Yesevîzâde Alparslan Yasa İle Şemseddin Sâmi’nin Türk-İslâm Birliği Düşüncesi Hakkında Konuştuk.

81

Oğuz Çetinoğlu: Hazırladığı ve milletimizin istifâdesine sunduğu ansiklopedi ve sözlüklerle tanınan Şemseddin Sâmi’nin Şark ve Garp Türkçesi hakkındaki düşünceleri sizce doğru mudur?

Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: 23 Ocak 1900’de Kamûs-ı Türkî’sine mukaddime olarak kaleme aldığı ve Türkçe hakkındaki son yazılarından biri olan ‘İfâde-i Merâm’ında da fikri hep aynı idi: (Şark Türkçesi ile Garp Türkçesi) beyinlerindeki fark, bunların ayrı ayrı iki lisân addolunmasını mûcib olacak derecede değildir; bilakis bir lisân olduklarını isbât için en büyük delil, ikisinin de kavâid-i sarfiye vü nahviyelerinin esâsen bir ve müşterek olmasıdır. (ŞS 1900; M. Kaplan ve ark. 1979: III/301)

Şemseddin Sâmi’nin bu suretle ömrünce müdafaa ettiği fikir sempatiyle karşılanabilir. Fakat temenni başka, vakıa başkadır. Bir kere, Özbekçeden Kırgızcaya bütün Türkistan dilleri, ‘Şark Türkçesi’ ismiyle tek bir dil gibi mütalâa olunabilir mi? Oğuzca grubu içinde yer alan İstanbul Türkçesi ile Âzerî Türkçesi dahi birleştirilebilir mi? Meselâ bu iki dil veya lehçe arasındaki gramer, kelime hazinesi ve telâffuz farkları nasıl giderilecektir? Dahası, her iki topluluk da, kendi dilinden memnunken ve bu dille edebî ve her cinsten sayısız eser vermişken, bu ecdat mirasına sırtını dönüp başka bir anlayışla eser vermeye mi yönelecektir? Aslında, her iki dil de kendi bütünlüğü içinde güzel değil mi? Her iki topluluk arasındaki karşılıklı sevgi ve saygı, o dilleri oldukları gibi kabul etmeyi icap ettirmez mi? Dilleri birleştirmeye çalışarak bir ittihat teşkil etmeye çalışmak yerine, her iki topluluğun da birbirinin dilini öğrenip, birbirinin her hâli, her meselesiyle yakından meşgul olup, birbiriyle dayanışıp bu suretle birbiriyle kaynaşması daha makul, daha semereli bir yol değil mi?

İstanbul ve Bakü Türkçeleri nokta-i nazarından yürüttüğümüz bu muhakeme pekâlâ diğer Türk dilleri için de ileri sürülebilir.

Çetinoğlu: Meseleye Türk Birliği açısından bakarsak…

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bir birlik fikrini ortaya atarken, sâdece dile ehemmiyet veriyor ve birliğin bu sâyede sağlanabileceğini düşünüyor. Oysa, az önce de belirttiğimiz gibi, gerek Şark Türkleri, gerekse diğer Müslümanlarla yakınlaşmak ve dayanışmak için bir dil birliği şart değildir. Mühim olan, bir bütün hâlinde kültürler arasındaki yakınlık ve tarafların birbirlerine karşı duydukları sevgi ve saygıdır. Dil, kültürün en mühim iki rüknünden biri olmakla beraber, kültürün başka cepheleri de vardır ve o sahalardaki yakınlık da sıkı bir teşrik-i mesainin objektif temelidir. Kaldı ki kültürle alâkalı yakınlık bir tarafa, iktisadî-siyasî menfaatler, coğrafî yakınlık gibi maddî âmillerin de toplulukları bir birlik teşkil etmeye veya en azından sıkı işbirliğine götürdüğü malûmdur.

