11.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 145

Atatürk Sandıktan Çıkmadı

Günlerdir Filistin’e Lübnan’a bomba yağdıran İsrail’le savaşmak, İsrail’le değil, ABD’yle, İngiltere’yle, Almanya’yla, Fransa’yla bilumum Avrupa ülkesiyle savaştıklarını bilmeleri gerekir. Mücadelelerini bütün bunları bilerek “akılcı” yürütmeleri gerekir.

İsrail denen bu Siyonist zalimler, çocuk, kadın ve yaşlı on binlerce masumu Gazze’de katlettiler, katletmeye de devam ediyorlar. Şimdi de küresel suç ortaklarıyla birlikte aynı katliamı diğer İslam beldelerine yayarak, dünyayı savaş alanına çevirmek istiyorlar.

Ülkemizin kurucu iradesinin başı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Yunana karşı verdiği kurtuluş savaşlarında Yunanın arkasında desteğini veren aynı ülkeler değil miydi?

*

Evet; Birçok İslam ülkesinin emperyalist devletlerin sömürgesi altında olduğu bir dönemde; Kurtuluş Savaş’ını başlatarak hem Müslüman dünyasına umut ışığı olan hem de demokrasi, bağımsızlık, eşitlik ve kadın haklarını esas alan Cumhuriyet rejiminin kurucusu Ulu Önder Atatürk’e ve Cumhuriyet rejimine yönelik sistematik saldırıları destekleyen aynı ülkeler değil mi?

*

Diğer bir ifadeyle bu emperyal odakların bitmek bilmeyen aç gözlülüğünü, Ortadoğu’daki petrol ve doğal gaz rezervlerine karşı kabaran iştahlarını hayata geçirmek için çeşitli oyunlar içinde olduklarını görmekteyiz.

*

Yeniden çizilmek istenen haritalar, kontrol edilebilir kanton devletçikler… Irak, Libya ve Suriye’de olduğu gibi bir şekilde Türkiye’nin de yumuşak karnından işlenerek iç savaşa itilmesi senaryolarının hayata geçirilmek istendiğini görmekteyiz. Oyun kurucular aynı. Ortadoğu coğrafyasında düne göre niyetlerde değişen bir şey var mı?

*

Okuduklarımızdan bahisle;

Balkanlardan Yemen çöllerine, Kafkaslardan Fiz an’a kadar cümle emperyalist güçlerle mücadele etmiş bu toprağın çocukları 2 milyon 600 bin şehit vermiş,

Siz bir de bu acı tablonun üzerine Rus- Ermeni ittifakı ile meydana gelen ocak sönmelerini, aile dramlarını ekleyin ve Anadolu Türk’ünün içinde bulunduğu trajediyi öyle hissetmeye çalışın…

*

Evet, ‘’Halife’’ vardır ve fakat Sarayından burnunu çıkartmamaktadır. Çünkü İstanbul, İngilizlerin işkâlı altındadır.

Anadolu’nun hemen her yanı Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar tarafından çiğnenmektedir. Buna bir müddet sonra Yunan çizmeler ide eklenecektir.

Türk milleti ve vatanının düşeceği bu hali gören bir tek kişi vardır, o da Mustafa Kemal’dir. Yönettiği ordulardan kurtarabildiği silahları ile birlikte Anadolu’ya çekilmiş, kendisi İstanbul’a geçerek, dirayetsiz ve ürkek Vahdettin’den Harbiye Nazırlığını koparıp ipleri ele alabilmek için Sara’ya damat olmayı bile istemişti.

*

Saray ise Mustafa Kemal’den çekiniyor, Kazim Karabekir’e güveniyordu. Ve saray, güvenmediği Mustafa Kemal’i Anadolu’ya geçirmemek, İstanbul’da tutmak için her tedbire başvurmuştu. Mustafa Kemal bir yandan Saray, diğer yandan İngilizlerle görüşerek meşruiyet sınırları dâhilinde çözümler ararken, diğer yandan da, Anadolu’daki teşkilatlanmasını güçlendiriyor, hemen her ilde milli hassasiyetlerden emin olduğu eski silah arkadaşlarına ve onların tezkiye ettiği vali ve kaymakamlara Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurduruyor.

*

’’Hattı müdafaa yoktur, sathi müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır’’ emrini vereceği günler için il il, ilçe ilçe, sokak sokak vatan savunmasının temellerini atıyordu.

*

Vatan savunması başladığında ise ‘’İstanbul’’ve ‘’Ankara’’diye iki başlılığı ortadan kaldırmak için ise, Vahdettin’den aldığı yetki ile İstanbul’u terk etmenin gerekliliğine inanmaktaydı.

*

Lakin Vahdettin’in Mustafa Kemal’i İstanbul’dan çıkartmak gibi bir niyeti yoktu, bunun böyle olmasını İngilizler de istemiyordu.

Çünkü Atatürk Londra ile irtibata geçmiş, İngiliz halkının Çanakkale Savaşlarındaki hezimet dolaysıyla hükümetlerinin Anadolu’da yeni bir maceraya girmesine kesinlikle karşı olduğunu öğrenmiş, hele bu maceranın Çanakkale Kahramanı Mustafa Kemal’e karşı ‘’yeniden’’ deneneceğini öğrendiğinde, zaten kalmayan halk desteğinin hepten ufalanacağını çok iyi görmüştü.

*

Onun için Vahdettin ve İngilizler Mustafa Kemal’i İstanbul’da Tutmak istedi. Neticede Vahdettin, Anadolu’yu İstanbul’da iken karış karış teşkilatlandırıp Kuvay-ı Milliye ruhunu şaha kaldıran Mustafa Kemal’i teskin etmek gibi bir görevle, İstanbul’dan çıkartmaya mecbur kaldı. Ona bunu icbar eden bizzat Mustafa Kemal’dir. İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya ne niyetle geçtiğini bildikleri için onu durdurmaya çalışmış ama başaramamıştır. Zaten Mustafa Kemal’de, Bandırma vapuru kaptanına, böyle bir tehlike olduğunda en yakın yerde gemiyi karaya oturtma talimatı vermiştir. Geminin karaya oturması demek Mustafa Kemal’in Samsun’a olmasa bile herhangi bir noktada Anadolu’ya ayak basması demektir. Anadolu ise, İstanbul’da yapılan Teşkilatlanma vesilesiyle zaten Mustafa Kemal’i beklemektedir.

*

Gelelim halifelik meselesine. Bu işi bilen Müslümanlar ‘’Hilafetin’’kılıç gücüyle değil ‘’Velayet yoluyla’’olduğunu bildiğinden, hilafetin kaldırılması konusunda hiç ses çıkartmamışlardır.

Halk ise, İstanbul’da oturan Halife’nin yediği önünde yemediği ardında bir hayat yaşarken, mesela Vahdettin’in aylık masrafının 80 milyar lirayı bulduğu o yıllarda ‘’kuruşa’’ hasret kalmakta, açlıktan, salgın hastalıklardan ölmekte, öküzünün teki yerine boyunduruğu kadınını koşmaktadır. Toprağa atacak tohumu, sofraya koyacak ekmeği yoktur. Meşe palamutları öğütenler, kabuk yiyenler…

*

 Sultan ve onun Anadolu’daki temsilcileri olan devlet yöneticilerinin baklava börek, kuzu tavuk yemelerini, onlar yutarken kendilerinin yutkunmasını içine sindirememiş Mustafa Kemal’i bağırlarına basmıştır.

Neticesi de kısa sürede tarlalardan traktör seslerinin gelmesi, fabrikaların açılması, uçak üretiminin bile başarılmasıdır.

*

Yani ‘’Atatürklük’’seçim kazanmakla olmuyor. Atatürk olmak için böyle bir mazi mecburiyeti var vesselam…

*

Sürdürülebilir kalıcı sulhun/ barışın ise, ekonomik, iktisadi, sosyal, askeri her yönüyle devletimizin güçlü kalmasından, ulusal birlik ve bütünlüğünün sağlanmasından geçtiğini tarihi tecrübelerimizden görmekteyiz.

*

O eşsiz liderin, günümüzün sandıktan çıkmış siyasi muktedirlerini disiplinsize edecek temel sorumluluklarını vurgulayarak ders veren uyarısıyla yazımızı taçlandıralım:

‘’ Bir millette, özellikle bir milletin iş başında bulunan yöneticilerinde özel istek ve çıkar duygusu, vatanın yüce görevlerinin gerektirdiği duygulardan üstün olursa, memleketin yıkılıp kaybolması kaçınılmaz bir sondur’’.

‘’Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.’’

Kaçıncı Dünya Savaşı?

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ne oldu? Osmanlı yıkıldı, Avrupa ve Amerika, savaşın galibi ilan edildi. Ortadoğu haritası masa üzerinde cetvelle şekillendi, bu bölgede Batı kuklası yönetimler oluşturuldu.

İkinci Dünya Savaşı’nda çok sayıda insan öldü. Amerika yine galipti, dünya siyasi konjonktürünü dizayn etti. Bir/leş/miş Milletler ihdas edildi. Soğuk Savaş Dönemi’nin alt yapısı oluşturuldu.

Adı konmamış Üçüncü Dünya Savaşı aslında Soğuk Savaş Dönemi’nin kendisiydi. Egemen güçler, “savaş” sözcüğünü kullansalardı belki işlerini bu kadar kolay ve hızlı bitiremeyeceklerdi. Demir perde ülkelerinin yönetimleri yıkıldı, Rusya’nın dünya siyasetindeki ağırlığı kayboldu. Amerika yine egemen tek güç olarak dünyaya hükmediyor.

Dördüncü Dünya Savaşı’nı yaşadığımızı düşünüyorum. Binlerce, milyonlarca insanın ölmesi, şehirlerin yıkılması, bombaların patlaması savaşın görünen yüzü. İsrail’in, şu an Filistin’de, Lübnan’da yaptığı katliamlar bunu somutlaştırıyor. Ancak savaş sadece cephede olmuyor. Son yarım asırdır, savaş konseptinin değiştiğini, bölgesel olmaktan çıkarılıp bütün dünyanın savaş alanı ilan edildiğini gözlüyorum. Bu savaşın galibinin de İngiltere-Amerika-Siyonizm troykasının olduğunu değerlendiriyorum.

Savaşın galibi vardır, ancak kazananı yoktur. Kazanmak, kazanç elde etmektir. Kazanç, bir emek sonunda elde edilen olumlu, yararlı, hayırlı şeyin adıdır. Her galibiyet, kazanç değildir. Kazanma eyleminde kaynak, yöntem, sonuç daima meşru olmalıdır. Hırsızlık, gasp sonucu elde edilen mal mülk, bir kazanç değildir. Binlerce insanın öldürüldüğü savaşta galip gelen, sadece galip gelmiştir, savaşı kazanmamıştır.

Siyonist ve Evanjelist ahlakın taşeronu iri devletler, bu savaşların hep galibi olmuşlar, bana göre kazananı olamamışlardır. Savaş yapılan mekânların hiçbirinde savaş sonunda huzur sağlandığını, bir medeniyet inşa edildiğini görmüyoruz. Özgürlük, demokrasi götüreceklerini iddia ederek işgal ettikleri ülkelerde arkalarında gözyaşı, kan, yıkılmışlık, viranelik, huzursuzluk, bölünmüşlük, düşmanlık bıraktıklarını gözlüyoruz.

