k
Sosyolog Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN ile Ahlâkî Çöküş Problemini Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Ahlâkî çöküş kavramı ile alâkalı değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?
Prof. Dr. Süleyman Doğan: Kaynağını Türk milletinin örf ve âdetlerinden alan İslâmiyet’le güçlenen Türk ahlâkının bozulma süreci yavaş fakat devamlı bir biçimde gerçekleşmektedir. Ahlâkî çöküş süreci siyâsî olaylarla bağıntılı olacak şekilde ele alınmaktadır. Osmanlı Devleti’nin gerileme ve çöküş dönemlerinde siyâsî ve askerî alanlarda yaşanan mağlûbiyet mânevî mânâda da bir mağlûbiyet yaşıyor olabilir miyiz sorusunu akıllara düşürmüştür. Ancak dikkat etmemiz gereken nokta şudur ki; ahlâkî mânâda yaşanan çöküntü maddî alanlarda bozulmalar yaşanmasını tetiklemektedir.
Çetinoğlu: Mânevî mânâda mağlûbiyet kavramını açıklamanız mümkün mü?
Prof. Doğan: Sosyolojide mağlûbiyet kavramı, ‘gönüllü olarak kabul edilen veya zorla kabul ettirilen’ olarak iki grupta ele alınıyor. Mânevî mağlûbiyeti, moral çöküntü, karamsarlık, ümitsizlik olarak da ifâde etmek mümkün.
Maddî mağlûbiyet kendini çok açık bir şekilde üç yüz yıldan beri göstermektedir. Öyle ki İslâmiyet’in son kalesi olan Osmanlı perişan hâle gelmiştir. Mânevî mağlûbiyet ise maddî mağlûbiyet kadar belirgin olmayıp fikir adamı bakımından kesinlik arz etmektedir.
Türk toplumunda maddî sâhalarda yaşanan bozulmalar beraberinde mânevî bozulmayı getiriyor.
Çetinoğlu: Mânevî çöküntünün tesirleri nasıl oluyor?
Prof. Doğan: Şahsî menfaat uğruna toplumu ve onu düzenleyen kurumları ayakta tutan ahlâkî ilkelerin görmezden gelinmesi veya yok sayılması ile ahlâkî mânâda yavaş ve sürekli bir çöküntünün yaşandığı gözlenmektedir.
Çetinoğlu: Hangi alanda gözlenebiliyor?
Prof. Doğan: Eğitim, siyâset ve sosyal hayat gibi alanları kapsadığı görülmektedir.
Çetinoğlu: Eğitim alanında yaşanan ahlâkî çöküntünün belirtileri nelerdir?
Prof. Doğan: Örf ve âdetlerin canlılığını ve enerjisini kaybettiği görülür. Fikir adamlarının eserlerinin zenginliği ve dayanıklılığı, örf ve âdetlerin kuvvetine borçludur. Türk kültür ve medeniyeti incelendiğinde fikir örflerinin kurulamaması, tefekkür hayatındaki cansızlığın sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde birbirine bağlıdır. Âlimler sınıfının îtibar kaybetmesi, fikir ve eylem yönünden birbirine uyuşmayan hayat tarzını benimsemeleri şu şekilde tenkit edilmektedir:
Türk tarihinde ulema seviyesizliği, onların fiilleriyle kavillerinin, yâni özleriyle sözlerinin birbirini tutmamasıyla başladı. Halka vaaz ve nasihat ederken hak ve adâleti dillerinden düşürmeyen bâzı ilim adamlarının kendi çıkarları söz konusu olduğunda yaptıklarının dediklerine uymaması kendilerine çok kötü notlar kazandırdı.
İlmî sınıfta meydana gelen bozulmalarla ilgili olarak yapılan eleştirilerde dikkat çeken bir başka husus fetvânın kullanım amacının dışına çıkmasıdır.
Çetinoğlu: Ne demek oluyor?
Prof. Doğan: Zamanla toplumun her dalında olduğu gibi ahlâk bozulmaları ilim sâhasına da yayılınca ortaya çıkan yalancı âlimler, türlü beşerî ihtiraslarının tatmini yolunda fetvayı, bir tehdit silahı halinde ele aldılar. Böylece gerçekte bir hayır ve hakîkat işareti olan fetvâ, bir şer âleti hâline getirilmiş oldu.
Fikir hayatında ve ilmi sınıfta görevini kötüye kullanan âlimler, fikirleri ve davranışları arasında tutarsızlık yaşanan ilim adamları, düşünce hayatında yaşanan cansızlık ve fikri anlamda bir gelenek oluşturulamaması gibi problemler zamanla bu alanın bozulmasına sebebiyet vermiştir.
Son olarak, Türk aydınlarının, tek bir ortak kültür oluşturmak için halk kültürü köklerinden yararlanma yönündeki büyük çabaları, gerekli olan iki kültür arasındaki ayrılığı giderme işinin yavaş, kesintili ve akla uygun olmayan bir yoldan ilerlemesine sebep bir kasılma ve ters züppelik içinde yürümektedir.
Çetinoğlu: Bunlar alt tabaka mensuplarının yanlışları… Seçkinlerde durum nasıl?
Prof. Doğan: Gelenekli seçkinler kültürünün narsizmi ve kısırlığı, ayırıcı görüş açısı onu modern bir demokrasi için kullanışsız yapmıştır. Özellikle, seçkinlerin yapmacıklı dilinin basitleştirilmesi gerekti. Bunu Türk modernleştiricileri anladılar. Fakat bu yöndeki ilk çabaların başlamasından beri bir yüzyıl geçmesine rağmen, seçkinlerin dili ve halkın dili arasındaki uçurum giderilememiştir.
Tersine, Türk edebiyatının dili, Saray dilinin bir taklidi gibi olmuştur – çapraşık, yapmacıklı ve katı.
Medreselerin kaldırılmasına rağmen nakilci ve ezberci sistem ortadan kalmadığı için, araştırmacı ve tenkitçi bir düşünce yapısına sâhip şahıslar yetiştirilememiştir. Tanzimat’tan itibaren başlayan batılılaşma hareketleri ile dînî ve dine dayalı ilmî araştırmaların ihmal edilmesi dînî bunalımlar doğmasına sebebiyet vermiştir. Ancak; Batı’daki gibi dînî ve ahlâkî bunalımlara ilaç olabilecek felsefi düşünce akımları ve ahlâkî prensipler üretilmemiştir.
Cetinoğlu: Siyâsî alan bakacak olursak?
Prof. Doğan: Osmanlı Cihan Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemlerinde orduda meydana gelen çözülme, tımar sisteminin bozulması, vergilerin artması, sarayın lüzumsuz harcamaları, Avrupa’da meydana gelen reform ve rönesans hareketlerine karşılık skolastik düşünceden sıyrılmayış, devlet memurluklarının para ile satılması gibi vakalar ahlâk buhranı olarak değerlendirilirken Islahat Fermanında padişahın halka vaat ettiği hak ve hüriyetler dahi uzun yıllar boyunca kök salmış olan bu ahlâk buhranını çözmeye yetmemiştir. Meşrutiyet dönemlerinde memleket işleri bir dereceye kadar halkın arzu ve irâdesi çerçevesinde yürütülmesine rağmen eğitim seviyesi düşük olan halkın kimlerin memleket için faydalı kimlerin menfaat peşinde koştuğu ayırdına varamaması, birinci ve ikinci meşrutiyet idârelerinden beklenilen sonucun alınamamasına sebep olmuş, düşmüş olan ahlâk seviyesini yükseltememiştir.
Çetinoğlu: Devletin yönetimindeki zâfiyetin neticeleri neler oldu?
Prof. Doğan: Padişahların memleketi keyfi şekilde idâre etmeye başlaması ile beraber fetvalar, sultanların hukuk ve şeriat dışı tasarruflarında îtibar ettikleri birer yalancı destek hâline getirilmiştir.
Bu yakışıksız kullanım sebebiyle artık gerçeği yansıtmaktan uzak olan fetvalar, halkı kandırmak için kullanılan yanıltıcı bir unsur hâlini almıştır. İmparatorluk döneminde yaşanan bunalımın fark edilmesi ve çözülmesine dâir getirilen önerilerin toplumda bir karşılık bulmamasının önde gelen sebeplerinden biridir.
