22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 149

Kızılırmak Kızılca Kıyâmet

Bafralı yazar Mustafa Usta; 14 X 20 santim ölçülerindeki 407 sayfalık  ‘Belgesel Roman’ olarak vasıflandırdığı eserinin daha ilk sayfalarına Anadolu insanının sıcak ve samîmiyetli konuşmaları ile başlıyor. Bu samîmiyeti en mükemmel şekilde ve bütün teferruatı ile okuyucuya yansıtıyor: Anneler, evlâtları askere veya başka bir şehirdeki okula giderlerken de dönüşlerimde de ağlar. Ağlamak hem hüznün hem de sevincin göstergesidir.

Evin hanımı telaşlı bir şekilde ev işleriyle meşgulken, ortalıkta dolaşan kişileri; kızı veya evlâdı, beyi veya kardeşi… kim varsa, onlara olan sevgisini veya saygısını emâneten bir kenara koyar ve onları, ‘ayak altında dolaşmakla’ itham ederek otoriter davranışlara yönelir. Erkekler de bu lâfın altında kalmayıp ‘işlerini becerememiş olmanın hıncını benden alıyorsun’ diye karşılık verir. Gören, duyan kavga ettiklerini, meselenin büyüyeceğini zanneder. Bu sataşmalar, karşılıklı sevgi ve saygının dışa vurumudur.

Sonraki sayfalarda anlaşılıyor ki eserin birinci bölümünün kahramanı, olumsuzluklarla neticelenen iki hamilelik döneminde sonra dünyâya gelen tek evlâttır. Onun için bütün âile fertleri tarafından çok sevilir. Bu sevgi; ‘gel bakalım eşek sıpası’ diyerek ilân edilir. Neyse ki sevginin bu şekildeki tezâhürü, Bafralı her âilede yoktur.

İlk bölümün kahramanı Ruşen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminin başlarında askerden dönmüştür. Büyük bir ihtimalle romanın yazarı târihî bilgilere âşînadıdr. Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş dönemini, klasik roman anlayışının üslûbu ile Ruşen’in dili ile okuyucuya sunmaktadır: 

Osmanlı’da siyâsî düşünce ve akımların şekillenme dönemi, Tanzimat ve Müdâhale dönemlerinde olmuştur. (1839-1876) Bu dönemin bütün siyâsî olayları ve sosyal hareketlenmeleri, on dokuzuncu yüz yılda şekillenmiş Avrupa’nın etkilerini taşımakta ve Osmanlı Cihan Devleti’ni sarsan iç ve dış sebeplerin etkisi altında bulunmaktadır. Fakat bu dönemde gelişen akımlar için, henüz bir siyâsî parti tanımını yapmak mümkün değildir.

Bu oluşumlar ikiye ayırılabilir. Öncelikle, Avrupa kaynaklı millî akımların etkisiyle Osmanlı uyruğundaki halkların, hür bir devlet kurma isteğiyle oluşturmuş kuruluşları görmekteyiz. Ardından da, felâkete sürüklenen Osmanlı’nin daha hür, daha demokratik bir yapıya kavuşması ve eski görkemli günlerine dönmek için oluşmuş, Türk aydın teşkilatlarını güçlendirmektir. .

Sonuçları bakımından değerlendirildiğinde bu hareketlerin çok güdük ve etkisiz kaldığını görmekteyiz. Öte yandan bu teşkilâtlı çalışmaları, Birinci Meşrutiyet’in kabul edilişinin etkenleri arasında görmek gerekir. Özellikle etkileri açısından birinci Jön Türk hareketi diğerlerine oranla daha öne çıkmaktadır. Bu hareket 1876’da ‘Kanun-i Esasi ’yle amacına ulaşmış olmakla birlikte, iki yıl sonra Ana Yasanın askıya alınmasıyla başarısız kalmıştır.

Aslî vatandaş durumunda olmayan Osmanlı halklarının Avrupa’dan gelen ‘Milliyetçilik’ akımından ilk etkilenenler, Yunanlılar ve Ermenilerdir.

Başlangıcında Fransız Devrimi başarılı olamamıştı. Ama dünyâ üzerinde yarattığı tesir bakımından ele alındığında bütün dünyâyı saran milliyetçilik ateşi ilk orada yanmıştı. Avrupa’nın diğer devletleri Fransa’da gelişen yeni devrime karşı tavırları çok sert olmuştu. Çünkü bu akım bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyordu. Avrupa’nın feodalleri 1814’de topladıkları Viyana Konferansı’nda, yıkılan eski yönetimleri hûkukî olarak kabul eden bir karar almıştı. Ve Milliyetçilik akımına karşı sert önlemler almaktan kaçınmamışlardı.

Viyana’da alınan bu karar Avrupa halklarının tepkisini çekmişti. Devrim hareketi yüz yıllığına yer altına çekilerek savaşına devam etmek durumunda kalmıştı. Dönemin Avrupa basını bu durumu:

‘İhtilal yenilmiş fakat öldürülememiştir. O krallıkların satıhta yerleşmesini mümkün kılarak görünmeyen derinliklere çekilmiştir‘ diye nitelemişlerdi.

Ardından bağımsızlık savaşlarını devam ettirebilmek için birçok gizli teşkilât kurulmuştu. Bunlar model olarak İtalya’da kurulmuş olan ‘Karbonari Teşkilâtını örnek almışlardı. Programlarındaki farklılık ise yalnızca, ortaya konan maksatların teferruatında ortaya çıkıyordu. Meselâ İtalya’da Karbonariler maksatlarını: ‘Yabancı kralı atmak ve milli bir krallık oluşturmak‘ olarak programlarına yazmışlardı. Fransızlar: ‘Cumhuriyetçi bir yönetim oluşturmak‘, Almanlar ise, ‘Millî birliği sağlamak‘ diye yazmışlardı.

‘Avrupa nezle olduğunda, Osmanlı zatürree oluyor’ diye tanımlanan on dokuzuncu yüz yılda, Avrupa’da yaşanan gelişmelere Osmanlı halkları kayıtsız kalmamışlardı. Özellikle Müslüman olmayan Osmanlı halkları kendi millî şuurlarını bu dönemde geliştirmeye başlamışlardı. Artık onlar bağımsız bir devlet olabilmek için gizli olarak teşkilâtlanmıştı. Avrupa bu dönemde Osmanlı içinde uyanmaya başlayan bu şuuru ve örgütlenmesini, bütün varlığıyla destekliyordu.

Hattâ Türkçülük adına gelişmelere de gereken desteği vermekten çekinmiyorlardı. Önemli olan birleşmiş milletler görünümü veren Osmanlı’yı, bileşenlerinden ayırmaktı.

Avrupalılara bunu yaptıran sırf bir hürriyet hareketine sempati duymaktan öte, kendi kafalarında şekillenmeye başlayan yeni dünyâ düzenini hayata geçirmekti. Onların Osmanlı’nın geleceği ile ilgili başka türlü ve çeşitli hesapları vardı.

Osmanlı içindeki ilk teşkilâtlı hareketler sonucunda; Yunanlıların bağımsızlığını isteyen ‘Etnik-i Eterya’ ve Ermenistan’ın bağımsızlığım isteyen ‘Hınçak Komitesi’ ortaya çıkmıştı. Yunan halkı Osmanlı içinde ilk bağımsızlığını kazanan uyruk olduğu göz önüne alınırsa ‘Etnik-i Eterya’nın başarıya ulaştığını söylemek mümkündür. Bu örgüt Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından kendisini dağıtmıştı. Uzun bir uyku döneminin ardından Bafralların da başına belâ olacağı, Birinci Dünyâ Savaşı’nm ardından tekrar ortaya çıkacaktı.

Sonuca ulaşma açısından bakıldığında Ermeni örgütlenmeleri Yunanlılar kadar başarılı olamamışlardır. Özellikle 1860 yılında Ermenilerin bağımsız bir Ermenistan düşüyle, örgütlenmeye başladıklarını görmekteyiz. Dünyânın birçok ülkesine dağılmış olan Ermeniler Osmanlı’ya karşı ortak hareket etme kararıyla, çeşitli örgütlenmelere gitmişlerdi. Bu örgütler Fransa’nın koruması ve engin desteğiyle Avrupa’nın gündemine taşınıyordu. Ve bu tarihlerden sonra Osmanlı’nın imzaladığı her barış anlaşmasında Ermeniler, mutlaka maddelerden bir veya bir kaçında kendilerinden söz ettirmeyi başarabilmişlerdi.

Yine bu Ermeni örgütlenmeler Osmanlı içinde birçok örgüt başkaldırmış, özellikle doğuda birçok karışıklığa sebep olmuşlardı.

Avrupa’da çeşitli faaliyetler düzenleyen Hınçak Komitesi elini Kafkaslara da atmış, burada yaşayan Ermenileri Taşnaksutyun adıyla teşkilatlandırmıştı. Bu ok-imeler Bulgar ve Yunan komitacılarla işbirliği içinde olmuşlardır.

Eserin diğer bölümlerinde târihle ilgili bilgeler kronolojik sıralama ile verilmiştir. 

Eserin devamında olaylar, Ruşen ve arkadaşlarının hikâyeleriyle ilerler. İkinci bölümde Ruşen’in çocukluk yaşlarına dönülür. Ruşen’in yaşıtı Mitat ile ve diğer yaşıtlarıyla tanışması vesile edilerek Bafra’daki hayat, Kızılırmak üzerindeki köprü çevresinde devam eder.

Çeşitli vesilelerle Ruşen’in çevresinde bulunan insanların hayat hikâyeleri, ancak tahayyül gücü aklına, zihnine ve gönlüne, hattâ bütün bedenine sığmayan biri tarafından yazılabilecek zenginliklerle ve olağanüstü olaylarla dolu.