Üçüncü Dünya Savaşı, demir perde ülke yönetimlerinin yıkılmasıyla sonlanmış oldu. Dördüncü Dünya Savaşı farklı bir arenada zaten başlatılmıştı. Bu arena, sosyal hayattı. Huzurdan yoksun huzur evleri, anadan yoksun anaokulları, son dünya savaşının simgesel kurumlarıdır. Hedef, aileyi bitirmek, sosyal hayatı hercümerç etmek, insana şahsiyet, toplumlara millet kimliği kazandıran değerleri ölçü olmaktan çıkarmak. Bedenler yaşatılmalı, küreselleşme efsunuyla ruhlar öldürmeliydi.

Tarihin bilinen her döneminde obsesif ruh haliyle yaşadıklarını, özellikle bugünkü İsrail yönetiminin obsesif kompulsif, yani sürekli endişe duyma hastalığı içinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu endişenin kaynağı, İncil ve Tevrat’ta kendilerine Tanrı tarafından verilen görevdir. Amalek, İsrailoğullarından önce Filistin, Kenan diyarında yaşayan topluluktur ve İsrailoğullarının vazgeçilmez düşmanıdırlar. Bu düşmanlık onların ruh ikizi olmuş, bu inançla sürekli düşman ve buna bağlı olarak bir endişe üretmişlerdir. İncil (Samuel 15/3)’de şöyle geçer: “Tanrı İsrail’e şunu emretti: Şimdi inin ve tüm Amalekli ulusunu-erkekleri, kadınları, çocukları, bebekleri, sığırları, koyunları, keçileri, develeri ve eşekleri- tamamen yok edin. Bu belki de Bibi’nin Filistinlilerle ilgili olarak Rabb’den aldığı emirdir.”

Gazze kasabı Netanyahu’nun “Kutsal kitabımız diyor ki, Amalek’in sana yaptıklarını hatırlamalısın. Şimdi git, Amaleklilere saldır. Onlara ait her şeyi tümüyle yok et. Hiçbir şeyi esirgeme. Kadın, erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür.” hatırlatması yaptığını biliyoruz.

İsrail, savaş ve siyaset stratejisini Tevrat’ta kendilerine görev olarak verildiğine inandıkları emirler üzerine kurmuş görünüyor. İsrail, teopolitik yönetim ve ilişki anlayışına sahip. İsrail, iki bin yıldır bu inançtan hiç vazgeçmedi. Onun açık veya gizli yürüttüğü bütün politikalarının temelinde hep bu inanç ve kendilerine verilmiş bu görev vardır. Temel eğitimde, Tevrat’ın öğretileri okutulur ve benimsetilir. Çocuklar, uygulanan eğitimin eseri olarak şizofren yetişirler. Bencillik, narsistlik, büyüklenme, küçümseme, diğer milletleri kendilerine hizmetçi görme bozulmuş kişiliklerinin yansımasıdır artık. Takvası en yüksek Yahudi, dindaşı dışında en çok insanı öldüren, en çok fitne çıkaran Yahudi’dir.

Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir. Eğitimde, ekonomide, sosyal olaylarda, sanatta Siyonistler hep var oldular, lokomotif görevi yaptılar. Dışlanmışlığın psikolojisiyle geliştirdikleri dominant davranışlar onları hep bir adım öne çıkardı, insanlık aleminde pek çok alanda söz sahibi yaptı. Küpün içinde ne varsa dışına o sızar misali, onların içindeki pislik dünyayı sardı, insanları huzursuz kıldı ve kılmaktadır.

Bütün dünya savaş alanıdır, savaş tek cephede yapılmaktadır. Bu cephe, içinde bulunduğumuz evimiz, şehrimiz, ülkemizdir. Bankalar, medya, eğitim kurumları, sanat dallarının pek çoğu Dördüncü Dünya Savaşı’nın enstrümanları olarak kullanılmaktadır. Bunun ne kadar farkındayız?

Bir de aramızda yaşayan beyni uyuşmuş, vicdanı körelmiş bedenler var ki, bu kargaşa ortamında Yahudi seviciliği yapmakta, insanlığı yok etmeye azmetmiş lanetlilere karşı bitaraf (tarafsız) olmayı savunmaktadırlar. Böyle bir ateş ortamında bitaraf olmak, bertaraf olmaktır. Bulunmamız gereken yer, insanlığın varlığını savunduğunuz, onurunu koruduğumuz taraftır.

İnsanoğlunun, kendi türüne bu kadar düşmanlaştırıldığı bir zamanı ben hiçbir tarih kitabında okumadım. İnsanların kendisiyle, hem cinsleriyle, eşya ile ve doğa ile barışık olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bu yanardağ bir gün patlar. O gün, Dördüncü Dünya Savaşı’nın bittiği gündür.

Bütün savaşlarda olmadığı gibi son savaşın da kazananı olmayacak. Bu defa galibi de olmayacak. Sözde galipler, kendi ayaklarına kurşun sıktıklarını anlayacaklar. O dem, belki, bu sonucu idrak edecek kişi de kalmayacak.

Kurtuluşa erenler, tarafını yüksek sesle ilan edenlerdir.

Hayallere Tutunmak

19,5 x 23 santim ölçülerinde mat kuşe kâğıda renkli olarak mükemmel bir mizanpajla hazırlanmış eser, Bülent Arslan’ın çetin mücâdelelerle geçen otobiyografisini samîmi ifâdelerle okuyucuya sunuyor.

Geçmişten günümüze; tabâkat, tercüme-i hâl / hal tercümesi, hikâye-i hayat / hayat hikâyesi,  biyografi, otobiyografi, özgeçmiş ve son yıllarda kullanılan: cv şeklinde yazılıp ‘sivi’ diye okunan yazılı metinler;  edebiyatımızda; şiir, hikâye roman, masal, deneme, hâtırâ gibi… önemli bir yer işgal eden yazı çeşitlerinden biridir. Hepsi aynı mânâya gelir. 

‘Tabâkat’ kelimesi ölüdür. Mezarında rahat bırakmalıyız. ‘Tercüme-i hâl’ için de aynı şeyi söyleyebiliriz. ‘Hayat hikâyesi’ ve başkaca bir kelime (şimdilik) bulanamadığı için ‘otobiyografi’ hâriç, diğer kelimeler sicil ve beden itibâriyle özürlüdür. Şöyle ki… Biyografi kelimesi Fransızcadan Yunancaya, Yunancadan Türkçemize geçmiştir. ‘tercüme-i hâl’ ve ‘hikâye-i hayat’ Arapça terkiplerdir. 1910-1912 yılları arasında (o dönemde Türk yurduna dâhil olan) Selânik’te yayınlanan Genç Kalemler isimli dergide; Ali Canib (1887-1967), Ömer Seyfettin (1884-1920) Ziya Gökalp (1876-1924) üçlüsünün müşterek beyannâmesinde; ‘Yabancı dilden kelime alınabilir, terkip alınamaz’ denilmişti. Bu ifâde Türkçe hassasiyeti olanlar tarafından benimsenmiştir.

Türk Dilbilgisi kaidelerine uygun olarak karşılık bulanamadığı için ‘Otobiyografi’ kelimesini kullanma hakkımız mahfuz olmak üzere, biyografi kelimesinin yerine ‘hayat hikâyesi’ denilmesinin uygun olacağı şüphesizdir.

Türkçe hassasiyetinin gereği olarak arz edilen bu girişten sonra Bülent Arslan’ın yazdığı ‘Hayallere Tutunmak’ isimli eserine dönersek efendim…  Daha ilk sayfasında Yunus Emre’nin (1238-1320) altın tepsi içinde sunulan mücevher gibi sözleri okuyucuya ‘Hoş geldiniz’ diyor:

Seni sen yapan, başkalarının ayak izleri değil,  

kendi adımların olsun.        

Bulunduğun kıyıdan ayrılmazsan, okyanus ötesindeki      

adalara asla ulaşamazsın.

Eğer ileride ‘keşke’ demek istemiyorsan

üç şeyi doğru seç:    

Eşini, işini ve arkadaşını.

Dört ana, 27 alt bölümden oluşan 208 sayfalık eser, renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarla zenginleştirilmiştir.

Geleceğin milletlerarası sâhada büyük iş adamı küçük Bülent, Kadıçeşmesinden doldurduğu suyu, babasının koyduğu buz parçalarıyla soğuttuktan sonra; ‘Buz gibi buz, otuz iki dişe kemâne çaldırıyor. Bardağı 5 kuruşa’ diyerek hem ‘Hay sağ olasın yavrum. Su gibi ömrün olsun, geçmişlerinin canına değsin.’ diyenlerin duâsını alıyor, hem de para kazanıyordu. İlk günün kazancı 18 lira 5 kuruştu. 361 bardak su satmıştı. Sonraki işleri de; bit, pire, tahtakurusu gibi haşereleri öldüren DDT satmak,  ayakkabıcıda çıraklık yapmak; elle imal edilen ayakkabıların sayasına çiriş sürmek ve yapıştırmaktı.

İlkokul 3. Sınıfta futbol merakı başlamıştır. ‘Zehir Spor Futbol Takımı’nın kalecisi ve kaptanıdır. Bu merak onu, sonraki yıllarda Fenerbahçe Futbol Kulübü kaleciliğine ve genç millî takıma kadar yükseltir. Yurt dışında müsâbakalara katılır. Bir üst sınıfta kantin işletmeciliği yapar, okulda simit satar.

Şimdi 1968 yılına dönelim ve yüksek tahsil için Bafra’dan İstanbul’a gidişinin hikâyesini kendi kaleminden okuyalım.

Okuyacağınız; 17.000 nüfuslu bir kasaba olan Bafra’da bir kıraathâne / kahvehâne işleten, evlât sevgisiyle bahtiyar bir babanın oğlunu tahsil için İstanbul’a yâni gurbete gönderiş hikâyesidir:

Sene 1968, liseden sonra beni İstanbul’a üniversite eğitimi için gönderirken, hiç unutmuyorum SEZER Turizm’in Mersedes marka otobüsleri İstanbul seferlerine yeni başlamış ve koltuk ücreti 46TL. Beni otobüse bindirmek üzere getirirken babam cebime sadece 50 TL koydu ve bilet parası için ise elindeki kutuda çay markası* taşıyordu, Başta anlamadım.

Otobüsün yanına geldiğimizde yazıhaneye (Bilet satış ofisi) girdi ve ‘Hüseyin abi, bilet ücretini verecek param yok. Ben sana marka getirdim, çocuğumu üniversiteye gönderiyorum, Kabul eder misin?’ dedi. Herhangi bir itiraz geldiğini zannetmiyorum ama ben böylece hayatımın ikinci dönemine başladım. Onun için çok şey borçluyum anneme ve babama.

En büyükleri ben olmak üzere üç erkek ve bir kız, dört kardeşiz. Liseyi bitirdiğimde babam bana diyebilirdi ki: ‘Oğlum liseyi bitirdin, artık yeter, geç bakalım ocağa ben biraz dinleneyim, aynısı kardeşlerime, her liseyi bitirene sırayla kahvede önlüğü taktırır ve kendini emekliye ayırabilirdi. Yapmadı, yapamadı, eminim aklından bile geçirmedi…

*çay markası: İçilen çay ve kahve için her seferinde para vermek yerine, topluca alınan 50 veya 100 adetlik plastik, para şeklinde fiş.

Bu bölüm, Bülent Arslan’ın ‘Sevgiyle yapılan her şey çok güzeldir’ özdeyişiyle bitiyor. Hemen ardından gelen ‘İlâhî Mahkeme’ başlıklı ibret-i âlem bölüm, okunmaya değer.