Çetinoğlu: Osmanlı, son dönemlerinde halkın eğitiminde yeterli derecede faal olamamıştı. Bu gevşekliğin gidişata yansıması nasıl oldu?
Prof. Doğan: Halkın eğitimsiz olması yapılan ıslahat çalışmalarını tepeden inme buyruklar şeklinde kalmasına sebebiyet vermiştir.
Çetinoğlu: Cumhuriyet inkılâpları için söyleyecekleriniz nelerdir?
Prof. Doğan: Cumhuriyet inkılapları ile ilgili şu şekilde bir eleştiride bulunulmaktadır: Cumhuriyet inkılâpları yapılırken, eski müesseselerin, eski değerlerin hepsi bir hamlede saf dışı bırakıldı. Ahlâk üzerinde, müspet menfi hiç durulmadı.
Fakat inkılâpların ilk heyecan hamlesi geçince bâzı boşluklar ortaya çıktı.
Çetinoğlu: Ne gibi boşluklar?
Prof. Doğan: Bu boşluklardan biri din, diğeri ahlâktı, dinle devlet birbirinden ayrılmıştı ama dinle ahlâkın birbirinden ayrılıp ayrılmadığı şüpheli bırakılmıştı. Daha doğrusu, bu mesele inkılâp konularının dışında kalmıştı.
Bir buçuk asırdan beri [asırdan beri yapılan inkılapların her biri bir şekil değiştirmeden ibâret kaldı. Her inkılabın kahramanı, milletin yaralı vücuduna yarayı örten yeni bir boya vurmakla onu kurtardığını sandı. Cumhuriyet inkılaplarına yapılan eleştiriler, ahlakın dinle olan ilişkisinin sınırlarının belirlenmemesi ve yapılan inkılapların satıhta kaldığı yönündedir.
Çetinoğlu: Ahlâkî çöküşün sebeplerine bakabilir miyiz?
Prof. Doğan: Ahlâkî çöküşün sebeplerinden biri olarak komünizm de gösterilmekte ve Türk kültürünü olumsuz anlamda etkilediği düşünülmektedir. Prof. Dr. Nureddin Topcu komünizmi anarşist ve materyalist oluşu sebebiyle insanlık için felaket olarak görmektedir. Anarşizmin kültür temellerini yıkarken, materyalizmin vicdanları çürüterek insanlığı bir ucubeye çevirdiği eleştirisinde bulunmaktadır.
Çetinoğlu: Sosyolog Prof. Dr. Amiran Bilgiseven Kurtkan’ın da bu konuda beyanları var…
Prof. Doğan: Kurtkan komünizmin Türk kültürüne olumsuz etkisini şu şekilde ifade etmektedir: ‘Yakın geçmişte; komünist kültürün, fertler karşısında topluma ve mânevî değerler karşısında da maddî değerlere önem veren anlayışı, kültürümüzü etkilemiştir. O kadar ki, bugün bizler kendi kültürümüzü çok defa yanlış algılayarak bu kültürün davranış biçimlerinin dışında bir hayatı benimseme yanılgısına düşüyoruz. Bundan ötürü kültürümüzün, batı ülkelerinin ve Komünist ülkelerin tek taraflı ve dengesiz kültürlerine olan üstünlüğünü göremiyoruz.
Çetinoğlu: Sosyal hayatta yaşanan ahlâkî çöküntü hakkında neler söylemek istersiniz?
Prof. Doğan: Bizi kendimizden uzaklaştıran sebepleri; Osmanlı Dvleti’nin çöküşünü durdurmak için kendi bünyemizin ürünleri olmayan Garp monarşisinin ürünlerini almaya mecbur kalmak sözü edilen bu mecbûriyetten kaynaklanan alafranga taklidinden doğan şeylerin yeni sayılırken asırlarca kültürün kaynağını oluşturan şeylerin eski sayılarak cemiyette ikilik yaratılması, Tanzimat’tan sonra İstanbul’da ve taşrada olgunlaşan millî sesin köklerine karşı taassubun canlanması, Garplılaşmanın yanlış bir yola giderek milletin kendi köklerini uyandırmak için muhtaç olduğu tabiat sevgisinin, târih şuurunun, millî geleneğin uyandırılmasının göz ardı edilmesi şeklinde sıralamaktadır. Prof. Kurtkan, mânevî kültürümüzden uzaklaşmanın meydana getirdiği kültürle alakalı sarsıntının sebebini şu şekilde açıklamaktadır: Batının ilimde ve teknikte ilerlemeye başladığı devre, bizim bu alanlardaki üstünlüğümüzü kaybetmekle kalmayıp, mânevî değerlerimizden de koptuğumuz devredir. Maddî kültürün batıdaki göz kamaştırıcı ilerlemesi, bundan ötürü, bizi kendimizden soğutan bir kültür emperyalizminin vasıtası olmuştur. Böylece, kendi manevî kültürümüzden kopmanın sebep olduğu bir kültür sarsıntısına uğramışızdır.
Çetinoğlu: Kültür millî, medeniyet beynelmileldir. Her millet, diğer milletlerin medenî unsurlarından bir şeyler alabildiği gibi verebilir de… Fakat, bizim medeniyeti yanlış anladığımız hususunda muhkem kanaatler var. Meselenin o yönüne de bakabilir miyiz?
Prof. Doğan: Garp medeniyetinin hâkimiyetini kabul etmekle beraber sözde yeniliği ve medeniliği benimseyen Frenk hayranlarının medeniyetimizi, şiirimizi, musikimizi, târihimizi, mimarimizi reddetme yoluna girmesini eleştiren Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken bu hareketin ortaya koyduğu ürünlerin kısır ve mânâsız olduğunu dile getirmektedir. Tercih edilen hayranlık yolu yalnız kötümserliği körüklemek ve kısırlaştırmakla kalmayıp aynı zamanda sağduyu ve metottan mahrum bu tutumun Türk milletinin hakîki değerlerini küller altına gömdüğünü belirtmektedir.
Çetinoğlu: Deniliyor ki batının sâdece yaşayışını, giyim kuşam tarzını almakla medenileştiğimiz zannedildi. Batının ilmi gö zardı, hattâ tamamen ihmal edildi.
Prof. Doğan: Doğru bir tespit… Gerilemenin sâdece ilmî sâhada kalmayıp inanç sahasında da gerilemeler oldu.
Çetinoğlu: Gerilemenin yaşayışımıza yansıması nasıl oldu?
Prof. Doğan: Duraklama ve gerileme devri, aynı zamanda dinin kalıbının şekle fedâ edildiği bir devirdir. Bundan ötürü, alanın gerçek ilim adamlarının kabul ettiği İslâmî özün, yani bütüncü görüşün (veya birlik akidesinin) Türk-İslâm dünyâsının bâzı kesimleri tarafından bir yana bırakılarak, ibâdetin şekille ilgili özelliklerinin ön plâna alındığı göze çarpmaktadır.
Çetinoğlu: Kalp ve ruha ait olan ahlâk sâhalarının ihmal edildiğini söylüyorsunuz. Peki Efendim! Meselelerimizi konuşarak değil, tartışarak halletme alışkanlığımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Prof. Doğan: Meselelerimizi tartışarak halletmeye kalkışmakla kalınsa yine de iyidir. Doğuda insanlar birbirlerine kızarlar, birbirlerine çamur atarlar. Fakat olup biteni kıymetlendirerek fikir alanına geçirip tartışmazlar. Her şey duygu alanında kalır; bir süre sonra da unutulup gider, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranılır.
