7.7 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 148

         Üzerinde Durulması Gereken Bazı Önemli Hususlar

          Teknolojinin gelişmesi ve şehirleşme sonucu oluşan gürültü kirliliği, metropollerde ve büyük şehirlerde yaşayan insanların sağlığını tehdit eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Gürültü kirliliğini meydana getiren etkenler arasında özellikle itfaiyelerin yangın söndürme araçları ve cankurtaranların sirenleri, fabrika makinelerinin sesleri, hoparlörler, eğlenceler, ses sistemleri, kahvehanelerde ve dinlenme yerlerinde yüksek sesle konuşmak v.b. faktörler gösterilebilir.

          Gürültü kirliliği günümüzde en çok karşılaşılan çevre kirliliklerinden biridir. Özellikle büyük kentlerde oldukça yüksek seviyede olup, Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen ölçülerin üzerinde olduğu konunun uzmanları tarafından belirtiliyor. Araç sürücülerinin şehir içinde yüksek sesle ve uzun uzun korna çalmaları da başka bir gürültü kirliliğini oluşturuyor. Bu sebeplerden dolayı şehirler yaşanmaz hale getiriliyor. Bu durumlar için acil önlemler almak zorunlu bir hale gelmiştir. Bir gün gelecek, insanlar gürültü kirliliğine karşı büyük bir mücadelenin içine gireceklerdir.

          Üzerinde durulması gereken başka bir husus; Türkiye İstatistik Kurumu’nun Nisan 2024 ayı raporuna göre, Türkiye’de trafiğe kayıtlı toplam araç sayısı 29 milyon 561 bin 690’a ulaşmıştır. Bu vasıtaların 5 milyondan fazlası İstanbul trafiğinde seyrediyor. Araç sürücülerinin yaptığı kural hataları, yayaların güvenliğini tehlike altına alıyor. Yayalara öncelik vermeyen bazı araç sürücüleri kazalara sebep oluyor. Yayaların kendilerine ayrılmış olan trafik ışıklarına dikkat etmeleri, can güvenlikleri için çok önemlidir. Milyonlarca kişinin yaşadığı Türkiye’de, yayaların karşısına çıkan başka sorunlar da var. İşyerlerinin kaldırımlara taşan ürünleri, bozuk kaldırımlara park edilmiş araçlar, yayaların yolunda olsun, kaldırımlarda olsun aniden ortaya çıkan skuterler ve motosikletler, şehirlerde yürümenin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Motosikletler adeta etraflarına tehlike saçıyor. İnsanlara vurup geçiyorlar ve bazılarının ağır bir şekilde yaralanmasına ve bazılarının da ölümüne sebep oluyorlar. Çeşitli yemek firmalarının, restaurant v.b. kuruluşların servislerini yapan motosikletler, sürücüleri tarafından aşırı hız yaparak yollarda ve caddelerde yürümekte olan insanların huzurunu bozuyorlar. Bu araçları kullananların çoğunun belki de motosiklet ehliyetleri bile olmayabilir. Bunların denetimleri şarttır.

          Bir başka husus; Ülkede deprem olur ve ev kiraları üç, dört katına çıkar. Fırtına çıkar ve çatı malzemeleri haddinden fazla zamlanır. Kar ve yağmur yağar, pazar yerlerindeki ve marketlerdeki malzeme fiyatları en az iki katına çıkar. Bu konudaki örnekleri çoğaltabiliriz. Bu durumlar bize şunu gösteriyor: Türkiye’de insanlara ihtiyaç duyulan dini bilgiler öğretiliyor, fakat ahlaki değerler öğretilmiyor. Bir örnek verecek olursak; Hıristiyanlar kutsal günlerinde ihtiyaç duyulan ürünlere en az yüzde elliye varan indirimler yaparken, Türkiye’de ise Ramazan Ayı’nda yüzde iki yüze varan zamlar yapılıyor. Bu durumun dinle bir ilgisi yok, fakat ahlaki değerlerle ilgisi var. Şu şekilde bir soru sormak gerekirse; Ülkede yaşayan bazı işadamı, sanayici ve üreticilerinde ahlaklı ve dürüst olmaları gerekmez mi? Ayrıca, dürüst ve ahlaklı olanları da yürekten kutluyoruz.

          Belirtmeye çalıştığımız bazı önemli hususların yaşanmaması ve toplumun zor durumlarda bırakılmaması için, insan faktörünün her konuda kusursuz bir şekilde eğitilerek bilgilendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca, idari tedbirlerin alınması da kaçınılmaz hale gelmiştir.

İlahiyatçı ve Hukukçu, 1973-1980 arası iki dönem İstanbul Milletvekili İHSAN TOKSARI İle İslâm’ın Temel Meselelerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: İslâm’ın Üçüncü kaynağı ‘İcmâ’ hakkında umûmî bir değerlendirme yapmanız mümkün mü Hocam?

İhsan Toksarı: İcma; Bir devirdeki İslâm âlimlerinin bir konuda ittifak etmeleridir. Fikir, rey birliği yapmalarıdır. Bazı konularda Kurân ve hadiste açıklık olmayabilir. O konuda açık bir hüküm olmayabilir. İşte böyle durumlarda İslâm âlimleri, Kurân ve hadis felsefesine ters düşmeyecek bir hükümde ittifak eder, birleşirse buna ‘İcma’ denir. En büyük icma da, ashabın icmaıdır. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve İbni Mes’ud gibi ashabın ileri gelenleri bir konuda birleşmişlerse, buna kimsenin itiraz hakkı yoktur. Çünkü İslâm’ı, bizzat kaynağından, Allah Rasulü’nden öğrenmişlerdi. Allah Rasulü’nün nuru ile nurlanmışlardı. Bu seçkin Müslümanların hatâları, eksikleri olmuşsa, Allah Rasulü tarafından düzeltilip kemale erdirilmişti. Yüce Allah’ın kemale erdirdiği Peygamberimiz de onları kemale erdirmişti.

Allah Rasulü’nün terbiye tezgâhından geçen ashab (ra), insanlar arasında peygamberden sonra en yüksek dereceye ulaşmışlardır. Fikirde, idrakte zirveye çıkmışlardı. Her biri dünyâyı aydınlatacak şuura, fikre sâhipti. Bunların bir araya gelip hatâda birleşmeleri imkânsızdı.

Çetinoğlu: Galiba dördüncü kaynağa geldik…

Toksarı: Evet! Dördüncü kaynak, ‘Kıyas’ olarak isimlendiriliyor. Kıyasın lügat manası ölçmek, karşılaştırmak mukayese etmektir. Şer’î mânâsı: Kurân, sünnet ve icmada bulunmayan meseleler konusunda Kurân ve sünnetle mukayese ederek yeni hüküm çıkarmaktır.

Çetinoğlu: Birkaç örnek verebilir misiniz Hocam?

Toksarı: Kurân’da şarap (hamir) haram kılınmıştır. Üzümden yapılan alkollü maddeye şarap enir. Arpadan, hurmadan diğer maddelerden de alkollü içki yapılmaktadır. Bunlar hakkında ne diyeceğiz? İşte burada haram edilen şarap ile yeni içkileri mukayese edeceğiz. Şarabın haram edilme sebebi, insanı sarhoş eden, alkol var ise bunların da haram olduğuna hükmedeceğiz. Aynı mukayeseyi Allah’ın Rasulü, bizzat yapmıştır. Yemen’den bir heyet geldi: ‘Ey Allah’ın Rasulü! Bizim ülkemizde ‘Nebiz’ isminde bir içki içilmektedir. Hurma suyundan yapılmaktadır. Bu da haram mıdır?’

Allah Rasulü şöyle buyurdu: ‘O da sarhoş ediyor mu?’ Onlar da dediler ki: ‘Evet, sarhoş ediyor.’ Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: ‘Her sarhoş edici şaraptır ve her türlü şarap haramdır.’

Bu sebeple sarhoş eden her alkollü içki haram kılınmıştır.

Ancak bu kıyası herkes yapıp hüküm çıkartamaz. Gerçek mânâda kıyas yapabilmek için İslâm hukukunu (fıkhî kaideleri) çok iyi bilmesi lazımdır. Hüküm çıkarma metodunu, mantık, belagat,

fesâhat gibi ilimleri, Arapça’yı çok iyi bilmesi, Kurân âyetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in hadislerini çok iyi tetkik etmesi gerekir.

