7.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Mayıs 2, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 150

Osmanlının Gül Sevgisi

Bir rivayete göre, saltanatı sırasında kenti ziyarete gelen Osmanlı Sultanı III. Murad, bembeyaz giyinmiş çocuklar tarafından karşılanır. Bu durumdan çok etkilenen Padişah, “Maşallah, akça kazanluk! (Allah nazardan saklasın! Mükemmel beyaz güzel çocuklar!”) diye bağırır ve kent, Osmanlı döneminde “Kazanluk” diye anılmaya başlanır.

Kazanlık’ın içinden geçen nehrin sağ yakasında etrafı yüksek binalarla çevrili, Sultan Yıldırım Bayazıd döneminde inşa edilen Kazanlık Camisi bulunuyor. Bunun yanında Kazanlık çevresinde on yedi civarında Türk köyü bulunuyor.

Hala tarihin izlerini taşıyan sürgün alanların Ata topraklarına geri dönme hayalleri ve topraklarına sahip çıkmaları topraklarını Bulgara satmamaları ve karşılıklı nefret etmelerine rağmen bunu belli etmemeleri ve birlikte yaşamaya alışmaları bu da toprağına sahip çıkmaları anlamında güzel ve gerekli bir strateji.

Bulgaristan’da gülün tarihçesi 400 yıl öncesine dayanıyor. Gül, Bulgaristan kültürüyle bütünleşmiş bir öge. Kazanlık Gül Festivali ise 1903 yılından beri her sene yapılıyor. Isparta gül hasadı ne ülkemiz sınırları içinde küçük çaplı festivale yakın bir kutlama ama uluslararası platformda bir festival değil Yani Türkiye, gül suyunda İran’ın, gül yağı ve tanıtımda Bulgaristan’ın yarattığı enerjiyi bir türlü yakalayamıyor. Bulgaristan ve İran gülün imajını satarken Türkiye’deki gül üreticileri yıllardır devletten destek bekliyor. Ülkemiz sahip olduğu enerjiyi uluslararası platformda tanıtmayı başarırsa, bir gün hep birlikte Isparta’da Gül Festivali’nde dünya çapında kutlayabileceğiz.

Çiftçilerimize destek işte böyle devlet desteği ile oluyor.

Saygılarımla

Yanlış Veri̇yle Doğru Çözüm Üreti̇lemez 

Ekonomist Prof. Dr. Emre Alkin “Yanlış veri, yanlış reçete yazdırır…” başlıklı yazısında yeni ekonomi yönetiminin gerçeği yansıtmayan TÜİK verileri ile mi yoksa bu verileri yanlış kabul ederek mi karar aldığını sorguluyor. 

Ekonomist Mahfi Eğilmez de bu yazıyı önemli ve değerli bulmuş olmalı ki Twitter (X) üzerinden paylaştı.  

Ben de bir yıl kadar önce YANLIŞ VERİ İLE DOĞRU POLİTİKA OLMAZ başlıklı bir köşe yazısı yazmıştım. 

Çünkü mühendis ve yönetici olarak çalıştığım uzun yılların bana kazandırdığı en önemli özelliklerden biri her türlü tartışmayı veri bazlı yapmaktır.  

Aldığım eğitim ve tecrübelerime göre, doğru bir şekilde ölçümünü yapamadığınız bir konuda doğru çözüm üretmek mümkün olmaz. 

Bu yüzden demiştim ki; doğru ve güvenilir verilere dayanmayan tartışmalar gerçekler üzerinden değerlendirmelere imkân vermez; duygulara, ön yargılara, sempati veya antipatilere dayalı hale gelir. 

Böyle olunca çevresinde gördüğü araba sayısı, dolu lokanta ve otellere bakarak “ekonomide işler tıkırında” zannedenler olur.  

**** 

Birey olarak yanlış algılamanın zararı sadece kendimize olur. Fakat büyük bir işletmenin veya bir devletin yöneticisi iseniz yanlış verilere kanarak yanlış kararlar almanızın bedeli çok ağır olur. 

Modern işletmeler ve devletler, daha verimli yöntemler uygulamak ve başarılı olabilmek için, doğru ve güvenilir veriler üretmeye ve bu verileri doğru analiz etmeye çalışırlar. 

Bu bakımdan gelişmiş ülkelerde İstatistiksel verileri üreten kurumlar -aynı Merkez Bankaları gibi- bağımsız statüde olurlar. 

Bu bağımsızlığın sebebi verilerin hiçbir etki ve baskı olmadan doğru bir şekilde üretilebilmesi içindir.  

Çünkü, Stephen Hawking’in ifadesiyle, “Bilgisayarın ne kadar büyük ve kapasiteli olursa olsun, yanlış veri yüklersen sonuç yanlış çıkar.”  

2016 yılına kadar, üçlü kararname ile gelen, TÜİK Başkanları 5 yıl görev yapardı. Bu sürede görevlerini bağımsız, tarafsız, bilimsel yöntemlere uygun ve şeffaf olarak yaparlardı. Bu yüzden TÜİK en güvenilir kurumlarımızın başında gelirdi.  

Ancak 2016’dan sonra yanılmıyorsam 5 TÜİK Başkanı ve 5 TCMB Başkanı değişti. 

2011- 2016 arası görev yapan TÜİK’in son bağımsız Başkanı Birol Aydemir, Mehmet Şimşek göreve geldiğinde şu uyarıyı yapmıştı:  

“TÜİK’in bağımsızlığı Merkez Bankası’nın bağımsızlığından daha önemlidir.” “İktidarın ve Mehmet Şimşek’in yapması gereken ilk iş TÜİK’e bağımsızlığını geri vermesidir. Hesaplamalarda yaptıkları yanlışları, manipülasyonları düzeltmektir. Ve gerçek enflasyonu (özellikle son iki yılı) yeniden hesaplattırmaktır.” 

***************************** 

TÜİK Halâ Bağımsız ve Güveni̇li̇r Değil 

Prof. Dr. Emre Alkin, ekonominin kaptanı Mehmet Şimşek’in yapması gereken bu ilk işi yapmamasının sonuçlarını tartışıyor: 

“Geçen yıl bu zamanlarda göreve başlayan Merkez Bankası yönetimi karşılarında %38,21’lik bir yıllık enflasyon bulmuşlardı. (ENAG’a göre yüzde 108,58) Biz o tarihlerde böyle bir enflasyon oranının mümkün olmadığını söylemiştik. Çünkü Nurettin Nebati-Şahap Kavcıoğlu yönetiminin politika faizini anlamlı olmaktan çıkarıp döviz kurlarına baskı uygulamalarının neticesinde fiyatların yükseldiği aşikârdı ama TÜİK’in bunları gizlediği izlenimi tavan yaptı.” 

TÜİK’in enflasyon rakamlarına hiç kimse güvenmiyordu.  

Çünkü, bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’ın enflasyon rakamları TÜİK rakamlarının 3 kat kadardı. Hayatın içinde vatandaşın hissettiği enflasyon oranı ENAG verilerine daha yakındı. 

Çünkü, işçi, memur ve emekli maaşlarına resmi enflasyon üzerinde artış yapıldığında bile bu kesimlerin alım gücü düşmeye devam ediyordu. 

Kanaatimce, Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek ve son iki Merkez Bankası Başkanı (Hafize Gaye Erkan ve Fatih Karahan) TÜİK’in verilerini doğru kabul ederek ekonomide dengeleri kuramayacaklarını biliyorlar. 

Fakat bildikleri doğruyu hemen hayata geçirmelerinin sakıncaları vardı.  

