8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 145

Kâinat Kitabı – 2

     Kâinat bir kitap gibidir. Bu kâinat kitabının tek tek bütün harfleri, bütün noktaları, birleşik hâl ve terkipleriyle; Kâtibinin varlığını ve O’nun bir olduğunu gösteriyor.

     Birer harf ve harflerden meydana gelen kelime ve cümleler hükmünde olan her bir varlığın kendileri; kendilerine has dilleri ile, kâtibini / müellifini / yazanını; yani Yaratanını;

     “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tespih etmesin (zikredip anmasın).” (İsra: 44) anlamındaki âyeti tilâvet ediyor / okuyor.

     Kâinatın bütün zerreleri / atomları, birer birer zat ve sıfatları ve diğer yüz ve yönleriyle, hadsiz imkânlar arasında tereddüt içinde iken, birden bire bir ciheti takip etmeleri, belli bir sıfatla sıfatlanıp, hususiyet kazanmaları, özel ve kendine has bir keyfiyet ve özellik kazanıp vasıflanmaları; hayret verici, çeşitli hikmet ve amaçları netice verdiğinden; her şeyi yaratan Allah’ın varlığının gerekli olduğuna, olmazsa olmazlığına şehadet etmektedir.

     Gaybî / görünmeyen ve bilinmeyen âlemlerin örneği olan İlahî hakikatlerin hissedilmesine ve manevî zevklerin alınmasına yarayan his ve duyguları; içlerinde barındıran Rabbanî lâtifeler; san’atla yaratan Allah’ı ilân eden iman kandilini ışıklandırıyorlar.

     Evet, “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adedincedir.” hükmü hakikattir. Mübalâğa değil.

     Buna rağmen “Neden aklıyla  herkes göremiyor?” diye sorulacak olursa, deriz ki:

     “Apaçık ve mükemmel bir şekilde kendilerini göstermelerinden ve zıtlarının yokluğundan ötürü.”

     Tıpkı balığın su içinde suyu görememesi gibi. Çünkü her taraf sudur. Suyun zuhurunun şiddetinden, balık suyu göremez. Nitekim çıplak gözle, gözünü güneşe dikenin; güneşin zuhurunun / meydanda oluşunun şiddetinden, gözünün kör olması gibi.

     Kâinat kitabının genelinde, öyle parlak bir nizam var ki, Nazzamı / Düzenleyeni güneş gibi içinde tecellî ettiriyor. Çünkü her kelimesi, her harfi / canlı cansız her varlığı; birer kudret mucizesidir. Bu kâinat kitabının te’lîfi / yazılmasında, öyle bir mucizelik var ki, bütün tabiattaki sebepler; farz-ı muhal muktedir birer fail-i muhtar / kendi istek ve iradeleriyle iş görenler bile olsa; yine tam bir âcizlik ile, o mucize oluşa karşı ancak secdeye varırlar.

     Zira her bir kelimesi, bütün kelimelerle / canlı cansız tüm varlıklarla münasebet içindedir.  Özellikle hayat sahibi her bir harfin; yani her bir varlığın, diğer bütün varlıklara yönelik birer yüzü, bakan birer gözü vardır. İşte böyle olan kâinat kitabının harflerinde; birbirlerine karşı öyle ölçülü, birbirine dayanışmalı bir iç içeliği vardır ki, bir noktayı yerinde icat etmek için, bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudret lâzımdır.

     Demek, sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi dahi o yaratmıştır. Yoksa uyum olmaz, sivrisinek göremezdi. Bunun gibi, pirenin midesini tanzim eden, güneş sistemini de o tanzim etmiş ve düzenlemiştir. Yoksa uyumsuzluktan pirenin midesi iş göremez, pire hayat bulamazdı.

     Şu kitabın bir noktası olan mikroskobik mikroplar ki, kâinatın küçültülmüş örneğidirler. Ancak büyültüldükten sonra görünürler. İşte kâinat sayfasına bunu yazan; bütün kâinatı dahi o yazmıştır.

     Şu küçücük hayvancıklarda bile görülen harikalıkların; doğal, cansız ve basit sebeplerden ileri geldiğini kimse iddia edemez ve etmemeli.

     Eğer, her bir zerrede filozof şuuru, doktor hikmeti, hâkim ve devlet adamı siyaseti bulunduğuna ve her bir zerrenin diğer zerreler / atomlar ile vasıtasız haberleştiğine inanılırsa, olup biten her şeyin; sadece zahirî sebeplerden ileri geldiğine hükmolunabilir.

     Oysa, o hayat sahibi varlıklarda; öyle bir kudret mucizesi, hikmet harikası var ki, ancak tüm kâinatın bütün işlerini icat ve tanzim eden bir Sâni’in san’at eseri olabilir.

     Yoksa bütün bunlar kör ve basit imkân görüntüsü verenlerin atacakları adımlarla, olacak şeyler değil. Tabiattaki sebeplerden meydana gelmiş olamazlar. Elbette sebepler bir gerçek. Ama insanın elinde kullanılan âletler misali. Özellikle tabiattaki sebeplerin en önemli esası hükmünde olan, en küçük parçalardaki, birbirlerini çekme ve itme kuvvetinin üzerinde, bir imkânsızlık damgası var. Evet, her bir şeyin esası zannettikleri; çekim ve itme kuvveti, hareket, kuvvet ve duygular gibi işler; yaratılış kanunlarının birer isimlerinden başka bir şey değiller.

Dokuz bin yıllık maceramız

Altmış küsur yıllık dostluğuyla gurur duyduğum Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun son kitabını yolladı. Başlığı maraqlı: Köklere Doğru. Fakat alt başlığı daha heyecan verici: Türk Dilinin Dokuz Bin Yıllık Macerası. (Ötüken, 2024) Dokuz bin, on bin, hatta kırk-elli bin yıl öncesine gidip gelen çok kalem var da Ahmet Bican Ercilasun dokuz bin deyince, dikkat kesilmek lazım. Çünkü o, kılı kırk yaran bir bilim adamıdır.

Dokuz bin çarpıcı bir sayı. Evvela, dokuz bin yıl önce tarih yok. Daha doğrusu yazı yok, tarihçilere göre yazı olmayınca tarih de yoktur. İkincisi, dokuz bin yıl öncesi son buz devrinin bitişine işaret eder. Neolitik döneme, yani tarımın başlangıcına… Tarımdan önce insan toplulukları “avcı- toplayıcı” idi. Bu hayat tarzı ancak küçük toplulukları besleyebilir. Avcı-toplayıcı çoğunlukla da 100-150 kişilik klandır, “kavim”dir. En fazla kabiledir. Onun kurabileceği medeniyet de boyuna göredir. İşte 9000 yıl önce çekilen buzlarla birlikte bu kısıtlar kırılmış, bitkiler ehlileştirilmiş, tarım ve yerleşik hayat başlamıştır. Dikkatinizi çekerim, Göbekli Tepe de 1500 yıl farkla o geçişin eseridir.

Gölgeler kalkıyor

Tarih yok. O halde? O halde elimizdeki bütün bilimleri kullanacağız. Ercilasun’un elindeki aletlerden biri ve en yetkin olduğu dal linguistik. Sonra arkeoloji. Daha daha, antropoloji. Yetmiyor, genetik. Fonda iklimleri değiştiren jeoloji de var. Birçok bilimin bir problem üzerine yoğunlaşması her birinin kendi alanına kapalı kalmasına kıyasla çok daha verimli oluyor. Sır perdeleri böyle kalkıyor. Alt Akıl kitabımda bunu, “Birden fazla ışık gölgeleri kaldırıyor.” diye anlatmıştım. Yukarıda saydığım dalların tek tek başaramayacaklarını, güçleri birleşince başarabiliyorlar.

Bilim çoğu zaman bir dedektif hikâyesine benzer ve Köklere Doğru, eski bir sırrın aydınlanmasıyla başlıyor. Türkçe ile Sümerce’deki ortak kelimeler nasıl ortak oldu? Öyle ya, Sümerler Mezopotamyalı, Türkler Güney Sibirya, Altay sakini. Bu iki dil nasıl birbirine ödünç kelime alıp veriyor?

Komşuluk ve ortaklık sırrını arkeoloji çözüyor. İki toplumun bugünkü Türkmenistan’da, Aşkabat yakınlarında neolitik yerleşimlerini buluyoruz. Ceytun’da. Bu kültüre Ceytun Kültürü deniyor. Buradaki “kültür”, arkeolojik anlamdaki kültür. Yaşam tarzını, çanak çömlek teknolojisini ve benzer medeniyet özelliklerini anlatıyor. Tek odalı evler. Odanın bir köşesinde Türklerin “aşlug- aşlık” dediği kiler var. Sümer de aynı kelimeyi kullanmış. Büyükbaş hayvan besliyorlar. Tarım toplumları.

Türk Sümer ortaklığında son söz

Türkçe- Sümerce ödünç kelime listeleri birden fazla. Ercilasun bunların üstüne kendi listesini de kuruyor. Kolay değil. Ölü fakat bir dilin 9000 yıl öncesini tahmin edeceksin. Sonra yaşayan bir dilin o zamanlardaki kelimeleri nasıldı diye soracaksın. Sümerler sağken konuştukları dille Türkçenin Büyük Türk Kaanlığı’nın (Göktürklerin) Bengü Taşlarını, Kaşgarlı’nın Dîvânu Lugâti’t-Türk’ünü tekrar okuyup yayımlayan, onlara tam hâkim bir bilim adamı için bile kolay iş değil. Üstelik ortaklıklardan “yansımaları” ayıklayacaksın. Dünyanın her yerine suyun “şırıl şırıl” akması gibi ses taklitlerini… Ercilasun’un dilin evrimi hakkındaki Basamak Teorisi’ni okumalı. Kitabın sonundaki eklerde o da var.

