22.7 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 147

Türkler Etrak-ı Bi İdraktir!

“Bu yazı 26 Haziran 2015 tarihinde yazılmıştır. O günden bu yana hem benim hem de Türklerin yaşadığı kocaman bir dokuz buçuk yıl vardır. Bu sürede neler oldu neler! Ancak 30 Eylül 2024 itibarıyla yıllar evvel vardığımız kanaatin aynen devam ettiğini üzülerek ifade etmeliyim… Türkler beni mazur görüp affetsinler ama bence durum budur!”

Zoka’nın ne olduğunu bilmeyenler için belirteyim. Zoka; “Büyük balıkları tutmakta kullanılan, küçük balık biçiminde, ucu iğneli kurşun parçası”dır.

Türkler, dış güçler ve onların yerli işbirlikçileri için daima “büyük balık” olmuştur.

Olaylar ve sonuçlar bize, büyük balığın Türkiye’de zokayı yuttuğunu gösteriyor.

TBMM’de yapılan yemin töreninden sonra HaberTürk gazetesinin attığı “Milletin Koalisyonu” başlıklı haberde, Türkler diğerleri ile beraber üçüncü sırada sıralandı. Yani kendi ülkesinde üçüncü sıraya inen ve diğer etnik ve dini azınlıklarla eşitlenen bir millet, haline geldi. Acaba Türkler bunun ne anlama geldiğini biliyormu? Biliyor ve kabulleniyorsa, bizim de diyecek bir sözümüz yok!

Son beş seçimin üçünde milletvekili adayı ve birinde de belediye başkanı adayı idim. Siyaset anlayışım gereği halkın içinde çok bulundum. Gördüm ki, ezici bir çoğunluk için “Türklük” bir şey ifade etmez hale gelmiş.

Unuttular! Osmanlı içinde “Türk” bir şey ifade etmiyordu. Bakmayın siz başka şeyler söyleyenlere; hem İslamiyet hem de Osmanlı için her cephede nedense hep “Türk” ölüyordu! Ülke etnik mikro ırkçıların eline geçmişti. Çoğunluk olan Türkler, her fırsatta azarlanıyor ve aşağılanıyordu. Dönemin hikaye, roman ve anılarında bunu görmek çok mümkün! İstiyorsanız gidip bir bakın.

Yine Türk adı taşıyan aynı gazete “Meclis’te Müslüman’ı, Süryani’si, Türk’ü, Ermeni’si, Kürt’ü, Roman’ı milleti temsil edecek. 95 yıldır böylesi görülmedi” diye haber yaptı. Ama ne çelişki ki; adsız bir millet tarifi yaparken kendisi utanmadan ve şerefsizce “Türk” adını, adına ek yaparak kullanıyor. Bu da Türk’e karşı yapılan gönül alıcı ufak takiyelerden biri. Tıpkı Hürriyet Gazetesi’nin logosunda “Türkiye Türklerindir” ibaresinin kullanılması gibi…

Bunun en büyük sebebi ise, ne yaptığını bilmez bir halde olan Türklerin zokayı yutmuş olmasıdır.

Evet, doğrudur. 95 yıldır Türkler hiç bu duruma düşmemişti. Hoş ne durumda olduklarının hala (30 Eylül 2024) farkında değiller ya!

Türkleri bu duruma düşüren, Atatürk’ten sonra gelen bütün hükümetlerin aymazlıkları ile gaflet ve ihanetleridir. Tabii ki hükümet olmak için sadece halk oyu yetmez derin güçlerin kararlarına da ihtiyaç vardır!

Makam, mevki ve para hırsı; Türklerin gözünü kör etmiştir. Kaleler içten feth edilmiştir. Atatürk cumhuriyetinin kazanımlarının sonsuza kadar süreceğini zannedenler halen plajlarda keyif sürmekte ve rakı masalarında demlenmektedir.

Dış güçlerin kontrolündeki tüm cemaat ve tarikatlar, Türklerin pelteleşmesi için elinden geleni esirgememiş ve Türklük ruhu uydurma bir din anlayışı ile köreltilmiştir.

Bununla beraber, Türk’ün karşısındaki kuvvetler çok çalışmakta ve Türk’ün bileğini bükmek için binlerce insan can vermekten dahi kaçınmamaktadır.

Bir kısım Türk, halen asli cevherini korusada, çalışmaları ve gayretleri yetersizdir vede sonuç almaktan uzaktır.

Türk’ün karşındaki güçler ideallerini gerçekleştirmek için can, mal, para, aile gibi bütün dünya nimetlerini bir kenara koyabilmektedir. Türk’ün cılız ataklarla buna karşılık vermesi ancak kaçınılmaz sonu ertelemekten başka bir işe yaramaz.

Şimdi bunu okuyan bazı Türkler bana çok kızacak. Bunu biliyorum. Ancak bunlar bir gerçek. Bizi yıllar sonra okuyacak olanlar, birilerinin bu gerçekleri gördüğünü ve uyardığını anlayacak vede ona göre tedbir alacak.

Sonuç olarak; Türkler 77 yıldır (1938 – 2015) (şimdi 2024 bitiyor) uyumuş ya da uyutulmuştur. Afyon yutmuş bir hale gelmiş milletin zokayı yutması anlaşılır bir şeydir.

Gezdiğim yerlerde gördüğüm insanlar için, Türklük öncelikli bir husus değildir. Ne tarihte yaşanmış olanlar ne de gelecekte yaşanacaklar onları ilgilendirmemektedir. Cebi ile midesi arasındaki ilişkiden başka bir şey düşünmez hale gelmiş olan Türkler için, senaryosu dışarıda yazılan filmin sonu bellidir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeler bize bunları açık ve net olarak göstermektedir.

Türkleri, Anadolu’da yok olmaktan kurtarmak yine meselenin farkında olan Türklere düşmektedir. Eğer onlar nefislerini ve dünya nimetlerini bir kenara iterek ve her türlü sonu göz önüne alarak çalışırlarsa, Türk’ün makus talihi bir kez daha yenilecektir.

Şimdi Değilse Ne Zaman?

“Çocukları küçük kursunla öldürürler, değil mi anne?” diyen çocuğun çaresizliği ve masumiyeti hala zihnimde zonkluyor. Bu çocuk 1992-1993 Bosna Savaşı’nı yaşadı. Bu trajik savaşta en az 200 bin Müslüman katledilmişti. Üç maymunu oynayan Batı, savaşın sponsoruydu. Sırplar katlediyor, uluslararası güçler, sahte gözyaşları döküyorlardı.

“Anne yemek yemeden oruç tutuyoruz. Orucumuz kabul olur mu?” diye sorun Afrikalı çocukların çilesi hiç bitmedi, bitmeyecek. Emperyal iştahıyla Batı, Afrika’yı iliklerine kadar hep sömürdü, oradan ayrılma zamanı gelince de insanları birbirine düşman etti ve ediyor. Afrika’daki bir nehirde balıklar kavga ediyorsa oradan az önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.

“Hayatta yoruldum, ölsem de biraz dinlensem.” temennisi de bir Filistinli çocuğa ait. Bu çocuğun kaderi de diğerlerinden farklı değil. Üçü de mazlum, üçü de Müslüman, üçü de dünyaya sözde efendilik yapanların piyonu. Adaletin bu mu dünya?

Evanjelist Batı’dan ve Siyonist Yahudilerden kurtulmadıkça insanlık huzura kavuşamayacak gibi görünüyor.

Siyonist Yahudiler arz-ı mev’ud (vaat edilmiş topraklar) iddiasındalar. İki bin yıllık bir dava bu. İki bin yıl önceki hesabı sonuçlandırmak istiyor Siyonist Yahudiler. Başkenti Kudüs olmak üzere, Nil ile Fırat arasındaki toprakları yurt edinmek zorundalar sapkın inançlarına göre. Kendileri efendi olacaklar, insanlığı sürüleştirip köleleştirecekler, buradan yönetecekler. İki bin yıllık kavga, tamamen teolojik.

Siyonist Hıristiyan olarak adlandırılan Evanjelistler de şu an İsrail’le iş birliği halinde. 1948’de İsrail fitne devletini kuranlar da bunlar. Müslümanların yoğun olarak yaşadıkları Ortadoğu bölgesine İsrail’den daha uygun bir yanar dağ olamazdı. Bugün patladıkça patlayan volkanların mesulleri, Amerika’yı da kuran Evanjelist Hıristiyanlardır, özellikle İngilizlerdir.

Batı zihniyetinin en belirgin özelliği, huzurdan huzursuzluk duymalarıdır. Dünya bir savaş alanıdır bunlar için, güçlülerin zayıfları katlettiği bir arenadır. Ürettikleri her türlü siyasi, hukuki, fikri akım, kavga üzerinedir. -izm ile biten bütün akımlar, ya bir reddiyenin ya bir fitnenin sonucudur. Savaş, dünya görüşlerine göre, hayatın dinamiği ve temizliğidir.

“Rencide olur dide-i huffaş ziyadan” der Ziya Paşa. Yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur. Temelinde huzur vaat eden İslam, İslam’ın müntesibi Müslümanlar, bu yarasaları rencide etmektedir. Müslümanlar yok edilmelidirler. Öldürdükleri her Müslüman’la Cennet’teki derecelerinin artacağına inandırılmışlardır.

Maalesef ipin ucu puştun elinde. Müslümanlarla istedikleri gibi oynayabilmektedir huzursuzluğun mimarı fitneciler.

“Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın; fakat vazgeçerlerse artık zalimlerden başkasına saldırmak yoktur.” buyurur Rabb’imiz Bakara suresi 193’te.

Adamların varlık sebebi, fitne çıkarmak ve zulmetmek. Yoksa yaşayamazlar. Fıtratı temiz olanları tenzih ederim. Bizim işimiz, kötülerle. Çivi çiviyi söker. Fitnecilerden, zalimlerden daha güçlü olmak zorundayız. Nasıl? Osmanlı’nın çekilmesiyle kapak tutmayan kazana dönen bu beldelere huzur getirmek, sözde özgürlük ve demokrasi şampiyonu şaklabanları buradan kovmak, mümkün mü?

Allah (C.C)  Al-i İmran suresi 103. ayetinde bize hem yol gösteriyor hem emrediyor: “Hepiniz birden Allah’ın ipine yani Allah’ın kitabına sımsıkı sarılın, sakın ayrılıp bölünerek kitap bir yerde siz bir yerde olmayın. Allah’ın size verdiği nimetlerini hatırlayın. Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler oldunuz.”

“Allah’ın ipine sarılmak”, güzel bir benzetme. Oradan güç almak, aynı merkezde toplanmak, hem de kenetlenmek, kardeş olmak; kulluk bilincinin gereği.

Aynı ipe sarılmak için önce aynı renge girmek, aynı boya ile boyanmak lazım. “Sıbgatullah” denmiş buna. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak, ayni iklimi teneffüs etmek, aynı davanın duasını yapmaktır, “sıbgatullah”. Yüce Rabb’imiz Bakara suresi 138. ayetinde  “(Ey iman edenler!) Onlara: “Allah’ın boyası (ile boyanın), boyası Allah(ın boyasın)dan daha güzel olan kim olabilir ki? İşte biz, (sadece) O’na kulluk ederiz.” (deyin.)” buyruğuyla yapmamız gereken ilk işi de bize Peygamberi aracılığıyla söylüyor.

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez. / Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” der Mehmet Akif. Yüreklerin toplu vurması için aynı rengi kuşanmak gerekiyor. Yoksa parçalanmak, yok olmak; kaçınılmaz son olur. Bu bir kader değil; aymazlıktır, aptallıktır.

Birey olarak önce biz aklımızı başımıza almak zorundayız. Birlik izzet, ayrılık zillet getirir. Sırayla Türk milleti olarak kucaklaşmalıyız, İslam dünyası olarak dayanışma içine girmeliyiz. Domuz sürüleri meyve bahçelerimizi kökten yok etmeye, eşekarıları gül bahçelerimizi kurutmaya karar vermişler.

Zor, oyunu bozar. Fitnecilerin oyununu bizim birliğimiz, direncimiz bozacaktır.

Ötüken Neşriyat’tan İki Kitap:

1-Bîgâne Durmayın Âşinanıza Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey’in Şiir, Mektup Ve Günlükleri 2-Berceste Metinler 3

1-Bîgâne Durmayın Âşinanıza

 Edebiyât-ı Cedîde Dönemi’nin hikâyecilerden biri olarak adını duyurmuş iken, edebiyatta millîleşmenin gereğine inanarak büyük bir değişim geçiren Müftüoğlu Ahmed Hikmet (1870-1927); ‘Hâristan ve Gülistan’ın, ‘Gönül Hanım’ ile ‘Çağlayanlar’ isimli eserlerin yazarıdır. Bu üç kitap, onun sanat anlayışındaki büyük değişimin göstergesidir. Özellikle sonuncusu, onu Millî Edebiyat Devresi’nin önemli adlarından biri hâline getirmiştir. Şehbenderlik (Konsolosluk) ve benzeri görevlerle Avrupa’yı uzun müddet dolaşan Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Osmanlı Devleti’nin dışarıdan nasıl göründüğünü bilen ve onu Avrupa ile tarafsızca karşılaştıran nâdir aydınlarımızdandır.

Ahmed Hikmet’in şiirlerini, mektup ve günlüklerini içeren bu kitap, hem bir aydının özel dünyasını, hem de dönemine ilişkin gözlemlerini tâkip etmemizi sağlıyor. Kitaptaki şiirler, onun şâirliği hakkındaki yargıların gözden geçirilmesini hazırlayacak yoğunluktadır. Mektupları, eşi Suad Hanım ile onun ölümünden sonra evlendiği Fatma Nerîme Hanım’a yazdıklarından oluşmuş bir toplamdır. Bunların neredeyse tamamı ‘sevdâ mektubu’ olarak belirginleşir. Bununla birlikte, mektuplardan özel hayatının bilinmeyen tarafları öğrenilir. Eser yayımladığı dergi ve gazetelerden haberdar olunur. Günlükleri ise, resmî görevlerle çıktığı Avrupa gezilerindeki izlenimlerini yansıtır.

M. Kayahan Özgül’ün yayına hazırladığı 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 244 sayfalık eser, 2024 yılında yayımlandı. Kitap, ‘Bir Kutuyu Açınca’ başlıklı girizgâh ile; ‘Bir Dalda İki Kiraz’, ‘Yâd Et Beni Hem Kederle Yâd Et’ ve ‘Avrupa’da Bir Cevelân’ başlıklı üç bölümden oluşuyor.

Girizgâh bölümü, M. Kayahan Özgül’ün hazırladığı Ahmet Hikmet Bey’in geniş bir hayat hikâyesidir. (s:9-20)

‘Bir Dalda İki Kiraz’ başlıklı birinci bölümde; zevceleri Suad ve Nerîme hanımlara yazdığı 14+16=30; Fatma Nerîme Hanım’dan Müftüoğlu Ahmed Hikmet Bey’e 11, Nerîme Hanımdan Rabia, Şâdiye ve Müfide Hanımlara 3,  Âşık Cemâlî’den Nerîme Hanım’a 1 olmak üzere toplam 45 adet mektup yer alıyor.

