8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 146

Yanya, Parga, Preveze, İnebahtı, Atina, Selanik, Kavala…

Yanya, Parga, Preveze, İnebahtı, Patras, Atina, Selanik, Kavala gibi şehirleri içine alan turumuz “Yunanistan İncileri” adını taşıyordu. Oysaki bu şehirler 500-520 sene kadar Türk egemenliğinde kalmış topraklardı. 1910’lu yıllarda kaybettiğimiz bu vatan toprakları aynen Anadolu’daki şehirlerimiz Manisa, Antalya, Muğla, İstanbul gibi Türk kokan, Türkçe konuşulan, bayrağımızın dalgalandığı, minarelerinden ezan seslerinin duyulduğu yerlerdi. Yani “Türk İncileri” idi. Oraları gezmek için pasaporta, vizeye ihtiyaç yoktu.

Bayram sonrası 5 günlük bir kültür turuna katılarak bu şehirleri gezdik. Geziye katılanların üçte ikisinden fazlası vize gerektirmeyen yeşil pasaportlu idi. Kalanlar da bir şekilde Şengen vizesi alabilmiş “şanslı” vatandaşlarımızdı.

****

Eski vatan topraklarına pasaport ve vize alarak girebilen biz Türkler, mevcut Türkiye sınırları içindeki vatan topraklarını işgalden ve Türk Milletini esaretten kurtaran Mustafa Kemal Atatürk ve milli mücadele kahramanlarına ne kadar şükran ve minnet duysak azdır. Millî mücadele ile Sevr Antlaşmasını yırtıp atmasaydık şimdi İstanbul, İzmir, Edirne veya Antalya dahil birçok şehrimizde azınlık olarak yaşayacak veya bu şehirlere gitmek için de pasaport veya vize almamız gerekecekti.

Bu gezide aklımdan çıkmayan bir başka husus mevcut vatanımızın da aynı akıbete uğramaması için uyanık olma mecburiyetimizin olması. Fakat Yunanistan’ın son 20 senede işgal ve ilhak ettiği Ege’deki adalarımıza karşı bir milli refleks oluşmadı. On milyondan fazla sığınmacı ile bozulmaya çalışılan demografik yapımız sebebiyle toplumsal bir tepki gösteremiyoruz.  Bunlar endişe verici.

****

Yunanistan’da gezdiğimiz bu şehirlerin hepsinde de Türk izleri elden geldiğince silinmiş. Osmanlı eseri olan camilerin ibadete açık olanını görmedim. Cami olarak muhafaza edilenlerin minareleri kısaltılmış ve çan kulesine çevrilmişti. Bazılarının dış taş duvarları sıvanmış ve bazı duvarlara resimli mozaik kaplama yapılmıştı. Toplantı salonu veya başka maksatlı kullanılan camiler de kapalıydı.

Osmanlı’dan kalan imaret, şifahane, kamu binası, sosyal ve ticari alanlardan da Türk izleri silinmeye çalışılsa da üç nesil öncesi atalarımızın yaşadığına delil teşkil eden bazı eserleri görmek bizi heyecanlandırmaya yetiyordu.

Bunları düşmanca duygular oluşsun diye yazmıyorum. Halklar arasında görünüşte bir sorun yok. Mesela bir restorandaki garson kız Anastasya, İstanbul’dan mübadele ile göçmüş “Türk Dimitri” bize sevgi doluydu. Fakat devlet politikalarının ne olduğunu bilmek ve hazırlıklı olmak gerekir diye düşünüyorum.

**************************

Tarih – Tabiat – Turizm

  • YANYA’da Tepedelenli Ali Paşa Sarayı ve Fethiye Camii korunmuş. (Biraz geç vardığımız için kapalı olduğundan içini göremedik.) Ali Paşa Yanya Valisi iken isyan başlatarak ayrı bir devlet kurmaya çalışmış ve 1822’de Osmanlı ordusu tarafından isyan bastırıldıktan sonra öldürülmüştü. Bu isyandan 7 sene sonra Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştı.

Yunanlıların Türk’e zarar verenleri kahramanlaştırdıkları anlaşılıyor. Osmanlı’ya isyan eden Tepedelenli Ali Paşa’nın sarayını korudukları gibi isyancı Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın da Kavala’da doğduğu evini korumuş ve önüne at üstündeki heykelini dikmişler.

  • PARGA çok şirin bir sahil kasabası. Kanuni Sultan Süleyman’ın 13 yıl sadrazamlığını yapan, Kanuni Süleyman’ın kardeşi Hatice Sultan’ın eşi Pargalı İbrahim’in doğduğu yer burası. Burayı gezerken doğal güzelliği, şirin evleri, daracık sokaklarda küçücük turistik eşya satan dükkanları, plajı, kalesi ile huzur dolu bir tatil beldesinin keyfini çıkarıyorsunuz. Bir yandan da Pargalı İbrahim’in 1493’te burada başlayan hayatının Osmanlı sarayında neredeyse padişahınki ile mukayese edilebileceği güç, kudret ve servete ulaştıktan sonra 41 yaşında iken idam edilmesini tasavvur edebiliyorsunuz.
  • PREVEZE Parga’nın da bağlı olduğu küçük bir sahil şehri. Bizim için burayı anlamlı kılan olay 1538 tarihinde yapılan Osmanlı donanmasının zaferiyle sonuçlanan Preveze Deniz Savaşı. Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa’nın Preveze Kalesi önünde, Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanmasına karşı kazandığı bu zaferden sonra Akdeniz bir Türk gölü olmuştu. Bu şirin ilde Preveze Savaşını anlatan bir anıt veya yazı görmedik.
  • İNEBAHTI veya Aynabahtı (Yunanca Naupaktos) da Preveze’den 150 km mesafede ve güneyinde bir liman kasabası. Bizim için burayı önemli kılan bu defa zafer değil, büyük bir yenilgi ile sonuçlanan 1571 yılında yapılan İnebahtı Deniz Savaşıdır.

Bu savaşta Osmanlı donanmasının başına Kaptan-ı Derya olarak kara ordusu kumandanı Müezzinzade Ali Paşa’yı, başkomutanlığa yine kara ordusu kumandanı Pertev Paşa’yı getirmesi ve bunların aldığı yanlış kararlar sonucu Haçlı donanması karşısında Osmanlı donanmasının büyük kısmının yok edildiğini hüzünle hatırlıyoruz. Neyse ki Sokollu Mehmed Paşa’nın, Venedik elçisine, “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’da bizi yenmekle, sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar” sözünün gereği yapılmış. Altı ay içerisinde 150 Kadırga inşa edilerek Osmanlı donanması yine eski haline getirilmiş.

Tarihimizde önemli olaylara tanıklık etmiş bu küçük kasaba ve illerde, “Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yollardan” geçerken “hala o hatıraların gözümüzden gitmediğini” hissedebiliyorsunuz.

      ****

  • METEORA Yunanistan’da Selanik’ten Yanya’ya giderken (4,5 saat kadar mesafede) Meteora denilenbir dini kompleks var. UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan fantastik bir alan burası.

Tektonik hareketler sonucu, denizaltında milyonlarca yılda oluşmuş kayaçların yukarı itilmesiyle oluşmuş, devasa doğal sütunlar halindeki, sarp ve 400 metreden yüksek kayalıklar birer tabiat harikası. Bu kayalıklar üzerinde kurulu manastırlar çok turist çekiyor. Bu manastır kompleksi 10. ve 11. yüzyıllarda inzivaya çekilen ilk Ortodoks keşişler tarafından inşa edilmiş. Dinlerini güvenli bir şekilde yaşamak için iplerle tırmanarak çıkabildikleri kayaların tepelerine nasıl manastır yapılabildiğini anlamak kolay değil.

Osmanlı döneminde bile burada 20’den fazla manastır varmış, halen 6 manastır açık.

Bu manastırlara kadınların pantolonlu ve dekolte kıyafetle girmesine izin verilmiyor. Pantolon üzerine bir şal bağlayarak girebiliyorlar. Ayrıca manastırın içinde resim çekmek kesinlikle yasak.

****

Bu güzel tatil beldelerinde bir yandan çevredeki güzelliklerle ruhumuzu dinlendirirken tarihi olaylardan dersler çıkarmaya çalışmak garip görünebilir. Ama insan karmaşık bir yapı ve bu mümkün olabiliyor.

Devam edeceğiz….

Galip Erdem / Adınmış Bir Ruh Hayatı, Mücâdelesi ve Eserleri

Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir insandı. Yazarlık hayatında 9 gazetede, 1961-1966 yılları arasındaki 5 sene içerisinde ise 5 ayrı gazetede köşe yazıları yazdı. Bunların birinden kendi isteği ile ayrıldı, diğerlerinden, kendisinin belirttiği üzere ‘kovuldu.’ Çünkü prensip sâhibi idi. Her gazetedeki ilk yazısının ilk cümlesi hep aynı idi: ‘Bu gazetede belki inandıklarımın hepsini yazamayacağım. Fakat inanmadıklarımı asla yazmayacağım’ kelimeleriyle özetlediği, aslâ vazgeçemeyeceği prensibi idi. Onu, gazetesinde yazmak için rica-minnet / yalvar-yakar dâvet edenler, içerisine konulduğu kabın şeklini alabilen yazarlara patronluk etmeye alışmıştı. Galip Erdem, eğilmez bükülmez bir şahsiyet âbidesiydi.

Eseri hazırlayan Ahmet Şâhin, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 569 sayfadan oluşan eserinde Galip Erdem âbidesini şöyle özetliyor:

Gösterişsiz bir adamdı. Hâl ehliydi, diğerkâmdı. Kendisi için değil, ilkeleri ve dâvâsı için yaşadı. Hayatının özeti belki de bu idi. Kimseye karşı sözünü esirgemeyen bir kalem ve fikir cengâveriydi. 12 Eylül döneminde devlet memurluğu görevinde bulunmasına rağmen büyük bir cesâretle ileri atılarak darbe konseyinin başkan ve üyelerine hitâben ‘Adım Galip Erdem. Hâlen Başbakanlık müşaviriyim’ cümlesiyle başlayan hacimli bir rapor yazıp gönderdi. Raporda ‘İçeri attığınız ülkücülerin eğitimlerine, yetişmelerine elimden geldiğince yardımcı oldum. Onlar hakkında en sağlıklı bilgiyi benden alabilirsiniz’ diyerek kendisini işâret etmekten imtina etmedi.