Çetinoğlu: Kadınların yapılan düzenlemeler sâyesinde erkeklerle her alanda eşit haklara sâhip olması ve sosyal hayata dâhil olmasının Türk toplumunun kalkınması ve gelişiminde önemli etkileri olduğu sıklıkla dile getirilmiştir. Ancak kadının sosyal hayatımızdaki bu değişimi; aslî vazifesi olarak görülen analık ve âile ocağını terk ederek geleneklere dayalı Türk âile yapısının tehlikeyle krşı karşıya getirmesi de bir vakıadır. Bu husustaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Prof. Doğan: Kadın kendini iş hayatına verince aile kurumunun zarar görmesi ve bunun sonucunda çocukların ana şefkatinden mahrum kalması, kadının sosyal hayatta bolca yer alması meşru olmayan görüşlere yer açması sebebiyle boşanma ve nafaka dâvâlarının artması toplum hayatını derinden etkilemekte ve menfi sonuçlar doğurmaktadır. Millî olmayan tamamen yabancı sinema filmlerinin gençlerin ahlâkının bozulmasına sebebiyet vermesi hazımsızlıktan kaynaklanmaktadır. Eğitim noksanlığıdır. Kadının çalışıyor, evin geçimine katkıda bulunuyor olması ona, geleneğe ve örf ve âdetlere aykırı hareket etmesi hakkını vermez. Bu tür problemler daha ziyâde ‘çekirdek âile’ olarak anılan, anne, baba ve evlat üçlüsünden oluşan âilelerde görülüyor. Türk millî geleneğindeki geniş âilelerde bu problemler en aza ve hatta sıfıra indirilebiliyor.
Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim!
| Prof. Dr. SÜLEYMAN DOĞAN: 1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesi Devedamı (eski kasaba) köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kırşehir ve Ortaköy’de ve lise öğrenimini Ortaköy lisesinde tamamladı. Ayrıca dışarıdan İstanbul Küçükköy İmam-Hatip lisesinde fark derslerini vererek bitirdi. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun oldu (1988). 1995 yılında İngiliz Kültür’ün bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Uluslararası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. Pedagoji alında yaptığı çalışmalarla Pedagoji (Eğitim bilimleri) doktoru unvanını aldı (1999). Yine çocuk ve âile eğitimi ve âile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu (2012). Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı (2005–2008). Uluslararası Malezya Üniversitesinde bir müddet araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu (2008). 2009’dan beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2022 yılında Profesör oldu. Yazar Doğan, uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır. Moldova, Gagavuz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sâhibidir (2001). Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla ‘Kelaynak Kuşları Zorda’ başlıklı çalışması, 2002; ‘Boğazlarımız Yolcu Geçen Hanı’ başlıklı çalışması, 2004) INEPO (Milletlerarası Çevre Olimpiyatları Projesi) mlletlerarası çevre basın ve jüri özel ödülü kazanmıştır. Gazeteci ve ilim adamı olarak 60 ülkeye seyahat etmiştir. Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği (1994-), Türk Felsefe Derneği (2008-) üyesi ve Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM, 2010-) ve Telif Hakları Derneği kurucu üyesi ve genel başkan yardımcısıdır (2016). 30’u milletlerarası olmak üzere 100’den fazla ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere millî ve milletlerarası birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır. Yayınlanmış Kitaplarından bâzıları: Afganistan’da kim kazandı? (1993), Keşmirden Geliyorum (1995), Eğitimde Başarının Şartları (1998), Şimdiki Çocuklar Harika (2001), Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Âile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), Âilenin Aynası Çocuk (2006), Âilede Sevgi Eğitim (Editör) (2009), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013), Konuşmak Lâzım (C. Doğan ile birlikte 2015),Rektörlerin Gözüyle Üniversitelerimiz (2016), Hayatı Güzelleştiren Hikâyeler (2020), 100 Soru Cevapta Eğitim Felsefesi (2020), Postmodern Medya (Editör, 2020), Rektörler Konuşuyor (2020), Koronaya 100 Mektup (2020), Profesörler Geçidi (2021), Sorularla Sosyoloji ve Eğitim Sosyolojisi (2021). 10 adet ilmî kitap bölüm yazarlığı, ayrıca akademik bâzı dergilerde hakemlik ve editörlüğü devam etmektedir. |
İnsan, Âlemin Anahtarı!
İnsan bir an sorsa, gözleri yüzünün başka neresine konsaydı, daha güzel görünürdü?
Kulakları, başının başka neresine konsaydı, daha güzel olurdu?
Burnu, ağzı; başka nereye yerleştirilseydi, daha yakışıklı sayılırdı?
Diğer uzuv ve organları için de, böyle bir sorgulama yapsa; en iyisinin bu hâl üzere kalmaları gerektiğini, kesinkes anlar.
Bu durum, insan vücudunun kendi kendine, rastgele bu durumu almadığını. Bu uygunluk, bu tenasüp ve bu güzelliklerin arkasında; bir tertip edenin, bir düzenleyenin ve bir plân program dâhilinde hareket eden bir Fâil’in / bir Yapan’ın yani bir Yaratıcı’nın olduğunu açık seçik ortaya koymakta.
Demek ki, bu düzenleyişin arkasında tertip eden bir Mürettip,
Bu güzelliği verenin arkasında bir Sâhib-i Cemal,
Bu mükemmelliğin arkasında bir Sahib-i Kemal,
Bu azametli işlerin arkasında bir Sahib-i Celal’in varlığı, açıkça kendini gösteriyor.
Hak Sübhanehu emanet olarak insana; âlemin bütün kapılarını açabileceği bir anahtar vermiş.
Evet, Hallak-ı Kevn / Kâinatın Yaratıcısı, insanı; hazinelerinin tılsımını çözebileceği ene / benlik denen bir anahtar bahşederek; kâinatta olan maddî-mânevî her şeyi; bir örneğinin kendisinde olması hasebiyle idrak edebileceği bir anahtara sahip kılmıştır.
Hakikaten, âlemin anahtarı insanın elinde ve nefsindedir. Büyük bir kitap hükmünde olan kâinat kapıları / sayfaları; aslında açık olmakla beraber zâhiren / görünüşte kapalıdır. Çünkü okumasını bilmeyen insan için, önündeki kitabın açık olan sayfaları bir şey ifade etmez.
Kaldı ki, tefekkür etmenin de bir okuma şekli olduğu bilinmeli. Okuması olmayan, sadece kâinatın zemini üzerindeki varlık denen harfleri görür.
Halbuki insan; hilâfetle mümtaz olup, emanetin hâmili / taşıyıcısıdır. Çünkü Allah; bilinmesini -özellikle- insandan istiyor, umuyor ve bekliyor. Bu lütuf, bu seçiş ve bu muhataplık tepilir mi hiç?
Üstelik insan, mânen istenen kıvama erdiği takdirde; kendi kelâmını anladığı gibi, tespih eden bütün canlıların, hatta cansızların da sözlerini iman kulağıyla anlar. Yani aynı anda zahmetsiz bir şekilde mevcudatın; Esma-yı Hüsna’ya / Allah’ın Güzel İsimleri’ne lisan-ı hâlle delâlet eden konuşmalarını da, işitebilir.
Demek ki, diğer mevcudatın her birinin kıymeti kendisi kadar, mü’min insanın kıymeti ise, hepsi kadardır. Öyleyse insanın her bir ferdi bir nev’ / cins, hatta nev’ler hükmündedir.
Bütün bunlara rağmen insanın ihtiyarı / seçme ve tercihi kıl kadar.
İktidarı bir zerre gibi.
Hayattan nasîbi, ancak çabuk sönecek bir şule.
Ömrü hemen bitecek bir dakika gibi.
Bir dakika öncesi ise, yok oldu.
Bir dakika sonrası ise, meçhul!
Şuuru, zail / zeval bulucu, yok olucu bir lem’a / parıltı.
Zamanı, akıp giden bir ân.
Mekânı, ancak bir kabir kadar.
Oysa aczi hadsiz.
İhtiyaçları nihayetsiz.
Fakrı ise, sonsuz.
Emelleri hudutsuz.
Ne hazindir ki, herkesin düşünmesini isteyen insan;
Evvelemirde kendisinin, kendisini düşünmesi gerektiğini -ne hikmetse- akıl etmiyor!
Aynı insan, dünyanın Kıyameti’ni düşünmeden edemezken, kendi Kıyameti’ni hiç düşünmez!
Ebedî oluşunun yansımasının, bu dünyada olacağını zanneder!