Müftüoğlu’nun Fatma Nerîme Hanım’a yazdığı mektuplarda,  Ahmed Hikmet imzalarının üzerindeki ifâdeler dikkat çekiyor: ‘Sana ebediyyen minnettar’, ‘Hasretinizi çeken köleniz’, ‘Ebedî perestişkârınız /( tapınırcasına seveniniz)’, ‘ebedî esiriniz’, ‘Bedbaht ve Sefil Ahmed Hikmet’, ‘Sefil meftununuz / (gönül vermiş tutkun, vurgununuz)’, ‘Mütehassiriniz / (hasretinizi çekeniniz)…’, ‘Senin meshûrun / (Büyülediğin)’, ‘Seni seven’, ‘Her yerde seni gören’…

Nerîme Hanım ise mektuplarına; ‘Ümidim’, ‘bahârım’, ‘Efendiciğim’, ‘Biricik Efendiciğim’… ‘Rûhum Kocacığım’… gibi hitaplarla başlıyor, en sonunda yalnızca ‘Nerîme’, şeklinde ismini yazıyordu.

Altı aydır mide ağrılarından yakınmakta olan Ahmed Hikmet, 1927 yılı Mart ayının başlarında sancıları iyice şiddetlenmeğe başlayınca hekime müracaat eder ve ‘galopont seyreden karaciğer kanseri’ teşhisi konur. Bu teşhis yazara ve eşine söylenmez. Ahmed Hikmet, 24 Mart 1927 günü Taksim’deki Fransız Hastahânesi’ne kaldırılırsa da tıbben yapılacak fazla bir şey yoktur. İki hafta kadar geçtikten sonra, evine dönmek isteyen edibin isteğine uyularak Osmanbey’de Âfitab Sokağı’ndaki evine nakledilir. 13 Mayıs gecesi komaya giren A. Hikmet, 19 Mayıs’ta vefât eder.

Fatma Nerîme Hanım, eşinin ölümünden sonra bir daha evlenmez ve Enis Behiç Koryürek’in Dr. Fethi Tevetoğlu’na söylediğine göre, ömrünün son yıllarını Kadıköyü yakasında bir evde, ‘hâlâ Ahmed Hikmet’in yasını tutarak döğünüp ağlamak’la geçiririr. Tesbit edilebildiğine göre, Nerîme Hanım Kadıköyü’nden sonra da Yeşilköy’de Gazi Evranos Caddesi’nde bir evde, annesi Leman Hanım’la beraber yaşamıştır.  

***

115. sayfada başlayan ikinci bölüm, ‘Yâd Et Beni, Hem De Kederle Yâd’ başlığını taşıyor ve gazel, şarkı, halk şiiri, gazel, hitâbe, mersiye, destan, kıt’a ve beyit tarzında şiirler yer alıyor. Çoğu ağdalı Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınan mısralar yanında çok sâde bir dille yazılan şiirler de bulunuyor.

Yârim ağlama derdi 

Tuttu gönlünü verdi

Ben nasıl sığdırayım

Cânıma böyle derdi?

Dağlar, kayalı dağlar   

Yeşil boyalı dağlar

Ben âhûmu isterim

Bülbül yuvalı dağlar

Sevgili kız ağlama   

 Yüreğimi dağlama  

Bırak aksın kanları  

Şu yaramı bağlama

Yandım Allâhım yandım  

Âh bu candan usandım

Ben sesini dinledim

Billâhi bülbül sandım

Akşam oldu n’eyleyim? 

Derdim kime söyleyim?

Var git vefâsız akşam, 

Yâr’sız seni n’eyleyim?

ŞARKI

Dinleyip sen sevdiğim feryâdımı  

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı 

Rahm eder gördüm şükür cellâdımı  

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı

Bir tebessüm, bir nazar âh-ı Vâmık’a

Çok görülmüştü değil mi âşıka

Şimdi artık oldu mensî sâbıka

Eyledin ihyâ dil-i nâşâdımı

BEYİT                                                                                                                                                               Mâl ü Câhı âlemin dûmâna eyler iltifât

Toplanır görmez misin cûlar bütün engin yere

MATLA’                                                                                                                                                              Adl eder rûh-ı milleti teshir

Seyf ü hançerde yoktur ol te’sir

***

185-244. sayfalarda yer alan ‘Avrupa’da Bir Cevelân’ başlıklı üçüncü bölümde resmî vazifelerle gittiği İngiltere ve Almanya seyahatlerinde ülkeler, müzeleri, târihî eserleri ve halkın yaşayışı hakkında bilgiler veriyor.

13,5 X 21 santim ölçülerindeki 248 sayfalık eser, 2024 yılında yayınlandı.

MÜFTÜOĞLU AHMED HİKMET BEY: (1870-1927) İstanbul’da doğdu. Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi’nde, Galatasaray Mekteb-i Sultanîsinde okudu. 1888’de Hâriciye Nezareti’nde çalışmaya başladı. Önce Atina-Pire’de, sonra Poti’de şehbender (konsolos) vekilliği; Meşrûtiyetten Mütareke’ye kadar da Peşte Başşehbenderliği yaptı. Galatasaray’da ve Dârülfünun’da dersler verdi. Cumhuriyetten sonra Halîfe Abdülmecid Efendi’nin başmâbeyncisi oldu. Son görevi, Ankara’da Hâriciye Müsteşarlığı idi. Edebiyata şiirle adım attı. İlk kitapları Leylâ yahut Bir Mecnûnun İntikamı (1891) adlı hikâyesi ile üç küçük tercümesidir: Parmantier Yahut Patates (1890, 1892), Bir Riyazinin Muaşakası Yahut Camitle (1891), Tuvalet ve Letâ- fet-i Âza (1892). Edebiyyât-ı Cedîde içinde yazdığı hikâyelerini Hâristan ve Gülistan’da (1900, 1908) topladı. Türkçülük hareketine dâhil olarak, Türk Derneği’nin ve Türk Yurdu’nun kurucuları arasında yer aldı. Bu dönemdeki eserleri Çağlayanlar (1922) ve Gönül Hanım’dır (Tasvîr-i Efkâr*da 1920 yılında tefrika hâlinde yayınlandı).
M. KAYAHAN ÖZGÜL: 1961’de Ankara’da doğdu. Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesidir.

2-BERCESTE METİNLER 3

12 x 19 santim ölçülerindeki 314 sayfalık kitap, Emrah Gökçe’nin aynı isimdeki eserlerinin üçüncüsüdür. ‘Mukaddime’ başlıklı yazısında eser hakkında şu bilgileri veriyor:

Klâsik şiirimiz; kulakları güzel söz duymaya hasret bizlere pınar başında susuzluktan ölecek durumda iken diriltici bir iksir, ecdadımızın bizlere bıraktığı tohum, hayatın hayhuyunda bizi biz kılacak bir nefes molası, keskin bir zekânın parıltılı ürünlerini ihtiva eden kendi dünyamız, ruhumuzla baş başa kaldığımızda kendimizi derinden hissedebildiğimiz hakîkat menfezi, âşıkların mahremi olan deruna doğru bir firar, herkesin kendi Hira’sına doğru yaptığı bir seyr ü sülük, yükü pek ağır olan insanoğluna gelen mânevî bir neş’e, ruhlarımıza şifa verecek bir hikmet, insanın kendi hakîkatine ulaşma noktasında mihenk noktalarını ele veren derin bir ipucu, birbirine emânet ve muhtaç olan insanlara alternatif bir hayatın var olabileceğinin göstergesi, rakama gelmeyen sancıların hikâyesi, gönlümüzde mündemiç olan sırra ulaşma gayreti, karlı dağları aşan derin ırmaklar geçen yârinden ayrı düşen bülbülün hengâmesi, yürüdükçe incelen bu yolda emniyet kemeri, gözlerimizin önündeki mâsiva perdesini kaldıran bir el…

Hayatın gurbet, ölümün ise vuslat olduğu hakîkatini derinden idrak ederek yaşayan ecdadımız, ilhamını aşktan, dertten, çileden alan bir şiir geleneği bünyad ettiler. Gaye hakîkat, vasıta şiir. Şiir, şuurla yapılan bir ameliye. Peki ulaşmak istediğimiz gaye nedir? Hangi vasıta ile gidilir? Nasıl menzil alınır? Bunlar nasıl tefekkür edilir? İnsanın kendi içine doğru yaptığı esrarengiz seyahat, bütün veçheleriyle klâsik şiirimizde. Tıpkı simurgun kendi içine doğru yaptığı seyahat gibi. Sonunda kendimize, insana yâni mânâya ulaşmak temel gaye.

Klâsik şiirimizde en çok kullanılan nazım birimi beyit. Beyit ev demek. Eskiden evlerin girişi çift kapılı girişten olurmuş. Çift kapı, yani beyit. Beyitle eve girilir. Evde kim var? İnsan. İnsan ise mânâyı temsil eder. Yâni şâirlerimiz beyitler kaleme alarak insana, onun mânâsına ve hakîkatine ulaşmanın reçetelerini bizlere sunuyorlar. Bizlere de onları okuyup zevk etmek düşüyor. Dünya alayişinden sıyrılarak bir lâhza da olsa ruhumuzla baş başa kalma fırsatı veriyor şiir. Bu cihan mülküne kalemleriyle sultan olan edipler, hakîkati incitmeden, olanca açıklığı ile vuzuha kavuşturuyorlar. Kâinatı ve sadırları okuyabilen insanları bizler ancak ve ancak satırlardan tâkip edebiliyoruz.

Galiba önce kendimize merhamet ederek işe başlamamız gerekiyor. Bu şiirler kurumuş topraklarımıza yeniden bir can suyu verecek. Başkalarının kavramlarıyla kendimizi ifâde edemeyeceğimiz ve dahî idrak edemeyeceğimiz açık. Kendi klâsiklerini okuyamayan bir nesil olarak arz-ı endam ettiğimiz de bir gerçek. Ecdadımızın aziz hâtırâsına bir hürmet nişânesi olarak neşretmeye çalıştığımız bu eser kendi kaynaklarımızla olan mesâfemizi kapatmaya vesile olursa ve gönüllerde küçük bir râyiha bırakabilirse ne mutlu bize.

Berceste Beyitler hazırlanırken şiirlerin Arap harfli Türk alfabesiyle yazımı, vezni, Lâtin harfleriyle yazımı ve günümüz Türkçesine aktarılmış hâlleri bir arada verildi. Bununla, kitabı eline alan okurun bir beyitle ilgili izah edilmesi gereken hemen her şeyi bir arada görmesi ve klâsik şiir deryasından bir nebze de olsa tatması hedef alındı. Türkçe şiirlerin yanı sıra zaman zaman Farsça şiir parçalarına da yer verildi. İnsanoğlunun müşterek yitiği olan hikmetin peşine düşülmeye çalışıldı. Serinin bu cildinde, 20. yüzyılda klâsik tarzda şiirler kaleme alan şâirlerin berceste niteliğindeki beyitlerine de yer verildi. Böylelikle geleneğin olanca haşmetiyle devam ettiği gözler önüne serilmeye çalışıldı.

Türk şiirinin nâdide örneklerinden bir demet sunduğumuz bu kitabın Türk ilim ve irfan hayatına mütevazı bir katkıda bulunması temel gayemizdir. Kitaptaki bütün güzellikler büyüklerimize, kusurlar bendenize aittir. Affola.

‘Aşk gelince cümle eksikler biter’miş. O hâlde aşk ile buyurunuz.

Berceste cümlelerden oluşan bu metin, şüphe etmeyiniz, eserin muhtevâsı hakkında güvenilir bir teminattır.  Hepsi birbirinden derin ve engin mânâlı, seçkin; iyiye, doğruya ve güzele yönlendiren, ezberleyip, sohbetlerinde kullanacak insanlara; ‘sohbet ehli’, ‘gönüllere hitap eden hatip’ sıfatlarıyla anılmasına vesile olacak mükemmeliyette yaklaşık 1000 adet seçme beyit… Her biri kuyumcu terâzisinde tartılıp, mikrometre ile ölçülerek aruz vezni ile bezenmiş inci tâneleri…  Her birinin şâiri tarafından Arap harfleriyle yazılmış asıl metin, sonra Türk alfabesiyle yazılmış şekli ve altında günümüz Türkçesine çevrilmiş satırlar yer alıyor.  İyi okumalar efendim.

Türk halk kültüründe bâzı rakamlara özel değerler verilmiştir: 1, 3, 5, 7, 9, 33, 40, 52 gibi…

Berceste beyitlerden seçmeleri bu rakamlara göre yapmak suretiyle, Türk kültürünün olmazsa olmaz unsuru olan ‘adâletli’ seçim için de bu rakamlardan faydalanmak uygun kabul edilebilir:

1-Fenâ-yı âlem eyler cemâ’ate tefhim

Cenâze vâ’za çıkıp kürsi-i musallâda

Nâbî (1642-1712)

Günümüz Türkçesiyle şöyle ifâde edilir:

(Cenâze, musalla kürsüsüne çıkarak (hâl diliyle) orada bulunan cemaâte bu âlemin fâni, geçici olduğunu anlatır.)

Asıl adı Yusuf olan divan şâiri Nâbî;  o dönemdeki adı ‘Ruha’ olan Şanlıurfa’da doğmuştur. Peygamber Efendimizin torunu Hz. Hüseyin’in soyundan geldiği için ‘Seyyid’dir.

3-Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül  

Kuru sevdâda yeler bî-ser-ü bi-pay gönül

Demedim mi sana dolaşma ana hay gönül

Vay gönül vay bu gönül vay gönül ey vay gönül

Günümüz Türkçesine göre:

(Gönül senin bir güle benzeyen yüzünde yâsemin kokan zülfünü gördüğümden beri, kara sevdâ ile perişan bir vaziyette koşup durmaktadır. Ey gönül! Ben sana sakın sevgilinin zülfüne dolaşma demedim mi? Vay gönül, vay bu gönül, vay gönül, eyvah gönül!)

Münir Nurettin Selçuk’un (1900-1981) Kârçe formunda, Devr-i Hindî usulünde ve Rast makamında bestelediği şiirin yazarı, döneminin en başarılı dîvan şâiri Bursalı Vezir Ahmed Paşa’dır. (1426-1497)

5-Ne gülde reng ü bû var idi ne sabâda var  

Ben gülşeninde büblül-i nâlân idim sana.

Günümüz Türkçesiyle:

(Ruhların yaratıldığı elest meclisinde) ben senin gül bahçende devamlı ağlayıp inleyen bir bülbül iken ne gülde renk ve koku ne de sabahta herhangi bir aydınlık, ışık vardı.)

Dîvan edebiyatında en çok rağbet gören mazmun / kavram olan gül ve bülbül üzerine yazılmış gazel tarzındaki bu şiir, Dîvan şâiri Hayâlî’ye (1494-1557) âittir. 

7- Elin çek meyl-i dünyâdan eğer âşık isen yâre 

Muhabbet câmını nûş et asıl Mansûr gibi dâra

Misâfirsin felek bâğında bendin salma efkâra 

Düşersin bir belâya sabrı kıl Mevlâ verir çâre 

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme 

Günâhkâr olma fahr-i âlem-i zî-şânı incitme

Erzurumlu mutasavvıf şâir Alvarlı Muhammed Lutfî (1868-1967) tarafından yazılan şiirin günümüz Türkçesi ile metni: 

Eğer hakikî sevgili olan Allah’a âşık isen dünyaya meyletme. Ondan elini çek. Muhabbet kadehini iç. Mansur gibi dara asıl. Sen bu dünya bahçesinden bir misafirsin. Bendini efkâra salma. Eğer bir belâya düşersen, sabret. Mevlâ çâresini verir. Netice olarak, eğer insan isen bu dünyada bir canı incitme. Günahkâr olup da âlemin övünç kaynağı olan Peygamberimizi incitme.

