22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 150

Bile Bile Lades

Son iki yılda herkes bütün sabit gelirlilerin alım gücünün düştüğünden, gıda, konut ve eğitim gibi en temel ihtiyaçlara erişimin güçleştiğinden yakınıyor. Bunu artık iktidar kanadı da itiraf ediyor.

Mesela Ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek bile “sıkıntıların farkındayız, vatandaşlarımız şikâyette haklı. Bir geçim sıkıntımız var” dedi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şen de yakınmaları haklı bulanlardan: “Diyorlar ki ‘Fiyatlar şöyle.’ Doğru söylüyor. Dediği doğru mu? Doğru. Ya da emekli maaşları. Vatandaş doğru söylüyor. Evet, artırdık. Kat olarak 20 sene öncesine göre oranlarsanız yüksek ama bugünkü fiyatların aşağısında, düşük kalıyor. Vatandaş da bunu söylüyor. Doğru söylüyor.”

Fakat rakamlara bakarsanız AKP hükümeti ve yöneticilerinin böyle ezik ifadelerle “vatandaş geçim sıkıntısı şikâyetinde haklı” dememesi gerekir.

İbrahim Kahveci yazdı. Son iki yılda ücretler, yapılan zamlarla, TÜİK’in açıkladığı gıda, kira ve eğitim fiyatları artışlarından daha fazla artmış. Hem asgari ücret ve hem de ortalama ücret artışları bu en temel harcama kalemlerinin fiyat artışlarından daha fazla olmuş.

Bu durumda vatandaş son iki yılda daha rahat geçiniyor olmalı değil mi? Böyle olsa iktidar kanadı her seviyeden “halkımızı enflasyona ezdirmedik, refahını artırdık” diye caka satmaz mıydı?

Bu çelişkili görünen durumun sebebini herkes biliyor. Devletin en güvenilir kurumu olması gereken TÜİK’in verileri doğru değil. Bağımsız ekonomistlerden oluşan ENAG’ın enflasyon rakamlarını dikkate alırsanız yoksullaşmanın sebebi ve boyutu çok açık çıkıyor.

“Biz devletin kurumuna güvenmek zorundayız.”

Ama işte mızrak çuvala sığmıyor. Derin bir yoksullaşma süreci yaşanıyor. İktidar kanadı bile bunu inkar edemiyor. Buna rağmen TÜİK rakamlarıyla ülke ekonomisini yönetmeye çalışıyorlar.

****

İbrahim Kahveci başka bir tespit daha yapmış: “Türkiye kesintisiz 14 yıldır büyüyor ama yoksul sayısı azalmadığı gibi tersine artmaya devam ediyor. Hatta son 3 yılda çok hızlı büyümeye rağmen yoksul sayısı 2021’de 17 milyon 636 bin kişiden 2023 yılında 18 milyon 219 bin kişiye yükseldi. Türkiye’de büyüme yoksulluğu azaltmadığı gibi tersine artırmaya devam ediyor.

Bir başka sebep, gelir dağılımında bozulma. “Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda en zengin yüzde 5’in gelirden aldığı pay yüzde 19,56 düzeyindeydi. Şimdi bu pay yüzde 24,74’e çıktı.” Yani zengin daha zengin, fakir daha fakir hale geldiği için ortalama gelir biraz yükselse bile fakire bir faydası olmuyor.

Bunu devleti yönetenler elbette biliyor. Ama Mehmet Şimşek’in aldığı istikrar kararları hep fakirden tahsil etmek üzere. Çok zenginlerden vergi almak, devletin israfını bitirmek adına yapılan bir şey yok.

Yazının başlığı olan “Bile bile lades” bir olayın sonucunun kötü biteceğini bilerek bu olayı devam ettirmek anlamında kullanılır. Ben de bu yüzden iktidarın yaptıklarına “bile bile lades” diyorum.

**********************************

Siyasette Bile Bile Ladesler

Cumhur İttifakının yani iktidarın en küçük ortağı Hüdapar Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu’nın Anayasa’nın dördüncü maddesinin kaldırılması talebi tartışma yarattı.

Hüdapar’ın bu talebine CHP ve İYİ Parti Genel Başkanları sert cevaplar verdiler. Fakat CB Erdoğan sadece “Anayasa’nın ilk dört maddesi ile ilgili tartışma yok” dedi. Küçük ortağına sitem bile etmedi. MHP’den Genel Başkan Yardımcısı “MHP, yıllardan beri Anayasa’nın malum 4 maddesi konusundaki titizliğini bütün kararlılığıyla göstermiştir. Bu konuda asla taviz de hesap da vermeyiz” dedi. Fakat O da Hüdapar Genel Başkanına bir laf etmedi.

Çünkü Hüdapar, domuz bağları, işkenceler, mezar evler, Gaffar Okkan suikastı gibi olayların faili “Hizbullah terör örgütünün” siyasi uzantısı olarak biliniyor. Önce “Mustazaflar Derneği” adıyla örgütlenmişlerdi. Bu dernek “Hizbullah terör örgütünün amacı doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu” gerekçesiyle kapatıldı. Bunun üzerine 2012’de partileşme kararı alındı ve Hür Dava Partisi yani HÜDA PAR kuruldu.”

Bu partinin programında “Anayasanın değiştirilemez nitelikte hiçbir maddesi olmamalıdır” yazılıdır. Yani Anayasanın sadece 4. Maddesinin değil değiştirilemez ilk 4 maddenin tamamına karşı olduğu İttifak ortaklarınca bilinmektedir.

Buna rağmen Erdoğan, Bahçeli, Destici ve (AKP listesinden milletvekili seçtirilen) Hüdapar başkanının el ele sahneye çıkması, “bile bile lades”tir.

Hüdapar Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu “Hizbullah ve PKK’ye terör örgütü demiyorum” diyen biridir. Malazgirt Zaferinin yıldönümü törenlerinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin üst komuta kademesinin bu zatla birlikte poz vermesi de “bile bile lades”tir.

**********************************

Özel’e Ve Bahçeli’ye Atatürklü, Erdoğan’a  Atatürksüz FB Forması

Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Ali Koç, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e, üzerinde Atatürk silueti olan Fenerbahçe forması hediye etmiş.

Fakat daha sonra ziyaret ettiği Recep Tayyip Erdoğan’a aynı formanın Atatürk silüeti olmayanından hediye etmiş. Sosyal medyada tartışılan bu konudaki yorumlardan biri dikkatimi çekti: “Nabza göre şerbet dedikleri bu olsa gerek.”

Erdoğan’a hediye edilirken Atatürk silüeti olmayan formanın tercih edilmesi ve vatandaşın “nabza göre şerbet” değerlendirmesi Erdoğan ile Atatürk arasında bir sorunun varlığının kabulü anlamına geliyor.

Bu kanaate varılmasında belki de Atatürk düşmanı Fesli Kadir’i ölmeden önce hastanede ziyareti etkili olmuştur. “Atatürk’ü sevenler cenazeme gelmesinler” vasiyetine rağmen bu “meczubun” cenaze namazına bir çok bakanının katılmış olması da…

Atatürk’ün makamında oturan bir kişinin Atatürk’le sorunlu olduğunun kabulü bana ağır geliyor.

Bilgisiz muhafazakâr kesimin Atatürk’e soğuk baktığı bir gerçekliktir. Fakat muhafazakâr kesimden gelen Turgut Özal bile Cumhurbaşkanı olduktan sonra Nutuk’u okuyunca Atatürk’ün dehasını anlamıştı. “Nutuk’u okuyunca anladım: Atatürk muhteşem bir beyinmiş. Değerlendirmeleri, kararları, öngörüleri, reformistliği gerçekten inanılmaz. Meğer ben Atatürk’ü hiç tanımıyormuşum, kendisine hayran oldum…” diye itiraf etmişti.

İnşallah Erdoğan da Nutuk’u okumuştur.

Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) – (3)

                ABD kuruluşundan itibaren düzenini sömürü üzerine kurduğundan, bir taraftan Osmanlı devletine sudan sebeplerle baskı yapmaya çalışırken, diğer yandan da ekonomik inisiyatifi rakiplerine kaptırmak istemiyordu. Birinci Dünya savaşının hemen akabinde, Lewis Heck’i İstanbul’a komiser olarak atadı. Kısa bir süre sonra Heck’in yerine Amiral Mark Lambert Bristol atandı. Bristol 1927 yılına kadar Türkiye’de ABD’yi temsil edecekti.

                4 Kasım 1920’de Ankara Hükümetinin Samsun’a temsilci olarak atadığı İsmail Bey, Ankara’ya gönderdiği telgrafta, bölgesi dâhilinde ABD tarafından atandığını iddia eden bir Amerikan temsilcisinin bulunduğunu haber verdi. ABD, İstanbul Hükümetine her istediğini yaptırdığı için Ankara’ya da aynı taleplerde bulunurum ve kabul ettiririm havasındaydı. Fakat ABD burada yanılıyordu. Samsuna atadığı temsilcisini Ankara reddetti. Çünkü Amiral Bristol, Samsun’a temsilci atarken, Ankara’yı haberdar etme gereğini bile duymamıştı.

                Aynı ay içerisinde Amiral Bristol, Samsun’da yarı resmi statüde bir temsilci görevlendirmek için izin istedi. Ankara Hükümeti ise ABD temsilcisine karşılık Washington ile resmi ilişki kurmak istediğini dile getirdi. Fakat Amerika, Ankara ile diplomatik ilişki kurmak istemiyordu.

                Milli mücadele yılları boyunca Türkiye ile resmi ilişkiler kurmaktan kaçınan ABD, 20 Kasım 1922’de toplanan Lozan Konferansı’na gözlemci olarak gönderdiği heyetten yalnızca iki nokta üzerinde durmalarını istedi. Bunlardan birincisi, Kapitülasyonların muhafazası ve bu arada dini eğitim kurumlarına çalışma hürriyeti tanınması. İkinci talep ise barış zamanında bütün devletlerin savaş ve ticaret gemilerine Boğazlardan geçiş serbestliği tanınması idi. Lozan’da ABD görüşüne yakın bir anlaşmaya varılmakla birlikte, Kapitülasyonlar konusunda Türk görüşü başarı kazandı ve Osmanlı döneminde yabancılara tanınan bütün imtiyazlar artık tarihe karıştı.