Diğer taraftan, 19. asrın ortalarından yakın zamanlara kadar Rusya esâretinde kalan ve hâlâ da tam mânâsıyla istiklâl ve hürriyetlerini elde edememiş olan bir Türkistan ve Âzerbaycan’la ne derece işbirliği ve yakınlaşma mümkün olabilirdi? Yapılması lâzım gelen, Şemseddin Sâmi’nin de tavsiye ettiği gibi, hiç olmazsa Türkiye mekteplerinde târihî seyri içinde Türkistan ve sâir Türk topluluklarının kültürünün öğretilmesi ve öncelikle kültür mübadelesi ve haber alış-verişine ehemmiyet verilmesiydi. Fakat Hükûmetler imkânları dâhilinde olan böyle bir siyasetten dahi içtinap ettiler. Bu hususta ikazda bulunan ve tavırlarda bir değişiklik göremeyince de kızgınlık duyan Şemseddin Sâmi’ye herhalde hak vermek gerekir.

Çetinoğlu: İyi niyetli bir düşünce olarak kabul edilemez mi?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi, bu gibi mülâhazalarla bâzı bakımlardan takdir, bâzı bakımlardan ise eksik bulunup tenkid edilebilir. Mamafih, asıl mühim olan, onun, inançla, iyi niyetle bir Türk birliği ve Müslümanlar arası işbirliği fikrini işlemiş, buna çalışmış, ayrıca –muasırı hiç kimseye müyesser olmayan- devasa eserlerle Türklüğe hizmet etmiş olmasıdır.

Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin Türkçe anlayışı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi’nin, 1313 Rumî / 1897 Milâdî yılında Tercümân-ı Hakîkat ve Musavver Servet-i Fünûn, Nüsha-i Fevkalâde içinde neşredilen ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlıklı makalesinde, kendi Türkçe anlayışını gayet derli toplu bir şekilde ortaya koyduğunu görüyoruz. Bu anlayış, aslında, Şehîd Sultan Selîm ve Sahaflar Şeyhizâde Es’âd Efendi’den başlayarak I2. Mahmud, 2. Abdülhamîd gibi padişahlar, Mustafa Reşîd Paşa, Sâdık Rifat Paşa, Edhem Pertev Paşa, Sâdullah Paşa gibi Devlet adamları, Münif Paşa, Şinâsî, Âgâh Efendi, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ahmed Cevdet Paşa, Ahmed Midhat Efendi ve sâir modern müellif ve edebî yazarlarla devam eden ve Tevfîk Fikret, Hâlid Ziyâ, Mehmet Necip Türkçü, Ömer Seyfeddin, Ziya Gökalp, Mehmed Âkif, Refik Halid, Yahya Kemal, Yakup Kadri, Reşat Nuri, Peyâmi Safâ, Necip Fâzıl, Hakkı Süha Gezgin, Nihad Sâmi, Abdülhak Şinâsi Hisar, Sâmiha Ayverdi, Yavuz Bülent Bakiler gibi yakın devir yazarlarıyla kemâle eren aynı çizgidedir. Zâten, kendisi de, ‘Şiir ve Edebiyattaki Teceddüd-i Ahîrimiz’ başlıklı makalesinde, edebiyat-ı garbiyeye imtisâlen dil ve edebiyatımızda yepyeni bir çığır açan Şinâsî, Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa gibi ‘terakkîperver’ yazarları kendine üstad bilerek tebcîl eder ve on üçüncü hicrî asrı, edebî planda, onların asrı olarak anar. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/318-320)  Ona göre:

Edebiyat-ı cedîdemizin esâsını vaz’eden, lisânımızı ‘sanâyi-i lâfziye’den kurtarıp sâde, güzel ve tabiî bir tarz-ı ifâde tarîkini açan, şüphesiz, Şinâsî ile rüfekasıdır ki bu meyânda Reşîd Paşa’yı dahi unutmamak ıktizâ eder. (ŞS 28 Kasım 1898; M. Kaplan ve ark. 1979: III/319)

Hiç şüphesiz, Şemseddin Sâmi’nin de daha ileri bir merhalesini teşkil ettiği bu Türkçe anlayışında unutulmaması iktizâ eden bir öncü isim de, -ilk sahih edebî tercümemiz ve muhtemelen ilk modern edebî nesir örneğimiz olan-  Muhâverât-ı Hikemiye’nin mütercimi Münif Paşa’dır. (Yasa 2014: 103-117)

