hediye kitaplarla dolu seyahat çantasının kapıya yaklaştığını gördükçe “babam deplasmana gidiyor” demekten kendini alıkoyamazdı. Bu ve benzeri faaliyetler ve yorgunluklar bizim için duygu ve anlam yüklü idi. Asla yorulmaz; tersine dost ve vatandaşlarımızla birlikte aslında dinlenirdik. Herkesin herkese vereceği olduğu gibi; alacağı hususlar ve tecrübeler de vardır. Halkına tepeden bakan, küçümseyen, entelci ve aristokrat aydınlar farkına varmadan toplumdan hep uzaklaşmışlar ve zamanla da yalnızlığa mahkûm olmuşlardır. Ne ekerseniz onu da biçersiniz. Bu kanun değişmiyor.
Türkiye’de oy, parti çıkarı ve kamu kaynaklarını yandaşlara peşkeş çekenler sürdüğü ve liyakata değil; sadakate göre işlemler yapıldığı sürece kültürel hayatımız ve halkımız hep ihmal edilmiştir. Oturulan iskemle çok büyütülmüş ve hiç değişmeyecek zannedilmiştir. Bundan önemli kültür ve kimlik unsurlarımız zarar görmüştür. Milli kimlikte bile yeni Anayasa adı altında gerçekleri göz ardı etme, gündemi değiştirme örtüsü altında anayasa oyunları oynanmaktadır. Böylece kendi kendini tatmin etmektedirler. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı yoktur. Bazıları dış dayatmalarla Türkiye’ye makas değiştirtmek için anayasaya sarılmışlardır. Yeni adı altında anayasada milli kimlik reddi öne çıkmaktadır. Türk milleti aptal değildir. Kabile, aşiret ve mahalli diller bir Dünya dili olan Türkçe ile cahilce yarıştırılma soytarılığı sergilenmektedir. Bu garip yanlışlarla hızla egemenlik haklarımız içeride çiğnenmiş, zayıflatılmış ve devlete ortaklar aranır olmuştur. Hiçbir ülke bu şekilde kendi kendini açık artırmaya çıkarmaz.
Aile yapımız maksatlı bir şekilde tahrip edilme yolundadır. Örtülü bir saldırı ile karşı karşıyayız. Gazze’de insanlık düşmanı ve insan haklarını göz ardı ederek soykırımı destekleyen sözde dost ülkenin sapma davranışları ve ahlak dışılığı teşvik edici dernekleri (LGBT) kurdurmasına bile ses çıkarılmamıştır. Hatta bazı büyükşehirlerin baroları bunlarla birlikte çalışacaklarını bile ifade etmişlerdir. Toplum ve bazı siyasiler uyuşturulmuştur. Türkiye’de maalesef cinselliğin her şeyin önüne geçirilme gayreti ve tahriki vardır. Bazı ahlaki değerlerimiz kaybedilmiş gibidir. Toplumun da sosyal kontrolü dondurulmuştur. Çağdaşlaşma halâ Batılı toplumlarının bile şikâyetçi olduğu davranış bozukluklarına özenme zannedilmektedir. Bir ara İstanbul Sözleşmesi adı altında malum çevrelerin Türkiye’ye dayattığı insanları birbirine düşürücü, cinsiyet çatışması yaratıcı, sapma davranışları özgürlük olarak kabul etme yanlışı yayılmaktadır. Bazılarınca İstanbul Sözleşmesi’nin sadece kadına saldırıya karşı olduğu bile zannedilmiştir. TBMM’de ittifakla kabul edilişi de dikkat çekici olmuştur. Okunmayan ve yeterince incelenmeyen bir sözleşme ittifakla kabul edilmiştir. Cinsel sapmalar ve ihanet cephesiyle siyasi işbirliği hoşgörü örtüsü altında sürmektedir. Geleceğimiz fark edebilenler için tehlike ve tuzaklarla doludur. Genç nesillerin ileride hangi tip tuzak ve saptırma çabalarıyla karşılaşabileceklerini bugün düşünür olduk.
