22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 148

Erdal Güzel’in Anlatımıyla Zevkli ve Heyecanlı Moğolistan Seyahati…

(İkinci Bölüm)

Güzel: Gelecek elbette…

Çetinoğlu: O halde sıra ile gidelim. Devam buyurur musunuz Efendim…

Güzel: Pazar günü sabah kahvaltımızı ettikten sonra aracımıza binip Saat 09.00’ da Millî Târih Müzesi’ne geldik. Müze, TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı) tarafından yapılmış. Müzenin bahçesinde metalden yapılmış büyük bir çan vardı. Girişin hemen sol tarafında Katar’a ait bir bölüm bulunuyordu. Müze, Moğol Târihinden ve kültüründen zengin eserler barındırıyordu.

Kültigin Anıtı’nın replikası (kopyası) vardı. Savaş âletleri, elbiseler, kumaşlar, paralar, mühürler, çadır (yurt), mancınık gibi eserler sergilenmişti.

Müzeden ayrıldıktan sonra Tsonjin –Boldog bölgesinde bulunan Cengiz Han heykelini görmek için yola çıktık. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra at üzerindeki Cengiz Han’ın muazzam heykelini gördük.

Üzerinde CHINGGIS KHAAN yazılı Kemerli bir kapıdan, heykelin bulunduğu alana giriliyordu. Kapının üzerinde bir kartal heykeli ve en üstte ise at üzerinde Moğol savaşçılarının heykelleri vardı.

200 ton paslanmaz çeliğin kullanıldığı heykel muhteşemdi ve pırıl pırıl ışıldıyordu. Guinness Rekorlar Kitabı’na giren 40 m yüksekliğindeki heykelin içerisinden asansör ve merdivenle yukarıya çıkılıyordu. Merdiveni kullanarak çıktığımız heykelin üst kısmından seyrettiğimiz manzara doyumsuzdu.

Heykelin alt kısmı müze görünümündeydi. Sol tarafta çok büyük Moğol çizmesi vardı. Korkunç görüntülü heykeller ve duvarda Cengiz Han ile hanedanın resimleri bulunuyordu.

Heykelin bulunduğu alanda atlara ve iki hörgüçlü develere ücretle biniliyordu. İnsanı ürküten görüntüleriyle kartallar fotoğraf çektirmek isteyenlere öfke ile bakıyorlardı. Ok atma platformunda ise yine ücret karşılığında atış yaptırılıyordu.

Cengiz Han heykelinden sonra geceyi geçireceğimiz kampa geldik. Çadırlarımız çok güzeldi ve beş yıldızlı otel odası konforundaydı.

İçeride iki yatak, banyo ve taharet musluğu olan tuvalet mevcuttu. 

Kadim dostum, meslektaşım Ecz. Selçuk Arslan’ın ilk işi paylaştığımız 7 numaralı çadırımıza şanlı bayrağımızı asmak oldu.

Çadıra eşyalarımızı koyduktan sonra Trejli Ulusal Parkı’na gidip, meşhur Kaplumbağa Kayası’nı gördük.

Kayanın civârında yine kartal ile fotoğraf çektiren hevesliler vardı. Moğolistan gezimiz süresince çok yerde taştan yapılmış kaplumbağa heykellerine rastlıyorduk. Türk mitolojisinde kaplumbağanın sabrı ve uzun ömrü simgelediğini biliyorduk.

Fotoğraf çekip manzarayı seyrettikten sonra aracımıza binip bozuk yollardan geçerek Arya Pala Tapınağı’na doğru yol aldık.

Uzaktan görünen tapınağa varmak için aracımızdan indik ve yaya yürümeye başladık.

Yolda aralıklarla dizilmiş ve üzerlerinde Moğolca ve İngilizce yazan tabelalar vardı.

Tabelalardaki yazıları Cengiz Argat Bey’in çevirisiyle anlamaya çalışıyorduk.

‘Basit bir adamdan, basit bir adama öğreti komedidir’ gibi anlamlı yazılar vardı. Tapınağa gelenler arasında gelin ve damatların olması bildiğimiz bir geleneğin yansımasıydı.

Dik bir yokuşu yürüdükten sonra 108 basamakla çıkılan tapınağa vardık. 108 sayısı Budistler için çok önemliymiş. 108 beyaz, 8 ise siyah mânâsındaymış yâni iyilik ve kötülük ifâde ediyormuş.

Rehberimiz Dashka Budist’miş. Tapınağa girince kendi geleneğini uyguladı ve duâsını yaptı. Biz de içeriyi inceledikten sonra Harun kardeşimizin okuduğu Fatiha ve üç İhlası Şerif’i geçmişlerimize bağışladık.

Tapınağın giriş kapısının elçekleri fâre şeklindeydi. İnançlarına göre fare refah ve zenginlik ifâde ediyormuş.  Bunları görünce çadırımızdaki dolapların aşık ’tan yapılmış elçeklerini hatırladık.    

Tapınaktan ayrıldıktan sonra dağın yamacından yürüyerek Buda heykelinin olduğu başka bir ibâdet mekânına geldik. Heykelin önüne meyve ve para bırakılmıştı.

Yorucu bir yürüyüşten sonra aracımıza binip çadırlarımızın olduğu kampa geldik. Yemekte Türk dünyasında yaygın olan mantı vardı ve çok lezzetliydi.

Çetinoğlu: Yorucu bir gün yaşamışsınız. İyi geceler, huzurlu istirahatler. Yattığınız yeri beğeneceğiniz muhakkak…

Güzel: Gece yağan yağmurun sesine, Guguk Kuşu’nun ötüşü eklenenince harika bir gece geçirmiş olduk.

Pazartesi sabah erken kalktık. Kahvaltımızda brokoli çorbası vardı. Sabah 08.00 de yola çıktık. Hava çok serindi ve Erzurum’u aratmıyordu.

Yöre, kayalık ve ormanlıktı. At sürüleri ve mantar gibi araziye serpilmiş çadırlar, görüntüler arasındaydı.

Yolculuğumuz keyifli geçiyordu. Kafilenin ikramları öyle bereketliydi ki, ağzımız tabir yerindeyse hiç boş kalmıyordu. Gençlerimizden Serhat Duyar ve Harun Reşit Karagöz’ün sunduğu Akçakoca FM ile Fındık FM’nin ortak canlı yayınları hepimizi neşelendirdi.

Yolcular sırasıyla canlı yayına katılarak kimi, deneyimlerinden bahsetti, kimi şiir okudu, kimi fıkra anlattı, kimi târih dersi verdi, kimi hayattan esintiler sundu, kimi türkü söyledi velhasıl herkes kucağındaki taşları döktü.

Canlı yayında ‘Çırpınırdı Karadeniz’ marşının birlikte okunması heyecanları zirveye taşırken yolculuğun vazgeçilmezi şarkısı ise ‘Ötüken Yolu Yokuştur’ oldu.

Görüş alanımıza giren ortamlarda Cengiz Han, at ve bozkurt resim ve görüntüleri fazla miktardaydı.

Yol üzerinde gördüğümüz elektrik hatları çok eski ve kabaydı. İki ayaklı elektrik direklerinin ayaklarının yarısı betonla yere çakılmış, diğer kısımları ise ağaçtandı. Ulanbatur’a doğru girerken büyük bir alana kurulmuş olan pazara geldik. Baraka türü yüzlerce işyerinden oluşan pazar daha yeni açılıyordu.

Pazar, bizim yarım asır öncesindeki bitpazarlarını anımsatıyordu. Ulanbatur’da yeni yeni modern yapılaşmanın canlılığı göze çarpıyordu. Belediyecilik hizmetleri iyi sayılmazdı. Eczaneler pek belirgin değildi. Kısa boylu, çekik ve küçük gözlü Moğol erkekleri kilolu, bayanları ise zarif ve ince yapılıydılar.

Ulanbatur’u gezerken ilk işimiz Ankara Caddesi’ne gitmek oldu. Caddenin başındaki levhada ‘Ankara Caddesi’ ismi vardı. Cadde üzerinde 2016 yılında TİKA tarafından yaptırılan Atatürk Okulu’na gittik. İlk ve orta eğitimin olduğu okulun bahçesinde bulunan Atatürk büstü gururumuzu okşadı.

Yine cadde de kültürümüzü yansıtan bir Mevlevi derviş heykeli çok ilgi çekiciydi. Güzel duygular içerisinde bulunduğumuz bu ortamdan ayrılıp çağlar öncesine ait fosillerinin olduğu NATURAL HİSTORY MUSSUM’a geldik.