Türk – Amerikan Lozan Anlaşması:

Türkiye ve ABD 6 Ağustos 1923’te, aralarında yeniden diplomatik münasebet sağlamak maksadıyla Türk – Amerikan Lozan anlaşmasını imzaladılar.

                Başlangıçta ABD, Türkiye ile bir anlaşma yapmak konusunda oldukça isteksizdi. Türkiye ise tam aksine ABD ile yapılacak bir anlaşmaya büyük önem atfediyordu. Ancak daha sonraki görüşmelerde de anlaşılacağı gibi, zamanla değişen siyasi konjonktür Türkiye’yi rahatlatırken, ABD’nin durumunu zayıflattı.

                Milli Mücadele döneminden sonra Türkiye ile ABD arasında bir anlaşma imzalamak üzere yapılan ilk girişim, 15 Kasım 1922’de Roma’da, Ankara Hükümetinin İtalya Büyükelçisi Celalettin Arif Bey’in, ABD’nin İtalya Büyükelçisi Richard Washburn Child ile yaptığı görüşmedir.

                İsmet Paşa, Lozan Konferansının 2. Safhasında Child’in halefi Joseph Rew’e önce 22 Nisan sonra 5 Mayıs 1923 tarihlerinde bir dostluk ve ticaret anlaşması yapma talebinde bulundu. Bu teklif üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı Grew’e: “ Resmi müzakerelerin üzerinde temellenebileceği bir zeminin bulunup bulunmadığını anlamak üzere gayrı resmi müzakerelere” başlama yetkisini verdi.16 Mayıs 1923’te uzmanlar arasında yapılan toplantıyla, müzakereler gayrı resmi olarak yapılmaya başlanmış oldu.

                İsmet Paşa, Müttefiklerle imzalanacak anlaşmanın son halinin belli olmasından sonra, (21 Temmuz) Amerikalılara karşı büyük bir psikolojik üstünlük yakalamış olmanın rahatlığıyla Grew’e adeta ültimatom taşıyan şu sözlerle: “Türkiye tam bir samimiyetle ABD ile politik ve ekonomik ilişkiler kurmayı istemektedir. Ancak, Türkiye verebileceklerinin tamamını ortaya koyduğundan artık bundan sonra müzakerelerde hiçbir konuda geri adım atmayacaktır. Bunlar bizim Türk tarafı olarak en son sözlerimizdir.”

                Bu sözlerden bir gün sonra aynı tavırla yine İnönü: “Türk – Müttefik Lozan Anlaşması’nın maddeleri, Türkiye’nin geleceğini inşa edeceği prensiplere uygun olarak belirlenmiştir. Eğer ABD bu prensipleri şeklen ya da ruhen sınırlamaya kalkarsa, yeni Türkiye’nin geleceğini üzerine inşa edeceği yapıyı ve ruhu da incitmiş olacaktır.

                İnönü’nün bu sözlerinden sonra ABD temsilcisi artık pabucun pahalı olduğunu anlayacaktır. Grew, İsmet Paşa’nın yüksek perdeden söylediği bu sözlere karşılık, gayet masum ve mazlum bir tavırla: “ABD’nin Türkiye ile anlaşabilmek adına elinden geleni yaptığını, fedakârlıkların sadece ABD’den istenmemesi gerektiğini, kendilerinin dünya devletlerinin birbirleriyle imzaladıkları en modern anlaşmalara dayalı olarak bir anlaşma taslağı hazırladıklarını, Türk beklentilerini karşılamak adına bu taslağı neredeyse tamamen değiştirdiklerini” beyan ettiyse de, İsmet Paşa’yı yumuşatamadı.

Atatürk Dönemi Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938): Alıntı

Devam Edecek

Âkif ve İnsan  (5)

     Dururken böyle bî-payan terakkî-zâr karşında;

     Nasıl dersin ya “Pek mahdûd bir cirmim” tutarsın da.

     (Böyle sonsuz bir ilerleme ve yükselme alanı karşında dururken;

     Nasıl dersin “Cirmim pek sınırlı! / Varlığım pek değersiz, kıymetsiz!”

     Oysa ey insan sen! Yaratılmışların en mükemmeli ve en hârikasısın. Üstelik yaratılanların en

     Güzeli olup, istidat ve kabiliyetçe en gelişkin bir mahiyet içermektesin. Öyle ki, hilkat ve

     Yaratılış ağacının şuurlu bir meyvasısın. Senin her şeye ilgi duyan bir merak, bilinç ve şuurun

     Var. Kaldı ki, senin meşgul olduğun alan, sınırlandırılamıyacak kadar geniştir.)

x

     Meleklerden büyük, hem çok büyük tebcîle mazharsın;

     Tekâlîfin emanet-gâhısın bir başka cevhersin!

     (Meleklerden büyük, hem çok büyük övgülere lâyıksın.

     Allah’ın emir ve yasaklarının emanet edildiği bambaşka bir cevhersin sen.)

x

     Hayâtın eksik olmazken, ağır bin bârı arkandan;

     Ölümler, korkular savlet ederken hepsi bir yandan;

     Şedâid iktihâm etmekte müdhiş bir mekânetle,

     Yolundan kalmayıp dâim gidersin…Hem ne sür’atle!

     (Hayatın ağır bin yükü sırtından eksik olmazken,

     Bir yandan da, ölümler, korkular saldırırken;

     Şiddet ve sıkıntılar hücum etmekte. Hem de dehşetli bir hâl almışken, onlara karşı tahammül

     Eder dayanırsın.

     Yine de yolundan geri kalmaz, daima yol alırsın. Hem de büyük bir sür’at ve hızla.)

x

     Senin bir nüsha-i kübrâ-yı hilkat olduğun elbet,

     Tecellî etti artık; dur, düşün öyleyse bir hükmet:

     (Ey insan! Senin yaratılışın en büyük bir nüshası olduğun şüphesiz;

     Tecellî etti / artık göründü. Öyleyse dur, düşün ve sonra hükmet ve bir karar ver.)

x

     Nasıl olmak gerektir şimdi ef’âlin ki, hem-pâyen

     Behâim olmasın, kadrin melâikten muazzezken?

     (Kadrin, değer ve kıymetin meleklerden üstün ve değerli iken;

     Nasıl olur da, fiil ve hareketlerin hayvanlara denk olur?

     Çünkü: “İnsan -bu kadar câhillikleri ve zulümleriyle beraber- câmi (çok yönlü) bir istidat

     (kabiliyet) sahibidir. Sanki bütün âlemin bir nümunesi (örneği)dir. Ona kendisiyle ‘Kenz-i Mahfi

     (Gizli hazine)’yi bileceği ve açabileceği bir emanet tevdi edilmiş (verilmiş)tir. Kuva’ları (his ve

     Kuvvetleri) tahdit edilmemiş (sınırlanmamış), mutlak (serbest) bırakılarak salıverilmiştir. Ta ki

     Sultan-ı Ezel’in ulûhiyetinin (Ezel Sultanı olan Allah’ın İlâhlık) azametinin dairelerinde kemal

     Derecesinde olan haşmet-i celâlin (büyüklüğünün haşmet) şaşaasına bir nevi (bir çeşit) küllî

     (kapsamlı bir) şuuru olsun.” -Prof. Dr. Şadi Eren-)    

Ben Sandalyemi Seviyorum

Gün ortası. Hava sıcak. İnsanlar sahilde, tenlerini yalayan meltemin temasıyla mutlu. Karadeniz’in hafif dalgası ve mülayim uğultusu, kumsalda yatanların ninnisi olmuş. Bizimkiler şemsiyenin altında toplanmış, sohbet ediyorlar.

Sandalyemi aldım, yanlarına geldim. Amacım, konuşulanlara kulak misafiri olup gerektiğinde sohbete dâhil olmak. Kayınbiraderimin karşılama sözü, “Sandalyen bir hayli eskimiş, artık onu atma ve değiştirme vakti gelmiş.” oldu.

“Atmak ve değiştirmek”, bu iki kelime rahatsız etti beni. Neyi niçin atıyor ve değiştiriyorsun, dedim. Eşya veya canlı ne olursa olsun, bir şeyi atmak ve değiştirmek bu kadar kolay olmamalı…

Sandalyem hakikaten eskiydi. Demirleri paslanmış, oturma yerindeki ve kolluktaki kumaşlar yırtılmıştı. Ben pasları zımpara ile gidermiş, metal kısımlarına boya sürmüş, oturduğum yeri kalın iplerle güçlendirmiştim. Sandalyeyi bu vaziyette iki yıldır kullanıyordum. Ömrü uzamıştı.

“Beni terk etmeyeni terk etmem.” dedim.  “Eşyaya hizmet edersen o da sana hizmet eder.” sözünü ilk kez, kırk sene önce, yeni aldığı arabasını temizlerken gördüğü bacanağıma söylediğinde kayınpederimden duymuştum. Rahmetli annemin, “İşi biten eşyanızı atmayın, bir kenara koyun, bir gün lazım olur, ver paşam yerine ver köşem der, alır kullanırsın.” tavsiyesini hiç unutmamış, sözün gereğini hep yapmışımdır.

Eşyanın bir ruhu vardır, anlamak lazım; mazisi vardır, okumak lazım; üzerinde emek vardır, hakkı olanlara saygı duymak lazım; yaşanmışlığı vardır, idrak edebilmek lazım; maliyeti vardır, kıymet bilmek lazım. Hiçbir eşya, sadece bir şey değildir, çok şeydir. Eşyanın dili yoktur, lakin o, gözü, kulağı, aklı olanlara çok şey anlatır.