Böyle bir ortamda Aydınlar Ocağı’nın değerli bir üyesi olan Edip Tekkol kardeşimiz whatsapp yoluyla bazı gerçeklere parmak basmaktadır. Gerçekten yeni bir buluş gibi Türkiye’nin sosyal hastalıklarından bilhassa kamudaki israf ve gösteriş tüketimi, tasarruf zihniyetinin olmadığı, yönetenlerce yeni fark ediliyor. Değerli üyemiz Doğu ve Güneydoğumuzda Türkçe yer adlarının trafik işaretlerinin ve kuruluş adlarının nasıl değiştirildiğini resimlerle ortaya koymaktadır. Bu acı gerçekler Ankara’da oturanları herhalde pek rahatsız etmiyor. Oysa bunlar ve benzerleri egemenlik haklarımızdan tavizler verildiğinin işaretleridir. Vatandaş ülkeyi yönetecek, kendi çıkarı için ihanet odakları ile demlenmeyecek, terör sevici olmayan siyasetçi arar hale getirildi. Neticede Mahalli İdare seçimlerinde hiç de sürpriz olmayacak sonuçlar ortaya çıktı. Bazıları hala sürpriz arasa da…
31 Mart 2024’te yapılan yerel seçimlerde CHP birinci parti, AKP ikinci parti oldu. İktidar (AKP+MHP) azınlıkta kaldı.
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Karar Gazetesinde yazdığı makalede, yerel seçimin bir “güven oylaması” niteliğinde olduğunu, milli iradeye saygı duyularak azınlıkta kalan iktidarın çekilmesi gerektiğini savundu.
Sami Selçuk’a göre, CHP Genel Başkanı, seçim zaferinin ardından, “yerel seçim diye girdikleri seçimi genel seçime dönüştürmeyeceklerini” söyleyerek yanlış yaptı.
Bu görüş iktidarın işine geliyordu. Fakat halkın iradesini yorumlamaktan aciz yandaşlar da destekledi.
Özgür Özel’in tutumu “İlk bakışta aslında olması gereken hukuk açısından doğruydu. Ancak bizim gibi Doğu ülkelerinde değil, Batı ülkelerinde.”
Çünkü Batı’da yerel seçimlerde gerçekten yerel adaylar yarışır. Bizde ise Batı ülkelerinden farklı bir uygulama söz konusu.
Sami Selçuk’un “Gün ışığında demokrasi’yi kavramış diye tanımladığı bu ülkelerde devleti yönetenler yerel seçim propagandalarına asla katıl(a)mazlar. Cumhurbaşkanları, Başbakanlar yerel seçimler için meydanlara in(e)mezler.
Çünkü katılırlar, o alanlara inerler ve azınlıkta kalırlarsa, seçim genel seçime; oylama da güven oylamasına dönüşür.”
Bu durumda parlamentoda güven oylamasında kaybeden iktidarın düşmesi gibi, milli iradenin istemediği iktidar çekilmek zorunda kalır.
Bu mecburiyet “millî iradenin mutlak üstünlüğü”ne olan inançtan yani demokratik bilinçten kaynaklanır. “Zira demokrasiler, milli iradeye kesinkes uymaya, itaate dayanır.”
31 Mart seçimleri propaganda döneminde “devletin başkanı, devletin uçaklarıyla gittiği bütün illerin ve pek çok ilçenin alanlarında, yerel sorunları değil, ülkenin temel sorunlarını gündeme getirerek söylevler çekmiş, yerel seçimlerde partisinin adaylarına oy istemiştir.”
“Bununla da yetinmemiş, adalet, içişleri ve dışişleri dâhil, on yedi bakanını da seçim alanlarına yollamıştır. Dahası, ‘İstanbul seçimlerini kaybeden, Türkiye’de seçimleri kaybetmiş sayılır’ diyerek taahhütlerde bulunmuştur. Kısaca kendi davranışlarıyla ve bağlayıcı sözleriyle bu seçiminin bir ‘GENEL SEÇİM’ düzeyinde, dolayısıyla iktidarı için bir ‘GÜVEN OYLAMASI’ olduğunu sağır sultanlara bile duyurmuştur.”
“Özetle 31 Mart 2024 oylamasının NESNEL, ÇARPICI ve ÇÜRÜTÜLEMEZ SONUCU açıktır ve şudur: İktidar partisi ve destekçisi parti azınlıkta kalmıştır. “
“31 Mart 2024 tarihinden bu yana TÜRKİYE, AZINLIK TARAFINDAN ve de ne yazık ki, ANTİDEMOKRATİK OLARAK YÖNETİLMEKTEDİR.”
