22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 151

Âkif  ve  İnsan  (4)

     Meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır…

     Durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır.

     (Ebedî dönüş yeri olan Âhiretin, var oluşunun başlangıcı ve şu andaki hâlin; üç bilinmez bir

     Muammâ ve bir sırdır.

     Aslında hepsi de, gelecek devirler gibi, karşında hâzır vaziyettedir.)

x

     Koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın,

     Hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın.

     (Bu meçhul bilmeceleri anlamak için, koşup durursun.

     Hakîkatten velev ki, bir kokucuk olsun almadan oturmazsın.)

x

     Serair perde-pûş-i zulmet olsun varsın isterse…

     Düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirman rûhunu ye’se.

     (İsterse sırlar; karanlığı örtücü olsun;

     Düştüğün mahrumiyet gecesi, ruhunu ümitsizliğe düşürmez.

     Zira yeis / ümitsizlik, her türlü ilerlemenin başta gelen engelidir.)

x

     Emel meş’al-keşin, bir reh-nümâ, hem-râhın olmuşken,

     Tehâşî eylemezsin sîne-i deycûra girmekten.

     (Emel; meş’ale taşıyıcın, bir kılavuzun hem de yol arkadaşın olmuşken,

     Asla korkmazsın karanlıkların içine girmekten.)

x

     Gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ı masnûât,

     Taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? Heyhât!

     (Gelip bir gün tüm varlıkların içyüzü tecellî etse / açığa çıksa,

     Araştırmaktan vazgeçer misin? Bir an yerinde sayar, araştırmaları bırakır mısın? Ne gezer…

     Çünkü kâinatta sergilenen İlâhî hikmetlerin anlaşılması bitmez, sürüp gider. Her açılan kapı;

     Açılması istenen yeni kapılar olarak karşına çıkar.)

x

     Tutar mâhiyyet-i Sâni’, o en heybetli mâhiyyet;

     Olur âteş-zen-i ârâmın, artık durma cevlân et!

     (En heybetli mahiyet, yani nitelik ve özellik sahibi olan san’atla Yaratıcı Allah’ın mahiyeti; olur

     Senin için, durmayı yakıp atan, ortadan kaldıran. Öyleyse durma kalma hareketten geri asla.

     Kendini diğer varlıklarla kıyaslama. Dön dolaş gerçekler peşinde koş. Hayatta senin için ey

     İnsan! En hoş hakîkat işte budur.)

x

     Tevakkuf yok seninçün, daimî bir seyre tâbi’sin…

     Ne zîrâ hâle râzısın; ne müstakbelle kaani’sin!

     (Ey insan senin için durmak yok. Dâimî / sürekli bir şekilde yola devam etmekle mükellef ve

     Yükümlüsün.

     Çünkü ne hâle razısın! Ne de gelecek ile kanaat edecek gibisin!)

Nereye Kadar?

Artık öyle bir durumdayız ki; her kim hamasî nutuklarla “vatan, bayrak, șehitlik” diye bağırıyorsa, kim din- iman diye ortalığı inletiyorsa orada bir kușku duymamak elde değil. Altından illa ki ya bir yolsuzluk ya da usulsüzlük çıkıyor. Bu nasıl bir yozlașmadır?. Toplum çürümeğe doğru gidiyor. Bir adım ötesi yokoluşa doğru. Seksenli yılların sonlarında, doksanlarda maneviyat yükselen bir değerdi. Millî değerler de öyle. O yıllarda kișinin onuruna, șerefine dokunmak, kurșun yemek gibiydi. Buna izzeti nefis denirdi ve arınmak istenirdi. Kişiliği hakkında îma bile edilse gururuna yediremezdi. Bu değerler nasıl böyle sahte ve çakma bir forma dönüștü, anlamak zor. Haysiyet ve onur kavramları önemsenmeyen, sıradan sözlere dönüștü. Artık yalan, iftira diz boyu. Yalanı-dolanı kınayan da yok. Onurlu duruș adeta saflık, naiflik gibi görülüyor. Böyle temel değerlerden yoksun ve yapanın yanında kalırcasına bencil, güvensiz bir toplumun yarına umudu olabilir mi?. Gençlerin, böylesi muğlak bir ortamda geleceğe dair hayalleri olabilir mi. Artık her șeyin, bütün kavramların yeniden sorgulanması ve tanımlanması gerekiyor.

Sayısal yöntemlerde veri dağılımının düzenli akışı sırasında rutin olmayan, ani ve sert değişimi önemlidir. Bir süreksizlik ya da kırılma noktası olarak yorumlanır. Ortalama değerlerden uzaklaşılır ve kutuplanmalar oluşur. Bunun gibi her toplumda bazı aykırı ve radikal görüşlü kesimler olabilir. Toplumbilimciler bunun nedenlerini araştırırlar. Kısa zamanda söz konusu aykırılıklar, hızlı ve sert eğilimdeyse bunu endişe verici olarak görürler.  Böyle durumlar, yakın gelecekte birer potansiyel tehlike olup, toplumsal kırılmalara zemin hazırlar. Ayrıca kutuplanmaların da nasıl büyük hasarlar verdiğini yașayan bir ülkeyiz.

Bilindiği gibi, ideolojik bağımlılık insanların davranışlarına yön verir. Hangi politik kimliğe, siyasal inanca sahip olursa olsun, bu kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu yapıdaki insanların hayata bakışında gri alan diye bir kavram olmaz. Yani, “ya bizdensiniz, ya da hiç” duruşu yadırganmaz. Bunların dünyasında; zamana göre yorumlama- güncelleme, yenilik, sorgulamalar da olmaz.  Daha çok itaat geleneği ve muhafazakârlık vardır. Söylemler ezberden ve tekrardan ibarettir. Bu nedenle marjinal-keskin davranışlı kesimin gelişimine katkı sağlamış olunur.

Sonuçta eğer, uygar dünyaya dâhil olarak daha mutlu, refah içinde, daha çok üreten ve paylaşan bir ülke olmak isteniyorsa; hukukun üstünlüğü, adaletin tesisi, akıl, ahlak, bilim gibi evrensel değerlere yeniden yönelmek lazım. Özellikle bunca deneyimden sonra, yeni yeni maceralara girme lüksümüz de artık olmamalı. Ayrıca bilinmelidir ki, temelde ahlak yoksa bir toplumun geleceğe güven içinde bakması beklenemez. O nedenle, toplumsal hayatta ahlak etkili değilse, dinin toplum düzenini sağlamada belirli bir etkisi olmayacaktır. Bireysel ahlakla birlikte, toplumsal ahlakın, iș ahlakının, ticari ahlakın, siyasi ahlakın, kamusal ahlakın da yaşaması lazım.  Bunlar olmazsa, kavramlar içi boș retoriklerden öte olmaz. Mesela muhafazakârlık nedir?. Bu toplumda kim, neyi ve nasıl muhafaza ediyor?. Eğer bunca zaman dini bütün ve muhafazakar bir toplum idiysek, bu toplumsal çürümeler neden oldu?. Aile içinde bilmem hangi sapkınlıkla aylarca TV dizileri olacak boyutta.  Bizler de bu durumda, “hamdolsun bir șeyleri muhafaza ettik” diye nasıl deriz. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Her şeyden önce; çağıyla çatışmayan, bilimi ve toplumsal aklı esas alan, daha çok tahammüllü, daha çok demokrat, hür düşünceli ve makul ölçülerde olmak zorundayız. Selam ve sağlıkla.

Mevlit Kandiliniz Mübarek Olsun!