Oysa her ân Kıyamet’i kopabilir, ecel şerbetini içebilir.
Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) – (4)
Türkiye – ABD arasındaki görüşmelerde sık sık yaşanan “Gel – Gitler” olsa da ABD, Türkiye’deki ekonomik çıkarlarını kaybetmek istemiyordu. ABD heyeti bu yüzden her hâlükârda Türk tarafıyla müzakerelerin devam etmesini ve yeni Türk Hükümeti ile anlaşmak istiyordu.
Yapılan müzakerelerde, Türkiye’deki Amerikan okullarının statüleri, tazminat taleplerinin yanı sıra: Kapitülasyonlar, Türkiye’nin Hukukî ve Sıhhî İdaresi, Azınlıklar, Arkeolojik Araştırmalar ve Boğazlar konuları da görüşme masasına yatırıldı.
Yapılan görüşmeler neticesinde görüşülen maddeler imzalandıktan sonra ABD temsilcisi Grew, ABD Dışişleri Bakanlığına çektiği telgrafta: “Bugün imzaladığımız Dostluk ve Ticaret anlaşması ümit etmemden oldukça uzak. Anlaşmada Türk Tarafının bizim bakış açımızı karşılamak için bize verdiği imtiyazlardan daha fazlasını, biz Türk tarafının bakış açısını karşılamak için verdik.”
Grew’in bu sözlerinden sonra İstanbul’daki Amerikan Yüksek Komiserliği Personeli Howland Shaw: “ABD Türkiye ile savaşı göze alamadığı sürece, Türkler ne verirse onunla yetinmek zorundadır.” Sözleri, inisiyatifin Türkiye’nin elinde olduğunun en büyük delilidir.
Türkiye’nin diğer ülkelerle yaptığı bütün anlaşmalar sükûnetle karşılandığı halde, ABD’de, Türk – Amerikan Anlaşması etrafında büyük fırtınalar koparıldı. Anlaşmanın Amerikan Senatosunca onaylanmasını isteyenler ve buna karşı olanlar, Amerikan siyasal sistemine yönelik yoğun bir lobi faaliyetine başladılar. Söz konusu faaliyetlerin sonunda, anlaşmanın Senato tarafından onaylanmasına karşı gelenler galip geldiler ve anlaşma 18 Ocak 1927 tarihinde reddedildi.
Lozan Anlaşması’nın Senatoda reddedilmesinden sonra Amerikan Hükümeti, ticari çıkarlarını korumak için böylesine enerjik ve kararlı bir ülkeyle diplomatik ilişkileri geliştirmek için Senatoyu devre dışı bırakmaya karar verdi.
İki ülke arasında resmi ve gayrı resmi görüşmelerin devam etmesini, Amerikan basınının bir bölümü olumlu karşılarken, özellikle Amerika’daki Ermeni lobisi aleyhte kampanyalar başlattı. Türk tarafı görüşmelerden genellikle memnun görünüyordu.
Türkiye ve ABD ilk defa 1927 yılında ABD, Grew’u, TC. İse Ahmet Muhtar Bey’i karşılıklı büyükelçi atayacaklardır. Bu şekilde diplomatik ilişkiler kurulduktan sonra, ikili ilişkiler daha da derinleşmeğe başladı.
1930’lardan sonra uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin ağırlığının artması karşısında Milletler Cemiyeti Türkiye’ye üyelik teklifinde bulunacaktır ve Türkiye 1932 yılında Milletler Cemiyeti’ne dâhil olacaktır.
Kısa zamanda uluslararası ilişkilerde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yıldızının parlaması, nedeniyle ABD Genel Kurmay Başkanı Mac Arthur, 1932 Eylül başında başladığı ziyaret dizisine Türkiye’yi de ekleyecektir.
İstanbul üzerinden Ankara’ya gelen General Mac Arthur, Ankara’daki Türk birliğinin geçit resmini izledikten sonra Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa’ya dönerek: “Bu sene 6 memleket ziyaret ettim ve 6 ordu gördüm. Bunlar arasında gerek teçhizat, gerek talim ve terbiye itibariyle Türk ordusunun derecesine varan br diğerine tesadüf etmiş değilim. Eğer diğer askerleriniz de böyleyse Türkiye için tehlike yoktur.”
Mac Arthur, 27 Eylül sabahı tekrar İstanbul’a döner ve saat 17 00’de Dolmabahçe Sarayı’nda Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kabul edilir. Bu kabul, Atatürk’ün İstanbul’da yüksek mevkideki bir devlet adamını ilk kabul edişi olacaktır.
Alıntı: “Atatürk Döneminde Türkiye – ABD İlişkileri (1923-1938) Semih Bulut”
Artık Seferberlik Zamanı!
Bugün Türkiye Cumhuriyeti devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TBMM’nin açılışı münasebetiyle yapmış olduğu konuşmada açık olarak bir seferberlik ilan etmiştir.
Türk Milleti bu seferberlik emrine eksiksiz uyacaktır…
Uzun yıllardır hasım güçlerce yürütülen politikaların artık ete kemiğe büründüğünü görüyoruz…
Bahaneler hazırdır!
Kimi topraklarımızı vaat edilmiş topraklar olarak görür kimi Türklerin ve Türkiye’nin varlığını kabul etmez hem de bu düşmanlıkları yüzyıllardır devam ediyor!
Ne diyelim çoktan beri ölmek için yola çıkmamıştık kısmet bugünlere imiş…
Vatanı, imanı, namusu, bayrağı için ölümü gözönüne almış insanların zaferini takdir-i ilahiden başka hiç bir güç önleyemez!
Vakit her türlü sorunu ve eleştiriyi derin donduruculara koyma zamanıdır!
Türk Milleti canına ve vatanına kast etmiş olan bu haçlı saldırısını yine birlik ve, beraberlik içinde def edecektir.
İçeride ve dışarıda gönlü bizle beraber olan herkes kardeşimizdir…
Gün bu gündür!
Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk Ordusunun şanlı sancağı altında toplanacağız…
Sefer bizden zafer Allah’tandır!
Gazamız mübarek olsun…
Devlet mi? O Biziz İşte!
Biraz güldürerek başlayayım. Anlatacağım hikâye gerçek. 12 Eylül Perşembe günü başımdan geçti. Bel fıtığının şiddetlendirdiği ev taşıma yorgunluğu içinde, yaslanan koltuğumda “pinekliyordum”. Telefon çaldı. Saat 10:11’miş, kayıttan baktım. Şu konuşma geçti:
— (Telefondaki ses) İskender? Öksüz?
— (Bezgin bir sesle) Doğrudur. Benim. Buyurun.
— (Telefondaki ses) Ben Ankara Asayiş Şubeden Başkomser Timuçin Korkmaz.
— (Yine bezgin bir sesle ben) Dolandırmak için mi arıyorsunuz?
— (Telefondaki ses- o da bezgin) Evet.
Telefon kapandı.
Kendinizi nasıl savunursunuz?
Telefon numarası bende kayıtlı. Fakat daha önceki tecrübelerimde polisin bana anlattığı gibi, arayan numarayı istedikleri gibi değiştirmeleri mümkünmüş. Bir seferinde telefonumda gerçekten Çankaya Emniyet Müdürlüğünün numarası çıkmıştı. O yüzden numarayı vermiyorum. Komser “Timuçin Korkmaz”ın ismini de unuttum aslında ve bu adı uydurdum.
Bu, galiba dördüncü dolandırılma teşebbüsü. Adımı, soyadımı, adresimi, telefonumu, vatandaşlık numaramı biliyorlar. İkna sohbeti çok uzadı ve ben sonunda kendileriyle dalga geçmeye başlayınca, telefondaki zat, maiyetine “Ters kelepçeyle alın, getirin!” talimatı vermiş, ben de “Buyurun bekliyorum.” deyip telefonu kapatmıştım.
Kendinizi müdafaa için ne yapmalı? Benim “Dolandırmak için mi arıyorsunuz?” sorum iyi bir silah. Bir de evde başka telefon olup olmadığını soruyorlar. Siz daha onlar sormadan, “Kusura bakmayın diğer hattan 112’yi (veya 155’i) arıyorum, sizin bu numarayı sormak için.” diyebilirsiniz. Kibarca veya küfürlerle telefon kapanacaktır.