“Öyleyse, iktidar da muhalefet de gerçeklere dönmeli, KESİN (MUTLAK) İRADESİNİ SERGİLEYEN BÜYÜK TÜRK HALKINI asla aldatmaya kalkışmamalıdır. Hukukta ve Kur’an’da buyrulan ‘AHDE VEFA’buyruğuna uymalıdır.”
Ülkemizin yetiştirdiği en iyi hukukçulardan olan Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk böyle söylüyor.
******************************
Ecevit Hükümeti Çekilmişti
“Ne yazık ki, ülkemizde “demokratik bilinç” yetersiz, siyasetçiler de bu ilkelerden yoksundurlar.” Fakat siyasi tarihimizde bu ilkenin uygulandığı bir örnek vardır:
Türk siyasi tarihinde, 14 Ekim1979 yılında yapılan “ara seçim” oldukça önemlidir. İktidarda Ecevit hükümeti vardı. Ecevit hükümeti henüz iki yılını doldurmadan Meclis’te değişik nedenlerle boşalan beş sandalye için araseçim yapma zorunluluğu ortaya çıktı.
1979 Milletvekilliği ara seçimlerinde AP: %54,05, CHP:29,33, MSP:7,42, MHP:5,36 oranında oy aldı.
Bu seçime muhalefet partisi olarak giren Adalet Partisi (AP) beş milletvekilliğin tamamını kazandı.
Seçim sonuçları bir GÜVEN OYLAMASI gibi değerlendirildi. Bülent Ecevit, “Bu millet bana olan güvenini geri çekmiştir” diyerek istifa etti.
Ecevit hükümetinin yerine Adalet Partisi (AP) azınlık hükümeti kuruldu. (12 Eylül 1980 askeri darbesi bu hükümet döneminde oldu.)
******************************
CHP Şu Aşamada İktidar Olmak İstemiyor
AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın, yerel seçimde ortaya çıkanmilli iradeye rağmen, iktidardan çekilmesi söz konusu bile olmadı. Bunun üç sebebi var:
İlki, böyle bir çekilmeyi talep için halkımızda yeterli bir demokratik bilinç olmadığı gibi siyasetçilerde de bu sebeple iktidar gücünü bırakacak bir ilkesel davranış alışkanlığı yoktur.
İkincisi, iktidar değişirse, 22 senelik AKP iktidarı döneminde yapılan birçok işlemler ve eylemler “hukuka aykırı” olduğu gerekçesiyle yargılama konusu edilebilir. Bu ihtimal iktidar yetkililerinde yargılanma korkusu yaratmış olabilir. Bu sebeple de iktidar gücünü sonuna kadar kullanmak istemelerini anlayabiliriz.
Diğer taraftan, CHP’nin ve Genel Başkanı Özgür Özel’in de şu aşamada iktidar olmak istemediği kanaatindeyim. Çünkü AKP/Erdoğan hükümeti ağır ekonomik tablodan çıkabilmek için bugüne kadar içirilmiş en ağır ilaçları reçete etmiş, uygulamaya başlamıştır. CHP iktidara hemen gelse tamamen aynı politikaları uygulamasa da benzer ilaçları vermek zorunda kalacaktı. AKP’ye bağlı güçlü propaganda aygıtı tarafından “CHP ülkeyi yönetemediği için yoksulluk arttı” diye yıpratılacaktı.
CHP, 2002 krizinden sonra Kemal Derviş reçetelerinin uygulanmasından sonra olduğu gibi bir zamanlamayı tercih ediyor sanıyorum.
2002 seçimlerine, Kemal Derviş reçetelerinin ekonomik dengeleri iyileştirmeye başladığı ama halkın alım gücünün dip yaptığı dönemde gidilmişti. Seçim kararı Devlet Bahçeli’nin stratejik hamlesiyle gerçekleşmişti.
2028’den önce Mehmet Şimşek reçeteleriyle ekonominin bozulan dengeleri düzelmeye başlamış olduğu ve fakat halkın çok fakirleştiği bir yılda (mesela 2026’da) erken genel seçime gidilirse muhalefetin kazanma şansı artacaktır.