Mübarek Mevlit Kandili’nin Türk – İslam âlemine hayırlara vesile olmasını diliyoruz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı

İlâhiyatçı Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN ile ‘PARA VE EKONOMİ’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Bir makalenizin başlığı ‘Para ve Ekonomi’ idi. Para ve ekonomi niçin yan yana geldi? Sâdece ekonomiden söz etmek, parayı içine alacağı için yetmez miydi? Belki ‘Para Ekonomisi’ denilebilirdi…

Prof. Dr. Yümni Sezen: Artık parasız ekonomi olamayacağına göre… Öyle değil. Para, paradan ibâret olmamıştır. Para ekonomisi de ekonomiden ibâret değildir. Bilindiği gibi paranın olmadığı devirlerde de iktisâdî hayat vardı. Ekonomi diye bir bilinç hâli, bir ilmî alan teşekkül etmemişti ama iktisâdî hayatın kendisi vardı. Takasla, klan çöplüğü ile bu çöplükteki sessiz değişim ve ihtiyaçların giderilmesi ile insanlık yüzyıllar, binyıllar geçirmiştir. Para belâsını ama mecbûrî ve problemli bir belâyı buluncaya kadar…

Çetinoğlu: Başka bir paradan bahsediyor olmalısınız…

Prof. Sezen: Hikâyemizdeki para, sâdece zimmete geçirilen, çalınan paraları, katilliğe aday olmuş paraları, merkez bankalarının bir türlü denge kuramadıkları parayı temsil etmiyor, insanları güldüren veya ağlatan parayı da hikâye ediyor.

‘Para bir vasıtadır’ demek, herkesin bildiği sıradan bir lafı tekrarlamak olur. Ancak vasıta kavramı önemlidir. Para ile ekonomi ilişkisi, kalem ile yazı, kalem ile kitap, kalem ile bilgi ilişkisi gibidir. Kalem de bir vasıtadır. Ancak kalemle iyi veya kötü şeyler yazabiliriz. Dahası onunla bir insanın gözüne batırıp onu kör edebiliriz. Yâni tabîi yolunu ve gayesini bozup değiştirebiliriz. Demek ki vasıtalık görevi, kullanmaya bağlıdır. Bütün iktisâdî faaliyetler, ahlâk ve fazilet, iman yollarının, kısaca adâletin önünün açıcısı da olabilir, tıkayıcısı da. Kullanmaya ve kurduğumuz düzene bağlıdır.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar mısınız?

Prof. Sezen: Düzen kapitalist bir düzense, parayı ve mârifetlerini anlatmak ve anlamak daha kolaydır. Kapitalizm, kapital (sermâye) kavramının gerektirdiklerinden öteye geçmiş, öyle bir zihniyet ve buna dayalı öyle bir sistem oluşturmuştur ki, para denilen âlet ile güneş ışığını, teneffüs ettiğimiz havayı, denizleri alıp satmaya kalkışır hâle gelinmiştir. Fâizdeki gibi ‘zamanı’ alıp sattıktan sonra…

Ticâretini sevdiklerimizden biri dindir. Sistem din ticâreti yapmayı sever. Dini, bir meta gibi, bir menfaat vasıtası olarak gören dindar tip, yahut saklanmış bir dinsiz tip, kapitalizmin arayıp bulamadığı tip olmuştur.

Sermâye önemlidir. O olmazsa, yarın ve yarınlar tehlikeye girecek demektir. Fakat o sermâyeyi kimin, kimlerin kullanacağı da sermâye kadar önemlidir. Namuslu, vatansever birilerinin, adâletten ayrılmayan bir fabrikatörün elinde olabileceği gibi, hayâli ihracatçının elinde de olabilir.

Paradan söz edince ve onu öne alınca, demek ki bir düzenden, kapitalist düzenden söz ediyoruzdur. O halde onun ana başlıklarına bakmak gerekir. Kapitalizmde rekabet esastır, reklam önemlidir. Üretim de tüketim de kazanma ve edinme psikolojisine sıkı sıkıya bağımlıdır. Genel olarak bu psikolojinin iki yetkilisi vardır: Zekâ ve akıl. Bu yetkililer, ekonomi alanında maddî bir sembol kullanmaya başlamışlardır: Para. Paraya açılan psikolojinin sosyal alana açıldığı ana kapı, Bryan S. Turner*’in dediği gibi, kolay ‘etkileyişimcilik’tir. Para, etkileşimciliği kolaylaştırır. Çünkü temsil ettiği ve arkasında bulundurduğu güç, çok câziptir. Kapitalist düzen, kendine sosyolojik düşünce dünyâsında da dayanak bulmuştur. Pozitivist* Auguste Comte*, hak kavramını ferdî hakka indirgemiştir.

Çetinoğlu: İndirgemeden sonraki son durak ne olmuştur? 

Prof. Sezen: Comte’a göre göre genel ve felsefi (!) hak kavramı, pratikte kamu hakkı meselesi, metafizik bir kavramdır ve geride kalmıştır. İnsanlığın geçirdiği üç halden (üç hal kanunu)* üçüncüsü olan pozitif dönemde, bir metafizik olan genel hak kavramı kaybolmuştur. ‘İnsan hakkı’, anti-sosyal ama gerçekçi bir haktır. İnsan hakkından doğan ‘ferdî hak’ önemlidir. Toplum hâlinin amacıyla birleşen bu haktır. Hukukun da gayesi budur. Böylece fert ve ferdiyet kutsallaştırılmıştır. Gerçekte Auguste Comte sosyolojisindeki tezatlardan biridir bu. Ama kapitalizmin işine yaramıştır. Sonuçta ferdiyetçi olan kapitalist sistem, bir din gibi olmuştur.

Çetinoğlu: Bir de ‘Pazar’ meselesi var…

Prof. Sezen: Diğer bir ana başlık, ‘pazar’ meselesidir. Bunun ana kucağı, daha doğrusu üvey ana kucağı kapitalizmdir. Burada ilmî bir dayanak, olmazsa olmaz olduğuna inanılan bir kural bulunur: Arz-talep kuralı. Serbest pazar (serbest piyasa) anlayışı buraya dayanır.

Çetinoğlu: ‘Serbest piyasa anlayışı’na bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Yoksulluk sınırının altında yaşayanlar pazara giremezler. Yâni arz ve talebi, dolayısıyla serbest piyasayı etkileyemezler.

-Maddî olmayan hayatî ihtiyaçlar pazarın dışında kalır.

-Gerçek ihtiyaç kavramı, gerçek talep kavramından geniştir. Gerçek ihtiyaç pazar dışında oluşabilir.

Bu dediklerimizi, ekonomi uzmanları yazıp durdular. Ama hayat, eğrisiyle doğrusuyla, çirkini ile güzeli ile ilmin dışında cereyan edip duruyor.

Çetinoğlu: Pazarı kim etkiler?

Prof. Sezen: Pazarı, milletlerarası durum da etkiler. Bazılarını daha iyileştirir, bazılarını kötüleştirir. Dışa bağımlı bir ülkenin pazarı da parası da bağımlıdır. Pazarın tarafsızlığı burada neredeyse ortadan kalkmıştır. Bugün globalizm, çok şeyi altüst etmiştir. Pazar, kapitalist sistemin kendi zihniyeti doğrultusunda kullandığı bir kaide istismarından ibâret olmuştur. Eşitsizlik, pazar mekanizmasıyla daha da kötüleşmiştir.

Çetinoğlu: İktisattaki biriktirme ve fâiz kavramlarına da bakabilir miyiz?