Ruşen’in arkadaşlarından Mitat’ın babası Çeto Memed’in hikâyesi:

On yıl hapis yattıktan sonra sağlığını yitirmiş, dağlara vedâ etmek mecbûriyetinde kalmıştı. O da Kezban gibi şifa yurdunda tedâvi görmüş, Kezban’la ev ocak olup sâkin bir hayat yaşamıştı. Ta ki, Millet kıraathanesinde karıştığı bir kavgada, iki kişiyi bıçaklayıp öldürene dek.

Kimse nasıl olduğunu anlayamamıştı. Bir bilinmezlik içinde mahkeme Çeto Memed’i ip ile idamına hükmetmişti. Kezban kucağında Mitat, Taşhan’ın önündeki çınar ağacının dalma asılı kocasının ölüsüne ağlamıştı. Sessiz ağlamıştı. Öyle feryat figan etmemişti. Bunda kocasmm vasiyetinin de etkisi olmuştu. Uzun konuşamamışlardı. Daha doğrusu Memed bir şeyler söylemiş, o da sessizce gözyaşı dökerek dinlemişti.

‘Eğer ben öldürmeseydim, onlar beni öldüreceklerdi. Ama şu kadere bak ki, yine de ölümden kaçamıyorum. Mitat’a iyi bak. O babasıyla hiçbir zaman utanmasın. Hakkını helal eyle’ diyebilmişti.

Ve bir hafta sonra Cuma sabahı, çınar ağacına asmışlardı onu. Cesedi ibret-i âlem olmak için üç gün ağaçta asılı kalmıştı. Üçüncü gün Kuru Aslan’ın oluşturduğu bir cemaatle Emir Mirza mezarlığına gömmüşlerdi onu.

Kezban’ın tek tesellisi ona vermeyi başardığı bir erkek evlat olmuştu. İki ölü çocuğun ardından Mitat Dünyâya gözlerini açmıştı. Üzerine titremişti Mitat’ın. Karasakallı hocanın dediklerini bir bir yerine getirmişti.

Çeto Memed öfkeli bir yapıya sâhipti. Asla kin tutmazdı. Siniri gelip geçiciydi. Ama öfkelendi mi, gözü hiçbir şeyi görmezdi. Korku nedir bilmezdi. Yakalanmadan önce Nebyan dağlarında her kuş ona tekmil verirdi. Dostu da çoktu, düşmanı da. Millet kıraathanesinde yaşanan olay da, eski bir hesabın görülmesinden başka bir şey değildi. Onca yılın çetesi mahpus edildiğinde ne dikili bir ağacı, ne de tek metelik kara gün akçesi vardı. Mahpus yattığı yıllar arkadaşlarına sık sık: ‘Acıyan, acınacak duruma düşer. Benim durumum size numune olsun’ derdi.

Gerçekten de acıma duygusu sonsuzdu. Korkusuz olduğu kadar da, eli açık bir adamdı. Ona uzanan el, asla boş dönmezdi. Paylaşmayı severdi. İnsanlardan ona kötülük gelmeyeceğini düşünürdü. Kurtçular köyüne dâvet edildiği düğüne gelirken yolda pusuya düşürülmüştü. Onun düğüne dâvet edilmesi, ona kurulmuş bir tuzaktı. Onu faka bastıranlara hiç kin beslemedi. Mahpustan çıktığında da, ihânet dâvâsını unutmuştu. O kendisine kızmıştı. Acemi eşkıyalar gibi yakalanışına hayıflanmıştı.

‘Aslında iyi oldu’ dediği de olmuştu. ‘Dağların sonu yok. Eşkıyacılığm tekaüdü  görülmemiş bir hülyâ’ deyip kendisini avutmuştu. Özlemi, sâkin bir hayat yaşamaktı, ama başaramamıştı işte.

Yağlı ilmek boynuna geçerken yalnızca doyamadığı oğlunu ve karısını düşünüyordu. ‘Çeto, sen ölüp kurtuluyorsun. Peki o biçare kadın ile günahsız sabi ne yapacak?’ diye kendisini sorgulamıştı.

Bir de duâ ediyordu; infaz edilişini karısı görmesin diye. Duâsı kabul olmuş, karısının haberi bile olmamıştı. Komşularından Muammer haber vermişti:

‘Allah geride kalanlara sabır versin. Memed Ağamı asmışlar’ diyebilmişti. Dünyâsı başına yıkılmıştı Kezban’ın. Çocuklarının ölümünden farklıydı kocasının ölümü. Çocuklarının ölümünde içinde sönmez ateşlerin yüreğini dağladığını hissetmişti. Bu yangın uzun zaman devam etmişti.

Kocasının ölü bedenini gördüğünde ise içinde bir şeyler yıkılıp tuzla buz olmuştu. Yıkılan evinin direği, göçen arkası olmuştu. Artık Kızılırmak’ın üstünde bir Mitat, bir de kendisi öyle yapayalnız kalmışlardı.

Hastalıklı oluşundan mı, yoksa başkaca bir sebebi var mıydı bilinmez; kapısına görücü gelmemiş, evlenme teklifiyle de karşılaşmamıştı. Belki bunda onun sık sık: ‘Kocam da oğlum Mitat da… Alın yazımız böyleymiş, böyle de olacak’ demişti.

Komşular ilk zamanlar:

‘Gençsin, güzelsin. Evlenirsen seni kimse kınayamaz’ demeye kalkmışlardı da, o hemen konuyu kapatma yoluna gitmişti. Bir Sekine kadm ona:

‘Namusunla otur oturduğun yerde. Bir kocadan yüzü gülmeyenin başka kocada yüzü güldüğü görünmüş bir şey değildir. Çocuğun erkek. Göz açıp kapayıncaya kadar boyunca herif olur çıkar; sen de anlayamazsın’ diye öğüt vermişti.

Doğdu doğalı, feleğin şamarını hep ensesinde hissetmişti. Kezban kadere boyun büküp teslim olmuş onu ne yana sürükleyecekse razıydı. Artık yirmi iki yaşında dul kalmış, bundan sonra ne kadar yaşayacaksa oğlu için yaşayacaktı. Kocasının emâneti Mitat’ı hayata hazırlayacak, onun evin yönetimini devralacağı günü iple çekecekti.

Bu gün Mitat dokuz yaşındaydı ve elinde tuttuğu balıkla, gelecek için Kezban’a umut saçıyordu. İşte onu böyle ağıtlar içinde koyan, feryat-figan ağlatan, yıllardır beklediği şeyle âni yüzleşmesiydi. Yüreği dolmuş, dilinden taşmıştı.

Mustafa Usta’nın başarılı eserinde bunlara benzer pek çok hikâye var. ‘Ağlamak ferahlatır.  Ağlamayı beceremeyenlere ağlamak gerek’ diyenler yanına birkaç mendil alıp kitapla baş başa kalabilir. Özellikle kendisinden kötü durumda olanlara bakıp şükretmek yerine, kendinden iyilere bakıp kıskanarak gönlünü, aklını ve bedenini ateşe atanlar okumalılar. Tâ ki,  ‘Şikâyetler mihneti, şükürler nimeti artırır’ diyene kadar.

Kitabı edinmek isteyenler için: otekicocuklar@yahoo.com 

MUSTAFA USTA: Yazar. 1967 yılında Bafra’da doğdu. Bafra Lisesi’nden mezun oldu.. 1991’de gazeteciliğe başladı. Bafra’nın mahalli televizyon kanallarından Kanal 2000’de haber programları yanı sıra Yeni Çizgi adlı siyasasî tartışma programını hazırlayıp sundu. ‘Bafra Nostaljisi’   adlı bir fotoğraf paylaşım sitesi kurdu. Burada Bafra`nın eski fotoğraflarını paylaşıma sundu. Daha sonra da özellikle Bafra`nın köylerini gezerek fotoğrafladı. Bu çalışmalarını yaygınlaştırarak iller bazında yapmaya başladı. Arkasında binlerce fotoğraf karesi, yazmayı tasarladığı onlarca hikâye, şiir, roman hayaliyle sabaha karşı  (29 Haziran 2014 ‘de) aramızdan ayrıldı. Yayınlanan kitapları: 1-Öteki Çocuklar (Roman, Kendi Yayını,2003) 2-Kızılırmak Kızılca Kıyamet,(Roman, Kendi Yayını,2004), 3-Maraşantiyanın Tanrıları (hikâyeler, yayına hazır).     4-Kızılırmak`ta Gülbiçen,(roman) 5-Şiir Olup Geceye Yağmak (şiir) Mustafa Usta, Osmanlı’nın son dönem Bafra’sı ve etrafında yaşanan bir takım acı olayları muhteşem bir kurguyla romanlaştırmış. Olayları târihi belgelerle de desteklemiş olması okuyucuyu gerçek yaşanmış bir hayatın içine alıyor. Hakkında yayınlanan haber: Facebook’ta Bafra Nostaljisi isminde  bir sayfa açarak Bafra’yı dünyâya tanıtan, topladığı eski fotoğrafları yayımlayan yazar ve Şâir Mustafa Usta geçirdiği kalp krizi sonrası 47 yaşında, 29 Haziran  2014 târihinde sabaha karşı Ebedî âleme intikal etti. . Musta Usta’nın cenâzesi bugün Bahçeler Mahallesindeki evinden alınarak Bahçeler camiinde kılınan ikindi namazına müteakip Asri mezarlığa defnedildi. Cenazeye Sivil Toplum Örgütü Temsilcileri ve vatandaşlar katıldı.  (Ömer Okay Çetinoğlu’nun katkılarıyla)

Hz.  Ali’nin  Yönetmeliği

     “(Hz. Ali), ümmetin malını ümmete dağıtırken de son derece titiz davranırdı.

     Kendisine bir pay ayırma noktasında gayet dikkatli olup,

     kimsenin hakkına tecavüz etmemekte de, büyük bir örnek idi.