12 Eylül 1980 darbesinin mazlum ve mağdurları ülkücü gençlerin eş ve çocuklarına, yardıma muhtaç anne ve babalarına, güç ve imkânlarının fevkinde destek oldu. Durumu biraz düzgünce olan tanıdıklarından, onlar için yardım topladı. Yardımcı olması mümkünken ilgisiz davrananlarla bütün ilişkilerini kesti. Topladığı paraları ceketinin sağ iç cebinde bulunduruyor, vereceği kimselerin evine giderken, sol iç cebinde kendisine ait para yoksa soğuk kış gecelerinde bile evlerine yürüyerek gidiyordu. Onun ülkücü gençler ve aileleri için yaptığı fedâkârlıklar destanlara konu olacak asaletlidir. Gözleri yaşartacak kadar hüzün doludur. O kendisini Türk Milliyetçiliği kavramına ve ülkücü gençlerin kurtuluşuna adamış, kendisini unutmuştu.

Tanıyanları tarafından ‘Kendisini unutan adam’ olarak etiketlendi.  

Galip Erdem  / Adanmış Bir Ruh’ isimli eseri hazırlayan Ahmet Şahin, ‘Ön Söz’ başlıklı yazısının ilk cümleleri, okuyucuyu sayfalara hapsediyor: 

 11 Eylül sabahı telefonum çaldı. Arayan hemşehrim, kardeşim Hakan Alparslan’dı. Hâl-hatır sormanın ardından hiç vakit kaybetmeden rüyâsından bahsetmek istediğini söyledi. O süre zarfına kadar kıymetli kardeşim Ali Gezginci ve kıymetli hocam Oğuzhan Saygılı’nın hâricinde kimsenin Galip Erdem konusunda çalıştığımdan haberi yoktu. Hakan Alparslan gördüğü rüyâyı heyecanlı bir biçimde anlatmaya başladı. İlk cümlesinden itibâren tüylerim diken diken oldu. Rüyânın konusu günlerdir düşündüğüm, üzerinde çalıştığım, neler yapabilirim diye gayret ettiğim kendini unutan adam Galip Erdem’di. Anlatmaya başladıktan sonra soğuk soğuk terlediğimi, yutkunamadığımı fark ettim. Bu hisleri yaşarken kalbimin bir köşesinde ferahlık filizleniyordu. Tatlı bir ferahlıktı bu…

Hakan Alparslan’ın rüyâsı şöyle idi:

‘Mezarlıktayız… Mezarlık amma masmavi denize nazır, açık, güneşli bir hava. Üzerlerinde çeşitli çiçekler açmış mezarlar… Mezarlık biraz kalabalık ancak tanıdık kimseyi göremedim. Yalnızca mezarların üzerindeki isimler çok tanıdık. Târihî şahsiyetlerden şâirlere birçok ismi orada gördüm. Sen, Oğuzhan Hoca ve ben kendi aramızda konuşuyoruz. Mezarlık ziyaretlerinde aldığımız o mânevî havadan bahsediyoruz. Bir anda zayıf, sakallı, kareli gömleği olan bir adamın bize doğru yürüdüğünü gördüm. İyice yaklaştıktan sonra Galip Erdem olduğunu anladım. Sâdece bize bakıp yanımıza doğru yürüyordu. Sohbet halkasının içerisine dâhil olmasıyla birlikte onu tazim ettik. Aldırmadan, bizlere birkaç soru sordu. ‘Siz dâvâya hizmet ediyor musunuz? Çalışıyor musunuz? Çalışın, aman ha! Çalışın!’ dedi. Daha sonra bir anda uyandım. Ruhuna bir Fatiha okuyup, yaşadıklarımı anlamaya çalıştım. Şimdi de seni aradım.’

Ben duyduklarıma inanamazken bir yandan şükürler olsun diyordum. Hayatımın belki de en önemli anlarından birini yaşıyordum. Gayretin, emeğin, vefanın boşa gitmeyeceğini biliyordum. Alparslan, rüyasını anlattıktan sonra kendisine böyle bir çalışma içerisinde olduğumdan bahsettim. Duygulandık… Gözlerim doldu. Şükürler olsun. Ahsen-i takvim üzere olanların selâmına eriştik.

Ahmet Şâhin’in çalışması dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Galip Erdem’i anlatan makaleler yer alıyor.  Bâzılarının başlıkları ve yazarları:

*Bir Ülkücünün Portresi – Galip Erdim: Abdulkadir İlgen.  

*Galip Erdem’de Milliyetçilik Düşüncesi: İkbal Vurucu

*Galip Erdendin Şahsiyeti Üzerine: Safa Aydın. 

*Galip Erdendin Turancılığı: Ömür Kızıl.

*Ekmeksizlere Acı, Yuvasızları Koru, Öksüzleri Güldür…Türk Milliyetçiliğinin Gazi-Dervişi  Galip Erdem: Mehmet Bilal Yamak.

*Galip Erdem’in Düşünce Dünyâsında Sosyalizmin Konumu ve Sosyalizme Dair Tartışmalar: Enes Bahadır Kızak  . 

*Nevzat Kösoğlu’nun Gözünden Galip Erdem: Elif Tuğçe Kurt. 

*Türk Milliyetçiliği Paydasında Galip Erdem ve Peyami Safa: Hakkı Suat Yılmazer.

*Galip Erdem’in Şiirlerine Bir İzdüşüm Denemesi: İrahim Daş.  

*Galip Erdem ve Türk Yurdu (1959-1960): Veli Kürşad Öztürk.

*Galip Erdem ve Devlet Gazetesi: Sena Baykal.

*Töre’de Galip Erdem: Tayfun Haykır.

*Bozkurt Dergisinde Galip Erdem: Ahmet Şahin.

379-469. sayfalarda yer alan 2. Bölümde; Kızı Bilge Erdem, Osman Oktay, Nuri Gürgür, Osman Çakır, İskender Öksüz, Şerafettin Yılmaz, Orhan Arslan, Türkân Hacaloğlu, Şevket Bülent Yahnici, Cezmi Bayram, Arslan Küçükyıldız, Mâhir Durakoğlu, Suphi Saatçi ve Çiğdem Coşkun   ; Galip Erdem ile alâkalı hâtıralarını anlatıyor.

Üçüncü Bölümde Galip Erdem’in telif ettiği; Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Bir Müdafinin Gözünden Suçlayanların Suçları, Türk Kimdir? Türklük Nedir? Suçlamalar 1 – 2 isimli kitaplar hakkında bilgi veriliyor.  

Galip Erdem’in telif ettiği kitaplarla alakalı tanıtım yazıları:

*Mektuplar; Millî Eğitim ve Kültür Yayınları 1984: Murat Cennetoğlu.   

*Galip Erdem hakkında Nevzat Kösoğlu’nın yazdığı kitap: Ötüken Neşriyat 2016: Kadir Kaan Güler.      

*Galip Abi: Osman Oktay: Ankara, Net Kitaplık, Yayıncılık Dördüncü Baskı 2029: Oğuzhan Saygılı.

*Ülkücülük Nedir? Ülkücü Kimdir? Galip Erdem: Türk Ocakları Ankara Şubesi 2007. Semânur Ulutürk.

*Galip Erdem Albümü: Yücel Hacaloğlu.  Türk Ocakları Genel Merkez Yayını. Ankara 1998. Ümit Çalışkan. 

*Ağabey Galip Erdem Hâtırâsına… Derleyen ve Hazırlayan: Uğur Gönülalan. Ankara 2003. SOGEV: Selçuklu Sosyal Güvenlik Eğitim ve Dayanışma Vakfı.

523. sayfada başlayan Ahmet Şâhin ile Zeliha Yaşar’ın hazırladığı ‘Galip Erdem Bibliyografyası Üzerine Bir Deneme başlıklı yazı 556. Sayfada sona eriyor.

Bu bölümdeki bilgilerin özeti:

YAYIN ORGANININ ADISENEGALİP ERDEM – MÜSTEARMAKALE SAYISI
Türk Yurdu Mecmuâsı1959-1961Mehmet Galip Erdem*7
Son Havadis Gazetesi1961 yılıGalip Erdem22
Düşünen Adam Dergisi1961 yılıGalip Erdem10
Tercüman Gaztesi1961 yılıGalip Erdem34
Yeni İstanbul Gazetesi1962-1963Galip Erdem497
Zafer Gazetesi1965Galip Erdem111
Bâbıâli’de Sabah1965-1966Galip Erdem149
Bizim Anadolu Gazetesi1969Galip Erdem113
Ayşe Dergisi1969Galip Erdem3
Bozkurt Dergisi1972-1973Elif Bilge-Galip Erdem21
Ortadoğu Gazetesi1974Galip Erdem5
Hergün Gazetesi1978Bilge Erdem120
Yeni Sözcü Gazetesi1980Bilge Erdem19
Yurda ve Dünyâya Bakış Gazetesi1980-1981Murat Bilge3
Millî Eğitim ve Kültür Dergisi1982-1983Galip Erdem5
Doğuş Edebiyat Dergisi1982Galip Erdem1
Bizim Ocak Dergisi1983Galip Erdem1
17 Adet Yayın Organı24 YılBeş ayrı isim1121

*Mehmet Galip Erdem: Galip Erdem’in nüfus kaydında ‘Mehmet’ ismi yoktur. Türk Yurdu Mecmuası’nda yazı yazmaya başladığında Ömer Öztürkmen (1929-2010), Babıalî yazarlarında çift isim gelenektir. Yazılarını bu isimle yayınlayalım tavsiyesinde bulundu. 

Eserin 559-569 numaralı son 11 sayfasında, ‘Albüm’ başlığı altında 21 adet fotoğraf bulunuyor.