Prof. Sezen: Kapitalizm ve para ekonomisi deyince, iki konu başlığı daha akla gelecektir. Biriktirme ve fâiz. Mânevî dünyâmızın odağı dinimiz, yatırım veya meşrulaşmış adıyla tasarruf gibi bazı amaçlar dışında para ve mal biriktirmeye karşı çıkar. Bu çeşit biriktirme, dolaşıma girmediği için, adâleti, iktisâdî canlılığı bozacaktır. Kötü niyetli olan ve ticârî bencillikle yapılan mal biriktirmeye ihtikâr (karaborsa hazırlığı) deniyor ki, topluma ve fertlere zararı açıktır. Emeği ve malı temsil edecek olan, etmesi gereken para da dolaşımda olmalıdır. Olumlu ve âdil kullanılan para dolaşımı, ekonomik hayatın damarlarındaki kan gibidir. Bu kan dolaşımında oluşabilen hastalıklardan biri fâizdir. Fâiz, kan hücrelerine musallat olan kanser hücreleri gibidir. Şahsî tefeciliklerden sonra, yâni göçebelikten sonra, fâizin anavatanı bankalar olmuştur. Bankalar artık mecbîridir, tamam doğrudur. Anavatan da öyledir. Fakat siz anavatanda kiracı gibi, yıllık ücret karşılığı oturtulursanız nasıl olur? Rahatsız olan vicdanlar, fâizsiz bankacılığı keşfettiler (!). Fâizsiz bankada iştirakçi, kâra da zarara da ortaktır deniyor. Burada bir aldatmaca vardır. Kapitalizme uygun görevini yapıyorsa, siz hiç zarar eden banka gördünüz, duydunuz mu? Özel olarak batırılan bankalar başka bir şeydir. Bankadaki kazancın (!) üretime ve yatırına aktığını, çok nâdir istisnalar dışında, söyleyebilir miyiz? Bankadan para çekenler veya hissedarlar, parayı üretimde ve yatırımda kullanıyorlar mı? Banka böyle bir şart koşarak mı veriyor krediyi? Mağdur olup mecbur kalmışların dışında, para ticâretini devam ettirenler çoğunluktadır.

Çetinoğlu: Bu kadar kötümserlik haksızlık değil mi?

Prof. Sezen: Türkiye’deki, özellikle son çeyrek asrı görenler, tanıyanlar bize hak vereceklerdir. Bütün ülkelerde böyle midir? Kapitalizmin yüzsüzlüğünün hakkı veriliyorsa, böyledir. İyice geri kalmış toplumlar, zâten bu top sahasına çıkmamışlardır. Batı ülkelerinin birçoğu, değişik unsurlarla aşırı durumları frenlemiştir. Üretime ağırlık vererek, çaktırmadan devletçi olarak (devlet destekleri) zararlar törpülenmiştir. Ancak, dış ülkeleri sömürmenin ihmal edilmediğini, yönetimlerine destek olduğunu unutmamalıdır.

Çetinoğlu: Faizsiz bankacılık hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Sezen: Bankaya para yatırmakla, hele hissedar olmakla, üretime, hizmetlere, yatırıma destek olmaktan ziyade, ki böyle olması gerekir, para ticâretine ortak oluyoruz. Bu gerçeği kim inkâr edebilir? Fâizsiz banka olmaz diye bir şey yoktur, ama mevcut şekliyle değil. Bankalar önce millî olmalıdır. Paranın dini imanı, milliyeti olmaz derler. İşte burada hile başlıyor demektir. ‘Millî Piyango’ gibi, şans oyunlarında kullanılan paranın millîsi oluyor da başka yerde olmuyor. Paranın dini, imanı, milliyeti olmaz ama onu kullananın olur. Millî bankanın hedefi, paranın kendi toplumundaki üretimde, meşru-kanunî hizmetlerde, âdil tüketimde, iş gücünü yönlendirmede, kalkınmada kullanılması olmalıdır. Bir ülkede kullanılan esas para tek ve millî olmalıdır. Dış ekonomik işler için kullanılacak yabancı paraya ait devletin özel tedbirleri olmalıdır. Devlet bankalarında bu işe tahsis edilmiş banka olabilir. Devletin ve dışarıyla iş yapanların dışında, toplumun insanlarının yabancı parayla ne iş olur? Benim cebimde veya banka hesabımda doların ne işi var? Ekonomist geçinen ukalaların ilmî pozlarına bakmayın siz. Onlar çok gerekçe uydururlar, unutmayın, insanın, irâdesinin, arzularının, inançlarının, değerlerinin müdâhalesinin dışında, tabiat kanunları türünden bir iktisâdî dünyâ yoktur. Tabiat kanunları bile insandan geçerek, insan ışığını emerek değerlendiriliyor.

Para, hayat şartlarında bir araç olmalıyken, fert arzularının, hayallerinin, kısaca egosunun tutkusu hâline gelmekte, araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmektedir. Hayâlî ihracatla, düzenbazlık ve entrikalarla, para amaçlı dönen dolapları gördük.

Çetinoğlu: Bu olumsuzluklar insânî değerleri yıpratıyor mu?

Prof. Sezen: İnsanın değerli bir varlık oluşu, ancak yer aldığı konuma, gösterdiği tavra bağlıdır. Bir kâğıt veya demir parçasına esir ve köle olan bir varlığın gücü, değeri, üstünlüğü, bu hâliyle tartışılabilir.

Çetinoğlu: Hak paylaşımının, adâletin, hak çatışmalarının giderilmesinin, yâni normal ve meşru bir düzenin vasıtası nedir?

Prof. Sezen: Parayı da amaca uygun kullanılmasına yardımcı olan, yön veren bir güç olmalıdır. Bu güç devlettir. Haksızlıkların ve çatışmaların giderildiği, giderilmesi gerektiği bir güçtür devlet. Zorbalığa ve yanlış işlere sokulmamışsa, o günün iktidarından ibâret hâle gelmemişse, hak ve adâlet sureci onunla kemâle erme yolunda devam ediyorsa, devlet, paranın da vasıtası olduğu iktisâdî-sosyal hayatın gereklerini yapar ve yönetir. Ancak devlet, tersine sömürünün aracı olursa, istismarlara ortak olur, son asırların modası parti devleti olursa, daha ötede sırf paranın ve zorbalığın devleti, mafya devleti olursa, işler daha kötüye gider. Ne yazık ki bunlar yaşanmış ve yaşanmaktadır.

Çetinoğlu: Bu olumsuz uygulamaların sebebiyet vereceği tehlikeli neticeler neler olabilir?

Prof. Sezen: Her şeyi paraya çevirmeye çalışan bir siyâsî yönetimin niyeti kötüdür. Üslubu da yanlış ve tehlikelidir. Parayı iç ve dış borca bağlayacak yahut büyük emek ve fedakârlıklarla yapılmış tesisleri, özelleştirme adıyla satacak, Allah’ın bahşettiği güzel tabiat çevresini bile bozguna uğratıp paraya çevirecek, yahut da aşırı vergiler koyacak, rüşvet, iltimas, vurgun, yolsuzluk yollarını âdeta meşrulaştıracak, tabîileştirecektir. Çünkü paraya ihtiyaç vardır. Böylece devlet, rayından çıkacaktır. İhânetler çoğalacaktır. Uyuşturucu trafiğine katılan Orta Amerika devletleri gibi devletleri gördü bu dünyâ.

Çetinoğlu: Yönetim bakımından ve halis olmayan niyetle, parayla neler yapılabilir?

Prof. Sezen: Ekonomi yönetimi, borç-harç-sat sav, para bas dur, elde edilen parayla yandaş satın almaya, besleme taraftar toplamaya indirgenir. Partizan niyetlerle üretilen projeler için zaman kazanılır. Sırf para ekonomisi belirli niyetlerden ötürü uygulandığı için gerçek yüzü bu olur. Üretime, meşru hizmetlere, âdil paylaşıma yönelmiş bir ekonomiyle saydıklarımız yapılamaz. Çünkü orada paranın sarf edileceği yerler bellidir.

Çetinoğlu: Bu uygulamalarla para ekonomisi nerelere uzanır?

Prof. Sezen: Uzanacağı yerler üç başlık altında toplanabilir:

1-Fertleri, toplumu ve devleti korumakla vazifeli olan hukuk bozulur.

2-Herşeyi kendi hakkı gibi gören bir ferdiyetçiliği ve sonuçta anarşiyi dâvet eder.

3-Devlet ortadan kalkmayacağına göre bir mafya devletine yol açar.

Çetinoğlu: Bütün suç parada mı?