9- Senin Mecnûn’unum bir sensin ancak taptığım Leylâ    

Ezelden sunduğun şehlâ nigâhın mestiyim hâlâ

Mehmet Âkif Ersoy (1868-1936)

Ey Rabbim! Ben bir tek senin Mecnûn’unum. Taptığım tek Leylâ sensin.                                                                                                 Ruhlarn yaratıldığı ezel bezminde sunduğun şehlâ bir bakışın mestiyim hâlâ.

40-Aşk resmin âşık öğrenmek gerek pervâneden

Kim köyer gördükde şem’in âteş-i sûzânına   

Fuzûlî / Tam adı: Mehmed b. Süleyman (1480 veya 1494 – 1556)

(Bir âşık, aşkın kanununu sevgilisi uğruna hiç tereddüt etmeden kendini ateşin içine atan kelebekten öğrenmelidir. Kelebek görür görmez kendini mumun yakıcı ateşine atıverir.)

52-Vefâlı yâdına cândan hezâr şükrân ki  

Bırakmıyor beni tenhâ şeb-i melâlimde

Tâhirü’l-Mevlevî (1868-1956)

(Ey sevgili Senin vefâlı hâtırana candan binlerce defa teşekkür ederim.                                                                 Çünkü dertli gecelerimde beni hiç yalnız bırakmıyor. )

Bu sayfayı hazırlayanın, Berceste Metinler isimli kitaptan aldığı ilhamla yazmaya cesâret ettiği metin:

İleri yaşlardaki insanlar huzuru;   

saat sarkacı gibi şükür ve sabır arasında gidip gelmekte bulabilirler.

EMRAH GÖKÇE: Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara’da tamamladı. Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. ‘Mislî İsmâ’îl Hakkı ve Divanı’ isimli teziyle yüksek lisansını, ‘20. Yüzyılda Yazılmış Divanların İncelenmesi’ isimli teziyle de doktorasını tamamlayan yazar, Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Aileye Saldırılar Ve Bazı Tavsiyeler

            Ülkemizde ara ara güzel faaliyetler ve sorunları tespit edip çözümlerini düşündürücü toplantılar da yapılmaktadır. Sadece bazı olumsuz amaçlı örneklere takılıp kalmak da doğru değildir. Dünyada ve bölgemizde geleceğimizi garanti altına alacak, caydırıcı olacak etkili dış politika faaliyetleri ve savunma sanayiinde önemli sıçramalar ve yanlışlardan dönücü antlaşmalara da şahit olmaktayız. Bazı Afrika ülkeleri, Suriye ve Mısır ile ilişkilerin geliştirilmesi, katil İsrail yönetiminin ABD destekli insan katleden makine haline gelmesi ve Suriye’ye yönelmesiyle daha da önem kazanmıştır. Yeni Hitlerler ortaya çıkmıştır. Bir ara hiç yeri yokken on iki saatte Şam’a kadar gitme ve namazı orada kılma hayallerini, yanlış adama oynamayı terk ederek yapılması gerekenlere yönelmek doğru ve faydalı bir yol olmuştur.

            Tabii ki konu aile olunca söylenecek çok fazla şey vardır. Günümüzde süper güçler tarafından önü açılmış milli devletlerde etnisite ve mezhep konularının tartıştırılması ve gelişmekte olan ülkelerin ufalanarak daha iyi bütünleşebileceği iddia ve tavsiyeleri ortada dolaşmaktadır. Milli birlik ve bütünlükler hedef alınmıştır. Ufalanma sözde demokratikleşme diye takdim edilmekte, tuzak üzerine tuzakla karşı karşıya kalınmaktadır. Son dönemde aile yapısı saldırıya uğramış ve hedef alınmıştır. Böylece hedef ülkelerin sosyal dokuları ile oynanmaktadır. Tek cinsiyetleştirme, cinsel hayatta maksatlı sözde özgürlük adı altında normal dışı ve sapma davranışlara genç nesiller intikam amacıyla yönlendirilmeye çalışılmaktadır. Sözde dost gerçekte düşman ülkeler Türkiye’de de “LGBT” adlı bir derneği açmışlardır. Sözde kadın haklarını savunma yutturmacası adı altında sapıklığı yayma peşine düşülmüştür. Kimsesiz çocuklar, Suriyeli ailelerin çocukları hedef alınmaktadır. Sözde dost ülkeler kendilerinin içine düştükleri ve artık şikayetçi de oldukları yapı bozulmalarını bize tavsiye etmektedirler. Bu gibi haince maksatlarla sözde dostlarımızca kurdurulan kuruluşlar kesinlikle kapatılmalıdır. Bunlara maddi destek transferi yapan daha ziyade yabancı bazı firmalar için de gerekenler mutlaka yapılmalıdır.

            Aileyi korumak devletin de görevidir. Bu bakımdan;

  • Çocuklarımıza kabul görmemiş, Türkçe dışında maksatlı isimler konması karşısında yetkililer gerekeni yapmalıdır,
  • Bazı belediyeler 1+1 bağımsız bölümlü inşaatlara müsaade etmemektedir. Bu daha da yaygınlaştırılabilir. Maalesef Türkiye’de tek kişilik hane halkı örnekleri artmaktadır. Aileden kandırılarak gençlerin yalnız yaşamaları teşvik edilmektedir. Bu durum önlenmelidir,
  • Aile rehberlik kuruluşları daha fonksiyonel hale getirilebilir,
  • Bebek ölümlerini azaltıcı tedbirler artırılmalıdır,
  • Boşanma davalarında, davalı veya davacının geçmiş hayatları hesaba katılmamakta, nikâh ile atılan imza tarihi esas alınmaktadır. Bu durum tarafların bazı kötü alışkanlıklarının örtülmesi sonucunu doğurmaktadır ve davalarda boşluklar yaratmaktadır. Bu da maalesef kararları etkilemektedir,
  • TV programlarında ve gösteriş tüketimini tahrik edici programlar eşler, komşular, aileler arasında huzur bozucu ve hasetlik duygularının doğmasına sebep olmaktadır. Komik hale gelen sofra yemek yarışmaları ve benzeri programlar dar gelirliler üzerinde olumsuz etkiler yaratmaktadır. Çocuklarla anne baba arasında sorunlar ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde gelir dağılımının bozukluğu, yoksullaşma gibi sorunlar unutulmamalıdır. Bunun kaynağı tepeden aşağı aşırı israfın önlenmesi, kamu kaynaklarının eşe dosta peşkeş çekilmemesi, yolsuzluklara müsaade edilmemesidir. Aile fertleri torpil kullanmadan çocuklarının bir işe girip istihdam edilmelerini beklemektedir. Sadakat değil, ama liyakat arama esas olmalı ve yaygınlaştırılmalıdır,
  • Para karşılığı yabancılara vatandaşlık verilmesi aileleri şaşırtmakta; toplumu yaralamakta, itibar kaybına sebep olmaktadır. Bu yanlış düzeltilmelidir,  
  • Ailelerin çok çocuk sahibi olmaları istenirken, çocuklarımızın nasıl besleneceği, eğitim imkânlarından ve fırsat eşitliğinden nasıl faydalanabilecekleri de düşünülmelidir. Et, süt, peynir, ekmek ve bilhassa mama ve çocuk bezi aileler için başta gelen sorunlardır. Aile bütçeleri iyi beslenmeyi sağlayacak durumdan çok uzaktır. Devlet bunları yarı fiyatına destekleyerek karşılamalıdır,
  • Nüfus artış hızının düştüğü, evliliklerin çok zor şartlar altında yapılabildiği düşünülerek, bilhassa yeni evlilikleri teşvik ederken yoksullaşmaya karşı koruyucu ciddi tedbirler alınmalıdır. İlgili Bakanlıklar arası ortak çalışmalar yapılabilir,
  • Yabancı kaynaklı sığınmacılara verilen imtiyazlar gözden geçirilerek kendi ülkelerinde göremeyecekleri destekler kaldırılarak, kaynak muhtaç ailelere ayrılmalıdır. Bu yapılırken siyasi amaç ve beklentiler aranmamalıdır,
  • Çocukları aç derse giren ve kitaplarını temin edemeyen öğrenciler ve aileler de düşünülmelidir. Sosyal devlet anlayışından uzaklaşılmamalı, bilhassa bazı özel okullar, bazı özel hastaneler kan emen kötü ticarethaneler olmaktan çıkarılmalıdır. Aileler soyulmamalıdır,
  • Yükseköğrenimde kız ve erkek öğrenci yurtları açılmalı, buna devlet öncülük yapmalıdır. Hizmete soyunan fedakâr vatandaşlarımız camiden çok yurt kurmaya yönlendirilmelidir. Özel yurtlar kontrol altına alınmalı, başarılı ve gerekli hizmeti verenler uygun şekillerde ödüllendirilmelidir,
  • Dizilerde ve TV programlarında kötü örnekler çoğu kere öne çıkarılmakta, abartılmakta, tabanca ve bıçak kullanma, yaralama ve hatta öldürme olayları ile genç ve cahillere kötü örnek olunmaktadır. Hukuk yerine kendi işini kendinin görmesi hiçbir zaman kabul edilemez,
  • TC’ye mensubiyet şuuru ailelere kazandırılmalı, milli bayramlarda bayrak asma adeti sürdürülmeli, aşırı hemşehrililik, etnik, mezhep ve kulüp taraftarlığı gibi farklar kutsallaştırılmamalıdır. Geçmiş unutulmadan öğrencilerin, gençlerin kamplaşmaları yerine, milli davalarda bir ve beraber olma bilinci öğretilmeli ve desteklenmelidir,
  • Yakın tarihimizden habersiz, diplomalı ama eksik yetişmiş, zamanı çok kısıtlı olan anne veya babanın gençlere rehber olamaması karşısında tarihi gerçekleri öğretici ilgi çekici programlar TV ve tabletler yoluyla verilebilir,
  • Vatandaşlarımız ve ailelerimiz milli ve dini bayramlarımız arasında ayırım yapmaya teşvik edilmemeli, bu bayramların birbirini tamamladığı şuuru kazandırılmalıdır. Farklı kutlama örnekleri birlik ve bütünlük anlayışını zedeleyebilir. Her evde şanlı bayrağımızın ve yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’in bulundurulması teşvik edilmeli, bu durum nikâh merasimlerinde değerlendirilmelidir,
  • Düğün ve nişan adetlerinde, Türk mutfağında ve yeme adlarındaki bozulma ve komik değiştirmeler karşısında salonlarda garip bir teslimiyetçi tavır, evin iç donanımında geleneklerin yanlış bir şekilde değiştirilmesi, moda adı altında moda ile hiç ilgisi olmayan giyim dâhil medya tarafından dayatılan teslimiyetçi tavırdan uzaklaşılmalıdır,
  • Gelir dağılımının iyileştirilmesi aileler için de olumlu sonuçlar verebilir. Vergi verme alışkanlığı olmayanlar ve kaçıranlar kesin cezalandırılmalıdır. Doğrudan ve dolaylı vergiler gözden geçirilmelidir. Hayat şartlarının zorlaşması sosyal ilişkilerde insanları daha fazla bencil, maddeci, faydacı kılıyor. Saldırgan ve çatışmalı davranışlar öne çıkıyor. Akraba ve komşuluk ilişkileri soğuyor. Fertler sadece hayatlarını nasıl sürdüreceklerini düşündüklerinden, ülke milli meseleleri düşünemiyor, duyarlılığını kaybediyor. Egoist ahlak anlayışı dayanışmanın yerini alıyor. İntihar, boşanma ve psikolojik hastalıklar artıyor ve yapay cemaatleşmeler ortaya çıkıyor. Bu ve benzeri sorunların doğmaması için eş, dost ve yakın çevreden bazı şirketlerin ve müteahhitlerin vergi borçlarının affedilmesi asla gerekmiyor. Bunların yanı sıra tarım alanlarını ve yeşil bölgelerimizi tahrip ederek, binlerce ağacı keserek yerli yabancı sömürge madenciliğine açmaya mecbur değiliz.

Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel Romanı Ve Mankurt Kavramı

            Bu yazı Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı ve Ali İhsan Kolcu’nun “Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov” isimli eserinden özetlenmiştir.

Gün Olur Asra Bedel

Romanda anlatılan bir günün hikâyesidir. Ama yüzyıldan fazla süren bir günün, yüzyıllık bir süreye yayılan olayların hatırlandığı bir günün hikâyesidir bu… Yedigey, sevgili dostu Kazangap’ın öldüğü gün kendi hayatını ve Sarı Özek bozkırının bütün geçmişini hatırlar. Neler olmamıştır ki bozkırda? Juan Juanlar tarafından kaçırılıp başına deve derisi geçirilerek şuûrları kaybettirilip birer “Mankurt” yapılan gençlerden, ekolojik bozukluğun müsebbibi olan uzay araştırmalarına kadar birçok şey Sarı Özek bozkırının kaderinde rol oynamaya devam etmişti.

Boranlı Yedigey, arkadaşı Kazangap’ın cenazesini, onun vasiyetine uygun olarak kutsal Ana-Beyit mezarlığına gömmek ister. Burası onların atalarının mezarlığıdır. Kazangap’ın dejenere olmuş, çağdaş bir “Mankurt” olarak nitelendirebileceğimiz oğlu Sabitcan, mezarlığın bir günlük mesafede olması sebebiyle buna karşı çıkar. Yedigey’in Sabitcan’a kızması üzerine cenaze Ana-Beyit mezarlığına getirilir. Mezarlık alanı uzay araştırmaları istasyonunun arazisi içinde kaldığı için cenaze mezarlığa sokulmaz. Yedigey’in bütün ısrar ve gayretleri bir sonuç vermez. Kazangap’ın cenazesi Ana-Beyit mezarlığının yakınında bir yere, müslüman geleneklerine uygun olarak defnedilir. Arkadaşının vasiyetini yerine getiremeyen Yedigey, üzüntü içinde Boranlı istasyonuna geri döner .

Roman, yazarın diğer eserlerinde görüldüğü gibi iç-içe birkaç hikâyeden meydana gelmiştir. Toprağın gizli tarihine ait unsurlar, yakın geçmişte cereyan etmiş acı hadiseler, bizzat şahit olunan ve yaşanan garip olaylarla millî kültüre ait hayat tezahürleri ve nihayet teknoloji çağının sebep olduğu buhranlar, bir bütünün parçası dâhilinde eserde kendisine yer bulmuştur. Tarihî olaylar ve millî kültüre ait unsurlar hâl’in şartları içinde dikkatlere sunulur .