Fotoğraflardaki şahıslar: Galip Erdem; Galip Erdem ve çocuklar; Galip Erdem ve kızı Bilge; Galip Erdem ve çocuklar; Galip Erdem asteğmen rütbesiyle ve askerlik arkadaşlarıyla; Galip Erdem bir düğünde; Galip Erdem Kerküklü gençlerle; Galip Erdem seçim gezisinde; Galip Erdem, Sadi Somuncuoğlu, Nedim Ünal, Celal Er, Abdurrahman Kızılay, Nevzat Kösoğlu ve bir grup arkadaşları ile iftar yemeğinde; MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Dâvâsı’nın hazırlığının yapıldığı meşhur avukatlık bürosunda; Ayvaz Gökdemir, Galip Erdem, Şerâfettin Yılmaz, Yücel Hacaloğlu, Orhan Arslan ve Rûhi Özbilgiç ile; Galip Erdem ve Baymirza Hayit; Galip Erdem ve Ömer Öztürkmen, İskener Öksüz, Emine Işınsı ve Galip Erdem; Nedim Ünal, Galip Erdem, Osman Meriç Coşkun ve Mâhir Dukaroğlu; Alparslan Türkeş, Necdet Sançar ve Galip Erdem; Alparslan Türkeş ve Galip Erdem; Nedim Ünal, Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem; Hâlide Nusret Zorlutuna ve Galip Erdem.

Ülkücü’ kavramının, ‘târihin derinliklerinde kalmış bir masal’ olduğunu zannedenleri, uyanışa dirilmeye dâvet eden bir eser…

Milletin nev-i beşer, vatanın rûy-i zemin’ olmadığına inanan ve fakat pasifize edilmiş yeni nesil gençlerin mutlaka okumaları gereken bir eser… Okuyunuz, okutunuz! 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. 

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

AHMET ŞAHİN: 1998 yılında Osmaniye’nin Bahçe ilçesinde doğdu, ilk ve ortaöğrenimini Gaziantep’te tamamladı. 2016 yılında Necip Fâzıl Kısakürek Anadolu Lisesi’nden, 2021 yılında ise Gaziantep* Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Târih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı târihte Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türkiye Cumhuriyeti Ana Bilim Dalı’nda başladığı yüksek lisansını devam ettirmektedir. Türk Yurdu, Çelebi, Töre, Bozkır, Millî Mecmua, Millî Devlet, Edebice, Tarihî Kritik adlı gazete ve dergilerde çeşitli makaleleri yayımlandı. Kuruluşundan beri Çelebi Dergisi’nin genel yayın yönetmenliği görevini yürütmektedir. Yayımlanmış Eserleri: *Unutulmaya Yüz Tutmuş Ağır Adımlı Bir Yürüyüş: Mehter Dergisi (1964- 1965), Post Yayınları (İstanbul, 2022) *Geleneksel Türk Masalları (İlayda Yıldırım ile birlikte), Drama Yayınevi, (Kahramanmaraş, 2022) *Milliyetçi Fikrin Sesi: Türkçü Dergiler, C. I (Emin Yarımoğlu ile birlikte), Bozkurt Yayınları, (İstanbul, 2022) *Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Devlet Arşivi Belgeleri Işığında Ayıntab-II: İskân ve Göç, (Özgür Kazcı ile birlikte), GKAM Yayınları, (Gaziantep, 2023) *Cebel-i Bereket Vilâyeti (Değerlendirme, Transkripsiyon, Tıpkıbasım, Sözlük), Okur Kitaplığı Yayınları, (İstanbul, 2023)

DERKENAR:

ÜLKÜCÜ’NÜN ÇİLESİ

GALİP ERDEM

Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şâirin söylediği gibi: ‘Akl-i şuur’ları vardır, güzel severler. ‘Bâde’ içerler ve nihâyet göçüp giderler.

Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Dâimi bir mücâdele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, âileleri ile, hatta sevdikleri ile… Belli bir ülkünün esaslarından ziyâde politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sâhipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belâya girer; gene de sinmezler. Bu halleri ‘kalabalık’ olanlara göre, uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.

Ülkücü dünyâ nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka o’na yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde ‘zevksiz’ bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyânın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!

Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte…

Bir gün fikirlerinin gerçeklestiği görülse bile, O’na hiç kimse ‘aferin’ demez. Üstelik ‘böyle olacağı zâten belli idi’ buyurulur.

Ülkücünün, ülküsü ile münâsebeti, hakîki bir aşkla sevenle sevgilinin münâsebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sâhalarda umûmiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadâkati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.

Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’ tır. ‘Yapma’ derler, ‘hayatını hebâ etme’ derler, ‘gününü gün et’ derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.

Ülkücülerin en amansız düşmanları ‘eyyamperest’lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mâni olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da ‘eyyamperest’lerdir.

Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyâsını değiştirir. ‘Kalabalık’ o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca ‘kalabalık’a acımıştır.

Şaşılacak Şeyler!

“Yeni Anayasa, Üçüncü Dünya Savaşı, sığınmacı istilası ve ağır ekonomik krizin getirdiği kalıcı yoksulluk fakirlik gibi konuların çözümsüzlüğü içinde barındıran tarihi süreç kapsamında değerlendirilmesi daha doğru olur! Dünü anlamadan bugünü hiç anlayamayız!”

1876 ile 1909 yılları arasında padişahlık koltuğunda oturan 2. Abdülhamit döneminde Türk Milletinin ve Türk devletinin karşı karşıya olduğu sorunların bazılarına bakarsak şunları görürüz;

Makedonya meselesi, Girit meselesi, Batı Rumeli meselesi, Arnavutluk meselesi, Bosna Hersek meselesi, Sancak Yeni Pazar’ın meselesi, Ermenistan meselesi, Yemen meselesi, Trablusgarp (Libya) meselesi, Irak ve Basra Körfezi’nde İngiliz nüfusunun yükselişi ve buna bağlı meseleler, Kerbela ve Necef’te Şi’alık meselesi, Sencar’da Yezidiler meselesi, Dersim meselesi, Siyonizm ve Yahudilerin Filistin’e doluşması meselesi, Suriye’de Fransız nüfusu meselesi, Ege’deki adalar meselesi gibi! Bu listeyi uzatmak ve detaylandırmak mümkün.

Ancak bir şey dikkatinizi çektimi bilmem, sanki aynı sorunlar bugün yine önümüzde durup bizi meşgul ediyor. Bu bir kader mi? Ama kesin olan şu ki; Türk Milleti bunları görememekte ve siyasi tercihlerini, bu sorunları önceliğine koyarak yapamamaktadır.

Bu meselelerin çoğunluğu Türk Milletinin toprak ve can kaybı ile sonuçlanmış ve şimdilik milletçe farkında olmadığımız için rafa kaldırılmıştır. Şimdilik diyorum, çünkü bizim gibi tarihin tozlu sayfalarını karıştırıp duranlar bazı şeylerin unutulmasına engel oluyor ve belki kaybettiklerimiz yeniden milli meseleler haline gelir diye ümitleniyoruz!

Gördüğümüz gibi Makedonya, Girit, Batı Rumeli, Bosna Sancak, Arnavutluk, Yemen, Libya, Irak, Filistin, Suriye ve Ege’deki Türk Adaları kaybedilmiştir. Bu kaybediliş o topraklarda yaşayan yerel halklara karşı olsa gam yemeyeceğim. Bu topraklar, dün emperyalist bugünde küreselci dediğimiz devletlere karşı kaybedilmiş ve o tarihten bu yana bu bölgelerde yaşayan insanlara huzur ve refah bir daha nasip olmamıştır.

Ancak Türk Milletine ve devletine ait olan bu topraklarda, günümüzde yaşananların daha da ağırlaşarak yaşanacağı günlerin geleceği, kuşkusuz kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

Allah bize akıl fikir vermiş ama 100 yılı aşmış sorunların varlığında bir türlü yüzmeyi öğrenememiş insanlar olarak bu sorunların içinde tekrar tekrar boğulup duruyoruz.

2015’te (2024’de de öyle) Ege’deki adalarımıza el koyuyorlar, Suriye ve Irak kan gölü, “Büyük İsrail”i kurmak için can hıraş çalışıyorlar, Ermeni meselesi sürüyor, Dersim hala kaşınıyor, İran Şi’a yayılmacılığını devam ettiriyor, Libya’ya BOP’la yeniden el koydular, ABD başta olmak üzere İngiltere, İsrail ve AB ara hedef olarak Kürdistan diye bir devlet kurmaya çabalıyor ve Makedonya’dan (şimdi de Gazze’den) Müslümanlar temizlenmek isteniyor.

Burada sizlere bir hatırlatma yapmak isterim. Yüzyıl yıl önce Makedonya’nın kaybı ile devletin toprak bütünlüğünü bulduğuna inanan ve bu yüzden felaketi bir nimet olarak sunanların vede bundan mutluluk duyanların varlığı, günümüzde de ülkemizin doğu ve güneydoğusu açısından aramızda aynen varlığını sürdürmektedir. Bu ne yaman bir çelişki ve tarihi yanılgıdır, anlamadım bir türlü!

Suriye’de meydana gelen olaylar, Türkiye sınırında ABD ve müttefikleri eli ile Pyd-Pkk’ya ait özerk bir bölge yaratılması, ülkemize Suriyeli mülteci akınları bana bunları düşündürttü. Size ne düşündürtüyor bilemem. Belki de hiçbir şey… Öyle ya siz siyasi tercihinizi bunların farkında olmadan yaptınız ve sorumluluğu üzerinizden attınız. Gerisi artık siyasetçilere kalmış öylemi? Ya da Makedonya örneğinde olduğu gibi verelim topraklarımız gitsin. Böylece sıkıntıdan kurtuluruz. Yok arkadaş toprak vererek öyle kolay kurtulamazsın. Bak yüzyılı geçmiş ama gerçekler peşini bırakmadan arkandan seni kovalıyor. Bir gün bu gerçeklerle yüzleşeceksin, hem de o gün çok yakın!

Prof.Dr.Mehmet Eröz ve Anlaşılamayan Milletleşme

            20.06.1986 tarihi dev gibi eserlere imza atmış çok değerli bir sosyoloğumuzun 38. ölüm yıldönümüdür. Rahmetli Eröz İÜ İktisat Fakültesi İçtimaiyat Enstitüsünde bizlerden önce büyük ilim adamı baba hoca Or.Pof.Dr.Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu’nun asistanlığını yapma şansına sahip olmuştur. Bu ağabeyimiz, doğruları hep dile getiren, kalemi ile ihanet odaklarıyla mücadele eden örnek bir Türk milliyetçisidir. Eserleri ve araştırmaları hala temel kaynaklar arasındadır. Türklüğü ile daima gurur duyan ve ömür boyu ona hizmet şuuru ile yaşayan, sosyal yapımızın değişik pencerelerini araştırmaları ile ele alan bu değerli, ilim adamı karakterine sahip mert insanı saygı ve rahmetle anarız. Eserleri ile yine aramızdadır ve yaşatılmaktadır. İnanıyorum ki günümüzde Türkiye’de sırıtan cehalet ve bilgisizlik karşısında, eğer yaşasaydı çok rahatsız olacaktı.