Gerçek enflasyon açıklanırsa, TÜİK enflasyonuna göre yapılan maaş artışlarının gerçek enflasyonun altında olduğu ortaya çıkacaktı. Hem “çalışan ve emeklilerimizi enflasyona ezdirmedik” sözünün doğru olmadığı anlaşılacaktı. Hem de milyonlarca insan aradaki fark kadar cebinden çalındığını fark edecek ve bu hakkını talep edecekti. 

Bunlar seçim öncesi ciddi siyasi risk oluşturuyordu. 

**** 

Bir yandan çaresizce kurları baskılamaya devam ettiler. Faizleri de kademeli olarak arttırdılar ama gerçek enflasyonun çok altında kalan oranlar etkili olmadı. 

“Rasyonel ekonomi” anlayışının “faizler arttıkça enflasyon düşer” kuralı tersine işledi gibi göründü. TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon bu kadar yüksek faiz artışlarına rağmen yüzde 75,45’e kadar yükseldi. ENAG’ın verilerine göre; ise yıllık enflasyon yüzde 120,66 oldu. 

Sanki R. T. Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuç” tezini doğrulamış gibi bir durum ortaya çıktı. 

Ama gerçek böyle değildi. Erdoğan bu tezinin doğrulandığını görseydi, Mehmet Şimşek ve Fatih Karahan’ı derhal görevden alır, yerine Nurettin Nebati- Şahap Kavcıoğlu ikilisine yeniden görev verirdi. 

**** 

Bazı ekonomistler “doğru rakamların açıklanmasının sağlayacağı güven ortamı ve faydanın, yaratacağı sakıncalardan fazla olacağını” söylüyorlar. 

Fakat Erdoğan ve ekonomi kurmayları bunu göze alamıyorlar.  

Halen, TÜİK’in enflasyon rakamlarına yine hiç kimse güvenmiyor. 

Ekonomik verilere ve ekonomi yönetimine güven sağlanamayınca da işler bir türlü düzelmiyor. Derin yoksullaşma çizgisinin altına düşen milyonların sayısı her geçen gün artıyor.  

Emre Alkin haklı: “Yanlış veri karar alıcıların yanlış reçeteler yazması sonucunu doğuruyor. Bir de hem siyaseti hem de piyasaları idare ederken vatandaşların refahı unutuluyor.” 

Bilgi Yükseklere Erişemez

“Sovyet generali içinden, ‘Bu kadar palmiye ağacı yetmez.’ diye düşündü. Temmuz 1962 idi, Ukrayna doğumlu Kızıl Ordu füze bölümünün 43 yaşındaki komutanı Igor Statsenko, bir helikopterle orta ve batı Küba üzerinde uçuyordu.”

Geçen Pazar, e-posta kutuma bir mesaj düştü. Foreign Affairs dergisi, “Yaz Okumaları” dizisinden bir makaleyi tavsiye ediyordu. Sergey Radchenko ve Vladislav Zubok’un ta bir yıl önce yayımlanan “Uçurumun Kenarında Hata Yapmak: Küba Füze Krizinin Gizli Tarihi ve Alınmayan Dersleri” makalesini… ABD’nin devlete yakınlığı ile bilinen bu önde gelen dış siyaset dergisi belki de Rus yetkililerin kendi tarihlerine bir daha bakmalarını sağlamanın peşindeydi. Yukarıdaki cümleleri o makaleden aldım. Makale şöyle devam ediyor:

“Altında az sayıda yol ve çok az ağaç bulunan engebeli bir arazi uzanıyordu. Yedi hafta önce, amiri -Sovyet Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı- Sergei Biryuzov tarım uzmanı kılığında Küba’ya gitmişti. Biryuzov ülkenin başbakanı Fidel Kastro ile görüşmüş ve Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev’in Küba topraklarına balistik nükleer füzeler yerleştirilmesi yönündeki sıra dışı teklifini onunla paylaşmıştı. Topçu olarak eğitilmiş ve füzeler konusunda pek bilgisi bulunmayan Biryuzov, Kruşçev’e füzelerin adanın bol palmiye ağaçlarının yaprakları altında güvenle saklanabileceğini söylemek için Sovyetler Birliği’ne döndü.”

Yanıldın de diyebilirsen

Füzeleri palmiye ağaçlarının altına saklama teklifi, Sovyet füzelerini misafir ederek ABD’ye karşı bir SSCB kalkanı oluşturma arzusundaki Kastro’dan gelmişti.

“Ancak Statsenko soğukkanlı bir profesyoneldi ve Küba’daki sahaları havadan incelediğinde bu fikrin saçma olduğunu anladı. O ve keşif ekibindeki diğer Sovyet subayları sorunu derhal üstlerine iletti. Füze üslerinin olması gereken bölgelerde palmiye ağaçlarının 40 ila 50 metre aralıklarla durduğunu ve zeminin yalnızca on altıda birini kapladığını belirttiler. Silahları 90 mil kuzeydeki süper güçten saklamanın hiçbir yolu yoktu.”

Onlar, liderliğin ilk değerlendirmesinin ve talimatının uygulanamayacağını üstlerine bildirmeye bildirmişlerdi de onlar bu haberi tepeye nasıl ulaştıracaktı? Bu cesaret isteyen bir işti. Çünkü diktatörler, kötü haber getiren elçinin sözünü dinlemektense kafasını vurdurmayı tercih ederler. Teklif Kruşçev’ten, füzeleri palmiye ağaçlarına saklama fikri de Sovyet Stratejik Füze Kuvvetleri Komutanı- Sergei Biryuzov’dan geliyordu. Hadi, “Sayın Genel Sekreterim, Sayın Komutanım, yanıldınız!” deyin bakalım.

Malinovski’nin tekmeleri

Küba’dan getirilen bir uzman bunu söylemeye kalktığında bakın neler oluyor:

“Haziran ayında Kruşçev orduyla tekrar bir araya geldiğinde, Moskova’ya çağrılan Küba’daki Sovyet askeri danışmanı Aleksei Dementyev tek başına bir ihtiyat uyarısı yapmaya kalktı. Füzeleri Amerikan U-2’lerinden saklamanın imkânsız olduğunu söylemeye başladığında, [Savunma Bakanı] Malinovsky susması için astını masanın altından tekmeledi. Operasyona çoktan karar verilmişti; artık çok geçti, Kruşçev’in yüzüne karşı itiraz edilemezdi.”

CFR’nin (Dış İlişkiler Konseyi) Foreign Affairs’i bugünkü Rusları ve Putin’i uyarmaya çalışıyor belki de. Fakat otoriterliğin piramit yapısında alandan geri besleme almanın zorluğu yalnız Ruslar’la sınırlı değil. Bütün otoriter yapılarda, aşağıdan yukarıya bilgi akışı, büyük liderlerini ayakta alkışlamaktan ve “Hakkı âliniz var efendim.” demekten ibarettir. Bu hâlden, alan da satan da memnundur. Ekonomi, iç siyaset, dış siyaset ve bütün bir ülke felakete doğru yuvarlansa bile! 

Küba’yla, Sovyetler Birliği ile Kruşçev’le, ABD ve başkanı John F. Kennedy ile Türkiye’nin ne ilişkisi vardı? Maalesef vardı, hem de çok vardı. Küba Füze Krizi diye bilinen ve dünyayı nükleer harbin eşiğine getiren bu olaylar zincirinde biz, birinci değilse de ikinci derece oyuncusuyduk ve bombalar Küba’yla aynı anda o günlerde yaşadığım İzmir’e de düşecekti. O günlerde bunu bilmiyordum. Bir gün Kordon’dan Bayraklı yönüne bakıp o birkaç minare yüksekliğindeki füzeyi görünceye kadar. 