İsraf, haramdır inancımızda. Zamanımızı, bedenimizi, sermayemizi, eşyamızı, gıdamızı israf etmek haram kapsamındadır. Emanettir bunlar bize. Bu emanetlerden ihtiyacımız olan kadarından faydalanmak helal; fazlası, başkasının hakkıdır, bize haramdır.

Önüme konan yemeği en küçük parçasına, verilen ekmeği son lokmasına kadar yer, bardaktaki çayı veya suyu son yudumuna kadar içerim. Tabak veya bardak gülücükler saçar bana. Yemeği sıyırmak ayıp sayılırmış, görgüsüzlükmüş, köylülükmüş; hiç aldırmam böyle saçma anlayışlara. Bereketin, son lokmada ya da yudumda olduğuna inanmışımdır, inandırılmışımdır. Tabağında yemek artığı bırakanları hiç anlayamam, onların, yemeğin ya da ekmeğin sofraya gelinceye kadarki süreçte emeği olanlara saygısızlık yaptıklarını, nimeti değersizleştirdiklerini düşünür, bunu çevreme telkin ederim. Hakkını vermediğimiz her eşyada, ihtiyacımız olmadığı halde aldığımız her üründe, çöpe attığımız her nimette ona ulaşamayanların hakkı olduğunu bilirim, herkesin bu bilinçle hayatını kurmasını ve sorgulamasını isterim. Gazze’de bir parça kuru ekmek, bir kaşık çorba için sırada bekleyenleri, Afrika’da bir bardak çamurlu suyu içerek mutlu olanları hatırlatırım onlara.

Atılıp yok edilecek hiçbir eşya yoktur benim anlayışımda. Bir konumdaki işlevini tamamlayan bir eşya, maharetli bir ustanın elinde yeniden ete kemiğe bürünerek insanlığın hizmetine girebilir. Geri dönüşüme bırakılan, sokağa atılan her fazlalık, benim gözümde, yeni görevine başlamayı bekleyen eşya durumundadır. Çöp bidonunun kenarına bırakılan gardırop kapısını küçük bir tadilatla ve boya uygulamasıyla güzel bir boy aynasına dönüştürdüğümü söylememde sanırım bir beis yok. Komşumuz ve bacanağım Emin Bey, pergolasını yenilemeye karar vermiş, eski ahşap lambirilerini yakılmak üzere bahçeye bırakmış. Bu kadar değerin kül olmasına razı olamazdım. Aldım, bunları önce temizledim, zımparaladım, vernikledim; güzel bir banka dönüştürdüm. Artan lambirilerden de güzel bir sandık yaptım. Şimdi yeni kimlik kazanan lambiriler de mutlu, ben de onları kıymetlendirdiğim, bir eser ortaya çıkardığım için mutluyum. Yine, bir komşumun, hurdacıların alması amacıyla kapısının önüne bıraktığı metal salıncağı az bir malzeme ilavesi ve birkaç günlük uğraş sonucu şirin bir banka dönüştürdüğümü söyleyebilirim. Değişim ve dönüşüm, doğanın yasasıdır, her varlığın hakkıdır. Hangimiz, hayata başladığımız noktadayız? İsrafı önlemenin bir yolu da dönüştürmektir.

Yoksulluğun nedeni, israftır. İsraf, kalbi karartır, bereketi giderir; israf, kişiyi bencilleştirir, duyarsızlaştırır; israf, dayanışmayı azaltır; israf, kıskançlığı, düşmanlığı, güvensizliği artırır. İsraf, Allah’ın yarattıklarına, kulun hem kendisine hem ürettiklerine haksızlıktır. Müsrif, değerbilmez insandır. Müsrifler, toplumda, yük alanlar değil, yük olanlardır.

Vahşi kapitalizm, varlığını, adına “tüketim çılgınlığı” denen hastalıkla sürdürebilir. Türkiye’nin ünlü sunucusu bir zamanlar bir çorap reklamında “Atın, atın; eskimiş çoraplarınızı atın.” diye haykırırdı. Eskiden yırtıklar yamanır, sökükler dikilirdi. Yeni nesil, artık eşyadaki en ufak hasarda gözünü çöpe dikiyor. Halbuki atılan her eşya ile, hatıralarımızı kaybediyoruz, emeğimizi sömürenleri azmanlaştırıyoruz, çocuklarımızın ümitlerini karartıyor, geleceklerini, kendilerini efendi ancak insanlığı kendilerine hizmetçi olarak görenlere peşkeş çekiyoruz.

Ömrümüz, üçayaklı bir köprü. Ayaklardan her biri; hal, geçmiş ve gelecek. Dünyaya gelen her insan uzun veya kısa süre, bu duraklardan geçmek zorunda. Eşya, bizim yol arkadaşımız; yaşarken ihtiyaçlarımızı gideriyoruz onunla, sahip olma arzusuyla yarınlara taşıyor bizi, geçmişteki birlikteliğimiz dolayasıyla hatıralarımız oluyor. İnsanı hayata bağlayan da hayalleri, hatıraları ve yaşadığı an değil mi? Hatıralar, gıdamızdır yaşlılıkta; hayaller, enerjimizdir gençlikte; halihazırdaki an’ımız maziyle ati arasındaki bağımızdır. Bize geçmişimizi teneffüs ettiren, her ihtiyacımızda itirazsız yanımızda olan bir eşyamızı nasıl atabiliriz, ona nasıl vefasızlık yapabiliriz, ondan nasıl kolayca vazgeçebiliriz? Kadirşinaslık, yüksek bir insani değerdir.

İnsani değerlerin tersyüz edildiği, kolayca tüketildiği bir dünyada yaşıyoruz. Eşya da bundan üzerine düşen payı alıyor. Kapitalist ahlak, değersizleşmeyi körüklüyor. Sağımıza solumuza bakıp kendimize gelmek zorundayız. Dünyaya gelen çocuklarımız bir şekilde nasılsa büyüyor, aileler onları yetiştirme işini ihmal etmemeli.

Değerbilirlik, bir ahlak işidir. Bu da anlatmayla değil, yaşam tarzıyla öğretilir.

Orhun Dergisi

Dergiler muharrir ve fikir adamı okuludur: İbnülemin Mahmud Kemal İnal (1871-1957) Hüseyin Câhit Yalçın (1874-1957), (Orhan Seyfi Orhon (1890-1952), Fâlih Rıfkı Atay (1894-1971), Peyami Safa (1899-1961), Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962),Ahmet Kabaklı (1924-2001) gibi Rahmet-i Rahman’a uğurladığımız pek çok yazarın ilk kalem denemeleri dergilerde olmuştur.  Dergiler aynı zamanda fikir fidanlığıdır. Okuyucusu olduğu dergilerle fikir dünyasındaki yerini belirleyen çok insan vardır. Dergiler, gazete gibi günübirlik değil, en azından haftalık, aylık sürelerle, el altında-göz önünde bulunduğundan kalıcıdır. Kitabın resmî soğukluğundan uzaktır, cana yakın ve sevimlidir. 

Türkiye’de ilk Türkçe dergi, Vekayi-i Tıbbiye adı ile 26 Mart 1849 târihinde, Aylık yayın programı ile İstanbul’da yayınlandı.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahâne Nezâreti tarafından yayımlanan dergi, Hekimbaşı Abdullah Molla’nın başvurusu üzerine  pâdişahın izni ile  yayın hayatına başladı. Dergide, tıp alanındaki ülke içi ve dışı gelişmeler yer alıyordu. Halk sağlığı, ilâçlar ve tıp gereçlerinin tanıtılması gibi konularda tercüme yazılar bol idi. Sağlık alanındaki yeni kanunî düzenlemeler de hekimlere duyuruluyordu. Denilebilir ki devletin yayın organı idi. Derginin yayını 1851 yılına kadar devam etti.

Sonraki dergi için 11 yıl beklemek gerekti. Mecmûa-i Fünûn,  Mayıs 1862’de, yayımlanmaya başladı. Münif Mehmed Paşa yönetimindeki dergi.  Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye isimli kuruluşun yayın organı idi.  

Osmanlı’nın son dönemlerine girilirken dergi yayıncılığı Anadolu şehirlerine yayılmıştı.

Mizah, eğitim, kadın, çocuk, gençlik, spor, sanat, moda… ve akla gelebilecek her konuda yayın yapan dergiler, Cumhuriyet döneminde de yayınlarına devam etti.

Türk Yurdu Dergisi’nin ilk sayısı 24 Ocak 1911 târihinde yayınlanmıştı. Cumhuriyet döneminde de yayınına devam ederek günümüze kadar ulaştı.

01 Kasım 1922 târihinde Osmanlı Devleti resmen târih sahnesinden çekildi. Osmanlı döneminde yayın hayatına girip Cumhuriyet döneminde bir kasmı aynı isimle bir kısmı da değişik isimle yayınlanmaya devam etti. Cumhuriyet döneminde 1. sayı ile yayına başlayan ilk dergi Akbaba oldu.

***

Hüseyin Nihal Atsız’ın yayınladığı ilk dergi, ‘Atsız Mecmua’dır. 1931-1932 yıllarında 17 sayı çıktı.

Orhun Dergisi 5 İkinci Teşrin 1933 (5 Kasım 1933) târihinde yayın hayatına girdi. Pek çok defa kapatıldı. Bâzen aynı isimle bâzen de isim değiştirerek yayınına devam etti.

Söğüt ve Millî Mecmûa dergilerini tekrar kültür hayatımıza kazandırarak dergi yayınlamaya başlayan Ötüken Neşriyat, bu defa çok köklü bir dergiyi; Hüseyin Nihal Atsız’ın Orhun Dergisi’ni tıpkıbasım olarak kültür hayatımıza armağan etti. Atsız’ın diğer dergilerini da tıpkıbasım olarak kültür hayatımıza kazandırması ümit edilir.

Orhun Dergisi Kasım 1933-Temmuz 1934 döneminde 9, Ekim 1943-Nisan 1944 dönemlerinde 7 sayı olmak üzere toplam 16 sayı yayınlandı. Bu 16 sayı; 29,5 X 21,5 santim ölçülerinde bez kaplamalı sert kapak içerisinde, 1. Hamur kâğıda basılı 413 sayfadır.