            Sadece bayramlarda ve anayasa değişikliklerinde değil; her zaman milli egemenlik ve milli bağımsızlığı vazgeçilmez saymalıyız. Özellikle yeni anayasa tuzaklarının önümüze konduğu, Türk Milletinin adeta yok farz edildiği, milli ve üniter yapıyı yok etme çabalarının, küresel saldırıların ve kuşatmaların, milli sınırlarımızın değiştirilmek istendiği günümüzde…

            Milletleşme, mahalliliğin, millet altı dar kalıpların, etnik ve mezhep taassubunun aşılmasıdır. Etnik sıfatı ne olursa olsun; vatandaşlık bilincine, Türk Milletine mensubiyet şuuruna sahip olanların, emperyalizme ders verenlerin şuurlu birlikteliğidir. Bu duygu ve düşüncelere sahip davranış sergileyen bir Türk Ermenisi, Türk Rum’u ve Türk Yahudisi de milli kimliğin ve Türk Milletinin kapsamındadır. Milletleşme, ayrıştırmayan, kaynaştıran bir olgudur. Boy, kabile, aşiret, mezhep, bölge ve etnik taassubun aşılmasıdır. Bazıları geçmişteki anayasa çalışmalarında başka arayışlar içinde olsa da Türkiye’de tek devlet ve tek millet vardır. Kendini Türk olarak hissedeni de dışlamak ve ötekileştirmek hakkına sahip değiliz. Yeter ki bazıları kendi kendilerini ötekileştirmesin. Dini azınlıklarımız gibi mahalli ve kısmen etnik sıfat taşıyan vatandaşlarımız dışlanmıyor ki onlar Türk kabul edilmesin.

            Türk kimliği; Irak, Makedonya, Kosova, Batı Trakya, Almanya, Fransa, Bulgaristan, Hollanda, Belçika, Avustralya, Avusturya, ABD ve Kanada gibi göç verdiğimiz ülkelerde Türk etnikliği kapsamında ele alınabilir. Türkiye’de Türk kimliği, milliyet ve tabiiyetin hakim kültürün, devleti kuran kurucu iradenin adıdır. Bundan dolayı etnik çağrışım yapmaz. Etnisiteyi çok aşar. Gazi TBMM’nin bizzat yürüttüğü Milli Mücadele birkaç millet veya gecekondu devlet yaratmak için yapılmamıştır. Kimseden izin de alınmamıştır.

TC kurulduğu günden beri bir kavimler ittifakı değil ki, çokkültürlülük tuzaklarına ve dayatmalarına maruz kalabilsin. Türkiye’de kalabalıkların birlikteliğinin yerini milletleşme süreci almıştır. Bu süreç değişik yönlerden tahrip edilmeye çalışılmaktadır.  Osmanlı bile farklı dinlere göre nüfusu tasnife tabi kıldı. Etnik gerekçeler daha sonra da öne çıkarılmamıştır. Bu bakımdan, kültürel ve ırki farkları zikretmemek asla bir eksiklik değildir. İnsanları mutlaka birbirine ötekileştirmek ve daha sonra da çatıştırma yanlışı yapılmamalıdır. “Anayasal vatandaşlık, çokkültürlülük” ve “Türkiyelilik” kavramları TC’nin milli devlet niteliğinin kökten değiştirme boş çabalarıdır. Türkiye’nin sosyal dokusu çokkültürlülüğe uymamasına rağmen, dış dayatmalar görülmektedir. Günümüzde bazı Batılı birçok ülke için tehdit unsuru olan çokkültürlülük bize tavsiye ediliyor. Türkiye’de sadece Türk Milleti yok, başka milletler de vardır lafı açıkça bir cehalet örneğidir. Milletleşmiş toplumlarda emperyal baskılar aşılır. Milletleşemeyen toplumlarda etnik ve mezhep çatışmalarına uygun bir zemin doğar. Etnik ve mezhep çatıştırmaları beslenir. Egemen güçler tarafından bu durum kolayca tahrik edilir. Milletleşmiş toplumlarda milliyetçilik şuuru gelişir. Türk Milletinin milliyetçilik yolundaki şuurlu hareketi, onun asırlardır var olma kavgasını sürdürebilmiştir.  

Astlarını Isırtan, Üstlerine Kuyruk Sallatan Başarı Anlayışı Üzerine 

Genelde insan türü, özelde bizim milletimiz neden böyledir?  

“Hak etmedikleri makamlara gelenler, astlarını ısırır, üstlerine kuyruk sallar.” der İmam Gazali. 

“Isırmak, kuyruk sallamak” sözleriyle etkili bir istiareye başvurulmuş. Hak etmedikleri ya da layık olmadıkları makamları işgal eden kişi, konumu gereği “köpek”leşebiliyor İmam Gazali’ye göre. 

Bir profesörün öğrencilerine uyguladığı bir deneyi okumuştum bir tarihte. Profesör, öğrenciyi kürsüye çağırıp “Anlat, konuyu.” demiş. Öğrenci başlamış anlatmaya. “Şimdi kürsünün üstüne çık, anlatmaya devam et.” demiş, profesör. Öğrenci kendine hocasının söylediğini yapmış. Bu defa, “Masanın üzerine bir sandalye koy, üstüne çık, konuyu anlatmaya devam et.” demiş. Arkasından “Şimdi sandalyenin üzerine tabure koy, üzerine çık, konuya devam et.” talimatı gelmiş profesörden. Öğrencinin, düşmemek için bir yandan dengesini korumaya çalışırken dediklerinde de tutarsızlıklar başlamış. Hoca, denek öğrenciyi arkasına alarak sınıfa şunları söylemiş: “İnsanın, yükseldikçe söylediklerinde tutarsızlıklar olur; çünkü artık beyin söyleneni değil, bulunduğu yerden düşmemeyi önceler.” 

Sözde vurgulanan, deneyde gözlenen insan örneğine denk düşen pek çok kişi görebiliriz çevremizde. Belki biz de bunlardan biriyizdir. Siz “makam” yerine, “haksız şöhret sahibi olmuş”, “helal olmayan ya da kolay yolla zengin olmuş” kişileri de koyabilirsiniz.  

Makam, şöhret, zenginlik kişiyi cezbeder. Makam yükseldikçe kişinin hükmetme yetkisi de genişler. Yetki insanda güç oluştur. Güç de zamanla, güç zehirlenmesine yol açar. Herkes tarafından bilinir olmak, saygı görmek nefsin gıdasıdır, buruk bir tadı vardır şöhretin. Siyasi partilerde ve derneklerde üye, tarikatlarda mürit, sosyal medya mecralarında takipçi sayısı önemsenen bir durumdur. Zenginsen paranın gücüyle pek çok zor kapıyı kolayca açabilir, olmaz denilen işleri oldurabilirsin. Bu değerlerin sevgisi, fıtratımıza kodlanmış gerçeklerdir.  

Yükseklere çıkmak, yükseklerde bulunmak bir tutkudur, haz verir insana. Yükseklik, cezbeder. İnsan için özlemdir, yükseklere tırmanmak, çıkmak ve yerleşmek. Her cazibenin de bedeli vardır; sert eser, yüksek tepelerde rüzgarlar. Soğuktur, üşütür, kişiyi yalnızlaştırır orası. İnmek de zordur, yükseklerden. Düşüp yuvarlanmak, en yüksek ihtimaldir.  

Yükseklerde sürekli kalmak mümkün değildir, kalma çabası, işin doğasına aykırıdır. Ömür, sınırlı; yaşlılık var, ölüm var. Tutkuların, hazların geçiciliği var. 

Yüksekler her zaman tehlikelidir. Beyin rahat çalışmaz, akıl sağlıklı düşünmez. Bir gün buradan inmek zorunda kalacağı gerçeğinden hareketle, en onurlu, en güvenli şekilde geldiği yere ulaşmanın çarelerine kilitler kendini. Belki de pişmanlık duygusu bir kurt gibi kemirecektir içini. Göreceği halüsinasyonlar, sırdaşı olacaktır.  

Başarıya endeksli bir eğitim sistemimiz var. İtibar elbisesini, başarı bedenine giydirmişiz. Birinci, ikinci olanı; edepli, ahlaklı, paylaşımcı, cömert olandan daha fazla alkışlıyoruz. Paran kadar, şöhretin kadar, derecen kadar adamsın. Bencil, acımasız bir nesil yetiştiriyoruz. Kolaycılık, amaca ulaşmak için her yol mübahtır anlayışı, ahlak olarak hayat tarzı haline geliyor. Ailemizde, eğitim kurumlarımızda canavar ruhlu nesil yetiştiriyoruz, medya kanalıyla da bu yanlışlığı canlı tutuyoruz, körüklüyoruz. Sonra da var ettiğimiz yalancı, riyakâr, çıkarcı, acımasız insan tiplerinden şikayetçi oluyoruz.  

Tekil başarı, her şey değildir; hatta hiçbir şeydir. Başarı, birilerini ezmeyi, ikiyüzlülük yapmayı, münafıkça ilişkileri gerektiriyorsa, ruh sağlığımızı bozuyorsa, toplumu ifsat ediyorsa zehri tedavi edilemeyen bir yılandır.  

Başarının yeni bir tanımını yapmak lazım. Başarı, birinci olmak değil, eşit ve adil birinciler yetiştirmektir. Başarı, en zengin olmak değil, herkese varlıklı olmanın yollarını öğretmek ve zenginliği hakkaniyetli şekilde paylaşmaktır. Başarı, hep alarak biriktirmek değil, imkanlarını dağıtarak iyiliğe örnek olmaktır. Başarı, yaşamak için değil, yaşatmak için var olduğunun bilincinde ve bu bilincin eylemi içinde olmaktır. Başarı narsist duyguları beslemek değil, herkese yaşama sevinci tattırmaktır. Başarı, zafer sarhoşluğu yaşamak değil, her an seferde olma sorumluluğu taşımaktır.  

Komşusu açken tok uyamamaktır başarı, mazlumların acısını duyabilmektir başarı, statüsü ne olursa olsun üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirebilmektir başarı. Kişiye kuyruk sallatan, ısırtan başarı; başarı değildir. 