Bu çizgideki anlayış, esas itibariyle, Ömer Seyfeddin’in tâbiriyle ‘Enderun Dili’ olarak isimlendirilebilecek ve ayrıca Türkçe, Arapça ve Farsçanın halitası sun’î bir dil sıfatıyla ‘picin (pidgin)’ olarak vasıflandırılabilecek resmî yazışma ve Dîvan edebiyatı dilini terk edip, onun yerine, İstanbul’un güzîde muhitlerinin konuştuğu Türkçeyi, -hususen tercümeler vasıtasıyla onu daha da geliştirerek- resmî ve edebî yazı dili yapmak emelindedir.

Şemseddin Sâmi, ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlığını taşıyan özlü makalesinde, Türkçeyi ana hatlarıyla târihî seyri içinde ele almakta, ilk olarak, Türkçenin, başlangıçta, cesûr ve cengâver bir kavim olan Türklerin tabiatına uygun olarak haşîn ve kaba bir lisân iken, Uygur lisânı ile, fevkalâde gelişerek yazılır, okunur ve her ifâdeye elverişli bir lisân hâline geldiği tespitinde bulunmaktadır. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72) Fakat Türkler, Müslüman olduktan sonra, Arapça ve Farsçaya ehemmiyet verip kendi lisânlarını ihmâl etmişlerdir. Bu suretle, Türkçe, beş-altı asır edebiyatsız, sâdece konuşulan bir dil olarak kalmış, sonradan, her ne kadar, Osmanlı Devleti’nin başlangıcında yazılı eser verilmeye başlanmışsa da, bunlar sâde, lâkin oldukça kaba şiir ve nesirlerdir ve hiç birinde düzgün bir ibâre ve âlî bir fikre tesâdüf olunmuyor.  (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 72-73) Türkçenin kabalığı ancak hicrî on birinci asırda kaybolmaya başlıyor ve artık Nâbî’lerin, Bâkî’lerin âsârında kabalık eseri görülmüyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Ne var ki bu arada Türkçe yeni bir illete duçar olmuştur: Yazı dili, ekseri Türkçe denilemiyecek kadar elfâz ve tâbirât-ı Arabiyye ve Fârisiyye ile memlû ve ‘sanâyi-i lâfzıyye’ dedikleri soğuk ve külfetli bir takım teşbîhâttan ve münâsebetsiz mazmunlardan ibâret hâle gelmiştir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73)

Çetinoğlu: Doğruya – güzele teveccüh yok mu?

Dr. Yasa: Mamafih, bu sapmaya mukabil, bir başka şaşırtıcı gelişme yaşanmıştır ki o da hassaten İstanbul’da konuşulan dilin, tedrîcen incelip fevkalâde bir nezâket ve letâfet peydâ etmesidir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 73) Evet, bu Türkçe, aslından en fazla uzaklaşmış olmak hasebiyle, Eski Türkçeye göre en galat olanıdır; lâkin kürre-i arzın üzerinde söylenilen Türkçelerin en güzeli, en şirini, en lâtîfi, […] en zarîfidir. (ŞŞ 22 Ağustos 1898; Levend 1972: 222) Hakikaten:

Türkçemiz, eski huşûnetinden aslâ eser kalmıyacak derecede latîf ve şirin bir lisân oldu. Cengâver ve haşîn bir aşîret lisânı hâlinden çıkıp en nâzik ve en güzel perîpeyker ve meleksîmâ bir kızın ağzının letâfetini arttıracak bir halâvet peydâ etti. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 74)

Bu noktada, en yüksek seviyede Türklük şuuruna ve derin bir Türkçe sevgisine sâhip olan Şemseddin Sâmi, (Türkçe, Arnavutça, Arapça, Farsça, Eski Yunanca, Modern Yunanca, Fransızca, İtalyanca ve Almanca gibi) dokuz lisan bilen (İsmail Habib 1944: I/133)  bir lisaniyat âliminin emniyeti içinde şu iddiayı ileri sürmekten çekinmez:

Mübâlâğasız ve mücerred gayret-i milliye sâikasıyla olmıyarak ağyârın dahi tasdîkiyle diyebiliriz ki lisân-ı millîmiz olan Türkçe, dünyânın en güzel lisânı değil ise, hele en güzel lisânlarından biri olduğunda asla şüphe yoktur!  (ŞS 1313/1897; Tural, 1999 s. 74)

Çetinoğlu: Konuşma bu noktaya gelmişken lisanımız ile edebiyatımızı mukayese edebilir miyiz?