Gün Olur Asra Bedel romanının başkarakteri Boranlı Yedigey’dir. Bütün gençliğini Boranlı istasyonunda geçirmiş, savaşa (II. Dünya Savaşı) katılmış, savaştan sonra yine bir yere tutunmak arzusuyla Boranlı istasyonuna yerleşmiştir. Burada Ukubala ile evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştır. Dinine ve törelerine bağlıdır. İnandığı değerler için mücadele etmekten kaçınmaz. Fakat bilgi eksikliği bu mücadeleyi pasifize etmektedir. Zaman zaman sinirlenip, celâllendiği olur. Onun bu yönünü yazarın diğer eserlerindeki kahramanlarından ayırmak zorundayız. Beyaz Gemi’deki Mümin Dede, tavizkârdır, pasiftir, inandıklarını ifade etmekten, onlar için mücadeleden âcizdir. Elveda Gülsarı’daki Tanabay ateisttir. Devrin modasına uygun olarak ideolojiye, rejime büyük bir imanla bağlıdır. Gelenekleri yıkmaktan çekinmez. O yüzden Tanabay ile Yedigey zıt kutuplardadır. Bu meyanda Yedigey’in temsil ettiği kültürel kimlik nedeniyle, neslinin son temsilcilerinden biri olarak kabul edilebilir. Zira yeni yetişen gençlik ya birer Mankurt olma ya da hiçbir şeye karışmamaya, susmayı bir hayat tarzı olarak benimsemeye gönüllü görünmektedirler .

Yedigey, birçok tezadı bünyesinde taşıyan bir insandır. Kimi zaman romantikleşir, âşık olur, kimi zaman çocuklaşır; fakat her zaman çalışkan ve kararlıdır. Zaten Aytmatov’un eserlerinde devrim sonrası birinci kuşak hep çalışkan ve emeğe saygılı kahramanlar olarak karşımıza çıkarlar. Tembellik ve çalışmadan, kazanmadan rahat yaşama arzusu ikinci kuşağa ait kahramanlarda kendini gösterir .

Aytmatov, kahramanı Yedigey’i romanın merkezine yerleştirir. O bir bakıma statik Sovyet hayatı içinde bir iç dinamizmi temsil eden avantgarde’dır(yenilikçi). Millî tercih ve tezâhürlerin sembolüdür. Yazar, kendisiyle yapılan bir mülâkatta Boranlı Yedigey’in savaş sonrası Sovyet toplumunun örnek alması gereken bir karakter olarak takdim etme arzusunda olduğunu ifade eder . Yedigey’in şahsiyetinde millî hayata ait tezahürlerin aksettiği görülür. O, hadiseleri millî hayatın gelenekleri doğrultusunda yorumlar, çareler düşünür ve icra eder. Yaşayış olarak dış dünyaya, rejimin idealize ettiği hayat tarzına muhaliftir .

Romanda Yedigey kadar, Sarı Özek bozkırına ait bir unsur olarak karşılaştığımız Kazangap, zaman zaman geriye dönüşlerle anlatılan hayatına rağmen, asıl ölümü / ölüsü ile mühim bir yer teşkil eder. Kazangap sıradan bir ölü değildir. Bu ıssız Sarı Özek bozkırının, Boranlı istasyonunun ilk sakinlerinden, yakın geçmişinin en önemli şahitlerinden biridir. Yedigey, Kazangap’ın ölümü ile birtakım değerlerin de öldüğünü anlar .

MANKURT(LUK)

Kazangap’ın oğlu Sabitcan, küçük yaşlardan beri yatılı okullarda okumuş, rejimin ilmihaline göre yaşayan, duyduğunu satan, bilgiçlik taslayan, öz benliğinden kopmuş, millî ve dinî geleneklerine düşman çağdaş bir Mankurt’tur. Babasının cenazesini sıradan bir vak’a gibi görür. Zaten bu törene de “lütfen” katılmıştır. Törenin gereksizliğinden dem vurur. Olayları materyalist bir bakış açısıyla değerlendirir.

Bir söyleşide Aytmatov, V. Korkin’in sorularına cevap verirken Sabitcan’ın temsil ettiği temel felsefeyi de irdelemekten geri durmaz. Yukarıdaki alıntının devamında aşağıdaki görüşlerini sıralar :

“Korkin -Bittabiî haklısınız; tarihin bize öğrettiği en zor ders, tanrıların öldürmek istediğini onlar ilk olarak delirtirler. Tam bir trajedi. Görülebildiği kadarıyla daha acısı hiçbir kim¬senin deliyi kınamaya veya alaya almaya kalkışmayacak olma¬sı. Yine kişi Tanrı tarafından değil de bizzat kendi akrabaları tarafından hatıradan mahkum edilir ve bizzat kendi anasını öl¬dürebilir bir hilkat garibesi haline dönüşürse daha kötüsü bu- dur. Aynı kitapta söylediğimiz Mankurt’lar efsanesini kastedi¬yorum. O bir masal değil mi?

Aytmatov -Ne düşünüyorsunuz?

Korkin -Olduğunu düşünmüyorum. Bundan daha kötü in¬sanları da biliyorum. Onları gönüllü Mankurt diye adlandırıyo¬rum. Sizin Sabitcan karakterini alalım meselâ; Sabitcan bizzat kendi hür iradesiyle insan değil robot olmayı seçti. Onun gibi insanlardaki en tehlikeli şey, onların robot olma ve aynı seçimi yapabildikleri ve bundan yararlanabildiklerinin farkında olma¬yan diğer insanlardan bunu gizlemeden meydana geldikleri memnuniyettir. Şunu iktibas ediyorum; “Zaman gelecek in¬sanları da tıpkı robotlar gibi radyo vasıtasıyla kontrol etmek mümkün olacak. ” Anlıyor musunuz? Halkı, bebelerden dedele¬re kadar bütün halkı kontrol ediyorsunuz! Bunun mümkün ol¬duğuna inanmak için yeterince İlmî bilgileri elde ettik, ilim bize en üst sebeplerden imkân verdi. Diğer şeyler arasında, Sabitcan kendisini “üst sebepleri”nin farkında olan bir tür Süpermen gibi yeni bir adam olduğuna ikna etmek istiyor.

Aytmatov -İşte onun böylesine gülünç olmasının sebebi! Benim fikrim, onun felsefesinin bayağılığını ve saçmalığını vur¬gulamak idi. Felsefesinin menşei hiç de yabancı değil; manevî yoksulluk ve tüketicilik .”

Eserde ön plâna çıkarılan Mankurt motifi esas itibariyle, geçmişe ait bütün izleri yok etmek, hafızayı silmek, mensubu olduğu milletin örf, âdet, gelenek ve görenekleri ile mukaddes saydığı bütün değerlere karşı çıkmak, efendilerinin emir ve direktifleri doğrultusunda büyük bir sadakatle hizmet etmektir. Mankurt motifi eserde Nayman Ana efsanesi ile kendini gösterir .

Nayman Ana Efsanesi

Sarı Özek bozkırının eski devirlerinde Juan Juanlar esir aldıkları düşmanlarının kafasını kazıdıktan sonra, yeni yüzülmüş deve derisini esirin kafasına geçirip, elleri kollarını bağlanarak kızgın güneşte bekletirlerdi. Bu deri esirin kafasını sımsıkı kavrar, büyümeye başlayan saçlar deriden geri dönerek birer iğne gibi kafaya saplanırdı. Bu kurbanların çoğu bu acıya dayanamayıp ölür, sağ kalanlar ise hafızalarını yitirerek, geçmişlerini hatırlayamayan birer Mankurt olurlardı. Mankurt’lar, efendilerinden aldıkları emirleri tereddütsüz yerine getirirlerdi. Hafıza kaybı olduğundan bir Mankurt’un ailesini, yakınlarından birini, kendi milletine ait insanları tanıması mümkün olmazdı .

Cengiz Aytmatov’un romanlarında kullandığı Sarı-Özek menkıbelerinin epik kaynakları üzerine değişik yorumlar vardır. Özellikle Mankurt tiplemesinin kaynağı konusunda tartışmaya açık hususlar kendisini göstermektedir. Pariza Mirza Ahmedov, Mankurt tipinin kaynağı üzerine yaptığı bir değerlendirmede, Aytmatov’un, Mankurt tiplemesini Kazak yazarı Abış Kekelbaev’in bir romanından aldığını iddia eder :

“Aytmatov bu kendi efsanesinin temelini meşhur Kazak yazarı Abış Kekelbaev’in Geçmiş Yılların Balladı adlı hikâyesinde, ‘uzaylıların esir aldıkları tutsakların hafızasını silmek (yok etmek) için, onların kafasına taze deve derisi giydirdiklerini’ anlatan bu olayından almıştı. Bir zamanlar bu bozkırlarda hayatî alan oldukları için bitmeyen mücadelede düşmanların yaptıkları karanlık ve sağır zalimlikleri ve hınç ölçülerini göstererek, Kekelbaev bu korkunç olayları ayrıntılı olarak anlatmıştı. Kekelbayev’in balladında bu törenin ne kelime sıfatı var, ne hafıza kaybına uğratılan (Mankurt) kişinin ismi, ne de o dazlak kafaya geçirilen ve özenle yapılan o deri parçasının (siri) ismi vardır. Kekelbaev’de bu sadece bir kabilenin diğer kabilenin gözünün korkuttuğunun anlatıldığı bir vakadır. Aytmatov’da ise sadece, Mankurt tiplemesi roman efsanesinin merkezi değildir. Romanın parabolik yapısında en önemli rolü oynamakta ve mânâsıyla ile sanat merkezi olmaktadır. ‘Sir’ kelimesinin imgesi Aytmatov için görülmemiş metafordaki işlevi kazanmakta ve anlamı uzay boyutuna kadar büyümektedir. Yer’in kafasına geçirilen roket çemberi. “

Ahmedov’un yukarıdaki ifadeleri, Mankurt efsanesinin aynı adla olmasa bile, sözlü edebî ürünlerde yaşadığını gösterir. Öte yandan, Abış Kekelbaev’in bu efsaneyi alarak kabileler arası bir işkence ve zulüm unsuru olarak kullandığını da gözlemlemekteyiz. Dolayısıyla Kekelbaev’in bu efsaneyi sadece mahalli plânda değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Yine Pariza Mirza Ahmedov’un ifadelerinden, Aytmatov’un bu efsaneyi Kekelbaev’in Geçmiş Yılların Balladı adlı romanından aldığını, fakat ondan farklı olarak daha geniş bir platformda işleyerek uzay boyutuna da dikkati çektiğini söyleyerek Aytmatov’un hakkını teslim etmektedir. Yani Aymatov, bu mahalli hikâyeden evrensel bir tip yaratmasını bilmiştir .

Pariza Mirza Ahmedov’un bu efsanenin kullanımı ile ilgili düşünceleri sözlü edebiyattan yararlanma aşamasında sanatçıların kudret ve yeteneklerini gösterme ve karşılaştırma fırsatını vermektedir. Aynı coğrafyada yaşayan ve aynı sözlü kültürden gelen iki kardeş yazarın aynı motifleri kullanmaları kadar tabiî ne olabilir. Burada aranması gereken ustalık ve maharetin ne ölçüde sergilendiği gerçeğidir. Öte yandan Aytmatov’un hususiyle Mankurt hakkındaki ifadeleri, yazarın yukarıdaki iddialarını doğrulamaktan uzaktadır. Aytmatov’un Mankurt efsanesi ile ilgili kaynağı, kendi ifadesiyle, tamamen Manas destanıdır.

MANAS DESTANINDAN ESİNLENME

Cengiz Aytmatov yakın arkadaşı Muhtar Şahanov’la birlikte sohbetlerinden oluşan ve Türkiye Türkçesinde, Kuz Başındaki Avcının Çığlığı adıyla yayınlanan hatıra-sohbet eserinde, bu konu hakkında ve beslendiği kaynakları göstermek açısından mevzumuzu aydınlatacak önemli şeyler söylemektedir .

“Asırdan da Uzun Gün romanını yazarken, mangurt konusunu inceden inceye araştırdım. Çocukluğumuzda, yön-yötıtem bilmeyen birilerine “Hey! Mangurt musun?” dediklerini çok duymuştuk. İnsanın mangurta nasıl dönüşeceğini bilmesek de, kemiklerine işleyen ağır bir söz olduğunu sezerdik.

Mangurtluk hakkındaki ilk bilgilerden birine, on asır önce cırlanıp Kırgız halkının kahramanlık ve kültür ansiklopedisi haline gelen Manas Destanı’nda rastlanıyor. Orada çocuk Manas’ın yaramazlığı ve dayanılmaz gücünden korkan Kalmaklar, onu mangurt edelim deyip söz bağladıkları şöyle cırlanmıştı.

Balayı tutup alalım Başına çember takalım Eve götürüp azap verelim Altı boy Kalmak’ın Ayak-başını yığalım.

Altmışlı yılların içindeydi sanıyorum; ünlü Sayakbay Karalayev’den mangurt ve şire’nin manasını sormuştum. O zaman değerli ihtiyar biraz düşündükten sonra konuşmaya başladı.

Geçmişte Kalmak ve Kırgız çatışması sırasında iki taraf, mal mülkle birlikte, kul etmek için birbirinden tutsak alırdı. O tutsak, mal peşinde sallanıp yürümekle birlikte, günlerden bir gün çaresini bulup kaçar gider. Birileri aracılığı ile kendi hakkında halkına haber göndermesi, hatta diri can olduktan sonra kız-kadına takılması da şaşılacak şey değil. Çocukluğunda ele geçirilen gücü-kuvveti yeterli tutsak, beş yıl belki on yıl ‘buyrun’ diye hizmet eder. Ne de olsa o da insanoğlu, içinde gururu uyanıp, eline silâh alıp karşı koyması mümkündür. Bu yüzden en emin yolu onu mangurt etmektir. Bunun için önce tutsağın saçını kazıdıktan sonra, yeni kesilmiş devenin veya sığırın derisini başına sararlar. Buna Kırgızlar şire derler. Kayıştan delip yapılan bağlarla sarıp şakaktan sıkarak sağlam olarak bağlıyorlar. Böylece kavurucu güneş altına, eli ayağı bağlı bırakıyorlar. Tutsak o zaman iki azaba birden düşermiş. Önce yaş deri sıcaktan kurudukça büzülüp başını sıkarak kemiklerini kıracak gibi oluyor; ikincisi yeniden çıkan saç, kuru deriyi delemeyip tekrar dönüp kafa derisine iğne sokulur gibi girip bütün sinir duygusunu öldürür; yani akılda tutabilme, anlama yeteneğini yok ediyor. Bir hafta veya on gün sonra, ya ölür ya mangurta döner. Ölürse azaptan kurtulur, diri kalırsa; adını geldiği soyu, bütün geçmiş hayatını unutur; sadece kendi efendisinin istediğini yerine getiren kaba güç sahibi haline gelir… İnsanoğlu zulmün tepe saçını dikleştiren nice türünü keşfetmiştir. Ancak bu felâketin dengi olamaz.

Totaliter sistem zamanında bütün topluma, onun içinde senin de benim de, hepimizin aklına fikrine, anlayışına ideolojik şire kondu. Bu bir rejime körü körüne bağlayıp, kelepçelemek amacıyla yapılmıştı. “

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere Aytmatov’un bu konudaki kaynağı büyük Manasçı Sayakbay Karalayev’dir. Karalayev’in Mankurt efsanesi ile ilgili söyledikleri ile yazarın Manas destanından aldığı mısralar aynı anlam etrafında şekillenmektedir. Böylece bu tiplemenin gerçek kaynağı doğrudan doğruya Manas destanı olduğu ortaya çıkmaktadır .

Bunun dışında Literaturnoye Obozreniye dergisinde çıkan bir mülakatında da aynı konuya daha geniş bir açıklama getirmektedir.