Kaldı ki Küba yolundaki mühimmat ve personelin gemileri Sivastopol’dan, yine Karadeniz’deki Nikolayev’den (bugünkü Ukrayna limanı Mykolayiv’den kalkıp boğazlardan geçiyordu.

Yazı bitmedi, yerim bitti. Pazar’a devam edeceğim.

Üç Yol

     Binbir emel ve gayeler peşinde, dur durak bilmeden koşan birader! Almışsın hayalini eline, düşmüşsün hayat denen yola. İşte buldun kendini bir arazide. Bakıyorsun sağa sola. Kimse yok etrafında. Ne gören var ne duyan. Baş başasın kendinle, yapayalnız olarak.

     Çadır direkleri gibi, göğe yükselen dağların kuşattığı bir vâdidesin. Üstlerini bürüyen bulutlar zemini karanlığa boğmuş durumda. Sanki donmuş bir tavan altındasın! Karanlık sıkıyor seni. Önünde ise üç yol var. Çoğu birinci yoldan gider. Âlemi dolaşmak ister. Herkesi seyahat etmeye teşvik eder.

     İşte sen de yaya olarak düşmüşsün yola. Sahranın kum deryaları; sanki hiddetle tehditler yağdırıyor sana. Dağ gibi dalgalar kızgınlık gösteriyorlar. Derken öteki yüze çıkıp güneşi gördün. Tabii, çektiğin zahmetleri ancak sen bilirsin. Yine vahşet dolu yere döndün. Tepende karanlıklar.

     Oysa sana lâzım; güzelliklerle donanmış kalp gözünü ışıklandıracak, aydınlık bir dünya. Sendeki cesaret, büyük tehlikelerle dolu bu yere girmekte, sana en büyük destek.

     İkinci yolda yeryüzünün tabiatı, yerin karakteri çıkar karşına. Basıp geçersin o tarafa; ya fıtrî / doğal bir tünelden titreyerek ve nazlanmadan fakat yalvararak.

     Fakat o zaman tabiatın zeminini eritecek, yırtacak bir madde var elinde.

     Üçüncü yolun mucizeli delili, yani insanların benzerini yapmaktan aciz kaldığı deliller.

     Kur’an onu sana verir. Hiç korkma! Bak, şurada tünel gibi mağaralar, yer altı akıntıları bekliyorlar seni. Seni geçirecekler. Tabiatta, şu müthiş / dehşetli katı ve sert oluşlar; seni hiç korkutup ürkütmesin. Çünkü bu abus çehre / asık ve ekşi surat altında, merhametli sahibinin tebessümlü / güler yüzü var.

     Radyuma benzeyen, o Kur’anî madde olan ışıkla sez! İşte gözün aydın! Işıklı, aydın âleme çıktın. Bak şimdi, şu çok nazlı yeryüzüne. Bu lâtif / hoş ve güzel fezaya. Başını kaldır da bak! Sema ve göklere ser çekmiş bulutlara. Zira hepsi davet ediyor seni; asıl mürşit / yol gösterici olana.

     Yani şu Tûbâ Ağacı’na. Meğer o Kur’an imiş; dalları her tarafa uzanmış. Eğilmiş bu dalı sen de tutmalısın ki, alsın seni oraya.

     O semavî ağaç, bir timsal / bir görüntü. Zeminde olmuş çok nurlu bir din.

     Demek, zahmet çekmeden o yol ile, çıkarsın bu parlak âleme. Sıkmadan zahmet seni.

     Madem yanlış etmişsin; eski yere döner, doğru yolu bulursun. Çünkü üçüncü yol, şu dağlar üstünde durmuş olan Şahbaz / Beyaz Doğan Kuş’un cihana seslenen hitabında saklı.

     Çünkü, bütün cihana okuyor bir Ezan’ı. Bak en büyük müezzin olan Hz. Muhammed, davet ediyor insanı, nurlar nuru olan âleme. İlzam / mecbur eder niyaz ile Namaz’a.

     Bulutları da yırtmış, bak bu hüda / doğru yolun dağlarına. Göklere ser çekmiş, bak Şeriat / Din Cibali’ne / Dağları’na. Nasıl süslemiş zeminimizin yüz ve gözünü.

     İşte çıkmalıyız buradan, himmet tayyaresiyle. Ziya, nesim / lâtif esen rüzgâr orada, güzellik nuru orada. İşte buradadır Uhud gibi olan tevhid dağı, o aziz dağ.

     İşte şuradadır İslâmiyet, o selâmet dağı. İşte Kamer dağı olan aydınlatıcı Kur’an. Temiz ve berrak Nil akıyor o muhteşem / görkemli menba / kaynaktan. İç, o lezzetli suyu.

     Ey birader! Şimdi hayali başından çıkar, aklını başına devşir. Evvelki iki yol ki, mağdub / gazaba uğrayanlar ve dallin / dalâlete düşenlerin yoludur. Hatar ve tehlikeleri ise pek çoktur. Kıştır daim güz ve yazı. Ancak yüzde biri kurtulur. Eflatun, Sokrat gibi,

     Üçüncü yol kolaydır. Hem doğruya yakındır. Zayıf, kavi müsavi / eşit. Herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki: Ya Şehid olmak veya Gazi. Evet, fennî deha: evvelki iki yoldur, ona meslek ve mezhep.

     Fakat Kur’an’ın hidayet yolu: Üçüncü yoldur. Onun müstakim / doğru yolu; îsal eder / ulaştırır o seni, hakikî ve gerçek yola.

     İşte netice-i kelâm, vesselâm.

Affedersiniz, Duamız Neydi?

Madem geldik dünyaya, yaşamak zorundayız. Son yazımda, “Dünya yaşanacak yer olmaktan çıktı.” diye bir cümle kurmuştum. Bu yazımda ise “Kapıyı anahtarla açmanın hüznü”nden bahsedecek, sırayla insanlığın, İslam dünyasının ve memleketimiz insanının hızla yalnızlaşmasına dikkat çekecektim.

Yalnızlığın, gözyaşı, kan ve çığlık sesleriyle somutlaştığı, kurulu düzen sahiplerinin düzenbazlıkla şekillendirdiği Gazze’den gelen haberler, benim bu konuyu ele almama izin vermedi.

Gazze’de neler oluyor? Gazze’de kan akıyor; gözyaşları sel oluyor; annelerin, babaların, çocukların iniltileri arşa ulaşıyor; bunu kör gözler, sağır kulaklar duymuyor; nasırlaşmış vicdanlar hissetmiyor. Gazze’de Siyonistler öldürüyor, Amerika alkışlıyor, özellikle İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri bu vahşete kıs kıs gülüyor. Gazze’de soy kırım yaşanıyor. Gazze’de var olmanın, inanmanın, onurun direnişi dağa, taşa, duvara kazınıyor. Gazze’de, çocuklarımızın model alacağı, gurur duyacağı; ancak bizlerin utanarak anlatacağı romanlar yazılıyor. Gazze’de savaş yok, katliam var, zulüm var. Gazze’de ölerek dirilenler, kendilerinin özgür, bizimse esir olduğumuzu haykırıyor; ancak biz bunu anlamıyoruz. Gazze; demokrasinin, insan haklarının, hak ve adaletin bir kandırmaca olduğunu tezini işleyen tiyatro olarak tarihteki yerini alıyor.