İslâm târihinde bu ilimleri bilen İslâm âlimleri, müctehidler yetişti. Kurân ve sünnet ölçülerine uygun birçok hükümleri mukayese yoluyla koydular. Binlerce müctehid arasında temayüz eden dört büyük müctehid vardır: İmam-ı Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel. Bunların dışında pek çok müctehid yetişti. Fakat bunlara uyan kimse olmadı. Ehl-i sünnet mensupları bu dört imama uydu.

İtikatta ise İmam Maturidî, Ebul Hasen Eş’arî’dir.

Bizim (yâni Türkiye’de Türklerin büyük çounluğu) amelde İmam-ı Azam Ebu Hanife, itikatta ise İmam Maturidî’ye tâbiyiz.

Çetinoğlu: Hocam, yeri gelmişken dört mezhep hakkında kısaca bilgi lütfeder misiniz? ‘İslâm bir olduğu halde bu dört mezhep neden çıktı?’ Diyenler var.

Toksarı: Kurân-ı Kerim ve hadis ilimlerini bilmeyenler böyle acayip sorular sorarlar. Arapçayı çok iyi bilmeyenler, niçin böyle olduğunu anlamazlar.

Şunu kesin olarak bilmemiz gerekir ki, bu dört imamın (müctehidin), İslâm’ın ana prensiprinde ihtilafları yoktur. Mesela beş vakit namaz, oruç, hac, zekât esaslarında ittifak hâlindedirler. Ancak teferruatta, ayrıntılarda ihtilaf etmektedirler. Bu ihtilaf, Kurân ve hadisin tefsirinden meydana gelmektedir. Çünkü Arapça’da, bir kelime bir edat hatta bir harf çeşitli mânâya gelmektedir.

Çetinoğlu: Örneklemek mümkün mü?

Toksarı: Tabiî: Mâide sûresinin 6. Âyetinde abdestin farzlarını beyan eden Allah (cc); ‘Başınızı meshediniz (Vemsehû bi ruûsiküm) ’ emrini veriyor. Âyetteki (bi ruûsiküm) de (b) harfinin çeşitli mânâsı var: İmam-ı A’zam’a göre fiili -lâzımı müteaddi- (aktif yapar) başın dörtte birini meshederse farz yerini bulur. İmam Şafii’ye göre (b) azınlık manâsındadır, başın az kısmını meshetmekle farz yerini bulur. İmam Malik, İmam Ahmed b. Hanbel’e göre istila (kaplama) mânâsınadır, başın hepsini meshetmesi farzdır. Buna kaplama mesih denir.

Hatta bir kelime zıt mânâsına gelmektedir. Bakara suresinin 228. âyetinde Allah (cc) şöyle buyurur:

‘Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kuru beklerler.’

Buradaki (kuru) kelimesi (kar’i) kelimesinin çoğuludur. Kar’i kelimesi, hem kadınların aybaşı hâline ve hem aybaşından temizlenme mânâsınadır. Araplar bu iki mânâda da kullanmaktadırlar.

Buna benzer iki zıt mânâya gelen kelimeler her lisanda bulunmaktadır. Türkçede işte örneği: ‘Cırlamak’ kelimesi Azerbaycan lehçesinde çok güzel şarkı söylemek mânâsınadır. Türkiye Türkçesi’nde ise bu kelime kötü mânâda kullanılmaktadır. İşte bu sebeple mezhep ihtilafları olmaktadır. Bu kar’i kelimesinin aybaşı mânâsına geldiğini İmam-ı Azam Ebu Hanife kabul etmektedir. İmam Şafii ise aybaşından temizlenme hâli olarak almaktadır. İki mânâya kullanıldığı için ikisi de Kurân’a aykırı değildir.

Çetinoğlu: Hocam Allah râzı olsun.

İzninizle başka bir konuya geçmek istiyorum. Yalnızca detaylarda-teferruatta değil. İslâmiyet’te, ana mesele olarak kabul edilebilecek konularda da farklı düşünenler var. Bu nereden kaynaklanıyor. İslâmiyet’i bilmiyor muyuz?

Toksarı: Allah Teâlâ (cc) şöyle buyuruyor: ‘Biz senden önce de, kendilerine vahiy gönderdiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız bilenlerden sorunuz.’ (Enbiya suresi, 7. âyet)

Bugün Müslümanların pek çoğu İslâm’ı bilmemektedir. Başımıza gelen çeşitli musibetler, felâketler bu yüzden gelmektedir. Düşmanlarımız, bizim cehâletimiz yüzünden aramıza çeşitli fitne, fesad, nifak ve tefrikalar sokmaktadırlar.

Müslümanların en büyük düşmanı cehâlettir. İslâm’ı bilmeyince herkes, Müslümanları kandırıyor. Müslümanların cehâletinden istifade eden çeşitli şer odakları Müslümanları parça parça etmekte ve birbirine düşürmektedir. Hatta İslâm nâmına Müslüman, Müslümanı öldürmektedir. Öyle kandırılıyor ki Müslüman, başka bir Müslüman’ı öldürdüğü için cennete gireceğine inanmaktadır.

Çetinoğlu: Bir Müslüman’ın asgarî ölçülerle neler bilmesi gerektiği konusunu, bir başka röportajda ele almak üzere, ‘Cehâlet’in İslâmiyete verdiği zararlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Toksarı: Hz. Ali (ra)’yi şehit eden kişi, cennete girmek gayesi ile O’nu öldürdü. Hz. Ali (ra) halife olduktan sonra Sıffin savaşı oldu. İki Müslüman ordusunun savaşmasını önlemek için hakem tâyin edildi. Hz. Ali’nin ordusundan bir kısım insanlar hakem tâyinine karşı çıktı; ‘Kurân varken insanların hakem tâyin edilmesi küfürdür. Bunu yapan Ali, Muaviye, Amr b. As kâfir oldu.’Dediler. Hz. Ali’ye karşı çıktılar. Hz. Ali bunlara nasihat etti. İslâm’ın esaslarını anlattı, hakem tâyin etmenin Kurân’a aykırı olmadığını anlattı. Her türlü izahına, çabasına rağmen ikna edemedi. İsyan ettiler. Hz. Ali de onlarla savaşmak mecburiyetinde kaldı. Bunlara ‘Hâricîler’ denildi.

Bunlar; ‘Ali, Muaviye, Amr b. As’ı, Kurân varken insanları hakem tâyin ettikleri için kâfir oldular.’ dediler ve ‘Kim; Ali, Muaviye, Amr b. As’ı öldürürse cennete girer’ dediler.

Aralarından üç fedâi seçtiler. İbni Mülcem isimli fedâi Hz. Ali (ra)’yı öldürmek için Kûfe’ye gitti. Hz. Ali’yi namaz kılarken şehit etti.

Hz. Ali (ra) peygamberimizin amcasının oğlu ve aynı zamanda dâmâdı idi. O, çocukken Müslüman oldu. O İslâm’ı bilmeyecek de ya kim bilecek? Cehâlet insanları ne hâle getiriyor? Hem de ne cinâyetler işlettiriyor. Günümüzde de bu cehâlet sebebiyle Müslüman, Müslüman’ı öldürüyor ve hem de sevap işlediğini sanıyor. Bu sebepledir ki, İslâm âleminin nüfusu bir buçuk milyarı aşmasına rağmen Müslüman her yerde ezilmekte, sürünmekte… İşte Bosna, İşte Kosova, İşte Keşmir, İşte Çeçenistan ve işte Filistin ve Irak…

Müslümanlar, paramparça olduğu için Mukaddes Kudüs, İslâm’ın en mübârek üçüncü camii olan Mescid-i Aksa, üç buçuk milyon Yahudi’ye esir odu. Müslümanlar uyanık olsalar, bu zillete katlanırlar mıydı?

Bu günün en dindar gözüken, defalarca hacca, umreye giden Müslümanlar bile bunları düşünmüyor, üzüntü duymuyor, Yahudi esâretinde olan mübârek Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı ziyâret ediyor. Yahudi’ye para veriyor.

Bu sebeple her Müslüman dinimizin ana prensiplerini öğrenmelidir. Bir Müslüman her adımını atarken nereye bastığını görmelidir.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Hocam!