Ancak böyle bir erken seçim kararının çıkması yine büyük ölçüde Devlet Bahçeli’ye bağlı gibi görünüyor.
2002’de AKP’yi iktidara getiren Bahçeli, belki de 2026’da benzer bir hamle ile AKP’yi iktidardan götürebilir.
Çünkü Bahçeli ve MHP yıllardır iktidar olmak üzere değil, iktidarı belirlemek üzerine kurgulanmış bir politika aygıtı gibi davranıyor.
“Bugün asrın eşsiz buluşlarından biri olan İnternet üzerinden youtube uygulaması ile New York’ta yapılan 41.Türk Yürüyüşünü bir saat kırk dakika boyunca izledim ve aklıma yıllar önce (2017) bu yaşadıklarım geldi… Türk yenilmez ve tarih sahnesinden kıyamete kadar silinmez. Benden hem Türklere hem de Türk düşmanlarına söylemesi!”
Türk düşmanlarının içeride ve dışarıda yine Türkler tarafından yenileceğine Allah’a iman ettiğim gibi inanıyorum… Türklük ebedidir! Bu vesile ile Mayıs 2017’yi hatırlıyor ve Türk Dünyası’nı selamlıyorum…
“Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu “Türkiye Cumhuriyeti” üzerinde fırtınalar kopmaya devam ediyor. Tartışmalar 94 (100 oldu) yıldır sürüyor.
Milli Bayramlar artık ite kaka kutlanır oldu. Bir bakıyorsunuz meczup kılığındaki (ama asla meczup değil!) adamlar televizyonlarda olmadık laflar ediyor, neşriyatla sövüyor ve heykellere saldırılar oluyor.
Bunun bir tek nedeni var. O da, Atatürk’ün devletin adını “Türkiye” koyarak, Türklerin hükümranlığını sağlamış olmasıdır.
Vay sen misin, bunu yapan? Ne kadar etnik özürlü veya mikro ırkçı varsa, devletimiz ve milletimiz içerden dışardan onların saldırısı altında.
Bu saldırı, inanılmaz boyutta ve anlayamayacağımız çeşitliliktedir.
Bunların bir kez daha hatırlatmamızın nedeni, birkaç gün önce idrak ettiğimiz “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” ve bu vesile ile Danimarka-İsveç’e davet edilerek “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”ne layık görülmemizdir. Hoş gerçi ben henüz böyle bir ödülü hak etmek için bir şey yapmadım ama layık görülünce kalkıp gitmek farz oldu…
Bu ödülü yaklaşık iki bin kişinin önünde aldım ve bu ödülü oraya gelen insanlarla paylaştığımı söyledim. Çünkü onlar Türk coğrafyasının dört bir yanından İsveç’e gelmişler ve binbir sıkıntıya rağmen Türklüklerini günümüze kadar yaşatıp durmuşlardı. Yani aslında kısaca söylemek gerekiyorsa onlar bu ödülü benden fazlası ile hak ediyorlardı.
Türkiye’de veya dünyanın herhangi bir yerinde en zor işlerden birinin; Türk olmak ve Türk kalabilmek olduğunu yıllardır söylüyorum. Bunu 19 Mayıs vesilesi ile yaptığım son Danimarka-İsveç seyahatinde bir kez daha gördüm.
Buralarda İsveç Türk Kadınlar Federasyonu, Anadolu Derneği, İsveç ADD, Türk Kültür Festivalini düzenleyen kardeşlerimi görünce içeriden ve dışarıdan yapılan onca saldırıya rağmen Türk Milletinin niçin yıkılamadığını daha iyi anlıyorsunuz.
Siz de hiç İstanbul’u görmemiş ve Suriye’de Şam çevresindeki bir Türkmen köyünden İsveç’in Malmö’süne gelmiş 13 yaşındaki Türk çocuğu Uday’ın, İstanbul Türkçesi ile konuşmasını görseydiniz ya da bir avuç Irak Türkmeninin Türkmeneli için çırpışına şahit olsaydınız, yıllar geçse de Dağlık Karabağ’ın işgalinin (çok şükür işgal sona erdi ve görmek bizlere nasip oldu) acısını göz yaşlarında yaşatan Azerbaycanlı Türk kadınlarını teskin etseydiniz, asla pes etmeyen ve yenilemeyecek bir milletin ferdi olduğumuzu da, çok iyi idrak ederdiniz.
