7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 151

Niye Gittin Yamandın Ona?

                Şunu hiçbir zaman akıldan çıkarmamak lâzımdır ki dünya milletleri arasında Türk Milleti kadar, hoşgörülü, alçak gönüllü, vicdan sahibi başka bir millete daha rastlayamazsınız. Bu milletin bazı hasletlerini kötüye kullanmak isteyen art niyetli kimseler, insanımızın hoşgörü ve alçak gönüllü olmalarından istifade ederek her zaman milletin bu güzel özelliklerini çıkarları için kullanmışlardır.

                Bu bahsettiğim konuları son yıllarda, geçirdiğimiz son genel ve yerel seçimlerde aşikârane gördük ve yaşadık.

                Tamam, Türk milliyetçileri ve Türk Ülkücülerinin tek partisi yoktu, MHP den ayrılan 4-5 Partinin tamamı Türk Milliyetçileri ve Ülkücülerini hepsini birden barındırmaktan uzaktı. Bunu fırsat bilen Şahsi hırslarının kurbanı olmuş, makam mevki ve dünyevi çıkarları uğruna işbirlikçiliği ve ihanet çetesi şark kurnazları ve insan bezirgânları her seçimde olduğu gibi bu son genel seçimlerde yine devreye girdi. Bunlar arasında kısa vadede başarı kazananların olduğu da söylenebilir. Bunlardan birinin isminin de çekinmeden söylemek gerekirse Sinan Ogan olduğunu sayabiliriz.

                Sinan Ogan, daha evvel MHP de siyaset yapmış, milletvekili olmuş sonrada parti disiplinine uymadığı için MHP’den ihraç edilmişti. Ogan, genel seçimlerin propaganda süresi boyunca televizyonlarda sürekli “ATA İTTİFAKI” adına Ülkücülerden oy istemiştir. Burada kabul etmek gerekir ki kendi adına başarılı da olmuştur. Ama seçimlerde tercihini herkes “MİLLET İTTİFAKI” lehine kullanacağını düşünürken o, nedense desteğini sürpriz bir şekilde  “Türk Milliyetçiliğini ayaklarımın altına alıyorum” diyen “CUMHUR İTTİFAKI” liderinin lehine kullanmıştır.

                Seçimler sonrası adının bazı akçeli işlere karıştığı söylense de, onu eğer yaptıysa Ankara’nın göbeğinde bir milyon dolarlık malikânesi, milyonlar değerinde arabası ve pis günahlarıyla baş başa bırakırken, Türk Milliyetçisi ve Ülkücülerinin bir defa daha hayal kırıklığı yaşadıklarını görmek aynı gelenekten gelen bizleri derinden yaralamıştır. Umuyorum ki bu defa elini Ülkücülerin üzerinden çeksin. Çünkü Ülkücüler kimsenin uşağı değillerdir.

                Çorum İl Başkanlığının açılış konuşmasında kendisi hakkında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın: “Bana gelince söylemeğe bile gerek yok demişti.” Sözünün arkasından bir vatandaşın: “Niye gittin yamandın ona” sözleriyle tepki gösterdi. Bana kalırsa bu tür tepkilerle daha çok karşı karşıya kalacak ve belki de parti kurmaktan dahi vaz geçecek.

                Sinan Ogan, CHP’nin son yapılan seçimlerde kullandığı “Türkiye İttifakı” projesini başarılı görmüş olacak ki, partisinin adını da “Türkiye İttifakı Partisi” koymuş hayırlı olsun. Partisinin Mersin İl Başkanlığının açılışında basına verdiği demeçte: “Bugün gördük ki Altılı Masa, Türkiye’yi yönetme iktidarında değilmiş. Net bir şekilde görüyoruz ki, eğer biz Altılı Masa adayını destekleseydik ve cumhurbaşkanı seçtirseydik, Türkiye bugünlerde yeniden seçimi konuşuyor olacaktı. Türk ekonomisinde kriz olacaktı, Türkiye’de siyasal kavga giderek derinleşecekti.”

                Bu sözlerin neresinden bakarsanız bakın, tutarlı hiçbir tarafı yok. 12 Şubat 2022 yılında kurulan 6’lı Masa bir yılı aşkın süredir “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ni “Parlamenter sistem”e dönüştürmek için çalışıyordu. Seçim kazanıldıktan sonra tabii ki yeniden seçime gidilecek ve Parlamenter sisteme geçilecekti. Bunda anlaşılamayan ne var doğrusu anlamakta güçlük çekiyorum.

                Ogan, Ekonomik kriz çıkardı diyor, şu anda gri listede bulunan Türk ekonomisinde krizin olmadığını kim iddia edebilir? %70-80 Seviyelerinde olan enflasyon karşısında 10,000 Lira maaş alan emekli bugün sokaklarda hak arama mücadelesinde bulunuyorsa derinleşmiş bir ekonomik krizin olmadığını kimse iddia edemez.

                “Türkiye yenden seçimi konuşuyor olacaktı” cümlesine gelince: Eğer bugün Türk siyasetinde seçim konuşulmuyorsa; bu tamamen muhalefetin acizliğinden, iktidara hazır olmayışından konuşulmuyor. Yerel seçimler neticesinde iktidar partisi çoğunluğunu kaybetmiştir, oy çokluğu itibarıyla ikinciliğe düşmüştür ve Türkiye bugün azınlık hükümetiyle yönetilmektedir.

Milletimizin Yüreğini Sızlatan Savurganlıklar

“İster merkezi idare ister yerel yönetim olsun, milletin vergilerini harcayan hiçbir kurum, insanımızın yüreğini sızlatacak bir savurganlık içinde olamaz.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan’ın savurganlıklar konusunda söylediği bu söz ve bu kapsamda diğer ifadeler içinizi rahatlatmıştır umarım.

Cumhurbaşkanının “Milletin, çoluk çocuğunun rızkından keserek oluşturduğu, kıt kaynakların birilerinin şahsi reklam bütçesine dönüşmesini hoş karşılayamayız. Son dönemde eş, dost ve hısım atamalarıyla birlikte maalesef kamu imkânlarının kişisel amaçlar için kullanıldığını üzülerek görüyoruz” şeklinde ifade ettiği tespite katılmamak mümkün mü?

“Atanmış veya seçilmiş fark etmeksizin tüm makam sahipleri daha dikkatli, daha hassas davranmalı, kamu malına özen göstermelidir.” Doğru değil mi?

Benim içimi rahatlatan bu cümleleri duyduğumda, yanlış anlama gibi bir hataya düşmemek için, CB’nın konuşma metnini İletişim Başkanlığı’nın resmi sitesinden bulup okudum. Her okuduğumda şaşırmadım desem yalan olur. Ama eylemler ile söylem ne kadar farklı da olsa, ülkem adına sevindim.

****************************

O Ne Söyledi, Ben Ne Anladım?

Mademki “asrın liderimiz” böyle koydu sınırları, buna herkes uyacaktır. Öyleyse ülkemizde iktidar yeni bir “reform” yapacak ve şu gelişmeler yaşanacaktır:

Artık, milletimizin kıt kaynakları israf edilmeyecek, verimli alanlarda kullanılacak, kamu hizmeti olarak halkımıza geri dönecek.

Artık Meclis Başkanı veya bakanlar (kim bilir, belki de Cumhurbaşkanı bile) aileleri, ekipleri veya basın mensuplarıyla yaptıkları ülke içi ve dış gezilerinde özel uçaklar kullanmayacak, tarifeli uçaklarla uçacaktır. Bunun için “itibardan tasarruf olmaz” ilkesi rafa kaldırılacaktır.

Artık, makam uçağı ve makam aracı saltanatı sona erecektir. Gerçi Almanlar bizi kıskanmaz olurlar ama kamu uçağı ve makam aracı konusunda Almanya standartlarına inilecektir. Araç kullanılması çok gerekli olan hizmetlerde, Alman arabaları yerine “yerli ve milli” araçlar kullanılacaktır.

Artık, her dereceden kamu yöneticileri, hem de atanmış veya seçilmiş olduğuna bakılmaksızın, kamu parası ile yapılmış yatırım ve hizmetleri kendi reklam aracı olarak kullan(a)mayacak.

Belediyenin veya merkezi idarenin kamu parası ile yaptığı yatırımları tanıtan afiş ve pankartlarda belediye başkanlarının, bakanların veya Cumhurbaşkanının ismi ve resmi ön planda gözükmeyecek.

Artık, kamu kurumlarında sadakat değil, liyakat esas alınacak; eş, dost, hısım kayırmacılığına son verilecek.

Yanlış anladıysa özür dilerim.

****************************

Kamu Personeli Sayısı

AKP iktidara gelmeden kamuda çalışanların sayısını azaltmayı vaat etmişti. Fakat 21 yıllık AKP iktidarları döneminde kamu personel sayısı yüzde 71 oranında arttı. Yani kamu personel sayısı 3 milyon 12 binden, 5 milyon 176 bin kişiye çıktı. Türkiye’de, kamu çalışanlarının toplam istihdama oranı, yüzde 12,6 idi, yüzde 16,1’e yükseldi.