     Kendisini Kûfe’de görenler, kışın soğuğunda ince bir elbisenin altında

     tir tir titreyerek camiye gittiğini aktarırlar.

     Devlet yönetici ve memurlarının nasıl davranmaları gerektiği konusunda

     şu yönetmeliği hazırlamıştı:

    x

     1. Halka karşı daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin.

         Onlara bir canavar gibi davranmayın ve onları azarlamayın.

     2. Müslüman olsun olmasın herkese eşit davranın.

         Müslümanlar kardeşleriniz, Müslüman olmayanlar ise sizin gibi insanlardır.

     3. Affetmekten utanmayın.

         Cezalandırmada acele etmeyin.

         Emriniz altında bulunanların hataları karşısında hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin.

     4. Taraf tutmayın, bazı insanları kayırmayın.

         Bu tür davranışlar sizi zulme ve despotluğa çeker.

     5. Memurlarınızı seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemiş

         ve devletin suçlarından ve zulümlerinden sorumlu olmamış bulunmalarına dikkat edin.

     6. Doğru, dürüst ve nazik kişileri seçin ve çıkar ummadan ve korkmadan

         acı gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.

     7. Atamalarda araştırma yapmayı ihmal etmeyin.

     8. Haksız kazanç ve ahlâksızlıklara düşmemeleri için memurlarınıza yeterince maaş ödeyin.

     9. Memurlarınızın hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiğiniz samimi kişileri kullanın.

   10. Mektuplara ve başvurulara bizzat kendiniz cevap verin.

   11. Halkın güvenini kazanın ve onları, kendi iyiliklerini istediğinize inandırın.

   12. Hiçbir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.

   13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin,

           fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yığmalarına izin vermeyin.

   14. Ev işlerine yardım edin; çünkü bu yoksulluğu azaltır, hayat standardını artırır.

   15. Tarımla uğraşanlar devletin servet kaynağıdır ve bir servet gibi korunmalıdır.

   16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın.

           Memurlarınız onları incitmesin, onlara kötü davranmasın.

           Onlara yardım edin, koruyun ve yardımınıza ihtiyaç duydukları her zaman

           huzurunuza çıkmalarına engel olmayın.

   17. Kan dökmekten kaçının, İslâm’ın hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri

           öldürmeyin.

x

     Hz. Ali bütün bu emirleri kendi nefsinde eksiksiz uygulayan bir halîfeydi.

     Beş yıllık halîfeliği çok önemli olaylarla, savaş ve sıkıntılarla geçmişti.

     Fitnelere karşı sonuna kadar doğru yolda sabırla mücadele etmek istedi,

     sonunda şehid oldu.

     Ahkâmın nazariyatından çok amelî keyfiyetine bakardı:

     ‘Halka anladıkları hadisleri söyleyiniz.

     Allah ile peygamber’in tekzip edilmesini ister misiniz?’ (Buhârî, ilim) demiştir.”

     (Hz. Ali, Prof. Dr. Süleyman Ateş, s. 12 – 14)

Kitaplar, kitaplar; Farabi

Farabi, 870 yılında Türkistan’ın Farab isimli yerleşim yerinde doğmuştur. Adı Ebu Muhammed Nasr’dır. Babası Farab’daki Vesic isimli şehrin güvenliğinden sorumlu bir asker, komutandır. Onun adı da Muhammed bin Turhan bin Uzluk’tur. Tam adı Ebu Nasr Muhammed bin Turhan Bin Uzluk El Farab olup 950 yılında Şam’da vefat etmiştir. Batıda ismi Alphfarabius olarak bilinir. Felsefe ilmindeki bilgeliği yanında hayatı boyunca hep çarığına kadar Türk giyim

kuşamını bırakmaması ile de ilginç bir kişiliktir. Felsefe ve mantığın yanında müziğe olan ilgisi ile de tanınır. Kanun isimli müzik aletinin mücidi olarak da bilinir.

İşte o dönemin önemli bir bilim insanı olan bu kişiyi Mürsel Gündoğdu’nun Farabi isimli romanında daha yakından tanıyoruz.Bu eserde o zamanlarda mantık ve felsefenin büyük isimleri olan Aristo ve Eflatun’un eserlerinin tercüme edilip okunulması yanında fikri değerlendirilmeler yapıldığını öğreniyoruz. Farabi’nin de onların eserlerine açıklamalar yaparak İslami değerlendirmeleri ile de yorumlar yaptığı; din ve felsefenin hayata bakışı ile ne-nasıl olması gerektiği düşüncelerini okumaktayız. Bu çalışmalarındaki verimliliği sebebiyle kendisine Muallim-i Sani (ikinci öğretmen) lakabı takıldığını, birinci muallimin ise Aristo olduğu bilgisini okuyoruz.

Romanda, Farabi’nin varlıklı bir aileden olduğu, kendisinin kadılık yaptığı ve bu iyi konumuna rağmen ilim ve felsefe aşkı ile her türlü konforu bırakıp Bağdat’a gelişi hikaye edilmektedir. O dönemin bir bilim merkezi olan Bağdat’taki Beytül- Hikme ile ilgili bilgiler, oradaki yapılan çalışmalar akıcı bir şekilde anlatılmaktadır. 30 yılı aşkın Bağdat’taki çalışma hayatı akabinde, bu şehirdeki siyasi karışıklığın artmasının sebep olduğu olumsuz ortam Şam’a gitmesine sebep olur

.Şam, ona daha rahat ve sakin bir çalışma ortamı sunar. Bu arada yazdığı İdeal Devlet eserini okuyan Halep emiri Seyfü’d Devle’nin sağladığı imkanlarla çalışma şartları daha da iyileşir. Bu dönemde eserlerini yeniden elden geçirir. Bu arada eski dönemlerin ilim merkezi olan Mısır ve İskenderiye’ye gidiş gelişleri akıcı bir dille anlatılmaktadır. Bağdat-Harran-Şam-Halep şehirlerindeki bilime ve alimlere gösterilen ilgi ve itibar yanında oralar hakkında bilgiler de vardır.

Farabi romanı, mantık ve felsefeye ilgisi olanlar için ayrıca cazip bir eserdir. Oradan aldığım şu alıntıları paylaşmak isterim:

  • Mantık ilmi, aklı ve doğru düşünmeyi geliştirir. Kur’an-ı Kerim’de ibret alma, tefekkür ve bilgi edinme hususunda açık emirler vardır.
  • İnsanların ilme sarılması dünyayı aydınlatır. Erdemli insanları çoğaltır. Ahlaka sarılması ise
    • dünyayı iyiliğe ve güzelliğe götürür. Bunun için yöneticiler:

Bilgi edinmeyi ve öğrenmeyi seven zeki, uyanık, hafızası kuvvetli ve dikkatli olmalıdırlar.

– Doğruluğu ve doğru insanları seven, yalan ve yalancıdan uzak duran, şefkatli ve her türlü kötülüğe karşı olmalıdırlar.

– Gümüş, altın gibi dünyevi araçlara değer vermeyen; yeme, içme ve cinsel zevklerin peşinde koşmayan; kumar türü alışkanlıkları olmayan karakterde olmalıdırlar.

– Yapılması gereken konularda azimli ve ısrarcı olmalı, korku ve zaaflı olmamalıdırlar.

………

Eser bu ve benzeri uyarıcı ve hatırlatıcı bilgileriyle de yol göstericidir. Mutluluğu aramak ve yolunu bulmak için çıkılan bir yolculuğun hikayesi olan bu eser zevkle okuduğum kitaplar arasında olmuştur.

Beşar Esad ile Görüşmeye Hazırız

AKP’lilerin “asrın dünya lideri” diye anmayı sevdiği Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan Suriye ve Esed politikasında U dönüşün en keskin virajını almak üzere.

Rusya’nın da desteklediği şekilde, “ilişkileri normalleştirme” adımlarını atmaya devam ediyor.

30 Haziran 2024’te “SAYIN ESED’le geçmişte nasıl yaptıksa ailece görüşebiliriz” mesajı vermişti.

Erdoğan, BM toplantısına gitmeden önce, yine benzer bir açıklama yaptı: “Biz, bu konuda çağrımızı yaptık. Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için BEŞAR ESAD ile görüşme irademizi de ortaya koyduk. Biz şimdi karşı taraftan cevap bekliyoruz. Biz buna hazırız. Halkı Müslüman iki ülke olarak artık bu birlikteliği, beraberliği bir an önce gerçekleştirelim istiyoruz.”

Daha önce “katil” dediği, iktidardan devirmeye çalıştığı biriyle görüşmek için şimdi bu kadar rica minnet etmeyi yadırgamış olabilirsiniz. Bir “dünya lideri” için bu edilgen çağrı üslubunu “rencide edici” bulabilirsiniz. “Katil Esed’in” üstten almasından rahatsız olabilirsiniz. Ama “yeni Türkiye’de” bunlara alıştık.

O kadar alıştık ki, bir sözde gazetecinin, büyük zararlara yol açan çelişkili dış politika tavırları için, “Erdoğan doğru yerde, doğru zamanda doğru tavır ortaya koyuyor. Bu da onun lider özelliklerinden biri” demesine de şaşırmadık. Çünkü “patlıcanın değil padişahın dalkavuğu olan” gazetecilere de alıştık.

Suriye politikasındaki büyük yanlışları çokça eleştirdim. Fakat normalleşme çabası için “zararın neresinden dönülürse kârdır” görüşündeyim.

**************************

Suriye Politikası Nereden Nereye!

AKP iktidarının dış politikada en büyük yanlışlarından biri Suriye politikası oldu. İlişkiler bir uçtan diğer uca savruldu.

