7.7 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 147

Târihçi ve Sosyolog Doç. Dr. MEHMET BİLGİN ile ‘LÂZLAR’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Orta Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız, Sinop’un doğusundan Kemalpaşa ilçesindeki Sarp sınır kapısına kadar olan bölgede oturan insanlarımızı ‘Lâz’ olarak anıyor. Onlar Türkiye’nin ve hatta dünyanın her tarafında var. Belirtilen bölgelerde topluca yaşayanlar ve doğma büyüme o bölgeden olanlar kast ediliyor. Lâzların etnik bir grup olduğu da söyleniyor. Bölgede kapsamlı incelemeler yapan bir uzman olarak görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Mehmet Bilgin: Sâdece sınırın bu tarafında Lâz yok. Ötesinde de Lâz var. Osmanlı coğrafyasında olan, öte taraftaki Lâzlar da bizimkilerle aynı. Sarp’ta sınır var. Sınırın iki tarafta ayrı kalanlar, aynı zamanda akraba. Çok daha ötesinde Megreller var. Dil olarak Lâzların diline biraz yakın. Ama Lâzlar kendilerini Megrellerden ayrı tutmuş.

Ama konuyu doğru bir şekilde açıklayabilmemiz için imkânlar ölçüsünde bâzı tespit ve hatırlatmalar yapmamız lâzım. İlk tespitimiz Lâz kelimesinin bir etnik grup adlandırması olmanın ötesinde coğrafî bir adlandırma olduğudur. Bilebildiğim kadarıyla bu Roma döneminden îtibâren böyle. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde de devam eden bir coğrafî adlandırma. İstanbul’da yaşayan için, İstanbul’dan îtibâren bütün güney Karadeniz sâhilleri Lâz. Bu tespit târihî gerçekleri anlayabilmek ve açıklayabilmek için çok önemli. Sâdece ‘Lâz’ için değil, Kürt için de, Gürcü için de, Acem için de halkın coğrafî olarak adlandırılması geçerli. Bir lokal örnek olarak Trabzon bölgesinde, Gümüşhâne-Bayburt bölgesinde yaşayan halk için kullanılan ‘Halt’ adlandırması var. Bu bir etnik değil, coğrafî bir adlandırma. Gümüşhâneli anlamında. Roma’nın Haldiya eyâletinden kalma bir adlandırma.

Lâz, coğrafî adlandırmanın ötesinde etnik bir gruba da verilen ad. Ama aynı zamanda Doğu Roma / Bizans döneminden kalma coğrafî bir terim. Kavramı coğrafî anlamda kayda geçiren Roma kaynakları. Roma kaynakları ‘Lâzika Krallığı’ndan da bahsederler. Trabzon’da devlet kurmuş olan Komnenosları Doğu Roma / Bizans kaynakları ‘Lâz Dükleri’ olarak kaydediyor. Roma’nın sınır bölgesinde olmak, kimliklerini yaşatabilmek için vesile olmuş. Ortodoks kilisesi tarafından Romalılaştırılmadan / Rumlaştırılmadan varlıklarını devam ettirebilmişler. Lâz tâbiri ülkemizde coğrafî terim olarak; Doğu Karadeniz sâhilleri, özellikle, Ordu-Giresun-Trabzon-Rize bölgeleri için Erzurum-Ardahan-Kars bölgesinde yaşayan halk tarafından hâlâ daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu söyleyişi en son duyduğumda Ardahan’da bir kamyon şoförü; ‘Lâzlar yol kenarlarına fındıklarını sermiş kurutuyor. Fındıkların başında tek bir bekçi bile yok…’ demişti.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadı isem, Lâz isimlendirmesinin bölge ile alâkalı olduğunu fakat ‘etnik bir grup’ olabileceğini de îmâ ettiniz. ‘Etnik Grup’ kavramının târifi ile röportajımıza devam edebilir miyiz?

Dr. Bilgin: Sorunuzu açıklayabilmek için önce millet / ulus dediğimiz yapıyı bilmemiz lâzım. Millet / Ulus tâbiri önce İngiltere’de ortaya çıktı. Yaklaşık yüz yıl sonra Fransa’da. Oradan önce Avrupa’ya sonra dünyâya yayıldı. Özetle 17.-18. yüzyılda ortaya çıktı. Millet, insanların oluşturabildikleri en büyük ve en geniş muhayyel sosyal birlik. ‘Millet’; hür, eşit ve anayasa ile alâkalı bir sitem içinde, kanunlar çerçevesinde âdil bir sistemde yaşayan insanlardan oluşur.

Toplumbilimciler / sosyologlar, millet olarak şekillenip ortaya çıktıktan çok daha sonra, milletin içinde varlıklarını devam ettiren yeni (sınıflar) veya eski (etnisiteler) oluşumları da söz konusu etmişlerdir. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da millet etnik unsurlardan oluşmuş. Bu millet olmaya engel değil. Millet birliği oluşunca ortak sevinçler, ortak üzüntüler birlikte yaşanmaya başlar. Millet olmak için sınırları belli bir vatan toprağı söz konusu. ‘Vatan’ kavramı Osmanlı’nın son dönemine kadar bizde de yok. Bunu bize öğretmeye çalışan Nâmık Kemâl. Bizim ortaokul ve lise çağımızda, iftira atmayı alışkanlık

yapmış bâzı çevreler bize Nâmık Kemâl adını kullanarak müstehcen fıkralar anlatılırdı. Nâmık Kemâl’i ahlâksız olarak niteler ve kötülerdi. Bundan da büyük haz duyarlardı. Nâmık Kemâl’in başına gelenlerin tamamı ‘sultanın mülkü’ yerine ‘vatan toprağı’ demeye, dedirtmeye çalıştığı için… Yoksa Avrupa’da sürgünde iken yazdığı yazılarda bile, ‘Batıyı’ batı yapan yeni (modern) değerlerin aslında Kur’ân da mevcut olduğunu belirtir. Hz. Muhammed’in getirdiği dinin yüceliklerini yazardı.

Dinî bayramlar her dinin inanan mensupları için vardır. Millî bayramlar ise gönüllü olarak millet bütünü içinde yer almış herkes için… Daha geniş muhayyel bir bağ diyoruz ya. Birden çok din mensubu aynı muhayyel birlik içinde olabiliyor. Ondan önce, Ortaçağda ve tabi ki Osmanlıda da her dinin veya mezhebin mensubu ayrı birer millet olarak tanımlanıyordu. İmparatorluklar ayrı ayrı milletlerden oluşmuştu. Yöneticiler bunları birbirine karşı kullanırlardı. Yönetim anlayışı buydu. Din adamları ortaçağın icapları gereği, her türlü etnik oluşumları din kazanı içinde eritip birleştirmeye çalışırdı. Bu ortaçağın karakteristiğidir.

Doğu Roma’nın mezhebi Ortodoksluk olduğu için biz Osmanlı toprağında yâni sultanın mülkünde, Ortodoksları Arapçada olduğu şekliyle Rum yâni Romalı olarak adlandırıyorduk. Farklı dinlere, mezheplere mensup oldukları halde, Türkçeden başka dil bilmedikleri için, sâdece Türkçe konuşabilenler, Arap, Rum, Ermeni, Süryâni, İbrani alfabeleri ile ama dil olarak Türkçe; din kitapları, edebiyat kitapları, gazeteler, dergiler, yıllıklar yayınladılar. Bunların binlercesi elde mevcuttur. Müslüman veya değil, biz bunlarla örf, âdet, gelenek ve halk kültürümüzü ortak yaşadık. İnandıkları dinin alfabeleri ile bu alanlarda Türkçe çok eser bırakmışlar. Yazılı kaynakları inceleyebilir, tespiti sınayabilirsiniz. Farklı dinlerden kaynaklanan farklılıklar da hoş görü gösterilip birlikte kutlandı. O asırların yöneticileri, ortaçağın millet yapılanması içinde bunları dışladılar. Modernleşmede kaçırdığımız en önemli şey buydu. Sonuç: Osmanlının akıbeti, son iki asırda şekillenmiş

İngiltere’de, Fransa’da, Almanya ve İtalya’da millî birlik kurulurken, mevcut etnik gruplardan birinin dili millî dil olarak benimsenmiş, millî eğitim tarafından bütün ülkeye öğretilmişti. Neden mi? ‘Millet’ olurken, iletişim kurmak söz konusu. İlk millî iletişim ağı, millî dil olmuş. Etnik gruplardan birinin dili millî dil olarak seçilmiş, ülkeyi birbirine bağlamak için millî dil olarak inşa edilmiş.

Bir de fizikî iletişim ağı lâzım. O da demiryolu ve yollar. Bir yerden bir yere gidip gelme kolaylaşınca, millî dille tanışıp bilişme kolay olduğu gibi farklılıklar azalıp benzerlikler çoğalmış. Tabîi paralel gelişmeler de var. İlim ve sanayi… Millet örneklerinin temelinde bir de burjuva sınıfı ve millî ekonomi var. ‘Millet’i çok az olsa da açıkladık. Şimdilik bunu yeterli görüp, devam etmemiz lâzım.

Çetinoğlu: Farklı bir târif sundunuz. Teşekkür ederim. Anayasamızda yer alacak ‘Türk Milleti’ kavramı için lüzumsuz, yanlış ve hattâ zararlı fikirler ortaya atıldı. ‘Türkiye vatandaşı’ndan bahsedildi. ‘Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar Türk’tür.’ Denildi. Türklüğün bir âidiyet meselesi olduğu unutuldu. Azerbaycan, Özbekistan, Türkenistan ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan soydaşlarımızın Türklüklerinin reddedilmesine sebebiyet veren yorumlara meydan açıldı. ‘Millet’ târifi yapılamadan konu rafa kaldırıldı. ‘Millet’ için dil birliğine dayanan târifler, çok az da olsa din, ırk / etnisiteye ve coğrafyaya dayanan târifler de yapılıyor. En doğrusu kültür unsurana bağlı târifler olsa gerek. Türk milletinin genlerinde ırkçılık yoktur.

Efendim, konumuza dönersek… Lâzlar için ‘bir etnik grup’ diyenler var. ‘Etnik grup’ târifinden ne anlamalıyız?

Dr. Bilgin: Etnik yapıya gelince: İnsanlar, kendilerini ötekine göre tanımlarlar. Kendinde olanı olmayanı öteki ile mukayese ederek belirginleştirirler. Aynı şey; âileler, gruplar, topluluklar ve toplumlar için de söz konusudur. Topluluklar söz konusu olduğu zaman kendilerini diğer topluluklarla mukayese ederler. Benzerliklerini ve farklılıklarını görür ve

tanımlarlar. Farklılıklarını gördüğü zaman etkilenir, araya mesâfe koyduğu gibi kaynaşma (etnogenez) de olabilir. Ama her halükarda grup kendinde olanları bu defa da tanımlamış olarak benimser.

Farklılaştırır veya farklılaşır. Bu farklılıklar giyim kuşamdan, yemeklere, yeme şekillerine, yaşadıkları ortamdan yaşama şekillerine, dil veya şive farklılıklarına, din veya ibâdet ritüellerine kadar hayat ve kültür alanındaki zenginliklere kadar söz konusu olur.

Coğrafî olarak farklı bölgelerde yaşayanlarda bu tür farklılıklar olması tabîidir. Ova veya dağlık bölgede yaşayanların farklılıkları bile, bu mukayese için söz konusu edilebilir. Toplumu inceleyen sosyal bilimciler bunların farkında olarak bir takım sınıflamalar ve târifler yapmışlar. Bu târifler aslında sosyal ilimcilerden çok önce, insanlar karşılaştıkları durumu kelimelerle ifâde etmek ihtiyacı duyduğundan bu yana var ve dillerde bu durumlar için bâzı kelimeler kullanılmıştır. İlk çağlarda şehir surları içinde yaşayanların kendilerine ‘medenî / şehirli’, surların dışında yaşayanlara ‘barbar’ denmesi bu kapsamda oluşmuştur. Toplumlar giderek karmaşıklaştığı zaman kelimeler, içerik ve sayı olarak zenginleşmiş.

Sosyal ilimciler etnik grup tanımı için bâzı belirgin kriterler sunmuş. Basitçe etnik grup toplumdaki diğerleri tarafından dil, din, soy, geçmişte yaşadıkları bölge gibi bâzı farklı özelliklerine göre ayırt edilebilmeli. Grup üyeleri de kendi farklı aidiyetlerinin bilincinde ve onları koruma ve devam ettirme aktivitelerini devam ettirme gayretinde olmalı. Tabîi başka tanımlar da söz konusu edilebilir. Başka ölçüler de söz konusu edilmiştir. Ama Avrupa artık dışarıdan işçi olarak gelen yabancı toplulukları etnik grup olarak tanımlıyor. Kendi içinde farklı etnik dili olan ama millî dili konuşanları değil. Avrupa’daki milletler, bir dönem yabancı işçilere bakarak farkındalıklarını her defasında yeniden benimseyip, kendi millî kimliklerini pekiştirmiş. Avrupa şimdilerde Avrupa birliği çatısı altında, belli bir süre sonra uyum sağlayabilmiş yabancıların entegrasyonuna çalışıyor. Bunlar bizim sosyologlarımızın toplumla paylaşamadığı şeylermiş gibi duruyor. Çünkü ilim toplumdan uzaklaştırılmış.

Çetinoğlu: Doğu Karadeniz bölgesinde doğup büyüyen insanların tamamı ‘Lâz’ olarak kabul edilebilir mi? Lâzların; Lezgiler, Megreller ve Kıpçak Türkleri ile bağlantıları var mı?

Dr. Bilgin: Bölge halkı, etnik Lâzları ‘Dil bilen Lâz’ olarak anar. Buralar da yâni Lâzlar Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka ilçelerindeki bâzı köylerde diğer etnik gruplarla yan yana, iç içe yaşamaktadır. Aynı câmide ibâdet edip, aynı kahvehânede oturmakta, aynı okulda eğitim görmektedir. Lâz olanlar Lâzca dediğimiz bir dil konuşmaktadır. Tabîi Lâz dediğimiz bir grubun içinde. Ayrıca bu dil bu etnik grubun içinde de coğrafî olarak bazı farklılıklar gösterir. En duru Lâzca’nın Fındıklı bölgesinde konuşulduğunu söylediler. Ama Lâzlar ve Lâzların yaşadığı küçük vâdilerde daha bir çok gizem (sır) saklı. Meselâ Ardeşen ve Dutha bölgesi tamamen Kuman/Kıpçak Türklerinden oluşmuş. Hepsi de Lâz. Ama Dutha’da. bir kavgaya başladı mı, bütün mermiler bitene kadar günlerce devam eder. Sonra çevreden ileri gelenler ve din adamları devreye girer ve barış ilân edilir. Bütün Ardeşen de birçok âile Kuman/Kıpçak boylarına mensup. Bunların Kuman/Kıpçak olduğunu Osmanlı dönemine ait belgelerdeki âile isimlerinden anlıyoruz. Tolunoğlu, Türütoğlu, Topaloğlu, Demircioğlu, büyük ve yaygın Kuman boylarına âit isimler. Hatta bu âile isimlerine Mısırdaki Memlükler arasında da rastlanmaktadır. Yörede dolaşırken bâzı âilelere mensup olanların bu ilişkinin farkında olduğunu tespit ettim. Bir görüşmede bâzıları Lâzların asıllarının Mısır’dan geldiklerini söylediler. Oysa Mısır’a buralardan gidilmiş. Çünkü Mısır’daki Memlük devletini kuranlar Kuman/Kıpçak Türkleri.