Prof. Sezen: Para deyip duruyoruz. Olumsuzlukların fâili, bir nesne olan para değil, niyetle en iyi uyuşan bir vasıta olmasıdır. Niyet ve para çok iyi uyumlaşabilmiştir. Bilime, felsefeye konuyu getirip, lafı kuyruğundan anlayabilecekler için, bir ilkokul öğrencisine söyler gibi hatırlatıyoruz: Bir evi, bir bahçeyi gasbedebilirsiniz ama çalamazsınız. Fakat onların ederi olan parayı hırsızlayabilirsiniz. Bahsettiğimiz para budur.

Çetinoğlu: Bu ekonomi hikâyesinden sonra, ülkemize bakarsak neler görürüz?

Prof. Sezen: İnsanlarımıza, özellikle gençlerimize ekonomik meseleyi doğru dürüst anlatmak mecbûriyetindeyiz. Neoklasik ekonomik düşüncesi, heteredoks yaklaşım kopuşu, davranışlara bağlı ekonomi, nöroekonomik düşüncesi, heterodoks ekonomi literatürü gibi entelektüel maskaralıklarla görevden kaçışı gençlere göstermeli, ufuklarını açmalıyız. Gençlerden, çalışmayı, yardımlaşmayı, israftan kaçınmayı, gösterişten ve tüketim çılgınlığından uzak olmayı istemeliyiz ama, bunları isteyebilmek için üretimi arttırmalı, hizmet ortamı hazırlanmalı, onların öğrenim, iş hayatlarını garantiye almalıyız. Bizim mânevî dünyâmız almaktan, istemekten önce vermek ve adâlet üzerine kuruludur. Buna ne kadar uyarsak, o kadar mes’ut oluruz. Maksada sâdece para ve paranın sağlayacağı güç olduğu, her şeyin paraya dönüştürüldüğü bir toplumda, adâletsizlik, sosyal-ekonomik uçurumlar, kavga, güvensizlik, hile-entrika eksik olmaz. Sâhaya inip bakarsak nüfusumuzun çoğu fakir, onların bir kısmı açtır. Yüzde 20 gibi zengin ve daha zenginler, sâdece aradaki uçurumun göstergesidir.

Eşitliği doğru anlamalıyız. Hak, fırsat, imkân eşitliği esasıyla adâlet sağlanabilir. Beden, güç, kabiliyet, zevk, arzu, tercih gibi fizikî ve psikolojik farklılıkları inkâr etmeden, bunlar da dâhil, şartların, fertten ve toplumdan gelen zorlamaları aşarak, adâleti sağlamak mümkündür. Tam eşit değil ama, eşitliğe yaklaşan bir adâlete, hiçbir şey engel olmamalıdır. Şahsî farklılıklar, hürriyet istismarı, alışkanlıklar, adâleti ortadan kaldırmamalıdır. Uygun bir hukuk sistemi, siyâsî yapı, iktisâdî düzen, bunları sürekli kılacak ve uygun eleman yetiştirecek bir eğitim-öğretim sistemi olmalıdır. Bunları sağlayamayan, sağlamayan devlet, devlet değildir. Kendine devlet süsü veren, gerçekte oligarşik, monarşik, mafyatik bir teşkilâta imkân verilmemelidir.

Prof. Dr. YÜMNİ SEZEN 1938 yılında Urfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Aynı yerde ilk ve ortaokul öğreniminden sonra 1957’de Gaziantep Lisesini bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı çeşitli okullarda öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. 1975’de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik yaptı. 1976-1978 İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 1985’de Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak geçti. Bir yıl sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Anabilim Dalı’nda doktorasını tamamladı. Sırasıyla Yardımcı Doçent, Doçent ve sonra Profesör unvanlarını aldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde Din Sosyolojisi öğretim üyeliğinden emekli olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmaları felsefe, sosyoloji, din sosyolojisi ve İslâmî sosyoloji üzerinde yoğunlaşmıştır. Yayınlanmış kitapları: 1-Günümüzde İslâmiyet ve Milliyetçilik (1978), 2-Sosyolojiye Göre Halk-Millet-Devlet (1982), 3-Târihî Maddeciliğin Tahlili ve Tenkidi (1984), 4-Hayatın Mânâsı, Gerçek ve Ötesi (1984-2004), 5- Sosyoloji Açısından Din (1988, 1993, 1998, 2003), 6-Sosyolojide Temel Bilgiler ve Tartışmalar  (1990, 1997), 7-Türk Toplumunun Laiklik Anlayışı (1993), 8-İslâm Sosyolojisine Giriş (1994), 9-Maddeci Felsefenin Çıkmazları’ (1997, 2000, 2004, 2008), 10-Çağdaşlaşma, Yabancılaşma ve Kimlik’ (2003), 11-İslâm’ın Sosyolojik Yorumu’ (2004), 12-Kur’ân Işığında İnsan, Akıl ve Toplum (2004) 13- Kurban ve Din’ (2004), 14-Dinlerarası Diyalog İhaneti (2006), 15-Evrenselden Özele Kültür (Fransızca’dan tercüme 2009) 16-Kültür ve Din (2011), 17-Osmanlı’dan Cumhuriyete İki Devrin Müftüsü Mustafa Sırrı Sezen (2011), 18-Kapitalizmin Zulmü’ (2017), 20- Kapitalizmin Zulmü. Marksizmin Muhasebesi, İslâm’ın İlke ve Hedefleri / Yanlışlara Kurban Edilen Doğrular (2017), 21-Aldatılmamak İçin Anlamak (2019), 22-Aşk Sarhoşu Dervişlerin Dini: Tasavvuf’ (2020), 23-Var Olmak Sorumluluğu. (2021) Ayrıca çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri yayımlandı. Evli ve üç kız babası, dört torun dedesidir.

*klan çöplüğü:

*Bryan Stanley Turner: (1945-) İngiliz sosyolog. Din sosyolojisi uzmanı. Uzun müddet Avustralya’da kaldığı için ‘Avustralyalı’ olarak anılır.

*üç hal kanunu: Auguste Comte’a göre toplumlar üç safhadan geçer: 1-Teolojik (dînî safha), 2-Metafizik, 3-Pozivitist felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, ‘fizik ilimlerinin ötesinde olan’ mânâsına gelen ‘metafizik’ kelimesi ile felsefeye kazandırılmıştır.

*Pozitivist: Tecrübe ile doğrulanmayan her hükmü reddeden felsefî görüş. Pozitivistler, tanrının varlığı ispatlanmadığı görüşünden yola çıkarak tanrının varlığını da reddeder.

*Auguste Comte: (1798-1857) Fransız filozof, matematikçi ve yazardır. Pozitivist düşüncenin kurucusudur.

Pay to Win (Öde ve Kazan)

Bizim jenerasyon, ülkenin bilgisayar oyunlarıyla ilk haşır neşir olan jenerasyonudur desek yanlış olmaz. Commodore 64’le başlayan bilgisayar oyunları furyası, “Kara Kutu” atarilerle, Segalarla, tetrislerle hayatımızda önemli bir yer edindi. Bilgisayarın gündelik hayatta yaygınlaşmasıyla birlikte Age of Empires’lar, Championship Manager’lar, Counter Strike’lar oyun dünyamızı süslemeye başladı. İnternetin gündelik hayatta yaygınlaşmasıyla birlikte bu defa online oyunlar hayatımızın bir parçası haline geldiler. Bugün tablet ve telefonlardan oynanan ve dünya genelinde milyonlarca üyesi olan online oyun platformu var.