“Mankurt, halk ağzında dolaşan efsane, benim anlattığım gibi bulunmaz. Fakat bu efsanenin prototipi Kazak halkında mevcuttur. Ben onları yüksek düzeye çıkarmam, felsefî anlamını derinleştirmem gerekirdi. İnsanoğlunun geleceğini düşünmek, alnı açık, iç dünyası zengin, kusursuz insan olmak için engel olduğunu Mankurt hakkındaki efsaneyi yeniden yorumlamaya beni mecbur etmişti .”

Mankurt’tan-Mankafa’ya

Halk arasında sıradan bir efsane gibi dolaşan Mankurt Aytmatov’un usta kaleminde yeniden fakat başka bir konteks içinde hayat bulmaktadır. Yazarın; “Çocukluğumuzda, yön-yöntem bilmeyen birilerine “Hey! Mangurt musun?” dediklerini çok duymuştuk.” sözleri Mankurt hakkında bizleri de düşünmeye şevketti. Anadolu coğrafyasında ve Türkiye Türkçesinde de Aytmatov’un ifade ettiği biçimiyle yön-yöntem bilmeyen, anlayışı kıt insanlara ‘Mankafa’ denildiği ve bu kelimenin hali hazırda yaşadığı bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında Mankurt ya da Mankafa kelimeleri aynı kaynaktan yani Türk destan ve sözlü geleneğinden çıkıp geniş bir coğrafyada kullanım alanı bulmuştur, denebilir .

Bütün bunların yanında önemli olan yazarın bu kavrama yüklediği anlam ile romandaki işlevidir. Yazar kendisiyle yapılan bir söyleşide bu konuya açıklık getirmektedir:

“-Çok eski efsanelerden çıkarıp modern bilime, sosyolojiye hediye ettiğiniz kavramlar var; Mankurtlaşma gibi. Duvarlar yıkıldı, pek çok ülke -Kırgızistan da dahil olmak üzere- bağımsızlıklarım kazandı, demokrasinin lafı daha çok ediliyor, bireyin önem kazandığı kamusal devlet söylemleri pekişiyor. Ancak bu ötekileşmeyi, hatta var olan bozkurtların bile giderek Mankurtlaşmasını engelleyemiyor, siz ne dersiniz?

-Mankurt mitolojik bir terimdi ama bizim zamanlarımızı anlatmak için de önemli bir imkândı. Totalitarizm bizi standartlaştırmak istese ve bunda kararlı olsa da bizim buna karşı direnmemizin hayati önemini anlatmak istemiştim, bu tiplemeyi eski çağlardan getirmemin nedeni buydu. Ancak Mankurt sadece eski çağların trajik yaratığı değil. Her dönemin Mankurtları var. Bu zaaflarıyla malul insanoğlunun kaçınılmaz yazgısı. Mankurtlar, Mankurtlaşalar ve zaaflarına karşılık ayakta kalmaya çalışanlar, bunlar hep olacak.”

İşte Sarı Özek bozkırında yaşayan Nayman Ana’nın oğlu da bir savaşta Juan Juanlara esir düşer. Nayman Ana’ya oğlunun ölüm haberi gelir. Bu habere inanmayan Nayman Ana, oğlunu aramaya çıkar .

Nayman Ana’nın oğlunu aramaya çıkmadan önce “Büyük Türk mutasavvıfı Hoca Ahmet Yesevi’nin bir veli olarak Kazak-Kırgızlar üzerindeki manevi tesirini romana yansımış folklorik bir hususiyet olarak zikretmek gerekir .

 “Nayman Ana’ya ev işlerinde yardım eden eltisinden başka avılda onun yola çıktığını gören bilen olmadı Nayman Ana esneye esneye kalkan eltisinden bir gün önce torkunlarına( kendi akrabalarına) oradan da kendisiyle birlikte gelmek isteyen olursa Kıpçak ülkesindeki Evliya Yesevi dedenin türbesine ziyarete gideceğini söylemişti”

            Yazarın (her eserinde olduğu gibi bu romanında da ) folklorik malzemeyi işlerken dikkat ettiği bir husus da vakaları tarihi zemin ve mekân unsurlarına yerleştirmiş olmasıdır. Ahmet Yesevi’nin türbesi Nayman Ananın Juan juanlar tarafından kaçırılan oğlunu bulmak, çaresizliği içinde, vakanın gidişatında yerini alır. Yazar böylece tahkiye (rivayet etme-anlatma) dokusu içinde zaman zaman fiktif (kurmaca) alemin varlığını bir an olsun okuyucuya unutturma başarısını gösterir .

            Nayman Ana uzun aramalardan sonra oğlunu çobanlık yaparken bulur. Hafızasını kaybeden oğul, annesini tanımaz. Zira o artık efendisinin emirlerini yerine getirmeye hazır tam bir Mankurt olmuştur. Nayman Ana oğlunu görmek ister, ama Mankurt efendisinden aldığı emir üzerine annesini okla öldürür. Nayman Ana ölürken ak yazmasından beyaz bir kuş uçarak bağırmaya başlar .

“Nayman ana merakla her tarafa göz gezdirirken, Mankurt oğlunun bir devenin ardında diz çökmüş, yayını germiş, ok atmaya hazır beklediğini göremiyordu. Mankurt’un gözüne güneş ışığı düşüyor ve bu yüzden tam  nişan alabilmek için uygun ânı bekliyordu.

Oğlunun başına bir şey gelmiş olmasından korkan Nayman Ana ise, seslenmeye devam etti:

-Colaman! oğlum!

Nayman Ana birden eyerin üzerine döndü ve oğlunun kendisine nişan aldığını gördü.

– Dur atma!

Ancak bunu diyecek kadar zamanı olmuştu. Deveyi mahmuzlayıp hızlandırmak istemişti ama fırlatılan ok vınlayarak sol böğrüne saplanmıştı bile!

Darbe öldürücüydü. Nayman Ana’nın başı sarktı, devenin boynuna sarılmak istediyse de tutunamadı, yere yuvarlandı. Ama kendisinden evvel beyaz yazması düştü başından. Ve bu beyaz yazma bir kuş olup havalandı. Ana’nın ağzından çıkan son sözleri tekrar ede ede gökyüzüne uçtu gitti: “Adını hatırla! Kim olduğunu hatırla! Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!”

İşte o gün bu gün Dönenbay kuşu Sarı-Özek bozkırında geceleri uçar dururmuş. Bir yolcuya rastlayınca onun yanına sokulur, “Adını biliyor musun? Kim olduğunu biliyor musun? Babanın adı Dönenbay! Dönenbay! Dönenbay!” diye ötermiş. 

Mankurt ve Robot İnsan

Yazarın bu romanda dikkatlere sunduğu Mankurt motifi hem geçmiş hem hâl hem de gelecekteki hayatı yönlendirecek robot-insan tipinin temsilcisidir. Geçmişte, Nayman Ana örneğinde olduğu gibi Bir Mankurt’un kendi annesine nasıl düşman edileceğini, onu nasıl gözünü kırpmadan öldürebileceğini gördük. Hâl’de ise, Sabitcan ve Uzay alanı muhafızı Tansıkbayev’in şahsında Sovyet rejiminin nasıl bir insan tipi arzuladığını okuyucuya gösterir. Sabitcan ve Tansıkbayev efendilerinden aldıkları emirlerden asla şaşmayan, beyinlerini ve enerjilerini efendilerinin hizmetine vermiş birer robot-insandırlar. Yazar geçmiş ve hâl’deki Mankurt tipinin dahi tekâmül etmediği kanaatindedir. Bu tekâmülün son safhası robot-insan idealidir. Yazar, gelecekte arzu edilen insan tipini Sabitcan’ın ağzından nakleder :

“Sabitcan kendisini ayran budalası gibi ağızları açık dinleyen Boranlıları iyice şaşırtmak, ezmek kararındaydı. Böylece, kızkardeşi ve eniştesiyle yaptığı kavgadan dolayı kendini küçük görenlere bir ders vermiş, bunu onlara ödetmiş olacaktı. Bu yüzden âdeta coşmuş, bilimin yüksek başarıları ve inanılmaz mucizeleri üzerine nutuk çekmeye başlamıştı. Bu arada sık sık votkasını yudumluyor, hemen ardından kımız içmekten de geri kalmıyordu. Sarhoş olmuştu bile. Öyle saçma sapan şeyler anlatmaya başladı ki, zavallı Boranlılar hangisine inanıp hangisine inanmayacakların t bilemez oldular.

Sabitcan, her kımıldanışında parlayan gözlük camlarının gerisinden ve büyüleyici bakışlarıyla dinleyenlerini süzüyor ve devam ediyordu anlatmaya:

-Düşünün bir kere bizler insanlık tarihinin en mutlu kişileriyiz. Bak Yedike, içimizde en yaşlısı sensin Her şeyin eskiden nasıl, şimdi nasıl olduğunu hepimizden iyi bilirsin. Niçin böyle diyorum? Bak anlatayım: Eskiden insanlar Tanrılara inanırlardı. Eski Yunanistan’daki inanca göre güya bu Tanrılar Olimpos dağında yaşarmış. Ne biçim tanrı imiş onlar? Saçmalık işte! Ne gelirdi elerinden? Durmadan birbirleriyle kavga etmek. Asıl özellikleri birbirleriyle didişmek, hiç anlaşamamaktı. İnsan hayatını değiştirmek, insanın mutluluğuna en ufak bir katkıda bulunmak gelmezdi ellerinden. Zaten böyle bir şey düşündükleri de yoktu. Aslında Tanrılar da yoktu. Bir efsane, masal, uydurma idi bütün bunlar. Ama bizim Tanrılarımız bambaşkadır ve hemen şuracıkta, Sarı-Özek Uzay Üssü’nde yaşıyorlar. Ve biz bu Tanrılarımızla bütün dünyaya karşı övünüyoruz, gururlanıyoruz. Aramızdan hiç kimse tanımıyor, göremiyor onları. Yasalar buna izin vermez. Onları görüp tanımak da gerekmez zaten. Öyle her önüne gelen bir Mırkınbay bir Şırkınbay (Ali, Veli) “Merhaba, nasılsın?” diye el uzatamaz onlara. Asıl gerçek Tanrılardır bunlar. Bak Yedike, az önce sen, uzay gemilerinin telsizle yönetildiğini öğrenince şaşıp kaldın değil mi? Oysa o iş bir çocuk oyuncağı, hem modası da çoktan geçti. Gün gelecek insanlar da telsizle yönetilecek, tıpkı şimdiki otomatlar gibi. Anlıyor musun, büyük küçük herkes radyo dalgalarıyla yönlendirilecek. Bu konuda deneyler başladı bile. İnsanlığın yüksek çıkarları için çalışan bilim çok önemli sonuçlar, çok önemli veriler elde etmiş bulunuyor .

(…) İnsan ancak merkezden verilen programa göre hareket edebilecek. Keyfince yaşadığını, dilediğince hareket ettiğini sanacak ama aslında her şey i, aldığı nefesi bile yukarıdan verilen programa uygun olacak. Oradan ayarlanacak her şey. Bir şarkı söylemen mi gerek? Merkez bir sinyal verecek ve sen şarkı söyleyeceksin. Dans etmen, oynaman mı gerek? Başka bir sinyal verecekler ve sen başlayacaksın oynamaya. Çalışmak mı istiyorsun? Yine sinyalle çalışacaksın, hem de ne çalışmak! Hırsızlık, soygun ya da başka bir suç işlemek olmayacak artık. Bütün bunlar eski kitaplarda kalacak.

(…) Meselâ, savaşta olduğumuzu kabul edelim. Orada da her şey merkezden verilen sinyallere göre olacak. Hemen ilk safta ateşe mi atılmak gerekiyor, atılacaksın. Paraşütle mi atlanacak, göz kırpmadan atlayacaksın. Tankın altına sokup mayın mı patlatacaksın? Hemen yapacaksın o işi. Nasıl ve niçin? diye soracaksınız bana. Anlatayım. Merkezden canlı akımla cesaret aşılanacak ve insanda korku diye bir şey kalmayacak. İşte böyle olacak her şey!…

Uzun Edilbay pek şaşırmıştı. Aklından geçeni olduğu gibi söyleyiverdi:

– Amma da palavracısın ha! Bunca yıl okuduktan sonra bunları mı öğrendin? Başına akıl koyan olmamış hiç! “

Yukarıdaki uzun iktibasta Sabitcan’ın cümleleriyle gelecekteki Mankurt ya da itaatkâr, köle (robot-insan) insanın, rejimin arzuladığı “homo sovieticus” tipinin portresi çizilmiştir. Bu bilimin başarısı olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Buna göre insanlar sinyallerle yönetilen birer canlı robot olmaktan öteye geçemeyecektir. Yazar bu endişeyi sıcak tutmak için Yedigey’in aklından geçenleri dikkatimize sunar :

“Bununla beraber Yedigey birden korkuya kapıldı. Bu palavracının böyle konuşması hiç sebepsiz, hiç temelsiz olamazdı. Çünkü bütün bu söylediklerini uydurabilecek yeteneği de yoktu onun. Herhalde birşeyler duymuş olmalıydı. Aslında hep kötü haberleri aklında tutardı o. “Ya söylediklerinde gerçek payı varsa? Ya bazı bilim adamları Tanrı olmak hırsına kapılmışlarsa? Kendilerini Tanrı yerine koyarak bizi yönetmeye kalkarlarsa?” diye düşündü. Korkusu da bundan ileri geliyordu .”

Aytmatov, Kazak- Kırgızlar için eski ve yeni düşmanların metod bakımından nasıl birbirlerine benzeyen usuller kullanıldıklarına dikkati çeker. Geçmişte Juan Juanların esirlerin kafasına geçirdikleri deve derisi dünün Sovyetler Birliği’nde hâkim rejimdir. Rejim kendi prensipleri doğrultusunda eğitim yapan yatılı okullarda hafızası, milliyeti, inancı, geçmişi, hiçbir değer yargısı olmayan insanlar (Mankurt) yetiştirmektedir. Geçmiş ve hâl’de karşılaşılan durum şu şekilde şemalaştırabiliriz .

zaman  Kurban Düşman           Metod  Sonuç

Uzak geçmiş    Kırgızlar ve öteki Türk kavimleri           Juan Juanlar     Başa geçirilen deve derisi        Mankurt (kölelik)

Hâl       Kırgızlar ve öteki Türk kavimleri           Sovyet rejimi   Yatılı okullarda verilen eğitim   Mankurt (kölelik) (Marksist ideoloji)

İstikbâl Tüm insanlık     Sovyet / Amerikan ortak teknolojik gücü         Tüm insanlığı şâmil zihnî kalkan (tekno-ideolojik propaganda)  Mankurt (kölelik) robot insan

Yazarın Mankurt motifini belirgin bir şekilde ön plâna çıkarma arzusunun temelinde çağımızın insanının efendilikle kölelik arasında bir tercih yapmasının gerekliliği düşüncesi vardır. Yazarın deyimiyle “Mankurtizasyon” hâlâ devam etmektedir. Aytmatov kendisiyle yapılan bir mülâkatta Mankurt hakkındaki düşüncelerini şöyle ifade eder :

“-Robot adam Mankurt hakkındaki düşünceleriniz nedir?

-Fazla birşey diyemeyeceğim. Müsaade ederseniz benim size bir sorum olacak. Kitapta nasıl  sergilenirse sergilensin aca¬ba Mankurt hikâyesinin realiteyle bir ilgisi var mı?