Bülent Arslan’ın hareketli ve canlı hayat hikâyesi sayfalar boyunca devam ediyor. Birini daha alıntılayıp, diğerlerini kitabı okuyanlara bırakalım: 

Ağustos sonu geldi çattı ve biz yolda ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere yanımıza yiyecek ve içecek aldıktan sonra yola çıktık. Yola çıkarken cebimde tamı tamına 127,5 sterlin vardı. Edirne, Kapıkule derken Bulgaristan’da ilerlemeye başladık. Güzergâhımız: Sofya, sonra Yugoslavya’da Zagrep ve son şehir Maribor, oradan Avusturya Graz, Salzbug’tan Almanya’ya giriş. Münih, Stuttgart, Frankfurt, Köln ve hedefimiz de Hollanda’da Roterdam üzerinden Hoekvan-Holland limanından feribotla İngiltere’ye geçmek.

O yıllarda Demirperde ülkelerinden olan, komünizm rejimi ile yönetilen Bulgaristan ve Yugoslavya’dan geçeceğiz ancak yollarda sık sık durdurularak ‘komşu, komşu’ diyerek rüşvet isteyen polisleri, öğrenci olduğumuzu söyleyerek ve bir şekilde aşarak yola devam edip önce Sofya oradan Yugoslavya, (Şimdiki Sırbistan, Bosna Hersek ve Hırvatistan) Zagrep üzerinden Maribor kasabasına girdik. Avusturya sınırına en yakın kasaba. Buraya gelene kadar geçtiğimiz hiçbir kasaba veya şehre benzemeyen olağanüstü güzel ve medenî bir yer. Çok etkilendim. İşte orada Avrupa’ya geldiğimizi hissettim. Daha sonra belirlediğimiz güzergâhtan Köln’e geldiğimizde maalesef arabamız arıza yaptı. İstanbul’dan 2500 km bir yol katettik, ancak biz o araba ile 3 günde geldik. Yol masraflarının çoğunu ben yaptım.

Yemek, içmek yakıt derken cebimde 35 Sterlin bir para kalmıştı. Arabayı tâmir ettirmek için bir tamirciye götürdük ve tamirci 110 DM (Deutche Mark) para istedi. Bizim maalesef verecek böyle bir paramız yoktu. Düşündük taşındık, araştırdık trenle devam etmeye karar verdik. Arabayı yol ke-narında bir yere park ettik ve valizlerimizi alıp tren istasyonunun yolunu tuttuk.

Bu, mâcerâlarla dolu yolculuğun ilk aksiliğidir. Sonrasında problemler zinciri uzayıp gider. O târihte vize uygulaması olmadığından, sınırda polisi ikna edebilenler geçiyor, edemeyenler ise bilinmeyenler girdabına düşüyordu. İşte sırat köprüsünden geçiş imtihanı:

-Mr. ARSLAN, İngiltere’ye neden geldiniz?       

-Okumaya geldim.   

-Cebinizde ne kadar paranız var?

 (Çıkardım, saydım)

 -25 Sterlin.                  

Nasıl okumayı düşünüyorsunuz?

 -Ben çalışabilirim, öğrenim hayatım boyunca hep çalışarak okudum.

-Mr. Arslan, burası çalışarak okunacak bir ülke değil. Mutlaka kendin veya âilen tarafından ihtiyaçların karşılanmalı. Maalesef gördüğüm kadarı ile sende bu imkân yok, ama ben dürüstlüğün için sana teşekkür ederim. Ancak giriş izni veremem.     

-Peki ben ne yapacağım şimdi?      

Korkmana gerek yok. Nereden geliyorsunuz?       

-İstanbul’dan.    

-Hep bu trenle mi geldiniz?

Hayır, bu trene Köln’den bindik. 

-O halde bu tren, seni oraya kadar ücretsiz geri götürecek, ondan sonrasını sen bilirsin. Ancak ilk tren sabah saat 6,30’da. Dolayısıyla sabaha kadar karantinada kalacaksın ve sabah seni trene bindirecekler ve Köln’e kadar bir ücret ödemeyeceksin.

Yapılabilecek başka bir şey olmamakla birlikte daha korkunç bir durum vardı: Pasaportuna kırmızı damga vurulmuştu. Bir daha İngiltere’ye girme imkânı ebediyen önlenmişti. Arkadaşının bir problemi olmadığından İngiltere’de; Bülent Arslan ise, temiz ve düzgün bir salon olan, kafasındaki endişeler ve belirsizlikler sebebiyle cehennem gibi görünen karantinada çâresiz ve yapayalnız kalmıştı. 

Uykusuz bir karantina süresi 6 saatlik yolculuktan sonra ertesi sabah, cebindeki 15 Sterlin ile geniş bir alan olan Köln tren istasyonunda, hücre mahkûmu gibi dilinde, bildiği bütün duâlarla bir sağa bir sola volta atmaktaydı. 

Sene 1975, Ağustos aynın sonu. Hiçbir tanıdığı bulunmayan, yatacak yeri olmayan, bir yabancı şehirde, ancak bir defa karnını doyurabileceği parasından başka imkânı bulunmayan bir garipti… Yalnızca okuma, iyi bir eğitim görme azmi vardı. Dikkatli ve ümitliydi. Birden elinde Hürriyet Gazetesi bulunan temiz giyimli birini gördü. Hemen yanına gitti:

-Afedersiniz, ismim Bülent Arslan, Yüksek tahsil yapmak için İngiltere’ye gitmek üzere orada yaşayan bir arkadaşla yola çıktık. Buraya kadar araba ile gelmiştik. Buradan trenle devam ettik, ancak beni İngiltere’ye almadılar ve beni sabah ilk trenle buraya kadar geri gönderdiler.

40 yaşlarında görünen, isminin ‘Sâlih’ olduğunu söyleyen insan, Bülent Arslan’ın okuma azminin ve duâlarının karşılığı idi:

-Merak etme kardeşim ben sana yardımcı olurum.

Dedi ve kahramanımızı evine götürdü. Eşi Nurten Hanım, onu güler yüzle karşıladı. Yemek ikram etti, kalabileceği odayı gösterdi. Müslüman Türk insanının misâfirperverliği, sâdece Anadolu’da değil, ‘insan’ denilen eşref-i mahlûkatın bulunduğu her yerde geçerlidir.

Cenâb-ı Allah, iyi niyetlilerin, dilinden duâyı eksik etmeyenlerin, kalbinde ve aklında vatanına, milletine hizmet etme kararlılığı bulunanların dâima yâr ve yardımcısıdır.

Bülent Arslan Köln’de azmini gerçekleştirmek için çâreler ararken, günün ilk saatlerinde gazete dağıtıcılığı, sonraki saatlerinde ise oto yıkayıcılığı yaptı. Hak Teâlâ,  Bülent Arslan’ın gönlüne göre verdi, kullarından birilerini Bülent Arslan’a yardım ile görevlendirdi ve kahramanımız, kazandığı para ile Türkiye’ye geldi. Bir dostunun hiçbir gayrimeşru yola tevessül etmeden, yardımı ile hukûkî yoldan yeni bir pasaport ile İngiltere’ye gidecek kadar para biriktirip, İngiltere’ye gitti ve orada hem çalıştı, hem okudu. Yüksek tahsilini tamamladı. Yalnızca İngiltere’de değil… Amerika’da da… (Hayallere Tutunmak; s: 92-125) ve elbette ve de mutlaka devamı…

DAHİ YAYINCILIK:

Esatpaşa Mahallesi Ziyapaşa Caddesi Nu: 6/2 Ataşehir, İstanbul. Telefon: 0.216-472 34 72

Belgegeçer: 0.216-472 84 05 e-posta: info@dahiyayincilik.com // megep@dahiyayincilik.com 

BÜLENT ARSLAN 1952 Yılında Bafra’da doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini Bafra’da tamamladı. 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Fizik Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Lisansüstü eğitimini ‘Business System Analysis & Design’ konusunda İngiltere’de Londra City Üniversitesi’nde tamamladı. Üniversite yıllarında başarılı bir spor hayatı da bulunmaktadır. Lise yıllarında Bafraspor’da başladığı futbol kariyerine, İstanbul’da Fenerbahçe Genç ve B takımlarında devam etti ve bu takımlarda kaptanlık görevini de üstlendi. . 1971 yılında İstanbul Genç Karmasına ve oradan da Genç Millî Takıma seçilerek Millî oldu, zamanın değerli Teknik Direktörü Sabri Kiraz tarafından da Fenerbahçe A takımına terfi ettirildi. Lisansüstü eğitimini sırasında Amerika’da 6-16 yaş grubunun eğitildiği önemli bir yazlık kampta 3,5 ay süre ile futbol takım koçu olarak görev yaptı. Eğitimini tamamladıktan sonra yurda dönerek, Deniz Kuvvetleri, Gölcük Otomasyon Bilgi İşlem Merkezinde (GOBIM) askerlik görevini tamamladı ve terhisinin ertesi günü,Yapı Kredi Bankası’na hizmet veren BİLPA’da sistem geliştirme departmanında Sistem Analist/Programcı olarak işe başladı ve 5 yıl süre ile görev yaptı, daha sonra serbest hayata atılarak 1986 yılında ARSKOM Bilgisayar ve Danışmanlık ve Ticaret Ltd. Şti kurdu. Bugün, sahibi olduğu ARSKOM Group şirketleri olarak 4 şirkette toplamda 50’nin üzerinde başarılı mühendisin çalıştığı ve Uydu Haberleşme teknolojilerini kurdu. Dünyânın her tarafında dolaşan Türk armatörlerinin 2000’den fazla gemilerine uydu haberleşme hizmetleri yanında yeni şirketi ARSKOM Marine vasıtasıyla gemi köprü üstünde ihtiyaç olan navigasyon, seyir ve uydu haberleşme ekipmanlarının yenisinin temini, kuruluşu ve mevcutlara teknik destek konusunda hizmet vermektedir. Gürcistan hükümeti tarafından da Gürcistan bayraklı gemiler için yetkilendirilmiştir. Ayrıca Tarım Bakanlığının Su Ürünleri Genel Müdürlüğü adına Balıkçı tekneleri tâkip sisteminin tek yetkilisidir. Hâlen bilgi birikimi ve tecrübelerini gençlerle paylaşmak maksadıyla Yeditepe Üniversitesi Ticârî İlimler Fakültesi, Uygulamalı Bilgisayar Sistemleri Bölümünde ‘Uydu Teknolojileri ve Kablosuz Ağlar’ konusunda dersler vermektedir.

Bizi Birleştiren Hormon

“İnsanlar toplum içinde yaşar.” Bu hüküm bilimsel midir? Evet. Niçin? Çünkü gözleme dayanıyor. En eski çağlardan bu yana, toplum dışında, Robinson Cruzoe hayatı yaşayan insan yok. Bu güçlü bir gözlem. Bilim yanlışlanabilenle uğraşır diyoruz. Bu hüküm nasıl yanlışlanır? Bir yerlerde, bir çağlarda tek başına veya sadece aile hâlinde yaşayan çok sayıda insan bulursak. Bulamıyoruz… 

“Toplum yaratığıyız!” hükmünü kesinleştirecek bir adım daha var: İnsanları böyle topluluklar hâlinde yaşamaya iten bir mekanizma var mı? İşte “Dostuluğun Yedi Sütunu” başlıklı yazımın sonunda vaat ettiğim hoş kısım bu sorunun cevabında. 