250 milyon yıl önce yaşamış olduğu tahmin edilen Dinazor iskeleti muhteşemdi. 4 m. yüksekliği 12 m. uzunluğu olan bu canavar tam 3 ton ağırlığındaymış.

Müzede fosillerden örnekler sergilenmişti. Mamut, fil, gergedan kalıntıları geçmişten ipuçları vermekteydi.

Sergilenen Dinazor yumurtaları bir hayli ilginçti.

Üst katta çeşit çeşit kuşlar, geyikler, böcekler, balıklar, ayılar, keçiler ve diğer canlılar sergilenmişti.

Bu müzeyi gezen ilk Türk Kafilesi olmamız güzel bir ayrıcalık oldu.

Müzeden ayrıldıktan sonra Zafer Anıtı’na gitmek için aracımıza yöneldik. Park ettiğimiz yerin ilerisindeki bir pasajın içerisinden geçip, asansörle birkaç kat çıkıp dışarıya açılan kapıdan geçerek bir hayli basamak çıktıktan sonra tepedeki Zafer Anıtı’na ulaştık. Sovyet döneminden kalan bu anıt 2.Dünya Savaşı’yla ilgiliydi ve Sovyet propagandasını yansıtan duvar resimleriyle bezeliydi.

Bu tepeden Ulanbatur’u seyrettik. Bizdeki TOKİ yapılanmasına benzer hareketlilik hemen göze çarpıyordu.

 Bolca fotoğraf çektirip basamaklardan inerek pasaja girdik. Bazı arkadaşlar buradaki mağazadan Moğolistan’a özgü hediyelik eşya aldılar.

Otobüsümüzün ilerisinde rampa üzerine yerleştirilmiş eski model bir tank vardı. Bu tank 1943 yılında Berlin’e gitmiş ve 1945 yılında getirilerek burada sergilenmiş.

Aracımıza binerek yola koyulduk. Bir buçuk saat sonra kalacağımız Millî Park’a geldik. Burada bize ayrılan iki minibüse binerek Yılkı Atları’nı görmek için yola çıktık. Eko sistemin korunduğu Hustari Millî Parkı’na geldik.

Bu arada rehberimizle konuşurken bir koyunun 100, keçinin 120, dananın 500 USD doları olduğunu öğrendik. Hele koyun etinin kilosunun 3,5 USD doları olduğunu duyunca ülkemizdeki et fiyatlarını hatırladık.

Tozlu, toprak yolda, uzun bir mesafe yol aldıktan sonra Yılkı Atları’nı göreceğimiz tepeye geldik.

Atın atası olarak kabul edilen bu atlara Moğollar ‘Taki’ diyorlarmış. Bölgede 1000 civarında olan bu atlar 16 yıl yaşıyorlarmış. 1992 yılında Hollandalıların yardımıyla çoğaltılan bu atların hüzünlü bir de hikâyesi varmış. Polonyalı bir ilim adamının keşfettiği bu atların varlığı duyulduktan sonra avcılar bu atların peşine düşmüşler tâbir yerindeyse büyük bir kısmını yok etmişler.

Tepeye doğru yürüdükçe atları görmemiz mümkün oldu. İçlerinde tay olan altı tane Yılkı Atı grup hâlinde yürüyorlardı. Onların bu tabîi hallerini kekik kokuları içinde seyretmek hârikaydı. Atlar, su içmek için yakınımıza doğru geldiklerinde onları daha net görme imkânımız oldu.

Aracımıza bindiğimizde hava kararmak üzereydi. Kampa vardığımızda çok yorulmuştuk, Kampa gelip yemek yedikten sonra yarım saatlik bir yürüyüşün ardından geceyi geçirmek için çadırlarımıza döndük.

Kampta tek gözü olmayan beyaz renkli Huasky cinsi köpek vardı. Sabah uyandığımızda hava bir hayli serindi. Emre Bey’in getirmiş olduğu zeytin ve siyah çay takviyesi ile kahvaltımızı yapıp aracımıza binerek saat 09.00 ‘da yola koyulduk. Akçakoca FM ve Fındık FM yayına Mehter Marşı ile başlayıp, ‘gök girsin, kızıl çıksın’ ile devam ettiler.

Uçsuz bucaksız bozkırlar, çadırlar, at, koyun ve keçi sürüleri, taş yığınları üzerine dikilmiş ve üzerinde mâvi beyaz bezlerin bağlandığı ağaç direk, sık gördüğümüz manzaralardı.

Şaman geleneğinden gelen bu taş yığılı tapınak şeklini Budistler devam ettirmişler. Öyle ki üç taş alan Budist, bu yığına taşları koyduktan sonra iki defa yığının etrafında dönerek duâ ediyormuş.

Bir müddet yol aldıktan sonra mola vereceğimiz ve tanışacağımız Moğol ailenin kampına geldik. İlerimizde kum tepeleri gözüküyordu.

Kafiledeki bazı arkadaşlar iki hörgüçlü develere bindiler. Birkaç arkadaşla birlikte bizde yaya olarak kum tepelerine vardık.

Deve turu 15 USD dolarıydı. Bâzı turistler at binmeyi tercih ediyorlardı. Burada kalan ailenin çadırlarına misâfir olduk. İlk önce burnumuza çekmek için koku verdiler. Ortada, bizim Karadeniz yapımına benzeyen bir soba vardı. Sobanın üstünde kötü ruhları kovmak için bir tütsü bulunuyordu.

Çadırın sağ tarafında Buda heykelinin olduğu bir ibâdet köşesi vardı.

Âile reisi çadırdaki soğutucudan çıkardığı Kımız’dan ikramda bulundu. Ata içeceğimiz olan Kımız’ı içip sanki de ruhumuzu arındırdık. Kımız, kefir tadında bir içecekti.

Çetinoğlu: Seyahatin en muhteşem bölümüne, Orhun Kitâbelerini görmeye sıra geldi mi Efendim?

Güzel: Kaldığımız kampa geri dönüp geceyi geçirdikten sonra Çarşamba sabahı erkenden uyandık. Eşim Hülya Hanımefendi’nin yapmış olduğu Erzurum kete ve çöreklerini kahvaltımıza takviye yaptık. Gece telefona bakarken, okuduğum ‘İş Sağlığı ve Güvenliği’ bölümünden sınıfımı geçtiğimi öğrenince keyfim daha da artmıştı.

Saat 09. 30’ da araçta yerlerimizi alıp 10 km. Uzağımızdaki Karakurum’a gitmek üzere yola çıktık. Hava bir hayli soğuktu. Kafile, kışlıklarını giymişti. Karakurum çok küçük bir şehirdi. Yazın 1000 kişinin yaşadığı şehir, kışın biraz daha yoğun oluyormuş.

Kısa bir yolculuğun ardından Karakurum Müzesi’ne geldik. Müze görevlileri İngilizce bilmiyordu.

Sunumda, 7. yüzyıla ait bir Türk aristokratının bulunan mezarı hakkında bilgilendik. İçinde 550 parça materyalin bulunduğu mezar, 42 m uzunluğunda,1,8 m eninde ve 7,5 m yükseklikteymiş. Camekân içerisinde küllerin olduğu tabut vardı.

Müzede, çamurdan heykelcikler, kadın ve erkek giysileri, para ve mücevherler, altın sikkeler bulunuyordu.

Zeminde üzeri camla muhafaza edilmiş fırın vardı.

Müzeden çıktıktan sonra bazı arkadaşlar para bozdurmak için bankaya gittiler. Banka işlemlerinin ardından 300 yıllık bir geçmişi olan meşhur ‘Erdenzov’ Budist Tapınağına geldik.

Etrafı duvarlarla çevrilmiş ve büyük bir alana yerleşmiş olan tapınağın girişinde sobaya benzeyen döküm bir mum yakma materyali vardı. Girişin üstünde tapınağın baş tapınak olduğunu gösteren aralarında sembol olan iki fil heykeli vardı.  Budizm’in tercih ettiği kırmızı ve yeşil renkleri her yerde görmek mümkündü.

Girişte büyük bir çan vardı. İçerisi heykelle doluydu. Tapınağın üç bölümü vardı. İlk önce Pagoda denilen tapınağa geldik. Ortada bir vitrin vardı ve içerisinde Budist inancını yansıtan objelerle doluydu. Arkada Buda Heykeli bulunuyordu.