Bu online oyun platformlarında ilk başlarda yetenekli oyuncular oyunlarda başarılı oluyorlardı. Ancak tüfeğin icat olup mertliğinden bozulmasından daha beter bir şekilde online ödeme kanalları yaygınlaştı ve mertlikten eser kalmadı. Adına Pay to Win (“pey tu vin” şeklinde okunur) denilen ve Türkçe’ye “Öde ve Kazan” şeklinde tercüme edebileceğimiz yöntemle, parayı basan herkes bu online oyunlarda başarılı olmaya başladı. Hatta parayı basan yeteneksiz oyuncular, para ödeyemeyen yetenekli oyuncuları mağlup eder hale geldiler. Zaten gerçek dünyada feleğin sillesini yemiş bu parasız oyuncu tayfası, azıcık moral bulmak istedikleri sanal dünyada da feleğin sillesinden kaçamadı.

İşte bu “pay to win” denen olmaz olasıca sistem, sanal dünyada bile adeta bir kast sistemi kurdu ve fakirin yüzünü sanal olarak bile güldürmedi.

Peki, bu “pay to win” denen illet yalnızca sanal dünyada mı var? Tabi ki hayır! Gerçek hayatta hele hele 2002 sonrası Türkiye’sinde bu “pay to win” denen Şeytan icadı sistemin âlâsı uygulanıyor.

Askerden kaçmanın legalize edilmiş yöntemi olan “bedelli askerlik” uygulaması, bu “pay to win” uygulamasının en bariz örneğidir mesela. Gariban çocuklar askere giderler, parayı basanlar askerliğin bedelini öderler.

Yine siyasetle uğraşanların malumu olduğu üzere; hiçbir milli manevi değer taşımayan, hiçbir yeteneğe sahip olmayan, hayatında paradan başka bir değere sahip olmayan bir kısım siyaset erbabının parayı basıp kendinden daha çok hak eden kişilerin önüne geçerek milletvekili, belediye başkanı vs. adayı olduklarına hepimiz şahit oluyoruz. Bu kişiler parayı bastıkları için siyasette istedikleri gibi at oynatabiliyorlar. Şehrimizde bu tip parasıyla siyaset yapan ve siyasette köşeleri tutan kişilere bolca örnek gösterebiliriz.

Aynı şekilde, siyasi partilerin il ve ilçe yönetimlerinde olsun, Ticaret Odalarında ve bir kısım önemli STK’larda olsun bu “Pay to Win” tayfanın ya kendilerinin ya da hiçbir vasıf sahibi olmayan tosun ve buzağılarının yönetimlerde yer aldıklarına şahit oluyoruz.

Bu “pay to win” uygulaması zaman zaman maalesef yargı alanında da karşımıza çıkıyor. Bir kısım organize suç örgütü lider ve/veya mensuplarının ömürlerinin birkaç yılını cezaevinde geçirmek yerine doğru (!) kişilere ulaşarak ve bu kişilere bir miktar bedel ödeyerek tahliye edildiklerini ve yurt dışına kaçtıklarını medyadan hepimiz görüyoruz.

Bu “pay to win” uygulamasının, ülkenin temel dinamiklerine en çok zarar veren türü eğitim alanında gerçekleşen türü. İlk ve orta öğretimde zerre başarısı olmayan, okuma yazma konusunda bile ciddi eksikliği bulunan bir kısım zevatın, parayı basıp Vakıf (Özel) üniversitelerde okuduklarına ve avukat, mühendis, finans uzmanı vb. ünvanlarla iş hayatına atıldıklarına şahit oluyoruz. Üstelik bu ilk ve orta öğretimde başarısı yerlerde sürünen tayfa, ailelerinden gelen imkan sayesinde meslek hayatlarına diğer başarılı çocuklara nazaran 5-0 da önde başlıyorlar. Alt ve orta gelir grubundan gelen başarılı çocukların, eğitim sayesinde yaşam standartlarının artması imkanı da bu şekilde ellerinden alınıyor. Üniversite eğitimi anlam ve değerini yitiriyor, eğitim sahibi gençlerin iyi koşullarda iş bulma imkanı hatta iyi koşulları geçtik genel olarak iş bulma imkanı da ortadan kalkıyor.

Bu reel hayattaki “pay to win” zıkkımı yüzünden, ülkenin başarılı gençlerinin hayatları mahvolurken ülke de bir gayyaya doğru usul usul yol alıyor.

Türk Dünyası İçin Atılan İlk Büyük Adım Ortak Alfabe Kabul Edildi

            Türk Devletleri Teşkilatı, 9-11 Eylül 2024 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, Merkezi Kazakistan’ın başkenti Astana’da bulunan Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumu işbirliğinde gerçekleştirilen, Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nun 3. Toplantısında 34 harften oluşan Latin tabanlı Ortak Türk Alfabesi önerisi üzerinde mutabakata varıldığını açıklamıştır. Bu Türk Dünyası’nın geleceği açısından atılan en büyük adımlardan biridir.

            Türk Dünyası’nda ve Osmanlı İmparatorluğunda Alfabe tartışmaları XIX yüzyılın ortalarında başlamıştır. Bu tartışmaları, Azerbaycanlı yazar Mirza Fethali Ahunzâde ve Osmanlı’da Maarif Nazırlığı da yapan devlet adamı Münif Paşa başlatmıştır.  O tarihlerde Osmanlı coğrafyasında ve Türk Dünyası’nın büyük bir bölümünde Arap harflerini esas alan Osmanlı Alfabesi kullanılıyordu. İlk tartışmalar, sesli harflerin gösterilmediği ve bunun için Arapçadaki harekelerin de kullanılmadığı bu alfabenin ıslâhı üzerine yoğunlaşmıştır. Bu tartışmalardan bir sonuç alınamayınca bu konu üzerinde fikir öne süren şahsiyetlerin yavaş yavaş Latin Alfabesine dönmenin daha uygun olacağını savunmaya başlamışlardır. Kırım’da yetişen Büyük Türkçü  Gaspıralı İsmail, XX. yüzyılın başlarında Türk Dünyası’nın geleceği için en çıkar yolun, “Dilde, fikirde, işte birlik” olduğu ilkesini ortaya koymuştur.

            Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türklerin kültürel entegrasyonu ilgili önemli kararların alındığı, 26 Şubat-6 Mart 1926 tarihleri arasında Bakü şehrinde düzenlenen Birinci Türkoloji Kongresi’nde,  Latin alfabesine geçiş kararı alındı. 131 Temsilcinin katıldığı bu kongrede Türkiye’yi Atatürk’ün görevlendirmesiyle Türkoloji âlimi Mehmed Fuad Köprülü ve büyük Türkçü Ali Bey Hüseyinzâde (Ali Turan) temsil ettiler.

            Kongre katılan 100’den fazla katılımcı daha sonra Pan-Türkizmle suçlandı ve siyasi baskıya maruz kaldı. Çoğu akademisyen ve düşünür hapis ve fiziksel yıkımla karşı karşıya kaldı. Kongrenin Türk Dünyası’nın Latin alfabesine geçiş kararı, 1939 yılında iptal edildi ve Sovyetler Birliği topraklarında yaşayan Türkler arasında birliği engellemek için her Türk topluluğu için ayrı Kiril alfabesi oluşturularak farklı toplumlar oldukları algısı meydana getirilmek istendi.

            Türk Dünyası’nda ortak alfabe konusunda XIX. yüzyılın ortalarından itibaren çalışma yapan Türkolog,  eğitimci,  düşünür ve yazarlar; Mirza Fethali Ahundzâde,  İsmail Bey Gaspıralı, Üzeyir Bey Hacıbeyli, Celil Memmedguluzâde, Mehmet Ağa Şahtahmazlı, Feridun Bey Köçerli, Veli Hüseyinzâde, Hüseyin Cavid ve Samet Ağamalıoğlu’dur. Kendilerini rahmet ve minnetle anıyoruz.

            Sovyetler Birliği 1990’lı yılların başında dağıldıktan sonra, bağımsız Türk devletleri ve özerk Türk toplulukları ortaya çıkınca, Büyük Türk Dünyası Ailesi’ne mensup olduklarını hissettiler. Türk toplulukları arasında Türklük şuuru güçlendikçe daha önce “Azerice, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Türkmence” adını verdikleri dillerinin, Türkçenin farklı lehçeleri olduğunu gördüler. Artık günümüzde dillerinin isimlerini, “Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi, Kazakistan Türkçesi, Kırgızistan Türkçesi, Özbekistan Türkçesi, Türkmenistan Türkçesi” şeklinde telaffuz etmektedirler.