Dr. Yasa: Şemsettin Sâmi diiyor ki:

Lisânımız pek güzel bir lisândır. Edebiyâtımız nîçin onunla mütenâsip olmasın? (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 75)

Başka tâbirle, neden o güzelim İstanbul Türkçesini edebiyat ve resmî yazışma dili yapmayalım? Bu hususu, makalesinde, kuvvetle dile getirmektedir:

Dedik, yine tekrâr ederiz: Lisânımız pek güzel bir lisândır. Söylediğimiz gibi yazsak ve o şîve ve kāide dâhilinde ıslâh ve terakkîsine çalışsak, lisânın güzelliğiyle mütenâsib mükemmel bir edebiyâta mâlik olacağımızda şüphe yoktur. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)

Aksi hâli ise, dünyâda eşi, benzeri olmayan bir garabet olarak görür ve her fırsatta konuşma dilinin edebiyat dili hâline getirilmesini ister. Bu fikrini müdâfaa etmek için kaleme aldığı makalelerinden biri de, 27 Rebiülevvel 1316 târihli Sabah gazetesinde neşredilmiştir ve ‘Yine Lisân ve Edebiyâtımız. Tarîk-ı Islâh’ başlığını taşımaktadır. Dil ve edebiyat târihimiz bakımından yine pek mühim olan bu makalesinde, bu meseleyle alâkalı olarak bilhassa şu pasajlar dikkati çekiyor:

Hulâsaten ifâdesi lâzım gelse, lisân ile edebiyâtımızı birleştirmeli demek ıktizâ eder. Evet, dünyâda tekellüm lisânı başka ve lisân-ı tahrîrîsi başka bir kavim varsa, o da biziz! Bizim yazdığımız lisân, söylediğimiz lisânın büsbütün gayri bir şeydir…

Bir mâhir münşîmizin ve tâbir-i âmiyânece, iyi bir kâtibimizin kaleminden çıkan bir eser, ümmî bir Türke okunsa, bir şey anlar mı? Okuduktan sonra, kendisine bu Türkçedir desek, inanır ve tasdîk eder mi? Tahrîrî, edebî ve resmî lisânımız, hâvî olduğu kelimât-ı Arabiyye ve Fârisiyyesiyle, zincirli rabt-ı kelâmıyle, tarz-ı ifâdesiyle ve hele yazdığımız gibi okuyacak olsak, o telâffuziyle, dünyânın hiçbir köşesinde söylenir mi? Veya söylenmesi mümkin midir?

Bizim bu bâbda en evvel yapacağımız şey, lisân-ı edebî ve tahrîrî ile lisân-ı tekellümümüzün tevhîdine çalışmaktan ibârettir. Biri tabiî, dîğeri sun’î olan bu iki lisânı birleştirmeli ve daha doğrusu sun’îsini kaldırıp bütün âlemin yaptığı gibi söylediğimiz lisânı yazmalı ve edebiyâtta dahi onu kullanmalıyız. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 221-222)

Çetinoğlu: Bu umevzuda ümitli midir?

Dr. Yasa: Yalnız ümitli değil, aynı zamanda emindir. O, bu hedefin tahakkuk edeceğinden, hatta etmeye başladığından da emindir:

Hah nâhah İstanbul Türkçesi lisân-ı edebî ve tahrîrî sıfatını alacaktır ve belki de almıştır. (ŞS 15 Ağustos 1898; Levend 1972: 222)

Mehmed Emin Yurdakul’a gönderdiği takdirkâr mektubunda yer alan şu sözlerinde de, kendisinin, hem dilde, hem de edebiyatta halkı (avâmı) ve halk dilini esas aldığı, hatta edebiyatı milletin fikir ve hislerinin yine milletin diliyle terennüm edilmesi olarak târif ettiği görülüyor:

Çetinoğlu: Misal verebilir misiniz?