Buradan ayrılıp başka bir bölüme geçtik. İçeride yedi Budist râhip oturuyordu. Râhipler, önlerindeki kitapları okumakla meşgullerdi.     

Diğer bir bölüme geçtiğimizde bizdeki üfürükçülüğü hatırlatan bir tabloyla karşılaştık.

Elinde makbuza benzer bir kâğıtla gelen bay veya bayan inanç sâhibi, makbuzu râhibe vererek onun karşısına oturuyordu. Aralarında bir konuşmadan sonra râhip, önündeki kartları karıştırarak bir tânesini okuyor ve seremoniye başlıyordu. Râhip, elindeki tütsüyü şahsın etrafında dolaştırıyor, ara sıra elindeki zili çalıyor ve ellerini çırpıyordu. Ritüel bittikten sonra ayağa kalkan vatandaş, yandaki sudan, kâseye doldurup içiyordu ve duâ seansı da bitmiş oluyordu.

Bu arada Budizm hakkında da yeni yeni şeyler öğreniyorduk ve bizim kültürümüzle olan benzerliklerini tartışıyorduk.

Tapınağın etrafında saat yönünde iki defa dönüp taş atmak, kafesteki kuşları salmak, tutulan balıkları nehre bırakmak, beyaz elbise giyerek bir hafta boyunca tapınakta kalmak, oruç tutmak, evde yemek yapıp tapınağa getirmek gibi uygulamalarla günahlarından arınacaklarına inanıyorlarmış.

Tapınaktan ayrıldıktan sonra biraz ileride bulunan çarşıya gidip alışveriş yaptık. Bu çarşının favori pazarlıkçısı Çetin olmuştu. Ticaretin en çok tercih edileni ise kalpaktı. Alışveriş yapıp hafifledikten sonra Kampımıza geldik. Brokoli çorbası, salata ve tavuk’tan oluşan yemeğimizin ardından kaldığımız kampımızda bizlere sunulacak olan musiki dinletisi için yerlerimizi aldık. Yöresel kıyafetler içerisinde bir hoca ve iki öğrencisi Moğol musikisinden örnekler verdiler.    

At başı keman eşliğinde şarkıları söyleyen Hoca’nın gırtlak nağmeleri nefisti.

Şarkılar at temalıydı. Öğrencilerden küçük olanı müzik eşliğinde dans gösterisi sundu. At yürüyüşü şeklinde olan bu dans, Moğol yaşam felsefesini yansıtıyordu.

Musiki hocası, Moğol atları, eski atlar, at yarışları, bin atın koşusu, Karakurum gibi şarkılardan sonra kanuna benzeyen Earp isimli müzik aletiyle Cengiz Han’la ilgili bir parça seslendirdi.

Konserin sonunda okunan ‘Altay Dağları’na olan dua’ isimli Türk şarkısı gönüllerimizi fethetti.

Bu güzel müzik ziyâfetinden sonra fotoğraf çektirdik. Genelde fotoğraflarımızı rehberimiz Dashka çekiyordu. Dashka’nın çekim esnasında one, two, three demesi hepimizi gülümsetiyordu.   

Akşam yemeğinden sonra cemiyetçi Ahsen Okyar’ın organize ettiği bir söyleşiyle, grubumuza yeni katılan Genco Günay ve Naki Burak Alpay’ın hayat serüvenlerini dinledik.

Kaldığımız kampın ana binası Çin mimarisi özelliğinde ve çok büyüktü. İçerisinde restoran mağaza vs vardı. Akşam kampın sevimli köpeğinin bekçiliğinde uzun bir yürüyüş yaptık.

Selçuk Arslan’la kaldığımız çadır 13 numaraydı. Akşam, gençlerin çadırlarında çay içme faslı günün yorgunluğunu gideren hârika bir ortamdı.

Perşembe günü uyandığımızda Orhun Anıtlarına gideceğimiz için çok mutluyduk.

(İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU. ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM YARIN VERİLECEKTİR.)

Kitap Okunmuyor mu?

Türk aydınının bir derdi eğitimse öbür derdi de yayın dünyasıdır. Kitap da yayın dünyasının önemli bir parçası şüphesiz. Bütün yayın çeşitlerinde, yeni teknolojilerin ve özellikle internetin dönüştürücü, bazen de yıkıcı etkileri oldu, olmaya devam ediyor. Teknolojide “yıkıcı ~destructive, disruptive” kelimesi, her zaman olumsuz anlam taşımıyor. Hele yıkıcı yenilikleri-inovasyonları kollarımız açık karşılıyoruz.

Gözlediğim şu: Yıkıcılığın olumsuz tarafı daha fazla göze çarpıyor, topyekûn sonucun menfi olduğunu sanıyoruz. Bazen haklıyız ama bazen de yanılıyoruz.

Mesela görüntülü ve yazılı yayınlarda kısa cinslerin uzunlardan daha çok ilgi gördüğü sanılıyor. Hâlbuki istatistikler bunu göstermiyor. İnsanlar YouTube’da senaryolu uzun videolarda, kısalardan daha çok vakit geçiriyor. Bir kitabın internet ortamında yayımlanması, kâğıt baskısının satışını düşürmüyor, aksine, reklam işlevi görüp basılının satışını arttırıyor. E-kitabın basılı kitabı yok edeceği sanılıyordu ama hızlı bir yükselişten sonra e-kitap, toplam kitap yayımcılığının belli bir kesri olarak sabitlendi. E-gazete, kâğıt gazeteyi baskıladı ama gazete zaman kayıtlı güncel haber taşır. Bu yüzden basılı gazete tirajları azalırken internet tirajları zirveye tırmandı. Kitapta böyle bir zaman kısıtı yok ve çoğunluk hâlâ basılmış kitabı tercih ediyor. (Ben hâriç.)

Sosyal medya kitabı öldürüyor mu?

Bir toplantıda değerli bir dostum, üzüntüyle, sosyal medyanın, kitap yayımcılığını öldürdüğünü söyledi. Daha doğrusu söylenen mealen şuydu: Gençler sosyal medyanın kısa, telegrafik iletişimine alıştı. Oturup da uzun uzun kitap okumuyor. Ben o kanaatte değildim. Oturup sizin için ve dostum için araştırdım. Sonuç şu: Kitap yayımcılığı belli bir tempoda hep büyümüş. Fakat sosyal medya öyle bir gürültü ve öyle bir hızla patlamıştı ki uzaktan bakıldığında hakikaten diğer yayın cinslerini silip süpürdüğü sanıldı.  E-kitaba geçiş de kâğıt kitabı yok etmedi. Peki, mesela son on yılda kitap yayıncılığına ne oldu?

 İbrahim Kahveci üstadıma öykünerek, bulduğum sonuçları üç grafikte özetlemeye çalıştım. Birincisi, 2013-2023 arasında, Türkiye’de alınan toplam ISBN’yi gösteriyor. Milletlerarası standart kitap numarası anlamına gelen ISBN, her yeni kitap için alınıyor. Dolayısıyla bir yılda alınan ISBN, kabaca, o yıl yayımlanan yeni kitapların sayısıdır. Birinci şekil, yeni kitap yayımının on yıl boyunca dalgalanarak arttığını gösteriyor. Dalgalanma var ama eğilim kesinlikle artış yönünde. İkinci grafikte alınan kitap bandrolü sayılarını görüyorsunuz. Bandrol, kabaca fizikî basılan kitap sayısını gösteriyor.  Her kitaba bir adet yapıştırıldığına göre basılan kitap sayısında da 2021’e kadar düzenli artış görülüyor. Fakat 2022’den sonra sert bir düşüş var. Yeni kitap sayısı, başka bir söyleyişle başlık sayısı artıştayken basılan kitap sayısının düşmesi ne demek? Şu demek: Giderek daha çok yeni kitap çıkıyor ama bu kitaplar daha az miktarlarda basılıyor.  