Baybars al Mansuri ‘Et-Tuhfetu’l Mulûkiyye Fi’d-Devleti’t-Türkiyye’ adlı eserinde devletlerinin adını Türkiye olarak beyan etmiş. Adını Türk olarak beyan eden 3. Devletimiz. Bizdeki târihçiler pek bilmez ama Lâz olarak anılan âilelerden de Osmanlı tarafından Memlük olarak çocukların alındıklarını biliyoruz. Bunlar saraya yakın çevrelerin eli ile yetiştirilmiş.

Sadrazam olanlar var. Bunlar ‘devşirmeler’de olduğu gibi ‘Osmanlı’da Memlük Sistemi’ olarak ele alınıp incelenmeli. Osmanlı Müesseseleri Târihî içinde yerini almalı.

Bunların en meşhurlarından birisi, aslen Hopalı Tuzcuoğlu Memiş Ağa’nın da dayısı olan ve Tuna boylarındaki kalelerde başarılı görevler yaptıktan sonra Sadrazamlık yapmış olan Arhavi’deki Cordanoğullarından Lâz Ahmet Paşa. Cordanoğulları, ‘Lâzların Târihî’ adlı eserde ‘ünlü Lâz derebeylerinden’ diye anılır. Cordanlar da çok ünlü ve büyük bir Kuman/Kıpçak boyu. Gürcistan’da Macaristan’da ve Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerde, Türkiye’de, Yunanistan’da mevcut olduğunu biliyoruz. 1918 de ilk Gürcistan Cumhurbaşkanı Neo Jordanya’dır. (Nuh Cordan). Oğlu ABD de açıklamış. Bizde yakın olan ‘Üçkardeş gelmiş’ miti ile başlayan bir hikâye anlatmış. O Gürcü, Arhavi’deki Lâz, Sürmene’dekilerden Ortodoks Hıristiyan olanlar Rum, Müslüman olanlar Türk. Macaristan’dakiler Kuman/Kıpçak olduklarını bilirler. Bu hikâye bütün etnik bileşimlerin alt yapısının gerçek hikâyesi. Geniş ölçüde üstü örtülmeye çalışılan gerçekler böyle. Benzer âilelerin de, yaygın olarak bilinen isimler, lakaplar veya yeni isimlerle üzeri örtülmeye çalışılmış. Bunu bazen kiliseler de yapmış. Sadrazam olanlardan Borçka-Muratlı’dan Hurşit Paşa var. Dizdaroğlu. Ayrıca, Mısır’da heykeli dikilmiş olan Lâz oğlu Muhammed Paşa’da var. Çayeli’nin Kaptan Paşa’sı da var. Hepsi araştırılıp yazılmaya muhtaç. Ama bu saydıklarım Osmanlı memlük sistemine dâhil ve oradan yetişme. Bizim târihçiler, Osmanlıyı devşirmeye indirgemişler. Çünkü ilk Osmanlı târihlerini modernleşmiş batılılar yazmış. Bu kafayla buraya kadar gelebilmişiz. Oysa diğer imparatorluklar gibi, sistem tıkanınca Osmanlı da alternatifler geliştirmiş. Devşirmeler cıvıtınca, Doğu Karadeniz bölgesinden derebeylerin çocuklarını almış, saray çevresinde eğitmiş ve görevlendirmiş. Tuna boyundaki filo kaptanlarının bir kaçı Sürmenelidir. Söylediğim şeylerin belgeleri Osmanlı arşivlerinde var. Araştırmak için meraklısını bekliyor. Üstü kalaylanmış yâni. Kalayı kazıyınca altından gerçekler çıkıyor. Bu da kötü bir şey değil. Ayrıca bütün dünyâda, en gelişmiş millî yapılar ve etnik yapıların gerçeği de böyle. Benimseyerek ‘Kaynaşma’. İlk millet olan İngilizlerin de, millet olmayı dünyaya yayan Fransızların bile birçok etnik grubu var. Yâni millet olmak tüm etnik grupları daha üst bir yapıda, özgür ve eşit bireyler olarak birleştirmek demek. Üç yüzyıldır dünyadaki mücâdele milletlerin mücâdelesi. Yirminci yüz yıldan îtibâren millî bütünden daha büyük ekonomik güç elde etmiş, güç yapıları oluşmuş. Bunların mücâdelesi Birinci İkinci Dünya Savaşı’na ve sonrası gelişmelere damgasını vurmuş. Bunu yok sayıp, birleşmeye değil de ayrışıp çatışmaya yönelirsen bu da ait olduğun millî bütüne zarar verir. Seninle hesabı olan bir başka millî bütünün işine yarar. Bir takım ezberleri tekrarlayan farklılıkları öne çıkaran etnikçiler de genellikle bunun için var. Orada da bir döngü var. O döngüden besleniyorlar. O çarkı izlersen bu döngüyü de, bir takım ezberleri tekrarlayan, farklılıkları öne çıkaran anlayışı da çözersin.

Çetinoğlu: ‘İlk millet İngilizler’ ve benzeri ifâdeler ihtiyatla karşılanabilir. Konumuz olan Lâzların kendilerine ait müzikleri var. Alfabeleri de var mı?

Dr. Bilgin: Lâzların kendilerine ait olduğunu söylediğiniz müzik Lâzların kendilerine ait ise Lâz olmayanların anlamaması, hoşlanmaması lâzım. Tüm Türkiye anlıyor ve seviyor. Yöreden çıkan sanatçıların konserlerinde coşup kaynaşanların hepsi de Lâz mı? Bu coşku zorla mı, dayatma ile mi gerçekleşiyor? Kaynaşmanın coşkuya ulaştığı anları ayrışma nedeni olarak görmek sağlıklı mı? Hangi müzik âleti Lâzlara aitmiş ki? Tulum mu? Kemençe mi? Gitar mı? Yapılan müziğin formu mu? Çok soru sordum. Bence düşünceyi harekete geçirmek için yeterli.

Çetinoğlu: Haklısınız. Vals Avusturya’dan, Tango Arjantin’den, Radrigo’nun Gitar Konçertosu İspanya’dan, Beethowven Almanya’dan… Türkiye’de de sevenleri vardır. Konser mekânındakileri coşturup kaynaştırıyorlar. Bu durum da zorla oluşturulmuş değil. Sevenlerine göre değer taşıdıkları için dinlenmektedir. Horon, tulum ve kemençe de öyle…

Anlaşıldı. Lâzların alfabesi yoktur. Ayrıca ihtiyaç da yoktur. Sâdece olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Öğrenmek istediğim husus şuydu Efendim: Lâzlar, Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türklerin bir kolu mudur? Yerleştikleri bölgede Lâzca denilen ‘anlaşma vasıtası’ ile konuştukları için mi için mi ‘Lâz’ olarak anılmaktadır? Nitekim ikinci kuşaktan îtibâren Anadolu’nun diğer bölgelerine yerleşenler kısmen anlayabildikleri halde Lâzca konuşamıyor. Üçüncü kuşaktan olanlar anlayamıyorlar bile…

Öyle anlaşılıyor ki bu konu araştırılmaya muhtaçtır. Anladığım kadarıyla araştırmalardan kesin bir kanaate ulaşmak da mümkün olmayabilir.

Çok teşekkür ederim.

Dr. MEHMET BİLGİN: 1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgâhında tıbbî bitkiler ve çiçek soğanları ihracatı ile meşgul oldu. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihî ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Ortaokul döneminden bu yana okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu “Yerel Târih” ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Târihîile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu görmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu sebeple 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı. Bu dönemde Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Târih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap ve dergilerde yazıları yayınlandı. Mehmet Bilgin’in ilk kitabı, 1990 yılında yayınlanan ‘Sürmene Târihi’ adlı eserdir. Kitap sâdece Sürmene’nin değil bütün Doğu Karadeniz Bölgesinin târihine kaynak ve örnek olabilecek bir hacimdedir. İkinci kitabı ‘Madur Dağı Savaşı’ adlı ile 1991 yılında yayımlandı. Aynı kitabın genişletilmiş 3. baskısı; ‘Rus İşgalinde Trabzon Direnişi’ adıyla yayınlanmıştır. Kitapta, Birinci Dünya Savaşında Karadeniz Sâhillerinde ve 1916 yılının Haziran-Temmuz aylarında, Ruslar tarafından işgal edilen Trabzon’u geri almak için Türk kuvvetleri tarafından Bayburt’tan Karadeniz sâhillerine doğru bir çizgide başlatılan harekât ve harekâtın birinci ayağında yapılan savaşlar anlatılmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihîve kültürel değerlerine duyduğu ilgiyi, bölge hakkında araştırmalar yaparak devam ettiren Mehmet Bilgin, 1990 yılı sonlarında İstanbul’a yerleşti. Burada, ticaret yaparak geçimini temin etmeye ve araştırmalarını finanse ederek çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Davet edildiği ulusal ya da uluslararası sempozyumlara katılarak bildiriler sundu. Doğu Karadeniz Târih Kültür İnsan adlı 3. kitabı 2000 yılında yayınlandı. Bu kitap, Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik târihîile ilgili detaylı bir çalışmadır. 2002 yılında bu çalışmasından dolayı, Türk ocakları tarafından ‘Ziya Gökalp Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü. ‘Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi Âilesi Sarıalizâdeler (Sarallar)’ adlı dördüncü kitabı 2006’da yayınlandı. Kitapta, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapı ve bu yapının oluşma süreci, mikro seviyede ama detaylı bir şekilde ele alınır. 2007 yılında yayınlanan ‘Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk’ adlı beşinci kitabı; isminden de anlaşılacağı gibi, Doğu Karadeniz Bölgesindeki dış kaynaklı etnik ayrıştırmayı hedefleyen faaliyetleri ele almaktadır. 2010 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi dalında Yüksek Lisansını tamamladı. Belli bir tempoyla çalışmalarını sürdüren Mehmet Bilgin’in altıncı eseri ‘Karadeniz Dünyası’ Ötüken Neşriyat tarafından 2014 de yayınlandı. Karadeniz konusunda makro ve mikro seviyede araştırmalardan oluşmuş, ‘bu eseri, Karadeniz ve etrafındaki coğrafyaya, Târihî temelde çok farklı bir bakış açısı sunar. Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar’ adlı yedinci eseri, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapıyı, öncekilerden daha farklı bir kesitte ele alıp açıklamasının yanı sıra; 1968-1980 arasında Türk siyâsî hayatına da ışık tutması bakımından önemlidir. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Doktora eğitimini tamamlayan Mehmet Bilgin’in Doktora Tezi 2016 yılında Ötüken Neşriyat tarafından ‘Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları’ adıyla yayınlandı. Bu konuda çalışmalarına devam eden Mehmet Bilgin, eksik, yanlış bilinenler ve önyargılara işaret eden Teşkilât-ı Mahsusa Nedir? Ne Değildir? Adlı eseri, 2022 de yayınlandı.

Doç. Dr. Mehmet Bilgin hâlen İst

İslâm’ın Geleceği

     Bazıları yeis / ümitsizlik müptelâsı / tutkunu olmuş! Bedbinlik / karamsarlık hastalığına yakalanmış! Onlara göre, ulema / âlimler azalmış, hem kemiyet / sayıca hem keyfiyet / nitelikçe olumsuzluklar yüzünden; yakın bir zamanda din sönecek!

     Oysa endîşeleri yersiz. Kâinat / evren’de namazlar kılındıkça. Minarelerde ezanlar okundukça. Câmiler dimdik ayakta nöbet tutmaya devam ettikçe. Minareler göklere doğru el açarcasına uzandıkça. Mabet, câmi ve mescitlerin; vazîfe ve görevleri sürdükçe. İslâmiyet her an ışıl ışıl, inşallah parlayacak.

     Çünkü, her bir mâbet bir muallim / öğretmen gibi, hâl diliyle durmadan ders vermekte.

     Aynı şekilde, İslâm’ın iz ve nişanlarını taşıyan her İslâm eseri; Müslümanlar için, birer üstad / mürşit / yol gösterici hükmünde.

     Onlar lisanı hâl ile, dinin hak ve hakikatlerini, Müslümanların kendi gerçeklerini asla unutmamaları gerektiğini, her an telkin ediyor. Üstelik bu tabii vazîfe ve görevlerini, hiç unutmadan hatâsız bir şekilde ifa edip sürdürüyor. İslâm rûhunu, bakanlara fehmettiriyor / anlatıyorlar.

     Evet onlar, zamanla tecessüm etmiş / cisimleşmiş İslâmiyet nûrundan başka bir şey değiller.

     Sanki İslâmiyet’in zülâli / saf ve temiz suyu; tarihî eserlere bürünerek karşımızda, arzı endam ederek, bizleri kendilerine hâlen râm etmek sûretiyle, kendilerine itaat ettirmektedirler.

     Nitekim büyük şâirimiz Yahya Kemal Beyatlı, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiiriyle; bu muhteşem ve muazzam caminin; İslâmiyet’in tecessüm etmiş / cisimleşmiş bir hâli  olduğunu çok güzel ifade etmekte.

     Hakikaten, İslâmî her eser; sanki bir iman sütunu / direği hükmünde. Âdeta karşımızda, müşahhas / şahıslanmış bir şahsiyet hâlini almış. İslâm ahkâm ve hükümlerini görünür, tutulur duruma getirmiş. Güya / sanki İslâm’ın mücerred / soyut erkân / rükün, esas ve temelleri tahaccür etmiş / taşlaşmış birer sanat eseri olmuş. Birer elmas sütunlar olarak; yer ile gök arasında karşımızda boy gösteriyor. Onları unutmamamız, gözardı etmememiz gerektiğini, lisanı hâl ile kulaklara fısıldıyor.

     Özellikle acze düşürücü bir hatip olan Kur’an; ezelden ebede, kâinat kubbesinde yankılanırken; İslâm’ın bırakın unutulması, gölgelenmesi bile hiç mümkün olabilir mi?