(Hadi biraz ironi yapalım.) İktidar, kendi parti programına rağmen, böyle bir uygulama yaptıysa “savurganlık” veya “eş, dost, hısım kayırması (nepotizm) ya da partizanlık” düşüncesiyle yapmamıştır. Ülkede bu kadar çok seçim olursa “seçim ekonomisi” denilen bir uygulamadan kaçamazdı herhalde J.

Önümüzde 4 sene seçim yok. Tabii muhalefet “erken seçim” diye tutturup hükümeti bir “seçim ekonomisi” uygulamaya zorlamazsa. Yakın zamanda seçim ihtimali kalmazsa, bakın bakalım kamu personel sayısı azalacak mı artacak mı?

Hele bir de seçimi anlamsız kılacak bir Anayasamız da olursa… O zaman bakın hiç eş, dost, akraba atamaları kalacak mı? Parti referansıyla veya nepotizm sebebiyle alınmış olup verimsiz çalışan kamu personeli yine millete yük olmaya devam edecek mi?

*****************************

Verimsiz ve Pahalı Yatırımlar

“Kamuda tasarrufu sadece harcamaların kısılması olarak göremeyiz. Mevcut kaynakların verimli hizmetlere yöneltilmesi ve hizmetlerin mümkün olan en düşük bütçeyle yapılması da önemlidir.”

Bu sözün sahibi olan kişinin var olan kamu hastanelerini kapatıp şehir hastaneleri yapmak, “Kanal İstanbul” gibi getirisi olmayan rant projeleri, uçak inmeyen hava limanları, başka ülkelerde yapılan benzerlerinin 10 katı maliyetle köprü, tünel, yollar yapmak gibi yanlışlar yapmayacağını beklemek çok mu saflık olur?

*****************************

Sayıştay Denetimi

Muhalefetin “kamu harcamalarının denetimden kaçırıldığı, en önemli kamu kurumlarının harcamalarını Sayıştay denetiminden kaçırıldığı” iddialarına karşılık devletimizin başı bakın ne diyor?

“Kamu kaynaklarının mevzuata uygun olarak harcanabilmesi açısından da Sayıştay’ın denetimleri daha da önem kazanmıştır.”

Parlamenter düzende yasama organı yürütme organına gelir elde etme ve harcama yetkisi verir. Dönem sonlarında ise verdiği yetkinin nasıl kullanıldığının hesabını sorardı. Sayıştay eskiden bu ihtiyacı karşılardı. Düzenlediği denetim raporlarıyla Meclisi bilgilendirirdi. Meclis bu raporlara dayanarak yürütme organını aklar ya da aklamazdı. Hatta bütçesi reddedilen hükümet düşerdi.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile ne Meclis denetiminin önemi kaldı ne de Sayıştay raporlarının.

Cumhurbaşkanı artık Sayıştay denetiminin önemine vurgu yapıyorsa, iflah olmaz bir iyimser olarak, beklentimi söylesem tuhaf karşılamazsınız umarım:

Bundan böyle Sayıştay denetiminden muaf tutulan TOKİ, SGK, Varlık Fonundaki en büyük şirketlerimiz vd kurum ve kuruluşlar yeniden Sayıştay denetimine tabi tutulabilir.

Aynı şekilde Kamu İhale Kanunu’nda yapılan değişikliklerle enerji, su, ulaştırma ve telekomünikasyon sektörlerinde faaliyet gösteren şirketler; KİT’ler, Belediye Şirketleri yasanın kapsamından çıkartılarak denetimden muaf tutulmuştu. CB’nın sözlerinden, herhalde bu kurumun denetiminin de önemini kavradığını düşünmek istiyorum.

Hatta bu anlayışa evrilirse, TCMB, DDK, TÜİK, BDDK gibi bağımsız ve tarafsız olması gereken kamu kuruluşlarına bağımsız ve tarafsız olma imkanını verecek yasal/ anayasal değişiklikleri de yapıverir.

Bu kadar da iyimserlik olmaz demeyin. Hayali bile güzel düşüncelerden zarar gelmez.

Yesevîzâde Alparslan Yasa İle Şemseddin Sâmi’nin Türk-İslâm Birliği Düşüncesi Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Hazırladığı ve milletimizin istifâdesine sunduğu ansiklopedi ve sözlüklerle tanınan Şemseddin Sâmi’nin Şark ve Garp Türkçesi hakkındaki düşünceleri sizce doğru mudur?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: 23 Ocak 1900’de Kamûs-ı Türkî’sine mukaddime olarak kaleme aldığı ve Türkçe hakkındaki son yazılarından biri olan ‘İfâde-i Merâm’ında da fikri hep aynı idi: (Şark Türkçesi ile Garp Türkçesi) beyinlerindeki fark, bunların ayrı ayrı iki lisân addolunmasını mûcib olacak derecede değildir; bilakis bir lisân olduklarını isbât için en büyük delil, ikisinin de kavâid-i sarfiye vü nahviyelerinin esâsen bir ve müşterek olmasıdır. (ŞS 1900; M. Kaplan ve ark. 1979: III/301)

Şemseddin Sâmi’nin bu suretle ömrünce müdafaa ettiği fikir sempatiyle karşılanabilir. Fakat temenni başka, vakıa başkadır. Bir kere, Özbekçeden Kırgızcaya bütün Türkistan dilleri, ‘Şark Türkçesi’ ismiyle tek bir dil gibi mütalâa olunabilir mi? Oğuzca grubu içinde yer alan İstanbul Türkçesi ile Âzerî Türkçesi dahi birleştirilebilir mi? Meselâ bu iki dil veya lehçe arasındaki gramer, kelime hazinesi ve telâffuz farkları nasıl giderilecektir? Dahası, her iki topluluk da, kendi dilinden memnunken ve bu dille edebî ve her cinsten sayısız eser vermişken, bu ecdat mirasına sırtını dönüp başka bir anlayışla eser vermeye mi yönelecektir? Aslında, her iki dil de kendi bütünlüğü içinde güzel değil mi? Her iki topluluk arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı, o dilleri oldukları gibi kabul etmeyi icap ettirmez mi? Dilleri birleştirmeye çalışarak bir ittihat teşkil etmeye çalışmak yerine, her iki topluluğun da birbirinin dilini öğrenip, birbirinin her hâli, her meselesiyle yakından meşgul olup, birbiriyle dayanışıp bu suretle birbiriyle kaynaşması daha makul, daha semereli bir yol değil mi?

İstanbul ve Bakü Türkçeleri nokta-i nazarından yürüttüğümüz bu muhakeme pekâlâ diğer Türk dilleri için de ileri sürülebilir.

Çetinoğlu: Meseleye Türk Birliği açısından bakarsak…

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bir birlik fikrini ortaya atarken, sâdece dile ehemmiyet veriyor ve birliğin bu sâyede sağlanabileceğini düşünüyor. Oysa, az önce de belirttiğimiz gibi, gerek Şark Türkleri, gerekse diğer Müslümanlarla yakınlaşmak ve dayanışmak için bir dil birliği şart değildir. Mühim olan, bir bütün hâlinde kültürler arasındaki yakınlık ve tarafların birbirlerine karşı duydukları sevgi ve saygıdır. Dil, kültürün en mühim iki rüknünden biri olmakla beraber, kültürün başka cepheleri de vardır ve o sahalardaki yakınlık da sıkı bir teşrik-i mesainin objektif temelidir. Kaldı ki kültürle alâkalı yakınlık bir tarafa, iktisadî-siyasî menfaatler, coğrafî yakınlık gibi maddî âmillerin de toplulukları bir birlik teşkil etmeye veya en azından sıkı işbirliğine götürdüğü malûmdur.

Diğer taraftan, 19. asrın ortalarından yakın zamanlara kadar Rusya esâretinde kalan ve hâlâ da tam mânâsıyla istiklâl ve hürriyetlerini elde edememiş olan bir Türkistan ve Âzerbaycan’la ne derece işbirliği ve yakınlaşma mümkün olabilirdi? Yapılması lâzım gelen, Şemseddin Sâmi’nin de tavsiye ettiği gibi, hiç olmazsa Türkiye mekteplerinde târihî seyri içinde Türkistan ve sâir Türk topluluklarının kültürünün öğretilmesi ve öncelikle kültür mübadelesi ve haber alış-verişine ehemmiyet verilmesiydi. Fakat Hükûmetler imkânları dâhilinde olan böyle bir siyasetten dahi içtinap ettiler. Bu hususta ikazda bulunan ve tavırlarda bir değişiklik göremeyince de kızgınlık duyan Şemseddin Sâmi’ye herhalde hak vermek gerekir.