Kitap sayısı artıyor baskı sayısı azalıyor

Kâğıttan mürekkebe hemen bütün ham maddeleri dövize bağlı olan yayıncılıkta, piyasa vadeyi terk etmiş. Çünkü ham maddeleri yarın kaça alacağı belli değil. Hâlbuki kitap, doğası itibarıyla vadeli bir maldır. Çünkü kitap, hazırlanır, basılır, dağıtılır ve kitapçılarda tek tek satılırdı. Bir kitaba yapılan yatırımın geri dönmesi aylara hatta yıllara yayılır. İşte 2022, nas ve zorla düşen faiz, hızla çıkan döviz krizinin ekonomiyi vurduğu tarihtir. Yayıncılar kendilerini korumak için bir seferde çok basmak yerine azar azar, talep geldikçe basmaya dönmüşler. Bir cins “tam zamanında – jit” denilen strateji. Elektronik baskı imkânlarının gelişmesi de böyle davranmayı kolaylaştırdı. Elektronik baskı, bir bakıma kitabı bildiğimiz matbaa usulü yerine fotokopi tekniğine benzer şekilde basmaktır. İnternet üzerinden kitap satışı yapan firmalar da bağımsız yayıncılığı teşvik etti. Yazar eserini firmaya yolluyor. Firma kitabı yayına hazır hâle getiriyor ve kataloğuna koyuyor. Talep geldikçe ve ancak talep geldikçe basıyor. Bütün bunların sonucu: Yeni yayımlanan kitap artıyor, baskı sayısı azalıyor. Üçüncü ve son grafikte ISBN başına bandrol sayısını verdim. Daha çok kitabı daha az basma eğilimi burada çok açık görülmekte. Bu eğilim, teknolojinin verdiği imkân sayesinde 2017’de başlamış. Sonra hızlanarak artmış. Bir başlık ortalama 7.000 adet basılırken bu sayı 10 yılda 4.000 civarına düşmüş. Teknoloji, tam zamanında baskıyı ve talep üzerine baskıyı kolay ve ucuz kıldıkça bu eğilimin tersine dönmesi beklenmez.

Sonuç: Hayır. Kitap okuma azalmıyor, artıyor. Fakat yayınevi de kitapçı da kitap stoklamıyor. Satıldıkça basıyor, satıldıkça alıyor.

Erdal Güzel’in Anlatımıyla Zevkli Ve Heyecanlı Moğolistan Seyahati… Gitmiş, Gezmiş Ve Görmüş Gibi Olacaksanız

(Birinci Bölüm)

Oğuz Çetinoğlu: Seyahat etmeyi seven, dünyayı tanımak isteyen dostlar grubu olarak Moğolistan’ı ziyâret ettiniz. Neden Moğolistan?

Erdal Güzel: Maksadımız Orhun Anıtları’nda geçmişi yâd etmekti.

Toplumların genetik kodları, târih sahnesine çıkmış oldukları coğrafyalarda gizlidir. Bir nevi parmak izine benzeyen bu özellik, o toplumun kimliğini ifade etmektedir. 

Dünyanın en köklü milletlerinden biri olan Türklerin kültür kodları, Orhun Irmağı’nın suladığı ata yurdumuz Ötüken’de bulunmaktadır. 

Gençlik yıllarımızdan beri en büyük hayalimiz, ata yurdumuza gitmek ve Orhun Anıtlarını görmekti.

Çetinoğlu: Gençlik yıllarında okuduğunuz kitapların yönlendirmesi söz konusu mu? 

Güzel: Evet! Nihal Atsız’ın romanlarında okuduğumuz bu toprakları ziyâret etmek, ‘Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı’ diyen şâirin sözüne kulak vermek, Orhun Irmağı’ndan ruhumuzu doyurmak düşüncesi içimizi yakıp tutuşturuyordu. 

Yüce Mevlâ’nın nasip etmesiyle dünyanın çoğu ülkesini gezmek ve Hac münâsebetiyle mukaddes topraklara gitmek nasip olmuştu. Türk Dünyası’nın çoğunu gezmeme rağmen Türklüğün ana kaynağı Ötüken topraklarına gidememiştim. 

Bu özlem ile beklerken, kıymetli dostlarımın bulunduğu Kocaeli’nde ki Akça Koca Kültür Platformu’nun böyle bir gezi yapacaklarını duydum. Sevinçle tura katılmak istediğimi söyledim. Hazırlıklarımızı yaptıktan sonra 31. Mayıs 2024 günü 21 kişilik arkadaş gurubuyla İstanbul Havalimanı’ndan Moğolistan’ın başkenti Ulanbatur’a gitmek üzere uçakta yerimizi aldık. 

Çetinoğlu: Seyahatinizin başlangıcındaki duygularınızı anlatır mısınız?  

Güzel: Gençlik yıllarımdan beri Demirperde arkasındaki Türk dünyasını hep hayal ederdim. Suyun kaynağına ulaşmak ve o kaynaktan içmek düşüncesi aklımdan hiç gitmiyordu. Orhun Anıtlarını görmek ne zaman nasip olur düşüncesi içimde hep taze kaldı.

Nihayet Kocaeli’nde ki dostlarımın organize ettiği seyahatle bu arzuma kavuşacağımın heyecanı ve sevinciyle Erzurum’dan İstanbul Havalimanına saatler önce geldim. Bu süreçte târihî bilgilerimi tazeleyip kendimi yolculuğa hazırladım.

Anlatılmaz bir duygu fırtınası içerisinde İstanbul Hava Limanı’nda kafileyi bekledim.

Ömrümüzün sonbaharında buraları bir daha görebilir miyim endişesiyle ‘inşallah bir aksilik olmaz’ diyerek duâ ettim.

Moğolistan’a gidecek uçak havalanınca benim de keyfim yerine gelmişti

Çetinoğlu: Yolculuğunuz nasıl başladı?

Güzel: Saat 18,10’da kalkması gereken THY uçağı bir saat sonra havalandı. Yolcuların büyük çoğunluğu Moğolistanlı ve başka ülkelere ait insanlardı. 

Yaklaşık sekiz buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Ulanbatur’un Cengiz Han Havaalanı’na indik. Türkiye ile Moğolistan arasında beş saatlik bir fark vardı. Yani, Moğolistan yerel saatine göre sabah 08. 30 civarıydı.  

Çetinoğlu: Moğolistan’da ilk işlemleriniz nelerdi?

Güzel: Bavullarımızı alıp, pasaport işlemlerimizi yaptıktan sonra havaalanındaki döviz bürosunda 100 ABD doları verip 334.000 Moğolistan parası Tugriki aldık.  1000 Tugriki bizim parayla yaklaşık 9,50 TL ediyordu. Tugrik’in üstünde Cengiz Han’ın resmi bulunuyordu.

Çetinoğlu: Tugriki ile uyum sağlayabildiniz mi?    

Güzel: Bu paraya ilk önceleri alışmamız kolay olmadı. Havaalanında alışveriş yapmak isteyen arkadaşlardan bazıları hesaplamada bir sıfırı atlayınca ilk şoku yaşadılar ve aldıklarını geri vermek mecbûriyetinde kaldılar. Velhasıl, evdeki hesap çarşıya uymadı gerçeği ile karşılaştılar. 

Çetinoğlu: Cengiz Han Havaalanı ve binası nasıldı?

Güzel: Cengiz Han ismi büyük olsa da havaalanı küçük ve mütevazıydı. 

Bavullarımızı alıp bizi bekleyen otobüsümüze bindik. Rehberimiz, ismi Dashka olan Moğolistanlı bir gençti ve İngilizce biliyordu. 

Seyahatimiz boyunca otobüsümüzün kaptanlığını yapan Baska, işini çok iyi bilen sempatik bir Moğol’du. 

Rehberimiz Dashka ve Kaptanımız Baska ile tanıştıktan sonra otobüsteki yerlerimiz aldık ve Ulanbatur’a gitmek üzere yola çıktık. Yol üzerinde, ‘Yurt’ ismi verilen meşhur Moğol çadırları ve yoğun şekilde at sürülerini gördük. Yaklaşık 50 Km sonra hedefimize vardık.  

Şehir, Sovyet dönemi hâtıraları ve yenileşme çabalarıyla göze çarpıyordu. Japon markalı araba sayısı bir hayli fazlaydı ve araçların büyük kısmında direksiyon sağdaydı. 

Çetinoğlu: Moğolların kıyâfetlerinde dikkatinizi çeken neler vardı?

Güzel: Gençlerin ve orta yaş grubunun giyim ve kuşamları modern görüntüler ifâde ediyordu. Çok az olsa da mahallî kıyafet giyen çocuk ve yaşlılar vardı.     

Çetinoğlu: Moğolistan hakkında coğrafi bilgiler olarak neler söyleyebilirsiniz?

Güzel: Moğolistan, 1.500.000 km2 yüzölçümüne sahip, (Türkiye’nin yaklaşık 2 katı) denize kıyısı olmayan, 3.500.000 milyon nüfuslu, (Türkiye’nin 25’te 1’i kadar) Rusya ve Çin gibi iki dev ülkenin arasında kalmış emekleme döneminde olan bir ülke.