Daha başka? Afrika dışındaki modern insanın 50 ila 70 bin yıl önce Afrika’dan çıkan küçük bir gruptan türediğini biliyoruz. İşte o küçük grubun da bir dili vardı muhakkak. Sonra o dil, dil biliminde karşımıza çıkıyor: Dünya Dili. Hiç olmazsa Afrika dışındaki insanların ortak kök dili. Sonra o dilin zamanımıza daha yakın şekilleri var: Nostratik. Avrasyatik. Birincisi “bizim” anlamındaki “nostra”dan geliyor. İkincisi bütün Avrasya’nın ortak dili…  Sümerce- Türkçe ödünç kelimeleri belirlerken bu kök dillerden gelen ortaklıkları da ayıklamanız gerekiyor. Zor iş. Fakat Ercilasun başarmış. Sonuçta ortaya son söz diyebileceğimiz bir ödünç kelime listesi çıkıyor. Ercilasun’un listesi.

Ceytun’dan Altaylara

Hikâyemize dönersek: Ceytun Kültürü yerleşik. Bitkiler ehlileşmiş. Bir de büyük baş hayvanlar. Fakat sonraki aşama onları bir üst bir ekonomiye taşıyor. At ehlileştiriliyor! Bu dev bir adım. At, bir taraftan büyük koyun-keçi sürülerini yaymaya, bir taraftan da geniş coğrafyalarda siyasî egemenlik kurmaya imkân veriyor. Neolitik evlerden çıkıp portatif kıl çadırlara taşınıyorlar. Artık onlar Ceytun değil Andronova Kültürü’nün insanları. Bu sırada bir başka atlı topluluk da sahneye çıkıyor. Karadeniz’le Urallar arasından kopup gelen Hint- Avrupalılar. Hem bunların baskısı, hem de gittikçe ısınan bir dünya. Türkleri kuzeye ve doğuya, Altay, Sayan dağlarının eteklerine, Güney Sibirya’ya yöneltiyor. Ondan sonrası tarih zaten. Sümerler de yazıyı keşfedecekleri ve dünyanın da Sümerleri keşfedeceği Mezopotamya’ya ulaşıyor.

Bir paragrafta oluvermiş gibi yazdıklarım 4- 5000 yıllık bir macerayı kapsıyor. Birçok bilim adamının on yılları var bu oluverenlerin keşfinde.

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un eserini övmek bile haddim değil ama baktığım yerden ilmik ilmik işlenmiş muhteşem bir keşif görüyorum. “Keşif”, örtüyü kaldırmak demek değil mi!

Yunanistan İzlenimlerim

Yunanistan’ın kuzeyinden güneyine (Mora’ya kadar) Yanya, Parga, Patras, Preveze, İnebahtı, Korint Kanalı üzerinden geze geze gittiğimiz başkent Atina’yı gördükten sonra tekrar kuzeye giderek Selanik ve Kavala’yı ziyaret ettik.

Yunanistan gezimizin ilk yarısını teşkil eden Yanya, Preveze, İnebahtı, Meteora’ya dair duygu, düşünce ve gözlemlerimi önceki yazımda paylaşmıştım. Şimdi gezimizin ikinci kısmı olan Patras, Atina, Selanik ve Kavala’dan izlenimlerimi yazacağım. Ancak önce geçtiğimiz otoyollar, tüneller, asma köprü ve Korint Kanalından bahis açalım.

****

Otoyollar Ve Tüneller: Yunanistan bir dağlar ve adalar ülkesi. Dağları geçebilmek için inşa edilmiş TÜNELLER sayı ve uzunlukları ile dikkat çekiyor. 11 milyon nüfuslu Yunanistan’ın bu kadar çok tünelini gördükten sonra bizim yöneticilerin yollarla ve tünellerle övünüyor olmasını anlamsız buldum.

Yunanistan’da otoyollar yaygın ve trafiği yoğun değil. Burada da otoyollar paralı. Aynı yol üzerinde defalarca farklı gişelerden geçtik. Yani otoyollar bölüm bölüm ücretlendirilmiş. Tur rehberimiz “ekonomik kriz sebebiyle bölümlerde iki gişe mesafesinin azaltılarak gizli zam yapıldığı” bilgisini verdi. Demek ki Yunanistan zam yapmanın bu yöntemini tercih etmiş.

Korint Kanalı: Yunanistan’ın kuzey kara topraklarını Mora yarımadasından ayıran bir yapay kanal.  1881- 1893 yılları arasında insan gücü ile yapılmış.

Uzunluğu yaklaşık 6,3 km olan kanal Adriyatik ve Ege denizlerini birleştiriyor. Bu iki deniz arası sefer yapan gemiler için yaklaşık 400 km tasarruf sağlamakta. Yapıldığı yıllarda, Mora Yarımadası´nın etrafından 400 km lik deniz yolu oldukça zor ve tehlikeli olması sebebiyle bu kanal ekonomik ve güvenlik açısından büyük avantaj sağlıyormuş.

Fakat günümüzde navigasyon ve motor teknolojisindeki gelişmeler, daha büyük gemilerle taşımacılık yapılması bu kanalın önemini azaltmış durumda. Halen kanaldan günde 30 küçük gemi geçiş yapıyormuş.

Korint Kanalı’nı görünce “Kanal İstanbul” projesini düşünmekten kendimi alamadım.

Türkiye’de yapılması planlanan İstanbul Kanalı (Kanal İstanbul) ise İstanbul Boğaziçi geçişine alternatif olarak düşünülen yapay bir kanal. Yapılacağı söylenen kanaldan çok daha geniş ve ücretsiz olan doğal Boğaz geçişi yerine gemiler dar ve paralı geçiş olacak kanalı tercih eder mi bilemiyorum. Ayrıca İstanbul Kanalının batısı ile doğusunu irtibatlandırmak için çok sayıda köprü yapmak gerekiyor. Doğal dengenin bozulması ve çevresel sorunlara yol açacak olması da “Kanal İstanbul” projesinin eksilerinden. 

Ekonomik ömrünü doldurdu mu bilemem ama Korint Kanalı’nın üstündeki köprüden geçerken kanalı resimlemek güzeldi.

****

Rion- Antirion Köprüsü: Mora tarafına (Patras’a) geçebilmek için bizim Boğaz köprülerine veya Osmangazi Köprüsüne benzer yapıdaki Rion- Antirion köprüsünden geçtik. 2004 yılında açılmış olan Köprü 4 beton ayak üzerine inşa edilmiş estetik bir yapı. Yunanistan hükümeti, konsorsiyum ve Avrupa Yatırım Bankası tarafından finanse edilen krediler ile 630 milyon €’ya mal olmuş. (Osmangazi Köprüsünün maliyeti: 1,48 Milyar USD)

Rion- Antirion Köprüsü dünyadaki en yüksek geçiş ücreti ödenen köprülerden biri imiş. Bu köprüden otomobil geçiş ücreti 13,70 € ve otobüs 69 €. (Osmangazi Köprüsünden otomobil geçişi 11 € ve otobüs geçişi 18 €)

Türkiye’de Osmangazi Köprüsü vd YİD ile yapılan eserlerde, garanti edilenin altında gelir olmayınca farkı Hazine (tüm vatandaşlar) ödüyor. Anlaşılan Yunanistan sadece hizmeti kullananlardan tahsil etmeyi tercih ediyor.

*****************************

Patras ve Atina

Patras: Mora yarımadasının kuzeybatı sahillerinde, Korint Körfezi ile Akdeniz‘in birleştiği noktada yer alıyor. Yunanistan’ın Atina ve Selanik’ten sonra 3. en büyük şehri. Bu liman şehri aynı zamanda önde gelen üniversite şehirlerinden biri. Patras’ta mağaza ve restoranların olduğu caddeler geceleri çok canlı. Brezilya’dan sonra en büyük dans festivali Patras’ta düzenleniyormuş. Ancak genelde sakin ve yaşanabilir bir şehir olduğu izlenimini edindim.

****

Atina: Başkent Atina 11 milyonluk toplam Yunanistan nüfusunun üçte birinden fazlasının yaşadığı kozmopolit bir şehir. İstanbul’un düzensiz ve plansız gelişen bölgelerini andıran, trafik sorunu büyük olan bir başkent. Çok fazla gezme imkânımız olmadı ama turistik bölgelerinde yaptığımız yürüyüşlerden ve şehrin önemli merkezlerini panoramik geziden yaşaması zor bir şehir olduğu yönünde izlenimler edindim.

Yüzyıllar boyu farklı medeniyetlerin hüküm sürdüğü şehirde Roma eserlerinin hemen yanında Osmanlı dönemi eserleri görebiliyorsunuz. Şehirde altyapı işlerini yapmak büyük sıkıntı yaratıyormuş. Mesela metro inşaatları çok yavaş yürüyormuş. Çünkü kazılan her kademede ayrı dönemlere ait kalıntılar çıkmakta imiş.

*****************************

Ah! Selanik

1912’ye kadartipik bir Anadolu kenti görünümünde olan Selanik, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’a ve Avrupa’ya açılan kapısıydı. 20. yüzyılın başlarında Selanik Makedonya bölgesinin en önemli ticaret merkezi haline gelmişti.

Birinci Balkan Savaşı esnasında, Garp cephesinde Sekizinci Kolordu Komutanı olan Arnavut Hasan Tahsin Paşa tarafından 9 Kasım1912 tarihinde savaş yapılmadan Yunanlılara teslim edilmesiyle elimizden çıkmıştı.

Hiç savaşmadan 26.000 Osmanlı askerini Yunan ordusuna teslim eden bu hain paşa 1918 yılında Lozan’da sürgünde iken öldü. Yunanistan bu hizmetini unutmadığı paşanın cenazesini 1937 yılında Selanik’e taşıdı. Paşanın bir oğlu Yunanistan diğeri ise Arnavutluk vatandaşı oldu.