Sosyologlar, insan doğasından (fıtratından) kaynaklanan davranış kalıplarını bulmak için kültür alışverişinin bulunmadığı çağlara ve tecrit edilmiş hâlde yaşayan topluluklara bakar. Bugün iletişim araçları, birçok ülkede benzer davranışlar gözlememize sebep olabilir. Fakat birkaç bin yıl önce böyle iletişim yoktu. Arkeoloji ve antropoloji bize,  eski insanların nasıl yaşadığına, neler yaptığına dair ipuçları verir. Kaldı ki 16. asırdan 20. asrın başlarına kadar, dünyanın geri kalanıyla ilişkisi bulunmayan topluluklar keşfediliyordu. Sosyologlar bu yeni keşfedilmiş kabilelere üşüşürdü. Bunlarda bir davranış hem Amerika’da hem Asya’da hem de Afrika’da gözlenirse “İşte”, denir, “bu insan tabiatından gelmeli.” Çünkü bu kadar uzak ve tecrit edilmiş grupların, bir kültür unsurunu kopyalama ihtimali yok. Bugün, insanın eski çağlarına bakmakla yetinilmiyor. O unsurun genetik kökenini yakalamak için hominoidlere-insanımsılara kadar iniliyor. 

Tüyleri tarama

Hemen bütün insanımsılarda, İngilizcede “grooming” denilen bir davranış var. Gruptan biri, diğerinin tüylerini elleriyle tarıyor; yaprak, çöp gibi şeyleri temizliyor. Bu merasim, topluluk hâlinde yaşayan bütün insanımsılarda yaygın. Herkes herkesin tüylerini temizliyor! Tuhaf! Araştırılınca bulunan şu: Etkili olan tüylerin temizlenmesi değil. Parmakların hareketi. Derinin üst kısmında, beyne doğrudan mesaj gönderen C- tactile denilen nöronlar, hafif dokunuşa duyarlı. Bunlar uyarıldığında endorfinler salgılanıyor. Endorfinler morfine kardeş, ağrı eşiğini yükselten, mutluluk veren bir hormon grubu. 

Grooming, isterseniz okşama deyin, insansı gruplarını bir arada tutan davranış. Fakat fertler bütün günlerini okşama ile geçirse bile okşayabilecekleri birey sayısı sınırlı. Bu yüzden Dunbar, insansı toplumlarının elliyi geçemediklerini söylüyor. İnsanda 150 olan Dunbar sayısı, onlarda 50. 

İnsana gelince

İnsana geldiğimizde ne oluyor. Temas muhakkak etkili. Fakat insanda endorfin salgılatan başka davranışlar da var. Gülme, sohbet, birlikte şarkı türkü söyleme, dans etme, hikâye anlatma, ziyafetler… Bunların birlikte yapılması. Hele halk oyunlarındaki gibi bütün insanların aynı hareketleri aynı anda yapması… İddia mı bunlar? Hayır. Denenmiş, tahkik edilmiş bulgular. Neler endorfini yükseltiyor, neler yükseltmiyor; ölçebiliyoruz.

Endorfinler sadece geçici bir mutluluk ve ağrı giderici etki yapmıyor, bağışıklık sistemini de güçlendiriyor. İnsanların toplum hâlinde yaşaması yırtıcılara karşı üstünlük sağlar, insanın insana düşmanlığını da kontrol altına alır. Şimdi görüyoruz ki endorfinler sayesinde bağışıklık sistemi de güçleniyor. Toplum insanının toplumu sevmeyenlere göre avantajı hâle gelmesi için üç sebep bir arada. Tabii seçim böyle işliyor.

Güç sarf etmek endorfin düzeyini yükseltir. Bu yüzden egzersiz yapan insanlar, egzersizden sonra bir mutluluk hisseder. Kürekçileri almışlar. Hani şu Batı üniversitelerinde çok yaygın olan kürek yarışlarına katılan kürekçileri. Tek başına kürek çektirip bünyedeki endorfinleri ölçmüşler. Beklendiği gibi egzersiz endorfin miktarını arttırmış. Sonra kürekçilere birlikte kürek çektirmişler. Yarışlardaki gibi. Sarf edilen güç ve zaman tek başına çekilenle aynı. Tek fark, birlikte ve eş zamanlı yapılması. Sonuç: Endorfinler yine artmış ama tek başına gözlenen seviyenin %100 üstüne çıkmış! İşte toplumun endorfin cazibesi. 

Amigoluktan şaman davuluna!

Söylemeye gerek yok. Toplu eylemler, tek tek insanların mutluluğunu ve bağışıklığını arttırırken ait olunan topluma bağlılık hissini de arttırıyor. 

Bir futbol takımını tutanlar, maçı televizyonda tek başına değil, başka taraftarlarla seyretmek ister. Daha iyisi stadyumda birlikte bağırmak, aynı sözler ve ritimle tempo tutmak isterler. 

Şarkılar, marşlar birlikte söylenir. Askerler uygun adım yürürken bando çalar, marş söyler. Hiç olmazsa yürüyüş kararı sayarlar. Okullardan kaldırdığımız andımızın neye yaradığını görüyor musunuz? ABD okullarında öğrencilerin  asırlardır ayakta, elleri kalplerinde bağlılık andı içmelerinin sebebini anlıyor musunuz? Müslümanlar birlikte ilahiler söyler, zikreder. Zikrederken birlikte eşzamanlı hareketler yaparlar. Hıristiyan kiliselerinde klasik korolar yetmedi, şimdi el çırpıp ritmik hareketlerle dinî şarkılar söylüyorlar. Daha gerilere giderseniz şaman davullarını ve toplu raksları bulursunuz. 

Aklınıza daha birçok örnek gelebilir. İşte çağdaş bilim böyle. Alanlar birleşiyor, birbirini destekledikçe bilgi yükseliyor. Bugünün sosyolojisi, felsefi tartışmalara değil; veriye, ölçmeye dayanıyor. 

Not: Geçmiş yazılarımda sözünü ettiğim, The Dawn of Everything– Her Şeyin Şafağı’nın Türkçesi, Epsilon Yayınlarından çıkmış. Duvar ilanlarından gördüm!

Özel İzmit Hastanesi ve Dr.Hikmet GAZETECİ

Şehrimin ilk özel hastanesini kuran Hikmet Gazeteci’nin ailesi 1952’de Yunanistan’dan gelmiştir. O, ilk ve ortaokulu İskeçe’de, liseyi İstanbul Haydarpaşa’da yatılı okumuştur. Babası, İskeçe’de gazete yazarı olup soy ismini buradan almıştır. Babasının vefatı ve Hikmet’in Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı öğrenci olması üzerine annesi Fatma Hanım diğer 3 oğlu ile İzmit’e gelip yerleşmiştir. Ağabeyleri Halil ve Muzaffer sobacı esnaflığı ve daha sonra Yazıcı Nakliyat’ın sahibidir. Sabri ise şehrimizin berber esnaflarındandır. Hikmet ideali olan hekimlik eğitimi için İstanbul Tıp Fakültesi’ne girip mezun olur. İlk görev yeri Bursa İnegöl’dür. Tatillerini ise İzmit’te geçirir. Bu arada, şehrimizin hekimlerinden Dr. Celalettin PIRILDAR’ın kızı Nilüfer Hanım’la 1962’de evlenmişlerdir. 1968’de Almanya Bremen’e gidip ortopedi ve genel cerrahi eğimini almış; 1974’te de İzmit’e gelip muayenesini açmıştır. 1977’de Dr. Celalettin Bey’in de hayali olan şimdiki Pırıldar İş hanı olan yere hastane binasını yaptırıp hizmete sokmuştur. Bu hastanenin tıbbi ekipmanını Almanya’dan bir vagon kiralayarak getirtmiştir.

Özel İzmit Hastanesi, şehrimizin ilk özel hastanesidir. Mesul müdürü Sıtma Savaş’ın önder isimlerinden Dr. Haydar SEÇKİN’dir. Hastane sağlık hizmetlerini Dr.Hikmet Gazeteci’nin kendisi ve anlaşmalı hekimlerle yürütmüştür. Bu hekimler arasında Dr. Fikret AKBAŞ, Dr.Mehmet YÜKSEL, Dr. Süleyman BALCI (genel cerrahi) , Dr Özkan PEKCAN, Dr. Mithat ERSOY (dahiliye) , Dr. Vedat ÖZDOĞAN, Dr. İdris ÖZDEMİR, Dr. Gültekin AKBİLEK (Kadın doğum) , Dr. Ergin CİNALİ, Dr. İlker NALBANT, Dr. Şefik POSTALCIOĞLU (kbb), Dr.Köksal ALPTÜRER, Dr. Yüksel DEMİRCAN (ortopedi), Dr. Fevzi ERÇAKMAK, Dr. Levent ARCA (beyin cerrahi) , Dr. Kemal CEBECİ (üroloji) , Kasım EREN (Göz), Dr. Fikret ÇUBUKÇU, Dr. Naciye ÇEVRİM (çocuk), Dr. Ali ALTINTAŞ, Dr. Müjdat AKİSEN gibi isimler vardır. Hikmet Gazeteci 1984 yılında vefat etmiş ama hastane mesul ve anlaşmalı hekimler ile Hikmet beyin kuzeni Hüseyin Gazeteci’nin idari sorumluluğunda hizmetini sürdürmüştür.

Hastane 1988’de idari bir eksiklik sebebiyle 2 buçuk ay gibi kısa bir süre kapanmış ve daha sonra radyolog dr. Cemil ERATAÇ’ın mesul müdürlüğünde hizmete devam etmiştir. Kapanma dönemindeki mesul müdür ise Op.Dr.Güngör SÖZEN’dir. Bu hastanemiz 99 depreminde hizmetine ara vermiştir. Deprem sonrası Dr. İdris Özdemir tarafından kiralanarak devralınmış ve 2004 yılında kapanışına kadar bu şekilde hizmet vermiştir.

İstiklal Madalyalı bir hekim Dr. Celalettin PIRILDAR; 1892 İzmit doğumludur. İzmit posta ve telgraf müdürü Razettin Bey’in oğludur. Eğitimini İzmit İmaret okulu, Hamidiye Rüştüyesi, İzmit İdadisi’nde yapıp askeri tıbbiye’ye girmiş ve 1914’de askeri hekim olmuştur. 1. Cihan Harbi’nde Çanakkale ve Kafkas Cephesi’de, İstiklal Savaşı’nda ise 1. hıfsısıhha müşaviri ve

2.ordu 110 nolu seyyar hastane hekimliğini yapmıştır. Kendisi İstiklal madalyalı bir hekimdir.

1923’de Almanya Berlin’e gidip cerrahi eğitimini tamamlamıştır. Gelince Ankara Cebeci, İstanbul Haydarpaşa, Çorlu ve Kırıkkale’de askeri hekim olarak çalışmış, 1929’da istifa edip İzmit’e gelmiştir. İzmit’te Fevziye Camii karşısındaki tarihi binaların birinde İzmit Şifa Yurdu’nu açmıştır.Burası şimdi lokanta olan Cumhuriyet Bulvarı no 70dir. Bu açılış, Türk Yurdu Gazetesi’nin 21 teşrinievvel (ekim) 1929 tarihli basımında, şehrimizde önemli bir ihtiyacımız olan hususi klinik ve sıhhat yurdu açıldı şeklinde haberleştirilmiştir. Kendisi ayrıca 1942’den itibaren İzmit merkez hükümet tabipliğini de yürütür. Daha iyi ve donanımlı bir yerde hizmet verme düşüncesiyle Fethiye caddesindeki yerini alır. 1956’da vefat etmesi sebebiyle bunu hayata geçiremez. Daha sonra damadı önce muayenesini buraya açar, sonra da hastaneyi yaptırıp hizmete sokar. Aynı yerde torunu olan göz doktoru Hüseyin Şefik Gazeteci de 1998’de açtığı muayenesiyle burada hizmet verir ama 2001’de geçirdiği trafik kazasında beklenmedik bir şekilde vefat etmiştir.