     Din hükümleri nazariyat / teori ve görüş olmaktan çıkıp, zaruriyat / kesin hükümler hâlini almışken. İslâmiyet’in kâinat simasından silinmesi olacak şey mi?

     O Yüce Kitap Kur’an’ın sadece tezkiri / hatırlatması kâfi. İhtarı ise vâfi / yeterli. Kur’an her dem Şâfi’liğine / mânen şifa vericiliğine devam etmekte. Uyuyan kalbleri uyandırmakta.

     İslâm vahiy ile fıtrat / yaratılış gibi iki metîn / sağlam esas ve temellere dayanmış. Üstelik, İslâm râsih / sağlam, bâhir / apaçık eserleriyle dünyanın yarısıyla kaynaşmış. Onlara fıtrî bir rûh olmuş.

     Kalpler, İslâmiyet rûhuyla tenevvür etmiş / aydınlanmış. O kalpler ki; dimağ, beyin, akıl ve şuur ile iman nurunun yansıdığı yerler olmuş iken. İslâmiyet nasıl sönmeye yüz tutabilir?

     Dimağda vesveseler, pek çok ihtimaller, kalbe girmediği takdirde; ne sarsılır iman, ne de vicdan.

      Yoksa bazıların zannınca, iman dimağda olsa, imanın rûhu olan hakka’l-yakîne / hakikatine ererek, yaşayarak görmeye; pek çok ihtimaller olur birer amansız, insafsız düşman.

     Kalp ile vicdan, imanın mahalli / yeri.

     Hads / sezgi ile ilham, imanın delili.

     Bir altıncı his:

     İman tariki / iman yolu.

     Fikir ile dimağ,

     İmanın bekçisi iken;

     Velhasıl, durum bu merkezdeyken,

     Ümitsizlik niye?

     Öyleyse,

     Yola devam ha bire.    

Bir Bayram Yazısı veya Körün Feneri

Ne güzel geleneğimizdir bayramlar. Hayrı, güzelliği, bereketi paylaştığımız zaman dilimleridir. Küçükler sevindirilir, büyükler değer görür, yoksullara yardım edilir, zenginlere ve yöneticilere sorumlulukları hatırlatılır. Herkesin bir görevi vardır bayramlarda. Küskünlerin barışması, olmazsa olmazıdır bayramların. Toplumsal konsensüs ve terapi sürecidir yılda iki kez kutladığımız bayramlarımız.

Yarasalar rahatsız olsa da güneş ışıtmaya ve ısıtmaya devam eder. Köpeklerin havlaması, ayın karanlıkları yırtmasını bir türlü engelleyemedi bugüne kadar, engelleyemeyecek de. Bayramlar, güneş ve ay gibi toplumumuzu aydınlatan, birleştiren, kaynaştıran bir sosyal olgu olarak yaşamalı ve yaşatılmalı. İçimizdeki yarasalara ve köpeklere gözlerimizi kapamak, kulaklarımızı tıkamak da bayram kültürümüzün gereğidir. 

Bayramlar, dinin ötesinde sosyal bir gerçekliktir, ancak dini ritüellerle bezenir. İlahi ya da beşerî, ilkel ya da gelişmiş her dinde bayram olgusu mevcuttur. Dini mekanlar, bayram heyecanının başladığı ve yaşandığı yerlerdir. Takvimlerdeki dini günler de bayramların ifa edilmesi gereken zamanları işaret eder. Bayramların ortak özelliği, çok kişi tarafından paylaşılan süreç olmasıdır. Bayramlara karşı çıkanların veya onu hafife alanların, genellikle dinle ilgili sıkıntılarından dolayı bu dönemlerde sendroma girdikleri gözlenen, bilinen bir durumdur. Bu da doğaldır

Ne yaparsak bayramların hakkını vermiş oluruz? Rahmetli Cahit Zarifoğlu’na kulak verelim: “Üstadım” dedim, “Bayramda ne alayım?” Dedi, “Birkaç pir-i faniden gönül, birkaç çocuktan gülücük, alabilirsen birkaç fakirden de dua al.”

Kestiğimiz kurbanlardan ibadet sevabı alabilmemiz için Zarifoğlu bu defa şu tavsiyede bulunur: Önce; dedikoduyu kes, kul hakkı yemeyi kes, yalan söylemeyi kes, haram yemeyi kes, israfı kes, kötülükten ilgini kes…” Bunları kesmezsen, ne kesersen kes.”

Bayram sözcüğü, zihinlerde pozitif çağrışımlar oluşturur. Sevinç, mutluluk, paylaşma, kaynaşma, affetme gibi daha pek çok kelime “bayram” sözcüğüyle zihnimizdeki yerini alır. Bayram sözcüğü bedene dinginlik, ruha açıklık, ilişkilere güven verir, bir huzur iklimi oluşturur. Bu sözcüğün her yaştaki insana anlattığı bir anlam mutlaka vardır.

Rahmetli Barış Manço, bayram için yaptığı bestede şunları dillendirmiş: “Bugün bayram, erken kalkın çocuklar / Giyelim en güzel giysileri / Elimizde taze kır çiçekleri / Üzmeyelim bugün annemizi / Sen yaz geceleri yıldızlar içinde / Ara sıra bize göz kırparsın / ……… / Bugün bayram çabuk olun çocuklar / Annemiz bugün bizi bekler / Bayramda hüzünlenir melekler /  Gönül alır bu güzel çiçekler”

Bayram; vefadır, değerbilirliktir, hatırlamadır. Bayram, özlemdir; yaşanan günü ihya, geleceği inşadır. Bayram, kaçma değil, birbirine koşma ve sarılma günleridir. Azalması için acıların, artması için sevinçlerin paylaşıldığı günlerdir. Bayramların toplumda estirdiği hoşgörü rüzgârı, birtakım hataları kapatma, günahları meşrulaştırma aracı olarak düşünülmemelidir.

Bayram, almak değil, vermektir; vererek yaşamaktır, yaşatmaktır. Birileri için var olduğun bilincine varmaktır. Senin ihtiyacın yoksa da başkaları için ışık olmaktır, kutup olmaktır.

Kör bir adam, gece karanlığında çeşmeden testisini doldurup elinde feneri olduğu halde evine su taşırmış. Bir gün bunu gören münasebetsizin biri gülmeye başlamış: “Yahu sen kör bir adamsın. Ha gece olmuş ha gündüz; senin için ne fark eder? Elindeki bu fenerin anlamı ne? Sana ne faydası var?” diye takılmış. Kör adam, “Be hey geveze…” diye başlayıp açıklamış: “Ben bu feneri kendim için taşımıyorum. Senin gibi bakıp da görmeyenler için taşıyorum!” diye cevap vermiş.

                Hepimizin ışığa ihtiyacı var. Bunun ne kadar farkındayız?

Bayramlarımızın, ömür adlı zaman tünelinde birer ışık olması dileğiyle…

Herkese iyi bayramlar…

ABD Deyince Aklıma Hep Bunlar Geliyor!

“Türkiye’de olan biten hiç bir şey ama hiç bir şey tesadüf değildir. Öyle olması gerektiği için öyle olmuştur… Bugün olanlara bakınca yıllar önce söylediklerim aklıma geldi… ne yazık ki fakirliğin yoksulluğun baş nedeni teslimiyettir!”

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi James Jeffrey bir panelde yaptığı konuşmada “Elbette ki İç işlerinize karışırız” dedi. Günlerdir ABD’li yetkililerin, Gezi Olayları’na ilişkin yaptığı açıklamalar böylece taçlandırılmış oldu.

ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Jen Psaki’de “… medya kuruluşlarına yönelik, özgür basının normal işlevini yerine getirmeleri sonucunda karşılaştıkları her türlü baskıdan rahatsızız” diyerek görüşlerini ortaya koydu. ABD’nin Türkiye’nin sahibiymiş gibi bu tavırlarına daha bir çok örnek göstermek mümkün…

Ancak Jeffrey’in sözleri üzerine gündemle yada gündem dışı bütün yazılıp çizilenlerin artık bir hükmü kalmamıştır. Bu açıklama ile daha da net anlaşılmıştır ki; Gezi Olayları dış mahreçlidir. Bunları yönetenler başta ABD olmak üzere diğer ülkelerin yerli işbirlikçileridir. Bu işin arasında, bir kısım şuursuz milliyetsever ve yurtsever farkında olmadan kullanılmıştır.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisinin sözleri “Mandacı Vesayet” rejiminin ülkemizde tam manasıyla uygulama alanı bulduğunu hepimize göstermiştir.

 Televizyonlarda bolca dinlediğimiz ve gazetelerde okuduğunuz sözde aydınların, kayıkçı kavgası da bu işin bir “ninni” versiyonundan ibarettir.

Sivas ve Erzurum Kongrelerinde üstün gelemeyen mandacı zihniyet, Atatürk’ün 1938’deki ölümünden bu yana adım adım Türkiye’yi ele geçirmiş ve aynen diğerlerinde olduğu gibi önce partiyi kurdurup sonrada iktidara getirdiği (önceki iktidarları da biliyoruz) AKP ile bunu pekiştirmiştir.

Bu gün Türkiye’nin bağımsız bir ülke olmadığını yine Jeffrey’in sözleri ile daha iyi anlıyoruz: “Türkiye’nin yaklaşımı daha çok ‘İç işlerimize nasıl karışma cüreti gösterirsiniz?’ şeklinde. Evet gösteririz çünkü siz bu kulübün üyesisiniz, ‘kendinizi izole edemezsiniz’diyor bu adamlar!

Milli Görüş çizgisinin son 10 yılda (değiştirdikleri gömlekle 20 yılı aştılar ama sorun onlar değil!) Türkiye’yi çaresiz bırakarak teslimiyeti tamamladığı adrese bakın! Ne milliciler ama?

RTE’nin (vakti zamanında) danışmanlığını da yapmış olan Cüneyt Zapsu’nun “süpürmeyin işinize daha çok yarar” hikayesinin mutlu sonu “İç işlerinize karışırız” küstahlığı… Nedenlerini tartışırız ama bize yani bu ülkenin sahibi olan Türk Milletine bunlar müstehak!

Diyeceksiniz ki; hep böyleydi. Doğru… Mustafa Kemal dönemi hariç bu “Muhteşem Osmanlı” yıkılırken de böyleydi!

İngiltere’nin vaktiyle İstanbul yani Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in 1853’te karısına yazdığı mektupta “… Reşid’le Sadrazam azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler.” diye bahsetmesi pek bilinen bir şeydir.

Yine Fransız devlet adamı ve tarihçisi F. Guizot “… Reşid Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin birisinden yoksundu; Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türktü…” diyor. Ya bu günküsü?

Guizot’a göre de Reşit Paşa’nın formülü “Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için, Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek”tir. Buradan anlıyoruz ki; günümüzde de süren memleketi peşkeş çekmenin formülünü Reşid Paşa bulmuş ve arkasından gelenlerde uygulamaya devam etmiştir.

Şimdi verdiğimiz bu tarihi örneklerdeki şahısları, günümüzün önemli figürleri ile yer değiştirerek adlandırın, pek bir şey değişmiş mi? Üzülerek ifade etmeliyim ki; faniler bu dünyadan gelip geçmiş ve yeni faniler onların yerini almış ama Türk’ün yaşadığı hadiseler adeta “Makus Kader”e dönüşmüştür.

Türk Milleti, kendisi ve vatanı hakkında yapılan planları ve sahneye konulan oyunları görmeli, suni tartışmalardan ve çatışmalardan uzak durmalıdır. Yapılacak en önemli şeylerden biri sağdan, soldan, demokrattan, liberalden, İslamcıdan (şimdi de milliyetçiyim diyenden) gelen tüm saldırıları kavramak ve ona göre davranmaktır. Yoksa “İç işlerimize karışmak” başımıza gelecek olanın milyonda biri bile değildir.

Süleyman Demirel Hayatı ve Vefatı: 1 Kasım 1924 – 17 Haziran 2015

Süleyman Sami Demirel (1 Kasım 1924, Isparta – 17 Haziran 2015, Ankara), 1993-2000 yılları arasında Türkiye’nin 9. cumhurbaşkanı olarak görev yapan Türk mühendis, siyasetçi ve devlet adamı.

Bundan önce, 1965-1993 yılları arasında yedi farklı hükûmette toplam 10 yıl 5 aylık bir süreyle başbakanlık görevinde bulundu. Ayrıca 1964-1980 yılları arasında Adalet Partisi, 1987-1993 yılları arasında ise Doğru Yol Partisi genel başkanı olarak görev aldı.

Demirel, siyasi kariyeri boyunca birçok ilki gerçekleştirdi. Türkiye’nin çok partili sisteme geçtiği 1946’dan sonraki dönemde, kurduğu 7 hükûmetle en çok hükûmet kuran siyasetçi, Türk siyasi tarihinde İsmet İnönü ve Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra en uzun süre görev yapan başbakan, 41 yaşında başbakanlık koltuğuna oturan en genç başbakan, 40 yaşında parti genel başkanı olan en genç politikacı ve 30 yaşında bir kamu kurumuna atanan en genç genel müdür rekorlarını kırdı.

17 Haziran 2015’te, tedavi gördüğü hastanede solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında öldü. Ölümü üzerine Türkiye’de 17-19 Haziran tarihleri arasında ulusal yas ilan edildi.

İlk yılları

1 Kasım 1924’te Isparta’nın Atabey ilçesine bağlı İslamköy’de Hacı Yahya Demirel (1893-1972) ile Hacı Ümmühan Demirel’in (1902-1979) oğlu olarak dünyaya geldi. Çocukluğunda çobanlık yapmıştır. İlköğrenimini doğduğu köyde, ortaokul ve liseyi Isparta, Muğla ve Afyonkarahisar’da bitirdi. 1949’da İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesinden inşaat yüksek mühendisi olarak mezun oldu. 1948’de babası Hacı Yahya Demirel’in babasının teyzesinin kızı Nazmiye Şener’le evlendi.

Görevleri

1950’de Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Sulama ve elektrik konularında araştırma yapmak için Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) gönderildi. Türkiye’ye dönüşünde, 1953 yılında Seyhan Barajı inşaatı başladığında proje mühendisi iken Başbakan Adnan Menderes’in dikkatini çekerek 1954 yılında Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğünde Barajlar Dairesi Başkanlığına atandı. 1955 yılında da DSİ Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Bu arada Eisenhower Vakfının onu bursiyer olarak seçmesiyle yeniden ABD’ye gitti. Askerliğini yapmak üzere 1960 yılında genel müdürlük görevinden ayrıldı.[12] 1962-1964 yılları arasında serbest müşavir-mühendis olarak çalıştı. Aynı yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesinde inşaat mühendisliği alanında dersler verdi. Boğaziçi Köprüsü’nün ilk projesini (1954) hazırlayan ABD’nin uluslararası mühendislik ve müteahhitlik firması Morrison Knudsen Inc.in Türkiye temsilciliğini üstlendi.