İçimde sözü ve melodisi ile (Yozgat’ta yaşayan bir mübadil tarafından derlenen ve Melihat Gülses’in seslendirdiği) “Selanik’e Ağıt” türküsü yankılanmakta: “Gece geldiler de Selanik’i bastılar / Yiğitleri de kollarından astılar / Çocukları da acımadan kestiler / Yetiş imdadıma Üçüncü Ordu.”

Selanik sahilinden bakıncaAntalya’nın Konyaaltı mevkiinden şehre bakmış gibi hissettim. 1915’te mübadillerin gönderildiği Osmanlı limanı hala kullanılıyor.

Orada Türk olmanın gururu ile gezebildiğimiz tek yer müze haline getirilmiş Atatürk’ün doğduğu ev oldu. Müzede Mustafa Kemal’in gençliğini, olgun halini gösteren ve annesi Zübeyde Hanım’ım mumya heykelleri ile bazı eşyaları ve çeşitli resimler var. Atatürk Müzesinin etrafındaki turistik dükkanlarda Türkçe yazılar ve Türkçe konuşanlar görmek bile bizi mutlu etti.

Yunanistan’da gezdiğim yerler içinde şehircilik açısından en gelişmiş ve düzenlisi olan Selanik’te içimden parçalar kaldı.

Devam edeceğiz….

Dün-Bugün Hâl-i Pür-Melâlimiz

     “1003 Zilhiccesi’nde (Ağustos 1595’te) Gazanfer Ağa Medresesi müderrisi İbâdzâde Şerif Ali Çelebi’nin hastalığı sebebiyle vazifesinden alınması üzerine, ‘sahn’ pâyesine yükseltilerek Hocazâde Abdülazîz’e verildi. Sultan hocalarının oğullarına bazı imtiyazlar sağlayan hâce-zâdeler kanunu gereğince, Abdülazîz’in mevkıi, ‘dâhil’ rütbesiyle yükseltilmiş ve onun gelişiyle bu medrese ‘sahn’ payesiyle itibara mazhar olmuştu…                                                                                                                                         

     “Abdülazîz ve ağabeyleri, ilmiye mesleğinde sür’atle yükselmelerini, babalarının ‘Sultan Hocası’ oluşuna ve devlet idaresindeki büyük nüfuzuna borçluydular. Meselâ, Hoca Efendi’nin büyük oğlu Mehmed’in genç yaşta önce Mekke kadısı, ardından da İstanbul kadısı tayin edilmesi, dedikodulara sebep olmuş; hatta o günlerde şairin biri ağır bir hiciv kıt’ası yazarak bu hadise için ‘kaza-i sabî’ (…1596, çocuğun kazası, kadılığı) tarihini düşürmüştü…Yaşlı âlimler, henüz 29 yaşındaki bir gencin böyle bir mevkiye getirilmesine kırılıp gücenmişken, ona iki ay sonra Anadolu kazaskerliği verilmiş; küçük kardeşi Esad da medreseden Edirne kadılığına tayin edilmişti.

     “Sultanların ve Halkın Şikâyetleri: Devrin meşhur âlim ve ediplerinden Mustafa Âli’nin naklettiğine bakılırsa, Sultan Mehmed, bir gün: ‘Şu dünyada sözü doğru hak tanır bir adam bulamadım!..’ diye şikâyet etmiş…Kendisine neden böyle söylediği sorulduğunda, şu cevabı vermiş hükümdar: ‘Evvelâ şeyhülislâm olan Bostanzâde’ye iltifat eyledim; derhal bir cahil kardeşini Rumeli kazaskeri yaptırdı ve bir cahil oğluna Selânik kadılığını rica etti. Ondan sonra, din ve devletin hayrını isteyen bir adam olduğu ümidiyle babamın hocası Sâdeddin Efendi’ye saygı gösterdim; derhal o da bir genç oğlunu Anadolu kazaskerliğine ve bir çocuğunu da Edirne kadılığına arz edip ulema arasında benim adımı kötüye çıkardı, halk indinde de kendisini ve evlâdını rüsvay eyledi…’ (…Âlî, Künhü’l-ahbâr…) …

     “Gariptir ki, sultan, idare ettiği halktan ve adam kıtlığından şikâyet ederken, reaya da hükümdarın keyfine düşkünlüğünden ve ihmâlkârlığından bahsediyordu…Meselâ, bu yılların şahidi olan mutasavvıf şair Beyânî Cârullah Efendi (ö. 1597-8), Tezkiretü’ş-Şuarâ’sında Sultan III. Murad’ın çeyrek asra yakın saltanat devrinin siyasî ve iktisadî manzarasını şöyle tasvir ediyor:

     “(Sadeleştirilmiş hâliyle:) ‘…Fakat kendi idare ettiği halkın ayak altında çiğnenmiş ve hâlleri bozuk oluşuna dikkat etmeyip âlemin düzgün olmaktan (geri) kalmasına sebep olmuştur. (…) Allah, yaptığını affetsin!..Bundan başka kadınlarla çok birlikte bulunma, cariyeleri artırma ve çocukları çoğaltma (işine) bağlı olduğu için, masraf ve giderler fazla olduğundan, rüşvet kapıları her taraftan açılmış olup devlet adamları ve saltanatın ileri gelenleri de ‘Halk hükümdarlarının yolu üzeredir’ diye her yönden (hatalı işlere…?) koyulup kendisinin terbiye edicisi, muallimi ve nasihat edicisi olacak kimseler ‘Sultanın beğendiği her kusur, hünerdir’ deyip şeyhi ve mürşidi olan kimse de ‘Sen Hakk’a ulaştın…Kim (İlahî) yardım ve lûtfa mazhar olursa, ona cinayet zarar vermez…’ deyip ve bütün küçükler ve büyükler, kadınlar ve erkekler mal elde etmeye uğraştılar…Bu kadarla da kalmayıp ve bu kadar malla kanaat etmeyip memleketlerin idarecisi olanlar, ticaret yönüne gidip dışarıdan İstanbul’a gelen zahireyi devlet ve kuvvet sahipleri alıp (depolarda) sakladığından ve kimini de mîrî için alıp bedelleri verilmediğinden dolayı, dünyayı (memleketin her tarafını) kıtlık ve pahalılık o derece içine aldı ve kapladı ki, etin okkası on beş akçaya, yağın okkası elli akçaya, mum yağının okkası otuz akçaya, bir tavuk elli akçaya, bir yumurta bir akçaya satılır oldu. Mazlumların ahının dumanı göğe ulaştı fakat asla tesiri görülmez. Kıyamet alâmetleri tamamen ortaya çıkmıştır…”

    (Reşidüddin Vatvat, Hazret-i Ali’nin Yüz Sözü: GÜL-İ SAD-BERG.

     Çeviren: Hocazâde Abdülazîz Efendi.

     Hazırlayan: Prof. Dr. Âdem Ceyhan.

     Buhara Yayınları, İstanbul – 2008, s: 29-32)

     Konu bu şekilde aynı minval üzere uzayıp gidiyor!

     Böyle gecenin hiç hayır umulur mu seherinden?

Babam vardı fakat benimle hiç oynayamadı.

Ben İstanbul’da doğmuş Hıristiyan bir Türk vatandaşıyım. Türkiye’deki “Bulgar Ortodoks Cemaati” mensubu olmakla birlikte Bulgaristan’ı hiç sevmediğimi yazılarımı okuyanlar bilirler. Bazen de anlaşılmakta zorlanırım. Öne çıkarttığım hep Türk Ulusu’nun bir ferdi olmamdır. Bunu beceremeyen, etnik kökenlerini Türk olmaktan öne koyan ve de o ülkelerin menfaatlerine çalışan Türkiye’deki Hıristiyan unsurları eleştiririm, yazılar yazarım…

Bu babalar gününde sizinle biraz dertleşmek istedim. Yazımın başında yazdığım gibi var olan ama benim hiç görmediğim, beni de göremeyen babamı size anlatmak istedim.

Babam “İliya Çipof”; 1913 yılında Yunanistan’ın (Ege Makedonyası – Egeyska Makedonia) Florina şehri “Pıtele Köyü”nde (Agios Pandeleimon) doğmuş. O dönemde Makedonların ve Bulgarların gözde göç yeri İstanbul’a okumak üzere, burada yaşayan bir akrabaya gönderilmiş ve şimdi “Boğaziçi Üniversitesi” olan “Robert Kolej”de bu zengin akraba tarafından okutulmuş ve yine aynı memleketten İstanbul’a göç etmiş olan “Çüçülayef Ailesi”nin güzel ve tek kızı “Blagodatka” ile tanışmış. Onların aşkı Aksaray Yenikapı’da dillere destan olmuş ve 1944 yılında İstanbul’da evlenmişler. Babam 1946’da, Amerika’ya çalışmaya giden dedem “Pando Çipof”u ziyarete gitmiş ve bu ziyaretin ardından, annemle Sofya’ya taşınmışlar

31 Temmuz 1952’de Annem bana hamile kalmış fakat bir rahatsızlık geçirmiş ve Bulgaristan’ın çok kötü koşullarında tedavi edilemeyeceği anlaşılınca İstanbul’a, ailesinin yanına bana hamile olarak dönmüş.

Bu bir kâbusun başlangıcıdır.

Babamın, anneme yolladığı son mektuplar 22 Eylül 1952 ve 5 Ekim 1952’dir. Bu mektuplar Aksaray Postanesi’nden aynı anda gelir. Bu aynı zamanda Babamın Annemle kurduğu son temas olur.