Romen rakamıyla numaralandırılan asıl dergi dışındaki sayfaların 5. ve 6. Sayfalarında Hüseyin Nihal Atsız’ın uzunca bir hayat hikâyesi, 9.  Sayfada İçindekiler, 10. sayfadan 19. Ssayfaya kadar İlker Aytürk’ün ‘Atsız Efsânesinin Orhun Kökleri’ isimli, ilgi çekici bilgiler ihtiva den tahlil yazısı başlıyor. Yazının ara başlıkları, yazının muhtevâsı hakkında bilgi vermektedir: ‘Otuzlar ve Kırklar Türkiye’sinde Atsz Olmak’, ‘Orhun Hakkında Temel Bilgiler ve Mesleği’, ‘Irklar ve Irkçılık’,  ‘Atsız’ın Temel Kavramı: Millî Ülkü’, ‘Antikomünizm’, ‘Orhun’da Kadın’. Bu bölüm,  ‘Varia’ ile devam edip ‘Orhun’dan Sonra’  başlıklı bölümle bitiyor. Dergi sayfaları; 464. sayfaya kadar ‘Dizin’ ve ‘Genel Dizin’ bölümleriyle devam edip sona ermektedir.

‘Orhun’dan Sonra’ başlıklı son bölümün son paragrafı, Atsız’a saygılı Türk milliyetçilerine dolaylı bir mesaj mâhiyetindedir:

1 Nisan 1944 itibarıyla, yâni Orhun’un son sayısını yayımladığı gün Atsız artık bildiğimiz Atsız’dır. Orhun’dan Orkun’a, oradan Ötüken’e ilerleyen on yıllarda görüşlerinde küçüklü büyüklü bâzı değişmeler olacaktır, kadınların eşitliği meselesini tekrar gözden geçirecektir, biyolojik ırkçılık ısrarını yumuşatacaktır, İsrail’in kurulması ve 1967 Savaşı sonrasında antisemitizmi görünmez olacaktır ve en önemlisi, 1960’lardan itibâren ‘siyâsî ümmetçi’ dediği İslâmcılara açıkça savaş açacaktır. Evet, bu dönüşümler, değişiklikler olmuştur, doğrudur. Fakat Atsız da en bilinen yüzüyle ve artık iyi/kötü efsâneleşmiş kişiliğiyle 1944’te karşımızdadır. Orhun’un kapatılması, büyük Ankara nümayişi, Sabahattin Ali Dâvâsı, üç yıla yayılan 1944 Irkçılık-Turancılık Dâvâsı, ardından Süleymâniye Kütüphânesinde izole edilmesi, hep, 1944’e kadar oluşmuş şöhretini teyit edecektir.

Atsız’ın Türk milliyetçiliğinin panteonunda başköşelerden birinde oturduğuna şüphe yok. Ölümünden bu yana neredeyse bütün Türk milliyetçilerinin ve Türk sağından pek çok aydının saygı duyduğu ama pek de takipçisi olmadığı Atsız mirası, en kısa ifâdesiyle laiklik, bilimcilik, batılı hayat tarzı ve içeriği çok netleşmeyen ırkçılıktır. Fikirlerinin keskinliği ve tâvizsizliği, Türk seçmen kültürü ile uyumsuzluğu gibi sebeplerle Atsız siyâsî bir hareket inşa edemedi. Buna karşılık, baskın ve otoriter bir rejim karşısında dik durabilmenin örneğini verdiği için arkasında bir saygı hareketi kendiliğinden oluştu. Atsız’ı anlamak için Orhun’dan başlamak gerektiğini bilerek derginin yeniden basımının yeni akademik çalışmalara vesile olmasını diliyorum.   

Dergilerin ilk sayının ilk sayfasındaki, Frenklerin ‘Manifesto’ kelimesiyle andıkları yazı; beyannamedir, taahhütnamedir, derginin üstlendiği vazifenin açıklamasıdır ve sâiredir… Bu sebeple çok önemlidir. Okuyucu, sunuş yazısındaki ifâdelere göre, dergiyi almaya devam etmek veya abone olmamak hususunda karar verecektir.

Orhun’un sunuş yazısı başarılıdır:

Hayatın kasırgası arasında herkes bir yol tutarak yürümeye çalışıyor.

Bu kasırga arasında irili ufaklı sesler işitiyoruz.  

Bu seslerden kimisi geçmişe hasret çekiyor, kimisi geleceğe ümitle bakıyor.

Bize yabancı kaynaklardan haykıranlar da az değil. 

  Bâzılarının mânâsı hiç anlaşılmıyor. Bâzıları haykırırken bocalamakta…

Bâzıları da rengi belli olmayan bir bayrağın altına çağırıyor. 

Biz, bize geçmişteki büyüklüğümüzü anlatan, ilerisi için ders veren ORHUN adını seçtik. 

ORHUN geleceğe bakan geçmişin timsalidir.      

ORHUN on iki asır öncesinin destanıdır; fakat on iki asır ilerisine kadar yol gösterir.

ORHUN geçmişteki büyüklüğümüzü, gücümüzü gösteren ışıktır; ilerisini de aydınlatır.    

ORHUN ‘dün’ün, ‘bugün’ün, ‘yarın’ timsalidir.

  Bu timsal altında toplananlar ‘zaman’ı yapan ‘üç an’ın bir olduğuna inanmışlardır. 

Gelecek olan günler bugünün gününe karıştıkça vardır. ‘Bugün’ dediğimiz her gün ise esasen ‘dün’dür.        

Bir ip yumağı gibi dönen zamanın ucu geçmişte, bu geçmiş te Turfan’da, Hoçu’da, Orhun’dadır.Medeniyetimizin dalları geleceğin yüksek dehâsında, fakat kökü geçmişin olgun millî şuurundadır. Duygularını, düşüncelerini, sezgilerini bu kaynaktan almayanlar, batıdan kültür dilenenler müspet bir şey yaratamazlar.

Gücünü ve yaratıcılığını Türklükten alan bugünün Türk kültürü hasta, duygulu, menfî düşünüşlü olamaz, olmamalıdır. 

ORHUN’dan bize gelen ses marazî ve kozmopolit olmayan sağlam, erkek, milliyetçi ve hayat fışkıran bir sestir.

ORHUN’dan gelen yol Turfan’dan geçerek Ankara’ya uğrayan yoldur. Ankara, Adalar Denizi’nden Altay’ın daha ötesine kadar uzanan ulu bir varlığın kısaltılmış ifâdesidir… Bu yolun arkasında büyük bir ezeliyet, önünde yüce bir ebediyet vardır. Bu ebediyet bir ışıktır: Ankara’dan başlar, bütün Orta Asya’yı, oradan da cihanı aydınlatır.

ORHUN un yolcuları iyi insan değil, İYİ TÜRK istiyor. Dünyâda maddî, mânevî ne varsa bunlar birer vasıtadır. Ülkülerin ülküsüne: her şeyden üstün en büyük Türkiye!

Bize göre: kâinatı çevreleyen hava Türk kanını kızartmak içindir. 

Türk bir vazife için yaratılmıştır. Bu vazife, kâinat Türkleştiği zaman biter.

Derginin ilk sayısında yer alan makale başlıkları ve yazarları:

*Millî Pragmatizm: Suut Kemal (Yetkin); *Dün Gece-Şiir: Atsız; *Üç Nehir-Şiir: Orhan Şâik (Gökyay); *Türk Târihi Üzerine Toplamalar: Atsız; 1-Türkeli, 2-İlk Türkler: İmzâsız; *Irkçılar (=) Rasistler karşısında Biyolojik Haile: Ö. Bedii; *Kahvehâne: Emin Kemal; *Eski Bir İddia ve Cevâbı: (Ş. Fahri); *En Eski Türk Müverrihi Bilge Tonyukuk: Atsız; *Mûsıkî Aruzu: Ahmet Yektâ; Düşünceler: Çobanoğlu Vasfi; *Türk Kadınının Hak ve Vazifeleri: Tolunay; Bu Gece (Şiir): Pertev Nailî (Boratav); *Yine Niçin Kaçtın? Tolunay;  *Denize Karşı: Suut Kemal (Yetkin).

5 Birinci Kanun (Aralık) 1933 târihinde yayınlanan 2. Sayıda: *Türk Dili, *Hakîki Ebediyet; *Türk Târihi Üzerinde Toplamalar (3. ve 4. Bölüm); *Goethe’nin Pedagojik Düşünceleri; *Köy Müşâhedeleri; *Köyde Yedi Gün; *Mûsıkî Aruzu; *Hücrede Suyun Oynadığı Hayatî Rol; *Trakya’da Derlenmiş Sözler; *Kastamonu’da Köy Düğünleri; ve *Yolda başlıklı 10 makale; *Ovada Akşam, *Kastamonu Mânileri, *O Gece, *Gurbet ve *Yolda başlıklı 5 adet şiir vardı.

5. sayı, 21 Mart 1934 târihli olarak Atsız imzâlı 4 adet makale ile okuyucuya sunuldu.

Kısa bir aradan sonra yayınlanan 10. sayıda Atsız’ın 4 makalesi yanında Dr. Mustafa Hakkı Akansel, Nejdet Sançar, Besim Atalay, Nihat Sâmi Banarlı, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Ahmet Ersoy, Özbekoğlu, Mehmet Hayri Bayrı, Yusuf Kadıgil ve T. Bayındırlı imzalı makaleler vardı.

Orhun isimli Dergilerin sonuncusu, 16 numaralı ve Nisan 1944 târihli idi. Sonraki dergiler, Orkun, Atsız ve Ötüken isimleriyle okuyucuya sunuldu.  Atsız’ın Başvekil  Saraçoğlu’na ihtâben yazdığı ‘Açık Mektup’, bu sayıda idi. 16. sayıdaki diğer makalelerin yazarları: Fahriye Arık Kemaloğlu. Nejdet Sançar, Nedim Tunçsiper, Muvaffak Akman, Süleyman Çopur, M. Kemal Vural, Hasan Basri Çantay, Câvit Büyükakpınar, Sepicioğlu, Ali İhsan Karağaç, Bandırmalı Özâşık, Muharrem Doğdu, Selma Gücüyener, Basri Gocul, Mehmet Eker ve Usta Ozan imzalarını taşıyordu.