Esad ve Erdoğan ailelerinin kanka olduğu, birlikte Boğaziçi gezileri yaptıkları, özel uçakla gidip Şam’a düğün davetiyesi götürdükleri ve iki taraf hükümetinin birlikte toplantı yaptığı bir aşk dönemiyle başladı ilişkiler.

Sonra tam tersi bir rüzgara kapıldık. Aşk nefrete dönüştü. AKP iktidarı “Şam’da Emevi Camisinde namaz kılma” romantizmine kapıldı.

Taraflar kanka iken Cumhurbaşkanımızın “Kardeşim Esad” dediği Suriye Devlet Başkanı, “katil Esed” şeklinde anılır oldu.

Bu süreçte Suriye’de yaratılan iç savaşla kısa zamanda devrileceği öngörülen Beşar Esad, İran ve Rusya’nın da Esad’ın yanında denkleme dahil olmasıyla, ayakta kalmayı başardı.

Ancak Esad’ın ülkesinin bir kısmında ABD destekli PYD (PKK) devleti kurulma aşamasında.

Esad’ın kontrol ettiği bölgede Rus askeri varlığı etkin. Rusya asırlardır hayal ettiği sıcak denizlere inme amacını Suriye’de konuşlanarak gerçekleştirdi.

Türkiye, Esad’ı iktidardan uzaklaştırmaya çalışan silahlı muhalif savaşçıların yıllardır başlıca destekçilerinden biri halinde. Kuzey Suriye’nin bir kısmı Türk Silahlı Kuvvetlerinin kontrolü altında.

Bu arada resmi rakamlara göre 5 milyon, muhalefetin iddiasına göre 10 milyondan fazla Suriyeli Türkiye’ye süpürüldü. Batı, Türkiye’ye bir miktar para vererek, ülkelerine göç akınını durdurdu. Göçün bütün sosyal, ekonomik yükünü ve diğer risklerini Türkiye üstlendi.

Bunlar olurken iktidar ve yandaşları, “Türkiye Esad ile görüşerek bu sorunu çözmeli” diyenleri “hain” olarak suçladılar. “Kendi halkını öldüren zalim Esed” ile görüşülemez” dediler.

****

Haziran ayında, Erdoğan “Suriye ile yeniden diplomatik ilişkileri kurmamak için bir sebep yok. Geçmişte nasıl yaptıksa yine yapabiliriz. Suriye’nin iç işlerine karışmak gibi bir niyetimiz yok. Biliyorsunuz ailece görüşmeye varana kadar sayın Esed’le geçmişte nasıl yaptıksa yeniden yapmamamız için bir sebep yok” diyerek Suriye’ye mesaj gönderdi.

Fakat, Rusya’nın da görüşmeye destek vermesine rağmen, Esad isteksiz görüntüsü veriyor. “Türk askerinin Suriye’den çekilmesi” ön şartını ileri sürüyor.

Türkiye ise “Askerimiz çekilince, bölgenin tekrar DEAŞ ve PKK tarafından doldurulmayacağına güvence istiyor.”

Bakalım, Erdoğan’ın bu son çağrısına Esad ne cevap verecek?

**************************

Keşkeler ve Normalleşme İhtiyacı

Nasıl ki Rus uçağını düşürdüğümüzde önce “emri ben verdim. Özür dilemesi gereken biz değiliz, hava sahamızı ihlal edenlerdir” dedi. Daha sonra özür diledi. (Ve Rusya ilişkilerimiz iyileşti. İyi de oldu.)

Nasıl ki Erdoğan daha önce ‘zalim’, ‘firavun’, ‘darbeci’, “Onunla aynı masaya oturmam” dediği, Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile bir araya geldi.

Nasıl ki Kaşıkçı cinayetinin faili “Katil” Suudi Prens ile ve “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi” olarak ilan ettikleri BAE prensi ile kucaklaştı.

Bütün bu örnekler gibi yanlışta ısrar etmeyip, Esad ile de bir araya gelmesi de doğru ve gerekli.

Ama keşke ilk yanlışları yapmasak ve bu U dönüşleri ile milli onur ve gururumuzu rencide etmeseydik.

Olan oldu. Gerekirse “Dış politikada ebedi dostluk veya düşmanlıklar olmaz” bahanesine sığınabiliriz.

Türkiye- Suriye ilişkileri normalleştirmeli. Sınırlarımız karşılıklı olarak güvenli hale getirilmeli.

Erdoğan’ın ifadesiyle “Suriye dışındaki milyonlarca insan, vatanlarına dönmek için bekliyor.” Bunların çoğu Türkiye’de. Bu insanların vatanlarına dönmesi Suriye yani Esad ile ilişkilerin normalleşmesine bağlı.

Prof. Dr. Niyazi Kahveci İle Netâmeli Konuları Konuştuk: -Dindarların Sayısı-Devlet Adamlarının Yanlışları -Sekülerleşiyor muyuz? -Ezan Okumak…

Oğuz Çetinoğlu:  Şöyle bir iddia var: ‘Şekil ve sembolleri bolca kullanılan dînî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz… Gerileme var.’ Bu konudaki görüşünüzü lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Türkiye’nin kimlik üretme problemi vardır. Kimlik üretemiyor. Bu sebeple başkalarının ürettikleriyle kimlik edinmeye çalışıyor. Bunlardan biri dindir. Din, tanrı dahi olsa, başkasının ürünüdür. Dinden kimlik olmaz, dinden din olur. Türkiye dini, din değil, kimlik olarak kullanıyor. Ama bu dînî kimlikle dünya kamuoyunun önüne çıkamıyor. Mesela kapalı kapılar ardında kapalı devre kendi aralarında dincilik yapıyor ama açık kapılar önünde dinci olarak bilinmek istemiyor. Paradoks!

Çağımızdan önceki devirlerde kimlik oluşturmak, başkasının ürünü olan din ve etnisite ile yapılıyordu. Şimdi ise özgün felsefî ve ilmî ürünler üretmekle yapılmaktadır. Türkiye’nin kimliği, başkalarından ithal edilen ürünlerle doldurulmuş İslâm ve Türklük gibi nominal bir kimliktir. Topluma İslâm’ın ve Türklüğün ne olduğu sorusu sorulduğunda cevap verememektedir.

Türkiye aksiyolojik değil, fenomenolojik muhafazakârdır. Yâni değerlerle değil dış görünüş ve duyguya dayalı sembol ve simgelerin muhafazakârıdır. Yâni motorla ilgilenilmemekte, kaportanın düzgün olması için çalışılmaktadır.

Dindarlaşmanın ne olarak algılandığı önemlidir. Şimdi bu konuda bilim ve felsefe perspektifinden söylenmesi gereken o kadar çok şey var ki, hangisinden başlayacağımı bilemiyorum. Ama şunu tespit edebiliyoruz ki Türkiye’de dindarlaşma değerlerle değil, şekillerle görüntülerle alakalıdır. Düşünme işlemi yapmayıp fikir üretemeyen toplumlar, dînî sembol ve simgelere yapışırlar. Bu dindarlaşma görüntüdedir, yâni fenomenaldir, kaportayla sınırlıdır. Numenal yâni özle, motorla ilgili değildir. Motor, düşünme işlemi ile çalışır. Sembol ve simgeler tanrı vergisi doğal duyu organlarına hitap ederler. Halbuki günümüz, duygulara değil zihinlere hitap edilen bir çağdır. Duygulara din adamları hitap ederler ve çok kolay bir iştir. Bu işi yapmak için eğitime gerek yoktur.

Fikirlere fikir adamları hitap edebilir ve çok zor bir iştir. Ülkemizin düşünürü yoktur. İşin daha kötüsü, düşünlere hitap etmesi gereken ilahiyat profesörü akademisyenler dahi din adamlarının yaptıklarını yapabiliyorlar, düşünürlerin yapması gereken işi yapamıyorlar. Bir fikrî iktidarsızlıkları var ama haksız şekilde bu fikir katmanının işgal ediyorlar. Bir profesör, şikâyet ettiği şeyin fikrî kuramını ve paradigmasını ortaya koyması gerekir. Ama yapamıyor, çünkü düşünme işleminin nasıl yapılacağını bilmiyor. Gerçi bu çok zor bir iştir. Kafa ile yapılabilir. Zor işten kaçıp, Allah vergisi ağız gibi doğal aygıtlarla bu işi yapıyor. Yâni elin oğlunun bugünkü binlerce filozoflarının bu işleri nasıl yaptıklarını çalışsınlar, onlar da aynısını yapsınlar. Ama ne gerek var ki? Bunu yapmadan ve bu yapmadıkları işin ağlamasını yapmakla ülkenin DİB Başkanlığı gibi, en üst makamlarına gelebiliyorlar. İşte ülkeye en büyük ihânet, sorumluluğu olan görevi yapmadaki acziyeti ve ihmali topluma ağlayarak gidermeye çalışmaktır. Bu kişiler görev ihmâli yaptıklarından ve ülkeye görev zararı verdiklerinden yargılanmalıdırlar.

Bir DİB Başkanının, ülkenin bir problemi üzerinde kafa ürünü bir kuramını gördünüz mü? Göremezsiniz. Şimdi bir DİB Başkanının yaptıklarını analiz edelim. Üç haftalık Kurân Kursu eğitimi ile yapılabilen pratisyenlik işlerini yapıyor. Mesela VİP cenaze imamlığı, camide vaazlar, namaz kıldırmak, hutbe okumak gibi. Yâni bunları yapsın diye mi kırk yıl bu millet onu profesör yapmak için para harcamış?