Gündem değişecek! Değiştir!
Şimdi gelelim işin siyaset tarafına. Birkaç gün önce bir gazeteci ulaştırma bakanına, vatandaşlarımızın bilgilerinin çalınıp çalınmadığını sormuştu. Şimdi gazeteleri kontrol ettim; rivayet muhtelif. Birileri katiyen böyle bir şey yok, dezenformasyon demiş. Ulaştırma bakanına sorulmasının sebebi de sayın bakanın daha önce “Maalesef bir sızıntı oldu, önleyemedik.” demesiymiş. Aferin sayın bakana. Bir politikacının “maalesef” demesi, “yapamadık”, “hatalıydık” gibi kelimeler kullanması gerçekten tebrik edilir. Günümüzde bakanlar politikacı mıdır, değil midir, ondan emin değilim gerçi.
Fakat daha sonra birileri ulaştırma bakanına, “Sen ne yaptın! Hiç böyle açık verilir mi!” filan mı dedi. Bu sefer hiç de o olgunlukta değildi tepkisi. “O yıllar önce geçmiş, bitmiş. Türkiye’nin gündeminde bu yok.” Nereden tutacaksınız. Şahsi bilgilerin sızması geçip biter mi? Bakın benim ismim hâlâ İskender Öksüz ve telefonum hâlâ eski telefon. Vatandaşlık numaram da değişmedi. Şimdi bu sızıntının “oldu da bitti maşallah” diyerek atlatılması mümkün mü?
İkinci nokta, bu konunun, Türkiye’nin gündeminde olmayışı. Türkiye’nin gündemini, vatandaşların ve basının hangi konuları konuşup hangilerini konuşmayacağını belirleyen bir merkez mi var? Yoksa Türkiye’nin gündeminde ne olup ne olmadığını sayın bakanlar mı belirler? Dil sürçmesi diyelim.
Müsaadenizle ben de bir vatandaş sıfatıyla sizin gündeminizi belirleyeyim: Gereken cevap şudur: “Evet, maalesef. Daha önce belirttiğim gibi, sağlık sisteminden böyle bir sızıntı olmuş. Tekrarlanmaması için bütün önlemlerimizi aldık.“
İktidar kudret demek
Bir başka şaşırtıcı beyan. Ak Parti Kütahya İl Başkanı, MHP’li Gediz Belediye Başkanı’na “Ahlâksız, utanmaz…” vs. diyor. Ayıp tabii. Ancak biz ayıba alıştık. Fakat konuşmasında beni asıl rahatsız eden ifade bir tehdit: “Kapınıza devletin memurlarını indirirsek ne yapacaksınız?” Devletin memurlarının düşürülmek istendiği hâle bakınız! “İktidar” kelimesinin içinde “güç, kudret” anlamları da vardır. Bu ifadedeki iktidarı, gücü, kudreti görüyor musunuz!
Aynı haberde, 31 Mart seçimlerinden önce Kütahya’nın MHP’li belediye başkanının Ak Partili eski başkanın yönetimini kast ederek, mealen, “Bir hata yapar da yönetimi yine bu hırsızlara bırakırsak…” sözlerine verdiği cevap var. Bu da biraz uygunsuz bir ifade. Fakat Ak Partili eski başkanın cevabı insanın ağzını açık bırakıyor. O da mealen şöyle: Bize hırsız diyor. Demek Ak Parti’ye hırsız diyor. Ak Parti’nin başında Sayın Erdoğan var. O hâlde sayın cumhurbaşkanına hırsız diyor!
Hep düşünürdüm. Ak Parti Genel Başkanı, diğer partilere ve başkanlarına son derece sert ifadelerle verip veriştiriyor. Peki, o partiler ve başkanları aynı üslupla ona cevap verse cumhurbaşkanına mı saldırmış olacaklar? Sayın Erdoğan hücumda Ak Parti genel başkanı, savunmada cumhurbaşkanı mıdır? Bu zor bir bilmece. Ama eski belediye yönetimine sertçe çıkarsanız ve o yönetim Ak Partili ise bu Ak Parti Genel Başkanı tarikiyle cumhurbaşkanına hakarete gidiyor demek!
Ne demiş 14. Louis: “l’État, c’est moi ~ Devlet, o benim işte” Bunu “l’État, c’est nous ~ Devlet, o biziz” diye de yazanlar var.
“Gündemi ben belirlerim!”den çıkıp, “kapınıza devletin memurlarını indirirsem!”den dolaşıp “…benim yönetimimi hırsızlıkla suçlamak cumhurbaşkanına hakarettir!”e varınca nedense aklıma Louis Efendi’nin bu meşhur sözü geldi; sözüm meclisten dışarı tabii.
İsrail’in Hedefi Türkiye mi?
İsrail Gazze’yi yerle bir edip Hamas’ı yok etme noktasına getirdikten sonra Lübnan’daki Hizbullah’ın liderini ve kurmay heyetini yok etti. Sonra da Lübnan’a kara harekatı başlattı. Hizbullah’ın hamisi İran İsrail’le savaşmak istemiyor ama İsrail’e etkisiz füze saldırısı yaptı.
Bütün bunlar olurken Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan, TBMM açılış konuşmasında, İsrail’in hedefinde Türkiye olduğunu söyledi.
Erdoğan, “Vadedilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin, Filistin ve Lübnan’dan sonra, gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır. Vatanımız, milletimiz, bağımsızlığımız için bu devlet terörüne elimizdeki her imkanla karşı duracağız” dedi.
Bunlar çok ciddi sözler. Cumhurbaşkanımız bunları söylüyorsa savaşın eşiğine geldiğimiz anlaşılırdı. Türkiye’nin savaşın içine dahil olma ihtimalinin bütün dünyada paniğe yol açması beklenirdi.
Oysaki dünyada ve de Türkiye’de bu sözlerin bir etkisi olmadı. Halkımız “İsrail bize saldıracaksa biz ne yapacağız?” diye sormadı. Hayat normal akışında devam ediyor.
****
Aslında 25 Eylül’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Politikaları Kurulu Üyesi Yiğit Bulut bu konuda ilk işareti vermişti: Yiğit Bulut’un “İsrail’in Türkiye’ye saldıracağı” yönündeki iddiasına AKP’li Mücahit Birinci ve Mehmet Metiner’den sert eleştiriler gelmişti.
Mücahit Birinci Yiğit Bulut’a “Yahu sen kimsin? Savunma Bakanı mısın? Parti sözcüsü müsün? Genel Başkan Yardımcısı mısın? Dış politika sahasında bu şekilde ortalığı velveleye veren açıklamayı hangi kafa ile yapıyorsun?” diye tepki göstermişti.
Yiğit Bulut’tan sonra, Erdoğan’dan önce, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da Erdoğan’ın sözlerinin benzerini 30 Eylül’deki basın toplantısında söylemişti.
Bu beyanlardan sonra Cumhurbaşkanının yukarıdaki açıklamasının gelmesi tesadüf olamaz sanıyorum.
Bu beyanların kaynağı bir genel bilgi ise ben buna benzer yorumları yıllardır yazıyorum. Benim gibi ülke meselelerine kafa yoranlar bu tür yorum ve beyanlarda bulunabilir.
Ama TBMM Başkanı ve Cumhurbaşkanının bu sözleri söylemesini doğru bulmuyorum. Çünkü Cumhurbaşkanının görevi böyle bir risk varsa bile görevi halkı paniğe sürüklemek değil, tedbir almaktır. “İsrail önlenemez bir güç ve bize saldıracak” havası veren açıklamaların ne faydası olacak anlamış değilim.
***********************************
Büyük İsrail Projesi
Bizim yakın coğrafyamızda uygulanmak istenen, birbiriyle örtüşen ve birbirini bütünleyen 3 önemli proje vardır: BÜYÜK ORTADOĞU- BÜYÜK İSRAİL- BÜYÜK KÜRDİSTAN PROJELERİ. Bu projelere 2015 yılından bugüne kadar yazılar ve konferanslarla zaman zaman dikkat çektim.