        -Tabiatiyle devrimizin insanı bu.

Aytmatov kahkahalarla: “Bunu diyen siz misiniz? dedi. Kitap Rusya’da çıktığından beri görünen o ki, Mankurt ortak bir isim oldu ve daha umûmi bir isim olan “Mankurtizasyon” uyduruldu. Bir Mankurt, ana-babasını itaatle öldürmeye muk¬tedir bir varlık – tenkitçi Vladimir Lachine, Le Monde’da böyle yazıyordu – “düşünme yeteneği olmayan veya muhakeme yürü¬temeyen, benzerlerinin acılarını hissetmeyen, farklı manevi de¬ğerleri kabul etmeyen biri. Mankurt öyle birisi ki zamanlama hususunda bir profesörü geride bırakır. Yedigey’in ve onun ce¬naze kervanının cedlerinin mezarlığına girmesine müsaade et¬meyen bir muhafız teğmenidir. “Çağdaş bir Frenkeştayn tara¬fından bilinçlendirilip yapılan zavallı Mankurt hiç de hayalî bir tip değildir . ”

Aytmatov, Beşir Ayvazoğlu’na verdiği bir mülâkatta da Mankurt tipinin Sovyetler Birliği ve Kırgız kültürü içinde geç¬mişteki ve bugünkü durumuna temas eder:

“Bildiğiniz gibi bu Mankurt efsanesini bir romanımda anlattım, ama laf olsun diye değil, bugünkü siyasi hayatla bağ¬daştırarak… Eskiden aslını unutmuş, robotlaştırılmış insanlara ‘Mankurt’ denirdi. Bugün de aynı şekilde duygusuzlaştırılmış, kökünden koparılmış, neyi ne için yaptığını bilmeyen ve kendi¬sine verilen emirleri hiç düşünmeden uygulayan insanlar da bir çeşit ‘Mankurt’tur. Türk Cumhuriyetlerinde hâlâ Mankurtların bulunup bulunmadığına gelince; vardır şüphesiz. Ama ne kadar olduklarını kestirmek pek kolay değil ”

SONUÇ

Dünya barışını koruma zorunluluğunun, günün konusu olduğu bir sırada Aytmatov, bir insan kişisel üzüntüleri dışına çıkıp, tüm insanlık için ne yapmalıdır diye sorar. Buradan yola çıkarak edebiyatın ne yapması gerektiğini sorgular. Ona göre edebiyatın görevi, insanları, gerçeği ve adaleti elde etmek isteğinde, hayat, barış ve gelecek hakkında beslenen sevgide, sonsuz sevgide insanları birleştirmektir. Gerçek insanın, Yedigey gibi her türlü dış engelleri, umutsuzluğunu, ıstıraplarını, can sıkıntısını yenmeye hazır olmasını sağlamaktır .

Herkesin, özellikle de aydınların bu anlamda borcu vardır. Ya Yedigey ne yapacaktır? İnsan ruhunun iyilik ve güzelliğini çoğal¬tarak, sessiz ve sıkıcı hayatına devam edecektir. Toprağa, tabiata bağlı kalarak, savaş, acı, aşk, açlık, fırtına gibi birçok sınavlara katlanarak, bunları kabullenip kötü yazgısını lanetlemeyerek, hayat¬tan öç almayarak, öfke duymayarak kişiliğine varır. Aytmatov, geçmişten bugüne getirdiği iyilik ve kötülüğün ne olduğunu kavrayan ruhunu yansıtan bir eser vermiştir. Yazar, eski bir asker ve demiryolu işçisi Yedigey açısından dünyaya ve hayata bakmaya çalışarak, en önemli konusu, emekçi insan olan sosyalist gerçekliğin temel ilkeleri karşısında aldığı tavrı ve görüşünü vurgular . Bu incelemenin son cümlesini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın aydın sorumluluğunu vurgulayan bir sözü ile bitirmek uygun olacaktır. Çünkü toplumun aydınları (münevver) mankurtlaşırsa o toplum için çöküş kaçınılmaz olacaktır. Tanpınar diyordu ki: “Hayat, şüphesiz, bütün cemiyetindir. Fakat mesuliyetleri yalnız münevverindir. Yükünü kaderin ve tesadüfün ayırdığı paya göre hep beraber taşırız. Fakat tarih karşısında hesabını münevver verir. ”

Kaynaklar:

1-         Cengiz Aytmatov(1991), Gün olur Asra Bedel, Çev: Refik Özdek, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

2-         Cengiz Aytmatov-Muhtar Şahanov(1998), Kuz Başındaki Avcının Çığlığı, Toklun yayınevi, Ankara.

3-         Ali İhsan Kolcu(1997), Millî Romantizm Açısından Cengiz Aytmatov, Ötüken Yayınevi, İstanbul.

4-         Ali İhsan Kolcu(2002), Bozkırdaki Bilge Cengiz Aytmatov, Akçağ Yayınları, Ankara.

5-         N. Kübra Erbay(2002), Cengiz Aytmatov’un Eserlerinde Tabiat, T. C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.

Ahmet Hamdi TANPINAR (1970), “Hayat Karşısında Münevver”, Yaşadığım Gibi, (Hazırlayan: Dr.

Newyork’ta Değil Türkiye’de Belediye Başkanı Olsa

Amerika’nın New York kenti Belediye Başkanı Eric Adams’ın başı ciddi dertte. Hakkında “rüşvet ve yasa dışı kampanya finansmanı” ile suçlandığı bir iddianame hazırlandı.

“ABD’de bir Belediye Başkanının yargılanmasından bize ne?” diyemiyoruz. Çünkü iddianamede Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiren önemli suç iddiaları da yer aldı.

“İddianame temel olarak, Adams’a Türkiye’nin üzerinde nüfuz kurmasına izin verecek şekilde hediye ve yasa dışı bağış kabul etme suçlaması yöneltiyor.”

Daha açık ifadeyle, bir Türk yetkilinin Eylül 2021’de Başkan Adams’a rüşvet verdiği ve karşılığında Başkanın New York İtfaiye Departmanı’na baskı yaparak yangın denetimi olmadan Türkevi’nin açılmasını sağladığı belirtildi.

Ayrıca iddianameye göre, “Adams ve beraberindekiler en az bir Türk hükümet yetkilisinden Türk Hava Yolları (THY) ile ücretsiz sağlanan lüks uluslararası seyahatleri kabul etti.”

Dahası da var bir Türk diplomatının “saman bağışlarda” aracılık yaparak Adams’a yasadışı kampanya desteği sağladığı iddia edildi. “Saman bağış” yani “bağışçı gösterilen kişinin gerçek bağışçı olmaması” orada suç kabul ediliyor.

Newyork Post’un geniş haberinde, Adams’ın ilişkide olduğu beş Türk’ün adına da yer verildi.

****

Amerikanlar için bunlar çok önemli konular. Peki biz Türkler için ne ifade ediyor?

Mesela Adams’ın yaptıklarını Türkiye’nin büyükşehirlerinden birinin belediye başkanı yapsa vatandaşlarımız ve yargımız bunu dert edinir mi?

Mesela Ulaştırma Bakanı bakanlıktan en büyük ihaleleri alan bir firmanın özel jeti ile Almanya’ya gitti. Üstelik Bakan “Bakanlığa büyük iş yapan ilgili firmanın sözleşmesinde ulaştırma ile ilgili yurt içi ve yurt dışındaki eğitim, sempozyum ile ilgili masraflar bilabedel olmak üzere taraflarından karşılanır diye bir imkan var.” “Biz buna göre şirketin jetiyle seyahat ettik” diyerek aklımızla alay etti. Çünkü uçak masraflarının “bedelsiz” olmadığı açık, bedel ihale ile peşin olarak ödenmiş.

Bu olaydan hiç rahatsız olmayan ahalimiz “kayıt dışı yardım, rüşvet” gibi iddialardan da rahatsız olmazdı sanıyorum.

Bir Ticaret Bakanının kendi şirketinden bakanlığına malzeme almasını dert ettik mi? Bir yüksek bürokratın büyük bir ihaleyi verdiği şirkete üst yönetici olmasına şaşıranımız oldu mu?

Diyelim ki iddianamedeki Türkiye hakkındaki iddialar doğru. “Türk yetkili, bir Türk hükümet yetkilisi, bir Türk diplomatı” olarak zikredilen kişiler hakkındaki iddialar bizim için ve savcılarımız için suç mudur? Yoksa “iş bitirici” bürokrat ve siyasetçilerimizin hünerlerini gösteren eylemler midir?

Yangın denetimi olmadan Türkevi’nin açılışını sağlayan her kimse herhalde çok “becerikli” biri sayılabilir. THY’nın ucuz veya bedava biletle VIP uçuşu yaptırıp lüks otellerde ağırladığı Belediye Başkanı ile iyi ilişkiler geliştirmek “ülkemiz yararına” olduğundan takdirle anılabilir.

Ama buradan Türkiye bir ceza alırsa hepimiz, Şener Şen’in başrolünü oynadığı, “Namuslu” filmindeki gibi davranırız. ABD yargısına “Kahrolsun namussuz namuslu!” diye bağırırız.

*****************************

SİYASETİN FİNANSMANI

Yasaktır ama Türkiye’de ismini gizlemek isteyen bir kişi, başkasının adını kullanarak, desteklediği siyasi partiye bağış yapabilir.

Yasal olarak bir siyasi partiye bir kişinin yapabileceği bağışın üst sınırı var. (2024 yılı için kişi başı 351.134 TL)Daha yüksek meblağlarda bağış yapmak isteyenler de yasal sınırın üstündeki miktarları, yasayı arkadan dolanarak, başka isimler üzerinden bağışlayabiliyor. Kaldı ki bunlar kayıtlı finanslar. Bu yüzden kimse bu tür bağışları yasadışı ve ahlaka aykırı saymaz.

Bir de çeşitli gerekçelerle kayıt dışı verilenler var.

CHP İstanbul İl Binasında para sayma görüntüleri ve sözleşmede gerçek bedelin altında değer gösterilmesi de galiba bu türlü işlemler sebebiyle ortaya çıkmış.

Bir de devletten veya belediyelerden alınan ihalelerin belli yüzdelerini, yönlendirilen vakıf ve derneklere, bağış adı altında vermek zorunda kalanlar var. Bunlar için Prof. Dr. Hayrettin Karaman “Devletten ihale alanların, gönülsüz bile olsalar hayır kurumlarına –zoraki- bağış yapmalarına” cevaz vermemiş miydi?

Siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin vakıf ve dernekler üzerinden rüşvet alma mekanizmasının tartışıldığı bir ortamda bu fetvaya “dindar halkımızın” olumsuz bir tepkisi olmamıştı.

****

“Bizde işlerin böyle yürüdüğüne” alışmış yetkililerimizin Newyork’ta aynı yöntemlere başvurmasını da ahalimizin anlayışla karşılaması çok muhtemeldir.

Fakat “elin gavuru” öyle düşünmüyor. Her yerde rüşvetçi ve ahlaksızlar çıkabilir. Ama orada kurallar var ve kurumlar çalışıyor. Hukuk sistemi ve halk, kamu gücünü ve milletin parasını kullanma yetkisine sahip olanların, bu tür ahlaksızlığına göz yummuyorlar.

Türkiye gibi “imanlı ve dindar” bir halkın yaşadığı ülkede siyasetin finansmanı flu ve karanlık bir ortamdadır. ABD gibi ülkelerde ise siyasetin finansmanı şeffaf, halka açık ve tamamı kayıtlıdır.

Siyasetin finansmanı konusunda bu düzeye ulaşamazsak, gerçek bir demokrasi ile yönetilmemiz mümkün olmayacak.

Erdal Güzel’in Anlatımıyla Zevkli Ve Heyecanlı Moğolistan Seyahati…                                                                               

(Üçüncü (Son) Bölüm)                                                                                                              

Oğuz Çetinoğlu: Oh Nihayet… Ben de sabırsızlanıyordum. Söyledikleriniz, gözümün önünde canlandı. Gitmiş, görmüş gibi oldum. Çok teşekkür ederim. En heyecanlı bölüm Orhun Kitâbeleri… Zevkle ve dikkatle dinleyeceğim. Buyurunuz Efendim…

Erdal Güzel: 09,30 da hareket ettik. Karakurum’dan geçip Bilge Kağan Karayoluna doğru yol almaya başladık.

Araçta, ‘Çırpınırdı Karadeniz’ ve ‘Ötüken Yolu Yokuştur’ nağmeleri yükseliyordu.

Bahtiyardık. ‘Ötüken’den başka yurt yok’ yazılı Kültigin Anıtı’yla, ‘Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer denizi delinmedikçe ilini töreni kim bozabilir?’ Mesajının olduğu Bilge Kağan Anıtı’na gidiyorduk.

Yaklaşık 50 km sonra üzerinde Bilge Kağan Karayolu yazılı kemeri görünce sevinçten uçtuk. Gençlerimiz, Cemal Enginyurt’u kıskandıracak şekilde heyecanlarını sergilediler.    

Hemen araçtan inip kemerin altında bolca fotoğraf çektirdik. Bu arada motosikletli Singapurlu Müslüman bir grupla karşılaştık. Onlarla selamlaşıp fotoğraf çekildikten sonra Bilge Kağan Müzesi’ne geçtik.   

38 harf ve işâretin kullanıldığı Orhun alfabesiyle yazılan yazıtların olduğu müzede, Bilge Kağan ve Kül Tigin Han’ın anıtları vardı.  

Türklüğün parmak izi olan bu anıtları görünce bu fırsatı veren rabbimize şükrettik.

732-735 yıllarında yazılan bu yazıtlar, 1889 yılında bulunmuş ve 1893 yılında Danimarkalı dil bilimci Wilhelm Thomsen tarafından okunarak bilim dünyasına açıklanmış,.

Dikili taş şeklinde olan taşların 4 yüzü vardı. Ön ve iki yan yüzünde Orhun alfabesiyle yazılmış yazılar arka yüzünde ise Çince yazılar vardı.

Târihe tanıklık eden bu yazıtlar, bulunduğu yerlerden çıkarılarak bu müzeye taşınmış ve koruma altına alınmış.     

Müzede, kadın erkek balballar, gümüş geyik heykeli, altın süslemeler, altın kap ve tencereler, Bilge Kağan’ın altın tacı, taştan yapılmış, kaplumbağa, koyun, aslan heykelleri vardı.

Türklüğün ilk yazıtları olan bu ortamda, birkaç arkadaşla birlikte anıtların etrafında dokuz defa dönmeyi de ihmal etmedik.

Müzeyi doya doya gezdikten sonra dışarı çıkıp yazıtların bulunduğu orijinal mekâna gitmek için ayrıldık.

Saat 11,40’da müzeye çok yakın mesafede olan Bilge Kağan yazıtının bulunduğu alana gittik.

Etrafı duvarlarla çevrili alanın giriş kapısı kilitliydi. Rehberimiz Dashka anahtarı getirmek için hareketlendi. Biraz sonra motosikletli bir Moğol gelerek kapıyı açtı. Kapıda TİKA’nın bilgilendirme levhası bulunuyordu.