Siyasi kariyeri

1960’lar

ABD Başkan Yardımcısı Lyndon Johnson ve Süleyman Demirel, 28 Ağustos 1962

1962’de siyasi yaşama atılarak Adalet Partisine (AP) katıldı. Aynı yıl yapılan I. Kongre’de Genel İdare Kurulu’na seçildi. AP’lilerin af kampanyası sonucunda eski cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın 22 Mart 1963’te şartlı olarak serbest bırakılmasının ardından Ankara’da meydana gelen olaylar sırasında AP Genel Merkezi’nin saldırıya uğraması üzerine aktif siyasetten çekildi. Süleyman Demirel’in bu tavrı yıllar sonra parti içindeki muhalifleri tarafından, “Şapkasını alıp kaçtı.” ya da “Şapkasını bırakıp kaçtı.” diye aleyhinde propagandaya dönüştürüldü.

Haziran 1964’te AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın beklenmeyen ölümü üzerine baş gösteren parti içi bunalım sırasında yeniden siyasete döndü. 28 Kasım 1964 tarihinde yapılan Adalet Partisi Genel Kongresi’nde Sadettin Bilgiç, Tekin Arıburun ve Ali Fuat Başgil’in de yarıştığı seçimde 1679 oydan 1072’sini alarak genel başkan seçildi.[14] İsmet İnönü Hükûmetinin düşürülmesinden sonra Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında AP, Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve Millet Partisi (MP) katılımıyla kurulmasını sağladığı 29. Türkiye Cumhuriyeti koalisyon hükûmetinde TBMM dışından başbakan yardımcısı ve devlet bakanı olarak görev aldı. Aynı yıl babası Yahya Demirel memleketi Isparta’nın İslamköy beldesinde belediye başkanı seçildi.

1965 genel seçimlerinde, Yeni Türkiye Partisinin silinmesiyle Demokrat Parti (DP) çizgisinin tek mirasçısı durumuna gelen Adalet Partisi aldığı %52,8 oy ile tek başına iktidar oldu. Demirel de bu seçimlerde Isparta milletvekili olarak ilk kez TBMM’ye girdi. 27 Ekim 1965’te, 27 Mayıs sonrasının ilk koalisyonsuz hükûmeti olan 30. Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini kurdu ve Türkiye’nin 12. başbakanı oldu.

Demirel; İsmet İnönü, Celâl Bayar ve Ragıp Gümüşpala gibi Türk Kurtuluş Savaşı kahramanlarının yavaş yavaş siyaset arenasından çekildiği bu dönemde “Cumhuriyet Kuşağı” olarak bilinen 1920’lerde dünyaya gelmiş siyasetçilerin ilk örneklerindendi.

AP Hükûmeti’nin işbaşı yapmasından kısa süre sonra Süleyman Demirel’in karşılaştığı ilk kriz, 27 Mayıs 1960’ta devlet başkanlığını, 1961 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra da cumhurbaşkanlığını üstlenen Cemal Gürsel’in, sağlık durumunun görevini sürdürmesine engel olduğu yolundaki rapor üzerine cumhurbaşkanlığının sona ermesiydi. Ordu komuta kademesini altüst ederek yapılan ve üzerinden henüz altı yıl geçmiş olan 27 Mayıs Darbesi’nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki etkilerinin sürdüğü bir ortamda TSK içindeki güç dengelerini çok iyi bilen ve bu nedenle çok önemli bir konumda olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay, Demirel tarafından ordunun AP’ye karşı olan tavrının yumuşatılması için cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.[16] 15 Mart 1966 tarihinde kendi isteği ile emekli olan ve kısa süre sonra kontenjan senatörü yapılan Sunay, 28 Mart 1966’da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin beşinci cumhurbaşkanı seçildi.

Süleyman Demirel’in 1965 ile 1971 arasında başbakan olduğu dönemde Boğaziçi Köprüsü, Ereğli Demir Çelik İşletmeleri ve Keban Barajı gibi büyük yatırımlara imza atıldı. Bu dönemde Türkiye’de enflasyon %5, kalkınma hızı %7 idi. Bu kalkınma hızı Japonya’dan sonra, petrol ülkeleri dışında, dünyanın ikinci yüksek kalkınma hızıydı.

Bu gelişmelere karşın Adalet Partisi iktidarı, toplumun aydın kesimleri ve özellikle öğrenci örgütlerince DP iktidarının 27 Mayıs sonrasındaki devamı olarak görüldü. 1961 Anayasası’nın sağladığı bazı temel haklar ve bunların kullanılması, iktidarın giderek artan tepkileriyle karşılaşınca 27 Mayıs 1960 öncesindeki gençlik protestolarının benzerlerini AP iktidarı da yaşamaya başladı. Öte yandan 1968’de Avrupa ve ABD’de yaygınlaşan gençlik hareketleri, sosyalist düşünceyle yeni yeni ilişki kuran Türkiye’deki üniversite gençliğini de etkilemişti. Türkiye’deki ilk önemli öğrenci eylemi Haziran 1968’de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesindeki boykotla başladı. Bunu, öteki üniversite ve fakültelerde hızla yaygınlaşan boykot ve işgaller izledi. Akademik amaçlarla başlatılan bu eylemler daha sonra giderek siyasi içerik kazandı ve AP iktidarı için tedirginlik kaynağı oldu. Bunun ardından sağ ve sol görüşlü öğrenci grupları arasındaki çatışmalarda kan dökülmeye başladı. Huzursuzluğun, AP’yi DP’nin ardılı olarak gören Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde de yankılanmasının ardından “askerî müdahale” söylentileri yaygınlık kazandı. Kuvvet komutanlarının Hükûmet Başkanı Demirel’e ülkenin içinde bulunduğu duruma ilişkin mektup göndermeleri, sıradan gelişmeler hâline geldi.

1969’da, 27 Mayıs Darbesi’nden sonra 1961 Anayasası’nın 68. maddesiyle Demokrat Partililere (DP) konan siyaset yasağının kaldırılması için mayıs ve haziran aylarında İsmet İnönü ile Celâl Bayar karşılıklı olarak tarihî sayılabilecek ziyaretler gerçekleştirdiler. Bu ziyaretlerden sonra anayasa değişikliği için Cumhuriyet Halk Partisinin de (CHP) desteğini alan AP’nin önerisi TBMM’de onaylandı. Ancak bu gelişmeler, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 27 Mayıs’ın restorasyonu olarak algılanmasına ve anayasa değişikliğine tepki göstermesine, Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın da anayasa değişikliğine karşı tavır almasına neden oldu. Tüm bu tepkiler AP’nin tavrını, anayasa değişikliği meselesinin 12 Ekim 1969’da yapılacak seçimler öncesi lüzumsuz bir gerginliğe neden olmaması ve Cumhuriyet Senatosunda görüşülmesinin seçim sonrasına bırakılması yönünde değiştirdi. AP’nin af konusundaki tutum değişikliği ile parlamentonun itibarının zedelendiğini ileri süren Celal Bayar’ın kızı Nilüfer Gürsoy ve eski DP’li bakanlardan Samet Ağaoğlu’nun eşi AP Manisa Milletvekili Neriman Ağaoğlu, 31 Temmuz 1969 günü partilerinden ve milletvekilliklerinden istifa ettiler. Bu gelişme, eski DP’lilerin AP’lilerle ihtilaflarının su yüzüne çıkması şeklinde yorumlandı.

12 Ekim 1969 tarihindeki genel seçimlerde de AP yüzde 47 oy alarak yine tek başına iktidar oldu ve Süleyman Demirel ikinci hükûmetini kurdu (3 Kasım 1969). Ancak halktan gelen bu destek AP’nin bölünmesini önleyemedi, partisi dışından gelen eleştiriler karşısında hoşgörülü, liberal bir siyaset izleyen Demirel, Adalet Partisi içinde başlayan muhalefete karşı aynı hoşgörüyü göstermedi. Kendisine bağlı “Yeminliler” hizbindeki kişilerin kayırılması, ülkede günden güne artan toplumsal, iktisadi, siyasi karışıklıklara son verilmesi ve eski Demokrat Parti mensuplarının siyasi haklarının iadesi sorununun çözülmesi gibi istekleri dile getiren milletvekilleri partiden çıkarıldı. Bunun üzerine 72 AP’li senatör ve milletvekili, aynı istekleri içeren bir muhtırayı Demirel’e verdi (12 Ocak 1970). Demirel’in, “Biz muhtırayla iş görmeyiz.” diyerek belirtilen istekleri göz ardı etmesi karşısında 11 Şubat 1970’te Saadettin Bilgiç ve Faruk Sükan’ın başını çektiği 41 AP’li milletvekili bütçe görüşmeleri sırasında, CHP ve öteki muhalefet partileriyle beraber ret oyu vererek Demirel’i istifaya zorladı. 41 milletvekilinin karşı oy vermesi üzerine bütçe 214 kabul oyuna karşılık 224 ret oyuyla güvenoyu alamadı ve Demirel ertesi gün başbakanlıktan istifa etti. Bu olaylardan sonra Celâl Bayar çevresindeki AP milletvekilleri istifa ederek eski Demokrat Partinin gerçek mirasçısı olma savındaki Demokratik Partiyi kurdular. Aynı dönemde AP’nin İslamcı kanadının önemli bir bölümü partiden ayrılıp Necmettin Erbakan’ın kurduğu Millî Nizam Partisine katıldı. Adalet Partisinde meydana gelen bu kopmalar, hükûmetin zayıflığından yakınanlar için önemli bir dayanak oluşturdu.

Demirel, Mart 1970’te yeni bir hükûmet kurdu ve aynı yıl yapılan 5. Kongre’de yeniden genel başkan seçildi.

Dönemin İran Başbakanı Emir Abbas Huveyda ve dönemin Türkiye Başbakanı Süleyman Demirel ile eşleri, Tahran, 1970

12 Mart Dönemi

Ana madde: 12 Mart Muhtırası

Parti içi muhalefet gibi Demirel iktidarının cendere altına alındığı bir diğer sorun haşhaştı. 1970 yılında Richard Nixon yönetimindeki ABD hükûmeti, Demirel hükûmetinden Türkiye’de haşhaş ekiminin yasaklanmasını istedi. 1960’lı yılların ikinci yarısında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki yakınlaşmadan rahatsızlık duyan ABD yönetiminin bu talebinin, siyasi tabanı kırsal nüfusa dayanan Demirel tarafından reddedilmesiyle zaten yolunda gitmeyen ABD-Türkiye ilişkileri iyice gerildi.

İktisadi durumun bozulması, Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran 1970 Olayları, Türk lirasının değerinin yüzde 66 oranında düşürülmesi (10 Ağustos 1970),[19] 1968 öğrenci olayları, grevler ve anarşi karşısında Demirel, 1961 Anayasası’nı suçlayarak bu anayasayla ülkenin yönetilemeyeceğini savundu. Bu konuyu da kullanan Millî Demokratik Devrimciler 1971 yılında 9 Mart darbe teşebbüsüne kalkışınca önce bu kalkışma önlendi, ardından ordunun komuta kademesinin verdiği 12 Mart Muhtırası ile hükûmet istifaya zorlandı. Demirel istifa etti. İki hafta sonra Nihat Erim hükûmeti kuruldu.

Anayasa’da Demirel’in istediği yönde değişiklikler 12 Mart döneminde gerçekleştirildi, o da partisinin başkanı olarak “partilerüstü” denilen hükûmetleri bakan vererek destekledi. Bir yandan da parlamentodaki gücüne dayanarak askerî kesim karşısında üstünlük elde etmeye çalıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri gündemdeyken Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar ile görüştü fakat bu görüşmeyi önce inkâr etti. Sancar’ın ise görüştüklerini açıklamasından sonra, “Dün dündür, bugün bugündür.” diyerek cevap verdi. 1973 ilkbaharında CHP ile anlaşarak 15. Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilmesini önledi. Bu göreve, iki partinin de üzerinde anlaştığı Fahri Korutürk getirildi.

1973’ten 12 Eylül 1980’e

14 Ekim 1973 genel seçimlerinde, siyasi rakibi olan Bülent Ecevit’in liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Demirel’in AP’sinden daha çok oy aldı, böylece AP 11 yıl aradan sonra CHP’nin karşısında ikinci parti durumuna düştü.

Adalet Partisinin bu başarısızlığının ardında, 1972’de CHP liderliğine seçilen Ecevit’in halk nezdindeki popülaritesi kadar Adalet Partisi içindeki bölünmeler de büyük rol oynamıştı. 1965 seçimlerinde oyların yarısını alan AP; sağ siyasetin her rengini, küçüğünden büyüğüne ülkedeki sermaye sahibi tüm kesimlerin çıkarlarını temsil eden bir koalisyondu. Ancak gelişen kapitalist ekonominin yol açtığı toplumsal sonuçlar 1960’ların sonlarında Türk sağında parçalanmalara neden olmuştu. AP’nin 1960’ların sonlarına doğru gitgide salt büyük sermayenin çıkarlarını savunarak ithalata dayanan bir sanayileşme politikası gütmeye başlaması, özellikle İstanbul merkezli olarak Marmara Bölgesi’ndeki sanayileri desteklemesi, yabancı sermaye uzantısı büyük kartellerin oluşmasına neden olmuş, bunun sonucu olarak piyasanın rekabet koşullarıyla baş edemez hâle gelen Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve toprak sahipleri büyük bir yıkım yaşamıştır.[20] Yaşananların siyasete etkisiyle; Necmettin Erbakan’ın MSP’si ile birlikte aynı toplumsal tabana (Anadolulu küçük tüccar, esnaf ve zanaatkârlar) hitap eden, AP’den kopanların kurduğu Demokratik Parti 1973 seçimlerinde toplam yüzde 23 oy (iki partini toplamı) oranına erişirken Demirel liderliğindeki AP’nin oyları yüzde 17 oranında geriledi, AP yüzde 29 aldı.[21]

Seçimlerden ikinci parti olarak AP’nin çıkması sonucu CHP-AP koalisyonu beklendi. Ancak Demirel’in liderliğindeki AP, CHP ile bir araya gelmek istemedi. Demirel, “Biz ancak savaşta bir araya gelebiliriz.” ifadelerini kullandı. Daha sonra CHP-MSP koalisyonu kuruldu.[22] Kurulan CHP-MSP koalisyonu, Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirmesine rağmen Kıbrıs başta olmak üzere birçok konuda kendi içinde anlaşmazlığa düşmüştü. Başbakan Ecevit erken seçime gidebilmek için 18 Eylül 1974’te istifa etmesine rağmen bu istifa erken seçimin yapılmasını sağlayamadığı gibi Eylül 1974’ten Mart 1975’e kadar 200 günü aşkın süren bir hükûmet krizine neden oldu. Sonunda güvenoyu alamayan Sadi Irmak hükûmetinin ardından 31 Mart 1975’te AP Genel Başkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında Adalet Partisi (AP), Millî Selamet Partisi (MSP), Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Cumhuriyetçi Güven Partisi’nden (CGP) oluşan koalisyon hükûmeti kuruldu. Sola karşı hemen hemen bütün sağ partilerin birliğini oluşturan Demirel hükûmeti, “I. Milliyetçi Cephe Hükûmeti” olarak anıldı. Dört yıl aradan sonra başbakanlık koltuğuna oturan Demirel, koalisyonu yürütebilmek için MSP ve MHP destekçilerinin devlet kurumları içinde kadrolaşmalarına göz yumdu. Bu hükûmet döneminde ülkede yeniden yoğun terör olayları ve toplumsal hareketler başladı. Ülke, dış ödemeler açığı ve hızlı enflasyondan kaynaklanan bir ekonomik bunalıma girdi.