Çetinoğlu: İyi niyetli bir düşünce olarak kabul edilemez mi?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bu gibi mülâhazalarla bâzı bakımlardan takdir, bâzı bakımlardan ise eksik bulunup tenkid edilebilir. Mamafih, asıl mühim olan, onun, inançla, iyi niyetle bir Türk birliği ve Müslümanlar arası işbirliği fikrini işlemiş, buna çalışmış, ayrıca –muasırı hiç kimseye müyesser olmayan- devasa eserlerle Türklüğe hizmet etmiş olmasıdır.

Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin Türkçe anlayışı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi’nin, 1313 Rumî / 1897 Milâdî yılında Tercümân-ı Hakîkat ve Musavver Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalâde içinde neşredilen ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlıklı makalesinde, kendi Türkçe anlayışını gayet derli toplu bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu anlayış, aslında, Şehîd Sultan Selîm ve Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi’den başlayarak I2. Mahmud, 2. Abdülhamîd gibi padişahlar, Mustafa Reşîd Paşa, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev Paşa, Sâdullah Paşa gibi Devlet adamları, Münif Paşa, Şinâsî, Âgâh Efendi, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Midhat Efendi ve sâir modern müellif ve edebî yazarlarla devam eden ve Tevfîk Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmet Necip Türkçü, Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Mehmed Âkif, Refik Halid, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyâmi Safâ, Necip Fâzıl, Hakkı Süha Gezgin, Nihad Sâmi, Abdülhak Şinâsi Hisar, Sâmiha Ayverdi, Yavuz Bülent Bakiler gibi yakın devir yazarlarıyla kemâle eren aynı çizgidedir. Zâten, kendisi de, ‘Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz’ başlıklı makalesinde, edebiyat-ı garbiyeye imtisâlen dil ve edebiyatımızda yepyeni bir çığır açan Şinâsî, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa gibi ‘terakkîperver’ yazarları kendine üstad bilerek tebcîl eder ve on üçüncü hicrî asrı, edebî planda, onların asrı olarak anar. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/318-320)  Ona göre:

Edebiyat-ı cedîdemizin esâsını vaz’eden, lisânımızı ‘sanâyi-i lâfziye’den kurtarıp sâde, güzel ve tabiî bir tarz-ı ifâde tarîkini açan, şüphesiz, Şinâsî ile rüfekasıdır ki bu meyânda Reşîd Paşa’yı dahi unutmamak ıktizâ eder. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/319)

Hiç şüphesiz, Şemseddin Sâmi’nin de daha ileri bir merhalesini teşkil ettiği bu Türkçe anlayışında unutulmaması iktizâ eden bir öncü isim de, -ilk sahih edebî tercümemiz ve muhtemelen ilk modern edebî nesir örneğimiz olan-  Muhâverât-ı Hikemiye’nin mütercimi Münif Paşa’dır. (Yasa 2014: 103-117)

Bu çizgideki anlayış, esas itibariyle, Ömer Seyfeddin’in tâbiriyle ‘Enderun Dili’ olarak isimlendirilebilecek ve ayrıca Türkçe, Arapça ve Farsçanın halitası sun’î bir dil sıfatıyla ‘picin (pidgin)’ olarak vasıflandırılabilecek resmî yazışma ve Dîvan edebiyatı dilini terk edip, onun yerine, İstanbul’un güzîde muhitlerinin konuştuğu Türkçeyi, -hususen tercümeler vasıtasıyla onu daha da geliştirerek- resmî ve edebî yazı dili yapmak emelindedir.

Şemseddin Sâmi, ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlığını taşıyan özlü makalesinde, Türkçeyi ana hatlarıyla târihî seyri içinde ele almakta, ilk olarak, Türkçenin, başlangıçta, cesûr ve cengâver bir kavim olan Türklerin tabiatına uygun olarak haşîn ve kaba bir lisân iken, Uygur lisânı ile, fevkalâde gelişerek yazılır, okunur ve her ifâdeye elverişli bir lisân hâline geldiği tespitinde bulunmaktadır. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72) Fakat Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arapça ve Farsçaya ehemmiyet verip kendi lisânlarını ihmâl etmişlerdir. Bu suretle, Türkçe, beş-altı asır edebiyatsız, sâdece konuşulan bir dil olarak kalmış, sonradan, her ne kadar, Osmanlı Devleti’nin başlangıcında yazılı eser verilmeye başlanmışsa da, bunlar sâde, lâkin oldukça kaba şiir ve nesirlerdir ve hiç birinde düzgün bir ibâre ve âlî bir fikre tesâdüf olunmuyor.  (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72-73) Türkçenin kabalığı ancak hicrî on birinci asırda kaybolmaya başlıyor ve artık Nâbî’lerin, Bâkî’lerin âsârında kabalık eseri görülmüyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Ne var ki bu arada Türkçe yeni bir illete duçar olmuştur: Yazı dili, ekseri Türkçe denilemiyecek kadar elfâz ve tâbirât-ı Arabiyye ve Fârisiyye ile memlû ve ‘sanâyi-i lâfzıyye’ dedikleri soğuk ve külfetli bir takım teşbîhâttan ve münâsebetsiz mazmunlardan ibâret hâle gelmiştir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73)

Çetinoğlu: Doğruya – güzele teveccüh yok mu?

Dr. Yasa: Mamafih, bu sapmaya mukabil, bir başka şaşırtıcı gelişme yaşanmıştır ki o da hassaten İstanbul’da konuşulan dilin, tedrîcen incelip fevkalâde bir nezâket ve letâfet peydâ etmesidir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Evet, bu Türkçe, aslından en fazla uzaklaşmış olmak hasebiyle, Eski Türkçeye göre en galat olanıdır; lâkin kürre-i arzın üzerinde söylenilen Türkçelerin en güzeli, en şirini, en lâtîfi, […] en zarîfidir. (ŞŞ 22 Ağustos 1898; Levend 1972: 222) Hakikaten:

Türkçemiz, eski huşûnetinden aslâ eser kalmıyacak derecede latîf ve şirin bir lisân oldu. Cengâver ve haşîn bir aşîret lisânı hâlinden çıkıp en nâzik ve en güzel perîpeyker ve meleksîmâ bir kızın ağzının letâfetini arttıracak bir halâvet peydâ etti. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 74)

Bu noktada, en yüksek seviyede Türklük şuuruna ve derin bir Türkçe sevgisine sâhip olan Şemseddin Sâmi, (Türkçe, Arnavutça, Arapça, Farsça, Eski Yunanca, Modern Yunanca, Fransızca, İtalyanca ve Almanca gibi) dokuz lisan bilen (İsmail Habib 1944: I/133)  bir lisaniyat âliminin emniyeti içinde şu iddiayı ileri sürmekten çekinmez:

Mübâlâğasız ve mücerred gayret-i milliye sâikasıyla olmıyarak ağyârın dahi tasdîkiyle diyebiliriz ki lisân-ı millîmiz olan Türkçe, dünyânın en güzel lisânı değil ise, hele en güzel lisânlarından biri olduğunda asla şüphe yoktur!  (ŞS 1313/1897; Tural, 1999 s. 74)

Çetinoğlu: Konuşma bu noktaya gelmişken lisanımız ile edebiyatımızı mukayese edebilir miyiz?

Dr. Yasa: Şemsettin Sâmi diiyor ki:

Lisânımız pek güzel bir lisândır. Edebiyâtımız nîçin onunla mütenâsip olmasın? (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 75)

Başka tâbirle, neden o güzelim İstanbul Türkçesini edebiyat ve resmî yazışma dili yapmayalım? Bu hususu, makalesinde, kuvvetle dile getirmektedir:

Dedik, yine tekrâr ederiz: Lisânımız pek güzel bir lisândır. Söylediğimiz gibi yazsak ve o şîve ve kāide dâhilinde ıslâh ve terakkîsine çalışsak, lisânın güzelliğiyle mütenâsib mükemmel bir edebiyâta mâlik olacağımızda şüphe yoktur. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)

Aksi hâli ise, dünyâda eşi, benzeri olmayan bir garabet olarak görür ve her fırsatta konuşma dilinin edebiyat dili hâline getirilmesini ister. Bu fikrini müdâfaa etmek için kaleme aldığı makalelerinden biri de, 27 Rebiülevvel 1316 târihli Sabah gazetesinde neşredilmiştir ve ‘Yine Lisân ve Edebiyâtımız. Tarîk-ı Islâh’ başlığını taşımaktadır. Dil ve edebiyat târihimiz bakımından yine pek mühim olan bu makalesinde, bu meseleyle alâkalı olarak bilhassa şu pasajlar dikkati çekiyor:

Hulâsaten ifâdesi lâzım gelse, lisân ile edebiyâtımızı birleştirmeli demek ıktizâ eder. Evet, dünyâda tekellüm lisânı başka ve lisân-ı tahrîrîsi başka bir kavim varsa, o da biziz! Bizim yazdığımız lisân, söylediğimiz lisânın büsbütün gayri bir şeydir…

Bir mâhir münşîmizin ve tâbir-i âmiyânece, iyi bir kâtibimizin kaleminden çıkan bir eser, ümmî bir Türke okunsa, bir şey anlar mı? Okuduktan sonra, kendisine bu Türkçedir desek, inanır ve tasdîk eder mi? Tahrîrî, edebî ve resmî lisânımız, hâvî olduğu kelimât-ı Arabiyye ve Fârisiyyesiyle, zincirli rabt-ı kelâmıyle, tarz-ı ifâdesiyle ve hele yazdığımız gibi okuyacak olsak, o telâffuziyle, dünyânın hiçbir köşesinde söylenir mi? Veya söylenmesi mümkin midir?