Anneler, babalar, siyasiler, eğitimciler; astlarını ısırtmayan, üstlerine kuyruk sallatmayan başarı anlayışını hayata geçirme yolculuğumuzda birbirimize başarı dileyelim mi? 

 Haslet ve Âfet

     Yer ve zamanında gösterilmeyen haslet;

     Olur insan için kaçınılmayan âfet.

     Bir haslet / huy ve karakterin yeri değişse, mahiyeti değişir.  

     Bir haslet; ayrı yerlerde; aynı şahıs tarafından gerçekleştirilirse;

     Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih / iyi bir şahsiyet hâli,

     Kâh faydasız, yaramaz bir kişilik durumu arzeder.

     Nitekim:

     Zayıf bir kimsenin, kavî / güçlü ve kuvvetli birine karşı takındığı

     İzzet-i nefsi / vakar, şeref ve haysiyetini koruma duygusu sayılan bir sıfatı;

     Eğer kavî ve güçlü biri, zayıfa karşı gösterirse; bu hâl onun için tekebbür / kibir ve gururdur.

     Kavî / güçlü birinin, zayıf ve güçsüz birine karşı aldığı tevazu / alçak gönüllülük tavrını;

     Eğer zayıf biri, kavîye karşı gösterirse; bu onun için tezellül / alçalma ve riya / gösteriş olur.

     Bir ulü’l-emr / yönetici ve idarecinin, makamındaki ciddiyeti vakar / ağırbaşlılıktır.

     Yönetici; mahviyeti / alçak gönüllülüğü, kendini değersiz görmeyi, makamında gösteriyor ise;

     Bu onun için zillet, alçaklık ve ezilmişlikten başka bir şey değildir.

     Makamında göstermemesi gereken mahviyeti, hanesinde takınsa; bu onun için tevazu olur.

     Makamında gösterdiği ciddiyeti; evinde gösterirse bu da kibirdir.

     Eğer bir şahıs, kendi şahsı adına konuşursa; müsamahası, hamiyeti;

     Yani din, vatan, millet ve aile gibi değerleri koruma duygu ve gayreti, bir fedakârlıktır.

     Bu haslet / huy ve karakteri; bir amel-i salih / hayırlı, faydalı bir davranıştır.

     Fakat eğer konuşması başkaları adına ise, konuşması; yani gösterdiği müsamaha hıyanettir.

     Fedakârlık sıfatı ise; iyi ve sâlih olmayan, yararsız bir sıfat sayılır.

     İşin başında, üzerine düşeni yapmayıp da, sadece tevekkül edenin yaptığı tembelliktir.

     İşin sonunda, üzerine düşeni yaptığı için, sonucu tabii karşılaması ise, dinsel bir tevekküldür.

     Evet, çalışmanın sonucunda, kısmetine razı olmak memduh / övülen bir kanaattir.

     Çünkü sa’y / çalışma meyil ve arzusunu kuvvetlendirir.

     Mevcut mala iktifa / yetinme; mergub / rağbet edilen, beğenilen bir kanaat değildir.

     Bilâkis bu, dûn-himmetlik / gayretsizlikten gelen bir hâldir.

     Kur’an sâlihatı / Allah’ın emrettiği hayırlı amelleri ve takvâyı /

     Allah korkusuyla dinin yasak ettiği şeylerden kaçınmayı;

     Mutlak bırakır / sınırlamadan zikreder.

     Kur’an; sâlihatı mutlak / sınırsız ve mübhem / kapalı bırakıyor.

     Çünkü ahlâk ve fazîletler, hüsün ve hayır çoğu nisbî / görecelidirler.

     Nev’den nev’e / türden türe geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa indikçe ayrılır.

     Mahalden mahalle mekân değiştirdikçe başkalaşır.

     Fertten cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.

     Mesela bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefiste bulunup / tahammül edip, övünemez.   

     Ama millet namına övünür, hazm-ı nefis etmez / tahammül göstermez.

     Madem ki Kur’an, bütün insan tabakalarına, her asırda, her durumla ilgili

     Şümullü / kaplayıcı ezelî bir hitaptır;

     Hem nisbî / göreceli, izafî / nispet edici olup, güzellik ve hayırları çoktur.

     Kur’an’da sâlihât kelimesinin mutlak / serbest bırakılması;

     Belâgatlı ve veciz bir ifadedir.   

     Makamâtın / makamlarının te’sîri / etkisi; remizle / işaret ve ince nüktelerle.

     Hakikatleri, ibham / gizleme ve saklamasıyla.

     Yâni belirsiz bırakmasıyla ortaya koyar.

     Kur’an’ın icazı / veciz, az öz anlamlı ifadesi, aslında bir tafsil /

     Teferruatlı, geniş izah ve açıklamadır.

     Kur’an’ın sükûtu / susması ve sessiz kalması ise, geniş bir sözdür.

Yaratan İle Yaratilanlar 

  Kudret’in tasarruf genişliği, vasıta ve yardımcıları reddeder. 

     O celâl ve kudret sahibi Allah’ın kudretinin tasarrufunu, tesir ve etkisinin genişliğini; 

     Düşünecek olursak; güneşimiz, O’nun bu kudret ve gücü karşısında zerre / atom gibi kalır. 

     O’nun tek bir türde bile olan, büyük tasarrufunun boyutu çok yüksek. 

     Nitekim, iki zerre / atom arasındaki câzibe / çekim gücünü ele alalım; 

     Güneşler güneşi ile samanyolu arasındaki çekim gücünü de hesaba katalım; 

     Bir de, yükü bir kar tanesi olan bir melekle, 

     Güneşi eline almış güneşe benzeyen bir meleği yan yana getirelim. 

     İğne kadar bir balığı, balina balığı ile yan yana koyalım. 

     Böylece O, ezelden beri celâl ve kudret sahibi Allah’ın geniş tecellîsini, yani 

     İcraatini tasavvur edince, göreceğiz ki, en küçükten tâ en büyüğe kadar mükemmel, 

     Sağlam ve  düzgün; İlahî bir kudret gösterimi, birden karşımızda yer alacak. 

     Câzibe / çekim ve tabiat kanunlar dediğimiz İlahî kanunlar; kudretin tecellîsine, 

     Hikmetinin tasarrufuna, sadece birer isim ve perdeden ibarettirler. 

     Ve bilelim ki, sebepler; dünyanın imtihan yeri olasından ötürü, sırf görüntüdürler. 

     Yaratılanlar için muin / yardımcı oluşları, zan ve sanıdan başka bir şey değiller. 

     Fakat, O kudret nazarında hayat; vücudun olmazsa olmazı. 

     Çünkü varlık, yokluktan üstün. 

     Yaratılış bahçesindeki yaratılanlardan akseden nağmeler, yaptıkları hareketler; 

     Kısaca kâinatta gördüğümüz bütün hareketler ve işittiğimiz tüm sesler; 

     Onların; Yaratanlarını tespih ediş ve anışlarının tezahür ve görünüşleridir. 

     Varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, varlığına nihayet bulunmayan, 

     Her işi hikmetle yapan Allah’a karşı; yaratılanların tespih ediş ve anışlarının, 

     Açıkça tezahür ve görünüşlerinden başka bir şey değiller. 

     Dünyamız bir canlıya benziyor. Hayat, eser ve belirtileri gösteriyor. 

     Şayet, yumurta kadar küçülse, mini mini bir canlı olması pek muhtemel. 

     Yuvarlak bir huveyne / hayvancık, mikro organizma; yani en küçük bir canlı da; 

     Dünya kadar büyüse, onun da böyle olması ihtimalden uzak değil. 

     Âlemimiz insan kadar küçülse. Yıldızları zerreler / atomlar suretine dönse, 

     Âdeta şuurlu bir canlıya dönmesi caiz / uygun, aklen de mümkün. 

     Demek, âlem; ezelî ve ebedî Yaratıcı, güç ve kuvvetine baş ve son olmayan Allah’a 

     Bütün erkân / rükun ve temel unsurlarıyla, mutî / itaatkâr, emrine amâde tespih eden bir kul. 

     Çünkü bir şeyin kemiyet / sayıca ve madde bakımından büyük olması, her zaman; 

     Keyfiyet / nitelik, kıymet ve değerli oluş bakımından da, büyük olmasını gerektirmez. 

     Meselâ, bir sineğin hilkati / yaratılışı; bir filden daha ziyade hayret verici. 

     Eğer kudret kalemiyle, bir maddenin en küçük parçası olan atom zerresinin üstüne; 

     Atomların içini ve tüm kâinatı dolduran maddeden lâtif, nurdan kesif madde olan 

     Esîr maddesinin zerreleriyle, sayfanın küçüklüğüne nisbetle büyük bir sanat anlayışıyla 

     Yazılmış bir Kur’an; sema sayfasında yıldızlarla yazılan bir Kur’an’a; 

     Güzellik, haşmet ve heybette eşittir. San’at ve mâna bakımından büyüklüğü birdir. 

     Sema sahîfesinde yıldızlarla yazılan bir Kur’an-ı Kerîm’e; 

     İfadenin akıcı ve kulağa hoş gelmesiyle müsavi / eşittir. 

     Evet, ezelden ebede en güzel Nakkaş / nakış ustası olan Allah’ın san’atı; 

     Her tarafta güzellik ve mükemmellikler sunuyor mütefekkir bakışlara. 

     İşte her taraftaki kemal derecedeki göz kamaştırıcı manzaralar; 

     Yaratıcı kalemin, bir ve eşsiz olduğunu cihana haykırmakta ve 

     Tevhidi ilân etmektedir. Velhasıl: 

     Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayattan lezzet alır. 

Târihçi ve Sosyolog Doç. Dr. MEHMET BİLGİN ile ‘LÂZLAR’ Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Orta Anadolu, Ege ve Akdeniz bölgesinde yaşayan vatandaşlarımız, Sinop’un doğusundan Kemalpaşa ilçesindeki Sarp sınır kapısına kadar olan bölgede oturan insanlarımızı ‘Lâz’ olarak anıyor. Onlar Türkiye’nin ve hatta dünyanın her tarafında var. Belirtilen bölgelerde topluca yaşayanlar ve doğma büyüme o bölgeden olanlar kast ediliyor. Lâzların etnik bir grup olduğu da söyleniyor. Bölgede kapsamlı incelemeler yapan bir uzman olarak görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Mehmet Bilgin: Sâdece sınırın bu tarafında Lâz yok. Ötesinde de Lâz var. Osmanlı coğrafyasında olan, öte taraftaki Lâzlar da bizimkilerle aynı. Sarp’ta sınır var. Sınırın iki tarafta ayrı kalanlar, aynı zamanda akraba. Çok daha ötesinde Megreller var. Dil olarak Lâzların diline biraz yakın. Ama Lâzlar kendilerini Megrellerden ayrı tutmuş.