Profesör DİB Başkanlarının yaptıklarını analiz edelim. Ortaya yeni fikre dayalı paradigmalar ve kuramlar koymaları gerekirken, bu acziyetlerini, ihmallerini ve iktidarsızlıklarını, geçmişte üretilen sembol ve simgelerin dozajını ve alanını artırarak kamufle etmeye, örtmeye, şehirleri köylere döndürmeye çalışıyorlar. Mesela ezanın ses tonunu artırıyor, harfleri aşırı uzattırıyor, ortalığı cami ve minare dolduruyor, köylerde ölüm haberini vermek için uydurulan salayı bütün şehirlerde okutuyor. Cuma akşamları ve günleri saatlerce sala okutuyor. Halbuki diriliş olan Cuma, ölümleştiriliyor. Tabîi diriliş yapmak kafa ila alakalı lojik iştir, ölüm ise biyolojik bir iştir. Doğal aygıtlarla yapılır, kolay iştir. Şimdi canı sıkılıp eline mikrofon geçiren kişi sala okuyorum diye vakitli vakitsiz ortak alanda bağırıyor. Deşarj oluyor, tatmin buluyor. Yine camilerin içi fikirle aydınlatılamadığı için, başkalarının hatta gayrimüslimlerin icatları olan avizelerle, dışları da projektörlerle aydınlatılıyor.

Toplum çelişkiler içerisindedir. Mesela Türkçe müziği haram görür ama ezan ve Kur’ân’ın müziksiz okunmasını da haram görür. Hatta Allah kelamını güfte ve beste malzemesi yapmada bir sakınca görmez. Bunun ruhsatını Allah’tan almaya çalışmaz. Kendisi önce hareketi yapar, sonra ona dinden meşruiyet bulur.

Çetinoğlu: Devlet adamının yanlışları, ‘devletin yanlışı’ olarak yorumlanabilir mi?

Prof. Kahveci: Devletin de dinle ve çağdaşlıkla hattâ anayasasıyla çelişkileri vardır. Bir çelişki sosyolojiktir: Meselâ millet ve lâiklik kavramlarına göre bir ülkenin ortak alanları nötr olmak mecburiyetindedir. Ülkenin ortak alanı bir dine, mezhebe, etnisiteye, sosyal ve ekonomik tabakaya dayalı düzenlenemez. Tıpkı bir apartmanın ortak alanlarına, ondaki bir dairenin zihniyetinin hâkim kılınması kanunla yasak olduğu gibidir. Kanunlarımız bunu suç saymıştır. Ortak alanlar toplumun ortak yararına ve iyiliğine göre düzenlenmek mecburiyeti vardır. Türkiye, ortak alanda dînî unsur olan ezanla kolektif kimlik üretmeye çalışıyor. Bu, çağdaş millet ve lâik bir ülkede çelişkidir.

Çetinoğlu: Ezan hakkında söylediklerinizin, çan sesinden rahatsız olmayan İslamiyet’e mesâfeli kişilerin söylemleriyle örtüştüğü söylenebilir. Şüphesiz siz; ‘ezan okunmuyor, ezanın canına okunuyor’ diyenler gibi nezâhet ve estetik arayışındasınız.

Röportajı önce yanlış yorumlara sebebiyet vermemek için, ezan okumakla alakalı olarak söylediğiniz sözlere açıklık getirir misiniz?

Prof. Kaveci: ‘Din açısından ezan okumak farz değildir.’ Dedim. Farz olan namaz kılmaktır. Ezan namaz için bir araçtır. Ama namazın ne farzlarından ne de sünnetlerindendir. Bu sebeple Fıkıh kitaplarına göre ezansız namaz geçerlidir. Şimdi devlet sünnet dahi olmayan ezanı devlet eliyle ortak alanda okutup herkese zorla dinletirken, farz olan namazı zorlamıyor. İşte bu durum, çağdışılığın, çağdaş çözüm bulamaması acziyetidir. Türkiye lâik ve millî bir ülkedir. İslâm cumhuriyeti değildir. İran, İslâm Cumhuriyeti olmasına rağmen, ezanları özel alanlar olan camilerin içinde okutmaktadır, ortak alana taşırmamaktadır. Hakîkaten bu durum bile İran’da bir çeşit felsefenin varlığını gösterir. Bizim durum ise, ülkemizde hiçbir çeşit felsefenin var olmadığının göstergesidir. Çağdaş çözümler bulamıyoruz. Çağdaş sorunlar kafa ile alakalı meselelerdir. Onların çözümleri ancak düşünme işlemi yaparak kafa ile çözülebilir ki maalesef bizde bu işlem yapılamamaktadır.

Türkiye’de ne dindarlık ne de medenîlik vardır. Yâni çağımız standartlarında sosyal insan olmak problemi vardır. İnsan olmak da eğitimimizin hiçbir kademesinde öğretilmiyor. Öğretecek kişi de yok. Öğretenlerde aynı problem mevcuttur. Mesele insan malzemesinin kalitesidir.

Çetinoğlu: Hocam, hoşgörünüze güvenerek söylüyorum. İmam Hatip’li ve İhâliyatcı olarak söyledikleriniz çok dikkat çekici hususlar… Salâ hakkında söyledikleriniz kabul edilebilir olmakla birlikte, ezanla ilgili sözleriniz üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim.  Bin dört yüz küsur yıllık geleneğin devamına karşı çıkıyorsunuz. Türkiye bu iddiaları kaldıramaz.  Peygamber Efendimiz’in Bilâl-i Hâbeşî’ye ezan okutması sünnettir. ‘Ezan okunmasına karşı mısınız?’ diye sormayacağım. Çünkü karşı olmadığınızı biliyorum. Ancak, sözlerinizi; ‘Kahveci Hoca, ezana karşı çıkıyor’ şeklinde yorumlayanlar mutlaka olacaktır.

Bu bahsi kapatıp bu röportajın son sorusunu sorayım:

Çevremizdeki insanlara ve haklılık derecesi tartışılabilir iddialara bakarsak, ‘İnsanlarımızda sekülerleşmeye doğru bir gidiş’ olduğu söylenebilir. Bizi sekülerleştirmek isteyen dış güçler, iç mihraklar var. ‘Sekülerleşme’ kavramını açıklayarak değerlendirmelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Kahveci: Dış güçler bizi sekülerleştirmek istemezler. Çünkü sekülerleşirsek çağdaşlaşırız ve ayıklanıp yok olup gitmeyiz. Bilakis bizim dînî kalmamıza çalışıyorlar. Nitekim Atatürk’e düşman olmaları ve Atatürk’ten sonraki lâikliğin hâkimliğinde geçen bir asırda çağdaşlaşmamızı eğitim sisteminde engellemeleri bundan dolayıdır.

Sekülerlik her şeyden önce bir düşünüş biçimidir. Fakat bizim, düşünme ile işimiz olmadığı için sekülerliği fikrî bazda algılayamıyoruz. Onu dînî ve siyâsî anlıyoruz. Çünkü bizde sâdece siyâsî ve dînî algı kalıpları mevcuttur. O sebeple sekülerliği, bu kalıplara dökerek, ‘din ile devlet işlerini birbirlerinden ayırmak’ şeklinde algılayabiliyoruz. Halbuki sekülerlik, 18. asra kadar geçerli olan ve dînî düşünme adı verilen düşünüş biçimiyle değil, insan aklı ile düşünmektir. Nötr ve objektif bir düşünmedir. Taraflı ve sübjektif değildir.

Sekülerlik başta olmak üzere bugünkü çağdaş sistemler Batılılar için de yeni sistemlerdir. 18. asra kadar bunlar onlarda da yoktu. Bunları Batı toplumu da icat etmedi. Hasbelkader Batı’da yaşamış olan düşünürler ve ilim insanları bunları icat etti. Batı toplumu önceleri bu icatları kendisine, özellikle dinine yabancı gördüğü ve onu korumak için bunları icat edenlerin bazılarını diri diri yaktı, kimilerini zehirleyerek öldürdü, kimilerini hapsetti. Ama daha sonra bu yeniliklere adapte oldu. Şimdi bu yeni değerlerle oluştu ve eskilerin muhafazakârlığının mücâdelesini vermiyor.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Hocam.

Konu hakkında daha fazla ve Prof. Dr. Niyazi Kahveci hakkında bilgi edinmek isteyenler için:www.ulusaldemokrasienstitusu.org 

 Prof. Dr. NİYAZİ KAHVECİ Trabzon’a bağlı Köprübaşı ilçesinin tanınmış bir köyü olan Yılmazlar Köyünde doğdu. İstanbul Beşiktaş’ta büyüdü. Amcaoğlu olan Adnan Kahveci, Merhum Vali Recep Yazıcıoğlu ve Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK üyeliği, milletvekilliği gibi sıfatları bulunan, Devlet Bakanlığı yapan Mustafa Sait Yazıcıoğlu da bu köydendir ve akrabadırlar.   Niyazi Kahveci İlk ve ortaokulu İstanbul’un Beşiktaş ilçesinde okuduktan sonra Fatih İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimini tamamladı. İhtisasını Haseki Eğitim Merkezi’nde yaptı.   İngiltere’de Manchester Üniversitesi Sosyal İlimler Fakültesi Felsefe dalında master ve doktora derecelerini aldı. Diyanet İşleri Başkanlığının her kademesinde görev yaptı. TC Londra Büyükelçiliğinde diplomatik görevde bulundu. Anavatan Partisi genel Başkan Yardımcılığı yaptı. Kırşehir Ahi Evran üniversitelerinde İktisâdî ve İdârî İlimler Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı, Adıyaman Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi’nde Dekan ve Rektör Yardımcılığı yaptı. Hâlen Yıldız teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak akademik hayatını devam ettirmektedir.   Meslek hayatı boyunca verdiği dersler: İnsan ve Toplum bilimleri, milletlerarası İlişkiler, Felsefe, Sağlık Sosyolojisi, Ekonomi, Eğitim Felsefesi, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi, Sosyoloji, Siyâset Bilimi, Siyâsî Düşünceler Târihi, Milletlerarası Politikada Din, Sosyal Yapılar ve Târihî Dönüşümler, Din Sosyolojisi, Ahlâk Sosyolojisi, Gençlik Sosyolojisi, Bilgi Sosyolojisi.      Millî ve milletlerarası bilgi şölenlerinde sunulmuş çok sayıda Türkçe ve İngilizce tebliği ve ilmî makaleleri bulunan Prof. Kahveci’nin kitap hâlinde yayınlanmış eserlerinden bâzıları: Mutezile ile Şi’a Arasında Siyâsî Tartışma, Tevrat’ta Sosyal Düşünce, Tevrat’ta Siyâsî Düşünce, İslâm Siyâset Düşüncesi, İniş Sırası ve Sebepleriyle Kur’ân-ı Kerim Tercümesi, Kuran’ın İngilizce Tercümesi, Çağımızda Türkiye, Düşün ve Bilim Alanları.