ABD- İsrail işbirliğiyle bu projeler adım adım ilerliyor. Önce bu projelere dair yazdıklarımı hatırlatayım:
1- Büyük İsrail Projesi (BİP). “İsrail’e yönelik bütün ciddi tehditlerin ortadan kaldırılması, bölgenin mezhep savaşlarıyla güçsüz devletçiklere bölünmesi, İsrail kontrolünde Kürt devleti gibi yeni devletçiklerin oluşturulması ve bölgede hiçbir güçlü ulus devlet bırakılmaması projesidir.”
Uzun vadedeki hedefi, Tevrat’ta bahsedilen, İsrail’in Nil’den Fırat Nehrine kadar olan “vaat edilmiş topraklara” sahip olmasıdır.
2- Büyük Orta Doğu Projesi (BOP). Bu projenin gayesi: “• ABD’ye rakip olabilecek muhtemel gücün oluşmasını engellemek. • İsrail’i emniyet altına almak. • Petrol, doğalgaz, bor ve toryum gibi değerli kaynaklar üzerinde denetimi sağlamak. • AB, Çin, Rusya ve Japonya gibi ülkeleri bu kaynaklardan uzak tutmaktır.”
3- Büyük Kürdistan Projesi. Bu proje (dünyanın en önemli petrol merkezinde) ilk iki projenin uygulanmasının ilk aşamasıdır.
Bu projelerin ilk amacı Büyük Kürdistan’ı kurmak suretiyle Akdeniz’e kadar uzanan alanda petrol boru hatlarının da üzerinde geçtiği alanı kontrol etmektir. Ayrıca İsrail’e tehdit oluşturmayan/ İsrail tarafından yönlendirilen bu devlet aracılığıyla Fırat’a kadar olan bölgeyi kontrol etmek mümkün olacaktır.
PKK/ PYD örgütleri de bahsettiğimiz üç ana projenin bir ARACINDAN ibarettir.
Prof. Dr. Hasan Köni şu değerlendirmeyi yapıyor: “Ortadoğu’da ABD ve İsrail’e karşı olmayan bir yapılanma peşindeler. NATO Kürt devleti istiyor. İsrail’in korunması esas alınıyor.”
***********************************
Niyetlerini Biliyorsanız Hangi Önlemi Aldınız?
Projelerin “Kürdistan devleti” kurulması etabında önemli mesafeler alındı. “Açılım süreci” ile topraklarımızın bir bölümünde “Kürdistan Federe Devleti” kurulmasına ramak kalmıştı. Türkiye son anda uyandı.
Irak’ta Barzani’nin Kürdistan’ı devletleşip, meşrulaştı. Suriye’de, ABD kontrol altına aldığı bölgede PKK/PYD devletinin alt yapısını tamamlamak üzere.
ABD için İsrail’in güvenliğini sağlamak çok önemlidir. Bölgenin mevcut dengeleri içinde İsrail’i tehdit edebilecek bir devlet kalmadı.
Bakınız, Arap devletleri ve İran İsrail’le savaşmakta son derece temkinli davranıyorlar.
Suudi Arabistan İsrail ile iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. Suudi Veliaht Prens Bin Selman, ABD Dışişleri Bakanına, “halkım Filistin meselesiyle ilgileniyor ama ben şahsen ilgilenmiyorum” dedi. Suudi yönetimi için İsrail değil, İran düşman.
Hiçbir Arap ülkesinin İsrail’in yüksek teknolojisi ile baş edebileceği ordusu yok. Hepsi bir araya gelseler yine sonucun 1967 ve 1973 savaşlarında olduğu gibi İsrail’in zaferiyle biteceğinden korkuyorlar.
Evet, İsrail ile bugüne kadar asla çatışmadık. AKP iktidarı savaş ortamında bile ticari ilişkileri hiç kesmedi. Halen Kürecik’teki radar üssü İsrail’i korumakta. İki ülke halkı arasında tarihi bir düşmanlık mirası yoktur. Ama İsrail ve ABD’yi yönetenlerin bir kısmı dini inanışları sebebiyle çılgınca işler yapabiliyor.
Türkiye’yi yönetenler bu riskin bilincinde olsaydı, 10 milyon sığınmacıyı içimize sokmazdı.
Devlet adamlarımızın Türkiye’nin büyüklüğüne yakışır vakar ve ciddiyetle gerekli tedbirleri almış olması gerekirdi. Bunun yerine, kimsenin ciddiye almadığı korku senaryolarıyla, Türk milletini çaresiz göstermenin bir faydası olamaz.
Din, Akıl ve Bilim
Türkler 9. Yüzyılda Müslümanlığı kabul ettikten sonra İmam Maturidi Türk âdet, gelenek ve görenekleriyle yorumlayıp;
Milleti, aklı, bilimi ve Kur’an’ı anlayarak okumayı esas alan Türklere uygun itikadi mezhebi hayata geçirmiştir.
*
Ondan aldıkları ışıkla Türkistan’dan hareketle, Sarı Saltuk Balkanlar’a, Ahmet Yesevi Anadolu’ya Müslümanlığı yaymak için yola çıktılar.
*
“Kim olursan ol gel” diyen Mevlana, “Eline, beline, diline sahip ol” diyen Hacı Bektaş, “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nasıl okumaktadır” diyen Yunus’lar onun gibi aklı, bilimi esas alan Anadolu evliyaları bu topraklarda bu sayede yetişerek milletimizi yücelttiler.
*
Yücelerek geldiğimiz 17. yüzyılda Yavuz Sultan Selim ile hilafete talip olduk.
Halifeliği getirirken maalesef üç bin aklı, bilimi reddeden, sadece tebliği esas alan, kadını cahiliye dönemindeki gibi ikinci sınıf gören, saltanat için evlat katline fetva veren, matbaayı günah sayan, medreselerden felsefeyi ve fen bilimlerini kaldıran, milleti reddedip ümmeti esas alan, milletimizi milli kimliğinden uzaklaştıran Bedevi âdet, gelenek ve göreneklerine uyan Eşari imamlarını da getirerek, milletimizi akıldan, ilimden, bilimden uzaklaştırarak, Kur’an’ı anlayarak okumayı gerek görmediği için yıkılmaz denilen koskoca Osmanlı’nın Emevi zihniyeti ile yıkılmasına sebep olduk.
*
18. Yüzyıla gelindiğinde artık her yönden Avrupa’nın gayet gerisinde kalmış bir Osmanlı Devleti vardı.
*
Çünkü artık devlet idaresine zulüm girmiş oldu.
İktidar için gencecik, çocuk yaştaki padişah çocuğu, sadrazamların boğazlanmasına fetva veren Şeyhülislamlar devlet yönetimine hakim oldu.
*
Ta ki Mustafa Kemal Atatürk’e kadar devam eden bu yıkılış, vatanımızın kurtarılıp, devletimizin kuruluşu ile birlikte, Atatürk yüce dinimiz anlaşılsın diye Elmalılı Hamdi Yazır’a yüce Kur’anımızın Türkçe mealini yazdırdı.
O meal yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen bugün hâlâ en sahih referans mealdir.
*
Şeriat, tarikat, hakikat felsefesinden hareketle, artık hakikat dönemi olduğu bilincini esas alarak, tarikatları kapatarak, dinimiz kötü niyetlilerin, (son yıllarda Feto gibi) sapık cemaat ve tarikatların eline geçmesin diye Diyanet İşleri Başkanlığını kurdu.
Artık Müslümanlar için birlik beraberlik sağlayamadığı, geçerliliği kalmadığı için hilafeti lağvetti.
*
Hilafeti lağvettiği 1924 de padişahda vardı, halife de vardı, halifelik de vardı.
Eğer halifelik Müslümanların birliğini sağlamış olsaydı Osmanlıyı yıkıp o Müslüman devletleri kurmazlardı.
1918 de Osmanlı’nın parçalanmasından sonra Osmanlı’dan ayrılanlar 17 devlet kurdu bunların sadece 2 si Hıristiyan, diğer 15 i ise Müslüman devletlerdi.