Oradaki akrabalarla yapılan temaslardan da bir sonuç alınmaz. Çünkü “Komünist Rejim” baskısı ile insanlar susmuştur/susturulmuştur.

Babam kayıptır…

Ve Bulgaristan Hükümeti’nin, Babamı ansızın gözaltına aldığı ve yargılamaya başladığı anlaşılır.

Suç; “Türkiye Cumhuriyeti lehine casusluk faaliyetlerinde bulunduğu isnadı ile tevkif edilerek ölüm tehlikesi içinde ortadan gaip olduğu….” v.s v.s.

(Bu alıntı İstanbul 18. Asliye Mahkemesi’nin 1959/489 dosya içeriğinden alınmıştır.)

3-5 Temmuz 1991’de Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) kentinde yapılan “1. Türk Bulgar İş Forumu”nda, Türkiye Delegasyonunda bulundum. Bu seyahat vesilesi ile Sofya’ya da gittim ve orada yaşayan akrabalarımla da görüştüm. Çok yaşlı bir bayan akrabam bana şunları anlattı:

“Formalite bir mahkeme yapmışlar. Zaten içeri kimseyi almadılar. O esnada senin doğum haberini almıştık. Babanı ilk ve son defa o gün mahkeme kapısı açıldığında gördüm. İnan oğlum, ölümü bile göze aldım ve babana şöyle bağırdım: ‘İliya, İliya… İstanbul’da bir oğlun oldu ve adını Bojidar koydular.’ Baban bana döndü ve gülümsedi… Çok korktum oğlum ama o an dayanamadım. Nedense bana bir şey yapmadılar.“

(Bojidar: Allah’ın hediyesi demektir.)

Ben babamı hiç görmedim.

Bir babam vardı fakat o benim saçlarımı hiç okşayamadı…

Bir babam vardı fakat o benimle hiç oynayamadı…

Ama o benim varlığımı bildi. Kendisinin koyamadığı adımı işitince gülümsedi.

O yaşlı akraba bana öyle dedi çünkü…

Babamın bir mezarı da yok…

Varsa da ben bilmiyorum…

Babamın varsa mezarında bir dua okunamadı, okuyamadım.  Zira varsa da ben yerini bilmiyorum…

Bulgaristan’ın bana bir “Baba” borcu var. “Son nefesime kadar Bulgarlaristan’a hakkımı helal etmeyeceğim.”

Bari babamı gömdükleri yere bir mezar taşı koydular mı?  Bunu da bilmiyorum.

Ben soyadını taşıdığım babamı hiç görmedim…

Herkesin “BABALAR GÜNÜ” kutlu olsun

Cumhuriyet Çocuğunun Anlatımıyla

Ben Cumhuriyetle yaşıtım, size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil, aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır.

Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur. 1856 Kırım,, 1877 Osmanlı Rus, 1892 Yunan, 1911 Trablus, 1912 Balkan, 1914-18 Birinci Dünya Savaşı, nihayet 1920-22 Kurtuluş Savaşı. Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır. Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimizi bugün bile bilmiyoruz. Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren, Avşar kadını biliyor ve parmağını Alaman’a uzatıyor:

Mektup saldım da varmadı,

Tel vurdum aynı gelmedi,

Alamanya harbeylesin,

Gayri kardaşım kalmadı.

*

Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş; toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur. Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hemşehrim Şarkışlalı Serdari yazmıştır. Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:

Tahsildar da çıkmış köyleri gezer

Elinde kamçısı fakiri ezer

Yorganı döşeği mezatta gezer

Hasırdan serilir çulumuz bizim.

Evlat da babanın sözün tutmuyor,

Açım diye çift sürmeye gitmiyor,

Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,

Başımıza bela dölümüz bizim.

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim.

*

Savaş yılları, Türk aydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum. Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür. Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü. Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darma dağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor: “Mehmedimi gördünüz mü? Mehmedim nerede? Mehmedimi gördünüz mü?”

Falih Rıfkı Atay diyor ki:

“Ana biz senin Mehmedini kumarda kaybettik.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.

*

 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu. Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen Paşa İstanbul’dan ayrılıyordu. Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu: “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideal ve iman götürüyoruz!”.

Bandırma vapuru ile bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca bir şarkı söylüyorlardı: “Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar.”

O tarihlerde, ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur. Tersine memleket bir zifiri karanlıktır. Adana Fransızlar, Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş, başkent İstanbul..

*

Kuvayı Milliye kadrosuyla Türk Halkının önüne düşerek oluşturduğu güçle, Emperyal güçlerin desteğiyle Anadolu’yu işkâl eden Yunan ordularına karşı verdiği başarılı Kurtuluş Savaşları sonucu Anadolu’yu Türk Milletine yeniden bağımsız bağlantısız vatan yapan Başbuğ Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü şükran ve minnetle yat etmek her namuslu Türk vatandaşının vatandaşlık borcudur; vicdani borcudur.

*

 Askeri komutan olarak girdiği her sıcak savaşı kazanmış Gazi Paşamız Mustafa Kemal’i izlerken; O bazen Ulubatlı Hasan gibi rütbesiz askerdir; bazen Mete Han gibi, Attila gibi, Bilge Kağan gibi, Tomris Katun, Osman Bey gibi, devlet başkanı… O bazen Dede Korkut gibi filozoftur. Kaşgarlı Mahmut gibi dilcidir. Uluğ Bey gibi gök bilimcidir. Türkçeden başka bir dil kullanmadan Türklüğün meşalesini Çin Seddi’nden Macaristan’a kadar gönderen Ahmet Yesevi gibi din bilginidir, Yunus gibi, Karacaoğlan gibi, Dadaloğlu gibi, Koçyiğit Köroğlu gibi Türk’ün ruhudur, Mehmet Akif gibi “İstiklal Marşı” şairidir, Atsız gibi “Bozkurtların tarihini yazan adam oğlu adamdır…

O,’’Ebedi Vatanımız Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Bozkurt Başkomutan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRKTÜR’’.

Merhamet Üzerine

Merhamet, sözlüklerde: “Acıma duygusu.”Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma.” “Birinin (veya başka bir canlının) içinde bulunduğu acılı durumuna üzülerek, acısını giderip yerine sevinç ve iyiliği getirmeye çalışmaya veya böyle yapmayı istemeye neden olan duygu.” Olarak tanımlanmaktadır.

Öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Yaya olarak komşu köydeki öğretmen arkadaşımı ziyarete gidiyordum. Köye yaklaştığımda çayırlıkta birkaç erkek çocuğun yerde bir şeye ayakları ile vurarak, birbirleri ile paslaştıklarına rastlamıştım. Önce oynadıkları şeyin top olduğunu sandım. Biraz yaklaştığımda hayretten dilim tutuldu.

Canlı bir kaplumbağayı top gibi tekmeliyorlardı. Zavallı hayvan kan revan içindeydi. Üzüntü ile müdahale ederek bir sürü nasihatte bulundum. Fakat çocuklara kızamadım, bir eğitimci olarak bu öğrencilere merhameti tattıramadığımız için kendime kızarak serzenişte bulundum.

Biz yıllarca çocuklarımıza “sınav aşkı adına” bilgi yükleme yarışına girdik. Öğretimle meşgul olurken, eğitimi ıskaladık maalesef.

İyi insan” yetiştirmeyi öteleyerek, kaliteli meslek sahipleri yetiştirmeye odaklandık. Böylelikle daha çok bilen, fakat insanlık gereği, beklenilen insani davranışlarda bulunamayan bir nesil yetiştirdik.

Mayamızda var olan; “sevgi, saygı, merhamet, hoşgörü, şefkat, duygulanma, nazik olma, , affetme, ötelememe vb.” sözcükleri karakterimize yansıtamadık. Bu güzelim duygular hayatımızdan sessiz sedasız göç ettiler. Çünkü önemsemediğimiz için bizlere kırıldılar küstüler.

Basında; “oğlunu, eşini, babasını öldüren, bankamatikten parasını çeken yaşlıları dolandıran, çantasını kapmak uğruna bir bayanı kaldırımlarda sürükleyen vb.” haberleri gördükçe gözlerim buğulanıyor.

 Sahi bize neler oldu? Neden bu kadar gaddarlaştık? Kuşlara binaların duvarlarında yuva yapan, hayvanlara koruma vakıfları kuran, aç kalmasınlar diye yaban hayvanlarına sistemli yiyecek bırakan bir neslin evlatları, merhametsiz, bencil ve gaddar olamaz, olmamalıdır.

  Durmadan zihnimize bilgi yüklemekle, uğraşırken,  “estetiği, edebi, kendini bilmeyi, paylaşmayı, vefayı, doğru ve dürüstlüğü, adaleti, yardımlaşmayı”, yani kısacası “insanlığı” zihnimizden ayıkladık.

 Geriye; kaba, duygusuz, anlamsız robottan farksız bedenler kaldı. Kendimizden daha varlıklılarla mal toplama hırsına kapıldık. Var olana şükrederek muhtaçları düşünmek aklımıza gelmedi.

Hatta yeri geldiğinde, “kardeşim fakir düşkün kalmamış, hani nerede” gibilerden klişe laflarla “nefsimize teselli vererek”, etrafımızı görmezden geldik. Asansörlerde komşumuza “merhaba” demekten kaçındık. Kalabalıklar içinde gittikçe yalnızlaştık. Bedava olan bir tebessümü birbirimize sunmaktan çekinir olduk.

Sonra da insani hasletlerden yoksun olan bedeni, en pahalı elbiselerle, zihnimizi de şaşırtıcı fakat gereksiz bilgilerle donatırsak daha çekici, saygın  ve orijinal oluruz sandık.

Fakat bunu da başaramadık, çünkü ruhumuza güzellikler bahşeden, insan olmamızın “olmazsa olmazları” yoktu.