İHSAN TOKSARI: 1934 yılında Kırıkkale’nin Keskin İlçesi’nin Ceritmüminli Köyü’nde Dünyâya geldi. Hâfızlığını Keskin Kur’ân Kursu’nda ikmal etti. 1950 yılının Şubat ayında İstanbul’a geldi. 1951-1952 yılına kadar eski medrese müderrislerinden, İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Yener’den ve diğer hocalardan Molla Câmi’de okudu. İmam hatip liselerinin ilk açılısında, bu okulun ilk talebelerinden oldu. 1955 yılında vâizlik imtihanını kazandı. İstanbul’un büyük câmilerinde vaaza başladı. İlahiyat ve Hukuk fakültelerinden mezun oldu. 1965-1967 yıllarında Diyânet İşleri Başkanlığı Teftiş Heyeti Başkanlığı yaptı. Tekrar İstanbul ve Trakya bölgesi vaizliğine tâyin edildi. 1973-1980 yılları arasında milletvekilliği yaptı. 1980’den bu yana, İstanbul’da fahrî vaiz olarak hizmet etti. İnsan Toksarı Hacaefendi, 02 Aralık 2015 târihinde, İstanbul’un Sarıyer ilçesi dâlihindeki Kireçburnu semtindeki evinde vefat etti. Mekânı cennet olsun, kabri nurlarla dolsun. Bu röportaj, kendisiyle yaptığım 5. Röportajdır. Ebedi âleme intikalinden, takriben bir ay önce

Anayasa ve Telefon

Alman Anayasa’yı Koruma Dairesi (BfV), Almanya’nın ikinci büyük partisi konumundaki AfD’yi, “İzlenen Şüpheli Aşırılıkçı” kategorisine sokuyor. Parti, bu sınıflamadan çıkmak için mahkemeye başvuruyor ve kaybediyor. Alman istihbaratının, İzlenen Şüpheli Aşırılıkçı sınıfındaki kuruluşların iletişimlerini izleme, içlerine ajan sokma görevi ve yetkisi var.

Bu olaya niçin dikkat çekiyorum. Çünkü bu konu, bizdeki kayyum atama işlemleri ile yakından ilgili. Ancak bir fark var. Biz her kayyum atanmasını tek tek münakaşa ediyoruz. Seçilmiş bir kamu görevlisinin yerine kayyum atamanın haklılığı, kanuniliği tartışılıyor. Ahmet için geçerli de Mehmet için de mi geçerli? Ya Ayşe?

Farkımız ne? Almanya anti demokratik de biz çok mu demokratiğiz? Hayır. Farkımız şu: Almanya’da her şey anayasa ve kanunlara göre işliyor. Anayasa en yüksek değer ve devletin bütün kuvvetlerinin öncelikli görevi anayasayı ve onun belirlediği esasları korumak. Bu yüzdendir ki Almanya’da bizim Millî İstihbarat Teşkilatı’nın karşılığına Anayasayı Koruma Dairesi deniyor. AfD’yi ketleyen, içine ajan sokan, haberleşmelerini izleyen bu daire bunu gizli gizli değil, mevzuat gereği, görevi bu olduğu için yapıyor.

Anayasaya karşı telefon

Bizde kayyum, anayasamızı korumak için hukukun emriyle mi atanıyor? Öyle olsaydı, anayasamızı bu sağlamlıkta koruyan mevzuatımız bulunsaydı o insanlar adaylığı rüyalarında göremezdi. Bizde belli ki kayyumlar anayasa gereği değil, telefon emri gereği atanıyor. Bu yüzden her atamada başka bir kavga çıkıyor. Bu yüzden atamaların hukukiliği üzerinde şüphe var.

Almanya’nın yaptığını biz niçin yapamıyoruz? Birkaç sebebi var.

Birinci sebep: Anayasalı demokrasilerde anayasa, anayasadır. “Anayasaya aykırı” dendi mi akan sular durur. Çünkü anayasa milleti ve milletin devletini tarif ve tayin eder. Biz, kendi ellerimizle anayasayı tartışma konusu yapıyor, “karanlık”, “darbe izlerini taşıyan” gibi etiketlerle kendimiz aşağılıyoruz. Hani devlet binasının taşıyıcı sütunlarını “traşlıyoruz”. Binalar böyle çöküyor.

Daha beter ikinci sebep: Anayasanın milleti ve devleti tarif eden maddeleriyle herkes barışık değil. PKK’yı ve PKK’yı desteklediği iddia edilen partiyi alalım. Bunlara millete, millî üniter devlete, ilk dört maddeye ve mesela 66. maddeye, yani Türkiye’yi Türkiye yapan hususlara muhalif oldukları için mi karşıyız? Hani Almanya’ya benzetirsek bizim anayasayı koruma hukukumuz bunlara “İzlenen Şüpheli Ayrılıkçı” diyebilir mi? Veya “Anayasaya Karşıtı” der ve bu gerekçeyle onları kısıtlayabilir mi? Böyle bir mevzuatımız yok ve olması da çok zor. Niçin mi? Çünkü millî, üniter, laik devlete karşı olan sadece PKK ve onun siyasi uzantısı değil ki. İktidara yakın bazı gruplar da aynı fikirleri besler, aynı tutuma sahiptir. Onları incitemeyiz.

Suyun başını tutmak

FETÖ, demokratik, laik, hukuk devletine, anayasaya taraftar mı? Şaka mı yapıyorsunuz? Tabii ki değil. Peki biz FETÖ’yü laikliğe, millî üniter devlete, velhasıl anayasaya karşı olduğu için mi kısıtlıyoruz? Hayır. Bunu da yapamayız. Çünkü bu konularda aynı FETÖ gibi düşünüp davranan, fakat iktidardan uzak olmayan yapılanmalar var.

Demek ki bölücüler ikiye ayrılıyor. Bizim bölücüler. Bunlar iyi bölücüler. Bir de kötü bölücüler…

Laikliğe karşı yapılanmalar da ikiye ayrılıyor. Bizimkiler. Bunlar kötü değil, hatta gençlerin dağa çıkmasına engel oluyor. Bir de kötü laiklik karşıtları. En başta FETÖ.

Çok dağıttım. Toparlayayım: Almanya’da çizgi anayasaya uygunlukla anayasa karşıtlığı arasından geçiyor. Çünkü anayasa millet demek, anayasa, devlet demek. Almanya’da anayasayı tehdit edecek her yapılanmanın izlenmesi ve kısıtlanması sadece mubah değil, zorunlu.

Bizde çizgi, “Bana biat ediyor mu, etmiyor mu?” şeklinde çizilmiş. Dolayısıyla anayasa, yani millet, yani devlet karşıtlarına karşı ancak ellerine silah aldıkları zaman önlem alabiliyoruz. Anayasaya düşmanlık diye bir kategorimiz yok. Tek kötü kategori var: Silahlı terör örgütü. İyi de bunlar mesleklerine silahlı terör örgütü olalım diye başlamadı ki. Bunlar, anayasayı yıkmak için silahlı terör örgütü oldu.

Biz de hukuk devleti olsaydıkBiz böyle olmasaydık. Anayasaya karşı ilk tehditte, ilk şüphede alarma geçebilseydik, ne FETÖ darbeye cesaret edecek güce erişebilirdi, ne PKK binlerce vatan evladını kandırıp dağa çıkartabilirdi.

Yok çözüm süreciydi, yok menzilimiz birdi diye yıllarımız ve canlarımız heba olmazdı. Biz kimliğimizle, milletimizden, devletimizle, hukukla, ezcümle anayasamızla barışık değiliz. Onları koruyacak iradeye sahip değiliz.

Yoksa “Pişman değilim!” diyen teröriste çadır mahkemesinde, “Yaz kızım, ‘Pişmanım’ dedi.” maskaralığını yapamazdınız. “Canınızı sıkan vali varsa söyleyin değiştirelim.” diyemezdiniz. Ve FETÖ’ye her istediğini veremezdiniz. Hukuk izin vermezdi. Milletin ve devletin temel değerleri izin vermezdi. Anayasa izin vermezdi. Kaldı ki o temeller, iş o raddelere gelmeden kanseri durdurur, kesip atardı.

Milletin hukuku varsa ve sizin de bu hukuka saygınız varsa tabii. Özetle anayasaya saygınız varsa. Yoksa kayyuma devam.