Dünyaca ünlü, İranlı sosyolog Ali Şeriati, “Eğer bir yerde yangın varken biri seni ibadet etmeye çağırıyorsa bil ki bu bir hainin davetidir.” der. Ben de arkadaş sohbetlerinde özellikle “Dua, düşmanın silahıyla silahlanmaktır.” derim. Acıkana ekmek, susayana su verilir, hastaya ilaç… “Allah doyursun, Allah şifalar versin.” demek, o kişiyle dalga geçmek, Allah’a haksızlık etmek olur. Allah, hangi şartlarda hangi duanın kabul olacağını akıl sahiplerine bildirmiştir. Fatih’in, İstanbul’un fethi sırasında yanında en alim hocalar olduğu halde, niçin o çağın en ileri teknolojisi ile imal edilmiş toplar kullandığını ve bunun ustalarını İstanbul’a getirttiğini iyi düşünmek lazım.

Temel’e “Sana piyangodan yüksek miktarda ikramiye çıksa ne yaparsın?” demişler. Temel, “Yarısını fakir fukaraya veririm.” demiş. “Peki iki gemin olsa ne yaparsın?” demişler. Temel, yine “Birini fakire veririm.” demiş. Arabasının, evinin her birinin diğerini fakire verme sözü vermiş. Bu defa “İki tavuğun olsa birini de fakire verir misin?” dediklerinde “Yoo, vermem.” diye cevap vermiş. Soranlar şaşırmış, “En pahalı olanları veriyorsun da tavuğunu neden vermiyorsun?” deyince Temel, “Çünkü iki tavuğum var.” demiş.

Hayalin bağışı kolaydır; ne zahmeti ne masrafı vardır. Ellerini kaldırıp dua etmek de böyledir. Zahmeti ve masrafı olmadığı gibi, Allah’ı kendimize emir kulu yaparız. Halbuki Allah, bize yetimlere, düşkünlere, hısım ve akrabaya, yolda kalmışlara, ihtiyaç sahiplerine, zulüm görenlere yardım etmemizi emrediyor, bizse dualarımızda bu görevi utanmadan, hatta dindarlık taslayarak Allah’a havale ediyoruz. Duayı yanlış yerde, yanlış yönde, yanlış anlayışla yaptığımız için ne zulümden kurtulabiliyoruz ne de huzura erebiliyoruz. Var olan imkanlarımızı kullanmıyoruz. Malımızın hamallığını yapıyor, infak etmiyoruz; paramızın bekçiliğini yapıyor, zekât ve sadaka vermekten kaçınıyoruz; düşünme tembelliği yapıyor, akıl dışı hurafe bilgilerle hayatımızı tanzim ediyoruz, değerler üretiyoruz.

Kimsenin dindarlığını sorgulayacak değilim; ancak dindarlık anlayışının nasıl olması gerektiğini tartışabilirim. Filistin’de, dünyanın değişik yerlerinde Müslüman oldukları için zulme uğrayan insanlar, dindarlık adına laboratuvarlarda sabahlasalardı, fabrikalarda “Düşmanın silahıyla silahlanın” emri doğrultusunda üretim yapsalardı bu zulme uğrarlar mıydı, kendilerine zulüm yapanlar bu kadar cüretkâr olabilir miydi? Laboratuvarları, fabrikaları birer ibadethane olarak değerlendirmediğimiz sürece üzerimize yağan pislik ve zulüm yağmurları kesilmez. Allah’ın yasalarını doğru okumak ve uygulamak lazım.

“Çocuklarınızı bulunduğunuz çağa göre değil, bir sonraki çağa göre yetiştirin.” der Hz. Ali. Zaman hızla ilerliyor, her çağ, yeni ölçülerle inşa ediliyor. Önemliler, önemsizler; değerliler, değersizler yer değiştiriyor. Bizden öncekiler, bizim neslimizi çağın gereklerine göre yetiştirmedi. Yaptıkları helvadan putları bize yedirmeye çalıştı, kağıt gemiler battı. Yıllar tüketildi, toplum aşağılık kompleksine sokuldu.

Şimdi yeni şeyler söyleme zamanı. “Dün, dünde kaldı cancağızım.” deme zamanı. Neslimizi, gelecek çağın gereklerine göre hazırlamak zorundayız. Suçu, yanlış inançlarımız sebebiyle dine yükleyemeyiz. Suçlu, akıl denen en yüce ayeti okuyamayan, idrak edemeyen bizleriz.

Göz göze, gönül gönle, el ele, baş başa dua etmeye başlayalım. Affedersiniz, duamız neydi?

2000’li Yılların İşgal Modeli ve Demokratik Örtülü İstila Hareketi

         Ortadoğu’da önemli değişmeler oluyor. Bunlar bizi de çok yakından ilgilendiriyor. Suriye seçime zorlanıyor. Maksat çok etnikli ve çok kültürlü bir yapıyı tescil ettirebilmektir. PKK’cı, PYD’ci ve DEM’ci bunun için seçimi destekliyor. Demokratikleşme örtüsü altında rejimi istenen yöne çekme ve sonunda da Ortadoğu’nun yabancı olmadığı bağımlı bağımsızlık örtüsü altında ABD ve Rus pazarlığı sonunda devletçiklere geçiş tamamlanacaktır.

         Bugüne kadar demokrasi kavramı az istismar edilmemiştir. Üniter ve milli bir devletin etnik parsellere ayrılıp siyasi patronların kontrolü altında göstermelik bir bağımsızlığa kavuşması yıllardır birçok ülke için planlanmıştır. Türkiye’de de düzensiz göç ve sözde geçici sığınmacıları sonunda vatandaşlığa kavuşturma süreci devam etmektedir. Aslında göç projesi milli devletleri yıkmak için ABD tarafından hazırlanan bir tertiptir. Bu çirkin tezgaha karşı çıkarsanız anti demokratik olursunuz. Gerekirse iktidarlar açık ve kapalı darbelerle devrilebilir. Etnik parselleme siyasi patronların nezaretinde gerçekleştirilir. Her bir devletçik emperyalist ve soykırımcı patronların projeleri dışına çıkamaz. Çıkanlar eski rejime özenme suçu işlerler. Bunlar yeni gerici, çağın gerisinde kalmış olurlar. Gerçekleri ve işgal olayını ortaya koyan aydınlar, bu çözülme sürecine karşı çıkanlar, aşırı milliyetçi ve hatta ırkçı ilan edilirler. Çünkü siyasi patronun ve işbirlikçilerin oyunlarını bozmaktadırlar. Bazı ülkelerde toplumu aydınlatmaya çalışan milli ve yerli aydınlar; bu haysiyetsiz sürece tahammül edemeyen bazıları, gece yatarlar ama sabahı göremezler. İşin erbabı kişilerce huzura kavuşturulurlar! Yeni düzen, yasa ve anayasasıyla ufalanmış milli yapı emperyalist güçlere ikram edilir. Önemli kurumlar ve bütünüyle ülke artık emperyalist patronun eline geçmiştir. Zamanla siyasi cinayetler ve anlaşılmaz sözde intiharlar artar. Ülkelerin güçlü sanılan liderleri de değiştirilir.

         Suriye bu sürece doğru yol alıyor. Irak’ı bölenler artık orada hizmetlerine devam ediyorlar. Ortadoğu’da sırası gelen milli devlet sırasını bekler gibidir. Bu yenileme! ve demokratikleşme hizmeti kabul ettirilir. Bir de “Yeni” sıfatının kullanılma hastalığı yaygınlaştırılarak toplum yanlış yönlendirilir. Ülkeler bölünerek milli devlet olmaktan uzaklaştırılır. Siyasi çoğulculuk gerçekleştirilir.