Bu yüzden çok bildiğini sanan, övünmeyi kendine paye atfeden, bazen burnu havada, somurtkan, kaba ve rüküş bireylere dönüştük.

Mütevazı, alçakgönüllü, güler yüzlü, merhametli, nazik, vefalı, sade ve doğal tavırlarımız kayboldu. Bunun yerine, güzelim hasletlerin karşıtları yüreğimizi sarmaladı. Acımasız ve bencil duyguların elinde esir olduk.

Böyle olunca; “şiddet ve kötülük, topluma hızla yayılmaya başladı. Maskeli baloya gider gibi, sahte gülümsemelere büründük. Gösterişte sergilediğimiz sevecenliğimizi kalbimize yerleştiremediğimizden, yalnız kaldığımızda, kötü ve çirkin duygularımıza geri döndük.

Bu kez insanlık, kendinde bulamadığı bu hasletleri, hayvanlara öğretmeye, onlardan gördüğü sadakatle teselli bulmaya başladı. “İnsanları tanıdıkça hayvanları daha çok seviyorum.” Söylemi dillerde dolaşmaya başladı.

 Oysa bir zamanlar öz benliğimiz olan davranışları, hep birlikte insanca yaşamaktaydık. Hem de doğayla iç içe, tüm canlılarla barışık bir halde. Kirletmeden ve kirlenmeden… Duru, doğal ve mutlu olarak…

Sevgiyle kalın…

Mûsıkî Dalında (Emekli) Öğretim Üyesi Dr. Göktan Ay Beyefendi ile Müzisyenler ve Müzik Hakkında Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Emekliliğin başlangıcında yeni hayata intibak problemi yaşayanlar olabiliyor. Yeni emeklisiniz yaşadığınız ruh hâlini anlatır mısınız?

Dr. Göktan Ay: Evet bunu hep duyardım. Ancak, ben de böyle bir durum olmadı. Çünkü Mayıs 2024 içinde hazırladığımız Gelecek Sahnede (Bil Kolejleri), Halk Dansları Festivali (Mektebim Koleji), Yüzyılın Şarkıları (Girne Koleji) projelerini hazırlamıştık. Salon tahsisleri, sanatkâr ayarlamaları (Demet Sağıroğlu, Metin Özülkü, Reyhan Karaca ve dostum, radyo programcısı Michael Kuyucu’ya teşekkürler), basın tanıtımları vb. derken 28 Mayıs sabahı İstanbul’da işlerim bitti. Ama emekli olduğum için İTÜ Lojmanını boşaltmam gerekiyordu. 03 Haziran’da da taşınma işlemini yaptık ve ben Manavgat’a geçtim. Dünya varmış…

Ancak, bir Devlet Sanatkârı Emeklisi olarak, iktidara kırgınız. Çalışırken verilen ikramiye ve teşvikler maaşa katılmadığı için, emeklilikte ikramiye ve maaş çok (%40) düşüyor. Belli bir standardı yakalayan sanatkârlar şu anda emekli maaşı olarak 27-28.000 TL alıyor. Oysa TRT bunu yıllar önce yapmış sanatkârlarını korumuş ve daha yüksek emekli maaşı almalarını sağlamıştı.

Koskoca Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın, ‘yıllarca üzerinde çalışıyoruz, inşallah ocak da devreye girecek vb.’ söylemleri hep havada kaldı. AMA YİNE DE GEÇ DEĞİL. Birçok AK Partili Kültür Bakanından daha başarılı işler yapan Sn. M.N.Ersoy’un sorunu kısa zamanda çözmesini ve bu mağduriyeti gidermesini bekliyoruz.

Yaz tatilinde dinleneceğim. Bazı teklifler var, onları değerlendireceğim. Sağlığım elverdiği sürece kültür-sanat-müzik-akademi-eğitim vb. alanlarda iyi iş yapanları tebrik etmeye/desteklemeye, haksızlıklarla mücâdeleye ve üretmeye devam edeceğim.

Çetinoğlu: Problem yaşayanlara tavsiyeleriniz nelerdir?

Dr. Ay: Emeklilik de en büyük problem, çalışırken alınan maaşların %40-60 oranında düşmesi. Hayat emekliler için ucuzlamıyor. Ekmek 10 TL ise emekliye 5 TL’ye verilmiyor. Bakanlık Devlet Sanatkârı’nın ikrâmiyeleri yıllarca söz verilmesine rağmen maaşa katılmaması sebebiyle emekli maaşının 27-28 bin TL olması ülkemizin ayıbı değil mi? Torunlarını sevecek, bayramlarda hediye alacak vb. emekliler tam aksine çocuklarından destek almak zorunda kalıyor. Emeklilikten sonra çalışmak zorunda kalınması ise çok acı…Yabancılar, valiz elde seyahat ediyorlar.

Bunlar maalesef ÜLKENİN GERÇEĞİ İSE (Ak Parti 22 yılda bu konuda reform yapamadı) ONA GÖRE TUTUM ALMAK GEREK. Meselâ İstanbul gibi büyük şehirleri terk etmek, memlekete veya daha sâkin bir yere yerleşmek düşünülebilir. Ekonomiyi daha ön plâna almak şart. Mümkünse çok yormayan ama zihnî ve hareket kabiliyetini kaybetmemek için çalışmak veya bâzı illerde (mesela Antalya) emekli kahveleri var, orada buluşmak, gazete okumak, gündemden kopmamak, müzik-spor derneklerine gitmek, toplum gönüllüleri dernek ve vakıflarında görev almak vb. düşünülebilir. Bu konuda çok fazla site var, bakılabilir: https://heryasta.org/heryasta/aktif-emekliler-emeklilik-hayatini-anlatiyor/

Çetinoğlu: Emeklilik hayatının devamı için program hazırladınız mı? Neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Dr. Ay: Ülkemizde olanları tâkip etmeye, sosyal medya paylaşımları yapmaya, projeler hazırlamaya vb. devam edeceğim. Vakıf Ünniversitesi Konservatuvarlarından teklifler var, ama idâreci olmak istemiyorum. Belki kabul ederlerse 1-2 gün gidebilirim. Biraz önce dediğim gibi şu anda kapalıyım, çünkü çok yoruldum. Hayat kısa.

Çetinoğlu: Ülkemizde müzik eğitimine geniş bir açıdan bakma ve görme imkânınız oldu. Tespitlerinizi açıklamak ister misiniz?

Göktan Ay: Müzik özel bir alandır, yetenek ister. Bu uluslararası bir kabuldür. Her ‘Okul Öncesi Eğitimi’ alan kişinin ‘müzik yeteneği’ olmak mecburiyetinde değildir. İki yarıyıl, haftada bir saat ‘müzik eğitimi’ dersi almakla, bu açık giderilemez. Son söz: Okul Öncesi Eğitimi mezunları, müzik alanı eğitim almadıkları için mecburiyet olmadıkça müzik derslerine girmemelidir. Okulöncesinde müzik derslerine de branş öğretmenleri girmelidir.

Kurumlarımızda devam eden, çoksesli müzik-Türk müziği savaşının da 2024 Türkiye’sinde sona erdirilmesi şarttır. Hiç kimse; gençlerin istediği alanda müzik eğitimi almasına, istediği çalgıyı çalmasına engel olmamalıdır. Eğitim, kişinin hakkıdır. Müzik eğitimi kısıtlanmamalıdır. Müzik Eğitimi ABD’de; ‘müfredatlar/içerikler değişerek, çok sesli müzik yanında, Türk müziği eğitimi ve çalgıları eğitime açılarak, Blok Flüt eğitimden çıkarılarak’ yapılacak bir çalışma ile ülke müzik eğitimi rahat bir nefes alacaktır.

1800’e yaklaşan yazılarımda eğitim-kültür-müzik alanlarında olumlu işleri tebrik ettim, mahzurlu gördüklerimi çözüm göstererek yazdım. MEB Şuralarına katıldım, ama uygulandığını görmedim. Son örnek Sn. Mahmut Özer’in yaptığı ve MEB Şura sonuçlarını uygulayamadan Bakanlık’tan alındığı ve Sn. Yusuf Tekin ile 9. defa değiştirilen ve yoğun eleştiri alan eğitim sistemidir.

1/ 30 yıl düzenli sempozyum yaptım, yüzlercesine katıldım, ama çoğunun sâdece unvan almada kullanıldığını, idâreciler veya alandaki arkadaşlar tarafından okunmadığını,

2/ Her kişinin kendini ödül almaya lâyık gördüğünü, ‘benlik’ duygusunun müzik alanında çok yoğun olduğunu, yazdığı kitabın ‘alanında tek olduğunu’ söyleyebildiğini ama satışta olmadığını, 30 yıl, alanında özgün ve tek olan İstanbul Türk Müziği Festivali’ni yaptım. Prensip olarak ödüllerde, misâfir solistlerde, koro şeflerinde Türk Müziği Devlet Konservatuvarı (TMDK) mezunu olmayı ön planda tuttum. Ancak; İstanbul Teknik Üniversitesi TMDK’da görevli (çalgıcı/şarkıcı/koro şefi) olanlar dışında, idârecilerin ve akademisyenlerin ‘bu hoca ne yapıyor?’ diye merak etmediğini, etkinlikleri izlemediğini, desteklemediğini,

(Bu arada Festivale destek veren; Kültür ve Turizm Bakanlığı TRT ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere İstanbul İlçe Belediye Başkanları’na, Müzik Vakıf/Dernekleri Başkanlarına, Yönetim Kurullarına çok teşekkür ediyorum.)