Dediğim gibi esas bu insanlar, Türklüğe hizmet ödülünü hak ediyorlar!
Öyle ise dostu sevindirecek ve düşmanlar ile onların yerli işbirlikçilerini üzecek bir haber vereyim; Türklüğü yenemeyeceksiniz ve onun büyük önderi Atatürk’ü hafızalardan ve hatıralardan silemeyeceksiniz. Elbet devran dönecek, Türk Milleti kendisine sıkıntı yaşatanlarla hesaplaşacaktır.
Bugün Danimarka’yı ve İsveç’i bir Turan ülkesi haline getiren Danimarka Türklerini – İsveç Türklerini saygıyla selamlıyor, Dünya Türklüğünü birbiri ile tanışmaya ve kaynaşmaya davet ediyorum…”
Yerel Seçimlerden önce; bazı iktidar yetkilileri, emeklilere seslenerek; “Sayın Cumhurbaşkanımızı dikkatlice dinleyin” diyerek her seferinde emeklileri beklentilerinin üzerinde umutlandırdı.
Müjde bekleyen emekli, her mitingde hayal kırıklığına uğradı. Çünkü durumunu iyileştirecek müjdeyi bir türlü duyamadı. Sonunda da hükümete kırıldı ve küstü. Oysa “müjde” diye duyurulan iyileştirmeler, zaten emeklinin sahip olduğu imkânlardı. Artı bir katkısı yoktu.
Önce 3 bin lira bayram ikramiyesi, sonra ‘promosyon’ hamlesi duyuruldu. Ancak emeklinin seyyanen zam beklentisi karşılık bulmadı. Bu açıklama, emeklilerce beklenilen zam müjdesinden oldukça uzak kaldı.
Emekliye ‘promosyon tesellisi’ verilerek, emekli maaşlarına seyyanen zam yapma kapısı kapatılmıştı. Üstelik muhalefetin, “emekli maaşlarına 10 bin lira, 7 bin lira seyyanen ekleyelim” teklifi, “emeklileri tahrik etme” unsuru olarak değerlendirilmişti.
Tüm Emekliler Sendikası Genel Başkanı Zeynel Abidin; “Bu açıklamayı müjde olarak değerlendirmek mümkün değil” diyerek, bankaların halihazırda emeklilere promosyon verdiğine işaret etti.
Siyasilerin “emekliye zam için kaynak yok” açıklamalarına karşın DİSK-AR, yeterince kaynağın olduğunu, rapor yayınlayarak paylaştı.
Avrupa’da ve Türkiye’deki emeklilerin durumunu karşılaştıran raporda, Türkiye’de ortalama emekli aylığı merkez Avrupa ülkelerinin altıda biri seviyesinde. Türkiye’de ortalama emekli aylığı merkez Avrupa ülkelerinin sadece 6’da biri.
2021 yılına bakıldığında ortalama emekli aylığı İspanya’da 1417, Fransa’da 1485, Almanya’da 1552, İtalya’da 1582, Belçika’da 1717, Hollanda’da 2003 Euro iken, Türkiye’de 237 Euro. Euro cinsinden emekli aylığı Türkiye’de 2012 ve 2021 arasında yüzde 33,6 azaldı.
Avrupa’da, Türkiye’den daha düşük aylığa sahip ülke sayısı, 2012’de 9 iken, 2021’de 1’e tekabül etti. Avrupa’da 2012’de Türkiye’den daha düşük yaşlılık aylığına sahip 11 ülke varken, 2021’de yalnızca 2 ülke kaldı.
2012’de 447 Euro olan Türkiye’de ortalama yaşlılık aylığı, 2021’de yüzde 37,2 gerileyerek 281 Euro’ya düştü. Emekli aylıklarına Türkiye’de Avrupa’nın yarısından daha az kaynak ayrıldı. Emekli ödemelerinin GSYH’ye oranı AB-27 ortalamasında yüzde 9,5 iken Türkiye’de yüzde 4,1 oldu. İşte bizdeki emeklilerin durumu bu.
Şimdi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Vedat Işıkhan, “Emekliler Yılı” olarak ilan edilen 2024’te, milyonlarca emekliye verilecek desteklerle ilgili açıklamalarda bulunuyor. Yapılan anlaşmalar çerçevesinde emeklilere market, eczane ve fatura ödemelerinde indirim, KYK yurtlarında bedava konaklama gibi imkânlar sunulacağını aktarıyor.