Bizim bu bâbda en evvel yapacağımız şey, lisân-ı edebî ve tahrîrî ile lisân-ı tekellümümüzün tevhîdine çalışmaktan ibârettir. Biri tabiî, dîğeri sun’î olan bu iki lisânı birleştirmeli ve daha doğrusu sun’îsini kaldırıp bütün âlemin yaptığı gibi söylediğimiz lisânı yazmalı ve edebiyâtta dahi onu kullanmalıyız. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 221-222)

Çetinoğlu: Bu umevzuda ümitli midir?

Dr. Yasa: Yalnız ümitli değil, aynı zamanda emindir. O, bu hedefin tahakkuk edeceğinden, hatta etmeye başladığından da emindir:

Hah nâhah İstanbul Türkçesi lisân-ı edebî ve tahrîrî sıfatını alacaktır ve belki de almıştır. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 222)

Mehmed Emin Yurdakul’a gönderdiği takdirkâr mektubunda yer alan şu sözlerinde de, kendisinin, hem dilde, hem de edebiyatta halkı (avâmı) ve halk dilini esas aldığı, hatta edebiyatı milletin fikir ve hislerinin yine milletin diliyle terennüm edilmesi olarak târif ettiği görülüyor:

Çetinoğlu: Misal verebilir misiniz?

Dr. Yasa: Şöyle diyor:

Sırası düştükçe defaatle söylemişimdir, yine söylerim: Edebiyât ve alelhusûs şiir, hissiyât ve efkâr-ı milliyenin tasvîrinden, lisân-ı edebî, herkesin söylediği lisânın düzgüncesinden ibâret olmak ıktizâ eder. O hissiyât ü efkâr istediği kadar teâlî etsin, o lisân istediği kadar mükemmel ü musannâ olsun, lâkin yine temeli, kökü, mebdêi ‘avâm’ dediğimiz efrâd-ı ümmetin kalbinde, beyninde, dilinde olmalıdır. Efkâr ve hissiyât-ı milliyenin millî bir lisânla ifâdesi: İşte şiir, işte edebiyât! (Levend 1972: 265; Akün 1979: 11/421)

Şu var ki halkın, daha doğrusu -en fazla gelişmiş ve incelmiş Türkçe olan- İstanbul halkının Türkçesini yazı dili hâline getirirken, kısaca: Edebiyâtımız, muhtâc-ı ıslâhtır, muhtâc-ı terakkîdir ve daha doğrusu, söylediğimiz lisânın esâs ittihâzıyle ona göre muhtâc-ı tebdîl ve tecdîddir şeklinde ifâde ettiği gibi (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 81), mevcut yazı dilinden de yararlanmak, İstanbul Türkçesini miyar alarak onun üzerinde çalışmak, bu suretle onu ıslâh etmek gerekecektir. Çünkü mevcut yazı dili, sun’î yapısına ve bütün kusurlarına rağmen, Türkçeden tamamen ayrı da değildir. Hatta o, Divan Edebiyatının en müfrit örneklerinden biri olan Nergisî’nin lisânının dahi, -onu, sırf sun’î bir lisân, halktanbir Türkün veya aynı şekilde, bir Îranî yahut bir Arabın da anlamadığı, şu kadar var ki kelimeleri, sırf uydurma mühmelâttan [mânâsız kelimelerden] ibâret olmayıp üç lisândan me’huz olan [kaynaklanan] bir sun’î lisân olarak vasıflandırmakla beraber- Türkçenin dışında görülmesini doğru bulmaz. Çünkü der, bir lisanda esas olan tasrîfâttır. (…) Türkçe kelimâttan ârî denilecek derecede Arabî ve Fârisîye boğulmuş olan o ibârede dahi tasrîfât, ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifâde, ‘de, den, ile, siz’ gibi Türkçe edevâtla oluyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)

O, aynı makalesinde (‘Lisân ve Edebiyâtımız’), ‘sun’î dil’ meselesi üzerinde de hassasiyetle durmakta ve yeni bir yazı dili inşa edilirken tekrar benzeri bir yanlışlığa düşülmemesi hususunda kat’î bir lisanla ikazda bulunmaktadır. Çünkü lisanlar tabiîdir; uzun bir târihî vetire içinde onu bütün bir millet yoğurmuştur. Millet lisanı, lisan da milleti şekillendirir. Onun sarf ve nahvi, kelime hazinesi, ahengi, zevki, velhâsıl her şeyi milletin mâzisinden kaynaklanır ve onu aksettirir. Binaenaleyh onun üzerinde rastgele ameliyat yapılamaz; dil, zorlamalara kurban edilemez. O, ancak kendi tabiî mecrası içinde ıslâh edilebilir ve terakki ettirilebilir; diğer tabirle, nahvi ve kelime hazinesi geliştirilerek daha yüksek bir ifade kudretine ve telâffuzu inceltilerek daha ahenkli, daha zevkli bir lisan hüviyetine kavuşturulabilir.

Bu büyük âlimin tamamen objektif müşahedelere dayanan bu görüşünün (yine ‘Lisân ve Edebiyâtımız’da) kendi kaleminden ifadesi şöyledir:

Lisan hiçbir vakit sun’î olamaz. Elsinenin ne sûretle tahassül ve tekevvün ettiği bahsine girişsek söz çok uzayacağından, yalnız şu kadar deriz ki dünyâda hiçbir lisan yoktur ki insanlar tarafından sûret-i mahsûsada yapılmış olsun. Bu son zamanlarda sun’î bir lisan çıkarmaya çalışanların sa’yleri hebâya gitmiştir ve hiçbir vakit netîcepezîr olmıyacaktır. Tabîate karşı sâyin semeresi olmaz. Lisanlar tabiîdir. Edebiyat, halkın söylediği lisâna tâbîdir; onun dâhilinde ıslâhat ve tezyînat yapabilir; lâkin hâricine çıkamaz. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 76)

O hâlde edebiyatın vazifesi, evleviyetle, lisanı kendi târihî bütünlüğü içinde muhafaza etmek, (dolayısıyla, bu suretle nesiller arasında bir kopukluğa meydan vermemek), onun tabiî ve nev’i şahsına münhasır bünyesinin ve vasıflarının bozulmasını önlemek ve nihayet, onu ancak kendi târihî mecrasında inkişaf ettirmektir. Diğer tabirle, aynen Celâl Nuri İleri’nin de basiretle tespit ettiği gibi, uzun asırlara yayılan mâzisi ve istikbâli ile bütün bir millete ait olan dil üzerinde, hiç kimsenin, hiçbir zümrenin keyfî tasarruf hakkı yoktur:

Bu dil yalnız bizim değil, usûlümüzün ve fürûumuzun da malıdır; binâenaleyh biz muâsırlar ona müstakıllen tasarruf edemeyiz. (…) Dil kendimiz demektir. Zâten bütün ictimâî ve rûhî târîhimiz onda meknûzdur. Lisân terkîb edilmez, terekküb eder; teşkîl edilmez, teşekkül eder. (Celâl Nuri 1926 / 2000:  133)

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Mümkün olursa bu bahse devam edeceğiz.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler sülâlesi). 1967-1973 senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. 1978’den 1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât tarzını düstûr edindi. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi. H.Ü. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın  ictimâiyâta dayalı (sociologique) tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş, müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur. Yine aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir. Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi” sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevkedildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde-  20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur. Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil (1976-1980), Yeni Devir (1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika, Felsefe (1987), Dış Politika – Risâle (1988, mülâkat), Yeni Düşünce (1988), Zaman (1989, mülâkat), Önce Vatan (2015, mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018). Münteşir kitapları: Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi (Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde-Arkası (Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? (Yeni Devir, tefrika, Mart 1979), Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? (Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak 1979’da Millî Gazete’de tefrika edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı Sosyal-Demokrasi (Millî Gazete, tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti (Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl., 1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil) (Kurtuba Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme (Hitabevi Yl., 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) (Kurtuba Yl., 2018).

KAYNAKLAR:

Şemseddin Sâmi (ŞS 1900/2010), ‘Kamûs-ı Türkî’den. İfâde-i Merâm’, 20 Ramazan 1317 / 22 Ocak 1900; Kaplan, M. ve ark., 1979, III/299-308; Tural, 1999, s. 87-100; Kamûs-ı Türkî, 2010, s. 9-14.

Şemseddin Sâmi (ŞS 28 Kasım 1898), ‘Şiir ve Edebiyâttaki Teceddüd-i Ahîrimiz’, Sabah, 13 Recep 1316; M. Kaplan ve ark., 1979, s. 318-323; Tural, 1999,  s. 84-86.