Hafta Sonunda Türk’ün Aklına Kar Suyu Kaçırmak İstedim!

Ahmet Besim Uyal (1931-2017) Urla’nın eski belediye başkanlarından biri. Eline bir vesile ile Urla’dan Yunanistan’a göç etmiş Nıkos Miloris‘in Yunanca yazılmış “Bir Zamanlar Urla” adlı kitabı geçmiş ve cebinden para harcayarak bu kitabı tercüme ettirmiş ve 2003 yılında yayınlatmış… Bu kitabı kaç adet bastırmış ve nerelere dağıtmış bilgim yok. Ancak tercüme eden arkadaş kendinde bulunan bir nüshayı bana hediye edince kitabın varlığından haberim oldu.

Bana göre çok önemli bir kitap çünkü dün yaşananları anlatarak bugünümüze ayna tutuyor. Bende sizlere bunları anlatmak istedim. Keşke sizlerde bulup okuyabilseniz ve dün yaşadıklarımızla bugün yaşadıklarımız arasındaki benzerliklere şaşırıp kalsanız. Ama bir toplumu bilgiden mahrum bırakırsanız o toplumu benzer oyunlarla kolayca tuzağa düşürmeniz mümkün oluyor. Bugün bizim yaşadıklarımızda bundan ibaret… Bunun için bunlar bize anlatılmamış ve halen de anlatılmıyor.

Bu kitapta Urla’da Yunanlıların yaşadığı bir devir anlatılıyor. Bunlar elbette Rum’dur ama Yunan dememizdeki maksat Yunanistan tebasına mensup Rum oluşlarıdır. Osmanlı’nın yıkılışından önce Urla’ya nasıl ve hangi amaçla gelmişlerdir, mal ve mülklerini nasıl edinmişlerdir, sosyal ve ticari üstünlüklerinin nedenleri nelerdir kitapta geniş olarak üzerinde durulmuştur.

Hali ile gün geçip semirdikçe memleketin asil sahibi Türklerle lokal olarak çatışmalar yaşamaya başlamışlardır. Yunanlı Rumlar, Urla’da ciddi ve zengin bir koloni oluşturunca buranın sahibi gibi davranmışlar. Hatta Türklerin, İstiklal Harbi ile vatanlarına sahip çıkışlarını da, çok gereksiz görerek “Urla’da ne işiniz vardı, biz burada rahattık, zengindik ve Urla bizimdi…” demeye getirmişlerdi.

Kitapta Yunanlıların Osmanlı Devleti ve Türkler tarafından kabul gördükleri, benimsendikleri, zengin olmalarına izin verildiği hatta teşvik edildikleri, Osmanlı’nın hükümran olduğu bu topraklarda Yunan Kralı için doğum günü kutlamaları yaptıkları ve Türklerin bu şımarıklığın küstahlığa dönüşmesine sessiz kalmaları ve ahmaklık hali içeren bu büyük hoşgörünün ne derece istismar edildiği de, anlatılmaktadır.

Ya Osmanlı İmparatorluğu vatandaşlığına kabul edilmiş gençlerin Urla’dan kaçarak Yunan Ordusunda savaşmalarına, Yunan ordusunun İzmir’i işgalinde gösterdikleri coşkuya ve Yunan askerlerinin Urla’ya gelişinde gösterdikleri sevgiye ne diyelim?

Yunanistan’dan ve Ege’deki adalardan gelip Urla’ya yerleşen Rumlar; Urla’yı sanki bir Yunan toprağı gibi algılamışlar ve Yunan ordusu İzmir’i işgale başlayınca önceden hazırlanmış bayraklar sandıklardan çıkarılmış ve binlercesi her yere asılmıştır.

Yunanlı Rumların bu hale gelebilmesi için en az yüzyıllık bir hazırlık dönemi geçirilmiştir. Bu süre zarfında Türklerle iyi geçinmişler ve Türk ağalarını topraklarını da satın almak suretiyle kendi işçileri haline getirebilmeyi başarmışlardır.

Türkler dört bir cephede savaşıp genç ve üretken nüfusunu yitirirken bu Yunanlı Rumlar; zora düşmüş Türklerin malını, bağını ve tarlalarını yok pahasına ellerine geçirmişlerdir. Askere gitmeyen çocuk ve yaşlı erkekler ile kadınlar çalışıp üretebildiklerini Rum tüccarlara satarak geçinebilirken, Türk toplumu yavaş yavaş eriyerek Yunanlılara çalışan bir azınlık haline düşmüş ve tevekkül içinde gününü gün etmeye başlamıştır. Bu arada Yunanlı Rum nüfusun sayısı 30.000 binin üzerine çıkarken Türklerin sayısı ise 7500’ün altına gerilemiştir.

Yazar Nıkos Miloris’in yazdıklarından anlıyoruz ki; Türklerin “Kurtuluş Mücadelesi” bile Urlalı Rumların “Yunanlılık” hevesine gölge düşürmemiştir.

Yunanistan’ın ve Ege adalarındaki sefaletten kaçıp, Urla’da ırgatlık yapanlar, İzmir’e gidip evlerde hizmetçilik yapan Rum kadınları zaman içinde ihya olmuşlar ve kendilerine vatandaşlık veren Osmanlı Devleti’nin yıkımı ve asli unsur olan Türklerin yok oluşu için ellerinden geleni yapmışlardır.

Şimdi gelelim günümüze!

100 yıl önce Urla’da ve tüm Osmanlı’da yaşananların günümüz Türkiye’sinde yaşanmadığını söyleyebilir misiniz?

Ülkemiz dört bir yandan göç almakta, vatandaşlık imkanları kolaylaştırılmakta ve ülkemizin demografik yapısı bozularak Türkler azınlık haline getirilmeye çalışılmaktadır. Topraklarımız satılmıştır ve satılmaya devam etmektedir. Toprak sahiplerinin kendi toprakları üzerinde asgari ücretle sürünmeye mahkum edildiği topraklara bir örnek de, Trakya’mızdır. Gidin oralara eski toprak sahiplerinin hikayelerini dinleyin ve ne hale düşürüldüklerini görün. Elbette bunlar yaratılan algılar ve bilerek çıkartılan ekonomik krizler nedeniyle kendi rızaları ile olmuştur. Gelenler ile memlekete düşman olan Gayrı Türkler gizli bir el tarafından teşvik edilerek zenginleştirilmekte adeta memleketin sahibi haline getirilmektedir. Dün Urlalı Türk uyumuş bugün ise Türkiye’deki bütün Türkler uyumaktadır.

Dün Urla’da bugün Türkiye’de, göç etmiş bütün yabancılar azınlık ve göç psikolojisi ile insan üstü bir çalışkanlık göstermekte, tüm becerilerini ortaya koymakta, dayanışmalarını en üst seviyeye taşımakta ve uluslararası ilişkiler bağını çok iyi kullanmaktadır.. Bu husus Türkler aleyhine büyük bir handikap oluşturmaktadır. Yani bu tür göçlere asla müsamaha ile yaklaşmamak lazımdır…

Urla İzmir’den üç gün sonra kurtarılmıştır. Sebebi ise bu Yunanlı Rumların Urla gibi zengin bir yeri bırakmak istemedikleri için gösterdikleri büyük direniştir. Yani bırakıp gitmek istememişlerdir. Anlayacağınız, insanlar kazandıklarını öyle kolay bırakmazlar. Şimdi gelip Türkiye’nin üzerine konan yabancı sermayenin, Suriyeli, Iraklı, Afganlı, Afrikalının kolay bırakıp gideceğini mi zannediyorsunuz?

Ben söyleyeceğimi söyledim… Bu bilgilerin bize ulaşmasını sağlayan Ahmet Besim Uyal’dan Allah razı olsun ve ondan rahmetini esirgemesin. Bu vesile ile Nıkos Miloris’in yazdıkları doğruyu görmemiz için sebep olsun!

Narin ve Narinler!

Günlerdir insanlar bir habere kilitlenmiş, dillerinde dua, endişeyle bekliyordu. Ve maalesef korkulan oldu. Küçük ve masum Narin’e kıymışlar.

İnsan ne kadar vahşileşebiliyor! Küçücük bir yavrunun kime ne zararı olabilir?

Başka hesaplar nasıl masum bir beden üzerinden görülebilir?

Ne kadar merhametsiz bir dünyada yaşıyoruz?

Hemen her gün ne narin güller soluyor!

İşledikleri haksızlıkların günah kirleri ile kalpleri kararmış zalimlerin hesaplarının kurbanı hep nazik ve narin bedenler oluyor!

Öte tarafta yaklaşık bir yıldır binlercesi toprağa düşen Narin’lere şahit oluyor dünya!

Duyarsız ve vicdansız dünya.

Yeryüzünün egemenleri kendilerinden başka kimseyi umursamıyor.

Belki başka yerlerde yüzlerce narin beden kirli ve azgın başka zalimlerin kurbanı oluyor.

Dünyaya ahlak lazım!