         AB ülkeleri bizden hep geçici kabul ettiklerimizi ülke ile bütünleştirmemizi (entegrasyon) istemişlerdir. Batı’da olduğu gibi sembolik sayıda değil de; en çok sığınmacının neden Türkiye’de olduğu düşünülmelidir. Türkiye ekonomik bakımdan Batı’da olduğu gibi yeterince gelişmiş bir ülke midir? Maddi değil; ama manevi bakımdan, insani değerler açısından, bazı yanlışlara rağmen çok şükür Batı’dan iyiyiz. Yabancıya muamelemiz farklıdır. Hele Ege’yi insan mezarlığına çeviren Yunanistan’dan çok farklıyız. Bazıları şunu anlamalıdır ki; Türkiye’de geleneksel bir yabancı düşmanlığı yoktur. Tam tersine bir ortam vardır. Ama her ülkede olduğu gibi yasalara uyulmasını biz de bekleriz. Toprağına sahip çıkmayı da özleriz. Milyonlarca insanı yedirip içirmek ve bakmak bizi çok aşar. Yabancıları da imtiyazlı kılamayız. Günümüzde Türkiye’nin 2024 ve öncesi itibariyle bir işgal ve garip bir istila olayı ile karşı karşıya olmadığımızı kim ileri sürebilir? Nüfus yapımızı tanınmaz hale getirmek ve yabancılarla değişik sorunlarla karşılaşmama isteği bir suç mudur? Son dönemde İngiltere’nin bize ikramı olarak yutturulmaya çalışılan Ruanda göçmenleri de ortaya çıkmıştır. Türkiye göçmen açık pazarı değildir. Avrupa bizden gidip ülkelerine sığınacakların imzaladığımız geri kabul anlaşması ile geri gönderilmelerinin kabulü yanlış olmuştur.

         Türkiye’nin seçim dönemlerinden kalan basit tartışmalarla geçirecek zamanı yoktur. Önümüzü görerek Türkiye’nin ileride nasıl hedef alınacağını hesap ederek ciddi milli ittifaklara ve dayanışmaya ihtiyacı vardır. Şahsi kaprislerimizi, hesaplarımızı, yeni parti kurma merakını bir tarafa bırakarak TC vatandaşlığının değerini bilelim ve ihanetlere karşı ortak cephe kuralım. Herkes doğru dürüst durum değerlendirmesi yapabilmeli; Alparslan’lara, Fatih’lere ve Mustafa Kemal Atatürk’e, Milli Mücadeleyi yapıp TC’yi kuranlara, vatan, bayrak ve ezan için şehit düşenlere, gazilerimize, bize bu Türk yurdunu bırakan ecdada layık olalım.

“Yenilerek Oğluma Sarılmak İstedim!”

“Türklere hatırlatmalara devam ediyoruz ki, nereden nerelere geldiler bilip tefekkür etsinler! Unutmayalım “vatan” çok değerlidir…”

Türk Milletinin kutlu bir millet olduğundan zerrece şüphemiz yok…

Bu konuda gerek Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı’nın bahsettiği gibi hadislere ve bugünkü Türklük bilincine ulaştığımız süreçte Gaspıralı İsmail, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp ile benzerlerine ve de şanlı Türk tarihini bizzat yapan başta Atatürk olmak üzere Mete Han, Atilla, Timur, Fatih, Kanuni ile eş diğerlerine bakmak lazımdır.

Günümüzde, tarihin pek çok döneminde olduğu gibi yığınla sorunumuz olduğu doğrudur. Ancak bu sorunların hiçbiri içinden çıkılmaz ve çözülmez değildir.

Türk düşmanlarınca yapılan en önemli şey; Türk Milletinin, tehlikenin farkına varmasını engellemektir ve bunda da çok başarılı olunmaktadır. Suni olarak yaratılan gündeme bakınca, gazete okuyup televizyon seyredince, camiye gidip imamı dinleyince ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır herhalde…

Bugünü anlamak için dünü iyi bilmek gerekmektedir. Dünle bağını koparmış bir milletin hatta irili ufaklı insan gruplarının geleceği olmaz. Onun için devamlı dünü hatırlatmak, her bir Türk için vatandaşlık görevidir.

Bir çoğunuzun Türk adını taşıyan bir haber kanalında seyrettiğiniz Prof. Dr. Timur Kocaoğlu ile bu hafta sonunda, neredeyse yarım gün sohbet etme daha doğrusu onu dinleme fırsatı yakaladım. Kocaoğlu halen ABD’de Michigan State Üniversitesi’nde öğretim üyesi…

Timur Kocaoğlu, Buhara Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığını yapmış olan Osman Hoca’nın oğlu. Bu sebeple sadece bildiklerini değil, tarihi niteliğe sahip bir babanın ve ailenin evladı olarak, yaşadıklarını anlattı.

O büyük bir samimiyetle ve heyecanla ayakta saatlerce konuşurken, sizde gözünüzü kırpmadan dinlemek zorunda kalıyorsunuz. Çünkü anlattıkları, Türkler için her daim çok önemli hadiseler… Onu dinleyince, gündemin ne kadar suni ve tuzaklarla dolu olduğunu görüyor ve de size haince yaklaşanların boğazını sıkasınız geliyor!

Osman Hoca; Atatürk’ün önderlik ettiği “İstiklal Mücadelesi”ne, Timur’un hazinesini iki tren vagonuna koyarak Anadolu’ya gönderen Buhara Türkleri’nin Cumhurbaşkanı… Ancak Ruslar bu hazinenin % 20’sini Anadolu’ya gönderiyor ve kalan kısmına da türlü bahanelerle el koyuyor.

Bir de Timur’un hazinesinden kalan üç kılıçtan biri Mustafa Kemal’e diğeri İsmet İnönü’ye üçüncüsü de İzmir’e girecek olan Türk askerinin komutanına verilmek üzere gönderiliyor ki; üçüncü ve son kılıç Yüzbaşı Şerafettin’e veriliyor. Bugün bu üç kılıcında akıbeti meçhulmüş! Tabii insan ister istemez soruyor: “Niye İzmir’e girecek komutana?” diye… Sebebi de Timur’un İzmir’i fetheden komutan olması imiş. Demek ki; Buhara Türkleri 1919’larda tarihlerinin farkında ve büyük bir milli şuura sahip insanlarmış… Bu sebeple Türkiye Türklerine, incelik ve derinlik taşıyan mesajlarla destek oluyorlar.

Yine Timur Kocaoğlu’ndan dinlediğim ve onu da gözyaşlarına boğan, ağbisi ile babası Osman Hoca’nın Tahran’daki karşılaşma hikayesi çok ilginç. Türk varlığının bekası için verilen mücadele sebebi ile baba – oğlun kucaklaşamamasından öte bir dram mı var?

Osman Hoca, kendisini tanımadan karşısına dikilen Sovyet Subayı oğluna sorar: “Osman Hoca’yı tanırmısın ve niçin ararsın?” cevap “Osman Hoca babamdır. Onun için ararım”. Bu cevaba temkinli yaklaşan Osman Hoca, Sovyet Subayından Osman Hoca’ya verilmek üzere bir resim ister. Bu resim Timur Kocaoğlu’na halen ulaşmak istediği ağbisinden kalan tek kanıttır. Çok iyi bir satranç ustası olan Osman Hoca, sohbet sırasında Sovyet Subayı oğluna satranç oynamayı teklif eder. Böylece hem onu tanımak hem de geliş sebebini öğrenmek ister ve oyunda da ona yenilir.

Timur Kocaoğlu, hayatı boyunca babasını satrançta yenemediğini söyledi. Ağbisine nasıl yenildiğini babasına sorduğunda da “Yenilerek oğluma sarılmak istedim!” cevabını aldı. İşte Türklüğün ulaştığı mertebe, oğullarına bile sarılamayan adamların mücadelesi ile oluşmuştur. Eğer oğluna bile sarılamayan Osman Hoca’nın bizde hakkı varsa, biz Türklüğün ulaştığı bu mertebeyi yükseltmeli ya da en azından korumayı başarmalıyız.