Ama konuyu doğru bir şekilde açıklayabilmemiz için imkânlar ölçüsünde bâzı tespit ve hatırlatmalar yapmamız lâzım. İlk tespitimiz Lâz kelimesinin bir etnik grup adlandırması olmanın ötesinde coğrafî bir adlandırma olduğudur. Bilebildiğim kadarıyla bu Roma döneminden îtibâren böyle. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet döneminde de devam eden bir coğrafî adlandırma. İstanbul’da yaşayan için, İstanbul’dan îtibâren bütün güney Karadeniz sâhilleri Lâz. Bu tespit târihî gerçekleri anlayabilmek ve açıklayabilmek için çok önemli. Sâdece ‘Lâz’ için değil, Kürt için de, Gürcü için de, Acem için de halkın coğrafî olarak adlandırılması geçerli. Bir lokal örnek olarak Trabzon bölgesinde, Gümüşhâne-Bayburt bölgesinde yaşayan halk için kullanılan ‘Halt’ adlandırması var. Bu bir etnik değil, coğrafî bir adlandırma. Gümüşhâneli anlamında. Roma’nın Haldiya eyâletinden kalma bir adlandırma.

Lâz, coğrafî adlandırmanın ötesinde etnik bir gruba da verilen ad. Ama aynı zamanda Doğu Roma / Bizans döneminden kalma coğrafî bir terim. Kavramı coğrafî anlamda kayda geçiren Roma kaynakları. Roma kaynakları ‘Lâzika Krallığı’ndan da bahsederler. Trabzon’da devlet kurmuş olan Komnenosları Doğu Roma / Bizans kaynakları ‘Lâz Dükleri’ olarak kaydediyor. Roma’nın sınır bölgesinde olmak, kimliklerini yaşatabilmek için vesile olmuş. Ortodoks kilisesi tarafından Romalılaştırılmadan / Rumlaştırılmadan varlıklarını devam ettirebilmişler. Lâz tâbiri ülkemizde coğrafî terim olarak; Doğu Karadeniz sâhilleri, özellikle, Ordu-Giresun-Trabzon-Rize bölgeleri için Erzurum-Ardahan-Kars bölgesinde yaşayan halk tarafından hâlâ daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu söyleyişi en son duyduğumda Ardahan’da bir kamyon şoförü; ‘Lâzlar yol kenarlarına fındıklarını sermiş kurutuyor. Fındıkların başında tek bir bekçi bile yok…’ demişti.

Çetinoğlu: Yanlış anlamadı isem, Lâz isimlendirmesinin bölge ile alâkalı olduğunu fakat ‘etnik bir grup’ olabileceğini de îmâ ettiniz. ‘Etnik Grup’ kavramının târifi ile röportajımıza devam edebilir miyiz?

Dr. Bilgin: Sorunuzu açıklayabilmek için önce millet / ulus dediğimiz yapıyı bilmemiz lâzım. Millet / Ulus tâbiri önce İngiltere’de ortaya çıktı. Yaklaşık yüz yıl sonra Fransa’da. Oradan önce Avrupa’ya sonra dünyâya yayıldı. Özetle 17.-18. yüzyılda ortaya çıktı. Millet, insanların oluşturabildikleri en büyük ve en geniş muhayyel sosyal birlik. ‘Millet’; hür, eşit ve anayasa ile alâkalı bir sitem içinde, kanunlar çerçevesinde âdil bir sistemde yaşayan insanlardan oluşur.

Toplumbilimciler / sosyologlar, millet olarak şekillenip ortaya çıktıktan çok daha sonra, milletin içinde varlıklarını devam ettiren yeni (sınıflar) veya eski (etnisiteler) oluşumları da söz konusu etmişlerdir. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da millet etnik unsurlardan oluşmuş. Bu millet olmaya engel değil. Millet birliği oluşunca ortak sevinçler, ortak üzüntüler birlikte yaşanmaya başlar. Millet olmak için sınırları belli bir vatan toprağı söz konusu. ‘Vatan’ kavramı Osmanlı’nın son dönemine kadar bizde de yok. Bunu bize öğretmeye çalışan Nâmık Kemâl. Bizim ortaokul ve lise çağımızda, iftira atmayı alışkanlık

yapmış bâzı çevreler bize Nâmık Kemâl adını kullanarak müstehcen fıkralar anlatılırdı. Nâmık Kemâl’i ahlâksız olarak niteler ve kötülerdi. Bundan da büyük haz duyarlardı. Nâmık Kemâl’in başına gelenlerin tamamı ‘sultanın mülkü’ yerine ‘vatan toprağı’ demeye, dedirtmeye çalıştığı için… Yoksa Avrupa’da sürgünde iken yazdığı yazılarda bile, ‘Batıyı’ batı yapan yeni (modern) değerlerin aslında Kur’ân da mevcut olduğunu belirtir. Hz. Muhammed’in getirdiği dinin yüceliklerini yazardı.

Dinî bayramlar her dinin inanan mensupları için vardır. Millî bayramlar ise gönüllü olarak millet bütünü içinde yer almış herkes için… Daha geniş muhayyel bir bağ diyoruz ya. Birden çok din mensubu aynı muhayyel birlik içinde olabiliyor. Ondan önce, Ortaçağda ve tabi ki Osmanlıda da her dinin veya mezhebin mensubu ayrı birer millet olarak tanımlanıyordu. İmparatorluklar ayrı ayrı milletlerden oluşmuştu. Yöneticiler bunları birbirine karşı kullanırlardı. Yönetim anlayışı buydu. Din adamları ortaçağın icapları gereği, her türlü etnik oluşumları din kazanı içinde eritip birleştirmeye çalışırdı. Bu ortaçağın karakteristiğidir.

Doğu Roma’nın mezhebi Ortodoksluk olduğu için biz Osmanlı toprağında yâni sultanın mülkünde, Ortodoksları Arapçada olduğu şekliyle Rum yâni Romalı olarak adlandırıyorduk. Farklı dinlere, mezheplere mensup oldukları halde, Türkçeden başka dil bilmedikleri için, sâdece Türkçe konuşabilenler, Arap, Rum, Ermeni, Süryâni, İbrani alfabeleri ile ama dil olarak Türkçe; din kitapları, edebiyat kitapları, gazeteler, dergiler, yıllıklar yayınladılar. Bunların binlercesi elde mevcuttur. Müslüman veya değil, biz bunlarla örf, âdet, gelenek ve halk kültürümüzü ortak yaşadık. İnandıkları dinin alfabeleri ile bu alanlarda Türkçe çok eser bırakmışlar. Yazılı kaynakları inceleyebilir, tespiti sınayabilirsiniz. Farklı dinlerden kaynaklanan farklılıklar da hoş görü gösterilip birlikte kutlandı. O asırların yöneticileri, ortaçağın millet yapılanması içinde bunları dışladılar. Modernleşmede kaçırdığımız en önemli şey buydu. Sonuç: Osmanlının akıbeti, son iki asırda şekillenmiş

İngiltere’de, Fransa’da, Almanya ve İtalya’da millî birlik kurulurken, mevcut etnik gruplardan birinin dili millî dil olarak benimsenmiş, millî eğitim tarafından bütün ülkeye öğretilmişti. Neden mi? ‘Millet’ olurken, iletişim kurmak söz konusu. İlk millî iletişim ağı, millî dil olmuş. Etnik gruplardan birinin dili millî dil olarak seçilmiş, ülkeyi birbirine bağlamak için millî dil olarak inşa edilmiş.

Bir de fizikî iletişim ağı lâzım. O da demiryolu ve yollar. Bir yerden bir yere gidip gelme kolaylaşınca, millî dille tanışıp bilişme kolay olduğu gibi farklılıklar azalıp benzerlikler çoğalmış. Tabîi paralel gelişmeler de var. İlim ve sanayi… Millet örneklerinin temelinde bir de burjuva sınıfı ve millî ekonomi var. ‘Millet’i çok az olsa da açıkladık. Şimdilik bunu yeterli görüp, devam etmemiz lâzım.

Çetinoğlu: Farklı bir târif sundunuz. Teşekkür ederim. Anayasamızda yer alacak ‘Türk Milleti’ kavramı için lüzumsuz, yanlış ve hattâ zararlı fikirler ortaya atıldı. ‘Türkiye vatandaşı’ndan bahsedildi. ‘Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar Türk’tür.’ Denildi. Türklüğün bir âidiyet meselesi olduğu unutuldu. Azerbaycan, Özbekistan, Türkenistan ve diğer Türk Cumhuriyetlerinde yaşayan soydaşlarımızın Türklüklerinin reddedilmesine sebebiyet veren yorumlara meydan açıldı. ‘Millet’ târifi yapılamadan konu rafa kaldırıldı. ‘Millet’ için dil birliğine dayanan târifler, çok az da olsa din, ırk / etnisiteye ve coğrafyaya dayanan târifler de yapılıyor. En doğrusu kültür unsurana bağlı târifler olsa gerek. Türk milletinin genlerinde ırkçılık yoktur.

Efendim, konumuza dönersek… Lâzlar için ‘bir etnik grup’ diyenler var. ‘Etnik grup’ târifinden ne anlamalıyız?

Dr. Bilgin: Etnik yapıya gelince: İnsanlar, kendilerini ötekine göre tanımlarlar. Kendinde olanı olmayanı öteki ile mukayese ederek belirginleştirirler. Aynı şey; âileler, gruplar, topluluklar ve toplumlar için de söz konusudur. Topluluklar söz konusu olduğu zaman kendilerini diğer topluluklarla mukayese ederler. Benzerliklerini ve farklılıklarını görür ve

tanımlarlar. Farklılıklarını gördüğü zaman etkilenir, araya mesâfe koyduğu gibi kaynaşma (etnogenez) de olabilir. Ama her halükarda grup kendinde olanları bu defa da tanımlamış olarak benimser.

Farklılaştırır veya farklılaşır. Bu farklılıklar giyim kuşamdan, yemeklere, yeme şekillerine, yaşadıkları ortamdan yaşama şekillerine, dil veya şive farklılıklarına, din veya ibâdet ritüellerine kadar hayat ve kültür alanındaki zenginliklere kadar söz konusu olur.