Dr. Yasa: Şöyle diyor:

Sırası düştükçe defaatle söylemişimdir, yine söylerim: Edebiyât ve alelhusûs şiir, hissiyât ve efkâr-ı milliyenin tasvîrinden, lisân-ı edebî, herkesin söylediği lisânın düzgüncesinden ibâret olmak ıktizâ eder. O hissiyât ü efkâr istediği kadar teâlî etsin, o lisân istediği kadar mükemmel ü musannâ olsun, lâkin yine temeli, kökü, mebdêi ‘avâm’ dediğimiz efrâd-ı ümmetin kalbinde, beyninde, dilinde olmalıdır. Efkâr ve hissiyât-ı milliyenin millî bir lisânla ifâdesi: İşte şiir, işte edebiyât! (Levend 1972: 265; Akün 1979: 11/421)

Şu var ki halkın, daha doğrusu -en fazla gelişmiş ve incelmiş Türkçe olan- İstanbul halkının Türkçesini yazı dili hâline getirirken, kısaca: Edebiyâtımız, muhtâc-ı ıslâhtır, muhtâc-ı terakkîdir ve daha doğrusu, söylediğimiz lisânın esâs ittihâzıyle ona göre muhtâc-ı tebdîl ve tecdîddir şeklinde ifâde ettiği gibi (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 81), mevcut yazı dilinden de yararlanmak, İstanbul Türkçesini miyar alarak onun üzerinde çalışmak, bu suretle onu ıslâh etmek gerekecektir. Çünkü mevcut yazı dili, sun’î yapısına ve bütün kusurlarına rağmen, Türkçeden tamamen ayrı da değildir. Hatta o, Divan Edebiyatının en müfrit örneklerinden biri olan Nergisî’nin lisânının dahi, -onu, sırf sun’î bir lisân, halktanbir Türkün veya aynı şekilde, bir Îranî yahut bir Arabın da anlamadığı, şu kadar var ki kelimeleri, sırf uydurma mühmelâttan [mânâsız kelimelerden] ibâret olmayıp üç lisândan me’huz olan [kaynaklanan] bir sun’î lisân olarak vasıflandırmakla beraber- Türkçenin dışında görülmesini doğru bulmaz. Çünkü der, bir lisanda esas olan tasrîfâttır. (…) Türkçe kelimâttan ârî denilecek derecede Arabî ve Fârisîye boğulmuş olan o ibârede dahi tasrîfât, ‘olmak’ ve ‘etmek’ fiilleriyle ve ifâde, ‘de, den, ile, siz’ gibi Türkçe edevâtla oluyor. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)

O, aynı makalesinde (‘Lisân ve Edebiyâtımız’), ‘sun’î dil’ meselesi üzerinde de hassasiyetle durmakta ve yeni bir yazı dili inşa edilirken tekrar benzeri bir yanlışlığa düşülmemesi hususunda kat’î bir lisanla ikazda bulunmaktadır. Çünkü lisanlar tabiîdir; uzun bir târihî vetire içinde onu bütün bir millet yoğurmuştur. Millet lisanı, lisan da milleti şekillendirir. Onun sarf ve nahvi, kelime hazinesi, ahengi, zevki, velhâsıl her şeyi milletin mâzisinden kaynaklanır ve onu aksettirir. Binaenaleyh onun üzerinde rastgele ameliyat yapılamaz; dil, zorlamalara kurban edilemez. O, ancak kendi tabiî mecrası içinde ıslâh edilebilir ve terakki ettirilebilir; diğer tabirle, nahvi ve kelime hazinesi geliştirilerek daha yüksek bir ifade kudretine ve telâffuzu inceltilerek daha ahenkli, daha zevkli bir lisan hüviyetine kavuşturulabilir.