Muayenehaneden hastaneye yazılarımdan bu makalem için Hikmet Gazeteci’nin kızı İzmit Belediye Meclis üyesi Fatmagül Gazeteci Terzi, kuzeni Hüseyin Gazeteci ve araştırmacı yazar Ahmet Galitekin’e gösterdikleri ilgi ve yardımlarından dolayı teşekkür ederim.

Gelecek yazımız Çağın Göz Hastanesi…

Dostluğun Yedi Sütunu

19.asırda August Comte, sosyolojiye “Sosyal Fizik” dedi. Marks, Engels ve arkadaşları da toplumu “Bilimsel Sosyalizm” ile açıklamaya kalktı. Bunlar erken doğmuş değerlendirmelerdi. Fiziğin, kimyanın olağanüstü başarılarına imrenmekten kaynaklanıyordu.

Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. İnsanın çabası durmuyor. Sosyoloji psikolojiden, arkeolojiden, antropolojiden bol yardım aldı. Bu dallara da yardım sundu. Hatta bilim adamları, “consilience”den, bilimlerin uzlaşmasından, yakınsamasından bahsediyor. Bu sayede insan bilimleri de doğa bilimlerinin izah edebilme, öngörebilme başarısına yaklaştı.

Robin Dunbar’ı tanıyalı yıllar oldu. Galiba ilk okuduğum görece popüler, Şu Hayatta Kaç Arkadaş Lazım? başlıklı kitabıydı. İngilizcesi 2010’da yayımlanmış. Aradan on dört yıl geçti. Aşağıda anlatacaklarım daha yeni bir kitabından. 2022 baskılı, How Religion Evolved: And Why It Endures? (Din Nasıl Evrildi ve Niçin Hayatta Kalıyor?) eseri. Araştırmalar çoğalmış. Atıflara baktım. Önemli bir miktarı 2010’dan sonraki yayımlar.

Dedikodudan edebiyata

Dunbar, kendi adıyla anılan sayıyla ünlenmişti. İnsan topluluklarının 150 kişi civarında bir tavanı bulunduğunu, bu sayı geçildiğinde grubun bölündüğünü yazmıştı. Klanlar, köyler, kilise cemaatleri 150’yi geçince bölünüyor. Siyasi gruplar, bu sayı geçilince hiziplere ayrılıyor.

Bir şey daha söylüyordu Dunbar: 150 kişiye kadar topluluğu bir arada tutmak için dedikodu yetiyor. 150’den sonrası için edebiyat lazım. Kolay anlaşılacak bir ifade değil… İnsan topluluklarının toplum hâlinde kalabilmesi için bazı kurallar ve bu kuralların yerine getirilmesini garanti edecek kurumlar lazım. Yoksa beğenmediğini öldüren, canının çektiği mal veya insanı çalan bir vahşiler sürüsü oluruz. İşte “dedikodu”, yoldan çıkanları belirleyip onları topluluk dışına iten, cezalandıran; iyilerin takdir edilmesini sağlayan mekanizma. Edebiyat ise klandan başlayıp kavim, kabile, aşiret ve millete doğru gidişte toplumu bir arada tutan, onlara “biz” dedirten hikâyeler, masallar, destanlar, tarih, şiir, musiki. Hani etnosembolizm denilen millet teorisindeki kökler, bağlayıcı unsurlar.

Toplumda kuantum sıçramaları

Dunbar sayısı hangi bilimin alanı? Şüphe yok ki sosyolojinin ama aynı zamanda antropolojinin. Hem de arkeolojinin. Az biraz da zoolojinin, primatolojinin.

14 yıl sonra Dunbar’da, insan topluluklarının 150 kişilik sınırından başka ne yenilikler var?

Toplulukların üst sınırlarının, neokorteksin görece büyüklüğüyle doğru orantılı olduğu. Neokorteks, düşüncenin oluştuğu yer. En eski “homo” türüne, ondan da primatlara doğru geri gidiyoruz: Düşünen beynin yüzdesi azaldıkça grubun üye sayısı da azalıyor.  Arttıkça artıyor. Bunun grafiğini çizerseniz insanda 150 sayısını buluyorsunuz. Grup hayatı zor. Tek tek grup üyelerini tanımak yetmiyor. Bunların birbirine yakınlığını, olan biteni, velhasıl dedikoduyu da bilmek gerekiyor. Bunları yapabilmek için birkaç katmanlı “zihin teorisi” gerekiyor ki buna şimdilik girmeyelim. Bakınız, bu ilişkiyi kurmak için bugünkü toplulukları hatta bir zamanlar sosyologların çok sevdikleri ve artık pek bulamadıkları “ilkel toplumları” incelemek yetmiyor. Sosyolojiden uzanıp arkeolojiye, primatolojiye açılmanız gerekiyor. Tabii, psikolojiye de. Bu yaklaşımla çalışan alanın ismi “evrim psikolojisi”. Profesör Dunbar’ın unvanı da evrim psikoloğu. “Evrim yoktur, var diyen kâfirdir!” diye tempo tutanlar kusura bakmasın…

Bağlılık halkaları-Dunbar sayıları

Dunbar’ın bir başka yeniliği,  150 kişilik toplulukları bir arada tutan mekanizmaya bu sefer daha bir kökten inmesi. Şunu buluyor. Aslında tek bir Dunbar sayısı yok. İç içe dairelerle gösterdiği Dunbar sayıları var. En içteki halka 1,5 kişilik. İnsanın ortalama en az bir yakın arkadaşı oluyor. Bu, genellikle eşi. Bazen eşinden başka bir yakın arkadaş daha var. Onun için ortalamayı 1,5 almış. Bir sonraki halka 5 kişi. En yakın beş arkadaş. Sonra 15, sonra 50, 150. İşte Dunbar sayısı bu 150. Fakat devam ediyoruz. 500- 1500- 5000. (Akılda tutmak için ipucu: 1,5’luk ilk halkadan sonra sayı, her adımda kabaca üçe katlanıyor.) Neden böyle adımlar, âdeta kuantum sıçramaları var. Bunun izahı da Dunbar’ın “Dostluğun yedi sütunu” dediği bağlayıcı unsurlar. Yedi sayısını bulunca,  aklı bizim casus Lawrence’ın hatıra kitabına gitmiş olmalı: Bilgeliğin Yedi Sütunu.

İnsanları birbirine bağlayan unsurlar şöyle sıralanıyor: Dil ortaklığı, doğum yeri ortaklığı, müşterek eğitim, meraklar, dünya görüşü, musiki zevki ve espri anlayışı. Topluluk çoğaldıkça yedi unsurun tamamının ortak olma ihtimali azalıyor. Birliği sağlamak için bunların aile, toplum ve eğitim sistemi sayesinde desteklenmesi gerekiyor. Toplumları birleştiren unsurlar arasında “müşterek eğitim”in en önemliler arasında yer almasına dikkatinizi çekerim. Bu yüzden “tevhidi tedrisat” millî birlik için gerekli.

Yerim bitti, Dunbar bitmedi. En hoş kısmını Pazar’a bırakıyorum. (Bu da benim reklamım!)

Siyaseten Söylenmiş Sözler

Bizler siyasetçilerin hele de siyasi parti genel başkanlarının söylediği her sözü ciddiye alan vatandaşlarız. Hatta o kadar ki bu muhteremlerin sözleri yüzünden en yakın dostlarımız veya akrabalarımızla bile kırıcı tartışmalar yaşayabiliyoruz.

Fakat aralarında kavga olduğunu sandığımız “bilge lider”, “dünya lideri”, “usta politikacı” gibi sıfatlar yakıştırılan kişilerin arka plandaki ilişkilerinin göründüğünden farklı olduğu anlaşılıyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu gerçeği bize apaçık gösterdi. Meclis’teki yeni yasama yılı resepsiyonunda Bahçeli CHP lideri ile Özgür Özel ile selamlaşarak Özel’in elini sıktı. Özel’e  “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” dedi.

Bahçeli’nin bu beklenmedik sözlerine CHP Genel Başkanı Özel “Önemli olan saygıda, sevgide eksiklik göstermemek. Hürmet ederim” karşılığını verdi.

Oysaki bu konuşmadan kısa bir süre önce, Devlet Bahçeli Meclis Grubunda, CHP Genel Başkanı ve CHP’liler için ağır ifadeler kullanmıştı. Bu ifadelerden bazılarını Bahçeli’nin konuşma metninden alıntılayalım: “Devşirilmiş ve DEM’lenmiş fosiller / zillet / provokatör / iddiaların şahsın gibi çürük / tezvirat cambazlığı tutsağı…”

Hatta bunlar da yetmemiş Devlet Bahçeli sözlerini, “Halk TV ve CHP ayağınızı denk alın” diye tehdit ederek bitirmişti. Çünkü CHP ve Halk TV “Sinan Ateş davasında gerçek azmettiricilerin bulunmasını” isteyen açıklamalar yapıyorlardı.

****

Bahçeli’nin bir başka tavır değişikliği de DEM Partililere oldu. Geçmiş yıllardan farklı olarak, Meclis açılışı sırasında Genel Kurul’da DEM Partili milletvekilleriyle tokalaştı. Bu değişimi “Yeni bir döneme giriyoruz, dünyada barış isterken kendi ülkemizde barışı sağlamak lazım” diye açıkladı.

Anladık ki Bahçeli’nin şimdiye kadar DEM Parti ve onunla seçim işbirliği yaptığı gerekçesiyle CHP için kullandığı diğer sözler de “siyaseten” söylenmiş.

“Liderlerin” hakaret ve tehdit içeren sözlerini demokrasimiz için üzüntü ile karşılayan vatandaşlarımız müsterih olsunlar. Demek ki bu tür sözler “siyaseten” söyleniyormuş. Yoksa kimsenin bunlardan alınması, kırılması gerekmiyormuş.

Bunu duyunca birden içim rahatlasa (!) da kafamda bir soru oluşmasını önleyemedim. Acaba bugüne kadar Devlet Bahçeli hangi sözleri “siyaseten”, hangilerini “inanarak” söyledi?

Daha da rahatsız edici başka bir soru da şu: Acaba inanmadığı halde “siyaseten” açıklamalar yapan sadece Devlet Bahçeli mi?

Mesela Cumhur İttifakının büyük ortağı AKP Genel Başkanı da inanmadığı halde “siyaseten” böyle sözler ediyor mu?

Muhalefet partilerinin genel başkanları da iktidar aleyhine kullandıkları sert ifadelerin hangilerinde “siyaseten” konuşmuşlardı?

Diyelim ki, CHP Genel Başkanı Özgür Özel AKP ve MHP Genel Başkanları için sert sözler sarf ettiğinde de biz tarafların “karşılıklı saygı ve sevgide eksiklik göstermediğini” mi düşünmeliyiz?

*********************************

Siyaseten Söylenene İnanan Fanatikler

Parti liderlerinin “siyaseten” söylediği sözleri ciddiye alan bazı taraftarları “durumdan vazife çıkardığı” olaylar da oluyor.

Mesela 2019’da Ankara Çubuk’ta katıldığı asker cenazesinde, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılan “linç girişimi.” Buolayın faillerini harekete geçiren ve “şehidin ölümünden Kılıçdaroğlu’nu sorumlu gösteren” sözler “siyaseten” söylenmiş olamaz mı?

2018’de böyle “siyaseten” söylenmiş sözlere inanan bir grup MHP’li, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in evini basmaya gelmişti. Devlet Bey’in “siyaseten” söylediğini bilselerdi herhalde böyle bir suça bulaşmazlardı.