Çetinoğlu: Dînî inançlarından bahseder misiniz?

Güzel: Tibet Budizm’inin hâkim olduğu Moğolistan’da, halkın, % 53’ü Budist, %39’u dinsiz, %3’ü Müslüman, %2 Hristiyan, %3’ü ise Şamanmış.

Çetinoğlu: Moğolistan’da kişi başına düşen millî gelir?

Güzel: Kişi başına düşen Millî gelirin 12.500 USD olduğu söylendi.

Çetinoğlu: Moğolistan’ın umûmî görünümü hakkında neler söylemek istersiniz?

Güzel: Moğolistan, uçsuz bucaksız bozkırların olduğu ve iklimi Erzurum’a benzeyen bir ülkedir.

Çetinğlu: Bayrakları?

Güzel: Ülkenin bayrağı, kırmızı, mavi ve kırmızı renklerden oluşan üç sütün şeklindedir. Sağ kırmızı sütün da ‘soyombo’ adı verilen millî amblem bulunuyordu.

Bu amblemin üstünde üç alev vardı. Bu alevler dünü, bugünü ve yarını ifade ediyormuş. Alevin altında sonsuzluğu çağrıştıran Güneş ve Ay vardı. Onun altında ise yer ve su ile denge ifade eden ‘Taijitu’ vardı. İki üçgen iç ve dış düşmanları, yandaki iki sütun ise ülkenin sınırlarını gösteriyormuş.

Çetinoğlu: Moğolların alkollü içkilerle arası nasıl?

Güzel: İçki tüketiminin fazla olduğu söylendi.

Çetinoğlu: Alfabeleri? Rusyarın ‘Kril’i mi, Çinlilerin ‘Pinyin’i mi? Veya kendi alfabeleri mi var?

Güzel: 21 harfli yukarıdan aşağıya yazılan ve Göktürk Alfabesi’nden esinlenen bir alfabe kullanılıyor.

Çetinoğlu: Ülkede okuma yazma oranı hakkında bilgi edinebildiniz mi?

Güzel: Okuma yazma oranının % 99 olması çok dikkat çekiciydi.

Çetinoğlu: Moğollarla amca çocukları olduğumuz söylenir.  Ortak kelimelerimiz var mı?

Güzel: Ortak kelimelerimizin varlığını rehberimiz Dashka’dan öğreniyorduk. Moğollar, su’ya ‘us’, Süte ise ‘su’ diyorlardı. Yolculuk esnasında ekmeğe ‘talkh’ merhabaya ‘seno’, ete ‘makh’, evete ‘Za’, hayıra ‘ugyi’, teşekküre ise ‘bayırla’ dendiğini öğrendik. 

Yolumuzun üzerindeki Ankara Caddesini, Mevlevî heykelini ve Türk Büyükelçiliği ile Kazak bir iş adamının yaptırdığı cami inşaatını görünce çok memnun olduk.  

Şehirde, Çin, Kore ve Japonya’nın etkisi hemen göze çarpıyordu. Ruslardan kalma köhne binalar, termik santraller bir dönemin yorgunluğunu anlatıyordu. Diğer Sovyet şehirlerinde olduğu gibi caddelerin ortasında parklar vardı.

Çetinoğlu: Doğu Türkistan, Kırım ve Kazan Türklerinde ‘batur’ kahraman demektir. Başşehir ‘Ulanbatur’ mânâsı hakkında bilgi edinebildiniz mi?

Güzel: Moğolca ‘Kızılbahadır’ mânâsına geliyormuş

Çetinoğlu: Dikkatinizi çeken hususlardan söz eder misiniz?

Güzel: Ulanbatur’a girince etrafta anne ve babalarının elinden tutup yürüyen rengârenk elbiseleriyle çocuklar dikkatimizi çekti. Rehberimiz, ‘1 Haziran, Anne ve Çocuk Bayramı’ dediğinde işin gerçeğini anladık ve 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı hatırladık.   

Ulanbatur’un caddelerinden geçip etrafı temaşa ettikten sonra ünlü Gandan Tapınağı’na geldik.      

Kapı girişinde yağlı boya tablo satıcıları vardı. Tablolar genellikle at ve bozkır manzaralıydı.

İçerisinde muhtelif tapınak ve binaların bulunduğu tapınak geniş bir alana kurulmuştu. Dışarıya yansıyan ses, devamlı metin okuyan birini çağrıştırıyordu. Bâzı yerlerde Budistlerin elleriyle çevirdikleri silindir şeklinde duâ çarkları vardı. Budistler, mâbetlerin etrafında iki defa, saat yönünde dönüyorlardı. Muhtelif yerlerde, Budistlerin ayakta iki ellerini birleştirip başlarının üzerine kaldırdıktan sonra uzanıp secde ettikleri yan yana dizilmiş tahtalar vardı. Bazı arkadaşlar bu ritüeli denerken çok keyif aldılar. Tapınaktaki binalar 1910 yılına kadar Ulanbatur’un en yüksek binalarıymış. Rus devriminden sonra çoğu yıkılan tapınaklardan geriye askerî amaçla kullanılan bu tapınak kalmış. 

İkinci Dünya Savaşı’nda tapınakta bulunan büyük Buda heykeli Moskova’ya götürülerek eritilmiş ve silah yapılmış. Ülke bağımsızlığını kazandıktan sonra heykel tekrar inşa edilmiş. Stalin döneminde tapınağa girişler gözetim altında yapılıyormuş.

Buda heykellerindeki el ve bakışların bir anlamı varmış. Büyük Buda heykelinin olduğu binada duâ çarkları ve çeşitli heykeller vardı.

Tapınak, Çin mimarisinin örnekleriyle doluydu. Nihayet sesin geldiği büyük tapınağa girdik. Etraf kalabalıktı. Budist râhiplerin çokluğu dikkat çekiyordu. Üst kata çıktığımızda yerde oturan büyük bir dinleyici kitlesi vardı. Onların ilerisinde yarım ay şeklinde yan yana oturmuş ve ellerinde büyük tespihleri olan râhipler bulunuyordu. Tam karşıda üzeri heykellerle ve tütsülerle dolu bir masa ve onun arkasında mukaddes metinleri devamlı okuyan râhip bulunuyordu.

Râhip aralıksız okuyordu. Bâzı Budistler ellerindeki kitaptan okunanları tâkip ediyorlar, bazıları ise tespih çekiyorlardı.1-9 Haziran dua günü olduğu için tapınak çok hareketliydi.

İçerisi başka bir gezegendeymişiz gibi bir izlenim veriyordu. Tapınaktan çıktıktan sonra kalacağımız otele geldik.

Uzun bir yolculuk yapmış, beş saatlik bir zaman farkı vardı dolayısıyla bir hayli yorulmuştuk. Odalarımıza yerleşip iki saatlik bir istirahatten sonra tekrar Ulanbatur caddelerine döndük.

Çetinoğlu: Yemeklerine intibak edebildiniz mi?

Güzel: Karnımızı doyurmak için gittiğimiz lokantada ilk önce sütlü bir çorba, peşine büyük bir fincan içerisinde bizim kelle paçayı andıran yemek geldi. Daha sonra içerisinde bolca et olan güveç benzeri yemek servis edildi. Lokantalarda ilgi çekici olan husus, ekmek bulunmamasıydı. Fazlaca et tüketen Moğolların yemek kültürlerinde ekmek yoktu. Tatlı yerine dondurma ikram edilen lokantada, siyah çay dahi vardı.

Yemekten sonra trafiğe kapatılmış olan caddeden yürüyerek Anne ve Çocuk Bayramı’nın kutlandığı parlamento binasının önüne geldik.    

Etraf şenlik görüntüsündeydi. Aileler süsledikleri çocuklarıyla meydanı doldurmuşlardı. Çadırlarda hediyelik eşya satan dükkanlar, dondurmacılar, oyuncak satıcıları, aşık’la fal bakanlar, altı kişilik bisikletlerle tur atan çocuklar, halkacılar, gibi eğlence adına ne ararsanız vardı.   

Çetinoğlu: Parlâmento binası nasıldı?

Güzel: Parlamento binası görkemliydi. Binanın ön cephesinde ortada Cengiz Han’ın diğer iki yanda oğulları Kubilay ve Ogeday’ın heykelleri bulunuyordu. Parlamento binasının önünde büyük bir meydan vardı ve burada kurulmuş olan platformda müzik gösterileri yapılıyordu.  Meydanın ismi Moğolistan’ı Çin ve Beyaz Ruslardan kurtaran kahraman Sukhbaatar’dan geliyormuş. At üstündeki Sukhbaatar’ın heykeli de meydanın tam ortasında yer alıyordu.