Bu büyük âlimin tamamen objektif müşahedelere dayanan bu görüşünün (yine ‘Lisân ve Edebiyâtımız’da) kendi kaleminden ifadesi şöyledir:

Lisan hiçbir vakit sun’î olamaz. Elsinenin ne sûretle tahassül ve tekevvün ettiği bahsine girişsek söz çok uzayacağından, yalnız şu kadar deriz ki dünyâda hiçbir lisan yoktur ki insanlar tarafından sûret-i mahsûsada yapılmış olsun. Bu son zamanlarda sun’î bir lisan çıkarmaya çalışanların sa’yleri hebâya gitmiştir ve hiçbir vakit netîcepezîr olmıyacaktır. Tabîate karşı sâyin semeresi olmaz. Lisanlar tabiîdir. Edebiyat, halkın söylediği lisâna tâbîdir; onun dâhilinde ıslâhat ve tezyînat yapabilir; lâkin hâricine çıkamaz. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 76)

O hâlde edebiyatın vazifesi, evleviyetle, lisanı kendi târihî bütünlüğü içinde muhafaza etmek, (dolayısıyla, bu suretle nesiller arasında bir kopukluğa meydan vermemek), onun tabiî ve nev’i şahsına münhasır bünyesinin ve vasıflarının bozulmasını önlemek ve nihayet, onu ancak kendi târihî mecrasında inkişaf ettirmektir. Diğer tabirle, aynen Celâl Nuri İleri’nin de basiretle tespit ettiği gibi, uzun asırlara yayılan mâzisi ve istikbâli ile bütün bir millete ait olan dil üzerinde, hiç kimsenin, hiçbir zümrenin keyfî tasarruf hakkı yoktur:

Bu dil yalnız bizim değil, usûlümüzün ve fürûumuzun da malıdır; binâenaleyh biz muâsırlar ona müstakıllen tasarruf edemeyiz. (…) Dil kendimiz demektir. Zâten bütün ictimâî ve rûhî târîhimiz onda meknûzdur. Lisân terkîb edilmez, terekküb eder; teşkîl edilmez, teşekkül eder. (Celâl Nuri 1926 / 2000:  133)

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim. Mümkün olursa bu bahse devam edeceğiz.

YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler sülâlesi). 1967-1973 senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. 1978’den 1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât tarzını düstûr edindi. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi. H.Ü. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın  ictimâiyâta dayalı (sociologique) tenkîd usûlüyle  Fransız klasik romanı hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş, müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur. Yine aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir. Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi” sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevkedildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde-  20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur. Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976),  Sebil (1976-1980), Yeni Devir (1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika, Felsefe (1987), Dış Politika – Risâle (1988, mülâkat), Yeni Düşünce (1988), Zaman (1989, mülâkat), Önce Vatan (2015, mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018). Münteşir kitapları: Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi (Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde-Arkası (Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? (Yeni Devir, tefrika, Mart 1979), Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? (Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak 1979’da Millî Gazete’de tefrika edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı Sosyal-Demokrasi (Millî Gazete, tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti (Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl., 1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil) (Kurtuba Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme (Hitabevi Yl., 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) (Kurtuba Yl., 2018).

KAYNAKLAR:

Şemseddin Sâmi (ŞS 1900/2010), ‘Kamûs-ı Türkî’den. İfâde-i Merâm’, 20 Ramazan 1317 / 22 Ocak 1900; Kaplan, M. ve ark., 1979, III/299-308; Tural, 1999, s. 87-100; Kamûs-ı Türkî, 2010, s. 9-14.

Şemseddin Sâmi (ŞS 28 Kasım 1898), ‘Şiir ve Edebiyâttaki Teceddüd-i Ahîrimiz’, Sabah, 13 Recep 1316; M. Kaplan ve ark., 1979, s. 318-323; Tural, 1999,  s. 84-86.

Önceki İçerikLiderler Akıllandı mı Dersiniz?
Sonraki İçerikMilletimizin Yüreğini Sızlatan Savurganlıklar
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.