Bilge Türkçü’nün Ardımdan

Oğuz Kağan’ın gerçek bir tarihi şahsiyet olduğunu bilgisini ve tarihteki rolünü, Reşideddin’den yüzyıllar sonra Aslıyüce gündeme getirmiştir. Aslıyüce, bir akademisyen değildi ama sonraki nesillere böyle değerli araştırmalarını miras olarak bıraktı.

Hayatını Türk Dünyası çalışmalarına, Türk Milleti adına Kültür ve Tarih çalışmalarına adamış, vakıf ve gönül insanı, Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Genel Başkanı, Aydınlar Ocağı İlim İstişaren Kurulu Üyesi Erdoğan Aslıyüce büyüğümüz bu hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Allah Rahmet Eylesin. Mekânı cennet olsun.

Acılı Ailesine, sevenlerine, sevdiklerine, Camiamıza, Türk Dünyasına sabırlar diliyoruz.

*

Hani Atatürk, kendisine olağanüstü güçler yakıştıranlara cevaben “Benim yaradılışımda fevkaladelik aramayın; yaradılışımdaki yegâne fevkaladelik, dünyaya Türk olarak gelmiş olmaklığımdır” demişti ya, Erdoğan Aslıyüce de bazı toplantılarda ayağa kalkıp kendisini tanıtması gerektiğinde, kısa özgeçmişini anlatmaya gerek duymaz; “Erdoğan Aslıyüce, Türk!” derdi.

Yesevi Vakfı icra ettiği fonksiyonlarıyla Türk Dünyası adına hizmet üretmeye güçlü kadrolarıyla devam edecektir elbette.

Ne varki son yıllarda Türkçülüğün horlandığı bir süreçten geçiyoruz:

Birçok paneline katıldığım Türkçü Erdoğan ağabeyimizin

Türkçülük deyince ne anladığını bilgi birikimim kadarıyla özetlemeye çalışalım:

*

Türk İslamcı değil, Kur’an’ın insanıdır.

 Osmanlıcı değil, Türk birlikçisi Turancıdır

Milliyetsiz milliyetçi değil, Türk milliyetçisidir

Evrenselci, Halkların kardeşliği, Din kardeşliği masallarına inanan değil, Türkün kardeşi sadece Türk’tür gerçeğini inanır.

Sağcı, solcu. Dinci, Dinsiz. Kapitalist, komünist veya Avrasyacı bopçu Avrupacı değil.  Orhun nehri gibi kaynağından Türk tür bunun içinde Türkçüdür, Turancıdır.

Kanım aksada zafer İslamlın veya onun bunundur diyenlerden değil, varlığım Türk varlığına armağan olsun diyendir.

*

O halde atam belli, ceddim belli, soyum belli,  Türklüğünün farkında olmayan mankurtlardan değiliz. Soyumun yüceliğini bilenler bilir, ama birde en iyi kendim bilirim, Türk olduğum için kendimi dünyanın en şanslı kişisi sayar, tarihimi geçmişimi asaletimi yüceliğimi hep özümde bulur gururlanırım..

Türk olunmaz, Türk doğulur. 

Gayriler elbette ki benim gibi olamazlar, hiç bir zaman Türk olma imkânları da yoktur, çünkü asalet, asillik, yücelik, Türklükten yani soydan gelir. Ne mutlu Türküm diyenlere, ne mutlu Türklüğünün farkında olup Türk’çe yaşayanlara.

*

Türklüğü tamamlayıcı yegâne kavram İslam Peygamberi Hz Muhammet’ in ana felsefesini kavrayarak İslamı anlamlandırmak ve Anadolu’ ya İslam tohumunu eken Ahmet Yesevi’nin muazzam öz deyisi ile İslamı Türkçe okuyabilmektir.

Yesevi’nin ifadesiyle;

‘’Türk olmak kaderimdir; ancak inancım tercihimdir.’’der. Çünkü Türk olarak doğmuştur;

Ahmet Yesevi’nin yolu bizleri bir arada yaşatan sevgi yoludur. Anadolu’nun dört bir yanına gönderdiği talebeleriyle kardeşlik tohumlarını ekmiş, onun ardından gelen Mevlana ile Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli ile bu tohumlar fidan olmuş, Osmanlı’nın hoşgörüsü ile çınar olmuş ve Cumhuriyetimiz ile Anadolu’da adeta kökleşmiştir.

*

İslam evrensel bir dindir. Güzel ahlakı ve sevgiyi esas alır. Türk İslam kültürünü içselleştiren milli ve manevi kimliğimizle benliğimizi güçlendirdik; imparatorluklar kurduk; Türkiye Cumhuriyetini kurduk; bin yıldır Anadolu’yu yurt edindik.

Bilelim ki; ”Bu toprakların dili sevgidir”.

*

Kaldı ki;

‘’İki Ses vardır Bizi Kendimize Getiren.

Biri EZAN Sesi Diğeri SELA.

Biri Hala Yaşadığımızı, Yüce Yaratana Karsı Sorumluluğumuzu Hatırlatır

Diğeri Bu Âlemde Misafir Olduğumuzu’’ …

*

Kendi ifadesiyle “Piyade garip TÜRK” Erdoğan ASLIYÜCE Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Türk Milleti bir değerini kaybetti. Üzüntüsü bize kaldı. Ruhu şad olsun.

Türk Kızılay’ı ve Gönüllü Kan Bağışçılığı

Kızılay, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1868 de kurulmuş ve Türkiye Cumhuriyeti döneminde bizzat kurucu Devlet Başkanımız Mustafa Kemal Atatürk tarafından himaye edilen ve daha sonra “Türk Kızılayı” adını alan bir kuruluşumuzdur. Kuruluş maksadı başlangıçta harp yaralı ve malullerine hizmet vermektir. Daha sonra yeni görev tanımlamaları ile hizmet sınırları genişletilmiştir.

Resmi Adı Türkiye Kızılay Derneğidir. Eski adı Hilal-i Ahmer Cemiyetidir. Temel ilkeleri ‘insanlık, ayırım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık, hayır kurumu niteliği, birlik ve evrensellik’ çerçevesinde çalışan bir yardım kuruluşudur. Logosu açıklığı sola bakan beyaz zemin üzerinde kırmızı hilaldir. Mektebi-i Tıbbiye nazırı Marko Paşa başkanlığında, dahiliye hocası Dr. Abdullah Bey sekreterliğinde, 11 Haziran 1868 ‘ de kurulmuştur. Örnek aldığı Kızılhaç teşkilatının sembolü haç olduğu için başlangıçta sembolü yoktur. Harp yaralılarına bakmak üzere kurulmuştur. Daha sonra Kırımlı Aziz Beyin çalışmaları ile kırmızı hilal amblemi uluslararası alanda kabul edilip onaylanmış ve cemiyetin adı 1877 de Osmanlı Hilal-ı Ahmer Cemiyeti olarak değişmiştir. 1922 de Türkiye Hilal-ı Ahmer Cemiyeti adını almış, 1935 de Türkiye Kızılay Cemiyeti, 1974 de ise Türkiye Kızılay Derneği olarak şu anki adını almıştır.


Kızılay milli mücadele döneminde İstanbul’dan Anadolu’ya geçişlerde önemli görevler yapmıştır. Kurtuluş Savaşı cephelerinde de yaralılara hizmet noktasında çalışmaları vardır. Daha sonra görevleri arasına afetlerde hizmet üretmek, gençlerin eğitimine gençlik kamplarıyla katkı yapmak, kurulan şubeleri vasıtası ile muhtelif yardım faaliyetleri yürütmek de girmiştir. Bazı şubeleri önce yoksul ve muhtaçlara yönelik daha sonra toplumun her kesimine hizmet veren poliklinik  sağlık hizmeti vermiştir. İlimizdeki İzmit Kızılay şubemizin de böyle bir poliklinik hizmeti mevcuttu. Sağlık hizmetindeki birleştirmeler sırasında Sağlık Bakanlığına devredilmiştir.

1980’li yıllardan itibaren Sağlık Bakanlığımız kan bağış hizmetlerini Kızılay’ın sorumluluğuna vermiştir. Bu tarihten önce kan bağışı hizmetlerinde büyük bir boşluk ve kontrolsüzlük vardı. İhtiyaç olan sağlıklı kanın temininde vatandaşlarımız ciddi zorluklarla karşılaşmaktaydı.1980 den itibaren bu alanda çok önemli gelişmeler olmuştur. Bölge kan merkezlerimiz kurulmuş, sağlık sistemimizin ihtiyacı olan kanın kayıtlı donör sistemine dönmesinde önemli mesafeler kaydedilmiştir. Bu donör sistemimizin sivil gönüllü bağışçılardan oluşmasına yönelik ciddi çalışmalar ortaya konulmaktadır. Böylece daha önceleri askeri kurumlar üzerinden birazda zoraki olan bağışçı sisteminden gönüllü bağışçı sistemine geçilmektedir.