Cesur, Türkiye’nin geleceğini tehdit eden tehlikeleri açık ifâdelerle ortaya koyan, suçluların isimlerini ifşa eden, vatanseverlik duygularıyla kaleme alınmış satırlardır. Denilebilir ki uzun yıllar tesirleri devam eden ve Atsız’ın ismini ölümsüzleştiren kitâbe türünden yazılı belgelerdir. Kasıtlı ve yanlış bir isimlendirme ile ‘1944  Irkçılık ve Turancılık Dâvâsı’ şeklinde etiketlenen târihî dâvâ bu mektuplar sebebiyle açıldı. Mazlum ve mağdur milliyetçilere, ‘Tabutluk’ denilen işkence odalarında  zulmedildi.

Mazlum ve mağdur Türk büyüklerinin alfabetik sırayla isimleri ve (bulunabilenlerin) doğum-vefat tarihleri:

Alparslan Türkeş (Lefkoşe, 25.11.1917 – Ankara, 04.04.1997) Cihat Savaş Fer, Demircioğlu Cebbar Şenel,  Fazıl Hisarcıklılar, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal (Seydişehir, 1913 – İstanbul, 1971) Fehiman (Altan) Tokluoğlu,  Dr. Fethi Tevetoğlu (İstanbul, 31.01.1916 – Ankara, 27.12.1989), Hamza Sâdi Özbek,  Dr. Hasan Ferit Cansever (Antalya, 1891 – İstanbul, 20.06.1969), Hibetullah İdil, Prof. Dr.  Hikmet Tanyu  (Ankara, 09.01.1918 – İstanbul, 11.02.1992), Hüseyin Nâmık Orkun   (İstanbul – Kasımpaşa, 15.08.1902 – Ankara, 23.03.1956) Hüseyin Nihal Atsız  (İstanbul, 25.01.1905 – İstanbul, 11.12.1975) Av. İsmet Tümtürk  (İstanbul, 06.06.1916 – İstanbul, 26.02.1998) Muzaffer Eriş,  Nejdet Sançar  (İstanbul, 01.05.1910 – İstanbul, 15.02.1975)   Nurullah Barıman, Orhan Şaik Gökyay (İnebolu, 16.07.1902 – İstanbul, 02.12.1994) Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan  (İstanbul,1920 – İstanbul  18.01.2010) Sait Bilgiç   (Şarkikaraağaç, 1920 – İstanbul, 13.08.1988) Sâlim Bayrak, Yusuf Kadıgil,  Zeki  (Özgür) Sofuoğlu (Adana, Karaisalı 24.07.1922-İstanbul, 18.04.2014)  Ord. Prof. Dr. Zeki Velidî Togan (Başkırdistan,  10.12.1890 –  İstanbul, 26.07.1970)

Duruşmaların ikincisi, 3 Mayıs 1944 târihinde yapılmıştı. Dâvâ, aslında, ‘Türk Milliyetçilerini sindirme – ezme maksadı’ ile açılmıştı. Fakat duruşmadan sonra Türk Milliyetçilerinin sindirilemeyeceği, asla ezilemeyeceği muhteşem bir şahlanışla cihana ilan edildi.

Bu şahlanışı kutlamak maksadıyla 1945 yılından sonra 3 Mayıs günleri, ‘Türkçülük Günü’ olarak değerlendirildi.

1992 yılında, Başbuğ Alparslan Türkeş, ‘Türkçülük’ kelimesinin ‘ırkçılık’ kavramını çağrıştırdığı gerekçesiyle, ‘Milliyetçiler Günü’ isimlendirmesinin daha doğru olacağını belirttiler.

Değerli dostlarımızın bir kısmı, her milletin milliyetçisi olduğunu ileri sürerek bu tavsiyeye sıcak bakmıyorlar. Haklıdırlar.

Şu üç hususu göz önünde bulundurmakta fayda var: 1-Irkçılık-Turancılık Dâvâsı’nı açanlar, Türkçülüğün, ırkçılık olduğunu iddia ediyorlardı. Kesin bir gerçektir ki Türk’ün kanında ve aklında ırkçılık geni ve düşüncesi yoktur. Diğer taraftan, günümüzde, Türklük aleyhtarları ve konunun câhilleri (Peyami Safa merhumun tâbiri ile mâhutlar ve gafiller); ‘Türkçülük’ kelimesinin ‘ırkçılık’ kavramını çağrıştırdığını her vesile ile iddia ve ilân ediyorlar. Böylece, 1944’teki yanlış isimlendirmenin izini tâkip ediyorlar. Onlara bu imkânı vermemek, akıllı bir tercih olur. 2- Başbuğun tavsiyesini kâale almakla, O’nun aziz hâtırasını tâzim etmiş oluruz.  3- Bir kısım dostlarımızın ‘Türkçülük Günü’, bir kısım dostlarımızın da ‘Milliyetçiler Günü’ demeleri, korkulur ki günün birinde ayrışmalara sebebiyet verebilir.

3 Mayıs’ı ‘Türk Milliyetçileri Günü’  olarak kutlamak suretiyle yukarıdaki üç mahzuru önlemiş oluruz.

Bu duygu ve düşüncelerle Türk Milliyetçisi dostlarımın-kardeşlerimin 3 Mayıs gününü tebrik ederim.

Her 3 Mayıs’ta yaşanan millî iman tâzeleme işleminin yeni ve daha muhteşem şahlanışlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz eder, sevgi, saygı ve selâmlar sunarım.

Kurt ulur, At şahlanır…

 At şahlanır,  kurt ulur

Türk milleti kurtulur.

 Türk milleti şahlanır; nizam-ı âlem kurulur.

 Dünya kurtulur… insanlık kurtulur…

3 MAYIS TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN BAYRAMI KUTLU OLSUN

Selâm olsun Turan ülkesinde uyanılacak sabahlara Tanrı Dağ’ın direnişçilerine selâm…

Kerkük’te, Musul’da, Beşir’de, Telafer’de, Halep’te, Manas’ta, Saban’da kam ateşlerinde yüreklerini tutuşturanlara Almıla’lara, Ayyüce’lere, Aybala’lara, Kür Şad’lar yetiştirenlere selâm…

Alp Er Tunga sancağında erisin gönüller. Kırk yiğitle yedi düvel, dört bucak şan yürüsün Orhun’dan, Selenge’den Çin yurduna can yürüsün.

Selâm olsun Tanrı Dağ’ın yiğitlerine Mete Han’dan bugüne Kür Şad’dan Kül Tegin’e selâm…

Selâm olsun Ergenekon’dan Malazgirt’e Börteçine’nin gök gözlerine selâm…

Selâm olsun Enver’in buz tutan hayallerine Kuşçubaşı Eşref’in Kür Şad misali 40 eriyle cenge duruşuna selâm…

Selâm olsun Peygamber’in övdüğü Fâtih’in ordusuna Çanakkale’den Kafkaslara; Galiçya’dan Trablusgarp’a cephe cephe cenge duranlara selâm Selâm olsun,

Selâm olsun için için kaynayan ve uyanan Arpat’ın torunlarına Atlarının ayak sesleriyle Roma’yı titreten Attila’ya bin selâm…

Selâm olsun Kırım’da Gaspıralı’nın yaktığı ateşi kor kor yüreklerde taşıyan yiğitlere bin selâm…

Selâm olsun ‘sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana‘ diyen şehit analarına selâm…

Cudi’de, Gabar’da, Hakurk’ta, Mezi’de, Ari’de, Basyan’da, Kuringam’da, Beyazdağ’da, Balkayalar’da, Mezargediği’nde, Yüksekova’da, Dağlıca’da yurt için can verip, hâin kelleri alanlara Türk yurdundan yurt verilmez diyenlere Güneşi yükseltenlere selâm…

Ya istiklâl, ya ölümse bunun adı Yıkılsın Habur, yıkılsın dağlar yüz binlerce can yürüsün diyenlere selâm…

Selâm olsun Türk’ün dinini, sevgisini yaşayıp yaşatanlara, Türk yurtlarını koruyup, kollayıp, kuşatanlara Hakk buyruğu üzre kardeşini gözetip, mazluma yetişenlere, Sırayı şaşırmayanlara Sabrımızı taşırmayanlara Töre üzre yaşayıp töreyi yaşatanlara selâm…

Selâm olsun aydınlık ufukları gözleyenlere Yeniden Türk asrını özleyenlere selâm…

Selâm olsun çocuklarımızın Türk bakışlarına Mustafa Kemal’lere, Atsız’lara, Türkeş’lere, Muhsin’lere selâm…

Kahrolsun Türk düşmanları, Kahrolsun emperyalizm, Kahrolsun emperyalizmin yerli işbirlikçileri…

 Yaşasın Kızıl Elma’mız. Yaşasın büyük Turan ülkümüz. Yaşasın büyük Türk milleti.

İl, devlet devlet kükreyecek Şan, ordu ordu yürüyecek Türk’ün olsun.

Mazlumların kurtuluşu, insanlığın huzuru için cihan mülkün; mülk Türk’ün olsun. Tanrı Türk’ü korusun!

(Alıntılarla derlemedir.)