Liderler Akıllandı mı Dersiniz?

1960’lı yıllar heyecanlıydı. Olumlu anlamda değil. Kâbus gibiydi de diyebiliriz. Birbirini yok edeceğini söyleyen iki kamp ve çekirdek silahları. Niçin harp etmiyorlardı? Çünkü biri, “Ben seni yok ederim!” dediğinde öbürü, “Ben seni iki defa yok ederim!” diyebiliyordu. Bir denge vardı: Dehşet dengesi. Buna daha fiyakalı bir ad da bulunmuştu: MAD. İngilizcede deli, çılgın, hatta kudurmuş anlamına gelen bu kelime aynı zamanda bir kısaltmaydı, Mutually Assured Destruction: Garantili Karşılıklı Tahrip.

İşte geçen yazımda yeni açıklanan istihbarat bilgilerine dayanarak anlattığım Küba Füze Krizi, bu dehşet dengesinin ha devrildi ha devrilecek denilen bir geçidiydi.

Palmiye ağaçlarının füze rampalarını gizleyeceğini söyleyen saçma, fakat Sovyet otoritelerinin hoşuna giden değerlendirme. Sonra bir kıtalararası balistik füze tümeninin Rusya’dan gemilere bindirilip Küba’ya doğru yola çıkışı. Buna “brinkmanship”diyorlar; uçurum kıyısında dans etmek. Canları istediği kadar dans etsinler etmesine de bir nükleer savaş yalnız savaşanları değil bütün dünyayı yaşanmaz kılabilirdi.

Kafa kafaya çarpışmaya doğru

Gemiler yola çıktı. ABD’nin U2 casus uçakları çoktan Küba’da Rusların inşa ettiği füze rampalarını görmüş; konu, bırakın istihbaratı orduya, kamuoyuna bile yansımıştı. Personel ve mühimmat Atlantik üzerinden Küba’ya doğru yol alırken Başkan Kennedy’nin ne yapacağı merak ediliyordu. Küba’ya bombardıman uçakları ve füzelerle saldırıp rampaları tahrip mi edecekti? Bu basbayağı saldırganlık olurdu ve Küba’nın misilleme hakkı doğardı. Hiçbir şey yapmamak! O hiç olmazdı.

Kennedy, Küba’ya ambargo uygulayacağını, ABD donanmasının adayı çembere alacağını ilan etti. Yaklaşan Sovyet gemilerinin geçmesine izin verilmeyecekti. Nasıl? Her türlü.

Dünya saat saymaya başladı.

O zamanlar Türkiye’de haberleri radyodan izlerdik; ihtilaller de radyoda yapılıp biterdi. Velhasıl “Radyo Günleri” idi. Hani klişedir ya, “Nefeslerimizi tuttuk.”

İşte bu hâle uçurum oyunu deniyor. Uçurum kıyısında oyun. Düştü-düşecek hâli. Amerikan gençlerinin oynadıkları ve “chicken” tavuk dedikleri bir oyun vardı. James Dean’ın oynadığı bir filmde seyretmiştim. Gençler otomobillerini son hızla bir birbirine doğru sürer. Kafa kafaya çarpışacakken ilk direksiyonu kırana “chicken” denir. Chicken, tavuk demek ama argoda korkak demek… İşte bir arabanın direksiyonunda Kruşçev, diğerinde Kennedy, Atlantik üzerinde kafa kafaya çarpışmak üzereler. İsterseniz daha az heyecanlı olsun, pokerdeki blöfe benzetelim…

Bayraklı’daki füze

Sonuçta Rus gemileri geri döndü.

Yönetim piramidinin tepesine bir türlü ulaşmayan “yeterli palmiye yok” değerlendirmesi Sovyetler Birliği’ni utanca ve propaganda yenilgisine götürdü. Palmiyeler sık olsaydı, Amerika rampaları göremeyecek ve kriz falan patlamayacaktı.

O yıllarda İzmir’in Kordonboyu’nda, Alsancak’tan Bayraklı’ya baktığım bir akşamüstü, o sahilde minare boyunda bir füzeyi ayan beyan görmüştüm.

On yıllar sonra, ABD ile SSCB arasında bizim üzerimizden de gizli bir anlaşma yapıldığını ve ABD’nin Küba’yı işgal etmeyeceği taahhüdüne karşılık, SSCB’nin Türkiye’deki kıtalararası balistik nükleer başlıklı füzeleri çektiğini öğrendik. Benim Bayraklı civarında gördüğüm minare boyu nesne işte o Jüpiter füzelerinden biriymiş. Madem gizli, niçin göstere göstere? Niçin güpegündüz? Belki taahhüdün yerine getirildiğini göstermek içindi.

Açıktır ki chicken oyununda SSCB direksiyonu kırmasaydı hedeflerden biri İzmir’deki Jüpiterler ve benim İzmir’immiş.

Öğrenci yurdunda nükleer saldırı

Bu karabasanlı hikâyeyi birazcık eğlenceli bir hatırayla bitireyim.

O yıllarda liselerde “Milli Savunma” adlı bir ders okurduk. Biz öğrenciler ona “Askerlik” de derdik. O derste farklı siren seslerini öğrenmiştik. “Hava saldırısı”, “tehlike geçti” ve en önemlisi “nükleer saldırı”; uzun fakat kesikli sirendi yanlış hatırlamıyorsam. Lisede bütün bu bilgileri aldık. Sonra üniversite ve nihayet ABD’de Yale Üniversitesinde rahmetli Oktay Sinanoğlu’nun yanında doktora yapmaya gidiş… Bir Eylül sabahı kendimi New Haven kasabasında buldum. Yabancı Öğrenci Ofisi, beni bir geceliğine bir kolej yatakhanesine gönderdi. Ertesi gün uzun kalacağım adrese taşınacaktım. Ta dünyanın öbür ucundan gelmişim, yorgunum. Derhal yatıp uyudum. Tam gece yarısı bir siren sesiyle yataktan fırladım. Yıllar önce öğrendiğim “nükleer saldırı” sireniydi. Uzun- ara – uzun- ara… “Allahım!” dedim. “ABD’ye geldiğim ilk gecede mi?” Sonra siren sustu. Sabah sordum. Kolejin hemen yakınında meşhur Winchester tüfek fabrikası varmış ve o siren, Winchester’in vardiya düdüğüymüş!

Geçti o günler, çok şükür. Geçti mi? Hâlâ MAD var. Liderlerin adları farklı; o kadar. Şimdikiler geçmiştekilerden akıllı mı dersiniz?

Devrimci Türkler!

“Türkleri uyarmaya devam!”

Sıfatı milliyetçi, ülkücü, solcu, demokrat, liberal, hümanist, hayvansever vs. ne olursa olsun şimdi bütün Türklerin devrimci bir ruha sahip olması lazım çünkü bu durumdan ancak devrimlerle düzlüğe çıkarız!

“Türkiye’de mevcut siyaset iktidarı ve muhalefeti ile Türkiye’yi hakkıyla yönetemedi ve yönetemez de! Türk Milletinin devrimci nitelik taşıyan insanlara ihtiyacı var … Seneler önce koyduğumuz bu teşhisin her geçen gün bir daha ne kadar doğru olduğu ortaya çıkıyor… Türkiye, her cenahtan kemik peşinde koşanlara değil ülkesini çağlar ötesine sıçratacak aslanlara ihtiyaç duyuyor …”

Türkiye’nin içte ve dışta birçok sorunu var. Size bunlardan bahsedecek değilim. Sizler zaten bunları biliyorsunuz…

Ancak benim bir felsefem var. Temel sorunları halletmeden günlük dediğim tali sorunları halletmenin mümkün olmadığına inanırım.

Onun için Türklerin ve Türkiye’nin uzun zamandır devam ede gelen müzminleşmiş sorunları var. Mevcut insan tipinden oluşmuş aydın veya idareci tipi yada karakteri bu sorunları bırakın çözmeyi daha da ağırlaştırıyor.

Aydınların ve siyasetçilerin hatta devlet ve ordu bürokrasisinin ihmali, gafleti ve ihaneti var deyip durduk ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

Yazdıklarımızı ve konuştuklarımızı üzerine alan da yok. Tabii bu işlerine de gelmez. Derler mi ki; “bu sorunlarda bizim de parmağımız var”

Bunları aklıselim Türk Milleti de görüyor. Mevcut aydın ve onun oluşturduğunu zannettiğimiz siyaset ve devlet yapısından hayır yok!

Ne yapacağız o zaman?

“Devrimci Türkler”in tarih sahnesinde yer alışına zemin hazırlayacağız. Çünkü aynen Atatürk döneminde olduğu gibi Türklerin yeniden “devrim” niteliğindeki kararlara ve uygulamalara ihtiyacı var…

Buradaki “devrim” ve “Devrimci Türkler” tanımlamaları sizi 1980 öncesi günlere götürmesin çünkü o anlamda kullanılmamıştır.