2000’li yıların başında %10’larda olan gönüllü bağışçılardan alınan kan şimdi %80’lere çıkmıştır. Sağlık kurumlarımızın şu anda yılda 3 milyon üniteye yakın kan ihtiyacı vardır. Bunun 2 milyon ünitesi halen bu bağış sistemi ile karşılanır hale gelmiştir. Önceki Kızılay genel başkanlarımızdan Sn. Tekin Küçükali zamanında başlayan bu gönüllü bağışçı sistemi çalışmaları, daha sonra önemsenerek geliştirilmiş, Futbol kulüplerinden siyasi partilerimize kadar bir çok sivil toplum kuruluşumuz bu gönüllü bağışçı sistemi ile Kızılay’ımıza yardımcı olmaktadır. Bağışlanan kanlar, kanla bulaşan hastalıklar yönünden de taranmakta, uygun olanlar bağışçı sistemine dahil edilmektedir. Sorunlu olan vatandaşlarımız bilgilendirilmekte, bu sayede Hepatit B, Hepatit C, HIV gibi kanla bulaşan hastalıklardan da korunulmuş olmaktadır.

Diğer önemli bir husus Kızılay’ımızın kandan üretilen tedavi edici ürünlerin üretimine yönelik çalışmalarıdır. Halen bu ürünlerin önemli bir kısmı ithal edilerek temin edilebilmektedir. Bu çalışmalar sayesinde bağışçılarımızın kanlarından elde edilecek bu ürünler önemli bir ihtiyaca cevap verecektir. Bu durum ülke ekonomisine de önemli bir katma değer  sağlayacaktır.

 A-B-O Kan grubu sistemini bulan Nobel ödüllü Ladnsteiner in doğum günü olan 14 Haziran gönüllü kan bağış günüdür. Kan, sağlığımız için önemli olmakla beraber çeşitli durumlarda kullanılan tedavi edici bir maddedir. Çeşitli hastalıklarda, kan kaybı durumlarında, bazı tıbbi müdahalelerde kanın bizzat kendisi veya yalnız kandan elle edilen bileşenleri tedavi edici olarak kullanılır. Kan vücudumuz tarafından üretilen ve yenilenebilen özellikte olduğu için belirli miktarlarda bağışlanabilir. Her sağlıklı insan bağışladığı kanı ile ihtiyaç sahibi insanların hayatını kurtarıcı bir yardımı yapmış olmaktadır. Gönüllü kan bağışçısı olmak bu bakımdan benimsenmelidir.

Gönüllü kan bağışçılarımızın daha çok olması dilek ve temennilerimle.

Meyvelerin Altın Olması İçin

Adını koyup tanımlayamadığım bir sistem var ülkemizde. Bu yapıya ne bürokratik ne oligarşik yönetim şekli diyebilirim. Belki en yakın tanımlama “bürokratik oligarşi”. Hem Batı’da hem kendi tarihimizde bir örneği yok böyle bir yönetim yapılanmasının.

Devlet, niye en büyük işverendir ülkemizde? İnsanlar, niye “devlete bir kapak atsam başka bir şey istemem.” özlemi içindedirler? Devlet yönetimi içinde yer alanlar her türlü eza cefaya rağmen niye istifa etmezler? Bürokraside yer alan insanlar niçin bir süre sonra kokuşmuşluk yaşarlar ve bir üst makama geçmek için her türlü entrikaya başvururlar? Hizmet süresini doldurup emekliliği hak edenler niçin bu haklarını kullanmak için yaş haddini beklerler?

Daha pek çok soru zihnimi meşgul ediyor.

Bir zamanlar, Çin’de bir adam aç ve bitkin düşer, dayanamayıp bir armut çalar.
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere imparatorun karşısına çıkarlar. Hırsız, imparatora şöyle der: “Değerli efendim, çok açtım, dayanamadım çaldım ve yedim. Eğer beni affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak.” İmparator dudak büker: “Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?” Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır: “Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz.” İmparator kahkaha atarak: “Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni.” der. Yoksul adam: “Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım. Bu tohumu ancak ömründe hiç çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz.” İmparator irkilir, suratını asar, bir süre düşünür, sonra hırçın bir sesle: “Ben imparatorum bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver, eksin de altın meyveleri görelim.” der. Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaş içerisinde imparatora dönüp itiraz eder: “Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin.” hazinedar başı da bir bahane bulup görevi başkasına devreder. Orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçınır. İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşünür, başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik bakar ve “Hadi bakalım, tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gördük, hırsız bahçıvanı sevindirelim.” der. Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için atar. Herkes ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama verir. İmparator gülerek: “Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter.” der.

Devletin bir biriminde denetçi sıfatıyla çalışan arkadaşım bir gün bana “Şu an devlette çalışanları üçte iki oranında azaltalım, üçte bire indirelim, devlet hem daha verimli çalışır hem devletin üzerinden büyük bir yük kalkar.” demişti. Ben de “bunu yapmak zor mu?” diye sorunca bana devletin sosyal devlet olma niteliğinden, ana yasanın bazı ilkelerinden, siyasi rantın yaşayabilmesinden, personel kanunundan söz etmişti. Ben de devlet ve millet adına üzülmüş, biraz da etkisiz yetkililere öfkelenmiştim. Etkili yetkililerin de bu millete ihanet ettiklerini düşünmüştüm.

En büyük yanlışlık, devletin işveren olarak görülmesi. Devlet, bir hizmet kurumudur. Millet adına, millete hizmet eder. Milletin hakkını korur, kendisi hak yemez. Siyasi güçtür, ancak rant sahası değildir.

Öykücükte anlatıldığı gibi devlette görev alanları hırsız olarak görmek doğru mudur? Elbette hayır, belki biraz evet. Doğrudan çalmanın dışında da pek çok hırsızlık şeklinin olduğunu söyleyebiliriz.

Devlet işine girişte torpil kullananlar, sizce ahlaklı bir iş yapmış olurlar mı? Liyakatten önce sadakati tercih eden siyasiler, bu hırsızlığa çanak tutmuş olmuyorlar mı? Aynı işi daha iyi yapacak biri varken tanıdık birini tercih etmek, kim ne derse desin, hakkaniyet adına bir hırsızlıktır.

Etkili bir noktada bulunan bürokratların, buradaki kamusal gücünü şahsi menfaatleri için kullandıklarına hep şahit oluyoruz. Hak edilmemiş kazançlar, birer hırsızlık değil midir?

“Salla başı, al maaşı” anlayışıyla kendine yer edinen, sicil amirine dalkavukluk yaparak layık olmadığı mevkileri işgal edenler, bu milletin hem ümidini ve zamanını çalıyor hem de aynı ortamdaki mesai arkadaşlarına haksızlık ediyorlar. Bu da bir hırsızlıktır.

Adam, yirmi beş hizmet yılını doldurmuş. Yaş haddine on beş yıl var. Emekli olup da ne yapayım diye düşünüyor. Ürettiği hiçbir hizmet yok. Günün orta vaktinde işe gidip erkenden evine dönüyor. İş yerinde çay içip kitap okuduğunu söylüyor. Aynı zamanda devletin tahsis ettiği lojmanda oturuyor, kendi evinden de kira alıyor. Sizce bu tablo normal mi? Burada hak gaspı yok mu?

Hele, üst düzey yönetimde bulunanların kendi maaşlarının dışında yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı gibi sıfatlarla fazla maaş almalarını ben bir türlü anlayamamış ve kabullenememişimdir. Emekli maaşlarındaki uçurumu kendime bir türlü izah edememişimdir. Sonuçta hepimiz bu ülkede yaşıyor, zeytini bakkaldan aynı fiyata alıyoruz. Bu ayrıcalıklara bir de devletin sosyal tesislerinden yararlanma hakkını da katarsanız aynı iklimi soluyan, ayni milli duygularla beslenen kişiler olarak vicdanları kanatırsınız, duyguları köreltirsiniz. Vatan için ölenlerle vatan için şarkı söyleyenler ayrışmasına izin verilmemelidir.