            Türk Dünyası’nda ortak alfabe çalışmaları, 1991 yılında başlatılmıştır. Türk Şûrası (Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk-Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı) tarafından 21-23 Mart 1993’te Antalya’da yapılan toplantıda Türk devletlerinin alfabelerine Q, X, W, Ň, Ä harflerinin eklenmesine  ortak karar verilmiştir. Türk Keneş Kurulu tarafından da benimsendiği takdirde (inceltme ve vurgu işaretli harfler hariç) 34 harfli bir alfabenin Türk Dünyası’nda uygulanması konusunda prensip  kararına varılmıştır. Bu tarihten bugüne kadar ortak alfabe konusunda Türkiye’de ve Türk Dünyası’nda resmi kurumlar, üniversiteler ve ilgili sivil toplum kuruluşları tarafından çok sayıda sempozyum ve çalıştaylar düzenlenmiş, yayınlar yapılmıştır.[1]

            2009 yılında Nahçıvan’da düzenlenen Türk Devlet Başkanları Zirvesi’nde imzalanan Nahçıvan Anlaşması’yla, “Türk Dili Konuşan Ülkeler arasında kapsamlı işbirliğini sağlamak”  amacıyla Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) adıyla uluslararası bir teşkilat kurdular. Bugün bu teşkilat, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) adını almıştır. Bu teşkilata “Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan” üye ülke  ve “Macaristan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)” gözlemci ülke statüsünde katılmaktadırlar. Bu teşkilatın güçlendirilmesine, Türk devletleri ve toplulukları arasında “alfabe, dil, kültür, eğitim, bilim, ekonomi, sanayi ve askeri alanlarda” işbirliğinin geliştirilmesine, Türk Dünyası’nı ilgilendiren konularda ortak hareket edilmesi  yönündeki çalışmalara destek olunmalıdır.

            Otuz yılı aşkın süredir devam eden Türk Dünyası’nda ortak alfabe oluşturulması çalışmaları, nihayet 11 Eylül 2024 tarihinde olumlu bir sonuca ulaşmıştır.  Türk Devletleri Teşkilatı’nın, 9-11 Eylül 2024 tarihleri arasında Bakü’de düzenlediği, Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumu işbirliğiyle  gerçekleştirilen, Türk Dünyası Ortak Alfabe Komisyonu’nun 3. Toplantısında 34 harften oluşan Latin tabanlı Ortak Türk Alfabesi önerisi üzerinde mutabakata varılmıştır. Bu Türk Dünyası’nın geleceği açısından atılan en önemli adımlardan biridir. Bu karar sonucunda, eğer Türk toplulukları arasında “alfabe ve imlâ birliği” sağlanırsa, Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işte birlik” idealine ulaşmak  daha çabuk mümkün olacaktır.

            Türk Akademisi ve Türk Dil Kurumu, toplantının başarıyla sonuçlanmasının tarihi bir önem taşıdığına dikkat çekerek Türk Dünyası’nda  Ortak Alfabe kullanımı kararıyla ilgili özetle  şu açıklamayı yapmışlardır: ‘’Bu özverili çalışmanın neticesinde, 34 harften oluşan Ortak Türk Alfabesi önerisi üzerinde uzlaşılmıştır. Her harf, Türk dillerinde bulunan farklı fonemleri (ses birimlerini) temsil etmektedir. Bu toplantının başarıyla sonuçlanması tarihi bir anı temsil etmektedir. Ortak Türk Alfabesi’nin geliştirilmesi, Türk halkları arasında karşılıklı anlayış ve iş birliğini teşvik ederken, onların dilsel mirasını da korumaktadır. İlgili tüm kurumlar, önerilen Ortak Türk Alfabesinin uygulanmasını aktif bir şekilde desteklemeye davet edilmektedir.’’

            Türk Dünyası’nda  Ortak Alfabe kullanımı konusunda “Ortak alfabe, ortak edebî dile giden yoldur” diyen Kırgız-Türk Manas Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kadir Ali Konkobayev “Ortak alfabenin hayata geçirilebilmesi için Türk Dünyası’nda Türk dilini yaşatacak kurumların ve enstitülerin olması ve kurulması şarttır.”

            Türk Dünyası için bu çok önemli kararın alınması konusunda bugüne kadar çalışmalar yürüten, toplantılar düzenleyen, eserler ve makaleler yazan kişi, kurum ve kuruluşları minnet ve şükranla selamlıyorum. Bu konuda çalışmalar yapan başta İstanbul, Marmara ve Erciyes Üniversiteleri olmak üzere diğer üniversitelerimize, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve Türk Dil Kurumuna, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı ve Hoca Ahmet Yesevi Vakfı gibi sivil toplum kuruluşlarımıza, başta Prof. Dr. Turan Yazgan olmak üzere Oktay Sinanoğlu, Ahmet B. Ercilasun, Şükrü Halûk Akalın, Tuncer Gülensoy, Osman Mert, Osman Fikri Sertkaya, Nevzat Özkan, Mehmet Saray, M. Metin Karaörs, Talat Tekin, Yavuz Akpınar, Fikret Türkmen, Mustafa Öner, Emine Naskali Gürsoy, Zeynep Korkmaz, Mustafa Argunşah, Okan Yeşilot, Timur Kocaoğlu, Mustafa Canpolat, Sema Barutcu Özönder, Bilgehan Atsız Gökdağ, Erdal Şahin Abdülvahap Kara, İsa Sarı, Ertuğrul Yaman ve adını belirtemediğim çok sayıda bilim insanına Türklük adına teşekkür ediyorum. Bunlar içinde ebediyete göçen hocalarımızı rahmet ve şükranla anıyorum.

            Son olarak, “11 Eylül” gününün Türk Dünyası’nda “Ortak Alfabe Günü veya Bayramı” olarak kutlanması için karar verilmesini temenni ediyorum.  

            “Ortak Alfabe” kullanma kararından dolayı Türk Dünyası’nı kutluyorum.


[1] Bu konuda geniş bilgi için bakınız:  Prof. Dr. Okan Yeşilot vd., “Türk Dünyasında Ortak Alfabe: Uygulamalar, Arayışlar, Teklifler”, Ötüken Yayınevi, İstanbul 2020.

Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) – (2)

Osmanlı – ABD İlişkilerinin Son Dönemi:

          İttihat ve Terakki Partisi, 2. Meşrutiyet dönemi boyunca ABD’yi kendi tarafına çekebilecek politika izlemeye çalıştı. Bu politika çerçevesinde İttihatçılar, 1. Dünya savaşı başladıktan sonra Kapitülasyonları kaldırırken, Amerikalıların müesseselerine zarar vermeyeceklerini göstermek düşüncesiyle teminat verdiler.

       Bütün bunlara rağmen ABD, Osmanlının bu jestine karşılık politikalarında herhangi bir değişiklik görülmedi.  Amerikalı Misyonerler, Rusya ile işbirliğine giden Ermenileri himayelerine almaya çalıştılar. Doğuda Ermeni katliamlarını görmezden gelen misyonerler, onlarla beraber olup Türklere saldırdılar ve “Tehcir”e de karşı çıkarak dünya kamuoyunu etkilemeğe çalıştılar.

      ABD’nin Almanya’ya savaş ilan etmesinden sonra Almanya, Osmanlı Devletinin de ABD’ye savaş ilan etmesi teklifinde bulundu ancak, Osmanlı, savaş ilan etmeyip, sadece bu ülke ile diplomatik ilişkilerini kesti. Bu süreçte ABD’deki Osmanlı çıkarlarını korumayı İspanya, Osmanlı Devletindeki ABD çıkarlarını koruma görevini de İsveç Sefareti yüklendi.