Türkiye İttifakına İhtiyaç Var

Narin Güran isimli 8 yaşındaki bir kızımız Diyarbakır’da çok acı bir cinayete kurban gitmiştir. İnsan kisvesi altındaki bazı yaratıklar ona acımamışlar ve hayattan koparmışlardır. Bu çok üzücü ve düşündürücü olay muhakkak ki Türk Milletini adeta yaralamış ve büyük bir üzüntüye sebep olmuştur. Narin’e Allah’tan rahmet diler, ailenin değil; ama Türk Milletinin başı sağolsun deriz. İnsan kılıklı canileri ortaya çıkarmak için polis, jandarma, hakim, savcı ve diğer görevliler yoğun bir gayret göstererek ellerinden geleni yapmaktadırlar. Maalesef suçlular ve Narin’in yakın çevresi delil yok etme çabası içine girmişlerdir. Çok çirkin ve acıdır ama Narin’in annesi, ağabeyi, amcası, bazı akraba ve yakınları gözaltına alınmış; suçlanmış ve tutuklanmışlardır. Tutuklulardan bazıları daha sonra da serbest bırakılmıştır.

Cinayet, öldürme ve yaralama gibi şiddet olayları ülkemizde maalesef yayılmakta ve yargının uzamasından ümidini kesenler yanlış bir yol seçerek kendi işlerini kendileri çözmeye çalışmaktadırlar. Çok sık bir şekilde dikkatimizi çeken kadın cinayetleri, toplum yapısındaki bazı hastalıkları da ortaya çıkarmaktadır. Topluma mensubiyet şuuru zayıfladıkça; yasalar yoluyla kan dökücü olaylar önlenemediği sürece cinayetler artmaktadır. Rehberlik müessesesinin gerektiği kadar işleyememesi, bizzat ailelerin çocuklarına rehber olamamaları, belirli bir yaştan sonra çocukları sapma davranışlara itmektedir. Bu bakımdan, ailelerin ve örnek alınan siyasilerin tutumları ve ekrandaki hoş olmayan görüntüler yanlış sonuçlar vermektedir. İlim adamları, emekli bazı şahsiyetlerin hayattan kopuşu, sanatçılar, sporcular kadar yazılı ve görüntülü basının ilgisini pek çekmemektedir. Son yıllarda başta bazı basın olmak üzere, herkes neredeyse polisliğe, hakim ve savcı olmaya, hukukçu ve iktisatçılığa özenmiş gibidir. Yeni yasaların çıkarılması ve mevcutların tekrar gözden geçirilmesi şart iken; Anayasa üzerindeki oyunlar bazılarını daha fazla ilgilendirmektedir. Yazılı ve görüntülü basın, medya yaşadığımız ortamda iç ve dış siyasette sanki bu cinayet kadar ilgi çeken konu kalmamış gibi bu cinayetle ilgilenmiştir. Olay çok yönlü kurcalanmıştır. Mahkemeye verilen ifadelerin bazı yayın kuruluşları tarafından elde edilmesi ve açığa çıkması, yetkililerin görev yapmalarının zorlaştırılması, basın görevini yapıyor şeklinde yorumlanamaz. Günlerdir toplum psikolojisi adeta dinamitlenmiş ve acı ve üzüntü verici olay aylarca sürecek pehlivan tefrikalarına çevrilmiştir. İç ve dış politikada birçok gündemi dolduracak olay; mesela senelerdir arzulanan Türk devletlerinin ortak alfabeye geçmesi, Ege ve Akdeniz’deki yeni gelişmeler, Filistin’deki utanç verici soykırım neredeyse bir tarafa atılmış anlaşılan sene sonuna kadar bu toplumu yaralayan cinayet bazılarının vitrininde kalacaktır.

Vatandaş ısrarla “nereye gidiyoruz ve götürülüyoruz” sorusunun cevaplarını aramaktadır. İnsanların tavuk gibi öldürülmesi, yaralanması, hiddet, şiddet, istismar, intikam hırsı, suiistimal, rüşvet ve torpil gibi sosyal hastalıklar neredeyse alışılmış normal davranış şekilleri gibi kabul edilmeye sebep olmuştur. Hoşgörü, dayanışma, karşılıklı sevgi ve saygı zayıflamış, internette satılan silahlar ve silahlanma marifet sayılmıştır. Düğün ve benzeri toplantılarda serseri kurşunlarla hayatlarını kaybeden veya yaralanan birçok vatandaşımız vardır. Kavga ortamından sözde şikayetçi olanlar, kavga kokan üsluplarıyla üstelik kavgadan şikayetçi olanlar, bu ortamın içinde yer alarak geleceğe olan güveni sarsmaktadırlar. Bazı siyasetçiler usanmadan birbirlerine sürekli elense çekmekle ve sandalyelerini kaybetmemekle uğraşmaktadırlar. Burada parti ayırımı yapmak anlamlı değildir. Erken seçim beklentisi ve arzusu bazılarını aşırı etkilemiştir. Bazıları o kadar şaşırmıştır ki; Filistin sorunu onlara göre herkesin davasıymış ama bu sorun bilhassa solun davasıymış. Anlaşılan gün gelir “orada ne işimiz vardı” deyip işin içinden çıkmaya çalışacağız. Sorun da kendi kendine çözülecek!

Şunu iyi anlamalıyız ki, milli tarih artı ve eksileriyle bir bütündür. Osmanlı’ya küfrederek Cumhuriyeti yüceltemeyeceğimiz gibi, Cumhuriyeti ve Milli Mücadeleyi yaparak milli bağımsızlığı Türk Milletiyle beraber sağlayan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret ederek ve içimize sindiremeyerek Osmanlı’ya da bir şey kazandıramayız. Partilerimiz farklı da olsa Türkiye İttifakını ihanetlere, dış ve dıştan kumandalı saldırılara karşı istesek de, istemesek de birleşme mesuliyetimiz vardır. Ahlaki bozulma ve davranış bozukluklarının, Türk ailesine yapılmakta olan saldırıların, dış destekli kurulmuş derneklerin var ve faal olduklarını görelim ve ona göre davranalım. Liyakati her alanda sadakatin önüne geçirelim. Örf ve adetlerimizi diğer ciddi ülkeler gibi sürdürelim. Türkiye’nin geleceğini düşünmek yerine, şahsi menfaatlere dalmayalım. Teğmenler ve diğer bazı olaylarda olduğu gibi yapay konuları gündeme taşıyıp ve garip yorumlayıp birbirimizle itişmeyelim. Türkiye, bu vatanı gönülden sevip bağlı olanların ve onu yücelteceklerin vatanıdır.  

Toplumsal Deprem

1999 Kocaeli Depremini yaşadığımızda o bitmek bilmeyen 45 saniye boyunca süren şiddetli sarsıntı hiç beklediğimiz bir şey değildi. Daha önce yaşadığımız, büyüklüğü ve süresi daha düşük depremler gibi olacak, “ha bitti ha bitecek” diye beklediğimiz saniyeler bir türlü bitmemişti. Daha da korkuncunu ilerleyen dakika ve saatlerde gördüğümüz yıkım manzaralarıyla yaşamıştık.

Oysaki, bu depremin olacağını ve ne türlü tahribat yapacağını bilim insanlarının yıllar önceden haber verdiğini,alınması gereken önlemlerle ilgili sempozyumlar yapıldığını, raporlar ve makaleler yazıldığını sonradan öğrendik. Biz sade vatandaşlar gibi devleti yönetenler de bu çalışmalardan habersiz veya duyarsız oldukları için depreme hazırlıksız yakalandık.

Şimdi jeolojik depremler yanında bir de toplumsal (sosyal) depremler yaşamaktayız.

Kadın, çocuk ve bebek cinayetleri yüzünden “insanlığımızdan utanacağımız bir tablo” içindeyiz. 8 yaşında cinayete kurban giden Narin, 2 yaşında cinsel istismara uğrayan komadaki Sıla bebek sosyal medya sayesinde gündemimizde.

Peki, sadece 2023 yılında işlenen 315 kadın cinayetinden, şaibeli şekilde ölen 248 kadından kaçımızın haberi var?

Çocuklara cinsel istismarda bulunmaktan 16 bin 472 sanığın yargılandığını, 218 bin çocuğumuzun çeşitli suçların mağduru olduğunu biliyor muyuz?

Uyuşturucu kullanımı ve ticaretinin korkunç boyutlara geldiğinin farkında mıyız?

Hadi bunların farkında değiliz. Ama etrafımızın Recep İvedik gibi tiplerle dolduğunu fark etmemiş olamayız. Bu kaba, ukala, görgü kurallarının hiçbirine uymayan, kuralsız, patavatsız, maganda tipler, ahlaki olmayan yöntemlerle sonuç alıyorlar. Çalışarak değil, hileyle ve çalarak zengin oluyorlar. Tahsili, terbiyesi olan, ehliyetli, liyakatli ve dürüst insanlar bu Recep İvedikler karşısında her zaman zelil ve gülünç duruma düşürülüyor.

Bu sağlıklı bir toplum yapısı değil. Türkiye bugüne gelişimizi görmüş ve önlem almış olmalıydı.

******************************

Kural Tanımazlık Artıyor

Aslında, tıpkı jeolojik depremlerde olduğu gibi, bilim insanları toplumsal deprem konusunda da çalışma yapmış ve uyarmış. Ama önlem alınmamış. Taha Akyol’dan aktaralım:

Ülkemizin önde gelen sosyal bilimcilerinden Prof. Ali Çarkoğlu ve Prof. Ersin Kalaycıoğlu 2010 yılında bir “anomi” açıklaması yapmışlardı.

ANOMİ… Yani kural tanımazlık, ahlaki ve toplumsal değerlerin aşınması… Suçların yaygınlaşmasından trafik kuralsızlığına kadar… Hele de “cezasızlık” dediğimiz “yapanın yanına kâr kalacağı” düşüncesi, adamını bulunca her şeyin yapılabileceği kanaatinin yaygınlaşması, “torpil”in “liyakat”i katletmesi… Bunların yaygınlaşması hep anomisorununu işaret ediyor.

Araştırmada “deneklerin %89’unun 50 puan ve üzerinde anomik, yani kurallara uymaz veya önemsemez kimselerolduğu” ortaya çıkmıştı. Hele bir yüzde 39’luk kesim vardı ki, bunlar “yüzde 80’in üzerinde kuralsız” davranıyorlardı.