Yine “siyaseten” söylenmiş bazı sözlere inanan “fanatik gruplar” farklı günlerde Sabahattin Önkibar, Ahmet Takan, Yavuz Selim Demirağ, Murat İde, Levent Gültekin, Orhan Uğuroğlu gibi ünlü gazeteciler ve Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ’a saldırmışlardı. Ama bu sözlerin sahipleri darp edilen gazetecilerden ve Selçuk Özdağ’dan özür dilemedi. “Ben siyaseten söylemiştim yanlış anlamışlar” diyen de olmadı.

Meral Akşener’e Rize’de yapılan saldırıdan sonra bile CB Erdoğan’ın “Daha neler olacak, neler. Bunlar iyi günler” sözlerinin de “siyaseten” söylendiği anlaşılıyor. Yoksa Akşener’in Genel Başkanlıktan ayrılmasından çok kısa zaman sonra Saray’a davet edip görüşmezdi.

Sinan Ateş cinayetinde de “siyaseten” söylenmiş sözlerin bir etkisi var mıydı bilemiyorum.

Ama pek bilgili ve tecrübeli siyasi liderlere hatırlatmak istiyorum:

Sizin yandaşınız olan bazı heyecanlı tipler sizdeki politik olgunluğa erişemedikleri için “siyaseten” söylediklerinizle, “inanarak” söylediklerinizi ayırt edemiyor olabilirler. Sizin “siyaseten hain” ilan ettiklerinize düşmanca davranabilirler.

Lütfen açıklamalarınızdan sonra hangilerini, “siyaseten” söylediğinizi işaret buyurun da böyle yanlışlıklar olmasın.

*********************************

Erdoğan’ın Siyaseten Söylemleri

Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ın U dönüşü yaptığı dış politika konuları hayli çoktur.

“Bu fakir bu görevde oldukça” vermem dediği Rahip Brunson’u ABD’ye ve Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel’i Almanya’ya vermeden önce “casus” diye suçlamıştı. “Casuslar” ülkelerine gitti de bu sıfatın “siyaseten”, bir başka ifadeyle “iç siyasetin gereği” söylenmiş olduğunu anladık.

Mısır devlet başkanına “darbeci, katil Sisi”, BAE Prensi’ne “FETÖ’nün finansörü ve 15 Temmuz darbe girişiminin destekçisi”, Suudi Prensi’ne “Kaşıkçı’nın katili” sıfatlarını kullanması da, sonradan öğrendik ki, “siyaseten” daha doğrusu “iç siyasetin gereği” olarak söylenmişti. Sonra gitti hepsiyle kucaklaştı.

Şimdilerde İsrail Başbakanı için “soykırımcı, Hitler gibi” sıfatlar kullanmakta. Hatta daha da ileri giderek “İsrail’in Türkiye’ye saldıracağını” söylemekte. Oysaki daha bir yıl önce Netanyahu ile ABD’de bir araya gelmişler ve “yenilenen ortaklığın ilerletilmesi” için anlaşmışlardı. Başlatılan ticari faaliyetler Gazze katliamı devam ederken bile kesilmemişti.

Erdoğan, Netanyahu ve İsrail hakkındaki son dönem sözlerini, “siyaseten” mi söylüyor, gerçekten inanarak mı söylemekte bilmiyorum. Ama mesela bir sene sonra “siyasette dün dündür, bugün bugündür” denilerek, “İsrail ile ilişkileri normalleştirme veya ortaklığın ilerletilmesi” politikasına dönülürse şaşırmam.

“Geldikleri Gibi Giderler” 6 Ekim 1923; İstanbul’un Kurtuluşu

İstanbul ilk çağlardan itibaren önemli konumda bulunması nedeniyle tarih boyunca milletlerin iştahını kabartan yerleşim yeri olmuştur. O yüzden, birçok ülke kendi merkezlerini bu önemli topraklara taşımak için savaşlar yapmıştır. Dünyada eşi benzeri olmayan en güzel kentlerden biri olan İstanbul,29 Mayıs 1453’de Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ile yeni bir çağın başlamasına yol açmıştır. Dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan İstanbul, Avrupa ve Asya Kıtası’nın birbirlerine en yakın mesafede olduğu yerdir. Karadeniz’den, Marmara Denizi’ne geçişi sağlayan iki yakaya kurulmuştur. İstanbul Boğazı’nın doğu kıyılarında Anadolu-Asya ve batı kıyısında Trakya-Avrupa toprakları yer almaktadır.

 Şairlerin, yazarların, komutanların ve kralların hayranı olduğu ve sahip olmak için çabaladığı 5 asır başkentimiz olan İstanbul için Hz. Muhammet; “İstanbul bir gün elbet fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askeri ne güzel askerdir.” Mustafa Kemal ATATÜRK; “İki büyük cihanın birleştiği yerde, Türk vatanının değeri, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir şehirdir.” Fatih Sultan Mehmet; ”Ya ben İstanbul’u alırım, ya da İstanbul beni. ”Gerard De NervaI; “İstanbul eskiden beri Avrupa ve Asya’yı birleştiren büyülü ve adeta kutsal bir mühürdür. İstanbul, muhakkak dünyanın en güzel yeridir.” Yahya Kemal Beyatlı; “İstanbul, gözleri en ziyade kamaştırmış ve gönüllere en ziyade yerleşmiş bir şehirdir. Türkiye Türklerinin yeryüzünde başka bir eseri olmasaydı, tek başına yalnız bu eser şeref namına yeterdi”. Napoleon Bonaparte; “Eğer dünya tek bir devletten ibaret olsaydı, başkenti İstanbul olurdu.” Petrus Gyllius; “Diğer bütün kentler ölümlüdür, ama sanırım İstanbul, insanlar var oldukça yaşayacaktır”. Rus Çarı I. Petro; ”İstanbul’a hükmeden bütün cihana hükümdar olur. Onun için, mümkün olduğu kadar İstanbul’a yaklaşmak gerekir.” Sözleri İstanbul’un önemini ve güzelliğini anlatmışlardır.

İşte; bu İstanbul’u, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu üçlü blok aralarına aldıkları Yunanistan tarafındanfiilen işgale başlamıştır. Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerinde yer almamasına rağmen İtilaf Devletleri’nin her türlü isteklerine boyun eğilmiştir. Bu antlaşma gereği ve Boğaz’ın güvenliğini sağlamak amacıyla, 6-12 Kasım 1918’de Çanakkale Boğazı düşman savaş gemileri ile kuşatılmıştır.13 Kasım 1918’de; 22 İngiliz, 12 Fransız, 17 İtalyan, 4 Yunan gemisi ve 6 denizaltıdan oluşan 61 adet gemi ile İtilaf donanmaları Boğaz’a girerek Haydarpaşa önlerine demirlemişlerdir. 15 Kasım’da donanmadaki gemilerin sayısı 167’ye yükselmiştir. 1’nci aşamada 3500 kişilik bir işgal kuvveti değişik bölgelere yerleştirilmiş ve 7 tepeli şehir 5 yıl kan ağlamıştır.7 Şubat 1919’da, İngiliz General Edmund Henry Allenby, “İşgal Orduları Kumandanı” olarak büyük bir kinle beyaz at sırtında İstanbul’a girmiştir.

II.Mehmet’in (Fatih Sultan) 29 Mayıs 1453’de fethettiği İstanbul’u, VI. Mehmet (Vahdettin) kaybetmiştir. 1453’den I.Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Osmanlı Devleti’nin hâkimiyetinde olan İstanbul, savaşın ardından kâğıt üzerinde ve antlaşmalarla işgal edilmiştir. İtilaf Devletleri işgali, ilk önce denizden başlamış, boğaz gemilerle abluka altına alınmış ve karaya asker çıkartılması ile süreç devam etmiştir. İşgal girişimi çok kanlı olaylara sahne olmuş,sivil, asker ve görevliler öldürülmüştür. Hükümet daireleri, kışlalar işgal edilmiş ve silahlara el konulmuştur.Bu olan olaylar karşısında padişah ve hükümet çaresizlik içerisinde seyirci kalmıştır. İmzalanan antlaşma Osmanlı Devleti’ni askeri ve siyasi yönden etkisizleştirmiş, güçsüz ve kişiliksiz bir kuklaya çevirmiştir.

Yıldırım Orduları Komutanı Mustafa Kemal Paşa, 10 Kasım 1918’de Adana’dan bindiği tren düşmanın işgal ettiği 13 Kasım’da Çarşamba günü saat 12.45’te İstanbul Haydarpaşa Garı’na inmiştir.Aynı gün öğleden sonra saat 15.00’e doğru Haydarpaşa’da trenden inip,Galata rıhtımına gitmek için Fransız “Kartal” (Enterpise) istimbotuna binmiştir. Haydarpaşa rıhtımına ayak bastığında düşman gemilerinin zafer bayrakları açmış şekilde toplarını sağa sola çevirerek İstanbul limanına girdiklerini, gayri Türk azınlıkları da sevinç çığlıklarıyla karşı sahilleri çınlattığını gördüğünde çok üzülmüştür. Boğaz’daki dev boyutlu düşman zırhlılarının arasından Sirkeci’ye geçerken güvertede bir sigara yakmış, sigarasında birkaç nefes almış ve bakışlarını boğazı kaplayan çelik yığınlarının üzerinden ufka doğru çevirerek, yanındaki yaveri Cevat Abbas Bey’in duyacağı şekilde, bu görüntü için kendinden emin, “Endişelenme! Geldikleri gibi giderler” demiştir.

İşgal sürecinin ilk tohumları atılırken düşman kuvvetlerin baskısı giderek artmış ve baskılara dayanamayan padişah,21 Aralık 1918’de meclisi dağıtma kararı almıştır. Tevfik Paşa, Damat Ferit Paşa ve Ali Rıza Paşa art arda Osmanlı Hükümetlerini kurmuştur. Ancak Mustafa Kemal Paşa, kurulmuş olan Osmanlı Hükümetlerini tanımadığını beyan etmiştir. Bu durum, İstanbul’un kurtuluşu ile ilgili Ankara’nın tavrını net bir biçimde ortaya koymuştur. Ali Rıza Paşa, Anadolu’daki çalkantıyı fark etmiş ve Mustafa Kemal Paşa’yı kızdırmamak için Ankara Temsil Heyeti teklifinde bulunmuştur. Ancak bu teklifi Mustafa Kemal Paşa,Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması ve Sivas Kongresi’nde alınan kararların hemen tanınması ve dünyaya duyurulması şartı ile kabul etmiştir. Osmanlı Hükümeti, 12 Ocak 1920’de seçimleri yapmış, İstanbul’da ilk toplantısını icra ederek yeniden Meclis-i Mebusan’ı oluşturmuştur. 20 Ocak 1920’de Meclis-i Mebusan gizli bir toplantı yaparak Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde alınan kararları, “Misak-ı Milli” kararları olarak kabul etmiş ve bütün dünyaya duyurmuştur.