Bürokrasi, “bir toplumda tabandan yukarıya çıktıkça daralan bir yapı içinde örgütlenmiş olan; kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan sistem ve kurallar grubudur” diye tanımlanır. Ancak bizde bürokrasi, aynı zamanda imtiyazlılar sistemidir. Oligarşi ise, küçük ve ayrıcalıklı bir grubun iktidarda olduğu yönetim şeklidir. Kurulu siyasi düzen, seçim sistemi, ister istemez oligarşik yapıyı doğurmaktadır. Ortaya çıkan “bürokratik oligarşi” adlı gömlek, bu millete uymamıştır. Menfaat, makam sevgisi, güç elde etme ihtirası; insanları yalancı, hırsız, sahtekâr, yalaka, dalkavuk yapmıştır. Bu bereketli toprağı zehirlemiş, iklimi bozmuştur. Kendi eleştirilerinin tersini yapan münafıklar üretmiştir. Yaşanan haksız kazançlar veya uğradığı haksızlık öfkesi insanları birbirine düşman yapmıştır.

Kim ne derse desin, bürokraside ortalık toz duman. Oligarşi, önce kendine çekidüzen vermeli sonra bürokrasiye el atmalı. Gömleğimize dikilen oligark düğmesi bize yakışmaz.

Öykücükteki hırsızın verdiği tohumu ekecek temiz insanlara acilen ihtiyaç var. O zaman meyveler altın olur.

Baba Olma Sanatı

“Bana bir bayram verin. İçerisinde babam olsun…”

Hiç kimse iyi baba olarak doğmaz. İyi baba olmak; sabır, sevgi, özveri, hoşgörü, değer verme, empati yapma ve bilgi işidir. Çocukların yetiştirilmesinde babaya daha fazla iş düşmektedir.

Babalarından ilgi ve sevgi gören çocukların daha sosyal oldukları, arkadaşlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabildikleri, kendilerine daha çok güvendikleri, yaşamın zorlukları ile baş edebildikleri, liderlik özellikleri taşıdıkları, uyumlu ve mutlu oldukları bilinmektedir.

Çocuğun anne babadan aldığı iki şey vardır: Sevgi ve eğitim. Sevgi, insanlar var olduğundan beri onları kuşatan ve bir arada tutan en önemli ilaçtır. Hiçbir şey sevginin yerini dolduramaz. Bir çocuk için hava ve su kadar doğal bir ihtiyaçtır sevgi.

Sevgi, sevgi üretir. Aile yaşamında, okulunda, çevresinde sevgi gören çocuklar sosyal yaşamlarında da sevgiye önem verirler. Sevgiden yoksun kalmak, çocuğun kendine olan güvenini zedeler. Sosyal uyumunu, kişilerarası ilişkilerini bozar ve yaşamla barışık olmasını engeller.

 Çocuğa, onu sevdiğimizi açık bir şekilde söylemeliyiz. Bunu duymak her çocuğu mutlu eder, sevindirir ve kendine olan güvenini artırır. Sabah kalktığında birbirine “gülümseyen” bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirine sevgilerini ifade edebilen anne baba arasında, çocuk kendini huzur ve güven ortamında bulacaktır.

Baba, eşi ve çocukları için güven kaynağıdır. Çocuklar babayı daha güçlü, daha çok bilen, daha çok saygı uyandıran kişi olarak bilirler.  Çocuklara ayrılacak bir yarım saat, kısa bir gezinti, yemekte söyleşmek, çocuklar için önem taşır.

Babalar dinlenmeyi, çocuklarıyla birlikte de yapabilirler. Okunmamış bir gazete çocukların yatışından sonraya da bırakılabilir. Hafta sonu birlikte bir gezinti, evde onarım işlerinin birlikte yapılması, çocuklara susadıkları baba yakınlığını sağlayabilir.

Çocuğun, babasının toplumsal konularda, politikada, dünyada olup bitenler konusunda ne düşündüğünü bilmesi hakkıdır. Bunlar ise rahat bir söyleşi ortamında sağlanır. Bu fırsatlar, çocukların çevreden edindikleri yanlış izlenimleri düzeltmeye yarar. Çocuğu daha kapsamlı düşünmeye, kendi kanılarını oluşturmaya götürür.

Çocuk, kitapların yazmadığı, öğretmenlerinin öğretmediği pek çok yaşam bilgisini babasından öğrenir. Ergenlik çağına gelmiş genç, baba istese de, vakti olsa da, yaşam bilgisini dışarda aramaya yönelecektir. O zaman da baba çok geç kalmış olacaktır.

Her gün çocuğunuza ilgi ve yakınlık göstermeniz çocuğun sevildiğini bilmesinin ve hissetmesinin en iyi yoludur. Sevilmediğini hisseden çocukların içi buruk ve eziktir. Bu durum hayata küstürür. Okullarında başarısız olurlar. Büyüdüklerinde bir işe teşebbüs cesareti bulamazlar.

Babalar! çocuğunuz için önemlisiniz. Çocuklarımızı seversek onlarda bizi sever. Sevilen çocuk sevmeyi öğrenmiş olur. Çocuğun görünüşü, becerileri, başarıları sevgi konusu olma­malıdır. Çocuk koşulsuz sevgi ister. Baba sevgisiyle büyüyen, yetiştirilen, eğitilen çocukların bedensel, zihinsel, duygusal, sosyal ve ahlaki gelişimleri olumlu etkilenir.

Çocuklar arasında karşılaştırma yapmak yanlış ve zararlıdır. “Daha düzenli çalış, sen de başarılı olabilirsin, istersen bir dene!”demek yüreklen­dirici bir tutumdur.

Buna karşılık, “Utan! Şu notlarına bak ap­tal! Abinden örnek alsana!”sözü ağabeye karşı hınç besleten ve kendine güvenini sarsan bir yaklaşımdır. “Bunu küçük kardeşin bile bilir! Sen beceremiyorsun, götür de o yapsın!”gibi sözler çocuğu kırdığı gibi, kardeşleri de birbirinden soğutur.

 Sevgi aşırı kullanıldığı zaman, çocukta gölge bir ki­şilik ortaya çıkar. Kendi başına problem çözme, zorluk­ları yenme, sorumlulukları yerine getirme gibi yetenekler gelişmez. Bu çocuklara, okulda çevrede, “anasının kuzusu”, “mu­hallebi çocuğu”, “koca bebek” gibi adlar takılmasına sebep olur.

Aşırı koruma, aşırı hoşgörü ve düşkünlük, çocuklara bo­yun eğme ve çocuklar arasında ayırım yapma, çocuğun ilerdeki hayatında bağımlılık, bencil­lik, hükmetme ve saygısızlık, saldırganlık gibi olumsuzlukla­ra yol açar.

Doğadaki çiçekler kadar çeşitli renklerdeki bu çocukla­rımızı biz yetiştiriyoruz. Hepsi bizim çocuklarımız, hepsinin sevgiye gereksinimi var, hepsi sevilmeyi hak ediyor. Hak etmedikleri tek şey; duygusal, fiziksel ve zihinsel emniyetlerinin sağlanmamasıdır.

Çocuklar çok hızlı büyürler, şimdi kaçırdığınız fırsatlar ve birlikte yapmadıklarınız, şimdi ve ilerleyen zamanda çok şeyi de beraberinde götürecektir.

 “İşten eve yorgun gelmiş ve kısacık bir sohbetten sonra televizyonun karşısında uyuklayan” baba tipi günümüz çocuklarının ihtiyaçlarını karşıla­maktan, onları mutlu etmekten çok uzaktır.

Her çocuğun rehberliğe, disipline ve sınıra ihtiyacı vardır. Ancak cezalara değil. Çocuklara kesinlikle maddi ve manevi ceza verilmemelidir. Olumlu, istenilen davranışlarını manevi ödüllerle (sarılmak, aferin demek gibi) pekiştirin. Gönülleri sevgi merkezli eğitime hazırlamanın vaktidir.

 Çocuğa yapılan bas­kı, dayak, korkutma gibi cezalandırıcı önlemler, sevgi ve güven ortamını zayıflatır veya yok edebilir.  Çocukların başarısında cezalar değil sevgi ve takdir daha etkili olmaktadır. Bu nedenle, baba en değerli ödülün, “Çocuğa, sevgi ve ilgi göstermek, güzel sözlerle övmek, takdir ve tebrik etmek” olduğunu bilmelidir.