Coğrafî olarak farklı bölgelerde yaşayanlarda bu tür farklılıklar olması tabîidir. Ova veya dağlık bölgede yaşayanların farklılıkları bile, bu mukayese için söz konusu edilebilir. Toplumu inceleyen sosyal bilimciler bunların farkında olarak bir takım sınıflamalar ve târifler yapmışlar. Bu târifler aslında sosyal ilimcilerden çok önce, insanlar karşılaştıkları durumu kelimelerle ifâde etmek ihtiyacı duyduğundan bu yana var ve dillerde bu durumlar için bâzı kelimeler kullanılmıştır. İlk çağlarda şehir surları içinde yaşayanların kendilerine ‘medenî / şehirli’, surların dışında yaşayanlara ‘barbar’ denmesi bu kapsamda oluşmuştur. Toplumlar giderek karmaşıklaştığı zaman kelimeler, içerik ve sayı olarak zenginleşmiş.

Sosyal ilimciler etnik grup tanımı için bâzı belirgin kriterler sunmuş. Basitçe etnik grup toplumdaki diğerleri tarafından dil, din, soy, geçmişte yaşadıkları bölge gibi bâzı farklı özelliklerine göre ayırt edilebilmeli. Grup üyeleri de kendi farklı aidiyetlerinin bilincinde ve onları koruma ve devam ettirme aktivitelerini devam ettirme gayretinde olmalı. Tabîi başka tanımlar da söz konusu edilebilir. Başka ölçüler de söz konusu edilmiştir. Ama Avrupa artık dışarıdan işçi olarak gelen yabancı toplulukları etnik grup olarak tanımlıyor. Kendi içinde farklı etnik dili olan ama millî dili konuşanları değil. Avrupa’daki milletler, bir dönem yabancı işçilere bakarak farkındalıklarını her defasında yeniden benimseyip, kendi millî kimliklerini pekiştirmiş. Avrupa şimdilerde Avrupa birliği çatısı altında, belli bir süre sonra uyum sağlayabilmiş yabancıların entegrasyonuna çalışıyor. Bunlar bizim sosyologlarımızın toplumla paylaşamadığı şeylermiş gibi duruyor. Çünkü ilim toplumdan uzaklaştırılmış.

Çetinoğlu: Doğu Karadeniz bölgesinde doğup büyüyen insanların tamamı ‘Lâz’ olarak kabul edilebilir mi? Lâzların; Lezgiler, Megreller ve Kıpçak Türkleri ile bağlantıları var mı?

Dr. Bilgin: Bölge halkı, etnik Lâzları ‘Dil bilen Lâz’ olarak anar. Buralar da yâni Lâzlar Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa ve Borçka ilçelerindeki bâzı köylerde diğer etnik gruplarla yan yana, iç içe yaşamaktadır. Aynı câmide ibâdet edip, aynı kahvehânede oturmakta, aynı okulda eğitim görmektedir. Lâz olanlar Lâzca dediğimiz bir dil konuşmaktadır. Tabîi Lâz dediğimiz bir grubun içinde. Ayrıca bu dil bu etnik grubun içinde de coğrafî olarak bazı farklılıklar gösterir. En duru Lâzca’nın Fındıklı bölgesinde konuşulduğunu söylediler. Ama Lâzlar ve Lâzların yaşadığı küçük vâdilerde daha bir çok gizem (sır) saklı. Meselâ Ardeşen ve Dutha bölgesi tamamen Kuman/Kıpçak Türklerinden oluşmuş. Hepsi de Lâz. Ama Dutha’da. bir kavgaya başladı mı, bütün mermiler bitene kadar günlerce devam eder. Sonra çevreden ileri gelenler ve din adamları devreye girer ve barış ilân edilir. Bütün Ardeşen de birçok âile Kuman/Kıpçak boylarına mensup. Bunların Kuman/Kıpçak olduğunu Osmanlı dönemine ait belgelerdeki âile isimlerinden anlıyoruz. Tolunoğlu, Türütoğlu, Topaloğlu, Demircioğlu, büyük ve yaygın Kuman boylarına âit isimler. Hatta bu âile isimlerine Mısırdaki Memlükler arasında da rastlanmaktadır. Yörede dolaşırken bâzı âilelere mensup olanların bu ilişkinin farkında olduğunu tespit ettim. Bir görüşmede bâzıları Lâzların asıllarının Mısır’dan geldiklerini söylediler. Oysa Mısır’a buralardan gidilmiş. Çünkü Mısır’daki Memlük devletini kuranlar Kuman/Kıpçak Türkleri.

Baybars al Mansuri ‘Et-Tuhfetu’l Mulûkiyye Fi’d-Devleti’t-Türkiyye’ adlı eserinde devletlerinin adını Türkiye olarak beyan etmiş. Adını Türk olarak beyan eden 3. Devletimiz. Bizdeki târihçiler pek bilmez ama Lâz olarak anılan âilelerden de Osmanlı tarafından Memlük olarak çocukların alındıklarını biliyoruz. Bunlar saraya yakın çevrelerin eli ile yetiştirilmiş.

Sadrazam olanlar var. Bunlar ‘devşirmeler’de olduğu gibi ‘Osmanlı’da Memlük Sistemi’ olarak ele alınıp incelenmeli. Osmanlı Müesseseleri Târihî içinde yerini almalı.

Bunların en meşhurlarından birisi, aslen Hopalı Tuzcuoğlu Memiş Ağa’nın da dayısı olan ve Tuna boylarındaki kalelerde başarılı görevler yaptıktan sonra Sadrazamlık yapmış olan Arhavi’deki Cordanoğullarından Lâz Ahmet Paşa. Cordanoğulları, ‘Lâzların Târihî’ adlı eserde ‘ünlü Lâz derebeylerinden’ diye anılır. Cordanlar da çok ünlü ve büyük bir Kuman/Kıpçak boyu. Gürcistan’da Macaristan’da ve Karadeniz’in kuzeyindeki ülkelerde, Türkiye’de, Yunanistan’da mevcut olduğunu biliyoruz. 1918 de ilk Gürcistan Cumhurbaşkanı Neo Jordanya’dır. (Nuh Cordan). Oğlu ABD de açıklamış. Bizde yakın olan ‘Üçkardeş gelmiş’ miti ile başlayan bir hikâye anlatmış. O Gürcü, Arhavi’deki Lâz, Sürmene’dekilerden Ortodoks Hıristiyan olanlar Rum, Müslüman olanlar Türk. Macaristan’dakiler Kuman/Kıpçak olduklarını bilirler. Bu hikâye bütün etnik bileşimlerin alt yapısının gerçek hikâyesi. Geniş ölçüde üstü örtülmeye çalışılan gerçekler böyle. Benzer âilelerin de, yaygın olarak bilinen isimler, lakaplar veya yeni isimlerle üzeri örtülmeye çalışılmış. Bunu bazen kiliseler de yapmış. Sadrazam olanlardan Borçka-Muratlı’dan Hurşit Paşa var. Dizdaroğlu. Ayrıca, Mısır’da heykeli dikilmiş olan Lâz oğlu Muhammed Paşa’da var. Çayeli’nin Kaptan Paşa’sı da var. Hepsi araştırılıp yazılmaya muhtaç. Ama bu saydıklarım Osmanlı memlük sistemine dâhil ve oradan yetişme. Bizim târihçiler, Osmanlıyı devşirmeye indirgemişler. Çünkü ilk Osmanlı târihlerini modernleşmiş batılılar yazmış. Bu kafayla buraya kadar gelebilmişiz. Oysa diğer imparatorluklar gibi, sistem tıkanınca Osmanlı da alternatifler geliştirmiş. Devşirmeler cıvıtınca, Doğu Karadeniz bölgesinden derebeylerin çocuklarını almış, saray çevresinde eğitmiş ve görevlendirmiş. Tuna boyundaki filo kaptanlarının bir kaçı Sürmenelidir. Söylediğim şeylerin belgeleri Osmanlı arşivlerinde var. Araştırmak için meraklısını bekliyor. Üstü kalaylanmış yâni. Kalayı kazıyınca altından gerçekler çıkıyor. Bu da kötü bir şey değil. Ayrıca bütün dünyâda, en gelişmiş millî yapılar ve etnik yapıların gerçeği de böyle. Benimseyerek ‘Kaynaşma’. İlk millet olan İngilizlerin de, millet olmayı dünyaya yayan Fransızların bile birçok etnik grubu var. Yâni millet olmak tüm etnik grupları daha üst bir yapıda, özgür ve eşit bireyler olarak birleştirmek demek. Üç yüzyıldır dünyadaki mücâdele milletlerin mücâdelesi. Yirminci yüz yıldan îtibâren millî bütünden daha büyük ekonomik güç elde etmiş, güç yapıları oluşmuş. Bunların mücâdelesi Birinci İkinci Dünya Savaşı’na ve sonrası gelişmelere damgasını vurmuş. Bunu yok sayıp, birleşmeye değil de ayrışıp çatışmaya yönelirsen bu da ait olduğun millî bütüne zarar verir. Seninle hesabı olan bir başka millî bütünün işine yarar. Bir takım ezberleri tekrarlayan farklılıkları öne çıkaran etnikçiler de genellikle bunun için var. Orada da bir döngü var. O döngüden besleniyorlar. O çarkı izlersen bu döngüyü de, bir takım ezberleri tekrarlayan, farklılıkları öne çıkaran anlayışı da çözersin.

Çetinoğlu: ‘İlk millet İngilizler’ ve benzeri ifâdeler ihtiyatla karşılanabilir. Konumuz olan Lâzların kendilerine ait müzikleri var. Alfabeleri de var mı?

Dr. Bilgin: Lâzların kendilerine ait olduğunu söylediğiniz müzik Lâzların kendilerine ait ise Lâz olmayanların anlamaması, hoşlanmaması lâzım. Tüm Türkiye anlıyor ve seviyor. Yöreden çıkan sanatçıların konserlerinde coşup kaynaşanların hepsi de Lâz mı? Bu coşku zorla mı, dayatma ile mi gerçekleşiyor? Kaynaşmanın coşkuya ulaştığı anları ayrışma nedeni olarak görmek sağlıklı mı? Hangi müzik âleti Lâzlara aitmiş ki? Tulum mu? Kemençe mi? Gitar mı? Yapılan müziğin formu mu? Çok soru sordum. Bence düşünceyi harekete geçirmek için yeterli.