Ali Çarkoğlu “kural tanımaz bir toplum yapımız olduğu” tespitini yıllar önce kamuoyu ile paylaşmış.

Bu araştırma 2010 yılında yapılmış. İlk Recep İvedik filmi 2008’de vizyona girmiş. Şahan Gökbakar toplumdaki bu değişimi çok iyi görmüş olmalı. Bu yıl sonuna doğru “Recep İvedik 8” sinemalarda olacak. Yedi bölümün de seyirci rekorları kırması toplumun bu filmlerde kendinden bir şeyler gördüğü anlamına geliyor.

****

Tanzer Ünal Recep İvedik filmleri konusunda şu yorumları yapıyor:

“İnsanlar, kim bilir, belki kendilerini görmek için Recep İvedik filmini izliyorlardır. Kendilerinin arzu edip de yapamadıklarını filmde görünce, rahatlayıp gülüyorlardır.

Toplumdaki kültür erozyonunun, toplumsal çürümenin en çarpıcı örneği… Halkın ilgi, beğeni ve değer yargılarının seviyesi…

Yıllardır bilgisi, görgüsü, milli ve dini değerleri aşağı çekilen toplumun, Recep İvedik’e ilgi göstermesi kadar doğal ne olabilir ki?

Recep İvedik’in bu kadar ilgi görmesi sosyolojik bir olaydır. Yıllardır belirli siyasilere gösterilen ilgi de aynı kaynaktan beslenmektedir.”

******************************

Toplumsal Depreme İktidarın Katkısı

Gerek ilmi araştırmalar ve gerekse Recep İvedik filmleri bize toplumsal depremin geleceğini işaret etmişlerdi. Ama “ahlaktan kopuk bir dindarlık” olabileceğine inananların getirdiği durum belli.

“İnsanlığımızdan utanacağımız” bu günlere gelirken, iktidarda tam bir nesildir “dindar/ alnı secdeye değen” bir kadronun olması ilginçtir.

Yaşanan anomi (kural tanımazlık) o hale geldi ki iktidarın Anayasaya ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uymaması bile taraftarlarında hiçbir rahatsızlık yaratmıyor. Hatta en büyük ve tek büyük liderin sınırlanamaz gücünü görmekten bahtiyar oluyorlar.

“Bir defadan bir şey olmaz”, “çocuğun da rızası varmış” gibi gerekçelerle Kur’an Kurslarında, cemaat ve tarikatlarda yaşanan (tecavüz, çocuk yaşta evlendirme gibi) rezilliklere göz yummak hatta hoşgörü göstermek toplumsal depremin öncü sarsıntılarını görmemekti.

Taha Akyol’un tespitiyle “İktidar toplumu kutuplaştırarak, yandaşlarını kayırarak, kurumları zayıflatarak, adalete güveni sarsarak toplumda ‘norm’ kültürünün aşınmasına katkıda bulunuyor. Enflasyon ve ekonomik krizlerin anomiyi körüklediği de Durkheim’den beri bilinen bir gerçektir.”

Geleneksel sosyal değerlerimiz çözüldü. Yerine Batı’nın şehirleşme, sanayileşme ve bilgi toplumu olma sürecinde geliştirdiği gibi köklü ve sağlam normlar yerleştiremediğimiz açık. İktidar böyle bir ihtiyacın farkında bile değil. Bu durumda yaşadığımız toplumsal depremin devam edeceğini öngörebiliriz.

Hüda-Par Anayasa’nın Kilidini Zorluyor Anayasanın Kilidini Kırdırmayacağız.

HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu çıktığı bir televizyon programda “Biz, Anayasa’nın 4’üncü maddesi olmasın diyoruz. Değiştirilemez maddelerin olması hukuk tekniği açısından da siyaseten de doğru değil.  4. madde gelecek nesillerin iradesine ipotek koymaktır.”

Anayasa; devletin kuruluşunu, yönetim biçimini, niteliklerini, yasama, yürütme, yargılama güçlerinin nasıl kullanılacağını, kişilerin devletle ilişkilerini ve yurttaşların kamu haklarını düzenleyen temel hukuki metindir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 4. maddesi, “devletimizin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkenti” ile ilgili ilk üç maddenin “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükmünü ortaya koyan maddedir. Bu madde, Anayasa’nın kilididir. HÜDA PAR, bu kilidi zorluyor.

Anayasanın 4. maddesinin güvenceye aldığı ilk üç maddeye bir göz atalım.

Madde 1. Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2. Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 3. Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.

HÜDA PAR Genel Başkanı Yapıcıoğlu, kendini çok uyanık, bizleri de geri zekalı yerine koyuyor. Anayasa’nın kilidini kırılınca, devletimizin kimliğini belirleyen ilk üç maddesini tartışmaya açacak. Eğer anayasanın 4. maddesi değişirse, önce devletin niteliklerinden olan laiklik kavramının çıkarılması,  ana dilde eğitim yapılması ve  66. maddedeki “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” şeklindeki millet tanımının değiştirilmesi istenecektir.  

Amma şu hususun da altını çizmek gerekir. Yapıcıoğlu, birçok siyasal İslamcı ve bölücünün söylemek isteyip de söyleyemediği bir dileği cesaretle ortaya koyuyor. “Yeni Anayasa” söylemini dillerine pelesenk edenler, yeni Anayasanın neden değişmesi gerektiğini, Yapıcıoğlu kadar cesaretle ifade edemiyorlar.

Yeni Anayasalar, bir devletin kuruluşu sırasında veya milletin kaderini derinden etkileyen sosyal ve siyasi olaylardan sonra bir kurucu meclis tarafından yapılır. Bu konuda Yapıcıoğlu diyor ki: “Yeni anayasayı kurucu Meclis yapar demek; anayasa yapmanız için darbe yapmanız gerekir demektir.”

1982’de kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 177 maddedir. Kabul edildiği tarihten bugüne kadar geçen 42 yılda anayasanın 58 maddesi hiç değişmemiş, 119 maddesi ihtiyaçlara göre bazıları birkaç defa olmak üzere değiştirilmiştir.

Batının gelişmiş ülkelerinde sık sık anayasa değiştirilmez. Amerika’da Birleşik Devletlerin kuruluşunda kabul edilen Anayasa 1788 yılından bu yana 232 yıldır hâlâ yürürlüktedir. 230 sene içinde Anayasada sadece 17 değişiklik yapılmıştır. İngiltere (Birleşik Krallık) de bir anayasa devletidir, fakat yazılı anayasası yoktur. İngiliz Anayasası’nın büyük bir bölümü kanunlar, mahkeme kararları, uzman çalışmaları ve antlaşmalar gibi yazılı metinler doğrultusunda şekillenmiştir. Bu dağınık yazılı metinlere rağmen, İngiltere bir anayasa metni hazırlamayı düşünmüyor. Çünkü demokrasi kuralları düzenli bir şekilde işliyor. Nerede sık sık Anayasa değişiyor? Afrika ülkelerinde… Afrika ülkelerinde, gelişmiş ülkelerden farklı olarak, tam bir anayasa çöpe atma ve yenisini yapma geleneği vardır. Afrika’da, 1960 – 1990 yılları arasında  130 yeni anayasa, 1990 – 2017 arasında 48 yeni anayasa yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Başlangıç bölümünün sonunda; “Türk milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunmuştur.” O zaman bu ulvi emaneti savunma durumunda olan bir Türk evlâdı olarak diyoruz ki, hiçbir kişiye, siyasi kuruluşa veya örgüte, 4. maddeyi değiştirmelerine izin vermeyeceğiz.

ANAYASANIN KİLİDİNİ KIRDIRMAYACAĞIZ.

Devleti Sorgulamak Ne Haddime!

Devlet, vatandaşı için vardır. Vatandaş ise tebası olduğu devletin sınırları içinde rahat, mutlu, huzurlu, güvenli ve istikrar içinde yaşamak ister.

Devlet, vatandaşın namus, onur ve mülkiyet haklarınında koruyucusudur.

Bizde yani Türkiye’de, yaptığımız bu tanımlamaya uyan bir devlet yoktur. Bundan dolayı, vatandaş, devlet için vardır. Eğer devlet yoksa vatandaşında önemi yoktur. Onun için hep “devletin bekası” ile uğraşır dururuz.

Türk insanı yüzyıllardır rahat, mutlu, huzurlu ve güvenli değildir. İstikrar içinde yaşamamaktadır. Her an namus, onur ve mülkiyet hakları tehlike altındadır. Tarihi olaylar ve bugün yaşadıklarımız bunun ispatıdır.

Bu durum, devlet işleyişinden sorumlu olan, insan yapısından kaynaklanmaktadır. Kanaatimce bu insan tipi yüzyıllardır Türk’e hizmet edeceği yerde, zulüm etmiştir ve etmektedirde.

Bunda Fatih’in İstanbul’u feth etmesi ile başlayan süreç ile Türk devletinin devşirmeler eliyle yönetilmesinin büyük etkisi olmuştur.

Çandarlı Halil Paşa’nın idam edilmesi ile devşirme ve dönme vezirlerin devri açıldı. Bundan böyle devlet üst yönetimi, çoğunlukla Türk soylu olmayanların elinde oldu. Bu durum günümüzde de sürüyor.

Dün Osmanlı’da bugün Türkiye’de hakim olan anlayışa göre “milliyet önemli değildir” denilmekte ancak dün Osmanlı – Türk Devleti’nin bugünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zirvesinde bulunan gayri Türkler, pekala kendi soylarının milliyetçiliğini yapabilmektedir.

Bir devlet düşününüz ki; kuruluş harcında Türk kanı bulunsun ve asli unsuru Türk’ten oluşsun ama Türk’e, o devletin üst makamları şu veya bu biçimde kapalı olsun. Yetmedi “Türk” sözcüğü hakaret sıfatları ile beraber anılsın! İdraksiz Türk ve Türk Milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması gibi…

Halbuki Basralı Cahiz, 9. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı risalesinde Türklerden şöyle bahseder “… Eyer üstünde dayanmaya gelince sınır eri, postacı, muhafız, mutaassıp bir harici bütün meziyetlerini bir araya getirseler bile alelade bir Türk ile boy ölçüşemezler. Ahlaki vasıfları ise maddi değerlerini de aşar: Enerjik, canlı, faal ve zekidirler, kanaati miskinlik, savaştan feragati soysuzlaşma sayarlar… Yurtseverlik Türklerde çok kuvvetlidir.”