 Ödül rüşvet haline gelirse, çok sık ve gereğinden fazla verilerek çocuğu şımartırsa fayda yerine zarar getirebilir. Güzel bir söz, bir öpücük, çocuğu övme gibi ödüller sık­lıkla uygulanmalı, maddi değeri olan ödüllere çok sık başvu­rulmamalıdır. Dövmek hiçbir biçimde bir cezalandırma yöntemi değil­dir. Şiddet çaresizliğin dışa vurumudur. Çaresiz kalan, çocuğu doğru yolla eğitemeyen babanın çaresizliğidir.

Kimi babalar, dayak atmazlar ama, çocuklarını sözleriyle döverler. “Sen adam olmazsın. “Sen delisin oğlum, ben seni uslandırama­dım!”, “Sen aptalın birisin senden başka şey beklenmez ki!” söz­leri kullanmak çok sakıncalıdır. Çocuğun anne babayı zorba olarak görmesine ve kendisinin de çocuğunu dövmesine yol açar.

Günümüzde televizyon, sosyal medya ve telefonlar, bizim gibi çocukların da hayatını ele geçirmiştir. Bu denge iyi kurulmalıdır. Çocuğa doğruyu yanlışı göstermek, yapabileceklerinin en iyisini yapmaları için cesaretlendirmek ve iyi seçimler yapmayı öğretmek babaların görevidir.

Çocuklarınızla iyi örnek olun, birlikte kitap okuyun. Onlara okumayı sevmeyi aşılamak kişisel ve kariyer gelişimlerinde ömür boyu katkı sağlayacaktır.

Çocuklarımız, sahip olduğumuz eşyalar değildir. Görevimiz, onlarla beraber büyümek, arkadaş olmak, sevmek, kabul etmek, anlamak, desteklemek, beraber oynamak, yol göstermek, geliştirmek, kolaylaştırmak, kalıcı olumlu izler bırakmak, onları kazanmak, olabildiğince ön yargısız olmaktır.

Anne babalar, ama özellikle de babalar, önce­liklerini çok iyi ayarlamalıdırlar. Bütün babaların bir manevi dikiz aynası olmalıdır. Bu dikiz aynasıyla, arkayı sürekli gözlemelidirler. Arka, evdir, çoluk çocuktur, eştir. Ne kadar hızlı, ne kadar meşgul, ne kadar dolu olursanız olunuz, bir gözünüz, bir kulağınız hep ailede olmalıdır.

Önceliği ev olmalı, oraya ayırdığınız za­manı hiç kimseye vermemelisiniz. Zira çocuklarınızın, sizin pa­ranızdan çok yüreğinize ihtiyaçları vardır.

Sevgiyle kalın…

İlkelerinden Sapmadan Gelişmek ve Olgunlaşmak

Yeniçağ Gazetesi yazarı Arslan Bulut dostumuz geçen hafta köşe yazısında, 09 Haziran’da sonsuzluğa uğurladığımız, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı Başkanı, ERDOĞAN ASLIYÜCE hakkında bilgiler verdi.

“Aslıyüce, her fırsatta Türk yurtlarını adım adım gezer ve sosyal antropolog gibi aldığı notları önce yazıya sonra kitaba dönüştürürdü. Bu gezi yazıları sebebiyle, “Günümüzün Evliya Çelebisi” olarak da anılırdı.

Geziler sırasında kimlerle birlikte fotoğraf çektirdiyse, bastırır, hepsine birer tane gönderir ve böylece yeni dostluklar kurardı. Tanıştığı insanların sadece telefon numaralarını almakla yetinmez, çektiği fotoğrafları göndermek için adreslerini de kaydeder, böylece her gittiği yerde bir irtibat noktası oluştururdu.

Zaten hayat felsefesini de Ahmet Yesevi’den aldığı ‘Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çınarları yetişsin!’ diye özetlerdi. Bu söz, Yesevi dergisinin logosunda da yer alıyordu.”

****

Bu yazının konusu Erdoğan Aslıyüce’nin yaptıkları değil. Aktif sendikacılığı bıraktıktan sonra Türklük, Türk Kültürü, Türk Tarihi sevdasıyla yaptıkları, yazdığı kitaplar, çıkardığı Yesevi Dergisi, düzenlediği konferanslar, Türk Milliyetçilerinin toplantılarında sunduğu tebliğler gibi hizmetleri nasıl yapabildiğini anlamak kolay değil.

Maksadım, kendine özgü (nevi şahsına münhasır) bir kişilik olan Aslıyüce’nin bir yönüne dikkat çekmekten ibaret.

Topluluklara konuşurken muzip bir gülümseme eşliğinde “Ey iman edenler!” hitabı, kendisini tanıtırken kullandığı “garip Türk, piyade Müslüman” gibi nitelemeleri, dinleyenleri çok farklı düşüncelere sevk edecek bilgilerin girizgahı gibiydi.

Araştırmalarında, akademisyenlerin dikkatini çekmeyen hususları yakalar, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı, Hoca Ahmet Yesevî Vakfı gibi yerlerde bu bilgilerini paylaşırdı. Pakraduniler, Tatlar, Sabetayistler gibi az bilinen ama halen etkili ve hedefleri büyük topluluklarla ilgili bilgiler verirdi.

******************************

SADİ SOMUNCUOĞLU’NUN KALEMİNDEN NİHAT GÜRER

Sadi Somuncuoğlu çok saygı duyduğum bir siyaset, devlet ve fikir adamıydı. Aktif siyaset hayatından sonra da yazıları, konferansları ve Milli Düşünce Merkezi’nde yürüttüğü faaliyetleri ile hizmet etti. Zamanın meselelerine Türk’çe bakışı yansıtan bir ülkü ve dava insanı olarak rol model oldu.

Ele aldığı bir konuyu çeşitli yönleriyle değerlendirip bir hükme vardığında o konuda konuşulması gereken her şeyi söylediğini anlardınız. Kafa karıştırmamak için konuyu ilgilendirmeyen şeylerden uzak açıklamalar yapardı. Değerlendirmelerini ve vardığı sonuçları net ve berrak bir ifadeyle ortaya koyabilen bir üslubu vardı.

Arşivimi karıştırırken, 18 Nisan 2018 tarihli, “Değişim 41 Gazetesi Özel Sayısı” karşıma çıktı. Bu özel sayıyı Rahmetli Nihat Gürer’in vefatından 15 ay kadar sonra yaptığımız anma toplantısı için yine duayen gazeteci Tanju Cılızoğlu (saygı ve rahmetle anıyorum) ile hazırlamıştık. Nihat Gürer’i bazıları sadece “Meral Akşener’in abisi” olarak bilir. Fakat O Türk Milliyetçilerinin saygın ve bilge büyüklerinden biriydi.

Bu gazetede çok sayıda dostunun Nihat Gürer hakkında yazdığı yazıları vardı. O dostlardan biri olan Sadi Somuncuoğlu’nun yazdığı yazıda bir cümlesi dikkatimi çekti:

“1970’lerde tanıdığım genç Nihat ile günümüzün Nihat’ı arasındaki tek farkı, ilkelerinden sapmadan gelişmeyi ve olgunlaşmayı başarmış olmasıdır. Muradım şu ki; Nihat Gürer kardeşim, samimi, dürüst, dost bir dava adamıydı; o kadar.”

****

Gerçekten hayat insanı zaman içinde geliştirip olgunlaştırıyor. Fakat gençliğindeki ilkeleri muhafaza ederek gelişip olgunlaşmak herkese nasip olan bir durum değil.

Bunun için bir davası, bir derdi, bir meselesi olmalı insanın. O dava uğruna adanmışlık duygusu ile yaşamalı. Verimli olmak, iz bırakmak için de değişmeyen ilkeleri, kopmayan güçlü beşeri ilişkiler ağı olmalı.

Nihat Gürer’in ilkelerinden birini Sadi Somuncuoğlu’nun yazısından okuyalım:

2012’de bir seminerde konuştu. Gençlere dedi ki;

‘Eğer güç olmak istiyorsanız, eğer iktidar olmak istiyorsanız birbirinizi seveceksiniz. Çevrenizdekiler sizi sevecek. Gönül kazanacaksınız. Birbirimizin aleyhinde olmayacağız. Neyi savunuyorsak onu yaşayacağız.’