İçerisi boş bir araziydi. Bilge Kağan Anıtı’nın bir kopyası bulunuyordu. Heyecanımız had safhadaydı. Hep birlikte ‘Târihi Çevir Nal Sesi Kısrak Sesi Bunlar. Delmiş Roma’nın Kalbini Mızrak gibi Hunlar Göktürkleri, Uygurlar, Oğuzlar Peçenekler Türkün Yüce Târihine Bin Zafer Ekler’ marşını söyledik ve bu toprakta, iki rekât şükür namazı kıldık. On dakikalık bir mesafeden sonra Kül Tigin Anıtı’nın bulunduğu yere geldik.

Anıtın bulunduğu yerde yine orijinalinin kopyası sergilenmişti.  Geçmişimizin ayak izlerinin olduğu bu toprakta bolca gezip, fotoğraf çektirdikten sonra tek şerit toprak yoldan Ugi Gölü’ne gitmek için yola çıktık. Zevkli bir yolculuktan sonra muhteşem manzaranın eşliğinde Ugi Gölü göründü.  

Gölün kenarındaki tesise gelip, el böreği ve dondurma yedik.

Gölün kıyısında üst üste yığılmış taşlardan olan ve üzerinde renkli bezlerin bağlı olduğu direk bulunan Budist ibâdet yeri vardı. Biraz ileride ise döndürülen silindir şeklinde çarklar ile secde tahtası bulunuyordu.    

Mahallî kıyâfetler içinde bir Budist Moğol gelerek başka yerde bulunan taş kümesinden üç tane taş alıp direğin olduğu taş yığınının üstüne koydu ve çarkı döndürerek duânın nasıl yapılacağını gösterdi.

Muhteşem bir göl manzarasından sonra trafiğin hiç olmadığı toprak yoldan giderek Karakurum’un yakınından geçen Orhun Irmağı’na geldik.

Gençliğimiz de Orhun vâdisi ve Orhun Nehri ile ilgili neler okumamıştık ki. ‘Ruhumuzu kandırdık Orhun’un kaynağından’ diye az mı marşlar okuyup heyecanlanmıştık. Şimdi Orhun’un kıyısındaydık. Sanki geçmişe yolculuk yapıyorduk.

Buraya gelmişken Orhun Irmağı’na girmemek olmazdı. Hemen paçalarımı sıvayıp Orhun Irmağı’na girdim.

Birbirlerinden ayrı kalmış iki dostun kavuşması gibi hasret giderdik.

Yanı başımızda bir grup öğrenci Orhun’da yıkanıyordu.

Orhun Irmağı ile doya doya hasret giderdikten sonra kamptaki çadırımıza dönüp istirahat ettik ve yemek yedik.

Kaldığımız tesis içerisinde Moğol kıyâfetlilerin müzik eşliğinde sergilendiği defileyi izledik.

Defileyi sunanlar, otel çalışanlarıydı ve çok amatörlerdi. Utangaç tavırlarıyla acemiliklerini de sergiliyorlardı. 

Oteldeki diğer turistlerin de seyirci bu ortamda ‘Erik Dalı Gevrektir’ oyun havası çalınca, pist bir anda bizim gençlerin hâkimiyetine geçti.

Harun, Serhat ve Çetin’in başını çektiği ekibe diğer arkadaşlar da katılınca kendimizi Anadolu’da ki bir düğünde hissettik. Biraz sonra Çinli ve Avrupalı turistler de işin içine girince müthiş bir eğlence seyretmiş olduk.

Vakit ilerleyince keyifli bir gecenin ardından sabah 06,30’da uyanmak üzere çadırlarımıza girdik.

Cuma günü kahvaltımızın ardından saat 07,30’ da aracımıza bindik. Hava son derece soğuktu. Otel çalışanları topluca çıkıp bizi yolcu edip el salladılar. Turizm konusunda yeni yeni bilinçlenmenin olduğu her yerde hissediliyordu. Hizmet sektöründe çalışanlar çok saygılı, sempatik ve disiplinliydiler.

Otobüsümüz yol alırken Akçakoca FM. Ve Fındık FM canlı yayınlarına başlamışlardı. Bu yayınlarda ağabeyimiz Alaattin Büyükkaya’nın tecrübelerinden istifade ederken, Cengiz Argat’tan, Rus özelleştirmesinin detaylarını, Şükrü Bayram’dan makas değiştirirken ne hayal kırıklıkları yaşadığını, Genco Günay’dan tasavvuf öğretilerini, Burak Alpay’dan Fotoğraf koleksiyonculuğunu, Abdullah Köktürk’ten aromatik bitkileri öğreniyorduk

At sürüleri bozkırda akıp gidiyordu. Gördüğümüz bir sürünün çobanı motosikletliydi.

Saat 12,30’da Mongol Nomadıc Tourıst Camp isimli yerde yemek molası verdik.

Girerken bizi yöresel kıyafetli sempatik kızlar karşıladı. Menüde, pirinç çorbası ve üzeri ince bir hamurla örtülmüş, altında fırında pişirilmiş et vardı. Sosları çok farklı ve lezzetliydi.  

Yemek sırasında kızlar şarkı söyleyip, yöresel danslarından örnek sergilediler. Dışarda çadırlardan oluşan bir çarşıda hediyelik eşyalar ile tablolar satılıyordu.

Yolda, Akçakoca FM ve Fındık FM tarafından ‘Gezinin En’leri yarışması yapıldı ve aynı ödülle birinci gelenler fotoğraf çektirdi.

Gezi boyunca araçta arkadaşlar arsında hoş takılmalar da oluyor, şakaların ardı arkası gelmiyordu… Bu yakıştırmalardan bende  ‘Erdali Karakurumi’ ismiyle nasibimi almıştım.

21 kişilik gezi gurubumuzla saat 14,00’de Ulanbatur’a geldik. Otelimize yerleştikten sonra bir heyet hâlinde Khan-Uul semtindeki belediyeye misâfir olduk. Abdullah Köktürk önceden randevu aldığı için bizi karşıladı.

Altı kişilik belediye heyetiyle görüştük. Tercümanlığı, İstanbul’da tahsilini tamamlamış Bayar Saikhan yaptı. 

Belediye Başkan vekili Tseron B’nin THY ve İstanbul Havalimanıyla ilgili övgü dolu sözleri bizleri gururlandırdı.

Geldiğimiz belediye 300.000 nüfuslu ve 8 semtten oluşuyormuş. Ülkenin zenginleri ve ünlüleri bu semtteymiş.

Karşılıklı iyi niyet temennilerinden sonra belediyeden ayrılıp ekiple buluştuk ve alış veriş merkezine gittik.

Fiyatlar pahalıydı. Genelde hediyelik eşya alışverişi yaptık ve yemeğimizi yedikten sonra sabah 04.00’de uyanmak üzere otelimize gidip odalarımıza çekildik.

Sabah, otel görevlileri tarafından verilen kahvaltı paketlerimizi alıp saat 05,00 de aracımıza binip Cengiz Han Havalimanı’na geldik. Günün en renkli olayı, Genco Günay’ın, Orhun Vadisi’nde bulduğu dana kellesinin, her türlü engellemelere rağmen kafileden kopmaması ve tâbir yerindeyse kapıdan atılıp, bacadan girerek tüm gümrükleri aşıp, İstanbul’a gelmesiydi…

Pasaport, bilet ve bagaj işlemlerimizden sonra 08,10’ da THY uçağına binip, sekiz buçuk saatlik bir yolculuktan sonra ‘Dünya’nın İncisi’ İstanbul’a indik.

Ahenkli ve dolu dolu geçen bir geziyi geride bırakırken yeni dostlar edinmenin ve kültürümüzün ana kaynağını görmenin mutluluğu ile vedâlaşıp ayrıldık.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Erdal Bey, Gezide aranızda bulunamayışının hüznünü yaşarken, mükemmel anlatımınızla, ben de kafiledeymişim gibi haz ve heyecan duydum. Minnettarım.

ERDAL GÜZEL: Erdal Güzel, ailesinin ikinci çocuğu olarak, 1955 yılında Erzurum’da dünyâya geldi.  Gazi İlkokulu’nda başladığı ilköğrenimine Dumlupınar’da devam edip Cumhuriyet İlkokulu’nda bitirdi.  Güzel, Ortaokulu Gazi Ahmet Muhtar Paşa Ortaokulu’nda, liseyi de Erzurum Lisesi’nde tamamladı.   Liseyi bitirdikten sonra 1972-1973 eğitim öğretim yılında Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nün FKB bölümünde bir yıl okudu. Ertesi yıl yeniden üniversite sınavına girerek Eczacılığı kazanan Erdal Güzel, 1976 – 1977 eğitim-öğretim yılında da Gazi Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldu. İki yıl Sağlık Bakanlığı bünyesinde, kamu eczacısı olarak çalıştı. Daha sonra vatanî görevini 1979 -1980 tarihleri arasında İstanbul’da yaptı.   İki yıl Erzurum Meslek Yüksek Okulu’nda ‘Kimya Öğretmenliği’  yaptıktan sonra, iki yıl da Atatürk Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde ‘Hasta ve Eczacı İlişkileri’ derslerini verdi.   1980’den bu yana serbest eczacı olarak çalışan Erdal Güzel, sorumluluklarının bilincinde sosyal yönleri gelişmiş bir kişi olarak değişik sivil toplum kuruluşlarında görev almıştır.   Gönüllü Erzurum elçisi, yazar, sivil toplum kuruluşu takipçisi, gönül insanı, Erzurum sevdalısı birisi olan Erdal Güzel, eczacılık mesleğinin yanında, çeşitli gazete ve dergilerde güncel ve sosyal içerikli yazılar kaleme almakta, özellikle Erzurum’un mahalleleri ve çarşıları ile ilgili yazıları şehir kültürüne ciddi katkı sağlamaktadır.   Türkiye Yazarlar Birliği üyesi olan Erdal Güzel’in ‘Güzel Erzurum’, ‘Erzurum’dan Güzel Hâtırâlar’ , ‘Sözün Güzeli Erzurum’, ‘İnsan ve Vicdan’ ile ‘Güzel Gezginin Anıları’ isimli yayınlanmış beş kitabı bulunmaktadır.   Erzurum’a gelen sığınmacılara maddî ve mânevî destek sağlayan Güzel, sığınmacılar tarafından ‘Büyükbaba’ olarak tanınmaktadır.   Uzun yıllar 13.Bölge Eczacı Odası Haysiyet Divanı Başkanlığı, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı Koruma Kurulu üyeliği, Erzurum Büyükşehir Belediyesi Kent Konseyi Çevre Şehir ve Kültür Meclis Başkanlığı, Yakutiye Belediyesi Kent Konseyi üyeliği, Kuzeydoğu Anadolu Kalkınma Ajansı Kalkınma Kurulu Başkanlığı , Halk Sağlığı Müdürlüğü Hareketli Yaşam Kurulu üyeliği, Erzurum Emniyet ve Trafik Hizmetlerini Geliştirme Derneği üyeliği, Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü Tıbbi ve Aromatik Bitki ve İlaç Araştırma Merkezi Müdürlüğü Danışma Kurulu Üyeliği, Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dış Danışma Kurulu Üyeliği, İl İnsan Ticaretiyle Mücadele Koordinasyon Komisyon Üyeliği,Erzurum Valiliği Sosyal  Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı üyeliği, Türkiye Yazarlar Birliği Erzurum Şubesi üyeliği, ve Türk Ocağı Erzurum Şubesi üyeliği, Erzurum Tarih Derneği üyeliği  gibi sorumluluk isteyen görevlerde bulunmuş olan Güzel, Palandöken Masterler Koşu Grubu Sporcusu olup, on sekiz  yıldan beri de Erzurum’un en büyük sivil toplum örgütü olan Erzurum Kalkınma Vakfı’nın (ER-VAK) Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı sürdürmektedir TURYAK tarafından 2016 yılında “Örnek Kıdemli Vatandaş” seçilen Güzel, 2023 yılında Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun olmuş şu an aynı üniversitenin İş Sağlığı ve İş Güvenliği Bölümü’nde okumaktadır evli ve üç çocuk babasıdır.

(BİTTİ)

Kocaeli Aydınlar Ocağı, 40. Yıl Etkinliklerine Kıbrıs Barış Harekâtı İle Başladı

Kocaeli Aydınlar Ocağı, 2025’in Mayıs ayında kuruluşunun 40. yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyor. 40. yılında bir seri etkinlik planlayan Kocaeli Aydınlar Ocağı, 28 Eylül Cumartesi günü tramvay yolu üzerindeki Sivil Toplum Kuruluşları Merkezi’nde bu etkinliklerin ilki olan ve Sema Aktemur Akçay’ın konuşmacı olarak katıldığı “Kıbrıs Barış Harekâtının Kocaeli Basınına Yansımaları” adlı bir konferans düzenledi.

Konferansa Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın önceki dönem başkanları Dr. Halil İbrahim Kahraman, Selçuklu Düşünce Kulübü Başkanı Tarihçi Dr. Süleyman Pekin, Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyeleri Prof.Dr. Tahir Serkan Irmak, Salih Işık, İdris Türkten, Gökhan Önal, Yunus Batmaz, Av. Fatih Kürşad Atalay, Hikmet Baltacı, Kocaeli Milli Kuruluşlar Birliği Başkanı Yücel Alpay Demir, Kocaeli Tokatlılar Derneği Başkanı Turan Şahin, Kocaeli Çankırılılar Konfederasyonu Başkan Vekili Mustafa Çalım, KOSKAD Başkanı Recep Sarısakal, Kocaeli Sağlık Çalışanları Derneği (SAĞLIKÇA) Başkanı Adem Yaman, Hürriyetçi Sağlık Sen Kocaeli İl Başkanı Ercan Öztürk, Hürriyetçi Eğitim Sen Kocaeli Üniversitesi Baştemsilcisi Doç. Dr. Ali Talip Akpınar, Güney Mahallesi Yardımlaşma Derneği Başkanı Oktay Yaşar, Tüm Sanatçılar ve Şairler Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Söğüt, Yeniden Aydınlanma Derneği Kurucularından Ali Osman Aydın, Turan Asrı Gençlik Derneği Başkanı Güneş Şahin, Cemil Uslu, Osman Ölçer, Mehmet Pamuk, Av. Emre Kalaycı, Orhan Yılman, Kıbrıs Gazisi Hüseyin Akçay ve çok sayıda izleyici katıldılar.

 Kocaeli Aydınlar Ocağı Yönetim Kurulu Üyesi Av. Fatih Kürşad Atalay’ın sunuculuğunu yaptığı program saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başladı. Açılış konuşmasını Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Gürkan Uysal gerçekleştirdi.

 Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Gürkan Uysal konuşmasında, Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın kuruluşunun 40. yıldönümü kapsamında bir dizi etkinlik planladıklarını ve 2024 yılının Kıbrıs Barış Harekâtının 50. yıl dönümü olması nedeniyle Kıbrıs Barış Harekâtının Kocaeli Basınına Yansımaları adlı konferansla başladıklarını söyledi. Uysal konuşmasına, “Bugün Kıbrıs dendiği zaman TRt5ğ5üşrkiye’de maalesef legal kumarhane algısı hâkim.  Ancak Kıbrıs, stratejik konumuyla, tarihiyle, ekonomik boyutuyla Türkiye için son derece hayati önemi haiz bir ada. Harekât 1974 yılında yapıldı ama harekâtın hazırlıkları 60’ların başında yapılmaya başladı. Oradaki soydaşlarımıza bir jenosit uygulanacağını ön gören devlet aklı daha 60’lı yılların başında hatta 50’lerin sonunda Kıbrıs’a silah sevkiyatı gerçekleştirerek ve oradaki soydaşlarımızı eğiterek direnişi örgütlediler. Kıbrıs Barış Harekâtında Kocaeli çok önemli bir rol oynamıştır. O dönemde iktidarda bulunan koalisyonda hem cumhuriyet Halk Partisi’nden hem de Milli Selamet Partisinden Kocaeli milletvekilliği yapan bakanlar görev yapmaktadır. Ve elbette Harekâtın Kocaeli basınına da yansımaları vardır ve bu yansımaları bizlere Sema Aktemur Akçay Hanımefendi anlatacak” dedikten sonra sözü Sema Aktemur Akçay’a bıraktı.