İzmir’in işgali sonrası başlayan mitingler, yükselen milli tansiyon ve Misak-ı Milli’nin, yani “Ulusal And”ın kabul edilmesi İtilaf Devletlerini korkutmuştur.Bu olaylardan endişe duyan İngilizler, İstanbul u işgal etmek üzere Sarayburnu’na asker çıkartmışlardır. Mustafa Kemal Paşa, 16 Mart 1920 İstanbul’un işgalini Manastırlı Hamdi’den saat 10.00’da gelen;“Bu sabah, Şehzadebaşı’ndaki Muzıka Karakolu’nu İngilizler basıp oradaki askerlerle çarpışarak, şimdi İstanbul’u işgal altına alıyorlar”telgrafı ile duyurmuştur. İtilaf Devletleri,Türk halkına işgali duyurmak için 16 Mart’ta telgraf ile tebliğ yayınlamıştır.Tebliğ de; İşgalin geçici olduğunu, Padişah ve Halifeliği korumak için geldiklerini belirterek, halktan verilecek kararları uymaları istenmiştir. Bu tebliğ üzerine, Mustafa Kemal Paşa;bütün Vali, Komutanlara ve Müdafaa-i Hukuk Heyetlerine yayınladığı genelge de; “İtilaf Devletleri tarafından silahlı çarpışma sonunda, İstanbul’un işgali zorla gerçekleştirilmiştir. Bu suikasttan yararlanarak hainlik düşünen birçok kimsenin milleti aldatmaya kalkışmaları muhtemeldir. Nitekim resmi bildiriler şeklinde imzasız bazı bildirilerin yayınlanmak istediğini öğreniyoruz. Yanlış hareketlere yer verilmemek ve gerçek duruma ters düşen heyecanlar yaratılmamak bakımından, bu gibi bildirilere asla değer verilmemesi gerekir. Gerçek durumu izleyen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, milleti aydınlatacaktır”sözleri ile Türk halkına işgalin kabul edilmeyeceğini belirtmiştir. Aynı gün;İtilaf ve tarafsız yabancı devletlerin Dışişleri Bakanlıkları ve Millet Meclis Başkanlıklarına, işgali protesto ettiğini içeren mesajlar göndermiştir.Manastırlı Hamdi Efendi, Mustafa Kemal Paşa’ya son çektiği telgrafta; “Harbiye telgrafhanesini İngiliz askerleri, işgal edip telgraf teli kestikleri gibi Tophane’yi işgal ediyorlar ve zırhlılardan asker çıkarılıyor. Durum ağırlaşıyor ve sabahki çarpışmada 6 şehit 15 yaralımız var” sözleri ile işgalin boyutu anlatmıştır.

İstanbul’un işgaliile Osmanlı’nın fiilen hayatiyetine son verilmiştir.Hava kuvvetleri ve teşkilatı tamamen dağıtılmış ve ortadan kaldırılmıştır.İngiliz ve Fransız hava birlikleri, Yeşilköy Tayyare İstasyonu’na yerleşmiştir. Yeşilköy’den çıkartılan Türk havacıları, Milli Mücadele’de kullanmak amacıyla kurtardıkları faal olan tayyare ve malzemelerini mavna ve kayıklar ile Maltepe İstasyonuna nakletmişlerdir. Yeşilköy Tayyare İstasyonu’ndaki 60 tayyareden faal olan 31 av, 3 eğitim/irtibat ve 11 keşif/bombardıman toplam 45 tayyare, deniz yolu ile portatif hangarlara nakledilmiştir. Tayyareler, binalara sokulamadığından deniz kıyısına istiflenmiş, getirilen malzeme, tezgâh ve eşyalar üst üste yığılmıştır. İşgal sonrası istasyon’daki havacılar, Anadolu’da yükselmekte olan harekete katılmak için büyük istek duymuş, tayyare kaçırmak amacıyla hazırlıklar yapmış ve Ankara’ya ulaştırmayı hedeflemişlerdir. Yeşilköy Tayyare Mektebi, Maltepe İstasyonu’na intikal etmiş, meydan uygun olmadığı için uçuş yapabilme olanağı olmamış ve tayyarelere bakım-onarım tam olarak yapılamamıştır. Milli Mücadele’de, İzmir’in işgali ile kaçan pilotlar ve İngilizlerin esir pilotları serbest bırakması ile 20 Rasıt-Pilot Subay, 10 Astsubay Pilot ve 10 makinist 40 kişi görev almıştır. Bnb. Latif, Yüzbaşı Fazıl ve İsmail Hakkı, Svl. Plt. Vecihi Bey Maltepe Tayyare İstasyonu’ndan Anadolu’ya geçmiş ve Milli Mücadelede etkin olarak harekâta katılmıştır.

İngilizler,16 Mart sabahı direnişi kırmak için Türklere çok sert davranmış, uykudaki askerlerimizi bile şehit etmişlerdir.İngilizler, çok sayıda asker karaya çıkarılarak ilk iş olarak Milli Savunma Bakanlığını ve bilahare, resmî daireler fiilen işgal edilmeye, karakollar basılmaya başlanmıştır. 16 Mart 1920’de,Meclis-i Mebusan basılmış ve dağıtılmış, 11 Nisan 1920’debir kez daha ve son kez resmen kapatılmıştır.Halkın seçmiş olduğu milletvekillerini yerlerde sürükleyerek götürmüş ve bazıları tutuklamışlardır. İngilizler, Milli Mücadele’yi engellemek içinmilletvekili, asker ve sivil 145 Türk aydınını tutuklayıp Akdeniz’in ortasındaki Malta adasına sürgün etmişlerdir.Sürgün edilenlerin arasında; Ziya Gökalp, Hüseyin Cahit Yalçın gibi yazar ve fikir adamları, Hüseyin Rauf Orbay ve Ali Fethi Okyar gibi milletvekilleri, Fahrettin, Cevat Çobanlı, Ali Saitve Ali Sabis Paşa, Ali Çetinkaya gibi asker ve devlet adamları yer almıştır. İngilizlerin Malta’da 3 yıla yakın tuttuğu 145 sürgünden 15’i ölmüş, 20 sürgün ise tek veya topluca kaçmayı başarmıştır. Malta sürgünleri, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN gayretleri ile esir İngilizlere karşılık takas edilerek kurtarılmıştır.

İstanbul’un Kurtuluşuna giden süreç, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Samsun’a çıkması ile Milli Mücadele’de, çeşitli cephelerde verilen zorlu savaşlar sonundaki zaferler ile başlamıştır. İstanbul’un 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri tarafından işgali, Millî Mücadele’nin bir dönüm noktasını oluşturmuştur.Milli Mücadele’nin zaferle bitmesinden sonra 9 Eylül 1922’de İzmir ve 18 Eylül 1922’de Batı Anadolu işgalden kurtarılmıştır. Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesinden sonra Fahrettin Paşa komutasındaki 5.Süvari Kolordusu İtilaf Devletleri kontrolündeki tarafsız bölgeye doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunun üzerine Müttefik kuvvetlerde bulunan Fransız ve İtalyan birlikleri derhal geri çekilmiştir. İngiltere, Ankara Hükümeti ile anlaşma yolları aramaya başlamıştır. Ancak, Ankara Hükümeti İstanbul ve Çanakkale boğazlarının denetimini istemiştir. İngiltere Başbakanı Lloyd George, bu istekleri reddetmiş ve birliklere savaş pozisyonu alması emrini vermiştir. Türk birlikleri, İngiliz direnişi ile karşılaşmadan tarafsız bölgeye girerek Çanakkale Boğazı’na doğru ilerlemeye başlamıştır. Türklerle savaşılmasını istemeyen Winston Churchill’in başını çektiği bir grup bakan istifa etmiştir.     

İzmir’in Kurtuluşu’ndan ile Damat Ferit Paşa, 21 Eylül 1922’de ülkeden kaçmıştır. 23 Eylül’de, Türk orduları Gelibolu-Lapseki’yi kurtarmış ve İngiliz birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. 11 Ekim 1922’de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile İstanbul, Boğazlar Bölgesi, Edirne ve Doğu Trakya’nın Türkiye’ye teslim edilmesine karar verilmiştir. Mudanya Mütarekesi gereği, Trakya topraklarının teslimi yapılırken Türkiye’yi temsil edecek kişi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın isteği ile Refet Paşa; İstanbul komutanı olarak da Millî Müdafaa Umumi Kâtibi Selahattin Adil Paşa görevlendirilmiştir. Refet Paşa TBMM’in temsilcisi olarak, 19 Ekim’de TBMM Muhafız Grubu’ndan 100 kişilik jandarma kuvveti ile “Gülnihal Vapuru” ile Mudanya’dan ayrılıp, halkın büyük coşkusuyla İstanbul’a girmiştir. Bilahare, “İstanbul Komutanı” sıfatıyla Selahattin Adil Paşa, 81.Alay ile İstanbul’a gelmiştir. Refet Paşa ve Selahattin Adil Paşa komutasında görevli Türk Askeri Birliği İstanbul’a girmesine rağmen, işgal resmi olarak kaldırılamamıştır. Özellikle, Doğu Trakya’nın kurşun atılmadan, Yunan işgalinden kurtarılması, Türklerin yeniden Avrupa’ya dönüşünü gerçekleştirmiştir.24 Temmuz 1923’de İsviçre’nin Lozan şehrinde Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşmanın Türkiye tarafından onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirildikten sonra 42 gün içerisinde İstanbul ve Boğazlardan çekilmiş ve Türk topraklarını boşaltmış olacaklardır.Ancak, gitmemek için çok uğraşmışlarsa da başta Fransızlar olmak üzere işgalciler, 23 Ağustos 1923’ten itibaren İtilaf kuvvetleri İstanbul’dan ayrılmaya başlamıştır.19 Eylül’de İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa tarafından Beykoz Parkı’nda veda partisi verilmiştir. 2 Ekim’de 1923’de Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan Birliklerinin hazır olduğu Dolmabahçe Sarayı önünde düzenlenen bir törenle İtilaf Birlikleri kumandanları ile birlikte Türk Alay Sancağı’nı selamlayarak İstanbul’u terk etmişlerdir. 5 Ekim 1923’te şehrin Anadolu yakasına gelen Türk Ordusu, 3.5 yıllık Milli Mücadele’den sonra 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu’nun coşkun bir bayram havası içinde, sevinç gözyaşları arasında ve çiçek yağmuru altında İstanbul’a girmiştir. 4 yıl 10 ay 23 gün süren işgal sona ermiş ve 470 yıl sonra yeniden ele geçirilmiştir. Ancak, Mustafa Kemal Paşa’nın sabırlı ve sağduyulu politikası sayesinde, İstanbul’un 2’nci fetih silahsız ve savaşsız elde edilmiştir.

İstanbul, İtilaf Devletleri’nin 13 Kasım 1918’de fiili işgaline kadar 465 yıl Türk toprağı olarak kalmıştır. Tarih boyunca Türkiye’nin göz bebeği olan 5 yıl kan ağlayan güzel İstanbul kurtulmuştur. Tarih sahnesinde var olduğundan beri bağımsız yaşamış Türk Milleti, bağımsızlığına, milli eğemenliğine ve hürriyetine kavuşmuştur. İstanbul’un kurtuluşu, Milli Mücadeleyi tamamen sona erdirmiş, taçlandırmış, milletimizin hürriyetinden asla vazgeçmeyeceğini bütün dünyaya ilan etmiştir. İstanbul kurtuluş ile adeta her yer bayram yerine dönmüş, öğrenciler, işçiler sevinç içerisinde karşılamış ve kurbanlar kesilmiştir. Halk, Gülhane Parkı’nda konaklayan askerlerin tüfeklerinin namlularına çiçek takıp, şekerleme ve tütün paketleri hediye etmiştir. İstanbul’un Kurtuluşu,  Milli Mücadele’nin zaferler alanındaki son halkasını oluşturmuştur. Milli Mücadele’nin önce askeri, sonra siyasi açıdan kazanılması üzerine, İstanbul tutsaklıktan kurtulmuş ve Anavatan’a katılmıştır. 6 Ekim 1923’de Türk ordusunu bağrına basan Türk Milleti, bin bir çileyle, hak edilerek kazanılmış zaferi kurtuluş günü olarak belirlemiş ve bayram coşkusuyla kutlamıştır. İstanbul’un düşman işgalden kurtuluşunun 96. Yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve İstanbul’un kurtuluşunu sağlayan başta Ebedi Başkomutan Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere işgale direnen, bu güzel vatan için mücadele ederek vatanı bizlere emanet eden, uğrunda canını feda eden ve vatana eşsiz fedakârlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehitlerimizi rahmetle, minnetle, sevgi ve saygıyla anıyor, gazilerimize saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

 Kaynakça:

ATATÜRK, Gazi Mustafa Kemal, NUTUK  (1919-1927), 2006.