Bayram yeri görünümdeki ortamdan yaya olarak ayrıldıktan sonra Nomadic Legend gösteri binasına geldik. Kapıda bizi folklorik elbiseli genç bir Moğol kızı karşıladı.

Salon doluydu. At başlı keman ile Moğol millî çalgılarının olduğu ve birbirinden güzel Millî kıyafetler içerisinde sahnede olan sanatçıların gösterileri mükemmeldi. Gırtlaktan şarkı okuyan sanatçıların performansları görülmeye değerdi.

Hele, iki Moğol kızın akrobasi hareketleri ise bu kadarı da olamaz dedirtti. Gösterinin ayakla ok atma bölümü ise harikaydı.    

Yaklaşık bir buçuk saat süren bu muhteşem gösteriden sonra aracımıza binip geceyi geçireceğimiz otelimize geldik.

Çetinoğlu: Şanslı imişsiniz. Sözünü ettiğiniz gösteriler muhtemelen Anne ve Çocuk Bayramı’na mahsustu. Seyahatiniz bu bayrama denk gelmiş. Peki Efendim, Orhun Kitâbelerine de sıra gelecektir Herhalde…

(Devam Edecek)

Hz. ALİ’den Hikmetli Sözler

     “Üstün bir zekâya, güçlü bir mantığa, tertemiz bir kalbe sahip olan Hz. Ali’nin dillere destan hikmetli sözleri vardır. Bunlardan birkaçını sunalım:

x

     Dinin salâhı vera’ (takva)dandır. Bozukluğu ise, tamahtan.

     İlmiyle âmil olana (bilgisine uygun hareket edene) ne mutlu.

     Fırsat, bulut gibi geçip gider.

     Tokluk kalbi karartır.

     Şeref kök ve soyla değil, erdem ve edeple olur.

     Ahlâk güzelliği, fizik güzelliğinden daha değerlidir.

     Güzel huylulukta rızık hazineleri vardır (hoşgörülü, güzel huylu olanın rızkı bol olur).

     En güzel hazine, iyilik yapmaktır.

     Edepsizlikle şeref bir arada olmaz.

     Hasud (kıskanç) insan hiç rahat etmez.

     Sıkıntılarını gizlemek mürüvvet (mertlik)tendir.

     Kötülük edene iyilik edersen, onu düzeltirsin.

     ‘İyilik dili keser.’ Yapılan iyilik, gönül kazandırır, aleyhte konuşulmayı önler.

     Tatlı dilli olanın dostları çok olur.

     Doğruluğu az olanın, çok dostu olmaz.

     Kendisini ilgilendirmeyen şeyin peşine düşen, kendisine gerekli olanı kaçırmış olur.

     Hayırlı kimse ile arkadaşlık, ganîmettir.

     Ahmakla oturup kalkmak, dünyada eksiklik, âhirette hasret (üzüntü ve pişmanlık)tır.

     Başkasında gördüğün kötü bir şey, sana edep (ve öğüt) olarak yeter.

     Sen ne diyene değil ne dediğine bak (yani adama değil, söylediği söze bak).

     İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır.

     İnsan, dilinin altında gizlidir.

     Allah seni hür yaratmış iken, sen başkasının kölesi olma.

     İnsanlar bilmediklerine düşmandırlar.

     Değerini bilen kişi helâk olmaz.

     Yüz güleçliği, ikinci bir atiyye (bağış, ihsan)dır.

     Gücü varken affetmek, kudretin şükrüdür.

     Öğütlerin en etkilisi, ölülere bakmaktır.

     Ölümü anımsamak, kalplerin pasını siler.

     Nice söz vardır ki, ni’meti soyup götürür.

     Edep (terbiye) taze giysidir, düşünce ise berrak aynadır.

     Sakın arzulara umutlara bel bağlama, çünkü bu ahmaklık sermayesidir.

     İnsanlar uykudadırlar, öldükleri zaman uyanırlar.

     Hz. Ali’nin yanında bir cemaat oturmuş ‘iyilik’ hakkında konuşuyorlardı. Bunu fırsat bilen Hz. Ali, onları herkese iyilik etmeğe teşvik için şöyle dedi: ‘İyilik hazinelerinin en iyisi, ekilenlerin en güzelidir. Nankörlük edip iyiliği inkâr edenin davranışı, sizi iyilikten geri bırakmasın. Zira yaptığınız iyiliğin kendisine hiç ulaşmadığı Yüce Zatın size teşekkürü, iyiliğinizin ulaştığı kimselerin size teşekküründen daha iyidir. Sadece nefsine yaptığın iyiliği başkasından bekleme. İyilik ancak üç özellikle tamamlanır. Yaptığın iyiliği küçümsemek, örtmek ve çabuklaştırmak. İyiliği küçümsersen, onu büyütmüş olursun. Gizlersen tamamlamış olursun; çabuklaştırırsan kutlularsın.

x

     İşte bunlar, Hz. Ali’nin halkın dilinde pelesenk olan bazı hikmetli sözleridir.

     Bu sözler insanları derinden etkilemiş ve topluma yol göstermiştir.

     Onun hutbelerinin, konuşmalarının İslâm toplumuna yol göstermede büyük etkisi olmuştur.”

     (Hz. Ali, Prof. Dr. Süleyman Ateş, s: 225 – 229)

Allah Türklere “İngiliz Milliliği” Nasip Etsin!

Rahmetli Bülent Ecevit eşi ile birlikte yaşadığı zorlu Londra günlerine ilişkin İngilizlerle ilgili yaptığı tespitleri hatıralarında anlatır. Hatta denilebilir ki, İngiltere’de gördükleri, gelecekte Ecevit çiftinin yaşam biçimini şekillendirmiştir.

Ecevitler; İngiltere’de yaşadıkları süre içinde İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan İngiltere’nin nasıl ayağa kalktığına yakından tanıklık etmişlerdir.

Halbuki Türk toplumu, İngiltere’yi hep bir savaş galibi olarak görmüş ve yıkıma uğradığını pek düşünmemiştir. Ancak Ecevit’in hatıralarından anlıyoruz ki, İngiltere’de birçok ülke gibi savaş boyunca yıkıma uğramış ve savaş sonrasında değişen dengeler sonucu “süper güç” olma yeteneğini kaybetmiştir.

Bülent Ecevit eşiyle birlikte İngilizlerin toplum bilincinden çok etkilenmiştir. Bunu da şöyle anlatmıştır: “… İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti ve İngiltere’nin ekonomik sıkıntıları çok büyük ölçülerdeydi… Birkaç yıldan beri her şey karne ile veriliyordu ve çok sınırlıydı. Orada İngilizlerin bütün sıkıntıları ortaklaşa yaşamaları, ikimizi de çok etkilemişti. Mesela bir iki karaborsa yiyecek dükkanı vardı, sadece yabancılar giderdi ama İngilizler gitmezdi. O toplum bilinci, sıkıntılara birlikte katlanma anlayışı mükemmeldi. Su kıtlığı vardı. Ama herkes bilirdi ki, İngiltere kralının ailesi de aynı kurallara uygun davranıyordu.”

Bülent Ecevit: ” Toplum bilinci ve dayanışmayı keşfetmiş bir halkın, savaş sonrası sıkıntılarını nasıl birlikte ve sosyal adalet anlayışı içinde göğüsleyebildiğini yakından gördüm. Darlığı olan bir ihtiyaç maddesinin sıkıntısına herkes şikayetsiz katlanırdı. Çünkü herkes; bir köylü de, bir işçi de, bir küçük memur da bilirdi ki, kendisi ne kadar et, peynir ya da yağ yiyebiliyorsa, kraliçe de, başbakan da, lordlar da o kadarını yiyebilmektedir. İngilizler savaş yıllarının ve savaş sonrasının ağır sıkıntılarına ve koca bir imparatorluğu yitirmenin yoksunluklarına rağmen kendilerini böyle bir toplum dayanışması içinde kalkındırabilmiş ve yeni koşullara ayak uydurabilmişlerdi.” diye devam ediyor.

İşte bütün bunlara bana göre “İngiliz Milliği” denir. Şimdi bize dönüp bakacak olursak böyle bir millilikten söz edebilirmiyiz sorusunu sormak zorundayız.