3/ Sosyal medyada eğitim-kültür-müzik alanında yazdığım/yazılan, attığım/atılan tweetlere müzik-sanat-kültür insanlarının ilgisiz olduğunu beğenmekten imtina ettiklerini,

4/ Müzik alanında çalışmalarını görmediğimiz, yayımlanmış eseri olmayan kişilerin Doç./Prof. olduğunu,

5/ Konservatuvar, Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Müzik Eğitimi Ana Bilim Dalı, Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü lisans mezunu olmayanların, yönetmeliklere aykırı olarak (Müzik dışında örnek yoktur) Müzik alanında Doktora yaparak, Müzik Kurumlarında akademisyen olduğunu,

6/ Bir sanatkârın diğer arkadaşının konserine gitmediğini gördüm.

Gördüm ama kırmadan, hak yemeden, hakkımı yedirmeden 42 yılı doldurdum. Sanıyorum Konservatuarda en çok uyarıcı/yanlışı dillendirici vb. dilekçe veren bir akademisyen oldum.

Çetinoğlu: Mûsıkînin insan hayatındaki yeri hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Ay: Müzik, insanlar arasında güçlü bir bağ kurmanın ve iletişim kurmanın önemli bir aracıdır. Her kültürde müzik, toplulukların bir araya gelmesini, dans etmesini ve türkü/şarkı söylemesini sağlar. Böylece insanlar arasında duygu bağları oluşturur ve sosyal dayanışmayı artırır. Ritimler ve ezgiler beyindeki alfa dalgalarını uyarır ve kişiyi sâkinleştirir, gevşetir. Müzik, matematikle alâkalı düşünceyi güçlendirir ve öğrenme, dinleme gibi fonksiyonlara yardımcı olur! İnsanın ruhunu sâkinleştirir, onu hür ve bağımsız kılar. Düzenli/kaliteli müzik, kalp atış hızını düşürerek vücudu sâkinleştirir. Ayrıca müziğe odaklanmak, stresi azaltır ve zihni sâkinleştirir. Müzik, stresli durumlarla başa çıkma becerisini artırır ve rahatlama hissi sağlar. ‘Müzik ruhun gıdası’ sözü yanlıştır, çünkü ‘ruh, müziğin gıdasıdır.’ Târihimizde müziğin; hastalıkların iyileşmesine yardımcı olduğunu, tedaâvide kullanıldığını, kalp rahatsızlıklarının da tedâvi sürecini hızlandırabildiğini biliyoruz. Severek izlediğimiz tiyatro, film, dokümanter ve benzeri yapımlar müzikle örülerek insanların görüşüne sunulmaktadır. Daha ne olsun; Her yerde Müzik, her şeyde Müzik!

Bestesi ve güftesi Yesari Asım Arsoy’ a ait olan ‘Ömrüm seni sevmekle nihâyet bulacaktır isimli hüzzam eserin sözleri, sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed için yazılmış. Eseri dinlerken duyulan hazzın boşuna olmadığı anlaşılıyor. Ancak, günümüzde bu gerçek bilinmiyor.

Bestekâr, yorumcu, rahmetli Alâeddin Yavaşca hocamız; ‘Ben Kilisliyim. Dedem hâfızdı. Bahçemizde Kur’ân okumaya başladığında etraftan bülbüllerin gelip dinlediğini bizzat görmüşümdür. Fakat dedemin ölümünden uzun bir müddet sonra, memleketime gittiğimde baktım ki, ağaçlar kurumuş, evimiz çökmüştü, kuşlar da gelmez olmuştu’ diyor. ‘Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok’ isimli eserini bunun üzerine bestelediğini ifâde ederdi…

Türk sanat-halk müziğinde anlam yüklü çok eser var… Şu sözü de buraya bırakalım; ‘Mûsıkî âlimin ilmini, âşıkın aşkını, fasıkın fıskını* artırır’

*fısk: Âyetleri yalanlamak, ikiyüzlülük, Allah’a ortak koşmak, günah işlemek

Çetinoğlu: Tespitlerinize göre insanlarımızın bu durumu kavrayıp değerlendirdiklerini söyleyebilir misiniz?

Dr. Ay: İktidarın en başarısız olduğu alan maalesef Eğitim, Kültür ve Sanat oldu. Yılda bir defa ödül vermekle iş çözülmüyor. 9 defa MEB Bakanı ve sistem değişti. Kültür ve Turizm Bakanlıkları birleştirildi, 7 Bakan değişti, ama sinerji yaratılamadı. Çünkü biri değerleri derlemek/saklamak/arşivlemek/ korumakla görevli, birisi sergilemek/pazarlamak/satmak/para kazanmak üzerine kurulmuş. Zaten Sn. Erdoğan’ın Bakan olarak atadığı; Ömer Çelik, Mahir Ünal, Mustafa Destici v.b. kişiler kültür-sanat alanı insanı değildi. O sebeple yeni dönemde (Türkiye Yüzyılı) mutlaka bu ülkede; KÜLTÜR BAKANLIĞI, YÜKSEKÖĞRETİM BAKANLIĞI VE MEB MÜZİK GÜZEL SANATLAR VE SPOR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ihdas edilmelidir. Çok yazıyorum ama ümitsiz olduğumu belirtmek isterim. Çünkü ülkede kültür-sanat hayatın bir parçası olarak değil, maalesef eğlence olarak görülüyor. Kültür Yolu Festivali’nde bile sürekli kendi müziğimiz yerine Pop Müziği Yorumcularına yer verilmesi bunun bir ispatıdır.

Müzik Vakıf/Dernekler olmasa Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği ortada kalacak gibi. Konservatuvarlar (sayı 53 oldu) hâlâ kendi kabuğunu kıramadı. Kendi içlerinde yaptıkları konserler ile iş yaptıklarını sanıyorlar. Millî/Milletlerarası Festivallerde yer almayan Müzik Kurumu kendini ispat edememiş, ağırlığını koyamamış demektir.

Ülkemizde iki türlü konservatuar vardır. Bazıları Devlet Konservatuarı’dır ki, Türk müziğini kapıdan içeri sokmaz, bazıları da Türk Mûsıkîsi/Müziği Devlet Konservatuarı (TMDK) veya Devlet Türk Mûsıkîsi/Müziği Konservatuarı (DTMK)’dır ki, çok sesli ve Türk müziğini birlikte öğretir. Batı müziği eğitimi veren Devlet Konservatuarı’ndan yetişen öğretmen, Türk müziği hakkında bilgi sâhibi ol(a)madığından, dersler de yeterli olamamakta, müfredata konulan; Türk müziği bilgilerini, makamlarını, çalgılarını v.b. öğretememektedir. Buna karşılık TMDK/DTMK mezunları, öğrencilere daha yakın olmakta, çoksesli müzik yanında, onların; dilinden, âşığından,

bestekârından, türkülerinden de ve benzerlerinden bahsederek/örnekler vererek ‘ortak bilinçlenmeyi’ devam ettirmektedirler. Kısaca; bugün, konservatuar mezunlarına yasak getirseniz, müzik eğitimi tamâmiyle aksayacaktır. Demek ki, önce; konservatuarlar arasındaki bu zıtlığı gidermek, ‘topluma yararlı’ ve ‘sanatkâr yetiştirir’ hâle getirmek lâzım. İyi olmayan öğrenci bir üst sınıfa geçmemelidir. Ders geçme notu 50 dahi olsa, o elli, 70 değerinde olmalıdır. Eğer konservatuarlarda ‘sanatkar yetiştirmek’ tek kriter/seçenek olacaksa; o zaman yapılanmada yeniliklere gitmek, programları yenilemek gerekmektedir.

Çetinoğlu: Türk mûsıkîsi ile meşgul olanlar, umumiyetle sâkin, kavgadan uzak, anlayışlı, nâzik, centilmen, duygulu, merhametli insanlar… Mûsıkînin insan karakterine tesiri midir, yoksa bu özelliklere sâhip olanlar mı mûsıkîye yöneliyor?

Dr Ay: Elbette, yukarda müziğin insan üzerindeki etkisinin getirdiği yetkinlikler. Bir kişinin kendi içinde sâkin olması iyidir de eğitim aldıkça çok değişecektir. Ben İTÜ TMDK’da öğrenciliğinde sessiz, ışık vermeyen öğrencilerimizin şu anda en popüler isimler olduğunu görüyorum. Bazıları zâten çılgın ve afacandı, popüler oldular yine öyleler.

Ayrıca tasavvuf müziğiyle meşgul olan, ney üfleyen kişilerde bu sâkinliğin, derinliğin, merhametin vb. çok fazla olduğunu düşünürüm. İkinci olarak âşıkların deyişlerinden ilham alan THM yorumcularının da bu sözlere, aşıklara vb. uygun yaşadıklarını söyleyebilirim. TSM yorumcuları da müzikte her zaman ast solist olmaları ile bu müziğin ağır, sâkin, centilmen olmasını sağlamışlardır.

Türk müziğinde; güzel Türkçe, diksiyon*, ağız*-lehçe*, üslup*, tavır*, prozodi* hatalarını giderici okuyuş, doğru sunuş vb. çok önemlidir.

*diksiyon: Seslerin, kelimelerin, vurguların, mânâ ve duraklarının hakkını vererek söyleme biçimi.

*ağız: Alt lehçe; aynı standart dilin birleştirdiği lehçe içinde birbirine benzeyen konuşma biçimlerinin ve birey dillerinin toplamı.

*lehçe: ‘Diyalekt’ olarak da ifâde edilir. Bir dilin belli bir coğrafî bölgedeki insanlar tarafından konuşulan çeşididir. Lehçe sözcüğü Türkçeye Arapçadan geçmiştir.

*üslup: Deyiş, söyleyiş biçimi, tarz.

*tavır: Bir eserin, solistin kendi kişiliğine/üslubuna bağlı kalarak kendisine has sunuş biçimi.