Türklerin içinde bulunduğu hali aşmak açısından köklü değişikliklere ihtiyacı var diye anlatmak istiyoruz…

Yeniden Türklük bilincine kavuşmak, devleti ıslah ederek modernize etmek, adaleti düzenlemek, milli eğitimi yoluna koymak, fakirliği ve yoksulluğu ortadan kaldırmak, yer altı ve yer üstü zenginlikleri millileştirmek, ülkeyi çağdaş kapitülasyonlardan arındırmak, milli sanayiyi oluşturmak, gençleri yetiştirmek, inanç sistemini güçlendirmek, Türk Dünyası ile doğru iletişimi kurmak, ülkemizi küresel (emperyalist) saldırılardan kurtarmak ve “Türk için Türk’e göre” bir nizam oluşturmak hedefi ile “devrim”lere ve bunları gerçekleştirecek “Devrimci Türkler”e ihtiyacımız var.

Günümüzün milliyetçileri, solcuları, muhafazakarları, demokratları, liberalleri ve diğer iddia sahipleri başarılı olamadılar. Onun için yeni bir ruha ve silkinişe ihtiyacımız var!

Bunu “Devrimci Türkler” adını verdiğim ve benim gördüklerimi gören, hissettiklerimi hisseden insanlar başaracak. Türkiye’de böyle bir insan tipi ve karakteri var. Hem de hiç azımsanmayacak kadar çoklar. Türklerin tarihinde daima yenilenen bu dirilişin genetik kodları da mevcut…

Ülkenin milliyet ve vatansever insanları bu köklü değişim talebindeler. Yapılan yanlışları ve bu yanlışları yapanları görüyorlar. Bu sebeple yeniden bir Ergenekon için bir ses, bir nefes ve siyaseten bir bayrak bekliyorlar…

Benim adına “Devrimci Türkler” dediğim bu insanlar mutlaka gün gelecek ülkenin mukadderatına el koyacaktır… Böylece Türklerin makus talihi bir kez daha yenilecektir. Hedef Türklük bilinci ile refah içinde yaşayan, şuurlu, eğitimli, mutlu ve huzurlu bir millet ve güçlü Türkiye yaratmaktır. Allah yar ve yardımcımız olsun.

İslam’ın Diriliş Çağrısı

İslam hak dindir; İnsanlık için bir diriliş çağrısıdır. Bu çağrıya icabet eden, gaflet ve cehalet karanlıklarını izale eder, tembellik ve miskinlik illetlerinden kurtulur.

Örnek bir ayetle konuya giriş yapalım (Enfal, 8/24): ‘’Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah ve Resulüne uyun. Ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.

*

Bir örnekle konuyu açıklamaya çalışalım:

Anne karnındaki bir çocuğun ağzı, gözü, kulağı, eli, ayağı vardır. Hâlbuki bunların hiçbirine orada lüzum yoktur. Orada çocuk, gıdasını, göbeğinden annesine bağlı bir hortumla almaktadır.

Şimdi bu çocuk:

– Ya Rabbi! Şu hortum bana yetmektedir. Peki, şu ağza, şu göze, şu kulağa, şu ele, şu ayağa ne lüzum vardı, Hiçbir işime yaramamaktadırlar dese,

Bu durumda ALLAH’TAN şöyle bir cevap alacak:*

– Acele etme kulum, aklının almadığı şeye de müdahale etme. Sen kısa bir müddet sonra öyle bir âleme gideceksin ki;

Burada en kıymetlim ve ‘her şeyim’ dediğin hortum, orada hiçbir şeye yaramayacak, kesilip atılacak.

Lüzumsuz sandığın ağız, göz, kulak gibi şeyler de en lüzumlu cihaz durumuna geçecek.

O çocuk bu gerçeklere inanmasa ve bir inkârcı olarak dünyaya gelse, hakikaten hortumun işe yaramadığını, ebenin onu kesip kaldırıp attığını; lüzumsuz sandığı ağız, göz gibi cihazların devreye girdiğini, onlarsız olunmayacağını görse utanır mı, utanmaz mı? İnanmadığı için dizlerini döver mi, dövmez mi?

*

Şu anda biz de, tıpkı o çocuk gibi bir ananın karnındayız.

9 ay, 9 sene veya 90 sene sonra bir başka dünyaya doğacağız. O dünyanın adı “AHİRET”.

Biz şu anda dünya anamıza maddi hortumlarla, midemiz ile bağlı durumdayız.

Eğer biz:

-İşte geçinip gidiyoruz. Ya Rabbi! Şu Namaza, oruca, hacca, zekâta, dine, imana, İslâm’a ibadete, haya’ya.. ne lüzum var? Dersek Rabbimizden şöyle bir cevap alacağımız muhakkak!

– Ey kullarım! Kısa bir müddet sonra bu dünyadan çıkacaksınız. Öyle bir âleme götürüleceksiniz ki orada ‘her şeyim’ dediğiniz bu maddi hortumlarınız hiçbir işe yaramayacak.

Lüzumsuz sandığınız namaz gibi, zekât gibi, hac gibi ibadetler de en lüzumlu şeyler durumuna geçecek.

*

Orada insanlara arabasına, parasına, rütbesine, güzelliklerine, gücüne, servetine ve suretine göre değil; kalbine, ameline ve ibadetine,  göre değer verilecek.

Yani farz kılınmış icra ettiğiniz ibadetleriniz, hayırınız, ahirette sizin için her şey olacak. El, ayak, dil, dudak, villa, havuz, senet, berat, uçak, sonu olmayan zenginlik ve saadet olacak kısaca Cennet olacak.

Keşke inansaydık; keşke namazımızı kılsaydık; orucumuzu tutsaydık; zekâtımızı tam verseydik; ALLAH için yaşasaydık; eşsiz insan şanlı Peygamber Hz. Muhammed ‘in yolunda yürüseydik demez miyiz?

*

Hazreti Peygamberin, ‘ Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref (makam, mevki,  itibar) hırsıyla dine verdiği zarardan daha fazla değildir’ (Tirmizi)    hadisinde uyardığı gibi oturduğu makamı korumak veya daha üst bir makama gelebilmek için sürüye dalan bir kurt gibi etrafında kim varsa boğup parçalayıp bir kenara atan, dişinin geçmediği hiçbir makam, dilinin değmediği hiçbir dünyalık bırakmak istemeyen koltuk bağımlısı Müslümanları kim tedavi edecek?

Hazreti Peygamberin açlıktan karnına taş bağladığını anlatırken bile para kazanabilen, İslam’ın ana prensiplerini ve hatta kaderi bile inkâr edebilecek cesarette olmasına rağmen haramlarla, faizle, haksızlıklarla adaletsizliklerle ilgili gıkını bile çıkaramayan, statükoyu devam ettirmek ve kazanımlarını kaybetmemek adına kendini bile kaybeden bir kısım hocalarımızı kim tedavi edecek?

Hazreti Peygamber; kılınan namazda rükün ve secdeye varışın aslında her türlü sömürüye karşı bir başkaldırı olduğunu vurgulayarak ; ‘Sizden öncekileri mal sevgisi helak etti. Bu sevgi onlara akrabalarıyla ve dostlarıyla ilişkiyi kesmeyi emretti. Kestiler. Cimriliği emretti. Cimrileştiler. Günahı emretti. Girdiler. Zulmü emretti. Yaptılar. En sonunda da helak oldular’ uyarısının neresindeniz?

*

İnanan kişi / Müslüman her davranışında adaleti önceleyen; seven, sevindiren, güzel görüp güzel gösteren, bardağın dolu tarafına odaklanan, her şartta üreten, etrafına pozitif enerji saçan, zorlaştırıcı her türlü tutumdan uzak duran, ötekileştirici ve hedef gösterici bir dil kullanmadan, kuşatıcı olmaya özen gösteren kimsedir.

Etten Heykel

 Bilmezdim maşuğumun aşk olduğunu.

Anlatamam gözlerimin ne kadar dolduğunu.

Dilim varmaz söylemeye, nasıl boğulduğunu,

İçimin zift ile nasıl yoğrulduğunu.

Her bakışın içimden aldığı parçalar,

Toplasan onları, kanlı canlı bin insan yapar!

Söyle kalp, kesilme bana karşı lâl!

Göremedik şu hayatı didar-ı cemal.

Kemterim ben ki o benden içeri.

‘Bakın’ derdim, görün şu şaheseri.

Heykel etten – kandan görünür amma,

Ben içinin mermer olduğunu göremeyecek kadar âmâ.

Üç Çocuk Projesi Çöktü

22 yıldır ülkemizi yöneten R. T. Erdoğan’ın yaptıkları ve yapmak istediklerini eleştirdiğimde bazı sitemler alırım. “Hep eleştiriyorsun da hiç mi iyi şeyler yapmadı?” diyen dostlarıma Erdoğan’ın çok takdir ettiğim iki projesini örnek veririm.