Müslümanlığı değil milli kimliklerini esas aldılar.
*
Şu anda halen halifelik boşta olmasına rağmen, hiç bir Müslüman ülke talip olmamış, onlar da bunu bildikleri için de halen talip olmamaktalar.
*
Sonuçta Atatürk, Hacı Bektaşın işaret ettiği gibi eline (vatanına), beline (toprağına), diline (lisanına), sahip ol diyerek Diyanet İşleri Başkanlığının yanı sıra milli değerlerimize sahip çıkıp geliştirelim diye Türk Dil Kurumunu ve Türk Tarih Kurumunu da kurmuştur.
*
Maalesef Atatürk’ün ömrü kısa sürmüş ve Eşari felsefesi, Bedevi anlayışı, Emevi zihniyeti inanç sistemimize yeniden hâkim olmuştur.
*
Nitekim ahlak peygamberi Hz Muhammet’in felsefesinden beslenmeyen, artık kadını ikinci sınıf gören, ezen, dışlayan, gereğinde tecavüzü hak gören, çocuklarımıza tasallut eden, fakire şükrü tavsiye edip israf demeyip, villalarda oturup, lüks arabalar binen, yanmaz kefen bezi satan, deve sidiğine şifa diyen, yaptıkları dualarla(!) düşman uçaklarının uçuş sistemini bozduğunu iddia eden türedi din adamlarını işitir olduk
*
Ülkemizin kurucu kadrosunun başını çektiği Gazi Paşamız ATATÜRK’ÜN başlıca inkılâplarından biride milli ruhu tarih sahnesine çıkartarak güçlendirmesini sağlamıştır.
“Millî ruh, bir milletin ortak değerlerine, inançlarına ve kültürüne bağlılık ve sadakat duygusunu ifade eden bir kavramdır. Bu ruh, bir milletin fertlerinde aidiyet duygusunu geliştirir, millî kimliği oluşturur, millette dayanışma, paylaşma ve birlikte çalışma yoluyla ortak hedeflere ulaşma arzusunu, mücadele gücünü artırır” , “Millî ruhun bileşenlerinin “Türk dili, vatan, millet ve bayrak sevgisi, din ve inanç duygusu, ortak tarih ve kültür, millî hedefler ve ülküler, millî ve dinî bayramlar, geleneksel günler ve törenler, millî marşlar ve diğer millî semboller” olduğunu, başta din adamları olmak üzere karamalıyız.
Millî ruhun oluşması için, millî kimlik ve aidiyet duygusunun güçlü olması gerektiğini, bunun sonucunda , “millî şuur” ve “milliyet duygusunun oluşacağını, bunun da “Milliyetçilik” fikrine ulaştıracağı gerçeğini kavramalıyız. “Hiçbir insan, milliyetçi olarak doğmaz. Milletin şuuruna erdikçe, mazisini, halini tanıyıp, istikbalini düşündükçe ve izdıraplarını kalbinde duydukça milliyetçi olur
*
Kendi kökünden ve izinden, toprağından ve dilinden kopma; onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır.
Kimliksizlik!
Ben bugün ne yazayım? Çok zorlanıyorum. Neden mi? İster adli olaylardan bahsedeyim, ister teknolojiden, ister eğitimden: Ben, “bizim” için yazmak istiyorum. Ancak o biz var ya o biz. İşte o bizin kim olduğu belli değil. Aslında “biz” yokuz. Biz olmayınca da ne siyasetin ne sanatın ne alkış ne de yerginin anlamı var.
Eskiden, bir zamanlar, biz “Türk milleti” idik. İktidar sayesinde öyle olmadığımızı öğrendik. Birileri sık sık, “Burada Türk var, AKP’li var, Arap var, alevi var, Sünni var, elma var, armut var…” cinsinden cümleler kurdu ve anladık ki biz, Dubai Havaalanı transit salonu gibi her türlü kimliğin bulunduğu bir yerin sakinleriymişiz. Bu aşurenin adı da “milletimiz” imiş. Adı olmayan, ad verilmesinden korkulan milletimiz. Adı yok ama şüphesiz ki asil, aziz, biricik ve tek milletimiz. Dördün birinin, yani Rabia’nın temsil ettiği milletimiz.
Türkiyeli ve Türkiyelice
İsmimiz yok mu bizim? Türkiyeli mi diyeceğiz kendimize?
“Türkiyeli”nin birkaç sıkıntısı var. Bir kere İlber Ortaylı’nın söylediği gibi bu yabancı dillere tercüme edilemeyen bir söz. Hadi İngilizcesini, Almancasını falan söyleyin bakalım, söyleyebilirseniz.
Bir başka problem, adama sorarlar, “Alman var, Fransız var, İtalyan, Yunan, Rus var da neden Türk yok?” Bunun tek cevabı var. Onlar millet, biz değiliz. Onlar üstün, biz aşağılığız da ondan. Hani münakaşa “Türkçe Edebiyat” etiketiyle başlamıştı. Alman, Fransız, İtalyan, Yunan, Rus edebiyatı var ama Türk edebiyatı yok. Türk mü? Hşşşt. Kimse duymasın. Irkçılığın lüzumu yok. Aslında “Türkçe” de problemli. Belki onu da “Türkiyelice” yaparız. “Anadoluca” daha iyi galiba. Trakyalılar başlarının çaresine baksın artık.
Türkiyelinin üçüncü sıkıntısı “biz”i, her aklı başında millet gibi millete değil de böyle bir coğrafyaya bağlarsanız başınıza gelecekler. Sorarlar adama “Türkiye” dediğin yerin sınırı neden oradan geçiyor da şuracıktan geçmiyor? Daha önce yazmıştım. 19. asırdan kalma bir harita geçmişti elime ve Batı Trakya’dan Adriyatik’e uzanan bir şeridin üzerinde “Turkey” yazıyordu. Yani Türkiye… O zaman oralar Türkiye imiş. Şimdi Türkiye değil. Demek ki neymiş: Ülke, millet yaratmıyor. Millet, ülkeye isim veriyor. Millet yoksa ülke de yok. Aslında biz yokuz.
İlkeler ve anayasalar
Akıldane bol. Şimdi birileri çıkıp ülke millete isim verir, bak Kanadalı, Avusturyalı, Yeni Zelandalı vs. diyecektir. Ben de onlara “Bakın”, diyeceğim, “bunlar eski sömürgeler. Hâlâ çoğunun egemenliğini İngiltere Kralı temsil ediyor, cumhurbaşkanları yok; genel valileri var.
Ya Amerika? Amerikalı diye bir millet de yok. Onlar kendilerine Amerikalı değil Amerikan diyor. Sonra da sabahları ilkokullarında çocuklara ant içiriyorlar. Amerikan, ortak bir gelecek, ortak bir geçmiş fakat her şeyden önce ilkelerin tarif ettiği bir millettir. Bu ilkeler Amerikan anayasasında yazar. Amerikan anayasası 1787’de yürürlüğe girmiş ve Amerikanlar üç asırdır başka bir anayasa yapma gereği duymamış. Biz aynı on yıllarda ilk anayasamızı yapmışız ama beğenmemişiz. Beş farkı anayasamız olmuş. 1982’de kabul ettiğimiz sonuncusunu, bir seferinde hükümet şekli dâhil, 21 kere değiştirmişiz. Bugünlerde de halkımız “İsterim de isterim! İlla da yeni anayasa isterim. Yok hayat pahalılığı, yok liyakat, yok adalet, yok iş, bunlar hikâye; ben yeni anayasa isterim. Mevcut anayasa aydınlık değil karanlık, sivil değil, postallı!” diye tutturuyormuş. Nereden biliyorum? Koca koca büyüklerimiz söylüyor. Yalan konuşacak hâlleri yok ya.
Onun kimliği var, senin yok
Toplumun ilkeleri anayasaya yazılır. Toplumun ilkeleri yoksa anayasa siyasi ihtirasların yaz-boz tahtasıdır.
Bir yay çizdim ve başa dönüyorum. Biz kimiz? Bizi ne tarif eder?