*prozodi: Müziğin sözlere, sözlerin nağmelere, çeşitli vasıtalarla uygulanmasına ve her ikisinin de beste diksiyonu, mânâ ve âhenk bakımından başarılı bir şekilde kaynaşmasıdır.

Çetinoğlu: Gazetelerin üçüncü sayfalarında umumiyetle, âile içi veya toplumun diğer kesimlerindeki insanların yaralama, öldürme haberleri yer alıyor. Bu sayfalarda müzisyenlerin ismine rastlanmıyor. Bu çok önemli olguyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Ay: Bu olaylar tamamen cehâlet ve bilinçsizlikten. Millet psikolojik rahatsızlık geçiriyor, cinnet hâli yaygın. Problemler, meseleler şiddetle çözülmüyor. Evlilik gibi ayrılık da bir sonuç. Hâlâ eski eşi tâkip etmek, yaralamak, öldürmek hasta insan hâlidir. Sahneye alkol almadan çıkmak mucize gibi. DJ’lerin çoğu alkol bağımlısı olmuş. Müzisyenlerimizde alkol vb. alışkanlığı çok fazla. Müzisyenlerden gelen haberlerde çoğunlukla içkinin tesiri ile istediği şarkıyı söylemeyen veya bilmeyen yorumcuya yapılan çirkin saldırılar medyada yansıdı. Pandemi zâten en çok müzisyen arkadaşlarımızı vurdu, çoğu çalgılarını sattı. Müzisyen arkadaşlarla birliktelikler, ayrılmalar maalesef sık yaşanıyor. Ama çok şükür intikam/intihar aşamasına gelinmiyor.

Çetinoğlu: Kimin olduğunu tespit edemediğim bir beyit:

Mûsıkî hikmete dâir fendir Bilene bilmeyene rûşendir

Yorumlar mısınız?

Dr. Ay: Anlamlı ve güzel bir söz. Müziğin ‘beşikten mezara kadar insan hayatının her döneminde varlığını gösterdiğini ve türkülere-şarkılarla dile getirildiğini biliyoruz. Sâyenizde yeni öğrendiğim bu sözü araştırdım; Erzurumlu İsmail Hakkı Efendi: “Musıki hikmete dair fendir / Bilene bilmeyene ruşendir / Nice esrarı var idrak edecek / Yer gelür sineleri çak edecek.’ mısralarıyla müziğin bir hakikat olduğunu fen gibi ‘kurallı ve elle tutulabildiğini’ ifâde etmiş.

Hammamizade İsmail Dede Efendi’nin özel meşk defterine, ‘Musıki ahlak-ı beşeri tasfiye eden bir ilm-i şeriftir.’ diye yazdığı kaynaklarda belirtiliyor…

Rahmetli, Bekir Sıtkı Sezgin ise; ‘Musıki bir nimettir, Hüsn-i istimal gerekir’ demiştir.

Rahmetli Ömer Tuğrul İnançer: ‘Sen’den eserdir’ diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Her nakışta nakkaşı görebilme meselesidir. O, ‘benim’ diyen tasavvufla meşgul olmuş kişilerin, erbabı diyemeyeceğim, ehli diyemeyeceğim, meşgul olmuş kişilerin anlayamayacağı bir meseledir, ki tevhid meselesidir bu. Nakışta nakkaşı bulabilmek, yaratılmışta yaratanı bulabilmek meselesidir. Ve bulduğun zamanda sevmeye zâten mahkûm olursun, en güzel O çünkü. yegâne sevilmeye layık O. O zaman ‘Severim her güzeli senden eserdir diyerek’ kemâle erer. Bu mânâda düşünen kişi bu şarkıyı ayağa kalkıp, ceketini ilikleyip öyle dinler. Şarkı diye tahfif etmez*.’ Sözlerini de not edelim.

*Tahfif etmek: Okunduğunda veya üzerinde düşünüldüğünde Allahü teâlânın korumasına kavuşmaya vesîle olan âyet-i kerîmeler. Kısaca müzik; insanlığın ahlâkını düzelten, hikmete dâir bir ilimdir. O sebeple bâzı üniversitelerimizde müzik alanı Sosyal Bilimler Enstitüsünde, bazılarında Fen Bilimleri Enstitüsünde yer almaktadır. Fizik-aritmetik-ses bilgisi-akustik vb. müziğin ses sistemini ortaya koymaya yarar. Önce sistem mi? Yoksa eserler mi? sorusunun cevabı, ‘eserler’ olarak karşımıza çıkar.

Çetinoğlu: İlginiz ve zahmetleriniz için teşekkür eder, sağlıklı ve huzurlu günler dilerim.

Muhabbet ve selâm ile…

Dr. Ay: İlk emeklilik düşüncelerimi ifâde etmeme imkân verdiğiniz için teşekkür ederim.

Dr. Öğretim Üyesi GÖKTAN AY: İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatkâr Öğretim Üyesi, Yazar, İletişim Dr., Folklor Araştırmacısıdır. 1957 yılında Artvin-Ardanuç’da doğdu. İlk, orta, lise tahsilini babasının öğretmenliği sebebiyle Tokat’ta yaptı. 1974’de Kültür Bakanlığı Halk Dansları Eğitim Merkezi’nde göreve başladı. Aynı zamanda Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi Müzik Bölümüne devam etti. 1975’te İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kurulması ile Temel Bilimler Bölümü’nün imtihanını kazandı, Konservatuarın ilk öğrencilerinden ve mezunlarından oldu. 1979’da ilim imtihanlarını vererek ‘asistan’ olarak göreve başladı. 1982’de çıkarılan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Kanunu ile Konservatuarın İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörlüğü’ne bağlanması ile ‘Okutman’, 1985’te Üniversitelerarası Kurul’ca yapılan ‘yabancı dil imtihanlarını vererek ‘Sanatkâr Öğretim Elemanı’, 1987’de ‘Yardımcı Doçent’ unvanlarını alarak ‘Sanatkâr Öğretim Üyesi’ oldu. 1988’de devam etmekte olduğu İ.Ü. İletişim Fakültesi Radyo-TV yüksek lisans ve doktora programlarını tamamlayarak ‘Dr.’ Unvanını aldı. Konservatuarda Türk Halk Oyunları (T.H.O.) Bölüm Başkan Yardımcısı, T.H.O. Bölümü A.S.D. Başkanı, Çalgı Eğitimi Bölüm Başkan Yardımcısı, Konservatuar Yönetim Kurulu Üyeliği, Konservatuar Müdür Yardımcılığı, Konservatuar Müdürü Projeler Danışmanı görevlerinde bulundu. Türk kültürünü tanıtmak ve geliştirmek maksadı ile çok sayıda toplantılar düzenledi, sempozyumlara katıldı, Danışma ve İlim Kurulları’nda yer alarak destek verdi. Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde Türk Halk Müziği toplulukları kurdu, yönetti, konserler verdi. İ.T.Ü Türk Mûsikîsi Devlet Konservatuvarı Mezunlar Derneği’ni kurdu (1989), Başkanlığını uzun süre devam ettirdi, Genel Kurul kararı ile ‘Şeref Başkan oldu.

Konservatuvarda; lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlikte önemli tezlere danışmanlık yaptı. Üniversiteler Kanunu’nun gözden geçirilmesinde ‘rapörtör’ olarak görev aldı. Millî Eğitim Bakanlığı Şuralarında ‘kültür-sanat alanında’ çağrılan isim oldu. Türk Müziği Dernek ve Vakıfları Dayanışma Konseyi’ni (Müzdak/1993) kurdu. Ülkenin, alanında tek ve özgün festivali olan ‘İstanbul Türk Müziği Festivali’ni, her yıl kaliteden vazgeçmeden (30. yıldadır) devam ettirerek, klasik hâle getirdi. Konserleri T.R.T. ekranlarından, bildirileri Kültür Bakanlığı’ndan yayınlayarak ülke çapında yaygınlığı sağladı. Müziğin ve Konservatuvarların Batı – Türk diye ayrılmalarının yanlış olduğunu ısrarla belirterek, ‘Millî Devlet Konservatuvarı’ yapılanma modelini hazırladı ve Y.Ö.K.’e sundu. Kanal 6’da canlı, T.R.T İstanbul Radyosu’nda açıklamalı programlar hazırladı, T.R.T. İstanbul Televizyonu ve özel kanallarda programlara misâfir oldu, akademik destek sağladı. Türk Musıkisi Vakfı Mütevelli Üyesi ve Başbakanlık Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü (GSGM) Türk Halk Oyunları Gözlemcisi olup, Başbakanlık Gençlik Hizmetleri Dâiresi Başkanlığı T.H.M.; ‘Danışma Kurulu Üyesi, Kurslar Akademik Danışmanı – Öğretim Üyesi ve Seçici Kurul Üyesi’ olarak fahri görevler yapmaktadır. Folklora Giriş (1990) ve Folklor (Halkbilim) – (1999), Müzik’te Yanlış Bilinen Doğrular – (2020), Türkiye’de Müzik Eğitimi ve Müzik Kurumlarımız – (2020) adlı kitapları yayınlandı.

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü 2233 Yaşında

Tarihi kahramanlıklarla ve nice zaferlerle dolu Kara Kuvvetleri Komutanlığımızın 2233’üncü kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.

Kara Kuvvetleri Günü

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) en büyük gücü olan Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 2 bin 23ü. kuruluş yıl dönümü kutlanıyor.

“Şanlı tarihimizin şahidi, nice zaferlerimizin mimarı, her zaman asil milletimizin emrinde ve görevinin başında olan Türk Kara Kuvvetleri’mizin 2233’üncü kuruluş yıl dönümü kutlu olsun.”