1975 yılında kardeşi Hacı Ali Demirel’in oğlu Yahya Kemal Demirel’in adı hayali mobilya ihracatı yaptığı iddiasıyla gündeme geldi. Yurt dışına mobilya yerine sunta gönderdiği, devletten haksız vergi iadesi aldığı iddia edildi. Bu iddia gazeteci Uğur Mumcu tarafından haberleştirildi ve Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları “Mobilya Dosyası” adlı kitapta belgeleriyle yayımlandı. Yahya Demirel kısa bir süre de cezaevinde yattı.

Dönemin Romanya Cumhurbaşkanı Nicolae Ceauşescu, Süleyman Demirel ile yaptığı görüşmede, 23 Haziran 1976, Ankara

AP, 1977 seçimlerinde bir derece güçlenip yüzde 36,9 oy oranına çıkmasına rağmen oylarını 8 puan artırarak yüzde 41,4 oy alan CHP’nin ardından ikinci parti olabildi. Seçim sonrasında kurulan Ecevit hükûmeti güvenoyu alamayınca Ağustos 1977’de MSP ve MHP’nin de katılımıyla oluşan II. Milliyetçi Cephe Hükûmeti’nin başbakanı oldu. Bu hükûmet, Güneş Motel Olayı diye anılan operasyonla (CHP’nin Adalet Partisinden seçilmiş 13 milletvekilini bakanlık vaadiyle transfer etmesi) 31 Aralık 1977’de CHP’nin gensoru önergesiyle düşürüldü. 1978 başında Ecevit tek başına iktidar oldu. AP’den transfer edilen milletvekillerinin çoğuna bakanlık verildi. İktidarı yitiren Demirel, CHP ağırlıklı hükûmetle diyalog kurmayı reddedip Ecevit’e karşı hırçın bir muhalefet yürüttü. Sürekli olarak Ecevit’ten “başbakan” değil, “hükûmetin başı” diye bahsetti. Maraş Katliamı sırasında yaptığı, “Bana, ‘Sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor.’ dedirtemezsiniz.” açıklaması büyük tepki çekti.[24] 1 Şubat 1979’da hükûmeti, “Dünyanın hiçbir ülkesinde zimmetinde 1200 ölü, %70 enflasyon, itibarsızlık, zulüm, işkence, adaletsiz ve merhametsiz partizanlık bulunan böyle bir hükûmet bir gün dahi ayakta duramaz. Hırsı boyunu aşmış bir kadro, idareyi gasbetti.” şeklinde tanımladı. 21 Şubat 1979’da Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e, sıkıyönetimin uzatılmasına karşı olduklarını açıkladı.

ABD ambargosunun getirdiği sıkıntılar, enflasyon ve tırmanan anarşi ve terör, Ecevit iktidarının halkın nezdinde güven kaybetmesine neden oldu. 14 Ekim 1979 ara seçimlerinde sol grupların da boykot etmesiyle oyları gerileyen CHP iktidardan çekildi. Büyük bir farkla seçimleri kazanan AP’nin lideri Demirel, önceki Milliyetçi Cephe hükûmetlerinin yarattığı olumsuz hava nedeniyle hükûmetini dışarıdan desteklenen bir azınlık hükûmeti olarak kurdu. Kasım 1979’da MHP ve MSP’nin dışarıdan desteğiyle kurulan 6. Demirel hükûmetiyle tekrar başbakan olan Demirel, 12 Eylül 1980 Darbesi’ne kadar görevini sürdürdü.

Demirel, bu dönemdeki başbakanlıkları sırasında 268 imam hatip okulu açtı. En çok imam hatip okulu açan siyasilerden biri oldu.

Ülkenin büyük boyutlara varan iktisadi sorunları karşısında, kredi veren uluslararası kurumların önerdiği önlemleri (24 Ocak Kararları) uygulamak durumunda kaldı. Bu sırada başbakanlık müsteşarlığına Turgut Özal’ı getirdi. 24 Ocak 1980, Türkiye’nin liberal ekonomiye geçişinde tam bir dönüm noktası oldu.

12 Eylül Darbesi

Ana madde: 12 Eylül Darbesi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve kuvvet komutanlarının 1979 yılının son günlerinde cumhurbaşkanına verdikleri “uyarı mektubu”ndan (27 Aralık Muhtırası) sonra askerî darbenin beklenir duruma gelmesine karşın ana muhalefet partisi başkanı Bülent Ecevit ile tırmanan teröre (Ölü sayısı her geçen gün artıyor; eski tekel bakanı MHP’li Gün Sazak, eski başbakan Nihat Erim, Maden-İş Genel Başkanı Kemal Türkler gibi önemli kişilikler de suikastlarla öldürülüyordu.) karşı ortak bir çözüm üzerinde anlaşmaktan kaçındı. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün süresini doldurarak görevinden ayrılmasından (Nisan 1980) sonra ortaya çıkan cumhurbaşkanı seçim sorununun çözülmesini geciktirdi. 12 Eylül 1980’e kadar cumhurbaşkanı seçilemedi.

12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askerî darbe ile başbakanlığı sona erdi ve Hamzakoy’da (Gelibolu) yaklaşık bir ay gözetim altında tutuldu (13 Eylül-11 Ekim 1980). Partisi 16 Ekim 1981’de kapatılıncaya kadar başkanlıktan ayrılmadı. 7 Kasım 1982 halk oylamasında kabul edilen 1982 Anayasası’nın geçici 4. maddesi ile 10 yıl siyaset yasaklıları kapsamına alındı. Ancak partisinin eski yöneticileriyle bağlantılarını sürdürdü. Mayıs 1983’te siyasi partilerin kurulmasına izin verilmesinden sonra Demirel, “Tapulu arazime gecekondu yaptırmam.” diyerek ne askerî yönetimin Bülend Ulusu’ya kurdurmaya çalıştığı partiye ne Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisine ne de Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisine (ANAP) destek verdi.[26] 20 Mayıs 1983’te AP’nin devamı olarak Büyük Türkiye Partisi (BTP) kuruldu. Ancak 31 Mayıs 1983’te AP’nin devamı olduğu gerekçesiyle Millî Güvenlik Konseyi tarafından kapatıldı. Demirel de siyaset yasağını çiğnediği gerekçesiyle bazı CHP ve AP’lilerle birlikte bir süre Çanakkale, Zincirbozan’da dört ay zorunlu ikamete tabi tutuldu. Doğru Yol Partisi (DYP) kurulunca onu destekledi. 6 Eylül 1987’deki halk oylaması sonucunda siyaset yasağı kalkan (%50,16 ile) Demirel, DYP’nin o tarihteki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk’un istifası ile 24 Eylül 1987’de DYP’nin genel başkanlığına seçildi. 29 Kasım 1987 seçimlerinde Isparta’dan milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. 1988 ve 1990 yıllarında yapılan büyük kongrelerde DYP genel başkanlığına yeniden seçildi. Bu dönemde, 24 Ocak Kararları’nı beraber hazırladığı Turgut Özal’a karşı sert bir muhalefet yürüttü.

Son başbakanlığı

Eski Yunanistan Başbakanı Konstantin Miçotakis ve Başbakan Süleyman Demirel Dünya Ekonomik Forumu’nda, 1992

20 Ekim 1991 genel seçimlerinde DYP oyların yüzde 27’sini alarak çıkardığı 178 milletvekiliyle TBMM’de birinci parti durumuna gelince Demirel, hükûmeti kurmakla görevlendirildi. 20 Kasım 1991’de Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile bir koalisyon hükûmeti kurdu.

Bu dönemde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la Süleyman Demirel hükûmeti arasındaki yetki çatışması uzun süre siyaset gündemini belirledi ve parlamenter sistemde cumhurbaşkanının konumuyla ilgili bir sistem tartışmasına yol açtı. DYP-SHP hükûmetinin demokratikleşme yolunda attığı en önemli adımlar; “Kürt realitesinin tanındığının” açıklanması,[27] Ceza Mahkemeleri Usulü Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi, 27 Mayıs 1960’tan sonra kapatılan Demokrat Parti ile 12 Eylül’den sonra kapatılan siyasi partilerin açılması ve sendikal özgürlüklerle ilgili bazı uluslararası sözleşmelerin onaylanması oldu.

Süleyman Demirel’in başbakanlığı döneminde DYP-SHP hükûmeti, enflasyon konusunda söz verdiği başarıyı gösterememekle birlikte ekonomik büyümeyi canlandırmakta ve ücretlilerin reel gelirlerini artırmakta bir ölçüde başarılı oldu. 1992 yılında herhangi bir sosyal güvencesi olmayan vatandaşların sağlık giderlerini karşılamak için “Yeşil Kart” uygulaması başlatıldı.[28] 1987 yılında başlatılan, emeklilikte belirli bir süre prim ödeme ve belirli bir süre sigortalı olma şartının yanında üçüncü bir şart olarak da belirli bir yaşı tamamlama şartı uygulaması Demirel döneminde değiştirildi. 1992 yılında çıkarılan 3774 sayılı Kanun’la emeklilikte “yaş” şartı tamamen kaldırıldı, böylece kadınlar 38 ve erkekler 43 yaşında emeklilik hakkı elde etti.[

Büyük kentlerdeki aşırı sol terör eylemlerinin denetim altına alınmasında da ilerleme sağlandı. Buna karşılık laiklik yanlısı gazeteci, araştırmacı ve yazar Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te bombalı bir suikast sonucunda öldürülmesi, hükûmetin radikal İslamcı terör karşısındaki duyarlılığının sınanmasına yol açtı. Mumcu’nun ailesini taziye sırasında Demirel, “suikastın aydınlatılacağını, bunun devletin namus borcu olduğunu” ifade etti ancak failler bulunamadı.[30] Türkiye’yi sarsan bir diğer ölüm ise Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in ölümü oldu. Bitlis’in ölümünün kaza mı suikast mı olduğu uzun süre tartışıldı.

Koalisyonun iki ortağı da geçmişte Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde olağanüstü hâlin ve koruculuk sisteminin kaldırılmasını, Çekiç Güç’ün görevine son verilmesini savundukları hâlde DYP-SHP hükûmeti bu uygulamaları sürdürdü.

Cumhurbaşkanlığı (1993-2000)

Haydar Aliyev ve Süleyman Demirel, Azerbaycan posta pulu, 2013

Süleyman Demirel, resmî ziyaret kapsamında Türkiye’de bulunan ABD Başkanı Bill Clinton ile Çankaya Köşkü’nde, 15 Kasım 1999

17 Nisan 1993 tarihinde 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kalp ve koroner yetmezliğine bağlı tansiyon düşmesi sonucunda yaşamını yitirdi. Süleyman Demirel 4 Mayıs tarihinde, Turgut Özal’ın beklenmeyen ölümüyle boşalan cumhurbaşkanlığına adaylığını ilan etti. 8 Mayıs günü TBMM’de yapılan seçimin ilk turunda Demirel 234 oyda kalarak yeterli çoğunluğu sağlayamadı. İkinci turda Demirel 225, öteki partilerin adayları Kamran İnan (ANAP) 95, Lütfi Doğan (RP) 49, İsmail Cem (CHP) 25 oy aldı. 16 Mayıs’taki üçüncü turda Doğru Yol Partisi dışında koalisyon ortağı Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteğiyle 244 oy olan Demirel, Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı olarak seçildi.

Cumhurbaşkanı olduktan bir buçuk ay sonra 2 Temmuz 1993 günü Sivas Katliamı yaşandı. 35 kişinin yanarak veya yangın dumanıyla boğularak öldüğü katliamın önlenememesi ve olaydan sonra yaptığı, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.” açıklaması tepki çekti.

Mart 1995’te Azerbaycan’da Haydar Aliyev’e karşı gerçekleştirilen darbe girişimini önceden haber alıp Aliyev’i bilgilendirdi.

18 Mayıs 1996 tarihinde İzmit’te katıldığı bir alışveriş merkezinin temel atma töreni sırasında İbrahim Gümrükçüoğlu adlı bir eylemcinin ateşli silahla düzenlediği suikast girişiminden yara almadan kurtuldu. Saldırıda, silahını ateşlemek üzere çıkaran İbrahim Gümrükçüoğlu’nun üzerine atlayan koruma müdürü Şükrü Çukurlu kolundan, bir gazeteci ise ayağından yaralandı.

28 Şubat Süreci olarak bilinen dönemde bazı çevrelerce Refahyol Hükûmetine karşı oluşan cephenin başaktörü olmakla itham edilirken[33] bazı çevrelerce de gerginliği yumuşatarak bir darbeyi engellediği öne sürüldü.[34] Bu süreçten sonra Refah ve Doğru Yol Partisi arasındaki protokole binaen Erbakan’ın başbakanlıktan istifade edip görevi Tansu Çiller’e devretmesini kabul etmedi. Hükûmet kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Buna RP, DYP, BBP karşı çıksa da kararından dönmedi.[35]

1997 yılında Fethullah Gülen’in onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının düzenlediği organizasyona katıldı, Fethullah Gülen’in elinden “Devlet Adamı Ulusal Uzlaşma Ödülü”nü aldı.[36]

Görev süresinin bitimine doğru cumhurbaşkanlığı süresinin beş yıl daha uzatılmasını öngören T.C. Anayasası’nın 101. maddesi ilgili değişiklik teklifi, 5 Nisan 2000 tarihinde TBMM Genel Kurulunda reddedildi.[37] TBMM’de 351 sandalyesi bulunan koalisyon ortakları Demokratik Sol Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve Anavatan Partisinin liderlerinin mutabakat açıklamalarına karşın bir kişinin beşer yıllığına iki kez cumhurbaşkanı olabilmesini öngören anayasa değişiklik teklifine verilen oyların 303’te kalmasıyla Demirel köşke veda etmek zorunda kaldı. 16 Mayıs 2000 tarihinde görevini Ahmet Necdet Sezer’e devretmiştir.