Toplu taşımalarda, restoran kafe gibi mekanlarda sigara içme yasağı uygulamaları sebebiyle kendisine müteşekkir olduğumu anlatırım. Bu uygulamanın sigara tüketimini azaltıp azaltmadığı ayrı bir konudur ama içenlerin içmeyenlere verdiği zararın azaltılmasını takdir etmemek mümkün değil. Yani faydalı bulduğum uygulamalara destek vermekten çekinmiyorum.

Erdoğan’ın en takdir ettiğim ve doğru bulduğum söylemlerinin başında “her aileye en az üç çocuk” tavsiyesi geliyordu.

Fakat Erdoğan’ın “üç çocuk hatta beş çocuk” tavsiyelerine rağmen AKP’li yıllarda doğurganlık ve Türkiye’nin nüfus artış hızı azalmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2023 yılına ilişkin doğum istatistiklerine göre;

2001 yılında 2,23 olan nüfus artış hızımız bugün 1,51’e düşmüş.

Nüfusun sabit kalması için bu oranın 2,1 olması gerekiyor. Yani Türkiye AKP iktidara geldiğinde nüfusu artmakta olan bir ülke iken nüfusu azalan bir ülke haline geldi.

Erdoğan bu durumu “Türkiye için varoluşsal bir tehdit, bir felakettir” diye değerlendirdi.

Bu tespit kesinlikle doğru. Hani sık sık “beka sorunu” dedikleri konular kadar önemli bir gelişme bu.

****************************

Nüfus Artış Oranımız Yaşlı Avrupa’nın Bile Gerisinde

Yıllardır Avrupa’nın gittikçe yaşlandığı, Türkiye’nin nüfus yönünden “altın fırsat” olarak değerlendirilmesi gereken bir genç nüfusa sahip olduğu söylenirdi. Dünya Bankası ve Avrupa İstatistik Ofisi’nin verilerine göre, 2012 yılında Türkiye, yüzde 8,3’lük yaşlı nüfus oranıyla, “Avrupa’nın en genç nüfuslu ülkesi” konumundaydı.

Türkiye bu fırsatı değerlendiremedi. O genç nüfusa iyi bir eğitim, iş ve aş veremedik.

Bir zamanlar “Fransız kadınları vücutları bozulmasın diye doğum yapmadıkları için yaşlanan Fransa” ile dalga geçiyorduk. Ama şimdi nüfus artış hızımız yaşlı Avrupa’nın bile gerisine düştü.

ABD’de 1,7 olan nüfus artış hızı Fransa’da 1,95, Almanya’da 1,6 mertebesinde iken Türkiye’de 1,51’e düşmesi vahimdir. Şimdi hızla yaşlı bir ülke haline geliyoruz.

RTE, 2009 yılında, “Her aileye üç çocuk. İki kurtarmaz, en az üç çocuk, yoksa bu gidişle 2030 yılında Avrupa gibi oluruz” demişti. 2023 rakamlarıyla Avrupa’dan da daha kötü bir nüfus yapısına sürüklendik.

****************************

Akıl ve Bilimden Uzaklaşarak Çözüm Bulunamıyor

Birer vatandaş olarak, bizler sosyal sorunlarımızla ilgili tespitler yapıp, yakınabiliriz. Ama 22 yıldır tek başına iktidar olan partinin lideri ve son on yılda tek adam yetkisi ile yöneten bir devlet başkanının söylemeden önce bir özeleştiri yapması beklenir.

Ben Erdoğan’ın çok çocuk tavsiye ve telkinlerinde samimi olduğuna inanıyorum. Fakat bu kadar çok istediği ve tekrarladığı bir hedefin neden tam tersi sonuçlarla karşı karşıyayız?

Bunun sebeplerini bilimsel araştırmalarla ortaya koymak ve uzun vadeli stratejik bir planla yeniden nüfusu artan bir Türkiye yaratmak şart.

Ancak ilk bakışta tam da bu eksiklik hissediliyor. Erdoğan ve AKP bu meseleye de, diğer temel sorunlarda olduğu gibi, akıl ve bilim ile çözüm aramıyor. Camide vaaz veren bir hoca edasıyla tavsiye ve telkinde bulunduğunda milletin çok çocuk yapmaya yöneleceğini sanıyor. Nikahlarına şahitlik ettiği gençlerden 3-5 çocuk sözü almakla nüfusun artmadığını görmek istemiyor.

İktidar 22 yıllık sürede “genç nüfus oranının ve doğurganlığın azalmasına” mani olamadı.

“Türkiye’de evlenme yaşı” erteleniyor, ilk çocuk sahibi olma 30’lu yaşlarda başlıyor.

Her yıl evlenme oranları düşerken, boşanma oranları artıyor. Ekonomik şartlar çocuk sahibi olmayı zorlaştırıyor.

Hiç olmazsa bu safhada “felakete” gidişi hızlandırmış olduğunu görüp akıl ve bilim ışığında acil önlemler almalı.

Çünkü nüfus yapısında görülen bu tür olumsuz gelişmelerin durdurulması ve yeniden artış sağlanması pek kolay olmuyor. Sosyolojik değişimler uzun süreli stratejik planların istikrarlı uygulamalarıyla ve nadiren mümkün olabiliyor.

****************************

Yaşlanan Nüfus Sorunu ve Sığınmacılar

Nüfus artış hızı düştükçe, çalışan aktif nüfusun bakmak zorunda olduğu çocuk sayısı azalırken, bakmakta olduğu yaşlı sayısının artmasına yol açıyor.

Yanlış emeklilik politikaları da eklenince 10-15 bin TL emekli maaşı ile geçinmeye, daha doğrusu hayatta kalmaya çalışan on milyondan fazla emeklinin sorularına çare bulunamıyor.

“Doğurganlığın azalması çalışma yaşındakilerin azalmasını getirir. Avrupa bunu göçle besledi. Ama nitelikli göçmen aldılar.”

Biz ise Suriyeli, Afganlı ve başka ülkelerden 10 milyondan fazla eğitimsiz, niteliksiz sığınmacıyı ülkemize aldık.

Bizde ortanca yaş 34. Türkiye’de yaşayan Suriyelilerde ortanca yaş 19 yani her yüz Suriyelinin 66’sı 25 yaşın altında. Bunlarda doğurganlık çok fazla. Nüfus artış oranı yüzde 5,5 gibi çok yüksek mertebelerde.

Türkiye’deki Suriyeliler 16- 18 yaşında doğurmaya başlıyor. 30’lu yaşlarda 5-6 çocuk sahibiyken ilk doğurdukları kızlar doğum yapmaya başlıyor.

15-20 sene sonrasında ülkemizin Türk ve Suriyeli nüfuslarını düşünmek bile beni ürkütüyor.

Bu demografik açıdan çok ciddi bir risk ve “varoluşsal bir tehlike.”

İktidar bu konuda da bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.

İstanbul’un Fethi

İstanbul Üzerine Hareket

İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali

Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul’u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat’i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul’dan beş mil uzakta bir yere getirildi(1).

Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa’ya teslim edildi(2).

Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.

Mora’ya Akın

Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora’da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul’a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı,

Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi

Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453‘de Edirne’den üzerine hareketi hareket etti(3).   Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç’teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)’ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.

İstanbul’un Surları (5)

Topkapı sarayı’nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu’ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya’nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.

Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı’ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya’nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.

Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma’yı sevmediğinden payitahtını Bizans’a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya’yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine  aldı. Yeni sur Haliç’teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı’nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii’nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara’ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.

Bizans’ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu – ki ondördüncü mıntaka addediliyordu – yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç’e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.

Muhasara Esnasında Surların Hali

Sultan Mehmed’in muhasarası öesnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç’in Sirkeci’den Galata’ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç’e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.

O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad’ın İstanbul’u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler(6).

İstanbul’a Yardımcı Kuvvet Gelmesi

İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatiyle meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453’de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti(7). Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üçyüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).

Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile ikiyüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz’den de bir gemi ile üçyüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).

Galata’da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova’ya bildirip kuvvet istemişler ve beşyüz cenkçi ile bir geminin Galata’nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirgânlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemiyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne’de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul’a yardım etmemek şartiyle Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).

Ticaret maksadiyle Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul’a uğrayan ve Venedik’e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul’da oturan Venediklilerin ısrariyle İstanbul’da alıkonulmuşlardı (12).

İstanbul’un Kuşatılma Vaziyeti

Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu (13). Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamıyacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı’nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi’sı ve dört grurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro’nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17).

Pâdişâh karagâhı Topkapısı’nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).

Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray’dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı’dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).

Osmanlılar’ın Muhasara Kuvvetleri

İstanbul’un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dâhilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).

Osmanlı Donanması

Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüzelli parçadan ziyade olduğu söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan’da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.

Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri

İstanbul’u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddid kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973’dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş’dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan’ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans’ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle  artmış  olduğuna  şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.

Bizans’ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata’da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç’te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.

İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı

Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir.   Bu  suretle  hazırlık  tamamlanıp   Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa’yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.