Son husus ise babası Osman Hoca’ya örtülü ödenekten, milletvekili olmamasına rağmen Atatürk tarafından milletvekili maaşı bağlanması hadisesidir. Bu maaş sadece Menderes’in Demokrat Partisi iktidarında 10 yıl boyunca kesilir ve 1960’ta Alparslan Türkeş’in talimatıyla ölünceye kadar olmak üzere yeniden bağlanır.

Birileri Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söylüyor. İşte Demokrat Parti’nin dikkat çekici özelliklerinden biri de budur. Doğrudur; bunlar Atatürk’ün, Alparslan Türkeş’in, Ziya Gökalp’in, Atsız’ın, Erol Güngör’ün devamı olamazlar. Olsalar olsalar, Türk’e hasım olanların devamı olurlar. Onun için Türkiye’deki gelişmelere ve özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimine, Buhara Türkleri ve onların önderi Osman Hoca’nın yaşadıkları ile bakalım. Ve siz hiç oğlunuza, bir oyunda yenilerek sarılmak ister pozisyonda oldunuz mu? Bunu da, düşünerek hareket edelim.

Maraş Millî Mücâdelesinde 22 Gün

Maraş Millî Mücâdelesinde 22 Gün

Birinci Dünya Savaşı henüz tamamıyla sona ermeden, 30 Ekim 1918 târihinde Mondros Mütârekesi imzalanınca İtilaf Devletlerinden İngiltere, Fransa, Yunanistan ve Rusya; başta İstanbul olmak üzere Anadolu’yu işgal etmeye başladı.

Maraş, 8 ay devam eden İngiliz işgalinden sonra 29 Ekim 1919’da Fransızlar tarafından işgal edildi.

Şâirler, edipler ve hatipler diyarı Kahramanmaraş’ın vatansever evlâdı velût, dikkatli ve hassas yazarı Serdar Yakar; 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 96 sayfalık eserinde 22 gün devam eden Maraş işgalini gün be gün anlatıyor. Her gün yaşanan yürek yakıcı hâdiseler, bütün teferruatı ile film şeridi gibi gözler önüne seriliyor.

Kitabın arka kapağındaki Ahmet Hamdi Tanpınar imzalı yazı, okuyucuyu sayfalara yönlendiriyor:

Maraş’ın kurtuluş bayramı gerçekten görülecek şeydir. Bu resmî hiçbir tarafı olmayan bir şehir günüdür. İnsan Maraş’ta bu bayramı seyrederken kendisini kâdim çağlarda, tanrıların insanoğlu ile beraber bir sofrada oturdukları, yeyip içtikleri günlerin canlı hatırası içinde sanır.

Bütün şehir çok evvelden bugüne iyice hazırlanır. Maraş’ın kanlı savaş günlerinde çetelere yiyecek, giyecek hazırlayan, silâhlarını yağlayan, çocuklarının ellerine Kafkas’ı, Kırım’ı, belki Girit’i görmüş tüfekler, kılıçlar, bıçaklar teslim eden, içlerinde zifafın zevkini, annelik gururunu tattıkları, hanım olarak yaşadıkları, misafir ağırladıkları evlerini kendi eliyle ateşleyen Maraşlı kadınlar yahut onların kızları, torunları, bugünü yapılan işin büyüklüğüne lâyık bir şekilde kutlamak için sabahlı akşamlı çalışırlar, şehrin gururu olan delikanlıların giyeceği yerli elbiseleri hazırlarlar.   

İnsanın bedenini bir ürperme, titreme kaplıyor: Ne demek ‘zifafın zevkini …, annelik gururunu yaşadıkları evlerini kendi elleriyle ateşleyen kadınlar…

İnsan kendi evini kendi eliyle ateşe verir mi? Kitabı okuyanlar anlıyor ve hak veriyor.

Serdar Yakar, otuz yıl devam eden araştırmalarından, olayların canlı şâhitleriyle yaptığı görüşmelerden, incelediği belgelerden elde ettiği bilgileri askerî bir disiplinle derleyip toparlamış, bir kitâbe gibi okuyucuya sunmuş, daha da önemlisi târihe not düşmüş.  Tebrike şâyan bir çalışma meydana getirmiş.  Eser, Kurtuluş Mücâdelesinin her günü için bir bölüm hâlinde tasnif edilmiş.

Bâzı günlere âit bölümlerden özetlenmiş örnekler:

Muharebenin İlk Günü (21 Kânûn-İ Sânî (Ocak) 1920 Çarşamba)

Fransız işgal kuvvetleri komutanı General Keret, bir gün öncesi yaşanan olaylar dolayısıyla günün ilk saatlerinde yapmış olduğu çağrı ile şehrin ileri gelenlerini karargâha dâvet etmişti. Dâvet edilen misâfirler gelmeden önce de tabur kumandanlarını toplayarak bütün kuvvetlerin hazır vaziyette bekletilmesini emretti. Verilecek işâret ile önceden belirlenen stratejik noktalar işgal edilecekti. Çağrı üzerine işgal kuvvetleri karargâhı olarak kullanılmakta olan Amerikan Kolejine Mutasarrıf Vekili Ahmet Cevdet, Jandarma Komutanı İsmail Hakkı, Komiser Cemil, Belediye Reisi Hacı Bekir Sıtkı, Müftü Mehmet Tevfık, Eytam Sandığı Müdürü Haşan Refet, Hafız Ali, Karaküçük Hacı Mustafa, Dedezade Mehmet Hilmi, Kocabaş Hacı Nâci, Şişman Ârif, Nafia Baş Mühendisi Abdullatif, Bayazıtzâde Mehmet Rüştü ve bir kısım dâire üst görevlileri ve şehrin bâzı ileri gelenleri gitmişlerdi.

Bunlar karargâha vardıklarında bir kısım askerin mitralyöz başında cephaneleri ile birlikte harekete hazır vaziyette beklediklerini görürler. General Keret’in yanına girdiklerinde ise, tercüman aracılığı ile adları birer birer sorularak görev ve meslekleri kayda geçirilir.

Söze başlayan General, bir gün önce yaşanan olayları kastederek Antep’ten Maraş’a gelmekte olan kuvvetlerine yolda Türkler tarafından baskın yapıldığını, silah ve teçhizatlarına el konulduğunu, askerlerinin öldürüldüğünü dile getirir. Hemen arkasından da tehdit dolu cümlelerle bu durumun sorumluluğunun Türklerde olduğunu ve cezasının şiddetle verileceğini söyler.

Askeriniz yok, paranız yok. Artık buralar bizim, bizimle yaşamaya alışacaksınız. Aksi takdirde olacaklardan ben sorumlu değilim.’ der. 

Karşılık olarak, Mutasarrıf Vekili Ahmet Cevdet Bey savunmada kalarak açıklamada bulunmak ister ise de etkili olmaz. Müderris Şirevizzade Mehmet Efendinin sözlerinin de General Keret’in katında bir etkisi olmaz.

General Keret, almış olduğu karar ve yaptığı planlama doğrultusunda verdiği emirle Ahmet Cevdet, Binbaşı İsmâil Hakkı, Belediye Reisi Hacı Bekir Sıtkı, Mühendis Abdüllatif, Kocabaş Hacı Nâci ve Şişman Ârif Efendiden ibâret olmak üzere 6 kişiyi orada alıkoyar. Diğerlerine ise;

Durmayıp gidiniz, Müslümanları baş eğmeyedâvet edi¬niz. Karşı çıkmaları halinde büyük zararlara uğratılacaklardır’ tâlimatını verir.