Ne kadar içten, naif, ince, gönülden konuşan dost bir insan değil mi? İnsanın özü de bu olsa gerek.”

******************************

İRTİBATI KESMEMEK

Erdoğan Aslıyüce nasıl ki “her gittiği yerde bir irtibat noktası oluşturuyorsa” Nihat Gürer de oluşturduğu ilişkiler ağını yüz yüze sohbetlerle, olmuyorsa telefon görüşmeleriyle hiç koparmadan güçlendirerek devam ettirirdi. Türkiye’nin onlarca ilinden insanlarla belli periyotlarla yaptığı telefon sohbetlerinin ne kadar etkili olduğunu cenazesine katılanların sayısı ve çeşitliliğini görünce daha iyi idrak ettik.

Mesela Sadi Somuncuoğlu bu irtibatın nasıl devam ettiğini şöyle anlatıyordu: “Yıllar yılları kovaladı, irtibatımızı hiç kesmedik. 12 Martlar, 12 Eylüller ve sonrasını yaşadık. Uğranılan zulümleri, haksızlıkları ve Türk Milletinin başına gelen ve gelecekleri kendince hep düşünürdü. Bazı izahlar geliştirerek geleceği okumaya çalışırdı. Sonra da ne yapılabilir diye hesaplar yapar, çareler arardı. Bütün bunları konuşmak üzere beni telefonla arar, uzun uzun anlatırdı. Ben de katıldığım veya katılmadığım yönleriyle fikirlerimi söylerdim. İddiacı ve ısrarcı değildi. Açık bir zihinle dinlerdi. Vefatına kadar devam eden bu görüşme ve düşünceler, aylık mesai halini almıştı.”

****

Nihat Gürer Ağabey benim bütün köşe yazılarımı da gazeteden okur ve her bir yazım için övgü dolu, moral verici cümlelerle teşvik eder, gerekirse yazı kapsamında bazı görüşlerini açıklardı. Bu tavrı benim için müthiş bir motivasyon kaynağı olurdu.

****

Bu özellikler öncelikle siyasetçiler için çok gerekli. Çünkü siyasetin malzemesi insandır. Siyasette kalıcı ve başarılı olabilmek için, çevrenizde çekirdekten çeperlere genişleyen halkalar halinde birlikte hareket edebileceğiniz, inancına, samimiyetine, ilkelerine, karakterine güvendiğiniz insanlar olmalı.

Belli makamlara geldikten sonra erişilmez hale gelen, kendisini var eden çekirdek kadro ve genişleyen halkalar halindeki kitlelerle irtibatını kaybedenlerin başarısı kalıcı olamaz.

Bu iki sendikacı kökenli, kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) dava ve gönül insanının ilke ve yöntemlerini paylaşıyorum. Çünkü gençler için ilham verici olabileceğini düşünüyorum.

Konudan Konuya (45) 

     Bazıları; zâtında doğru, muktezayı hâle göre yanlış hükümlerle; yapılması gerekeni yapmıyor, üstelik bunda kendini haklı buluyor! Evet Şeytan ve Nefis insanı doğru yoldan saptırmak için, görünüşte doğru sanılabilecek, öyle mantıkî telkinâtta bulunuyorlar ki; iyice düşünülmediği takdirde, o sözlere inanmamak ve onlara kapılıp aldanmamak hiç de kolay değil. 

     Meselâ, namaz kılmak isteyene yaklaşarak; “Allah’ın huzurunda akıl, hayal ve fikrinden menfî / olumsuz neler neler gelip geçiyor! Bunlar zihninde dolaşıp dururken, Allah’ın huzuruna nasıl çıkar, karşısında kullukta bulunmaya nasıl cesaret edersin? Allah’ın huzuruna ancak tertemiz bir kalple çıkmalısın. Önce kalbini arıt, temizle. Sonra huzurunda namaza dur.” 

     Gerçekten namaza duran herkesin hayalinden; ipe sapa gelmez neler geçmez ki! Bu durumda namaz kılamayacağına göre, “En iyisi böyle  kılmaktansa, namazdan el çekmek en doğru hareket olsa gerek!” diyerek, seccadeden geri çekilir. Namaz kılmaktan vazgeçer! Zaten Şeytan’ın istediği de budur. 

     Halbuki, insan biraz düşünse, Allah’ın huzuruna çıkan hiç kimse, zihin ve hayalinden geçen menfî ve hoş olmayan bu çeşit duygu ve düşüncelerden uzak kalamaz! Bunlara mâni de olamaz! 

Bu durumda bilmeli ki; kul iradî, kendi isteği dışında ve kendisine rağmen; akıl, fikir ve hayalinden geçen; asla kabul etmesi mümkün olmayan, bu çeşit zihnî faaliyet ve görüntülerden mes’ûl ve sorumlu değil. Çünkü bütün bunlar kendisine rağmen, isteği dışında olan; manevî, menfî esintilerden başka bir şey değiller. Üstünde durursa kendini meşgul eder. Durmazsa, kendiliğinden çekip giderler. 

     Bu hâleti rûhiyeden kurtulmanın yolu çok kolay. Beynimiz, hayal ve düşüncelerimiz; istemediğimiz, bize rağmen oluşan menfî fikir, düşünce ve hayaller için, bir menba / kaynak değil. Sadece bir mazhar. Yani menfîliklerin zuhur ettiği yer. Konduğu mekân. Göründüğü ekrandır. Ekranda görülenler ise, ekrandan değildir. Bize rağmen ortaya çıktıkları için, asla mes’ûl / sorumlu değiliz. Endişeye hiç mahal yok. Namazımıza engel falan değiller. 

     Çünkü, aynada görülen yılan ısırmaz. Aynada görülen pislik, bakanı kirletmez. 

     İşte endişe ettiğimiz, kendimize yakıştıramadığımız, fakat bize rağmen oluşan fikir, görüntü ve düşünceler; aynada görülen yılan ve pislikler gibidir. Binaenaleyh, sorumlu olmayız. Velhasıl endişe edilecek bir durum söz konusu değil. “İt ürür, kervan yürür.” diyerek namazlarımıza devam edelim, Şeytanın oyununa gelmeyelim. Doğru gibi görünen bâtıl görüşlerine, verdiği evham, vehim ve vesveselere kulak asmayalım. “Yolcu yolunda gerek.” diyerek, bildiğimiz yoldan şaşmayalım. 

     x 

     Bir kimsede gördüğümüz kusur, noksan ve eksiklikten, yanlış bir davranışı veya doğru olmayan bir sözünden dolayı; hemen onu İslâmdan çıkarıyor! Müslümanlıktan atıyor! İnsanlığı bile ona çok görüyoruz! “Ne biçim Müslüman?” “Müslüman böyle olamaz!” “Böylelerine Müslüman denmez ve denmemeli!” gibi yakışıksız, uygun olmayan sözler sarfediyoruz! 

     Halbuki bilmeliyiz ki: “Bazen söz küfürdür, fakat sahibini kâfir etmez.” Çünkü çok zaman; düşünmeden, gayri ihtiyarî olarak, şuuruna vardığımızda kendimizin bile kabul edemeyeceğimiz sözler sarfetmek hatalarına düşüyoruz!   

     Öyle Yüce, öyle Büyük bir Rabbimiz var ki: “Mağfiret ve merhametim, gazâbımı geçmiştir.” mealinde; müjdeleyici, ümitlendirici ve rahatlatıcı sözüyle, inananları rahmetiyle nasıl kuşattığını nazara vererek; kullarına kendisinden asla ümit kesmemelerini söyleyerek; yolundan ayrılmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. 

     Yüce Rabbin merhameti öyle geniştir ki, zerre kadar imanı olanı; er geç ebedî hayat, saadet ve mutluluğa kavuşturacağını beyan etmekte. Zerre kadar imanı olmamak ise, çok zor ve hattâ imkânsız! Öyle ise, asla ümitsizliğe düşmemeli. Zaten Yüce Allah’ın tasvip etmediği hususların başında, kulun kendisinden ümit kesmesi gelir. Nitekim kul; bir kişi cennete girecek dense, onun kendisi olmasını istemekle. Yine Cehenneme bir kişi konacak dense, o kişinin kendisi olmaması için, elinden geleni yapmakla mükellef ve yükümlüdür.