İSTANBUL’UN FETHİ

Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taşdan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem’in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator hergün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).

İlk Hücum

Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç’e geçilememiştir.

Deniz Muharebesi (33)

Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takib etti. Papa İstanbul’a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora’dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul’a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey’e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule’yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takib ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy’ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.

Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epice de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadirgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç’e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey’in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.

Ordu Görüşmesi

Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartiyle muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa’nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa’nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa’nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemiyerek İstanbul’un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.

Haliç’e Donanma İndirilmesi

Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup maiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray’a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy”den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç’e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasiyle Haliç’teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı (37).

Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalıköşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç’e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç’e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi (38).

Padişah Haliç’teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.

Bir kısım donanmanın Haliç’e indirilmesine kat’î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy’le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen’den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline geliyordu (39).   Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytinyağı, sadeyağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.

Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane’den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 – 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa’ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).

Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi (42),   ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; birçok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas’a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç’te Türk donanmasının toplariyle bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.

Donanmanın Haliç’e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.

Galata’da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç’teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemadiyen top ateşi altına alındı.

6 Mayıstaki İkinci Hücum

Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğrikapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişâh, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.

12 Mayıs Taarruzu

Bu mevzii taarruz 12 mayısta   Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımiyle bir netice elde edilemedi.

Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.

İmparatora Son Teslim Teklifi

Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey’i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Pâdişâhın teklifi şöyle idi:

1— Şehrin kendisine terki,

2— İmparatorun bütün maiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,

3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.

Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed’e elçi gönderdi ve Rum elçileri pâdişâh ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas’ın söylediğine göre Pâdişâh:

— “Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora’yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım” cevabını gönderdi (43).

Macaristan Kralının Elçisi

İstanbul muhasarasının   sonlarına   doğru   (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad’ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas’ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed’le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibetiyle imzalamış olduğu ahidnâmeyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).

26 Ocak 1453’de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla aktetmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanmasiyle yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik’in Akdeniz kumandanı Loredano’ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.

Ordu Müzakeresi

Macar elçisiyle olan görüşme pâdişâha arzedildi; Macarların, Rumlara yardım edileceği tehdidi ve bir Batı filosunun yardıma geleceği sözleri Sultan Mehmed’i düşündürdü. 27 Mayıs akşamı bir meclis toplanarak vaziyeti görüştü. Vezir-i âzam Halil Paşa, evvelce gördüğü üç haçlı seferinin tehlikelerini yakinen bildiği ve garp hıristiyanlarının yeni bir haçlı seferi yapacaklarından korktuğu için imparatorun ağır bir vergiye bağlanarak muhasaranın kaldırılmasını teklif etti. Ve bilhassa batı hıristiyan hükümdarlarının ittifak ederek Türkleri Balkanlardan atmak üzere harekete geçebileceklerini ve daha büyük bir felâkete meydan vermemek için ricat etmek gerektiğini söyledi. Şüphesiz daima Yıldırım Bayezid’in akıbetini Izladi, Varna ve ikinci Kosova muharebelerini hatırlıyordu (46). Bu mütaleaya mukabil Zağanos Paşa, İstanbul’a yardım yapılamıyacağını ve yardım yapılsa bile ehemmiyetli olmadığını ve sair pâdişâhın heyecanını teskin edici mütalealar beyan ettiler. Zağanos Paşa’nın mütaleasına bazı ümera ile ulema ve Ak Şemseddin iştirak eylediklerinden son bir ümid olarak umumî hücuma karar verildi.

Filhakika Venedik veya Papa donanmasının Sakız’a, geldiği haber alınmıştı; son yapılacak hücumun neticesine kadar Macar elçisi iade edilmiyerek alıkonuldu; muhasaranın uzaması ve bir muvaffakiyet elde edilememesi sebebiyle asker arasında da dırıltı başlamıştı; pâdişâh hakikaten endişeli idi. Ak Şemseddin’in sebat ve hücum edilmesi hakkındaki mektubu ve mânevi tebşiratı havi yazısı da herhalde Sultan Mehmed üzerinde müessir olmuştur (47).

Umumi Hücum Hazırlığı

Sultan Mehmed,    deniz ve kara kuvvetleri kumandanlarını toplayarak teşci yollu hitabede bulundu; onlara gösterdikleri gayret ve fedakârlıklardan dolayı teşekkür etti ve yapılacak son hücumda da büyük fedakârlıklar beklediğini ve İstanbul’u fethetmeden geri dönmiyeceklerini anladığını ve kazanılacak zaferin temin edeceği menfaatleri ve şehrin bütün servetini kendilerine bıraktığını ve asırlarca düşmanlığını gördüğü İstanbul’un zabtının zarurî olduğunu, surların artık girilebilecek bir hale geldiğini, surları müdafaa edenlerin az ve yorgun olduklarını ve Türk askeri gibi nöbetle dinlenmediklerini ve bunun da muvaffakiyet için bir âmil olduğunu, bunun için yakında hücum yapılacağını gaye elde edilmedikçe sulh veya mütareke olamıyacağını beyan ederek kendilerini teşci etti (48).

27 Mayısta yapılan ve üç gün süren bombardımanla surların bir kısmı yıkıldı (49). Rumların bu yıkılan yerleri kapatmamaları için gece bile bombardımana devam edildi; ertesi günü bu yıkılan yerlerden bazı Türk askerleri içeriye girdilerse de Jüstinyani yetişerek Türkleri çıkardı, bu sırada Murad Paşa, Jüstinyani’yi öldürmek üzere saldırdıysa da kendisi maktul düştü; imparatora kaçması teklif edildi ise de bunu kabul etmedi ve hemen surlar tarafına koştu bu sırada Türkler içeriye girdilerse de imparator tarafından geri atıldılar.

29 Mayısta umumî hücum yapılacağı Galata Cenevizlilerinden ve Osmanlı ordusunda bulunan Rumların okların ucuna takıp attıkları kâğıtlardan haber alınmış olduğundan imparator ile Jüstinyani mümkün olduğu kadar hazırlanmışlardı; 28 Mayıs gecesi Ayasofya kilisesinde büyük bir âyin yapıldı, imparator da bu âyinde bulundu; sonra Vlaherna (Tekfursarayı) sarayına geldi, vedalaştı; surları teftiş etti; ayın 28 inci sabahı saat ikiden itibaren hücum esnasında yapılacak işler ve malzeme hazırlandı; sabahtan başlayan top ateşi açılan gediklere teksif edildi ve Topkapı’da Liküs vadisine inen sırt tarafındaki gedik büyütüldü.

Çiftesütun’larda yani Tophane ile Fındıklı limanında yatan donanma Bahçekapısı’ndan Langa ve Samatya’ya kadar olan surları abluka ederek müsaid yerlerde karaya asker çıkarıp merdivenlerle surlara çıkacaklardı; bunların surlara tırmanma hareketi gemideki ok ve manciniklerle himaye olunacaktı. Haliç’teki donanma da Tahtakapı’dan Unkapanı kapısına kadar olan mahalle karşı cephe aldılar.

Kara muhasarası tertibatı evvelce gördüğümüz gibi ilk muhasara günündeki tertibatın aynı idi; yani sağ kolda îshak ve Mahmud ve sol kolda Karaca Paşa’lar ve Topkapı cephesinde de bizzat Sultan Mehmed bulunuyordu.

Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı

29 Mayıs   gecesi   başlayıp   sabaha  yakın   saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirnekapısı arasında açılmış olan gedik olup pâdişâhın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.

Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat pâdişâh da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).

Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Pâdişâh bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehid oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arzedilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartiyle teslim olarak gittiler (53). Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.

Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin’in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)’nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.

İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma împaratorluğu’nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabtedildi (55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul’un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed’in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek pâdişâha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç’teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmıyarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar.  Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).

İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’a Girmesi (58)

Yirmi iki yaşında İstanbul’u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmed, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamıyanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya’ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak maiyyetinde vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamlariyle birlikte muhteşem bir alay ile Topkapısından şehre girdi. Fatih’in İstanbul’a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmiyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinâmeden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).

“Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmed: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papaslar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:

— “Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş” dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmed onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:

— “Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmed sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).

Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekliyemiyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantin’in başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantin’in başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:

— “Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?” dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi (62).

Kostantin’in zevcesi împaratoriçe kocasiyle son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul’un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani’nin gemisiyle Mora’ya götürüldü. Sultan Mehmed bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi;  akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).

Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmed, patrik intihabı ve İstanbul’un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icabeden memurları tâyin ettikten ve on sekiz hazirana kadar  İstanbul’da  kaldıktan   sonra   Edirne’ye   döndü  ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).

İstanbul’un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi.

Dipnotlar:

* Kaynak: Osmanlı Tarihi, I. Cilt, Anadolu Selçukluları ve Anadolu Beylikleri hakında bir mukaddime ile Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar, Ord. Prof. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, 467-493 ss.

İstanbul’un Fethi – TÜRK TARİH KURUMU (ttk.gov.tr)