Eşi Nazmiye Demirel, Alzheimer tedavisi gördüğü hastanede 27 Mayıs 2013’te yaşamını yitirdi.

Demirel’in, memurluktan cumhurbaşkanlığının sona erdiği döneme kadar geçen sürede kullandığı eşyalarının sergilendiği “Süleyman Demirel Demokrasi ve Kalkınma Müzesi” Isparta’da 26 Ekim 2014 tarihinde açıldı.

Ölümü

                Vikihaber’de bu konuyla ilgili haber var:

Süleyman Demirel 90 yaşında hayatını kaybetti

13 Mayıs 2015 tarihinde böbrek yetmezliği, kalp yetmezliği ve akut solunum yolları enfeksiyonu sebebiyle Güven Hastanesine yatırılan Demirel, 17 Haziran 2015 günü saat 02.05’te solunum yolu enfeksiyonu ve kalp yetmezliği nedeniyle aynı hastanede öldü. 19 Haziran 2015’te Türkiye Büyük Millet Meclisindeki devlet töreni ile Kocatepe Camisi’ndeki dinî törenden sonra Demirel’in naaşı memleketi Isparta’ya götürüldü. Naaşı ertesi gün memleketi Isparta, İslamköy’deki anıt mezar olarak tahsis edilen yerde toprağa verildi.[6][7] 2019’da Süleyman Demirel Anıt Mezarı tamamlanarak ziyarete açıldı.

Ödülleri

1993: Polonya Beyaz Kartal Nişanı

1994: Hırvatistan Kral Tomislav Grand Madalyası, Zagreb

1996: İtalya Liyakat Nişanı

1997: Estonya Terra Mariana Haç Nişanı

1997: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Devlet Adamı Ulusal Uzlaşma Ödülü (Fethullah Gülen’in elinden)

1999: Romanya Romanya Yıldız Nişanı

1999: Gürcistan Altın Post

2000: Almanya Liyakat Nişanı

Notlar

Siyasi kariyeri boyunca; çocukluk yıllarında çobanlık yaptığı için “Çoban Sülü”, 1950’li yıllardaki Devlet Su İşlerindeki çalışmaları için “Barajlar Kralı”,[39] 1960’ların başlarında çalıştığı Amerikalı Morrison Knudsen adlı mühendislik firması nedeniyle “Morrison Süleyman”,[40] 12 Eylül Darbesi sonrasında siyasi yasaklı olduğu dönemde “Bir Bilen”[41] gibi lakaplarla anılmıştır.

Popüler kültürdeki yeri

Fikret Kızılok, “Yadigâr” (1995) albümündeki “Demirbaş” şarkısıyla, Süleyman Demirel’in siyaset sahnesinden uzaklaşamamasını esprili bir dille anlatmıştır. Barış Manço’nun 1992 tarihli “Mega Manço” albümünün hit şarkılarından biri olan “Süleyman”, yine bir Süleyman Demirel taşlamasıydı. Demirel 2007 yapımı “Zincirbozan” filminde Haldun Boysan tarafından canlandırılmıştır. Cem Karaca’nın “Raptiye” eserinde de Demirel’e göndermeler vardır.[42] Ayrıca Demirel “Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de” filminde de konuk oyuncu olarak yer almıştır.

TRT 1’de yayınlanmış olan Kıbrıs: Zafere Doğru dizisinde kendisini Nejmi Aykar canlandırmıştır.

Adının verildiği yerler

Süleyman Demirel’in adı memleketi Isparta’da yapılan bir havalimanına, bir üniversiteye ve çok sayıda okula verildi. Bunların bir kısmı:

Afyon Süleyman Demirel Fen Lisesi

Adana Süleyman Demirel Bulvarı

Erciyes Üniversitesi Süleyman Demirel Kapalı Spor Salonu

Isparta Süleyman Demirel Havalimanı[43]

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Süleyman Demirel Konferans Salonu

Isparta Süleyman Demirel Bulvarı

Isparta Süleyman Demirel Fen Lisesi

Kırıkkale Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

Süleyman Demirel Üniversitesi[44]

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi

Tiflis Özel Demirel Koleji

İstanbul Kartal Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[45]

İstanbul Teknik Üniversitesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi[46]

İzmir Karşıyaka Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[47]

İzmir Bornova Süleyman Demirel Çok Programlı Lisesi[48]

Şırnak Silopi Süleyman Demirel İlkokulu[49]

Hatay Dörtyol Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[50]

Ankara Sincan Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[51]

Kahramanmaraş Süleyman Demirel Fen Lisesi

Edirne Süleyman Demirel Fen Lisesi

Kahramanmaraş Süleyman Demirel İlkokulu

Isparta Keçiborlu Süleyman Demirel Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi[52]

Isparta Süleyman Demirel Eğitim Kompleksi

Çankırı Süleyman Demirel Fen Lisesi

Aydın Efeler Süleyman Demirel Anadolu Lisesi[53]

Zonguldak Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel İmam Hatip Ortaokulu

Zonguldak Kdz. Ereğli Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Ortaokulu

Gebze Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

Giresun Espiye Süleyman Demirel İlkokulu

Konuyla ilgili eserler

Bora, Tanıl (2023). Demirel (Türkçe). İletişim Yayınları.

İlgili sayfalar

Güniz Sokak

Kaynakça

^ “Arşivlenmiş kopya”. 3 Ağustos 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Ağustos 2021.

^ “TBMM Albümü 3. Cilt (1983-2010)” (PDF). TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü. 20 Aralık 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF).

^ “Arşivlenmiş kopya”. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.

^ “Arşivlenmiş kopya”. 30 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 13 Mayıs 2013.

^ “TC Dışişleri bakanlığı resmî sitesi”. 17 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ a b “9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel vefat etti”. NTV. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.

^ a b “Süleyman Demirel için bugünden itibaren 3 gün ulusal yas ilan edildi”. NTV. 17 Haziran 2015 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 17 Haziran 2015.

^ “Arşivlenmiş kopya”. 3 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.

^ “Arşivlenmiş kopya”. 13 Temmuz 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.

^ “Arşivlenmiş kopya”. 26 Eylül 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 3 Temmuz 2011.

^ Liderlerin Arkasındaki Kadınlar 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Milliyet, 7 Ekim 1987

^ Siyaset’in Zirvesinde 30 Yıl 22 Temmuz 2017 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Milliyet, 17 Mayıs 1993.

^ Bülent Arınç Erbakan Hoca’sının Yüzüne Nasıl Bakacak? 4 Kasım 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Odatv, 12/11/2008.

^ “Demirel, Ezici Bir Farkla Başkan Oldu”. Milliyet Gazetesi, Haftasonu ilavesi. 30 Kasım 1964. s. 7.

^ “Demirel’in Babası Belediye Başkanı Oldu”. Miliyet Gazetesi. 20 Temmuz 1965. s. 1.

^ Demirel 1966’da neden cumhurbaşkanı olmadı? 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., İsmet Berkan, Radikal, 22 Aralık 2006.

^ Çavuşoğlu, Hüseyin (2009). “Türk Siyasi Hayatında Merkez Sağ Çizginin Tarihi”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 2 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 26 Kasım 2013.

^ “27 Mayıs Darbesi Sonrası Celal Bayar ve Eski Demokrat Partililerin Türk Siyasi Hayatına Etkileri” (PDF). 9 Mayıs 2016 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 16 Temmuz 2013.

^ “Devalüasyon Uygulamalarinin Diş Ticarete Etkileri”. 13 Mart 2016 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 30 Nisan 2013.

^ “27 Mayıs’tan 12 Mart’a Adalet Partisi ve Türkiye 20 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi.”, acikerisimarsiv.selcuk.edu.tr

^ Millî Görüş neden doğdu? 4 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Murat Cop, ntvmsnbc, 24 Nisan 2011

^ “12 Eylül Belgeseli 1. Bölüm: Renklerin Çatışması”. 19 Kasım 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 31 Temmuz 2021.

^ Yahya Demirel hayatını kaybetti! 12 Kasım 2012 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Vatan 8 Kasım 2012.

^ “Uğur Mumcu, Cumhuriyet, 26 Aralık 1978”. 26 Eylül 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi.

^ “Dünden Bugüne İmam Hatip Liseleri”. 20 Mayıs 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2021.

^ “Merkez Sağda 27 Mayıs ve 12 Eylül Sonrası Partileşme” (PDF). 13 Mayıs 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 1 Ağustos 2013.

^ Demirel’in ‘Kürt realitesi’ ile Erdoğan’ın ‘Kürt sorunu’ 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Fikret Bila, Milliyet, 17 Ağustos 2005.

^ “Yeşil Kart”a dokunmayın! 5 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Prof. Dr. Şükrü Hatun, ttb.org.tr.

^ Yaşı bekleyenlere bir defalık emeklilik hakkı gelir mi? 9 Şubat 2014 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., alitezel.com

^ “28 Şubat belgeseli – 1. Bölüm”. 9 Ağustos 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 24 Temmuz 2021.

^ Demirel rahat ilk turda:234 1 Ekim 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Milliyet, 9 Mayıs 1993.

^ Çiller, Bakü darbesine karıştı mı? 20 Ekim 2021 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., Sedat Ergin, Hürriyet.

^ Arınç Demirel’i hedef aldı: 28 Şubat’ın başaktörü 5 Kasım 2013 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi., ulusalkanal.com.tr,

^ Ilıcak: Demirel daha sıcak bir darbeyi engelledi, Radikal, 28 Haziran 2012

^ “Refahyol Hükümeti’nin İstifası ve Demirel Hakkındaki Basın Açıklaması”. 20 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Eylül 2021.

^ “Süleyman Demirel-Fethullah Gülen”. 20 Ekim 2021 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2021.

^ “Hürriyet Almanak 2000”. 19 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.

^ “Arşivlenmiş kopya”. 27 Ekim 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 27 Ekim 2014.

^ “‘Barajlar Kralı’ Sıfatı Bana Ait-haberler.com”. 11 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.

^ “arsiv.sol.org.tr”. 4 Ocak 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.

^ “cihandergi.com”. 5 Mayıs 2011 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 7 Mayıs 2011.

^ Sabancı, Genco (2006). Bir ceviz ağacı: Cem Karaca. 1 Mayıs’in devrimcisi, isçinin tamirci çırağı. İstanbul: Akis Kitap. s. 189. ISBN 9799759129650.

^ “Isparta Süleyman Demirel Havalimanı”. 15 Ocak 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ “Süleyman Demirel Üniversitesi”. 24 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ “Süleyman Demirel Anadolu Lisesi”. 16 Mart 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ “İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi (SDKM)”. 22 Şubat 2020 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 9 Şubat 2020.

^ Emlakbank Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

^ “İzmir, Bornova, Süleyman Demirel Çok Programlı Lisesi”. 28 Temmuz 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ “Silopi Süleyman Demirel İlköğretim Okulu”. 30 Nisan 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ Dörtyol Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

^ Sincan Süleyman Demirel Anadolu Lisesi

^ “Süleyman Demirel Teknik Lise ve Çok Programlı Lisesi”. 18 Ağustos 2012 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 6 Ağustos 2013.

^ “Efeler-Süleyman Demirel Anadolu Lisesi”. 12 Ağustos 2014 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 10 Ağustos 2014.

https://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCleyman_Demirel

Süleyman Demirel’in Arkasından!

“Dün Süleyman Demirel’in yani Türkiye Cumhuriyeti’nin 9.Cumhurbaşkanının 9.ölüm yıldönümüydü… Baktım şöyle bir medyaya doğru düzgün hak ettiği gibi anılmadı! Allah vefasız olanları sevmez. Biz nasıl insanlar olduk böyle?”

Ben Süleyman Demirel’i vakti zamanında hiç sevmezdim. Halbuki ailem Demokrat Partili ve sonra da Adalet Partili idiler…

Ben ise moda deyimle “Türkeşçi”idim. Babaannemi ve dedemi bir türlü MHP’ye oy vermeye razı edemedim. Çünkü kendisi de rahmetli olan Alparslan Türkeş babaanneme göre Menderes’i asan adamdı! Bir de boğuk sesi ile 27 Mayıs darbe bildirisini o okumuştu… Ölünceye kadar onu affetmedi. Babaannem CHP’li olan ağbisi ile de 40 yıl küs kaldı. O günlerin Türkiye’si böyleydi!

Süleyman Demirel ise bana göre hem mason hem de bence ABD yandaşı anlamına gelen “Morison Süleyman”dı. Konuşması ve yaptıkları da bana göre zik zaklı idi. “Milliyetçi Türkiye” yada “Büyük Türkiye” diyordu ama işte o kadar!

Benim bu düşüncelerim ta ki, Elazığ-Malatya arasında giderken gördüğüm ve bir kaya dolgu baraj olduğunu öğrendiğim Karakaya Barajını görünceye kadar devam etti. Barajın kıyısında ağaçtan toplayarak yediğim dutların lezzetini hiç unutamam… Çevredekiler meyvelerin barajın değiştirdiği iklimden sonra daha lezzetli olduğunu söylediler…

O barajın muhteşemliği karşısında şaşırmıştım… Sonra gördüğüm Keban Barajı ile de artık kendi kafamda Demirel’i affetmiştim. Bu kadar faydalı işleri yapan bir insan için ben ne diyebilirdim ki?

Cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra bir vesile ile kendisini Güniz sokaktaki evinde ziyaret ettim… İki saat süren bu görüşmemizde bir saate yakın beni imtihan etti. İlk defa ellerim terliyordu. O hiç konuşmuyor sadece bana sorular soruyordu. Sonra kendisi konuşmaya başladı. Ziyaret konumuz ile şunu gördüm ki, bu konuyu Türkiye’de en iyi bilen insandı… Daha sonra bu konu ile ilgili düzenlediğimiz organizasyona bir konferans vermek üzere geldi. Sahnede kendisine eşlik ettim. İlerlemiş yaşına rağmen ayakta büyük bir zevkle iki saate yakın konuştu. Ben ayakta durmaktan yorulmuştum ama o ayakta konuşup anlatmaktan yorulmamıştı… Giderken “Pehlivanoğlu ara beni bekliyorum, ne istersen yaparız” diyordu…

Yine Süleyman Demirel’e bir soru sordum; “Siz iktidar olduğunuzda Güney Kore bizden her alanda geri idi ama şimdi bizi geçtiler ve bir refah toplumu oldular, ne diyorsunuz buna?”. Rahmetlinin bana verdiği cevap büyük dersler içeriyordu “Güney Kore ile Türkiye mukayese edilemez. Türkiye bu kadar ağır sorunla boğuşuyor Güney Kore’nin benzer hiç bir sorunu yok.” demişti. Demek elma ila armut mukayese edilmezmiş! Bizde öğrenmiş olduk…

Büyük bir zekâ, bilgi küpü, tecrübe zengini ve çok çalışkan bir insandı. Ülkesi için çalıştı ve çabaladı… İnanmıyorsanız onun onlarca eserinden birine mesela 1973’ten bu yana üzerinden geçip gittiğimiz ilk boğaz köprümüze bakın yeter. Zaten halkta ona “barajlar kralı” adı takmıştı…

Dün 17 Haziran onun ölüm yıldönümüydü… Onu anmak ve hatırlamak her bir Türk için vefa içeren bir vazifedir. Allah rahmet eylesin mekânı cennet olsun…

YAMALI BOHÇA / Masallar

Önce eserin yazarı Yaşar Ravanoğlu Akdaş’ı tanıyalım. Çünkü o, çok özel bir hanımefendi…

İnsan bilinmezler içinde yaşayan bir garip Allah kulu. Ben de bir Allah kuluyum. Açıkçası denizdeki kum zerrelerinden biriyim. Aklıma gelmeyen başıma geldi, Parkinson hastası oldum. Bu hastalık benim kaderimi ve karakterimi değiştirdi. Önce kabul etmedim. Kabul etmezsem beni bırakır gider sandım. Gitmedi, gitmedi, gitmedi. Ben de mecburen kabullendim. Bununla birlikte bende bir mücâdele azmi oluştu. O da şuydu: Gidene ‘Güle güle’ derken yerine yapabileceğim bir şey koymak…

Bu uğurda on iki sene mücâdele verdim, veriyorum.

Nasılsın?’ diye sorana da kendi içimden ‘Dün geçti bitti. Yarının da geleceği meçhul. O zaman bu gün iyi olmalıyım.’ diye düşünüp ‘İyiyim, çok şükür’ diye cevap veriyorum.

Bâzen sanırım herkes gibi otokontrolümü kaybedebiliyorum. Bunu da hiç yapmadığım hatta düşünmediğim şeyleri yapmaya kalkıştığım için söylüyorum. Aslında vakit geçirmek için yaptığım şeyler beğenildi, takdir topladı. Şiirlerimi okuyan dostlarımın ‘Kitap ne zaman çıkacak?’ soruları üzerine ‘Parkinsondan Bana Kalan’ adlı şiir kitabımı yayınlattım. Ayrıca şiirlerimin bazıları Türk Dünyası Şiir Seçkisi, İzmir Yürekli Şiirler (2022), Yozgat Güldeste Şairler Antolojisi (2022) kitaplarında yayımlandı.

Hâlen şiir yazmaya devam etmekteyim. Şu anda 250 civarında şiirim var. Akçakoca Kültür Platformunda masal ve şiir yazmaktayım. ‘Yamalı Bohça’ isimli bloğum devam ediyor. Sizlerden aldığım yorumlarla, moral ve faydalı yönlendirmelerle yazdığımı bilmenizi isterim.

***

Kitapta tamamı 8-9 yaş öncesi çocuklara hitap eden, onları iyiliklere, doğrulara ve güzelliklere yönlendirebilecek 21 adet hikâye yer alıyor.   Kitabın asıl önemli tesir sâhası da, şu veya bu sebeple, resim yapmak, şarkı söylemek, örgü örmek gibi kabiliyetlerini kaybeden veya diğer özelliklerini kaybettiği için yaşama arzusunda eksiklikler meydana gelen, hayata küsmüş insanlardır. Onlara yol göstermekle, örnek olmakla, hayata ve üretkenliğe yönlendirmekle büyük hizmetler gerçekleşmesine öncü ve rehber olmasıdır.

Anadolu’muzda bir söz vardır: ‘Boş oturup çürüyeceğine, çalışarak yıpran’ denilir. Hiçbir şey yapamayan kitap okuyabilir. Çok okuyabiliyorsa, küçük küçük denemeler, hâtıralarını, duygu ve arzularını yazarak kendini geliştirebilir.

Yamalı Bohça / Masallar isimli 72 sayfalık kitabı okuyan Parkinson hastaları, Yaşar Ravanoğlu Akdaş’ın tecrübelerinden mutlaka faydalanacaklar, hayatlarındaki değişikliği fark edeceklerdir.

Şimdi bir Pankinsonlunun yazdığı masala göz gezdirelim:

HALİM İLE SELİM

Saadet ormanından çok uzaklarda bir balıkçı köyü varmış. Bu köyde yaşayanların arasında iki kardeş yaşarmış. Balıkçı olan ağabey Halim evli, zengin ve çocukluymuş. Kardeşi Selim de evliymiş ama Allah onlara çocuk vermemiş. Karı koca çok iyi kalplilermiş, fakir oldukları halde herkese yardım ederlermiş. Kazançları azmış ama gönülleri zenginmiş. Ağabeyi Halim ve karısı ise zengin olmalarına rağmen kimseye yardım etmez herkesi bir şekilde kıskanırmış.

Fakir balıkçı kardeş Selim bir sabah erken uyanmış.

Bakmış karısı uyuyor. Uyandırmaya kıyamamış. Azık torbasına bir elma biraz ekmek koyup yanına almış. Kayığına binmiş ve denize açılmış. Kıyıdan epeyce uzaklaşınca, Ya Allah deyip ağını denize atmış. Biraz bekleyip çekmiş. Bir bakmış ki ağa hiç balık takılmamış. Üç kere atmış, üçünde de ağ bomboş çıkmış. ‘Bugün kısmetimiz yokmuş, buna da şükür’ demiş. Ağını toplamaya başlamış. Kulağına bir ağlama sesi gelmiş. Bir de bakmış ki ağlara takılan güzeller güzeli bir deniz kızı. O kadar ağlıyormuş ki Balıkçı Selim’in kalbi sızlamış.

Kızım neden ağlıyorsun? Bizim çocuğumuz yok seni bize götürürüm evlât ediniriz, evlâdımız olursun. Demiş.

Bunun üzerine güzeller güzeli denizkızı daha çok ağlamış.

-Annem ve babam sarayın dışına çıkma bahçede oyna dedi ben onları dinlemedim ve dışarıda ne var diye merak ettim. Sarayın dışına çıkınca da ağa takıldım. Annem beni merak eder ne olur beni bırakın da evime gideyim.

Balıkçı kıyamamış ve kızı bırakmış. Kız uzaklaşırken bir ara durup el sallamış ve ‘Balıkçı amca, her gün sana bir kese altın göndereceğim. Beni kurtardığın yere gel altınını al’ demiş. Balıkçı Selim eve dönmüş ve karısı onu kapıda gülerek karşılayıp kısmetimizde bugün ne var diye sormuş. Karısına bugün balık tutamadığını söyleyip başından geçenleri anlatmış. Sonra fakir sofralarında bir şekilde karınlarını doyurmuşlar. Balıkçı Selim ertesi gün tekrar balığa çıkmış, kızın söylediklerini de ciddiye almamış.

Kızla tanıştıkları yere geldiğinde de boru gibi garip bir ses duymuş. Sesi merak ederken balığın biri kayığa bir kese fırlatmış. Keseye bakmış ki bir de ne görsün? İçi altın dolu.

Balık tutmadan evine dönmüş hanımı sormuş yine:

Bugün kısmetimizde ne var?

Kısmetimiz çok iyi bak sana ne göstereceğim.

Ne göstereceksin ki ellerin bomboş.

Odaya gitmişler ve altınları göstermiş. İkisi de hâlâ gözlerine inanamıyormuş.

Her gün bir kese altın alan balıkçı Selim zengin olmuş. Ağabeyi Halim hanımına:

Git bak şunlara nasıl da zengin oldular bir anla gel bana anlat. Demiş.

Halim’in hanımı Selimlere gitmiş:

Hayrola siz birdenbire nasıl zengin oldunuz çok merak ettik. Demiş.

Selim’in hanımı kötü niyetli bir insan olmadığı için olan biteni anlatıvermiş. Bunun yerine ağabey Halim târif edilen yere gitmiş. Altını veren balık onu görünce altını vermemiş. Halim buna çok bozulmuş kardeşine durumu anlatmış. Bir süre balık görünmemiş. Selim’e de Halim’e de altın gelmemiş. Bir gün balıkçı Selim balığa çıkınca denizkızı onu yüzerek karşılamış.

Artık kese ile altın yok. Ama sana öyle bir şey vereceğim ki şifresini kimseye söylemeyeceksin.

Ve kayığın içine bir değirmen bırakmış. ‘Buna, başla dediğinde başlayacak ve sana hazır tuz verecek, sen de bu tuzları satıp zengin olacaksın. Tek bir şartım var şifreyi hanımın dâhil kimseye söylemeyeceksin.’

Peki’ deyip kabul etmiş: Selim’in yeniden zenginleşmeye başladığını gören ağabeyi bu sattığı tuzları nereden bulduğunu sormuş. Selim de durumu anlatmış fakat şifreyi söylememiş. Ağabeyi Halim kıskançlığından Selim’in evine hırsız gönderip değirmeni çaldırmış. Ağabey teknesiyle denize açılmış. Değirmene:

Hadi değirmenim başla! Demiş.

Değirmen çalışmaya başlamış ama o kadar çok tuz üretiyormuş ki tekne tuzla dolmuş. Halim durumun ciddiyetini fark etmiş. Bildiği bütün kelimeleri söylese de şifreyi bilmediği için değirmeni durduramamış ve aşırı tuza tekne dayanamayıp batmış. Halim boğulurken bile hâla bildiği kelimeleri söyleyip değirmeni durdurmaya çalışıyormuş. Değirmen de, tekne de, Halim de denizin dibini boylamış.

YAŞAR RAVANOĞLU AKDAŞ: 1952 Adana doğumludur. Emekli olduktan sonra çeşitli sosyal sorumluluk projeleri ile ilgilendi ve Türk Müziği koro çalışmalarında yer aldı. 2012 yılında Parkinson teşhisi konulduktan sonra ses kaybına mâruz kalınca müziğin yerine hikâye, şiir ve resim aldı. ‘Yamalıbohçaparkinsan’ isimli bloku açıp yazılar yazmaya başladı. 150’den fazla şiir yazdı. Şiirlerinden bâzıları Türk müziği şarkı formunda bestelendi. Bâzı şiirleri de  ‘Türk Dünyâsı Şiir Seçkisi’ ve İzmir Yürekli Şiirler’ isimli kitaplarda yayımlandı. Akrilik tarzda çalıştığı tablolarında genelde tabiat teması işleyen Yaşar Akdaş, evli, iki evlat ve iki torun sâhibidir. 

  DERKENAR

PARKİNSON HASTALIĞI

Parkinson hastalığı, dopamin seviyelerinin düşmesine sebep olan beyin sinir hücre hasarının yol açtığı, elde titreme ile başlayan, kas sertliği yanı sıra denge kaybı gibi kontrolün bulunmadığı belirtiler gösteren ve yavaş ilerleyen nörolojik bir hastalıktır.

Parkinson, daha çok 60 yaş üzeri kişilerde görülen, beynin ilerleyici yani dejeneratif olarak adlandırılan hastalık grupları arasında yer alır. Beyin hücreleri arasında elektrikle ilgili iletişimi sağlayan maddelerden (Nörotransmitter) birisi de dopamindir. Dopamin ile çalışan beyin bölgesi, hareketlerimizin amaca uygun yapılmasını sağlayan yâni bir bakıma hareketimizin ince ayarını sağlayan bölgedir. Dopamin ile iletişim yapan hücrelerin yüzde 60-80’inin kaybıyla Parkinson hastalığı ortaya çıkar. Parkinson bulguları hastalarda özellikle başlangıç döneminde farklılıklar gösterir.

Parkinson Hastalığı Neden Olur?

Parkinson hastalığının sebebi beyinde dopamin üretimini sağlayan hücrelerin hasar görmesi veya hücre kaybı sonucu dopamin eksilmesidir.

Parkinson Belirtileri Nelerdir?

Hareketin yavaşlaması, dinlenme halindeyken uzuvlarda titreme, kaslarda sertlik, duruş ve dengeyi koruyan reflekslerin bozulması, küçük adımlar ve bâzen dengesiz yürüyüş, vücudun öne eğilmesi, eklemlerde ağrı, depresyon, uyku bozukluğu, akıcı ve birbiriyle uyumlu hareket edememe ile unutkanlık, Parkinson belirtileridir.

Genel olarak Parkinson belirtileri şu şekilde listelenebilir:

*Zamanla yürürken kol sallanma hareketlerinde azalma veya kayıp.                                                             *Adımlarda küçülme                                                                                                                        *Yürümeye başlamada zorluk                                                                                                                 *Düğme iliklemek ya da açmakta zorlanma                                                                                                *Yatakta dönme ya da otururken kalkmada güçlük                                                                                     *Maske yüz ifadesi                                                                                                                                *Alçak ve kısık ses tonu ile konuşma                                                                                                         *El yazısında küçülme                                                                                                                            

Birinci evrede belirtiler hafif ve tek taraflı olarak işler. Hafif titremeler, mimiklerde değişiklik, yürüyüş bozuklukları kişi fark etmese de kişinin etrafındakiler tarafından anlaşılabilir.

İkinci evrede yürüyüş ve duruş etkilendiğinden gözle görülür bir farklılık bulunur. Bunun yanında titreme de devam eder.

Üçüncü evrede hastanın vücudunda belirgin bir şekilde yavaşlama ya da dengesizlik gelişir. Düşmeler görülebilir. Bunun yanında işlev bozuklukları oluşabilir.

Dördüncü evrede bütün belirtiler şiddetli bir şekilde görülür. Hasta güçlükle yürümeye başlar. Hareketlerdeki yavaşlık devam eder. Bu evrede kişinin destek alması önemlidir. Diğer evrelere göre titremede azalma olabilir.

Beşinci evrede tekerlekli sandalye kullanımına yönelik bağımlılık oluşabilir. Kişi bakıma ihtiyaç duyabilir.

Erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülen Parkinson hastalığının oluşma sürecinde birçok risk faktörü yer alabilir. Bu faktörler şöyle sıralanır:

*60 yaş ve üstü kişiler                                                                                                                               *Aile geçmişinde Parkinson hastalığı bulunanlar                                                                                *Pestisit gibi bazı kimyavî maddelere mâruz kalanlar                                                               *Boks sporuyla ilgilenen kişiler                                                                                                         *Diyabet hastalığı bulunanlar                                                                                                                     *Sigara ve kafein tüketimi yapanlarda da Parkinson hastalığı görülme riski bulunur.

Nasıl Tedâvi Edilir?