Şimdi hemen birileri “Biz Müslümanız!” diyecek. Elhamdülillah Müslümanız da başka pek çok Müslüman var. Bunlardan birkaçı size, “Müslüman kardeşim, bak sen de Müslümansın ben de Müslümanım ama senin devletin var, benim devletim yok. Şuradan bir dilim kesip bana ver de benim de devletim olsun; sevaptır!” derse ne yapacaksın? Belki, “Canım bütün Müslümanlar tek devlet.” diye cevap verirsin. O da sana, “Olur, görürsem söylerim. Sen o güne kadar bana bir üçgen kesiver.” diye cevap verir.
Sonuç olarak başa döneyim: Biz kimiz sorusuna cevap bulamıyorum. Bizim için yazmak istiyorum. Ama biz olmayınca bizim için yazmak kolay değil.
Ortada böyle bir kimlik problemi varken, yok 26 sabıkası olan adam niçin sokakta, yok EYT iyi midir kötü mü, yapay zekâ nereye gidiyor gibi konularda da yazmak gelmiyor içimden. Halkımız (milletimiz değil, aman ha!) şizofreniyle mustaripken bunların ne önemi var? Ben kimim? Sen kimsin? O kim?
Aman kimlik siyaseti yapmayalım. Onlar mı? Onlar yapar. Kimlik onların insan hakkıdır. Sen yapamazsın. Çünkü senin kimliğin yok. Onun var.
Bir Yürek Sıcaklığı
Bugün sizlerle Ocak 2005 yılına ait bir yazımı/hatıramı paylaşmak istiyorum. Rahmetli Rektörümüz Prof. Dr. Necat A. AKGÜN hayatta iken diğer çocuk dostlarıyla birlikte “bir güzelliğe/bir iyiliğe” öncü oluşunu anlatacağım. O gün bizimle olan fakat bugün aramızdan ayrılmış Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Atilla YILDIRIM ve Genel Sekreterimiz Ali URAZEL gibi büyüklerimize de Allah’tan rahmet dilerek “Eskişehir Osmangazi Haber” Gazetesindeki Yrd. Doç. Dr. Hilmi ÖZDEN imzalı yazımızı aşağıya alıyorum:
Üniversitemizden Erkek Yetiştirme Yurduna Bir Yürek Sıcaklığı[1]
Erkek Yetiştirme Yurdu’nun çocukları bir bahar sabahı tanıştılar Osmangazi Üniversitesi’nin ılık nefesiyle. Bahar Şenlikleri’nde ağabeyleriyle, ablalarıyla oynadılar, güldüler, sevindiler; zaman zaman duygulandılar. Rektörümüz Prof. Dr. Necat A. Akgün ile Atatürk büstüne birlikte çelenk koydular. Rektörümüz ve tüm idareciler çocuklarla oturdu; onlarla Şenlik Pilavı’nı aynı sofrada tattılar.
Onlar bizim evlatlarımız, bizim gençlerimizdi, unutulduklarını sanıyorlardı. Yurt Müdürlerine sordular: “İnsanlar bizi bu kadar çok seviyorlar mıydı?” diye.Yurt Müdürü Ali Dertli yeni atandığı görevini dertlenmiş, işine geceli gündüzlü sarılmıştı.Gerektiği yerde idareci idi.Gerektiğinde ise eline fırçayı alıp boya yapmaktan da yüksünmedi. Osmangazi Üniversitesi sessiz sedasız Yurt için seferber oldu. Ne basına haber verdi, ne de şehirde duyurdu. Bu bizim insanlık borcumuz diye düşündü. Rektörümüzün çizdiği istikamet doğrultusunda, Genel Sekreter Ali Urazel, Daire Başkanları Fikret Oğuz Akgün, Necmettin Başkut, Atölyelerden Ustalar, görevliler, Esma Öztopçu ve daha nice arkadaş bir projenin idrakinde elinden gelenin fazlasını yapmaya çalıştı. Erkek Yetiştirme Yurdu’nun iç badanası yenilendi, elektrik tesisatı gözden geçirildi, eksiklikler giderildi. Çocuklar için dolaplar Üniversitenin atölyelerinde yapıldı. Harap olmuş, kullanılmayacak eski dolaplar çıkarıldı, yeniler monte edildi. Bilgisayar masaları kondu.
Şehrimiz inşaatçılarından ve sanayicilerinden de destek geldi. Ölçe İnşaat’tan Atilla Ölçe kapılardan kullanılamayacak olanları yeni baştan yaptırdı. ESVİT’ten Atilla Ayva bilgisayarları hediye etti. Çocuklar internet kafelerde gece geç saatlere kadar kalmasınlar diye. Onların da oyuna, internette sitelere girmeye hakları vardı. Prof. Dr. Gürsel Ortuğ Yurda zaman zaman desteklerde bulundu, çocukların bayram sevincine katıldı. Osmangazi, soruna yalnızca duygusal yaklaşmadı. Yaklaşım hem duygu yüklü hem de aklın gereği ve gerçek ile doluydu.
Çocuklar geçtiğimiz haftalardan bir gün Rektör Amcalarını Sosyal Hizmetler İl Müdürü H.Basri Canbaz, Erkek Yetiştirme Yurdu Müdürü Ali Dertli, Çocukları Geliştirme ve Koruma Demeği Başkanı Naide Uçmazbaş ve Öğretmenleri Nesrin Demirel ile ziyarete geldiler. Çiçekçiden değil adeta gönüllerinden derledikleri çiçeklerden bir demet sundular Rektör’ün şahsında tüm Osmangazi Üniversitesine. O çocuklar ki geleceğin öğretmenleri, mühendisleri, bilim adamları, sanayicileri, esnafları, idarecileri, doktorları olacaklardı. Emrah isimli bir küçük öğrencinin Osmangazi Üniversitesi Yabancı Diller’de kursa gittiğini söylerken gözleri pırıl pırıl ışıldıyor, “geleceğin inşasında biz de varız” diyordu. Rektörümüz her birine hediyeler verirken gönüllerindeki sevinç ve teşekkür kırpıntılarını adeta ellerinden ve dudaklarından hissedebiliyordunuz.
Yurttaki yenilenmiş Etüd Odası ile onlar derslerine daha iyi sarılmak istiyorlar, sokaklarda kaybolmak istemiyorlardı. Bizler bilmeliyiz ki sokak çocuklarına eklenen her bir ana yavrusunun vebalini hepimiz taşıyacağız. Hiç kimse sadece kendi çocuğundan sorumlu değildir. Tüm çocuklar hepimizin evlatlarıdır. Herhangi bir hastalıktan ölen kimsesiz çocukta, uyuşturucu kullanan da, bali çeken de, ıssız sokakların karanlık ve ürkütücü köşelerinde kıvrılan , uyuyamayan her çocukta bizlerden de birer parça vardır.
Sorumluluklarını idrak eden bir toplum, problemlerini bilimsel metotlarla, aklın ışığında, mantığın örgüsünde, sevginin bitmez tükenmez sonsuzluğunda çözmelidir. Osmangazi bir başlangıç yaptı. Dileğimiz diğer üniversitelerimiz, kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımızla el ele yaralarımızı sarmaktır.
Yunuslar yetiştirmiş bu topraklar Yunus’un:
“Bir hastaya vardın ise/ Bir yudum su verdin ise/ Yarın anda karşı gele/
Ab-ı hayat içmiş gibi” mısralarının gönülden gönüle dolaştığı topraklar..
İster Erkek Yetiştirme Yurdu’nun, ister Kız Yetiştirme Yurdu’nun olsun, küçücük, ana kucağı görmemiş, anne bağrına hasret yavrularımız için Yunus’un dediği gibi davrananlara selam olsun!
“Bir yetime vardın ise/ Gül yüzünü sevdin ise/ Yarın anda karşı gele/ Tanrı nuru görmüş gibi”
[1] Yrd. Doç. Dr. Hilmi ÖZDEN, OGÜ Tıp Fakültesi Anatomi Ad. Öğretim Üyesi, Eskişehir Osmangazi Haber, Ocak, 2005, s. 4.