Türkler ise yüzyıllardır hep savaştan çıkmış gibi yaşamakta ve sıkıntılar sadece fakir ve yoksul bırakılmış halkın üzerine yıkılmaktadır… Zengin ve yönetici sınıf keyif sürmekte ve halkla müreffeh yaşantısını paylaşmamaktadır.

Lafa gelince milliyiz ve milliyetçiyiz! Ne de olsa bu laflardan etkilenen bir halk var… Anlayacağınız başta ekonomi olmak üzere yaşadığımız sıkıntılardan kurtulabilmek için zihniyet devrimine ve bir “İngiliz Milliliği”ne ihtiyacımız var!

“Bugün ülkemizde görülen ağır fakirliği ne kadar paylaşabiliyoruz? sorusu Türkiye’nin gündemi olmalıdır.”

Akılsız, İradesiz ve Vicdansız Robot Üreten Merkezler

Son günlerde sosyal medyada karşıma çıktığı için okuduğum bazı yaşanmış cinayet hikayeleri yazıdaki başlığı attırdı bana. Bu olayları okudukça “Narin cinayeti” ve köylülerin cinayeti gizleme çabasını anlamlandırmak daha kolay oluyor.

İlk hikaye Rufai tarikatına bağlı İsmail Hikmet Öncel’in 2006 yılında öldürülmesi olayı. Fethi Yılmaz’ın “Katli Vacip” kitabında anlatılan cinayeti Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Terkoğlu, “Cesedin başında göbek atan tarikat” başlıklı yazısında köşesine taşımış.

Katledilenin de katledenin de “imanlı Müslüman kardeş” olduğu cinayetin özeti şöyle:

Mürit İsmail Hikmet Öncel karısı ile kavga eder. Kavga sebebi karısı ile şeyhi arasındaki duygusal ilişkiyi öğrenmesidir. Bu aşamadan sonra eşiyle ve şeyhiyle ters düşen müridin öldürülmesi kararını veren şeyh “manevi bir emir” diyerek müridi de olan kardeşini ve bir başka müridini görevlendirir.

Bu iki kişi maktule 15 kurşun sıkıp bir çukura gömerler. Aynı günün akşamında “şeyhin diğer kardeşinin kına gecesi kutlaması ertelenmez. Arka bahçede İsmail Hikmet’in cesedi soğurken, bağ evinde oyun oynanır.”

Bu dergaha girerken cinayeti işleyen iki kişinin de daha iyi bir Müslüman olmak niyetinde olduklarından eminim. Fakat orada aldıkları eğitim gereği aklını, iradesini ve vicdanını şeyhin kapısında bırakıp huzura çıktıkları için cinayet talimatını sorgulamaksızın yerine getirmişlerdi.

Sonrasında yapılan yargılamada şeyh delil yetersizliğinden beraat ederken iki katil müebbet hapse mahkum oldu. Ancak bu kararı veren hakimlerden biri 15 Temmuz’un ardından önce görevden alındı, sonra tutuklandı, 2019’da FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Heyetin diğer hâkimi de FETÖ gerekçesiyle ihraç edildi.

Barış Terkoğlu bu gelişmeleri “Tarikatların suçlarını FETÖ’nün temizlediği, FETÖ’den boşalan yerlere diğer tarikatların geldiği döngü, yeni bir aşamaya geçmişti” diye yorumlamış.

*******************************

İsmailağa Camii Cinayetleri

İkinci haber 2006 yılında Hürriyet Gazetesinde şöyle anlatılmış:

İsmailağa Cemaati’nin önemli ismi Bayram Ali Öztürk, dün sabah camide verdiği vaazın ardından 3 yıldır toplantılara katılan Mustafa Erdal tarafından bıçaklanarak öldürüldü, katil de olay yerinde cemaat tarafından linç edildi. Ancak polis raporuna göre katil kafasını mihraba vurarak intihar etti. Bu olaydan 8 yıl önce de Mahmut Hoca’nın damadı, camide vaaz verirken 7 kurşunla vurularak öldürülmüştü.

Bu olaylarda da katil de maktulde “imanlı Müslüman kardeşler” idi. Tabii ki katili linç eden cami cemaati de.

Daha iyi Müslüman olmak ve cenneti hak etmek için çok iyi niyetlerle cemaate katılan insanlar nasıl oldu da birer katile dönüştüler? Bu ortamlarda verilen eğitim ile aklını, iradesini ve vicdanını “Efendi Hazretlerinin” kapısının eşiğinde bırakanlar cinayet işleyen birer robot katile dönüşmüşlerdi.

*******************************

Fetöcü Robotlar

Sonradan “FETÖ” diye anılan “Gülen Cemaati” tarikat ve cemaatler arasında en eğitimli kadrolara sahipti. “Hizmet” ve “himmet” amacıyla yola çıkan bu kadroların içindeki büyük kısmın da “daha iyi Müslüman olmak emeliyle” bu örgüt içinde görev aldıkları kanaatindeyim. Sonradan, devlet organlarında örgütlenip gücü ele geçirdikçe, güçten yararlanmak için de örgüte katılanlar olmuştur. İlk grupta olan temiz ve iyi niyetli insanların bir kısmı soru çalarak kadrolaşma, Ergenekon kumpasları, TSK’nın vatansever subaylarının tasfiyesi ile İslam’a hizmet ettiklerini sanıyorlardı.

Bu “hizmet erlerinin” 15 Temmuz 2016 darbe girişimine katılmaları, kendi vatandaşlarımıza ateş açabilmeleri, kendi vatan topraklarını hatta Meclisi bombalayacak kadar yoldan çıkabilmeleri nasıl mümkün oldu?

Bunlar da kendilerine verilen eğitim ile aklını, iradesini ve vicdanını “Hocaefendi Hazretlerinin” kapısının eşiğinde bıraktırılarak, birer hain katile dönüştürülebilmişti.

****

Darbe gecesi ne için geldiklerini bilmeden Boğaziçi Köprüsüne getirilmiş gencecik askerler ve askeri öğrencilerden öldürülenler oldu. Çok ağır hapis cezaları alanlar oldu.

FETÖ’nün bankasında üç kuruş hesabı olanlar mahkum olurken, Bankanın bazı üst kademe yöneticileri devletin en üst makamlarında görevlendirildiler.

FETÖ’nün tasfiyesi aşamasında, AKP yetkililerinden bile, hep şu iddiaları duyduk: “At izi it izine karıştırıldı.” “FETÖ borsaları” ile gücü olanlar dışarıda, garibanlar içeride tutuldu. Çok zengin işadamlarından bazılarının milyarlık malvarlıklarına el konuldu. Bunlardan birileri zengin edildi.”

Bunları yapanlar da “mağduriyet yaşayanlar” da hep “imanlı Müslüman kardeşler” idi. Ancak her iki taraf da kutsal bir görev yaptıklarına inandırılmışlardı.

*******************************

Sinan Ateş Cinayeti

Eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş tetikçiler kullanılarak Ankara’nın göbeğinde katledildi. Ülkü Ocaklarının bazı yöneticilerinin, MHP’den bazı isimlerin cinayeti azmettirme, yardım ve yataklık yapma suçuna dahil oldukları iddia edildi. Mesela Sinan Ateş’in eşi Ayşe Ateş “MHP ve Ülkü Ocakları içine sızmış suç çetesi” olduğunu iddia etti.

Eskiden olsa bir ülkücünün diğer ülkücüye zarar vermesi iddialarını ciddiye almazdık.

Fakat bizzat Ayşe Ateş açıkladı: “Eşim (Ülkü Ocakları Genel Başkanı iken) birilerini dövdürdü. O zaman Sinan’ı karşıma alıp ‘Sen bir akademisyensin. Bu işler sana yakışmıyor neden yapıyorsun?’ dedim. Bana, ‘Ayşe, MHP Genel Merkezinden gelen talimatları yapıyorum. Eğer yapmazsam bana da ceza keserler’ dedi.”

Ülkü Ocakları ve MHP köklü birer siyasi organizasyon. Milyonlarca gencimize “milli şuur” veren bu kurumlar aklını, iradesini ve vicdanını liderin eşiğinde bırakmış, yukarıdan verilen talimatı sorgulamaksızın yapan robotların üretim merkezine mi dönüştü?

“Lider, Teşkilat, Doktrin” sloganını hiç sevmedim, doğru da bulmadım. Ama buna inandırılan ülkücü gençler olduğunu biliyorum.