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü Tarihçesi

Türkiye’de “Türk Kara Ordusu”‘nun kuruluş tarihi, Yeniçeri Ocağının kurulduğu 1363 yılı olarak kabul edilmekteydi. Tarihçi, Hüseyin Nihal Atsız 1963 ve 1973’te Kara ordusunun kuruluş tarihinin Mete Han’ın tahta geçtiği MÖ 209 olması gerektiğini belirtmiştir.

Büyük Hun Devleti’ne âit ilk organize ordunun kuruluş tarihi olan MÖ 209 yılı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın da kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

28 Haziran 1963’te Türk Ordusu 600. kuruluş yıldönümünü kutladı. O tarihlerde, Türk Kara Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi, yeniçeri ordusunun kurulduğu 1363 yılı olarak kabul ediliyordu.

Aynı yıl, Turancılık fikrini savunan Nihal Atsız, bunu eleştirerek Hiung-nu hükümdarı Mete’nin onluk sisteme dayalı bir ordu kurduğu düşünülen tarih olan MÖ 209 yılının “Türk Ordusu”nun da gerçek kuruluş tarihi olduğunu iddia etti.

1968’te Yılmaz Öztuna ise, genelkurmay başkanı Cemal Tural’a bu öneriyi sundu. 1973’te ordunun kuruluşunun 610. yıldönümü kutlanırken Atsız bu iddiayı yeniden öne sürdü.

12 Eylül Darbesi’nden sonra bu iddia benimsendi. Hâlen, MÖ 209, Kara Kuvvetleri Komutanlığının kuruluş yılı olarak kabul edilmektedir.

Cumhuriyet Dönemi Öncesi Türk Kara Kuvvetleri

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın temeli, M.Ö. 209 yılında, Büyük Hun İmparatoru Mete Han tarafından atılmıştır.

MÖ 209 yılında Büyük Hun İmparatorluğu Hükümdarı, Mete Han’ın tahta çıkışından sonra kurulan düzenli Türk Kara ordusu, ilk organize ordu özelliğini taşımaktadır.

İlk kez Mete Han’ın kurduğu düzenli Türk kara ordusunda, 10 bin atlıdan oluşan en büyük birliğe, ‘tümen’ adı verilmiştir. Tümenler, on, yüz, bin kişilik bölüklere ayrılarak başlarına tümenbaşı, binbaşı, yüzbaşı ve onbaşı rütbelerine sahip komutanlar görevlendirildi.

Büyük Hun İmparatorluğu Hükümdarı, Mete Han’ın organize ettiği ilk ordu modeli, günümüze kadar uzanan ve hüküm süren Türk devletlerinde de devam etti. Özellikle Göktürkler, Uygurlar, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk ordusu, dünyanın sayılı ordularından biri oldu.

Dandanakan Meydan Muharebesi’nde, 1040 yılında, Gaznelileri yenerek, bağımsızlığına kavuşan, 26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizanslıları yenerek, Anadolu’yu yeni Türk yurdu yapan Büyük Selçuklu Devleti’nde Kara Kuvvetleri’nin teşkilat ve eğitimi sağlam esaslara bağlandı.

Büyük Selçuklu Devleti’nden sonra Anadolu Selçuklu Devleti de mükemmel ordular meydana getirdi. 1299 yılında kurulan Osmanlı İmparatorluğu hızla büyüyüp, güçlenirken, bu güçlenmeye paralel olarak 1363’ten itibaren Anadolu dışına çıkan Osmanlı orduları; batıda Sırpsındığı, Kosova, Niğbolu, Varna, İstanbul’un Fethi ve Mohaç; doğuda Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye muharebelerinde büyük zaferler elde etti.

Osmanlı Devleti ilk teşkilatlı ordu

Osmanlı Devletinde ilk teşkilatlı ordunun ortaya çıkışı Sultan I. Murat zamanında oldu. Tarihte ilk süvarili ordu olma niteliğini taşıyan Osmanlı ordusu, önceleri yalnızca atlı akıncılardan oluşurken, daha sonra yaya birliklerin de katılmasıyla ‘Yeniçeri Ocağı’ adı altında sürekli yapıya dönüştürüldü. ‘Yeniçeri Ocağı’, imparatorluğun yükseliş dönemlerinde elde edilen zaferlerde de önemli rol oynadı.

İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ordu teşkilatında yeni düzenlemeler yapılarak, silah ve malzeme miktarı artırıldı. Ancak daha sonra Trablusgarp ve Balkan Savaşları nedeniyle ordudaki gelişmeler sekteye uğradı. Bunun hemen arkasından 1. Dünya Savaşı’na giren Türk ordusu, Galiçya’dan Yemen’e ve Kafkaslar’a kadar uzanan cephelerde kısmi başarılar kazanırken, Çanakkale Zaferi’yle birlikte adını tarihe altın harflerle yazdırdı.

Cumhuriyet Dönemi Türk Kara Kuvvetleri

Türk Kara Kuvvetleri, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan Kurtuluş Savaşı’nda sonra Cumhuriyet döneminin başında 2’şer 9 kolordu ve 3 süvari tümeninden oluşan 1., 2. ve 3. Ordu müfettişliği halinde teşkilatlandırıldı. Ordu Komutanlıkları 1 Temmuz 1949’da kurulan Kara Kuvvetleri komutanlığına bağlandılar.

1923 ve 1939 yılları arasında, ordunun tüm giyecek ve diğer levazım ihtiyaçları ile Silahlı Kuvvetler’in donatım malzemesi, milli fabrikalarda yapılacak hale geldi.

Kara Kuvvetleri’nin silah ve malzemesinin tamir ve ıslah için Ankara’da askeri fabrikaların temeli atıldı ve faaliyete geçirildi. Lüleburgaz’da, 1934’te ilk tank birliği kuruldu. Kara Harp Okulu ve Harp Akademisi’nde, 1936 yılında yeniden öğrenime başlandı.

Türk Silahlı Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri’nin gelişimi açısından 1939 yılı önemli yıl olmuştur.

II. Dünya Savaşı Dönemi

2’nci Dünya Savaşı döneminde, başta 10 olan kolordu sayısı 15’e çıkarıldı. İkinci Dünya Harbi tehlikesi Türkiye Cumhuriyeti’nin de kapılarını çaldığından, ihtiyaçların seferi kuruluşa göre karşılanması gerekiyordu. Bu maksatla çeşitli safhalarda aşağıdaki faaliyetler gerçekleştirildi.

Kara Kuvvetlerinin seferi duruma geçmesi ve seferde teşkil edilecek tümenlerin kurulmasıyla, 10 olan kolordu sayısı, 15’e çıkarılmıştır.

Paraşüt birlikleri teşkil edilmiştir.

Batı Anadolu’daki birlikler takviye edilmiştir.

Doğu sınırlarımızdaki birliklerimiz takviye edilmiştir.

Doğuda ve batıda iki cephede de yeterli derecede kuvvetli olabilmek için, bütün sınıflar silah altına alınarak, eksik bulunan muhabere ve istihkâm birliklerinin, zırhlı tugayların ve ölçme alaylarının kadroları takviye edilmiştir. Barışta bütçe yetersizliği nedeniyle teşkil edilememiş, ağır makineli tüfek bölükleri, koşulu ve çakılı topçu bataryalar ve nakliye kolları kurulmuştur.

1990 yılında Varşova Paktı’nın çöküşü ve SSCB’nin dağılmasıyla dünyada güç dengeleri altüst oldu ve soğuk savaş dönemi sona erdi. Bu kapsamda; birçok büyük devlet, ordularını küçültüp, sayıca daha az fakat daha etkin ordular oluşturmaya başladı. Bu kapsamda tümen teşkilatı yerine birlikler tugay şeklinde teşkilatlandırıldı ve kolordulara bağlandı. Ayrıca hareket kabiliyeti ve ateş gücünü artırmak amacıyla tugaylar ağırlıklı olarak zırhlı ve mekanize birlikler halinde oluşturuldu.

Türk Kara Kuvvetleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en büyük kuvvetidir. Bünyesinde 4 Ordu, 14 Kolordu, 8 Mekanize Tümen, 11 Zırhlı Tugay, 23 Mekanize Piyade Tugayı, 15 Motorize Piyade Tugayı, 8 Komando Tugayı, 4 İnsani Yardım Tugayı, 5 Topçu Tugayı bulunur. Ayrıca Kıbrıs’ta Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri adı altında yaklaşık bir kolordu seviyesinde yaklaşık 60.000 Personel bulundurmaktadır. Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin korunması ve kollanması ile ilgili kendisine verilen görevleri yerine getirir. Türk Kara Kuvvetindeki asker (er ve erbaş) sayısının 550.000 üstünde olduğu sanılmaktadır.

Gelişen teknolojiyle birlikte her geçen büyüyen Kara Kuvvetleri Komutanlığı, özellikle son yıllarda üretilen yerli ve milli savunma araçlarıyla gücüne güç katmıştır.

Türk Kara Kuvvetleri Arması

TKK armasının özellikleri, temsil ettiği değerler ve ifade ettiği semboller

4 adet büyük yıldız; Kara Kuvvetleri Komutanlığının seviyesini,

Bordo zemin üzerine ay yıldız; Türk Milletinin emrinde olunduğunu,

Kılıç ve meşe yaprağı çelenk; Kararlı ve güçlü Kara Kuvvetlerini,

Atatürk Silüeti; En büyük Komutan olan Atatürk’ün Kocatepe’deki sembolünü,

Defneyaprakları; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” ilkesini,

16 adet küçük yıldız; Tarihte kurulmuş 16 Türk Devletini,

M.Ö. 209 rakamı; Kara Kuvvetlerinin kuruluş yılını temsil eder.

Türk Silahlı Kuvvetleri Kuruluş Tarihi, Türk Kara Kuvvetleri Kuruluş Tarihi

28 Haziran Kara Kuvvetleri Günü 2233 Yaşında – Nukteler