Çetinoğlu: Haklısınız. Vals Avusturya’dan, Tango Arjantin’den, Radrigo’nun Gitar Konçertosu İspanya’dan, Beethowven Almanya’dan… Türkiye’de de sevenleri vardır. Konser mekânındakileri coşturup kaynaştırıyorlar. Bu durum da zorla oluşturulmuş değil. Sevenlerine göre değer taşıdıkları için dinlenmektedir. Horon, tulum ve kemençe de öyle…

Anlaşıldı. Lâzların alfabesi yoktur. Ayrıca ihtiyaç da yoktur. Sâdece olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Öğrenmek istediğim husus şuydu Efendim: Lâzlar, Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türklerin bir kolu mudur? Yerleştikleri bölgede Lâzca denilen ‘anlaşma vasıtası’ ile konuştukları için mi için mi ‘Lâz’ olarak anılmaktadır? Nitekim ikinci kuşaktan îtibâren Anadolu’nun diğer bölgelerine yerleşenler kısmen anlayabildikleri halde Lâzca konuşamıyor. Üçüncü kuşaktan olanlar anlayamıyorlar bile…

Öyle anlaşılıyor ki bu konu araştırılmaya muhtaçtır. Anladığım kadarıyla araştırmalardan kesin bir kanaate ulaşmak da mümkün olmayabilir.

Çok teşekkür ederim.

Dr. MEHMET BİLGİN: 1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini burada tamamladı. 1978 yılında Ankara Üniversitesi Dil-Târih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgâhında tıbbî bitkiler ve çiçek soğanları ihracatı ile meşgul oldu. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihî ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Ortaokul döneminden bu yana okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu “Yerel Târih” ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, kitaplarına temel teşkil etti. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin Târihîile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu görmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu sebeple 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı. Bu dönemde Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Târih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap ve dergilerde yazıları yayınlandı. Mehmet Bilgin’in ilk kitabı, 1990 yılında yayınlanan ‘Sürmene Târihi’ adlı eserdir. Kitap sâdece Sürmene’nin değil bütün Doğu Karadeniz Bölgesinin târihine kaynak ve örnek olabilecek bir hacimdedir. İkinci kitabı ‘Madur Dağı Savaşı’ adlı ile 1991 yılında yayımlandı. Aynı kitabın genişletilmiş 3. baskısı; ‘Rus İşgalinde Trabzon Direnişi’ adıyla yayınlanmıştır. Kitapta, Birinci Dünya Savaşında Karadeniz Sâhillerinde ve 1916 yılının Haziran-Temmuz aylarında, Ruslar tarafından işgal edilen Trabzon’u geri almak için Türk kuvvetleri tarafından Bayburt’tan Karadeniz sâhillerine doğru bir çizgide başlatılan harekât ve harekâtın birinci ayağında yapılan savaşlar anlatılmaktadır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihîve kültürel değerlerine duyduğu ilgiyi, bölge hakkında araştırmalar yaparak devam ettiren Mehmet Bilgin, 1990 yılı sonlarında İstanbul’a yerleşti. Burada, ticaret yaparak geçimini temin etmeye ve araştırmalarını finanse ederek çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Davet edildiği ulusal ya da uluslararası sempozyumlara katılarak bildiriler sundu. Doğu Karadeniz Târih Kültür İnsan adlı 3. kitabı 2000 yılında yayınlandı. Bu kitap, Doğu Karadeniz Bölgesinin etnik târihîile ilgili detaylı bir çalışmadır. 2002 yılında bu çalışmasından dolayı, Türk ocakları tarafından ‘Ziya Gökalp Türk Ocakları İlim ve Teşvik Armağanı’na lâyık görüldü. ‘Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi Âilesi Sarıalizâdeler (Sarallar)’ adlı dördüncü kitabı 2006’da yayınlandı. Kitapta, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapı ve bu yapının oluşma süreci, mikro seviyede ama detaylı bir şekilde ele alınır. 2007 yılında yayınlanan ‘Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk’ adlı beşinci kitabı; isminden de anlaşılacağı gibi, Doğu Karadeniz Bölgesindeki dış kaynaklı etnik ayrıştırmayı hedefleyen faaliyetleri ele almaktadır. 2010 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi dalında Yüksek Lisansını tamamladı. Belli bir tempoyla çalışmalarını sürdüren Mehmet Bilgin’in altıncı eseri ‘Karadeniz Dünyası’ Ötüken Neşriyat tarafından 2014 de yayınlandı. Karadeniz konusunda makro ve mikro seviyede araştırmalardan oluşmuş, ‘bu eseri, Karadeniz ve etrafındaki coğrafyaya, Târihî temelde çok farklı bir bakış açısı sunar. Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar’ adlı yedinci eseri, Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki sosyal yapıyı, öncekilerden daha farklı bir kesitte ele alıp açıklamasının yanı sıra; 1968-1980 arasında Türk siyâsî hayatına da ışık tutması bakımından önemlidir. 2015 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Doktora eğitimini tamamlayan Mehmet Bilgin’in Doktora Tezi 2016 yılında Ötüken Neşriyat tarafından ‘Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları’ adıyla yayınlandı. Bu konuda çalışmalarına devam eden Mehmet Bilgin, eksik, yanlış bilinenler ve önyargılara işaret eden Teşkilât-ı Mahsusa Nedir? Ne Değildir? Adlı eseri, 2022 de yayınlandı.

Doç. Dr. Mehmet Bilgin hâlen İst

İslâm’ın Geleceği

     Bazıları yeis / ümitsizlik müptelâsı / tutkunu olmuş! Bedbinlik / karamsarlık hastalığına yakalanmış! Onlara göre, ulema / âlimler azalmış, hem kemiyet / sayıca hem keyfiyet / nitelikçe olumsuzluklar yüzünden; yakın bir zamanda din sönecek!

     Oysa endîşeleri yersiz. Kâinat / evren’de namazlar kılındıkça. Minarelerde ezanlar okundukça. Câmiler dimdik ayakta nöbet tutmaya devam ettikçe. Minareler göklere doğru el açarcasına uzandıkça. Mabet, câmi ve mescitlerin; vazîfe ve görevleri sürdükçe. İslâmiyet her an ışıl ışıl, inşallah parlayacak.

     Çünkü, her bir mâbet bir muallim / öğretmen gibi, hâl diliyle durmadan ders vermekte.

     Aynı şekilde, İslâm’ın iz ve nişanlarını taşıyan her İslâm eseri; Müslümanlar için, birer üstad / mürşit / yol gösterici hükmünde.

     Onlar lisanı hâl ile, dinin hak ve hakikatlerini, Müslümanların kendi gerçeklerini asla unutmamaları gerektiğini, her an telkin ediyor. Üstelik bu tabii vazîfe ve görevlerini, hiç unutmadan hatâsız bir şekilde ifa edip sürdürüyor. İslâm rûhunu, bakanlara fehmettiriyor / anlatıyorlar.

     Evet onlar, zamanla tecessüm etmiş / cisimleşmiş İslâmiyet nûrundan başka bir şey değiller.

     Sanki İslâmiyet’in zülâli / saf ve temiz suyu; tarihî eserlere bürünerek karşımızda, arzı endam ederek, bizleri kendilerine hâlen râm etmek sûretiyle, kendilerine itaat ettirmektedirler.

     Nitekim büyük şâirimiz Yahya Kemal Beyatlı, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiiriyle; bu muhteşem ve muazzam caminin; İslâmiyet’in tecessüm etmiş / cisimleşmiş bir hâli  olduğunu çok güzel ifade etmekte.

     Hakikaten, İslâmî her eser; sanki bir iman sütunu / direği hükmünde. Âdeta karşımızda, müşahhas / şahıslanmış bir şahsiyet hâlini almış. İslâm ahkâm ve hükümlerini görünür, tutulur duruma getirmiş. Güya / sanki İslâm’ın mücerred / soyut erkân / rükün, esas ve temelleri tahaccür etmiş / taşlaşmış birer sanat eseri olmuş. Birer elmas sütunlar olarak; yer ile gök arasında karşımızda boy gösteriyor. Onları unutmamamız, gözardı etmememiz gerektiğini, lisanı hâl ile kulaklara fısıldıyor.

     Özellikle acze düşürücü bir hatip olan Kur’an; ezelden ebede, kâinat kubbesinde yankılanırken; İslâm’ın bırakın unutulması, gölgelenmesi bile hiç mümkün olabilir mi?

     Din hükümleri nazariyat / teori ve görüş olmaktan çıkıp, zaruriyat / kesin hükümler hâlini almışken. İslâmiyet’in kâinat simasından silinmesi olacak şey mi?

     O Yüce Kitap Kur’an’ın sadece tezkiri / hatırlatması kâfi. İhtarı ise vâfi / yeterli. Kur’an her dem Şâfi’liğine / mânen şifa vericiliğine devam etmekte. Uyuyan kalbleri uyandırmakta.

     İslâm vahiy ile fıtrat / yaratılış gibi iki metîn / sağlam esas ve temellere dayanmış. Üstelik, İslâm râsih / sağlam, bâhir / apaçık eserleriyle dünyanın yarısıyla kaynaşmış. Onlara fıtrî bir rûh olmuş.

     Kalpler, İslâmiyet rûhuyla tenevvür etmiş / aydınlanmış. O kalpler ki; dimağ, beyin, akıl ve şuur ile iman nurunun yansıdığı yerler olmuş iken. İslâmiyet nasıl sönmeye yüz tutabilir?

     Dimağda vesveseler, pek çok ihtimaller, kalbe girmediği takdirde; ne sarsılır iman, ne de vicdan.

      Yoksa bazıların zannınca, iman dimağda olsa, imanın rûhu olan hakka’l-yakîne / hakikatine ererek, yaşayarak görmeye; pek çok ihtimaller olur birer amansız, insafsız düşman.

     Kalp ile vicdan, imanın mahalli / yeri.

     Hads / sezgi ile ilham, imanın delili.

     Bir altıncı his:

     İman tariki / iman yolu.

     Fikir ile dimağ,

     İmanın bekçisi iken;

     Velhasıl, durum bu merkezdeyken,

     Ümitsizlik niye?

     Öyleyse,

     Yola devam ha bire.