Sen gel böyle güzel bir karaktere sahip olan insanına, zulüm eden ve ona hakaret edilmesine göz yuman bir devlet ol! Dünyanın küresel patronları acaba böyle bir insan tipine sahip olsalar neler yaparlar? Bunu tavassur etmek çok kolay!

Eğitim yılına girerken pkk okullar açtı, hakimler Türkiye’yi hukuksuz dinletti, yargı insanları canından bezdirdi, vergide adaletsizlik en üst seviyede, trafik terörü, kadın cinayetleri, iş kazaları, maden felaketleri, köylü ve çiftçiyi çökertme operasyonları, gelir dağılımındaki bozukluk, fakirlik ve yoksulluk, gelecek endişesi, mülkiyeti ve mülkiyetin değerini koruyamama, uyuşturucu kullanımı, can ve namus güvenliği, 46 vatandaşımız Işid’in elinde, sağlık sorunları, gıda ve beslenme felaketleri, ülkenin bölünmesine seyirci kalınması vs. gibi olaylar hep devleti yönetenlerin kararları ve uygulamaları ile ortaya çıkıyor. Çünkü devlet, sivil siyasetede müdahil olmuş durumda…

Bizim devlet; hem vatandaşa sorun çıkarmakta olup hem de ortaya çıkan sorunları vatandaş lehine çözmemek adına büyük bir ustalık içindedir!.. Örneğin, eğitime nasıl başlayıp nasıl bitireceklerini bilmeyen çocuklarımız yada farklı emekli maaşı alan insanlarımız gibi…

Devletin adı Türk ama herhalde kendi Türk değil ki; en sadık tebası ve kurucu unsuru Türk’e bu kadar eziyet ediyor. Belkide İsmail Hakkı Danışment’in dediği gibi durum: “Devşirmeler, ana-vatanlarıyla eski dinlerine karşı olan ruhi alakalarını hemen daima muhafaza etmişler ve fırsat buldukça Türklüğe ihanette kusur etmemişlerdir.”

Ben tebasına ve kendisine sıtkı sadakatle bağlı olan insanlarına, eziyet eden değil artık hizmet eden bir devlet arzu ediyorum. Devletin icraatları ile geleceğe ümitle bakmak istiyorum.

Rum, İtalyan veya Frenk olduğu tartışmalı Pargalı İbrahimler, Alevi Türkmenleri insafsızca katleden Hırvat Kuyucu Muratlar, İtalyan Cağaloğlu Sinanlar tarafından yönetilmek istemiyorum.

Bu nedenle “Kutsal Devlet” anlayışını sorguluyorum. Benim için “Kutsal Devlet” Türk Milletini efendi olarak tanıyan ve ona karşılıksız hizmet eden devlettir. Eğer kutsallık varsa bu devlete değil onun asli unsuru olan millete aittir. Türk Milleti bu topraklarda var olmak ve ülkesini böldürmemek istiyorsa, gelecek günlerde bu konuyu ehemmiyetle tartışmalıdır.

Özcan PEHLİVANOĞLU

“15 Eylül 2014’de yazmışım… En düşündürücü şey zamanın Türkler için donmuş olması.. İnşallah günümüz ile mukayese yapma imkanı bulanlar için bir uyanışa vesile olur..”

     Milletin Adı Yok

Kurucularından olma şerefini taşıdığım Millî Egemenlik Platformu, geçtiğimiz Haziran’da, Amasya Kongresi’nin 105. yıldönümünde “Milletin Azim ve Kararı” başlıklı bir toplantı tertipledi. Toplantının adı, Amasya Tamimi’nden alınmıştı: “Vatanın tamâmiyeti, milletin istiklâli tehlikededir. Hükûmet-i merkeziyemiz İ’tîlâf devletlerinin te’sîr ve murâkabesi altında mahsûr bulunduğundan der’uhde etdiği mes’ûliyetin îcâbâtını îfâ edememekdedir. Bu hâl milletimizi ma’dûm tanıtdırıyor. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracakdır.”

“Milletin Azim ve Kararı” Bu toplantının adıydı. Tamimdeki bir başka ifade de ilgi çekici. Atatürk, komutanlığının ve devlet adamlığının dışında, bir entelektüel,  Türkçeyi çok güzel kullanan bir hatip ve yazardır. Belli kelimeleri dikkatle seçmiş: “ma’dum tanıttırıyor”. Günümüz Türkçesine “yok tanıttırıyor” diye çevirebiliriz. Amasya Valiliği’nin sitesinde “Bu durum, milletimizi adı var, kendi yok durumuna düşürüyor.” diye verilmiş. Bugünkü hâlimiz milletimizi nasıl tanıttırıyor? 105 yıl öncesine hem benziyor hem benzemiyor. Bugün milletimizin, aziz milletimizin, tek milletimizin, kahraman milletimizin övgüsü var ama adı yok. Adı olmayınca da kendisi var mı yok mu tereddüde düşüyoruz. Bu hâl de milleti ma’dum tanıttırmıyor mu?

Amasya’dan sonra Sivas

Platform, 7 Eylülde Sivas Kongresi’nin 105. Yılında, Sivas’ta toplandı ve “Modern Manda ve İşgale Hayır” başlıklı on maddelik bir sonuç bildirisi yayımladı. Sivas Kongresi’nin bildirisi de on maddeydi. Sonuç bildirisini Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun okumuş. Şu bağlantıda bulabilirsiniz. Yazılı metni de sağ olsun Akit gazetesi yayımlamış.

Akit’in kullandığı başlık şöyle: “Milli Egemenlik Platformu’ndan ırkçı bildiri!  ‘Ortak vatan’ söylemine karşı çıktılar!” Dinbazların Türk, Türk milleti, Türk Devleti kavramlarına düşmanlığı açıktır ve malumdur. Ancak bu düşmanlığı yaşatırken PKK’nın “ortak vatan” kavramını kullanmalarına ilk kez şahit oluyorum. “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz“ diyen bildiriyi “Irkçı” bulmuşlar. Muhtemelen “Türk” kelimesinin geçmesindendir. Gazetemizin bazı kadrolu yorumcuları da Türk dendiğinde aynı tepkiyi verir. Kadrolu dedimse, bizim gazetenin kadrosunda değil. Muhtemelen Alman stiftunglarının (vakfının) kadrosundalar.

Ben bu “ırkçı” ithamını asıl anlamında değil, küfür niyetine kullanıldığı kanaatindeyim. Küfür kelimeleri kullansalar başları derde girecek. “Irkçı” dediklerinde böyle bir tehlike doğmadığını düşünüyorlar. O hâlde onlara nasıl karşılık vermek lazım? Şöyle: Misliyle iade ederim!

Öcalan’ın ortak vatanı

Evet, “ortak vatan” PKK’nın sloganıdır. Öcalan’ın “Yol Haritası”nın bir ilkesidir. Onlar ortak vatanı niçin kullanırlar ve biz niçin reddederiz? Çünkü “ortak” birden fazla kimlik demektir. Türkiye Türklerin değildir. Sık sık söylendiği gibi birçok “ırkın” tesadüfen bir arada bulunduğu, Dubai Havaalanı transit salonu gibi bir yerdir. Siyasi ümmetçiler de bu anlayışın “yoldaşı”dır. Dinbazlar millet kavramını bilmezler. Anlamazlar. Milleti ırk sanırlar. Kavim sanırlar. Muhakkak ki asıl ırkçı düşünce budur. Bir kısmı bunu kasten yapıyor. Bir kısmı da dediğim gibi cehaletten: Millet denilen ve bugün dünyada devletlerin dayanağı olan toplum birimini anlamadıklarından, kavrayamadıklarından.

Bu kadar ırka bir anayasa yetmez

Peki, “Devletimizin eşit ve şerefli üyeleri olan vatandaşlarımız, ırklara ve mezheplere ayrıştırılamaz.”ı ırkçı buldunuz. Ne yapacağız? O hâlde vatandaşlarımızı ırklara ve mezheplere ayrıştıracağız. Her “ırk”a muhtariyet tanıyacağız. (PKK’cada buna  demokrasi deniyor.) Her ırkın başında o ırktan bir lider olacak. Böylece “ortak vatan”da paşa paşa oturacağız.

İyi de bu ortak vatana hâlâ “Türkiye” mi diyeceğiz? Nihayet bu ortak vatanın sınırları niçin bugünkü gibi olacak? Bunun bir mantığı var mı? Her “ırk” kendi sınırları içinde yaşasa daha iyi olmaz mı? İsterseniz ABD’ye bir soralım. Ülkeyi bölüp petrolü de garantiye aldıktan sonra Irak’tan askerlerini çekiyormuş ama bölgeyi bütün bütün terk etmediler. Hâlen Suriye’de “ortak vatan” kurmakla meşguller. Irak’taki ortak vatanı başarıyla böldüler. Suriye’de de o yolda emin adımlarla yürüyorlar. Suriye deki  işlerini bitirip ayrılmadan elimizi çabuk tutup rica etsek “ortak vatan” tesisinde bize de yardımcı olsalar. Mesela, Irak anayasasını ve ortak parçaların anayasasını yapmışlardı. Bizim de halkımız, canhıraş şekilde “Yeni anayasa isteriz! Yeni anayasa olmazsa yaşayamayız!” diye bağırıp duruyor ya. Yeni anayasamız yazılırken tecrübelerinden bizi de yararlandırsalar.

Sahi tek bir anayasa yeter mi? Her ırka ayrı anayasa daha uygun değil midir? Irak’ta öyle. Bizim ne eksiğimiz var? https://millidusunce.com/milletin-adi-yok/