Dünyaya merhamet lazım!

Dünyaya adalet lazım!

*

Kim medeniyeti taşıyacak bugün dünyaya?

Hadi teknolojimiz, bilimimiz yeterli değil diyoruz, peki merhametli olmamıza kim engel olabilir?

Adil olmaktan kim alıkoyabilir?

Ahlaklı olamayaşımıza geçerli bahane bulabilir miyiz?

İslam’ın yaşandığı beldeler selam/barış beldeleri olmalı.

İman edenlerin yurdu güven yurdu olmalı.

Dünya İslam’a muhtaç!

Dünya İslam’ı yaşayan Müslümanlara muhtaç.

*

Maalesef, ilim, hikmet ve erdemin kaybolduğu, cehaletin ve şiddetin yaygınlaştığı, insan onur ve haysiyetinin yok sayıldığı günlerden geçiyoruz. Toplumsal hayatı etkisi altına alan bireysellik, bencillik, dünyevileşme ve yalnızlaşma gibi sorunlar, başta çocuklarımız ve gençlerimiz olmak üzere hepimizi tehdit etmektedir. Böylesi zamanlarda bize düşen; cehalet toplumunu asr-ı saadete dönüştüren Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s)’in rahmet yüklü mesajlarını kendimize örnek almak, onu çağımızın insanıyla buluşturmaktır. Şahsiyetimizi Allah Resûlü (s.a.s) gibi imanla inşa etmek, ibadetlerle yoğurmak, güzel ahlakla kemale erdirmektir. Yüce Rabbimizin “İman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlara müjdeler olsun! Onların varacağı yer ne güzel yerdir.”[3]  müjdesine nail olmak için; iyiliği yayıp kötülüğe engel olmak, doğrudan ve haktan yana tavır almaktır. Haramdan sakınmak, helale koşmak; her türlü kötülük ve günahtan korunmaktır. Merhameti kuşanmak, öfkemizi kontrol etmektir. Zalimin karşısında, mazlumun yanında durmak; zulme ve zalime asla rıza göstermemektir.

Mollalar Monşerleri Hep Yener!

Geçtiğimiz günlerde İzmir’in şirin bir ilçesinin köylerinden birine giderken ilginç bir diyaloğa şahit oldum. Köyün minibüsü, her saat başında kalkıyor. Ben de 15 dakika öncesinden yer kalmaz endişesi ile araca bindim.

Gittiğim köyde yaşayan kadınlarda minibüsün içinde seyahat etmek üzere hazır olup ve herkesin rahatlıkla duyabileceği bir şekilde yüksek sesle konuşuyorlardı.

İçlerinden bir kadın: “Molla’ya sorsaydınız” deyince, konuşulanları daha dikkatli takip etmeye başladım.

Kadınlar minibüs hareket edinceye kadar her konuda “Molla”ya danışılması ve öyle hareket edilmesi konusunda konuşup durdular.

Şaşkındım! Çünkü Ege Bölgesi ve İzmir havalisinde dini ve dünyevi konularda danışılabilecek insanın, ünvanının “Molla” olduğunu ilk defa duyuyordum.

Daha önce imam, müezzin, vaiz, müftü, hoca efendi, şeyh, diyanet gibi sözcükleri bu bölgede duymuştum ama “Molla” kelimesi ile ilk defa karşılaşıyordum.

Üzüldüm! Türk Milletine “Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, şıhlar, dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz, en doğru hakikat ve en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın buyurduğu ve istediğini yapmak insan olmak için yeterlidir.” diyen Atataürk’ün ülkesinde, dünyevi ve uhrevi konularda akıl danışılacak adam ismi bile meçhul bir “Molla” olmuştu. Vah ki ne vah!

Burada kendimi de monşer olarak kabul ettiğimi belirtmek isterim. Ancak benim monşerliğim bilinenin aksine halkla buluşmak için kendi kabuğunu kırmaya çalışan ve gerçekleri kabullenen bir monşerlik…

Fırsat buldukça belediye otobüsü, minibüs, tren, metro, tramvay, metrobüs, Marmaray gibi ulaşım araçlarını bütün gittiğim şehirlerde kullanmaya, çarşı pazar gezmeye, psikolojik ve sosyolojik gözlemler yapmaya çalışıyorum.

Bu kez de öyle oldu! Burada bahsettiğim köylü kadınlara illa da “Molla” dedirten mualesef devlettir. Devlet acziyet içindedir ve uzun yıllardır görevini yerine getirmekten uzaktır. Ortaya “Molla” diye tutturan insan tipinin çıkmasında; eğitim ve diyanet işleri başta olmak üzere birçok hususu eline yüzüne bulaştıran devlet suçludur.

İkinci suçlu ise fanusun içine tıkanıp kalmış ya da halk arasından fanusun içine atlayıp bir daha geldiği yere geri dönüp bakmamış olan monşer tipli Türk aydınıdır.

Ahmet Cevdet Paşa, ilim adamı yetiştiren medreselerin, cehalet ve taassup ocaklarına dönüşmesini Osmanlı – Türk Devleti’nin çöküşünün başlıca nedeni olarak göstermiştir.

Günümüzde üniversitelerin ve ilahiyat fakültelerinin aynı duruma düştüğünü üzülerek izliyorum. Buralardan adam (!) çıkmayınca halkın önüne de böylece “Molla”lar çıkmış oluyor…

Kanaatimce Türk Milletinin topla tüfekle yıkılması mümkün değildir. Ancak 21. yüzyılda bu kadar akıl ve düşünce geriliğinde olmakta çok korkutucudur. Aynı zamanda bu bize, toplumsal psikolojimizin gerileme dönemine girdiğinide göstermektedir.

Bu Atatürk’ün “Geri cephede sessizlik” diye işaret ettiği durumun ortaya çıkışına sebebiyet vermektedir.

Akıl ve düşüncesi “Molla”lar tarafından ele geçirilmiş ya da kontrol altına alınmış bir milletin istikbali hakkında doğru kararlar vermesi de beklenemez. Onca hadise karşısındaki suskunluk bundan dolayıdır.

Bu sebeple Türk Aydını “Monşerlik Fanusu”nu kıramadığı sürece “Molla” hep kazanacaktır. Kabahati başka yerde aramadan, kendimize öz eleştiri için bir ayna tutmayı başarabilsek, ne iyi olacak!

“Diyanet, tarikat, şeyhler, ezan, başörtüsü, imam hatip falan diye bu konuyla ilgili tartışmalar sürerken bendeniz tam 10 yıl önce bunları yazmışım! Hatırlatayım dedim…”

Sevgisiz Çocuklar

“Bana sevgi vermeyip, sadece bilgi vereni çabuk unuttum. Bilgi yerine sevgi sunanları zor unuttum; hem sevgi hem de bilgi verenleri hiç unutamadım.” Çağlı

Nasıl tüm ağaçların güneşe, suya veya çevreden edinecek­leri besinlere gereksinimleri varsa, tüm çocuklar da kendi çevre­lerinden edinecekleri güvenliğe, sevgiye ve statüye gereksinim duyarlar.

Sevgi çocuğu üretmeye, üretmek ise bilgilenmeye iter. Wilhelm Reich; “Sevgi, çalışma ve bilgi, yaşamamızın kaynak­larındandır, dolayısıyla, yaşamı onların yönetmesi gerekir.”Derken sevginin olmadığı yerde güçlü bir üretkenliğin ve üret­kenliğin olmadığı yerde de bilgilenme isteğinin zor oluşacağını anlatmaktadır.

Sevgi konusunda Erich Fromm diyor ki: “Sevgi, sevgi üre­ten bir güçtür. Güçsüzlük sevgi üretememektir.” Evet! Sevgi güçsüzlüğün panzehridir. Güçsüzler sevmekten korktukları için güçsüzdür. Sevmekten korkanlar paylaşma güdüsü zayıf olanlardır.

Sevilme ihtiyacının yaşam boyu devam eder. Sevgi, açlık ve susuzluk gibi sürekli doyurulmak isteyen bir duygudur. Yaşamda sevgi boşluğunu dolduracak, onun yerine geçebilecek başka bir şey gösterilemez.

Sevmeyen, “kin, nefret, acı, korku ve doyumsuzluk” içinde bulunan kişi hastadır. Pek çok psikolojik ve bedensel rahatsız­lıkların temelinde sevgisizliğin yattığı söylenebilir.

Sevmeyen, sevilmeyen, başkaları ve toplum tarafından benimsenmeyen kişi, tüm silahlardan daha tehlikelidir. Çünkü her türlü tutarsız davra­nışın kaynaklarından biri de sevgisizliktir.

Böyle biri, yalnızlığa ve tutarsızlığa itilmiştir. Sadece biyolojik ve güven gereksinimleri giderilen çocuğun, sevgi ve benimsenme ih­tiyacı karşılanmayınca, nelerin olabileceğini, ilerlemiş toplumlarda; “uyuşturucu, madde alışkanlığı, saldırganlık, cana kıyma, hippilik, ilkel dinlere dönüş, soygun, savaş, çatışma vb.” gibi olgu ve olaylarda gözlenebilir.

Psikolojide, kişilik gelişimini engellediği için, aşırı koruma­cı sevgiye “hastalıklı sevgi” denilmektedir. İlk altı ay içinde şu veya bu sebeple anneden ayrılan çocuklarda hem fiziksel hem de ruhsal bozukluklar ortaya çıkmakta; annenin yerini tutacak biri­si bulunmadığı takdirde ölüm riski artmaktadır.

Ormanlarda dev ağaçların di­binde bodur kalmış, bir türlü boy atamamış, serpilememiş küçük ağaçlar vardır. Hastalıklı sevgi ile büyütülmüş çocuklar da böyledir. Bunlara “gölge tipler” denilmektedir.