Parkinson tedâvi seçeneklerinde öncelikli olarak ilaçlar kullanılır. İlaçlar ile beklenen neticenin alınamadığı hastalarda veya zamanla ilaçların faydasının azaldığı durumlarda cerrahî tedâvi uygulanabilir. İlaç tedâvisi beyinde azalmış olan dopaminerjik geçişi artırmaya yöneliktir. Yani Parkinson ilacı dopamini artırmaya yöneliktir. Bu maksatla, beyinde dopamin miktarını artıran ilaçlar tedâvide kullanılır. Ancak sebebi tam olarak bilmediğimiz bir şekilde Parkinson ilaçlarının uzun süre ve/veya yüksek dozlarda kullanımı ile hastalarda kısa süreli aşırı hareketlilik şeklinde dalgalanmalar, tam veya istek dışı hareketler (diskinezi) görülebilir.

Hasta 65 yaşın altındaysa ve bunama yoksa tedâviye dopamin etkisini taklit eden ‘dopamin agonisitleri’ ile de başlanabilir veya tedâviye ek olarak kullanılabilir. Titreme,  bunama, depresyon, uyku bozukluğu şikâyetleri görülürse bu şikâyetler için başka bir tedâvi stratejileri planlanabilir.

Hastaların üçte biri ilaç tedâvisi ile uzun yıllar iyi cevap alınan ve hayatlarında önemli bir kısıtlama olmadan yaşayabilen kişilerdir. Kalan grubun bir kısmında ilaca cevap kısıtlıdır ve doz arttırıldıkça yan etkiler, zamanla da ilaca cevapsızlık görülebilir.

İlaç tedâvisinden fayda görmeyen hastalarda cerrahiye başvurulabilir. Özellikle son 15-20 yıldır ilaç tedâvisine cevap vermeyen hastalarda, cerrahî seçenek önerilir. Amaç; beyinde hareketimizle ilgili merkezlerde azalan elektrikle ilgili uyarının göğüs duvarında cilt altına yerleştirilen birkaç cm’lik jeneratör aracılığı ile yaratılmasıdır. Kalp pili benzeri bir mantık ile düşünülebilir. Uygulamanın tıbbı adı  ‘derin beyin stimülasyonu’ dur.

Her el titremesi Parkinsona mı işaret eder?

Hastalar bu kaygıyı sıkça yaşamakta, kendisinde el titremesi görüldüğünde hemen Parkinson olduğunu düşünerek umutsuzluğa kapılmaktadır. Her el titremesi Parkinson hastalığı anlamına gelmez.

Parkinson hastaları nasıl beslenmelidir?

Sebze ve meyvelerden zengin, zeytinyağlı yiyecekler tüketilmelidir. Parkinson’da düşme riski olduğu için kemik erimesine karşı dikkatli olunmalıdır. Tedâviyi yapan doktor mutlaka kalsiyum ile D vitamini değerlerini ölçüp ona göre bir diyet önerisinde bulunabilir. Peynir, süt, yoğurt tüketimi bu hastalıkta kemik erimesine önlem için önemlidir.

Parkinson hastalarında beyin pili işe yarar mı?

Bu işlemde; beynin derin yapılarında yerleşmiş olan ‘beyin dopamin hücre çekirdeklerine’ oldukça hassas bir yöntemle ince kablolar yerleştirilmekte ve göğüs duvarı bölgesine konulan bir jeneratör aracılığıyla devamlı elektrikli alâkalı uyarı verilmektedir. Bu sâyede, hastalık sebebiyle aktivitesi bozulmuş olan sinir hücreleri tekrar düzene girmekte ve hastalığın belirtileri kaybolmaktadır.

Bu cerrahinin uygulanamayacağı  durumlar çok azdır. Beyin pili takılabilmesi için öncesinde bir dizi detaylı muayene, görüntüleme ve nöro-psikiyatrik değerlendirme testlerinin yapılması ve hastanın bu tedâviye uygunluğunun görülmesi gerekmektedir..

Takılan pilin ömrü ortalama 5-6 yıl kadardır. Bu sürenin sonunda beyindeki kablolara müdâhale edilmeksizin 15 dakikalık bir işlemle eski pil yenisi ile değiştirilebilmektedir.

Parkinson koku kaybına neden olur mu?

Parkinson gibi dejeneratif nörolojik hastalıklarda koku kaybı ilk bulgu olabilir.

Parkinson genetik bir hastalık mıdır?

Parkinson’da genetik bir yatkınlık söz konusudur. Ancak Parkinson genleri taşıyor olmak her zaman bu hastalığa yakalanılabileceği anlamına gelmez. Çevresel faktörler de oldukça önemlidir.

Kaynak: Memorial Tıbbî Yayın Kurulu

Metni hazırayanlara teşekkür ederim. (O. Ç.)

İslâmiyet Nasıl Bir Din?

     İslâmiyet, selm / barış ve esenlik içinde yaşamaktır.

     İslâmiyet, müsâlemet / emniyet ve güven veren bir sistemdir.

     İslâmiyet, dâhilde / yurt içinde niza / çekişme

     Ve husûmet / düşmanlık istemez.

     İslâm âleminin hayatı ittihad / birlik ve beraberliktedir.

     Eğer ittihad / birlik istersen;

     Birlik düstur ve prensibin şu olmalı:

     “Sadece o haktır.” yerine “O haktır.” demeli.

     “Sadece o güzeldir.” yerine “O en güzeldir.” demeli.

     Her Müslim kendi meslek ve mezhebi için:

     “İşte bu haktır, başkasına ilişmem.

     Başkaları güzelse, benimki en güzelidir.” demeli.

     Fakat:

     “Sadece budur hak, başkaları battal / bâtıl ve boştur!

     Yalnız benimkidir güzeli!

     Başkaları yanlıştır, hem çirkindir!” Dememeli.

     İnhisar / tekelcilik zihniyeti,

     Yalnız nefsini / kendini sevmekden ileri gelir.

     Sonra, bu bakış tarzı maraz / hastalık olur.

     Niza / çekişme ve kavgalar işte bundan çıkar.

     Bilmeli ki, dert ve dermanların çokluğu hak olur.

     Tabiatıyla, hak da sayıca artar.

     Tıpkı ihtiyaç, gıda ve besinlerin çeşitliliklerinin hak oldukları gibi,

     Hak da çeşitlenir.

     Aynı şekilde istidat / kabiliyet ve terbiyelerin çokluğu da hak olur.

     Böylece hak da sayıca çoğalır ve artar.

     Vâhid / tek bir madde, hem zehir, hem panzehir olabilir.

     İki mizaca göre, esasa ait olmayıp teferruat / ayrıntıya dair meselelerde;

     Hakikat sabit / değişmez değildir.

     İzafî / göreceli ve değişken, üstelik;

     Mürekkep / birden fazla şeylerden meydana gelebilir.

     İslâmı yaşamakla mükellef / yükümlü ve sorumlu mizaç / huy ve yaratılışlar;

     Ona bir hisse verip, ona göre tahakkuk, terekküb edip oluşurlar.

     Her mezhep sahibi görüşlerini, bağlayıcı bir anlayışla değil,

     Mutlak / sınırlandırılmamış bir şekilde ortaya koyar.

     Mezhebinin hudud ve tayinini, mizaçların temayülüne / meyillerine bırakır.

     Mezheb taassubu ise, onu tamime / herkese yayma isteğine sebep olur.

     Tamim / herkese yaymak isteyiş ise, nizaa / çekişme ve kavgaya yol açar.

     İslâmiyetten evvel, beşer / insan tabakaları arasında derin uçurumlar vardı.

     Hem hayret verici derecede birbirlerinden uzaklaşmış durumda idiler.

     Bu yüzden, bir zaman geldi ki, peygamberlerin çokluğuna, dinlerin çeşitliliğine

     Ve sayısız mezheplerin varlığına ihtiyaç duyuldu.

     İslâmiyet, insanların hissettiği bu ihtiyacı, yaptığı büyük inkılâbıyla gerçekleştirdi.

     Beşeri / insanlığı birbirine tekarüp ettirdi / yakınlaştırdı.

     Din bir oldu, tabiatıyla peygamber de oldu vahid / bir

     Fakat, seviye bir olmadığı için, bu sefer çeşitli mezhepler ortaya çıktı.

     Ancak vâhid / bir terbiye kâfi geldiği zaman,

     İttihat eder / birleşir, tek olur mezhepler.

CHP Genel Başkanı Sn. Özgür Özel’e açık mektup.

Büyük Ata’mızın, 10. yıl Nutku’ nun sonunda, çok büyük bir öngörüyle dile getirdiği ve Cumhuriyetimizi yıkılmaz sağlam bir temele oturtan “Ne mutlu Türküm diyene”  ifadesindeki  “Türk” kelimesi,

Türk ırkını değil, Ulus Birliğimizin adını tanımlamaktadır.

1. Bu durumda, ikide birde, Türkler, Kürtler, Çerkezler, Lazlar vb diye Türk Ulus Birliğindeki halkları sıralarken,

Türk Milletini de sık sık vurgulamanız gerekmez mi?.

2. Türkiye Cumhuriyeti Ulus Birliğinin yüzüncü yılında, son yirmi yılın büyük tahribatlarına ve kırk yıldır PKK saldırılarına rağmen, nüfus kimliklerinde etnik kökeni yazmayan ve bu nedenle en ideal anayasal yurttaşlık eşitliği içindeki tüm yurttaşları eşit şekilde hukukun üstünlüğü ile kapsayan, komşularıyla barış içinde yaşayan, modern sanayi toplumu eşiğinden içeri girmiş bir Ulus Devletimize ulaşmış bulunuyoruz.

İnsanoğlu kadim tarih boyunca, savaşmadan barış içinde yaşama, üretici güçlerini ve neslini çoğaltma amacıyla daha geniş bir havzada birlikler kurma çabasında iken, kimi prens veya aşiret sahipleri, derebeyliklerini sürdürmek için birliğe şiddetle, karşı koymuşlardır. Sonuçta bu birlikler güle oynaya oluşmamıştır.

İtalya birliği buna en çarpıcı bir örnektir. Sn. Özgür Özel. Cumhuriyetimizin kurucusu CHP Genel Başkanı sıfatınızla, Ulus Birliğimizi ve Cumhuriyetimizi yıkmak üzere ordulaşarak silahlı isyana kalkışan Şeyh Sait’e, hain demek zorundasınız. Başka bir lüksünüz yok.

3. Güneydoğumuzda görev yapan güvenlik güçlerimizi, mesela oraları işgal etmiş olan Yunan güçleri gibi gören PKK, askerlerimizi, polislerimizi katletmeyi meşru olarak görmektedir. HDP, DEM vb ise, şehitlerimiz ile ilgili hiçbir taziyede bulunmamaktadır. Ben, HDP ve türevi siyasi parti yetkililerinin ve yandaşları kanaat satıcılarının, barış ve demokrasi söylemlerini, milleti keriz yerine koymak istemek olarak görmekteyim.

Ama, bazı siyasiler, kanaat satıcıları, maksatlı olarak, üst beyinlerinin, yani insanlara has bir yapılanma olan beyin kabuğunun uydurduğu kavramlarla, kendilerine yalanlar söyleyerek, yani limbik sistemlerini kandırarak, buradan, bu partilerin barışçı, demokrat olduğuna dair bir yanıt alabilir ve buna inanabilirler de. Ama her mahallesinden, çocuğunun, komşusun çocuğunun ve bir yakınının cenazesini elleriyle toprağa vermiş Anadolu halkının, en alt beynimizde bulunan, sadece savunma ve emniyet referansları ile donanmış olan “Amigdala” sı aldanmaz ve çocuklarını katleden PKK, HDP, DEM i de düşmanı olarak görür.

Bunu AKP de çok isabetli olarak gördü aslında. Bunu uzman sosyologlarınızla bir değerlendirin lütfen.

4. Seçim konuşmalarınızda dile getirdiğiniz gibi “Kürt seçmeni” yoktur. Seçmenlerin  “Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Alevi, Sünni” gibi etnik ve dinsel kökenleriyle birlikte tanımlanması doğrumu dur.

Siyasi partilerin kayıtlı üyeleri tabi ki vardır ama kayıtlı seçmenleri olamaz değil mi? Seçmen bu gün bir  partiye oy vermiştir, yarın başka bir partiye oy verebilir. Seçmen hiçbir partinin tapulu malı değildir.

5. Yine seçim konuşmalarınızdan birinde aynen şunları demiştiniz.

“Senin Rize ‘li hemşerilerin kendilerine, kendi belediye başkanlarını seçebiliyorlar.

Elli dört yerleşim yerinde ise Kürtler, kendi belediye başkanlarını seçince kayyum atıyorsun.”

Yukarıdaki söyleminize göre, Rize’ lilere de bir alt kimlik yapıştırmanız gerekmez miydi, bunu niye yapamadınız. Çünkü mantıklı bir temeli yoktu.

6. Kürt sorununu TBMM de çözeceğiz diye vaat ediyorsunuz. Ulus birliğimizdeki yurttaşlarımızın tanımlamasını da yapan Lozan anlaşması değil midir. Bu durumda, Lozan anlaşmasını TBMM de tartışmaya açıyor olmayacak mısınız. Bunun sonucunda TBMM de, Yeni CHP sayesinde de oluşmuş olan gerici bir blokla kol kola, Ulus – Yurttaş kimliğimizin yok edilerek, ümmet kimlikli, imtiyazlı ruhban, burjuvazi ve bürokrat sınıfın egemen olduğu faşist bir İslam Cumhuriyetine doğru gidişin kapısını açmış olmayacak mısınız.

7. Son olarak 15 Haziran 2024 tarihinde, T24 yayın organına verdiğiniz yanıtlarda şöyle diyorsunuz.

“Türkler için de bir normalleşme yok, Kürtler için de bir normalleşme yok”

Sn. Özgür Özel bu söyleminizle, sanki iki milletli bir yapıya dönüşmüş gibi olmuyor muyuz?

8. Bütün bu söylemlerinizin bir sonucu olarak, Diyarbakır da bulunan bir kafede Kürtçe dışında hiçbir dilde konuşanlara hizmet verilmemesini, iletişimin sadece Kürtçe yapılmasını nasıl değerlendireceksiniz.

Nereye koşuyorsunuz, Sn. Özgür Özel.

İbni Haldun’un Mukaddime eserinde konu ettiği gibi, Ulus Birliğimizin Asabiye bağını zedelediğinizin ve Cumhuriyetimize darbeler vurduğunuzun farkında bile değil misiniz yoksa.

Son olarak size şunu söyleyeyim, Sn. Özgür Özel.

“Ben, bir toz zerresi kadar bile ırkçı milliyetçi değilim.

Kendimi Kürt halkının dostu olarak görürüm. ABD, AB taşeronu, PKK, HDP ve türevi siyasi oluşumları ise,

Kürt halkının neslinin gelişmesini engelleyen hatta neslini kıran bir düşmanı olarak görürüm.”