Mondros’tan Lozan’a Türk – Amerikan ilişkileri:

1. Dünya savaşının sonuna yaklaşıldığı 8 Ocak 1918’de Başkan Woodrow Wilson, ABD Kongresinde yaptığı konuşmada, 14 Maddeden oluşan dış politika prensiplerini ilan etti. Bu prensiplerin 12. Maddesi ise, Osmanlı Devleti’nin geleceği ile ilgiliydi. Söz konusu 12. Maddeye göre, Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerin egemenlik ve güvenliği sağlanmalı, buna karşılık Osmanlı Devleti içindeki milletlere varlıklarını koruma imkânı verilmeli ve Boğazlar bütün devletlerin ticari gemilerine açık bulundurulmalıydı.

                Mondros Ateşkes’inden sonra büyük bir umutsuzluğa kapılan Osmanlı Aydını, Wilson’un:  “Tüm ulusların kendi geleceklerini, kendilerinin belirlemesi (Self Determination)” bunun gibi prensipleri karşısında büyük hayallere kapılıyor ve bu prensipleri memnuniyetle karşılıyorlardı. Fakat bu görüş, giderek bir Amerikan Mandacılığı düşüncesine dönüşmeğe başladı ve kimi Osmanlı Aydınları tarafından 4 Aralık 1918 de İstanbul’da “Wilson Prensipleri Cemiyeti” kuruldu.

                Mandacılık görüşü Erzurum Kongresinde cılız tepkilere sahne olsa da, Sivas Kongresinde büyük tartışmalara sebep oldu. Amerikan Mandası fikrini İttihat ve Terakki’nin Liberal görüşlü bir kanadının hararetle savunmasına karşılık, İstanbul’daki TIP Öğrencilerini temsilen Kongreye gelen gençler, bu fikre şiddetle karşı çıktılar ve bazı yerel delegelerin de desteğini aldılar.

                Sivas kongresini takip eden günlerde Mandacılığa kesin olarak karşı çıkan Mustafa Kemal’in kararlı duruşu, Mandacılık fikrinin gündemden düşmesine neden oldu.

                Aslında Wilson, 14 maddelik dış politika bildirisini ilan ettikten sonra görüştüğü Müttefik Devletlerle bunların arasında özellikle İngiltere, Türkler hakkındaki 12. madde çoktan gündemden düşmüştü. Wilson, Türklerin çoğunlukta bulunduğu Doğu Anadolu’da bağımsız bir Ermenistan’ın kurulmasını savunuyordu. Wilson’un Müttefik liderlerle yaptığı plana göre, bağımsız bir Ermenistan kurulmadan önce, ABD Ermenistan’ın mandaterliğini kabul edecekti.

                Ermenistan mandaterliği Wilson’a ilk kez Paris Barış Konferansında teklif edildi. Wilson bu teklifin uygulanabilmesinin Senato kararına bağlı olduğunu söyledi ve bu konuda iki önemli rapor hazırlattı.

                Bu raporlardan birincisinde Mütareke sınırları içinde kalan Osmanlı Topraklarının İstanbul ve çevresi, Ermenistan ve Anadolu’nun geri kalanı olmak üzere üçe bölünüp, her üçünün de Amerikan mandası altına alınması öneriliyordu.

                Hazırlanan diğer rapor ise oldukça karamsarlık içeriyordu. Raporda Amerika Kıtasına çok uzak olan bu bölgede güvenliği sağlayabilmek, gerekli askeri harcamaların yüksek maliyetinin altı çiziliyordu. 2. Raporun etkisiyle ABD Senatosu, 1 Haziran 1920 de Doğu Anadolu’da Ermenistan mandaterliği kurulması kararını Wilson’a rağmen reddetti.

                Bağımsız Ermenistan hayalinden bir türlü vazgeçmeyen Wilson, Sevr Anlaşmasının 89. Maddesine göre Doğu Anadolu’dan bazı vilayetlerin Ermenistan’a verilmesini öngörmekte ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın çizilmesini ABD Başkanının yani Wilson’un hakemliğine havale etmekteydi. ABD Senatosunun Ermenistan mandasını reddetmesine rağmen Wilson, Türkiye-Ermenistan sınırını çizmeyi kabul etti. Wilson çizdiği haritayı Milletler Cemiyetine vermeğe hazırlandığı sırada; Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Türk Birlikleri, Doğu Anadolu’dan Ermenileri püskürttü. Bu aşamadan sonra Wilson’un hazırladığı harita tam bir fiyasko haline geldi ve İngilizler haritanın açıklanmamasını istediler ve Wilson’un Ermenistan macerası bu şekilde son buldu.

Kaynak Eser: Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) Dr. Semih Bulut

Devam Edecek

Âkif ve İnsan  (3)

     Ne zindanlar olur hâil, ne menfâlar, ne makteller…

     Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller.

     (Ne zindanlar, ne sürgün yerleri, ne de idam sehpaları sana engel olup yolundan alıkoyamaz.

     Bütün bunlara rağmen, yani yolunda sedler ve hattâ demirden eller de olsa, seni yolundan yine 

     de çeviremez, yürüyüşüne mâni ve engel olamazlar.)

x

     Yıkar bârû-yı istibdâdı bir âsûde tedbîrin;

     Semâlardan inen te’yîdisin gûyâ ki takdîrin!

     (Âsûde / huzur verici / rahatlatıcı bir tedbîrin; istibdâd ve diktatörlük kalelerini yıkıp geçer.

     Çünkü sen Allah’ın; sema ve göklerden indirilerek desteklenen; bir takdîri, İlahî bir kaderisin.)

x

     Taharrîden usanmazsın, teâlîden teâliye.

     Atıldıkça, atılsam şimdi dersin, başka âtiye!

     (Ey insan sen! Araştırmadan edemez. Her türlü aramalardan geri kalamaz. Bu gayretlerden asla

     Usanmaz. Yükseldikçe yükselmek ister. Dâima “Hel min mezid?” / “Daha yok mu?” dersin.

     İlerledikçe ilerlesem; gelecekte edineceğim başka hedeflere, hemen atıldıkça atılsam dersin.)

x

     Senin en şanlı eyyâmında, en mes’ûd hâlinde,

     Bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde.

     (Senin en şanlı günlerinde ve en mes’ûd ve bahtiyar olduğun anlarda bile;

     Hayâlinde her zaman, çok uzak bir istikbâl ve gelecek tasavvuru vardır.)

x

     O istikbâledir şevkin, odur ma’şûk-i vicdanın,

     O kudsî neşvenin şeydâ-yı bî-ârâmıdır cânın.

     (Şevk, arzu ve isteğin; o kurup hayâl ettiğin istikbâledir hep. Vicdânen duyduğun ve âşık

     Olduğun hedef ve gayen hep odur.

     O kudsî / kutsal neşve ve zevkin; hayat ve rûhun durup dinmeyen aşkındandır.)

x

     O şevkin dâim ilcâsıyle seyrin ıztırarîdir;

     Terakkî meyli artık fıtratında rûh-i sârîdir!

     (O şevk ve arzunun devamlı sevkiyle; seyrin / gidişâtın zorunlu ve kaçınılmaz bir hâl almıştır.

     İlerleme ve yükselme meyli; senin yaratılışındaki hareketli / itici ruhtan ileri gelmektedir.)

x

     Bütün esrâr-ı hilkatten haberdar olmak istersin,

     Bu gaybistan-ı hîçâ-hîçten kurtulmak istersin.

     (İstiyorsun ki, “Bütün hilkat / yaratılış sırlarından haberim olsun!”

     Hiçten ibaret olan varlık âleminin bilinmezliğinden kurtulmak istiyorsun.

     Bilmenin, kalmanın ve o İlâhî kaynağı sevmenin; ve onun yolunda olmanın yolunu arıyorsun.)