Bu çocuklar annelerinin gölgesinde yaşar­lar. Şımarıkları da, içe kapanık olanları da aynıdır. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenememişlerdir. Özgüvenleri yoktur, kendi başlarına bir iş beceremez, karşılaştıkları problemleri anne baba­nın yardımı olmadan çözemezler. Yanlış yapmaktan korktukları için sorumluluk almak istemezler.

Bazı ailelerde ana-babalar çocuğa sevgi göstermedikle­ri halde, onun kendilerini sevmeye ve bu sevgiyi gösterme­ye mecbur olduğunu sanırlar. Bu hüsrana uğramış sevgisizlikten çocuklarda saldırganlık ortaya çıkar.

Kendisine değer verilmeyen çocuk, zamanla kendisine değer vermemeye başlar. Herhangi bir şeyi yapmak için çaba göstermez. Hatta yaşamak için bile çaba göstermez. Sürekli olarak itilen ve dışlanan çocuk, ken­disine yaşama hakkının verilmediği kanısına varır.

Kendisine kimsenin ilgi göstermemesi, onun dış dünyaya olan ilgisizliğini artırır. Bu da anti-sosyal davranışın “suç işle­menin” sebebi olabilir. Böyle bir durumda, anne ve babanın, “Bu çocukla uğraşmaya değmez!”diyerek olaya olumsuz yaklaşma­ları, yapılan yanlışlık ve kötülüğü daha da artırır.           

Günümüz çekirdek ailelerinde, anne ve babanın dışarıda ça­lışmasıyla çocuk yalnızlaşarak anne baba sevgisinden yoksun kalmaktadır.

Çağdaş kentlerin ortaya çıkardığı; “baskılar, gerginlikler, bu­nalımlar ve sorunlar” ana baba sevgisine duyulan isteği daha da arttırmaktadır. Ayrıca boşanma oranının artışı ile çocuğun anne ve baba sevgisinden yoksunluğu da bir sorun doğurmaktadır. Boşanma ile çocuğun anne ya da babası ile ilişkileri değişmekte­dir.

Özerk bir varlık olarak haklarına saygı gösterilmeyen “red­dedilen ya da sömürülen” çocuk “sevgisiz” kalır. Sevgisiz kalan çocuk bu duruma öfke duyar. İçin için sürdürdüğü ve çoğu kez varlığından haberdar ola­madığı bu kızgınlık, bilinçli düzeyde “değersizlik duygusu”ve “insanlardan korkma”biçimine döner.

 “Ne bileyim çocuğun ne zaman, ne kadar sevgiye ih­tiyacı olduğunu! …” söyleyen anne babalar bilmeli ki; dünyada açlıktan ölenlerin unutulması gibi, sevgisizlikten ruhları ölenler de, ta ki kendile­rinden bir zarar gelene kadar unutulurlar. O zaman da vakit çoktan geçmiş olur. Çünkü sevgi teneffüs et­tiğimiz hava, oksijen gibidir. Ona her an herkesin ihtiyacı vardır.

Temelin­de sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz. Bu gün artık şiddet, haksız rekabet, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebi­leceğimiz eğitimin ilk adımı, onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir. Bu ise, ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle.

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar gelir. Ümi­dimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz. Duyguların en yücesi, bahçemizin en güzeli, en anlamlısı sevgidir.

Dünyamızın hızla döndüğü ve kabuk değiştirdiği günümüz­de değişmeyen, kalıcı değerlerimizden biri sevgidir. Bizim yaşa­yabilmemiz için sevgiyi tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir.

Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçla­rı, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz.

Çocuklarımızı seversek onlarda bizi sever. Sevilen çocuk sevmeyi öğrenmiş olur. Verdiğimiz sevgi çoğalır ve tekrar bize döner. Bu bakımdan en karlı yatırım, sevgiye yapılandır.

Sakin, huzurlu ve sevgi dolu bir yuvada büyüyen çocuklar ileride kendi kuracakları yuvada da huzurlu olacaklardır. Huzur­suz yuvalar ise çocukların hırçın veya tamamen içe dönük bir tip geliştirmesine sebep olur.

Görülüyor ki çocuğun mutlu olarak gençlik dönemine gire­bilmesi, sevecen biri olarak hayata atılabilmesi için çevresinden ve özellikle anne ve babasından yeterince sevgi ve ilgi görmüş olması gerekir. Aksi takdirde çocuk suç işleme potansiyeli olan bir genç veya topluma faydası dokunmayan içe kapanık biri ola­caktır.

Bireysel mutsuzluğumuzdan eğitim-öğretimdeki aksaklıkla­ra, toplumsal kargaşadan dünyada yaşanmakta olan ekonomik krizlere kadar bütün insanlık sorunlarının kaynağında sevgisizlik bulunmaktadır.

Başarılı ve mutlu olmak istiyorsak, dünya barışını korumak ve insanların, insan gibi yaşamasını istiyorsak sevgiyi, her eylemimizin temeline almak ve bunu doya doya yaşamak zorundayız.

Çocuklarımıza çok değerli birer hazineymiş gibi bakalım, onları ve kendimizi onurlandıralım.

Sevgiyle kalın…

Bakıştan Görüşe Geçiş

     Ey dünya lezzet ve saadetini gaflette ve inançsızlıkta bulan ve bu vehimle yaşamak isteyen insan!

     Bir an için kendini, iki yüksek dağ üstünde kurulmuş bir köprü üzerinde san ve gör ki: Köprünün altında, son derece derin bir vâdi var. Dünya, içindekilerle beraber karanlığa gömülmüş!

     Sağ tarafın olan geçmiş zamana bakınca, müthiş yokluk karanlıklarından başka bir şey görünmüyor!

     Sonra dönüp geleceğin olan soluna bakınca, dehşet içinde kalıyor; tehdit edici karanlıklardan başka bir şey görmüyorsun!

     Sonra alt tarafa göz atıyorsun; aşağıların en aşağısına doğru bir uçurum yer alıyor!

     Sonra yukarı tarafa bakınca sadece gam, yetimlik, ümitsizlik ve sefalet yağdıran dilsiz, sağır bulutlarla karşılaşıyorsun!

     Sonra önüne nazar edince, karanlıklar arasından parçalamak için diş gıcırdatan ifrit, akrep ve aslanlar görüyorsun!

     Sonra geriye bakınca, farkına varıyorsun ki, ne bir medet var, ne de bir yardıma gelen!

x

     Böyle bir ortamda, dehşet, ümitsiz ve pişmanlıklar içindeyken; birden Rabbinden gelen bir hidayet / yol gösterişle uyandırılıyorsun!

     Ve görüyorsun ki, mahlûkata İslâm kameri / ayı ve İslâm güneşi doğmuş.

     Hayat köprüsü Subhanî  / İlâhî nimetlerin bahçeleri arasından geçip, Rahman’ın rahmet cennetinde son bulan bir yol olmuş.

     Sağ tarafın olan mazi, aslında altlarından zamanın nehirleri akarken, kendileri beka âleminde ebediyete mazhar olan sâlih zâtlarla çiçek açmış. Nebî ve Velî meyveleriyle nurlanmış bostanlar imiş.

    Sol tarafın ise, Hannan-ı Mennan / ihsan ve merhameti çok olan Allah’ın rahmetiyle emel ve temennîlerin çiçek açtığı Firdevs cennetleriymiş.

     Evet, aslında ey insan! Üzerindeki rahmet bulutları; üstüne ab-ı hayat boşaltıyor. O bulutların arasından; hidayet ve ebedî saadet nurları ile güneş; insana tebessüm edip gülümsüyor.

     Önündeki mevcûdat ise, daha önce dalâlet zulmetinin ürkütücü vahşiler olarak tasvir ettikleri kardeşlerin, dostların ve mûnis ehli hayvanlar olup, insana şu âyeti okuyorlar:

     “Allah, inananların / iman edenlerin (dostu, koruyucusu ve yardımcısı olmakla onların) velisidir. Onları (yapmış oldukları tercihlerin sonucu olarak, her türlü zihnî, kalbî, içtimaî, siyasî)  karanlıklardan / zulümattan aydınlığa / nûra çıkarır. İnkâr edenlere / kâfirlere gelince, onların velîsi de (insanları Allah’a karşı isyana sevkeden her şeyin; ortak adı olan) tâğûttur, onları aydınlıktan / nurdan alıp karanlığa / zulümata götürür. İşte bunlar (yapmış oldukları tercihlerin sonucu olarak) cehennemliklerdir. Onlar (küfrü / inaçsızlığı imana karşı tercih ettikleri için) orada devamlı kalırlar.” (Bakara: 257 -Veli Tahir Erdoğan-)

x

     Çünkü, insan istidat ve yeteneğinin çok yönlü oluşu bize haber verir ki, beşer / insan yaratılış ağacının bir meyvesidir. Meyve gibi en mükemmel ve en uzakta olmakla beraber, onun şeffaf yüzü karanlığa ve dünyanın bâtını / içyüzü olan yokluk fezasına yöneliktir.

     Ancak insanın çok yönlü kabiliyetindeki ibadet edişi bize haber verir ki, “İnsan baş aşağı olsun, fânilik / geçicilik içinde dâimî kalsın!” diye yaratılmamıştır. Aksine ondaki ibadet kabiliyeti; onun şeffaf yüzünü zulmetten nura, yokluk fezasından vücuda, münteha / sondan mebdee / başlangıca, faniden bakiye ve halktan Hakka çevirmek içindir.

     Sanki ibadet; hilkat / yaratılış dairesindeki münteha /son ile mebde / başlangıç arasında bir ittisal / bitişme halkasıdır.

     İşte fıtrat bu lisan ile, tanınmak için mahlûkatı, ibadet etmeleri için de cin ve insi yaratan zâtın vücub-u vücuduna / varlığının elzem oluşuna şehadet eder.