Haşan Refet Efendinin;

Şimdi millet bizden burada bırakılanları soracaktır. Bu cihetle halkın nazarında sorumlu tutulmamamız için onlara da müsaade buyurulsun, yahut bizler de burada kalalım’ sözleri üzerine General kızgınlıkla cevap verir:

Onlar sonra gönderilecektir. Siz durmayıp hareket ediniz.’

Öğle öncesi karargâha gelen heyet altı kişi eksik olarak ikindi üzeri karargâhtan ayrılır. Çıkışta karargâh çevresindeki askerlerin tamamının savaş konumunda bulunduklarını görürler.

Heyeti karşılayanlar durumu öğrendiklerinde vakit geçirmeden Hükümet binâsına giderek heyetin hapsedildiği bilgisini duyururlar.

Hükümet binâsında Evliya Efendi ile birlikte görüşmelerin sonucunu bekleyen Arslan Bey durumu öğrenir öğrenmez daha önceden kararlaştırıldığı üzere havaya üç el ateş açılmasını emreder. Silah sesini duyan en uçtakiler de havaya üç el silah sıkarak işâreti diğer mahallelere duyurur.

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı sıfatı ile de teşkilatın bütün şubelerine şu emri geçer:

Arkadaşlar, harp başlamıştır. Allah’ın inâyeti, Peygamberimizin rûhaniyeti, din kardeşlerimizin fedâkârlığı ile her şey göze alınmıştır. Vatanımız, bir fert kalıncaya kadar düşmana teslim olmayacaktır. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.’

Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Arslan Bey kumandayı ele alarak her aşaması planlanmış olan harekâtı başarı ile idâre ederken Şeyh Ali Sezâi Efendi de Arslan Bey’in hemen yanıbaşında yerini alır. Şehir içi çatışmaların başladığı ilk günden son güne kadar çetelerin maneviyatının en üst noktada olmasının en önemli sebebi Şeyh Ali Sezai Efendinin dua ve tavsiyeleridir.

Harp bütün şiddeti ile resmen başlar. Heyeti Merkeziye’nin fiili harp ilânını bildirmesi bütün semtlerde halkın gayret ve cesaretle savaşa katılmasını sağlar.

Maraşlı çeteler önceden hazırlanan plan doğrultusunda hareket ederek şehrin giriş çıkışlarıyla mahalleler arasında bulunan sağlam yapılı kiliselere, konaklara, Taşhan, Gazhâne, Eytamhâne, Depo, Kışla, Alman ve Amerikan dâire ve binâlarına, Arasa Hanı’na yerleştirilen işgal kuvveti kıtalarına karşı mücâdeleye girişir. Kritik noktalar çeteler tarafından ele geçirilir. Böylece düşmanın harekât kabiliyeti büyük oranda kırılmış olur.

Arslan Bey’in önceden aldığı tedbirler dolayısıyla General Keret’in ‘Önemli noktaları işgal edin’ emri yerine getirilemez. Hükümet binâsını işgal etmeye gelen Fransız müfrezesi de Kızılkabırlık civârında çeteler tarafından püskürtülerek geri çekilmek mecburiyetinde bırakılır.

Şehrin önemli simâlarından olan Meclis idâre Kâtibi Zülkadirzâde Süleyman Bey de çatışmalar başladığında hükümette görevi başında bulunduğundan mıntıkasına yetişmek için yola çıkar. Çarşıbaşı civârından geçmekte iken Kırklar Kilisesi önündeki Fransız nöbetçilerinin ve Tüfekçi Hamamı etrafındaki Ermeni evlerinden açılan ateşten Allah’ın koruması ile yara almadan kurtulur.  (s: 7-9)

Önceden kararlaştırılan üç el ateş parolası ile savaş başlamıştır. Başladığı gibi devam eder ve takvimlerin 11 Şubat 1920 târihini gösterdiği 22. günün sabahında zafer, Kahraman Maraşlıların olmuştur:

Bu sırada Kışla civarında bir hareketlilik gözlenmişti. Karartı askerden ziyâde bir göç kafilesine benziyordu. Ateşkes emri verildi. Kafile ilerledikçe bunların Ermeni âileleri olduğu anlaşıldı. Bir müddet sonra düşman kolundan kaçan yüklü bir katır Türk siperlerinin önüne gelmişti. Tutularak hayvanın yükü muâyene edildiği zaman Ermenilere âit eşya olduğu görüldü. Düşmanın bâzı Ermenilerle birlikte şehri terk ettiklerine şüphe kalmamıştı. Gece yarısına doğru Kışlada yangın başladı.

Birinci Dünya Harbi’nin galip ve mağrur ordusu Maraş’ta Türk imanı ve kahramanlığı karşısında mağlup olmuş ve hayvanların ayağına keçe sararak kaçmış, kaçarken de kışlayı ateşe vermişti. Bazı mücâhitler sevince kapılarak, evvelce hazırlanmış olan büyük zafer bayrağını çekip kışlaya gitmek istiyordu. Düşman kaçmıştı. Fakat çatışmalar durmamıştı. Sabahın beklenmesine karar verildi.

Dâhiliye Nezâretine ve Üçüncü Kolordu Kumandanlığına gönderilen bugünkü raporda şöyle denilmekte idi:

Maraş bombardımanının yirmi ikinci gecesine rastlayan bu Çarşamba, Fransız askerleri şehrin her yanını ve resmî dâireleri ve câmileri, dünkü gün saat dokuzdan itibâren gece saat onbire kadar devamlı bir şekilde değişik yerlerden bombardıman ederek birçok binaları ve hükümet dâiresini yakmıştır. Daha sonra da, askerî kuvvetlerini ve cephanesini alıp, kışlayı da yaktıktan sonra İslahiye’ye doğru çekilip gitmiştir

Düşmanın çekildiği anlaşılır anlaşılmaz teşkilâta şu mealde bir emir gönderildi:

Şimdi yapılan keşifte Fransız ve Ermenilerin huruç hareketleri yaptıkları anlaşılmıştır. Birçok Ermeni âilesi Kışladan Şükrü Bey zeytinliğine geldikleri ve Mercimektepe’deki Norman kuvvetlerine doğru ilerledikleri görülmektedir. Bu gece parolamız ‘Zafer’dir. Postalarınızı gönderip cephâne aldırınız. Düşman tâkip ve ateşe devam edilecek. Yine de düşmanın baskın yapması ihtimaline binaen tertibat almanız lazımdır.’

Fransızlar Maraş’tan çekilirken yanlarında jandarma kumandanı İsmail Hakkı Bey, Şişmanzâde Ârif, Kocabaşoğlu Hacı Nuri, Mühendis Abdüllatif Bey ve Belediye Başkanı Hacı Bekir Sıtkı Bey’i de beraberinde götürmüşlerdi.

Jandarma kumandanı İ. Hakkı dipçik darbelerine daha fazla dayanamayarak yürüyemez olduğundan yolda bırakıldı. Fransızları tâkip maksadı ile ertesi gün harekete geçen Kuvayi Milliye tarafından yolda bulundu. Maraş’a götürüldü. El ve ayakları donmuş olduğu için kurtarılamadı ve 22 Şubat günü vefat etti.

Bu sırada dün akşamdan beri kendisinden haber alınamayan Dr. Mustafa’nın da şehit edildiği haberi duyuldu. Dr. Mustafa’nın kimler tarafından şehit edildiği ile ilgili net bir bilgi olmasa da çeşitli iddialar bulunmaktadır.

Maraş harbi sadece Maraş’ta değil, Fransızların bütün Anadolu’da sonunu getirdi.

Le Temps gazetesi: ‘Eğer Mondros Ateşkes Antlaşması Türk ordusunu silahsızlandırsaydı, eğer bizden önce Kilikya’yı işgal eden İngiltere arkalarında silah bırakmasaydı, eğer Fransa’nın menfaat gözetmeyen politikası milliyetçilere açıklansaydı ve bu politika yabancı ajanlar tarafından durmadan tahrif edilmeseydi işler bu kerteye gelir miydi?’ diye yazıyordu.