Yukarıda anlattığım olaylardan, bunları anlatmaktan çok utanıyorum. Ancak gelinen bu kahredici noktaya dikkat çekmeyi milliyetçi ve dindar bir Türk olarak görev sayıyorum.

Atatürk’ün ifadesiyle, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirmenin ne kadar önemli olduğu anlaşılsın istiyorum.

Araçsallaştırmak Ahlakı (!)

Bazı kelimeler, telaffuz edildiğinde kişide ruh zenginliği, anlam derinliği oluşturur. Söyleniş güzelliğiyle kulağımızın pasını siler.

 “Güzel”, kelimesini pek sever, anlamlı bulurum. “Güzel”den türetilen bütün kelimeler de böyledir benim için. “Güzel”in kıymetini ancak güzeller bilir.

 “Kelime” yerine kullanılan “sözcük” de kulağıma hoş gelir; ifademi güzelleştirir, meramımı kolaylaştırır, dimağımı çalıştırır, gönlüme neşe verir. “Söz”le ilgili türetilmiş bütün sözcükler, deyimler, atasözleri anlam dünyamda güzel mekânlar edinmişlerdir.

Diyarbakır’da, sekiz yaşındaki Narin kızımızın uğradığı vahşet dolayısıyla sıkça kullanılmaya başlanan “araçsallaştırmak” sözcüğünü hiç sevmedim. Telaffuzu sevimsiz, manası itici geldi bana. Kelimedeki sert sessizler kulağımı tırmaladı, anlamı içimi kararttı. Dilde sadeleşme iddiasıyla kalem oynatanların olur olmaz kullandıkları “-sal, -sel” ekine de bir türlü ısınamadım, bunu kullanmaktan hep kaçındım, kullananları, sözcük hazinesi zayıf kişiler olarak düşündüm. Bir tür dil züppeliği …

Araçsallaştırmak, hem teknik hem siyasi hem sosyolojik hem de psikolojik karşılığı olan bir sözcük. Sağı gösterip sola vurmak gibi bir şey ya da tam tersi. “Kendi zatında kıymetli bir şeyi kendisi için değil, başka bir gayeye ulaşmak için istemek, kullanmak” diye izah edebiliriz. Birtakım basit, süfli çıkarlar için sevgiyi, yardımseverliği, vefayı istismar etmek; bunları aynı zamanda araçsallaştırmaktır.

Narin kızımızın vahşice katledilmesi sonrasında olayla ilgili olarak, sosyal ve geleneksel medyada, kendilerine “klavye fahişesi” sıfatını uygun bulduğum birtakım kişilerin hedef saptırarak geleneği, hocaları, inancımızı, devlet kurumlarını aşağılamaları, ayrıştırıcı dil kullanarak toplumdaki kutuplaşmayı körüklemeleri, farklı inanç gruplarını birbirlerine karşı tahrik etmeleri, tam bir araçsallaştırma örneği oldu. Aile içi pis bir ilişkinin tanığı olma şanssızlığı nedeniyle öldürüldüğü söylenen kızımız, maalesef, kötü niyetli insanlar tarafından, özellikle olayın duyulduğu ilk günlerde, araç olarak kullanılmak istendi.

Her araçsallaştırma eyleminde, gerçeği örtme, kötü niyet taşıma vardır. İki yüzlülük, samimiyetsizlik araçsallaştırmanın gereğidir.

Bir hainin, ajanlık faaliyetlerini vatanseverlik duygusuyla maskelemesi, bir aşığın, sevgilisine yaptığı işkenceyi aşk duygusuyla izah etmesi, bir hâkimin, aldığı rüşvet neticesinde verdiği hakkaniyete aykırı kararı adaletin gereği diye savunması, araçsallaştırmaya birer örnektir.

Sahibine kızıp köpeğini dövmektir, belden aşağı vurmaktır, araçsallaştırma. Bir sorunu çözmek, bir yarayı tedavi etmek değil, yeni bir sıkıntı alanı oluşturmaktır.

Hepimiz, zaman zaman bu tür yönelimler içinde olabiliyoruz. Öğrenci, öğretmenin güvenini istismar edip kopya çekebiliyor, dilenciler merhamet duygusunu sömürüp para toplayabiliyor, siyasetçiler ölümü gösterip milleti sıtmaya razı edebiliyor, anneler çocuklarını öcülerle korkutarak susturabiliyor, amirler sicilini kirletme korkusu vererek memurlarına yanlış iş yaptırabiliyor.

Ülkemizde “ağabey, kardeş, İslam, demokrasi, laiklik, çağdaşlık, Atatürk” gibi sözcüklerin sıkça araçsallaştırıldığını, kirletildiğini, amacı dışında kullanıldığını, gerçek anlamları dışına taşındığını inkâr edemeyiz. Bu sözcükleri dillerine pelesenk yapanların iyi niyet taşımadıklarına şahidiz. Dinin gereklerini yerine getirmeyenlerin İslam adına hüküm vermesi ve muhatabını Allah adına yargılaması, faşist anlayışa sahip kişilerin demokratlık rolü oynaması, ülkemizde yapılan güzel işlere birtakım çevrelerin Atatürkçülük adına karşı çıkması ve eleştirmesi, vergi kaçıranların, askerlik yapmamak için çürük raporu alanların vatan millet adına beyanatlar vermesi, araçsallaştırma adına, tam bir kara mizah örneği.  

“Araçsallaştırmak”, hem eylem hem telaffuz olarak hiç sevimli değil. Neyi, ne kadar araçsallaştırdığımızı, cümlelerimizde bu sözcüğü ne kadar kullandığımızı görmek için kendimizi test etmeli, ölçüp biçmeliyiz. Alışkanlığımız olmamalı, karakterimiz haline gelmemeli bu eylem.

Dürüstlük ve tutarlılık, şeffaflık ve doğruluk hayat tarzımız olmalı. Beyaza beyaz, siyaha siyah demeliyiz. Kavramları hakkıyla ve yerli yerinde kullanmalıyız. Yoksa kelimeleri kirletmiş, içlerini boşaltmış oluruz. Bir toplumda sağlıklı iletişim, anlamından uzaklaştırılmamış kelimelerle sağlanabilir.

Kurumları ahenkli işleyen devletlerde, bireyleri arasında güven duygusu gelişmiş toplumlarda araçsallaştırmaya gerek kalmaz. İstikbale yürüyen dinamik toplumlarda kelimelerle, kelimelerin karşılığı olan eylemler birbirini karşılar, herkes aynı sözcüğün verdiği komutla aynı eylemi yapar, aynı yargıya varır. Tersi, anarşidir.

Basın ve yayında söz sahibi olanların, kanaatleriyle topluma yön verenlerin, memleket yönetimine hükmeden siyasetçilerin, yarınlarımızın sahibi çocuklarımızı eğiten öğretmenlerimizin araçsallaştırmadan kaçındığı bir ülkede vatandaş olmak, hepimizin özlemi.

Tuz kokmadan… Eğriye eğri, doğruya doğru demeliyiz. Herkes eteğindeki taşı dökmeli. Allah, insana bir beyin, bir ağız vermiş; ikincisine gerek yok. Fazlası, kendimize haksızlık, dışımızdaki insanlara zulümdür.

M â n â f e s t o

 Anlam-ı âlem: Hitâb-ı Âdem

Yolunu şaşırmamış bir atom

Ve affetmek bir devrim insanın kendi zihninde

Öze eleştiri ne kadar muhkemse tövbe o kadar zinde

Ruh sporları turnuvası

Ancak ‘kaybedenler kazanacak’

 Sanma ki bu dünya bir Varistan

Tepeden tırnağa günahla tornistan

Hepimiz herkese

Herkes de hepimize düşman

Sosyal sorumsuzluk şampiyonu çağdaş insan

Aslî ruh isyan ile malûl

Sunîsiyse nisyan

 Varlık bir sürur

Müslüm dinlemekse ibadet

Bizi bezdiren bizim gibiler

Ve yalnızlık Tanrıya varım

Alışkanlıklarınsa ahlâkı olmaz

Gözbağı duasına icâbet icâbetsizlik

İsabet isabetsizlik

Bir rahmet damlası olmaya bak[1]

 7-8 Eylül 2023 – Başiskele Serdar

[1] Nurettin Topçu’nun VAR OLMAK (Dergâh Yayınları) kitabının dura dura okunmasından kaynaklı esintiler bu ve birkaç günlük şiir yolculuğunun kilometre çizgileri hüviyetinde..