X

En Büyük Adalet Sarayı Müjdesi

Makedonya’nın başkenti Üsküp’ün en büyük meydanı devasa heykellerle doldurulmuştur. İçlerinde Büyük İskender ve Justinianus’unki dahil çok sayıda heykelin ebatlarının büyüklüğü dikkat çekicidir. Bu heykellerin hem kökenlerini Büyük İskender’e dayandırmak ve hem de Türk ve İslam izlerini gölgede bırakmak saikiyle yapıldığı anlaşılıyor. Ayrıca Üsküp’e bakan bir dağa yerleştirilmiş Milenyum Haçı, dünyanın en büyük haçlarından biridir.

Üsküp “İstanbul fethedildiğinde, 61 yaşında kıdemli bir Müslüman Türk şehriydi.” Yahya Kemal’in doğup büyüdüğü şehirdi. “Fîrûze kubbelerle bizim şehrimizdi o / Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz’di o.”

İşte bu heykellerle dolu meydanı gezip, Vardar Nehrinin üstündeki tarihi köprüden geçerken, 80’li yaşlarda Üsküplü Türk şair ve yazar İlhami Emin ile karşılaşmıştık. Balkanlarda Türk kültürünün yaşatılması konusunda birçok eser ortaya koyan şair, yazar merhum İlhami Emin’in bu heykeller için yaptığı yorum şöyleydi: “Küçük milletler kendilerini büyük göstermek için böyle büyük heykeller veya binalar yapmaya çalışırlar.”

Ortadoğu’da petrol zengini küçük devletlerin dünyanın en yüksek binalarını yapmaya çalışması da herhalde bu psikolojinin eseridir.

Bizde de bazen bu ruh haline girenler oluyor. Mesela Merkez Bankası için Avrupa’nın en yüksek binasını yaptılar. Ama tek görevi fiyat istikrarını sağlamak ve TL’nin değerini korumak olan TCMB asıl görevlerinde başarısız.

1915 Çanakkale Köprüsü için, “Türkiye orta açıklığı itibarıyla dünyanın en uzun köprüsüne sahip Japonya’yı geride bırakarak bu alanda ilk sıraya yerleşti” ifadesiyle övündüler.

Elbette köprüler ile heykeller aynı kategoride değil. Ancak yapılmasından mutlu olduğumuz Çanakkale Köprüsü, Osmangazi Köprüsü, Yavuz Selim Köprüsü yabancı şirketler tarafından yapıldı. Bu teknolojilere sahip ülkeler isterlerse daha büyüklerini de kendi ülkelerine veya başka ülkelere yapabilirler. Yeter ki ekonomik ve verimli olsun. Asıl övünmesi gerekenler bu teknolojilere sahip olanlardır. Övünme hakkı, hizmeti satın alanların değil, üretenlerindir.

***************************************

En Büyük Adalet Sarayı İhtiyacı İyi Birşey Değil

Adalet Bakanı “Dünyanın en büyük adalet sarayını Ankara’da inşa ediyoruz” müjdesini verince çoğumuz sevinmiş olmalıyız. “Avrupa’nın en büyük Adalet Sarayı” olan İstanbul (Çağlayan) Adliyesi ve “dünyanın en büyük Adalet Sarayı”olan İstanbul Anadolu (Kartal) Adliyesi yapıldığında da böyle sevinmiştik. Yaklaşık 22 bin mahkâmun kaldığı Silivri Cezaevide dünyanın en büyük hapishanelerinden biri. 2008’de yapılmıştı, sevindik mi hatırlamıyorum.

Ankara’da çeşitli semtlere dağılmış binalarda hizmet veren Adliyenin 622 bin metrekare kapalı alana sahip bir yapıda bir bütün olarak hizmet vermesinden memnuniyet duyarım. Ancak “neden dünyanın en büyük adalet saraylarına ve hapishanelerine ihtiyaç duyuyoruz?” sorusunu sormadan edemiyorum. Aslında bu sorunun cevaplarının çoğunu biliyorum.

Bu yüzden daha büyük adalet saraylarına ve hapishanelere ihtiyacı kaldıracak çözümler üretilmesini tercih ederim.

****

Kocaeli Adalet Sarayı 11 Ocak 2000 tarihinde hizmete açıldı. Mevcut adliyeyi açan zamanın Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün “Kocaeli’nin 50 yıl Adliye Binası ihtiyacı olmayacak” sözü arşivlerde duruyor. Fakat bu bina yıllar önce yetersiz kaldığı için önce İdare Mahkemeleri eski Kuruçeşme Belediyesi binasına, bir kısım mahkemeler ve İcra daireleri de Bağdat Caddesindeki katlı otoparka taşındı. Hala sıkışıklık devam ediyor.

****

Adalet Bakanı gururla açıkladı: “Hâkim ve savcı sayısı 9 binden 25 bine yükselmiş durumda. Adli yargıda 3 bin 581 mahkeme vardı. Bugün 7 bin 133 mahkemeye yükselttik. Son bir yılda da 2 bin 812 ilk derece mahkemesinin kurulmasını sağladık.”

Neden bu kadar artışa ihtiyaç duyulduğu ve buna nasıl çare düşünüldüğüne dair yetkililerden bir açıklama yok.

Günümüzün bilgiye erişme ve işleme alanındaki imkânlarına rağmen, en basit davanın yıllarca sürmesini anlamak mümkün değil. İstanbul’da kiralanan bir konutun ihtiyaç sebebiyle tahliyesi davasının ilk duruşmasına dava açıldıktan bir sene sonra çıkılabilmesi, ikinci duruşma için 9 ay sonraya gün verilmesi olağan bir durum sayılıyor.

Bu hale bir çözüm üretemezseniz birkaç sene sonra size bu en büyük adalet sarayları da yetmez.

***************************************

Adalet Saraylarında Adalet Var mı?

Adliye binalarının hizmetin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak fiziksel şartlarda olması, yargı mensupları, adliye personeli, avukatlar ve vatandaşların rahat edebildiği ve huzur duyabildiği mekânlar olması önemlidir. Yeni yapılan en büyük adalet saraylarımızda bile -iyi bir planlama olmadığı için- otopark, uzun süre kuyrukta ayakta beklemeler, asansörlerde yığılmalar gibi sorunlar vardır.

Fakat asıl sorun bu büyük binalarda adalete erişilebilirliğin düşük olmasıdır.

Kararlar adil midir ve hızlı karar alınabiliyor mu?

Yerel mahkemelerdeki kararların çoğunun üst mahkemelerde bozuluyor olması ve halkımız içinde adalete güvenenlerin oranındaki düşüklük bu sorunun cevabını veriyor.

Bir başka sorun da şu: Hak aramak çok pahalı. Yargılama masrafları o kadar yüksek ki bir kısım vatandaş hak aramaktan vaz geçiyor.

“Yargılamayı hızlandıracak” diye kurulan İstinaf Mahkemeleri (Bölge Adliye Mahkemeleri) yargılama sürecini kısaltmadı. Orada da dosyalar birikmeye devam ediyor.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Yargı hizmetlerinin hızlandırılması anlamında da yapay zekânın kullanılması lazım”görüşünde. Anlaşılan bakanımız yargı hizmetlerinin hızlandırılması gereğine inanıyor.  Acaba doğal zekâ ile verilen kararlardan da şikâyetçi mi?

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar’ın, yargılamalar ve soruşturmalarda usulsüzlük iddiaları üzerine kaleme aldığı mektupta dile getirilen sorunlar çözüldü mü? Diğer adliyelerde benzeri yapılar var mıdır?

Bu gibi sorunların çözülmesi ve yargı üzerindeki siyasetin gölgesinin kaldırılması bina yapmaktan daha önemli değil mi?

Dilan Polat davası, Eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’e suikast davası ve 8 yaşındaki Narin cinayeti gibi örneklerin adalete güven duygusunda yarattığı tahribatın giderilmesi için bina yatırımına ihtiyaç yok. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamak yeterli.