Lyon Repuplician ise İngilizlerin Türkleri silahsızlandırmayı beceremediğini söylüyordu. Fransız kamuoyu ise Er menilerin tahriklerini olayların asıl sebebi olarak görüyordu.  

SERDAR YAKAR: Kahramanmaraş’ta 10 Mart 1965’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümünden mezun oldu. İlk yazı çalışmaları lise yıllarında Erciyes dergisinde yayınlandı. Üniversite öğrencilik yıllarında ‘Hurûc’ dergisini çıkardı. Millî Gazetede ‘Gençlik’ ve ‘Kültür Sanat’ sayfaları hazırladı. ‘Kadın ve Aile’ ve ‘Gülçocuk’ dergilerinde Yazı İşleri Müdürü, Timaş Yayınlarında Editör olarak çalıştı. Kahramanmaraş Belediyesi Özel Kalem Müdürlüğü, Yazı İşleri Müdürlüğü, Terminal Müdürlüğü, Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Kütüphaneler Müdürlüğü yaptı. Bir süre Belediye Memurları Sendikası (BEM-BİR-SEN)’in şube başkanlığını üstlendi. Yazı çalışmaları; yurt genelinde İslam, İlim ve Sanat, Altınoluk, Kadın ve Aile, Gülçocuk, Sur, Mavera, Yedi İklim, Şehir ve Kültür dergilerinde, mahall olarak da; Ukde Haber, Kahramanmaraş’ta Bugün, Kahramanmaraş Manşet, Kahramanmaraş’ın Sesi, Kimlik, Cesur Haber, Yorum gibi gazetelerin yanı sıra Uzunoluk, Kurtuluş, Dört Mevsim Maraş ve Alkış gibi dergilerdeyayınlandı. Bir gurup arkadaşıyla birlikte kurduğu Ukde Yayınları bünyesinde ‘Ukde Haber’ gazetesi ve ‘Kurtuluş’ dergilerini çıkardı. Kitap yayıncılığı yaptı. Birlik TV’nin kuruluşunda yer aldı. Haber 7’nin Kahramanmaraş temsilciliğini üstlendi. Mahallî yayın yapan Yunus Televizyonunda haftalık ‘Ukde Sanat Edebiyat’ programları hazırladı. 2003 yılında Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans programını tamamlayarak ‘Yerel Yönetimlerde Alternatif Hizmet Sunma Yöntemleri: Kahramanmaraş Belediyesi Örneği’ adlı çalışması ile ‘Kamu Yönetimi Uzmanı’ unvanını aldı. Ortak ve müstakil olarak yayınladığı onlarca kitabı var. Hâlen Onikişubat Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü olarak görevine devam etmekte olup evli ve dört çocuk babasıdır.

UKDE KİTAPLIĞI:

Halifelik Üzerine

Halifelik, Allah’ın emri değil. Kur’ân-ı Kerim’de bütün insanlar yeryüzünün halifesidir.

Müslümanların devlet başkanlarına “halef olan” anlamında “halife” denmiştir.

Emevîler de Abbasîler de “halifeliği” siyasî güç olarak kullanmışlardır.

Bizde “halifelik” talebi, “Yeni Türkiye”ye karşı tavırdır. (M. Kemal, Osmanlı’dan sonrası için “Yeni Türkiye” der.)

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

Aşağıdaki yazıyı çok iyi kavrayarak Türkiye Cumhuriyetini kuran Başbuğ Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerinden Halifeliğin kaldırılması, Laik Cumhuriyetin kurulması ve üniter yapının oluşturulması dâhil ne kadar gerekli ve önemli olduğunu görüyoruz:

*

Okuduklarımızdan; tarihi bilgilerimizden edinimlerimizden bahisle;

Osmanlıyı 1299 yılında Oğuz Türklerinin Kayı Boyu kurmuştur.

Osmanlı imparatorluğu;

– 1299 da kurulmuş, 1579’a kadar 3 asır YÜKSELMİŞ….

– 1579 dan 1699 kadar,

1 Asır DURAKLAMIŞ.

– 1699 dan 1919 kadar.

GERİLEMİŞ VE YIKILMIŞTIR.

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı;

– Halifeliğe kadar olan Osmanlı… (1299-1517) Nam-ı diğer Türk İmparatorluğu

– 1517 tarihinde Halifeliğin alınmasından sonraki Araplaşan Osmanlı İmparatorluğumuz… Ve Araplaştıkça daha çok batan koca Osmanlı İmparatorluğumuz…

*

Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu…

Ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…

O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlukluların elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler…

Bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerdedir. (1517)

Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler…

İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.

Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarından seçilecek iki bin civarında ulemanın, Mollanın, Ebussuud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmeleri sağlanır…

*

İmparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle; Türk İslam’ının terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evirilmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.

Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.

Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!”, “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.

Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine, Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur…

1603 yılına gelindiğinde artık Ehl-i Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır, kapatılır; yerine Halidî, Nakşî, Kürdî Tekkeler kurulur.

Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir,

1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)

Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilirler…

*

Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, böylece kırdırılırlar, ganimet bile toplatmazlar…

Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…

Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak için de Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.

Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır… Buna tarihimizde “Ekrad (kürtleşmiş) Türkmanlar” denir…

*

Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)

Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu ve bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.

Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir, artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir… Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmış, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…

Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler…

Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar…

Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur. 1563’te ise Rumların matbaası vardır.Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra, 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz; ama bilgiye sahip olmak için artık çok geçtir…

*

Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır:

1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir Türk imparatorluğu (Osmanlı) varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de Kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?

Osmanlı bu dönemde; yani yaklaşık son 250 sene, 1683 Viyana Bozgunu’ndan, nihayet 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşını kazanana kadar tüm savaşları kaybetmiştir.

Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi mezhepçi politikalara dönülmeseydi; koca bir imparatorluk batar mıydı?

Ve yine; Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş’ların, Seyit Gazi’lerin, Ahmet Yesevi’lerin İslam’ı, İslam değil miydi?

Osmanlıyı kuran Şeyh Edebali’lerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de, Ebussuud’lara teslim edip batırdık koca imparatorluğu…

Umarım bugün aynı vahim hatalara düşmeyiz!!!

Ve Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki:

“Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”

*

Kutsal, sınırsız yetkili bir halife anlayışı, İslam’da yoktur. Bir toplumun, milli değerlerini temsil etmesi gereken, kanunlara ve adalete uygun iş görüp insanlık değerlerine de uyan, bir yönetici ve danıştığı insanlar ve kurumlar vardır. Bu yöneticinin adı, o toplumun kültürü ve geleneklerine bağlı bulunarak ve yeniliklere de açık olarak, han, hakan, şah, şehinşah, padişah, başkan, cumhurbaşkanı olur. Bunun İslam’a da, toplumun gelişmesine de uygun olanı, seçimle bu göreve gelmesidir. Bu şartları taşıyorsa, böyle birine halife deseniz de ne farkeder? Şu muhakkak ki; yeryüzünde, mecazen de olsa Allah’ın gölgesi, vekili olamaz.

Birçok konuda olduğu gibi, siyasi, idari konuda da yanlış dinî anlayışlarımızı düzeltmek zamanı, hâlâ gelmedi mi?

Çağın gerektirdiği bilimsel çalışmalarıyla hayatı kolaylaştıran, dünyayı yaşanır kılan; insanlığı aydınlatarak önünü açmış; rehber olmuş insan onurunu öne çıkaran; bütün münevverlere selam olsun.