Bu açıklamalar, emekliler tarafından fazla sevindirici bir haber olarak karşılanmadı. Çünkü hala atılmış somut bir adım yok. Emekliler perişan ve zor durumda, moralleri ve aile düzenleri oldukça bozuk.
Bu piyasa şartlarında cılız ve sönük tedbirlerle emeklilerin hayatının iyileştirilmesi mümkün değildir. Artık emekli tatile çıkamamakta, dışarıda yemek yiyememektedir.
Hatta mahalle kahvelerinin dışında, örneğin bir sahilde, kafede çay veya kahve içememektedir. En ucuz kahvaltı menüsü 300 TL civarında, bir çay 25 TL civarındadır. Bu kurban bayramında, emekli için kurban hissesine katılmak artık hayal olmuştur. Çünkü hisse bedeli, 15 binle 25 bin TL arasındadır.
Oturduğum sitenin önünde bir halk ekmek bayisi var. Emekliler buradan ucuz ekmek alabilmek için, saatlerce kuyruklarda beklemektedirler. Emeklilerin yıllardır kendi aralarında düzenledikleri mütevazı yemek ve çay sohbeti buluşmaları, pahalılık yüzünden bitmiştir.
Emeklinin nezih bir lokantaya, kafeye gitmesi, eşine dostuna bir şeyler ısmarlaması hayal olmuştur. Eskiden huzur evlerinde kimsesizler, geliri olmayanlar barınmaktaydı. Şimdilerde, geçim darlığından dolayı, huzur evlerindeki emekli sayısı günden güne artmaktadır.
Emeklinin gururu, onuru günden güne rencide olmaktadır. Saygınlığı tükenen emekli, acınır duruma gelmiştir. Çünkü pahalılık yüzünden ya evinden bir yere çıkmamakta, ya da uygun olmayan mekânlarda ucuza bir şeyler yiyip içmek zorunda kalmaktadır. Bu yüzden günden güne asosyal ortamlara sürüklenmektedir.
Çarşıda pazarda gezenlerin, giyim kuşamlarından, emekli olduklarını hemen anlarsınız. Çünkü üzerlerinde, birkaç yıl önce aldıkları modası geçmiş, solmuş aksesuarlar vardır. Şimdilerde emeklinin; kaliteli, yeni bir elbise, ceket, gömlek, hatta atlet alması imkânsız hale gelmiştir.
Mesleğimi çok sevdiğim, yıllarca para pul demeden özveriyle çalıştığım halde, okumak için ömrümün yarısını harcadığım yıllarıma, ilk kez bu yıl pişman oldum. “Keşke bu kadar yıl okuyacağıma, ikinci bir evim olsaydı. Kirası emekli maaşımdan daha fazla olurdu” dedim.
İşin ilginç tarafı, bu yılın EMEKLİLER YILI ilan edilmesidir. Emekliler yılına yakışacak iyileştirmelerin, ivedi şekilde hayata geçirilmesi elzemdir. Çünkü emekli can çekişmektedir.
Artık yapılamayacak vaatlerle, ya da somut iyileştirme getirmeyen duyurularla, emekliler daha fazla hayal kırıklığına uğratılmamalıdır. Ne yapılacaksa, bir an önce bu iyileştirmeler hayata geçirilmelidir. Çünkü emekli can çekişmektedir.
Gazi M. Kemal, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
– Merhaba nine.
Kadın Ata’nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
– Merhaba dedi.
– Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
– Neden sordun ki, dedi. Buraların sahibisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
– Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
– Tabii söyleyeceğim, ben Sincan’ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetiştiği, kavruk köylerinden birindenim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara’ya geldim.
– Muhtar niçin Ankara’ya gönderdi seni?
– Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da… Benim iki oğlum da gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angara’ya, geceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
– Senin Gazi Paşa’dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
– Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoz. Sunun bunun gâvurun köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşa’yı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk’ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
– Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir… Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu dedi.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü Ata’nın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e uzattı;
– Tek ineğimin sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-‘Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.’
Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir.. Bu tür yazıları herkese yollarsak belki Ata’mızın değeri daha çok anlaşılır.