 Sema Aktemur Akçay, konuşmasında Kıbrıs’ın tarihini, Osmanlı Devleti’nin Kıbrıs’ı fethettikten sonra yüzyıllarca hâkimiyetinde tuttuğunu, adanın daha sonra İngilizler tarafından ilhak edildiğini anlattı. Kıbrıs’ta soydaşlarımıza karşı başlayan soykırım hareketinden sonra Türkiye’nin adaya yaptığı müdahale sürecini aktardı.

Sema Aktemur Akçay Kıbrıs Barış Harekâtında Kocaeli’nin çok önemli bir rol oynadığını, Donanma Gölcük’te yer aldığı için çıkarma faaliyetine katılan gemilerin ve askerlerin Gölcük Donanma’dan yola çıktıklarını, o dönemdeki hükümette Kocaelili iki vekilin CHP’li Hurşit Güneş’in Dış İşleri Bakanı MSP’li Şevket Kazan’ın Adalet Bakanı olarak görev yaptıklarını, Kıbrıs Barış Harekâtı için düzenlenen bağış kampanyasında Kocaeli’nin bağış rekoru kırdığını, Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Rumlar tarafından işkenceyle şehit edilen pilot Cengiz Topel’in Kocaelili olduğunu, Cumhuriyet tarihi boyunca Atatürk’ün cenaze töreninden sonra en büyük katılımın Cengiz Topel’in cenaze törenine gerçekleştiğini, Cengiz Topel’in isminin okullara, caddelere ve havalimanına verildiğini aktardı. Akçay sözlerini Kocaeli basınının Kıbrıs Barış Harekâtına tam destek verdiğini aktararak sona erdirdi.

 Konferansın ardından Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Gürkan Uysal, Sema Aktemur Akçay’a teşekkür etti ve günün hatırası olarak İzmit’in sembolü olan Saat Kulesi biblosu hediye etti.

 Hediye merasiminin ardından Sema Aktemur Akçay, Kıbrıs Barış Harekâtının Kocaeli Basınına Yansımaları adlı kitabını imzaladı. Katılımcıların fotoğraf çekiminden sonra konferans sona erdi.

Dinleyicilerden bir fotoğraf karesi

Konferans sonrası toplu çekim

Çocuk Eğitiminde İletişim

            “Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz.” Pestalozzi

Aile eğitimindeki en önemli ilke, ailede iyi bir iletişim ortamının oluşturulmasıdır.İletişim, kişiler arasındaki karşı­lıklı bilgi, duygu, tutum, beceri yani davranışların paylaşılması demektir.

Aile içi iletişim, eşlerin birbirleriyle, ço­cuklarla ve diğer aile bireyleriyle bilgi alış verişi demektir. Çocuk, iyi bir eğitimi, iyi bir aile ortamında edinir. Bunun için eşlerin birbiriyle iletişimlerinin iyi olması gerekir.

Aile iletişiminin iyi olması, aile bireylerinin hayatı paylaşmalarıyla mümkündür. Evi paylaşmak, hayatı paylaşmak anlamına gelmez. Hayatı paylaşmak, evde iş bölümü yapmak da değildir.

Evde sadece maddî şeyler değil, manevî şeyler ve duygular da paylaşılı­yorsa, birlikte yaşanıyorsa hayat paylaşılıyordur. Hayatı paylaşmak, hayatın güçlüklerini beraber karşılamak, sevinçlerini beraber yaşamak ve bundan da keyif almaktır.

Sağlıklı bir ilişkinin oluşmasında, anne babanın ruh sağlığı da önemlidir. Mutsuz aileler, eşinden yeterli ilgi görmeyen, ekonomik sıkıntılar ve gerginlikler içinde yaşayan anne babalar, çocuklarıyla iyi bir iletişim ortamı kuramazlar.

Birbirlerini seven eş­ler çocuklarına duygusal olarak daha iyi bir gelişme imkânı sunarlar. Evlilikte kaçınılmaz bazı sorunlar, anlaşmazlıklar olabilir. Çocuk için önemli olan sorunların varlığı değil, anne babanın bu sorunları karşılama biçimidir.

Örneğin, eşlerin, başkalarının yanında tartışmaları, birbirlerine rencide edici sözler söylemeleri, hem kendileri, hem de çocuk için so­nun başlangıcıdır. Eşlerin birbirlerini tamamlamaları ise çocuk için mutluluk, huzur ve güven kaynağıdır.

Empati, iyi iletişim kurmayı kolaylaştırır. Empati, bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlama­sıdır. Bir çocuğa etki etmek, onu eğitmek, onunla olumlu iletişim kurmaya bağlıdır. “Zorla güzellik olmaz.” atasözü bunu açıklar. Birisinden nefret eden bir çocuk, ondan hiçbir şey öğrenemez.

Aile içi iletişiminin nasıl olduğunu değerlendirmek isteyen­ler şöyle düşünebilirler: Evinizde birçok ka­mera var,  sizin tüm hareket ve konuşmalarınızı kaydediyor. Siz ertesi gün çekilen görüntüleri izliyorsunuz. İzlerken, konuşmalarınızdaki güzel sözlerinize artı puan, “azarlama, bağır­ma, tehdit, alay gibi” olumsuz sözlerinize eksi puan verin.

Bakın artılarınız mı fazla, eksileriniz mi fazla? “Be­nim ağzımdan hiç kötü söz çıkmaz, ben melek gibi bir insa­nım” diyenlere de “evet benim hatalarım olabilir” diyenlere de denemelerini tavsiye ederiz.

İyi örnek veya model olmak, yaşayarak eğitmek, iyi davranış ör­nekleri sunmak eğitimde önemlidir. Sağlam kişiliğin temel taşlarından olan; sevgi, şefkat ve güven duygusu ancak sıcak bir aile ortamında yaşanılarak kazanı­lır.

Etkili bir dinleme birçok sorunu giderir. Sorunlarına çözüm bulunan çocuklar kendilerine daha çok güvenir ve daha güçlü olurlar.

Anne babası tarafından dinlendiğini, duygularını rahatlıkla ifade ettiğini gören çocuk, kendine önem verildiği ve sevildiği duygusunu yaşar. Söz hakkı verilmeyen, sürekli sözü kesilen çocuk, huysuzluk, saldırganlık veya eşyaya zarar verme gibi uyumsuz davranışlar gösterir. Ya da içine kapanıp duygu ve düşün­celerini aktarmada aşırı zorlanır.

İyi dinleyici anne baba; “söz kesmez, yargılamaz, çocuğun ne söylediğinin farkındadır. Göz teması kurar, tüm dikkatini çocuğuna verir.” Çocuk konuşurken dinlenildiği zaman; konuşma yetene­ği, kelime hazinesi gelişir, kendini rahatlıkla ifade eder. Çocuk derdini davranışla göstermek yerine, sözle ifade ederek rahatlar.

Anlaşıldığını hisseden çocuk, kendini huzurlu ve güven­li hisseder. Sorunlarını konuşarak halleder. Çocukla anne baba arasında yakınlık doğar, çocuk onlara danışır, diyalog kurar. Söyledikleri dinlenen çocuk, anne babasını dinler. Kendisine değer verildiğini hisseder. Etkin dinleme için anne babanın alacağı tavırlar:

 -Çocuğun söylediğini duymak istemelisiniz. Bu, onu din­lemek için zaman ayırmak istemeniz anlamına gelir. O andaki soruna yardımcı olmayı gerçekten istemelisiniz.

-Duyguları sizin duygularınızdan farklı olsa da, onun duygularını kabul etmelisiniz.  Çocuğun, onlarla baş edebilece­ğine ve sorunlara çözüm bulacağına güven­melisiniz. Bu güveni, çocuk sorunlarını çözerek kazanacaksınız.

-Duyguların sürekli değil, geçici olduğunu anlamalısınız. Duygular değişir, nefret sevgiye dönüşebilir. Çocuğunuzu, sizden ayrı bir birey olarak görmelisiniz. Sorunları olduğunda onun yanında olmalı ama karışma­malısınız.

Ailenin ortak sorunları rahatça konuşulabiliyor ve birlikte sohbet havasında paylaşılıyorsa sağlıklı aile içi iletişimi var demektir. Aile içi iletişim bozukluklarının temelinde, anne-baba­ların etkili iletişim yollarını kullanamamaları yatar.

Anne babalar, bazen çocuklarına; “emir vermek, yönlendir­mek, uyarmak gözdağı vermek, ahlak dersi vermek, öğüt ver­mek, çözüm ve öneri getirmek” veya baskıcı iletiler; “yargılamak, eleştirmek, suçlamak, isim takmak, alay etmek, utandırmak, yo­rumlamak, tanı koymak, analiz etmek, öğretmek, nasıl yapılaca­ğını söylemek” gibi yanlış çözüm iletileri gönderirler.

Yanlış iletişim, çocuğun suçluluk ve pişmanlık duymasına, annesi ve babası tarafından sevilmediğini hissetmesine neden olur. Kendilerini yetersiz ve değersiz hissederler.

Aile içi ilişkilerde tartışmalar doğaldır. Bu anlaşmaz­lık ve tartışmaların nasıl sonuçlandığı önemlidir. Çocuk anne ve babasının sorunlarını tartışarak olumlu bir şekilde çözdük­lerini gördükçe, kendi yaşamında karşılaşabileceği problemlere hazırlanma fırsatı bulur.

 “Emir cümleleri, korkutmak, sadece öğüt vermek, yargılamak, suçla­mak, eleştirmek, aşağılamak, lakap takmak, sorgulamak, konu­yu saptırmak, alay etmek, sınamak” vb. gibi davranışlariletişimi engeller.

Çocuğun kişiliği de zarar görür. Çocuk kavgacı olur ve saldırganlaşır sa­vunmaya geçer, kızar, küser, güven duygusu zayıflar, sevilmedi­ği duygusuna kapılır. Sürekli olarak sıkı takip, her şeyin en iyisinin yapılmasını istemek, suçlama, konuşma yasağının aşırı şekilde uygulanması fayda yerine zarar verir.

Çocuğun hatalı davranışı eleştirilmelidir, çocuğunkendi değil. Çocuğa kendi düşünce ve isteklerini ifade etme şansı tanı­mak, onun birey ve güçlü olma arzusunu güçlendirir. Tartışmayı sert tepkiler vererek kesmek, ona ve düşüncelerine saygısızlık anlamına gelir.

Tartışmalarda anne babanın kullandığı söz, ses tonu ve tavırları çocuğa örnek olur. Tartışma, mutlaka galibi olması gereken bir yarışma, mücadele ya da savaş değildir.

Çocuğuna karşı haksızlık ettiğini düşünen anne baba, özür dilemeyi bilmelidir. Bunu yapamayanlar, çocuğa doğruyu gösteremez ve hatadan dönmenin erdemini anla­tamaz.

Çocuğun kişiliğine yönelik olumsuz mesajlar tepkisel davranışlar oluşturur. Yaptığı hatadan dolayı ço­cuğa, “aptal, sen adam olamazsın, geri zekâlı” gibi sözler söylemek, çocuğun üzülmesine, anne babaya kızmasına ve iletişimin kopmasına neden olur. Çocuk ya kendini tamamen geri çeker, ya da saldırgan olur.

Anne babaların; “sana şu televizyonun sesini kes dedim!..” gibi sert ifadeler kullanması, mesajın açık olmadığını ifade eder. Bunun yerine, “televizyonun sesinin bu kadar açık olması beni rahatsız ediyor” ifadesi duygularımızı daha güzel anlatır.

“Çocukları iyi eğitenler, onları onurlandırırlar. Çünkü onlara sadece bir hayat değil, yaşama sanatı kazandırırlar.” Aristo

Sevgiyle kalın…

İnsan Denen Muamma!

   “Muhabbetten oldu Muhammed hâsıl,

     Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?”

     Hz. Muhammed’e “İlâhî Muhabbet”in sebebi; Allah’ın ilmindeyken, O’nun tarafından sevilmiş olması, Allah’ın O’nu kendine muhatap olarak seçmesidir.

     Allah’ın Hz. Muhammed’i muhatap seçmesinden; her insan kendine bir pay çıkarabilir. Hz. Muhammed’in şahsında insan; Allah tarafından seçildiğini, has bir muhatap kılındığını. Dünya denilen ziyafet sofrasında ağırlandığını. Sonrasında ise, Âhiret’te devam etmek üzere, orada ebediyyen kalacağını düşünmeli. Ve bu seçilişi insan; kendisi için, en büyük bir şeref saymalı.  Yüce Allah’a muhatap  olmayı en büyük paye bilmeli. Bunu, gayelerin gayesi olarak hedef edinmelidir.

x

     Bu meşhur beyti, bir de şu şekilde ifade edebiliriz:

   “Muhabbetten oldu insan hâsıl,

     İnsansız muhabbetten ne hâsıl?”

     Çünkü, Hz. Muhammed’in şahsında insan, masnuatın / sanatla yaratılanların en mükemmeli, en harikası ve mahlûkatın en câmii (çok yönlüsü)dür.

     Böylece insan, bu İlâhî muhabbet ve rağbetin ve bu niteliklerin en mümtaz / en seçkin mazharıdır.

     Bu özellikleri yüzünden hilkat / yaratılış ağacının, yani kâinatın şuurlu ve bilinçli bir meyvesidir.  

x

     Bunun içindir ki, Yüce Allah nezdinde, kâinat değil insan;  

     Allah’ın gözdesi, âdeta bir tanesidir. 

     O’nun için insan, âdeta Allah’ın biçilmiş kaftanıdır. Bu yüzden, Allah’ın tercihi insandan yana ağır basmaktadır.

     Çünkü, bu hakikati en güzel şekilde ifade eden, şöyle bir rivayet vardır:

   “Ne arz beni içine alır, ne de sema.

     Mü’min kulumun kalbine yerleşirim.” (Prof. Dr. Şadi Eren: Aclûnî, II, 195)

x

     Ey insan sen! Parçası ve mensûbu olduğun kâinattan önce plânlandın. Düşünüldün. Donatıldın.

     Sonra da, rûhun; maddeye yani ete kemiğe büründürülerek; dünyaya ve lâyık olduğun yere konuldun.

     Ölürken ve batarken de, yeni doğuşlarda olacaksın.

     Korkmana sebep yok!

     Çünkü nisyana / unutulmaya gark olmayacaksın!

     Bu defa daimî olarak, varlığını hep sürdüreceksin!

x

     Çünkü,

      Mademki Allah bâkî,

     Sen de onunla,

     Olacaksın daimî!

     Ya ne sanıyordun?

     Ey insan kendini;

     Sen yolda bulunmadın ki,

     Elbette,

     Olacaksın ebedî.