Ortaylı, İlber, Yakın Tarihin Gerçekleri, Timaş, İstanbul, 2013.

ŞİMŞİR, Bilal N. İngiliz Belgelerinde Atatürk (1919-1939),Cilt.I, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara,1973;Malta Sürgünleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2012.

Tatar, Cengiz,Türk Havacılık Tarihi (1909-1954), Milli Mücadele Dönemi Öncesi ve Sonrası Türk Havacılığı, Doktora Tezi, 2018.

Dr. Cengiz Tatar

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü

Türk Kültür Diliyle Donanımlı Birey

Bugünler Ortadoğu coğrafyasında savaş adı altında çocukları kadınları sivilleri öldüren bir katliam yaşanıyor. İsrail Filistin arasında katliam devam ediyor. İnsanlık çukurlara gömülmüş. Savaşın çevre ülkelere sıçramasını teşvik edenler de pusuda bekliyor…

Bu içler acısı vahşi manzarayı seyrederken daha önce yazdığım bir makaleyi siz mümtaz okurlarımızla paylaşma gereğini hissettim.

*

Türklerin Anadolu coğrafyasını yurt edinmesiyle başlayan Anadolu toprakları tarihi boyunca medeniyetlere beşik olmuş, sevgi, insanlık, hoşgörü zirve yapmış, kendi kültür kodlarımız ise; Ahmet Yesevi’nin önderliğinde Horasan Erenleri, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Hacı Bayram Veli, Taptuk Emre, Sarı Saltuk, Somuncu Baba gibi sevgiyi bayraklaştıran, Anadolu’yu İslamlaştıran kültür elçileri ve düşünce üreten manevi önderler olarak insanlığa ışık olmuşlardır..

*

Asırlarca savaşlara rağmen terörizm mevcut olmamıştır. Ne yazık ki son otuz yılı aşkındır terör belasıyla iç içeyiz.

Bu anlamda yürüyebilen kişidir.

*

Birey; birilerinin kulu olmaktan kurtulmuş sadece vicdanının sesine kulak veren, toplumsal yararı bireysel yarardan üstün tutabilen kişidir.

*

Birey; talimatlarla vicdan arasında kalırsa vicdanını devreye sokar kişidir. Bu anlayışı düstur edinebilmektir.

Dolayısıyla birey olma, insan olmanın olmazsa olmazıdır.

*

Demokrasi; insanoğlunun aklıyla ulaşabildiği ideal bir yönetim tarzıdır. Başka bir ifadeyle halkın yönetime direk ya da temsili katılımıdır.

*

Demokrasilerde sağlıklı işleyiş ise toplumu oluşturan insanların “birey” olup olmadıklarıyla direk ilintili bir konudur.

*

Doğu toplumlarında demokrasi serüvenlerinin bir türlü kurumsallaşamamasının nedeni de insanların yığından bireye geçişte ortaya çıkan ” kültürel gecikmeyle” ilgili durumdur.

*

” Demokrasiyi içselleştireceğiz” ifadesinin nedeni de demokrasi kültürü olmadan demokrasinin kurumsallaşamayacağı gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

*

Atatürk’le başlayan Milletleşme sürecimizi tamamlamalıyız.” Derken milli iradeyi cemaat – tarikat ve aşiret esaretinden kurtarmayı hedeflemeliyiz.

*

 Zira fikri hür vicdanı hür bireylerden oluşan toplum ancak Türk medeniyetinin temel taşlarını döşeyebilir.

*

 Hedeflediği Kızılelma Türk’ün aydınlanma çağıdır. Bu çağın temel parametreleri demokrasi, birey olma, sivilleşme hesap verebilirlik, liyakat ve en  ömemlisi hukukun üstünlüğüdür. Birey böylesi şartlarda ancak özgür olabilir.

*

 Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem ” ise kuvvetler ayrılığı dediğimiz Yasama, Yürütme ve Yargı erklerinin Türk milleti adına kontrol- denge mekanizması içinde çalışması idealidir.

*

Evet, demokrasi kültürü bir günde gerçekleşmiyor. Bunun için bir süreç gerekmektedir. Ne kadar çok çabalarsak hedefe daha çabuk ulaşırız. Bu süreçte yanlışlar, hatalar ve yanlış anlamalarda olacaktır. Ancak bıkmadan usanmadan bu çabaya devam etmek gerekir. Bu çabayı filozofun felsefe nedir sorusuna – “yolda olmaktır. ” Cevabı herhalde en iyi açıklamadır. Bizler hep yolda olacağız. Türk’ün Kızılelmamsı olan demokrasi ve birey olma mücadelemizi vereceğiz.

*

Bilim, düşünce ve sanat insanları doğruları söylemekten korkmaz ve bildiklerini sonuna kadar savunabilme cesareti gösterirlerse;

Hâkimi, savcısı, avukatı; siyasete eklemlenmeden sadece ve sadece adalet üzere olurlarsa;

*

Kamu kaynaklarını kullananlar, haktan- hukuktan ayrılmaksızın, tercihlerini milletten yana kullanırlarsa;

*

Seçilmişler her attıkları adımda, seçmen benden hesap sorar anlayışıyla hareket ederse;

*

Okumak, öğrenmek bir ibadet haline gelmişse;

*

İnsanlar birbirlerinin yaşam tercihlerini sorgulamak yerine, kendileriyle meşgul oluyorlarsa;

*

Şekilci anlayışın yerini, ahlak ve bilgi temelli bir dindarlık almışsa;

İşte oradadır huzur… Oradadır başarı… Oradadır insanlık… Oradadır İslam…

*

Bunlar yoksa

Küçük çocuklara dahi tecavüz edilir; sokakta, çarşıda, evde kadınlar da öldürülür;

Farklı yaşayan, farklı giyinen, farklı konuşan öteki ilan edilir; olmadı tekfir edilir.

*

Böylece, ilim ve irfanın yerini örümcek tutmuş beyinlerin tekrarladıkları teraneler alır ve ortaya garabet çıkar.

Bakın cehenneme dönmüş coğrafyalara, nerede insanlık?

6 Ekim 1923’de İstanbul Düşman İşgalinden Kurtarıldı Bugün Yıldönümü, Türk Milletine Kutlu Olsun…

Türk Milleti; hali hazırda zaferlerini hatırlayıp konuşan ama buna karşılık yenilgilerini göz ardı eden bir millet olarak yaşıyor.

Yarın ne yapar şimdilik onu kestiremiyorum. Çünkü Türk Milleti, her an hiç akla gelmeyecek sürprizleri yapabilecek bir karaktere sahip.

Türklerin elde ettiği zaferler, son yıllarda Türk’e hasım olanların elinde Türk’e karşı kullanılan bir oyuncak olmaya başlamıştır.

Bu zaferler, kast ettiğimiz kişi ve kurumlar tarafından özünden çarpıtılarak Türk Milletinin aleyhine kullanılmaya başlanmıştır. Hem de Türklerin ödediği vergilerden korkunç paralar harcanarak!

Bunların bir örneği, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmet tarafından fethi hadisesidir. Bu fetih kutlamaları bile çok eleştirdikleri Atatürk Cumhuriyeti döneminde akıl edilmiş ve Türklerin hafızasına yeniden sokulmuştur.

Yoksa Türk, İstanbul’un fethini ve arz ettiği önemi çoktan unutup gitmişti. Amaçta buydu! Türk’e unutturmak… Ancak şimdi yeni amaç bu fetih kutlamalarını, Çanakkale Müdafaasını, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı Türk Milletinin aleyhine kullanmaktır. Propaganda dili ise buralarda “Türk”ü görmezden gelmektir.

İstanbul, Fatih Sultan Mehmet komutanlığında Türk Ordusu tarafından feth edilerek bir Türk şehri haline getirilmiştir. Bunda bir mesele yoktur.

Ancak bu aziz ve kutlu şehir, Kasım 1918 ile Ekim 1923 tarihleri arasında düşman işgali altında kalmıştır. Bu koskoca bir beş yıla tekabül etmektedir.

İnsanın sorası geliyor: “İstanbul’un fethini tonlarca paraya anıp duruyorsun da, beş yıllık zilleti niye bu halka her yıl hatırlatmıyorsun?”

Bunu yapmazlar! Bilmezsiniz ama zamanın yanlış politikalarının mimarları, ihanet odakları, gafillerin adları, işbirlikçileri, din tacirleri ortaya çıkar ve bunların torunlarının bugün kimler olduğu anlaşılır ki; bunu birileri hiç istemez…

Halbuki bunlar bilinmelidir. Hangi zillete maruz kaldığımız, bir daha aynı şeylere muhatap olmayalım diye nesilden nesile mutlaka aktarılmalıdır.

İşgal sırasında ölen, mallarına el konulan, namusları ellerinden alınan Türklerin durumu; bugün yaşayan Türklere her yıl anlatılmalıdır.

Fransız askerlerinin, işbirlikçi yerli Rum ve Ermenilerin rehberliğinde Müslüman Türklerin kapılarını dipçikleyerek “Ayşe istiyorum, Fatma istiyorum, Hatice istiyorum” dediğini bugün “bu millet” dediğimiz Türkler öğrenmelidir.

Apostol, Todori, Kommit, Milto, Panayot, Buhari, Pandeli isimleri bugün size bir anlam ifade etmeyebilir ancak bunlar İngilizlerin desteği ile Müslüman Türklere İstanbul’da hayatı çekilmez kılan çetelerin adlarıdır.

İstanbul’un ve Türk Yurdunun işgaline elbette direnen insanlar vardır. Bunlar Atatürk’ün önderliğinde Türk Milletinin, milliyet ve vatansever evlatlarıdır. “Geldikleri gibi giderler” anlayışı ile İstanbul’u 6 Ekim 1923’te resmen işgalden kurtarmışlardır.

Sivas Anadolu Kadınlar Birliği bakın İstanbul’un işgalini nasıl protesto ediyor “Memleketimizin her gün kıymetli bir parçasının işgaline razı olmayacağız. Baş şehrimizin işgalini, padişahın mahsur kalmasını, dindaşlarımızın yirminci asırda asla yapılamayacak hakaretlere maruz kalmasını, yatak odalarına kadar girilerek ülkenin kıymetli evlatlarının yanlarında eşleri dövülerek kelepçelenmelerini, Millet Meclisine (Mebusan Meclisi) süngülerle girilmesine Türk Milletinin asla rıza göstermeyeceğini ve bunu kabul etmeyeceklerini, eğer maksadın Türk Milletini yok etmek ise bunun mümkün olmayacağını ilan ederiz”… Türkiye’de bunlar konuşulsun istemeyen odaklar var. Neden?

Çünkü o zaman karşılarına; Sait Molla, Mustafa Sabri, Damat Ferit ve İskilipli Atıf gibiler çıkıyor. Onlar çıkınca da “bu millet” masalını anlatmak imkânsız olur. Ben her sene İstanbul’un işgalini hem de hiç para harcamadan hatırlıyorum… Sizde hatırlayın!