8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 144

Felâh yahut İlham

 Korkuyorum ermeğe felâha,

Çün gidecek ilhamım, hülâsa

İmdi ki beni ben yapan budur,

Öyleyse ey ilhamım sönme, kudur!

Efkârım şudur vardır ilham perisi,

Sensin o peri, yani hâlîdir gerisi.

Felâhtan korkum: sensin asıl,

Ah gençlik! Ey ilâhi! Geçmiyor bu fasıl!

xxx

Olduk

Sensin o kişi eden beni perişan,

Olsa ne eder mal, mülk veyahut şan?

Perişan eden kişi, kır şu hududu.

Lakin sırf onu; kırma bu umudu.

Seyis ve at, Frank ve Bağdat.

Tekerrür eder şiiratımda, ‘yetmiyor kelimât!’.

Öleceğiz evet, ölüm bize çok yakındır, ikimizde fâni.

Lakin dünya hayatında olmayalım ilk mısradaki cümle-i sânî.

Ne Kavga Ama!

“Bizim çocuk Merih Demiral bana göre tarihi bir uyanışın işaret fişeğini yaktı! Hani Allah’ın da bir hesabı vardır derler ya, tam öyle bir durum oldu… İnşallah Türkler er veya geç uyanacak!”

Yüzyıllardır Türkler üzerinde büyük bir kavga yürütülüyor. Türk’e karşı bu kavgayı yürütenler bıkmadılar usanmadılar. Türk’ün ise genelde bu kavgadan haberi yok. Bir kısım Türk ise az imkanla büyük mücadeleler vererek en azından bu kavganın devamını sağlıyor.

Turgut Özakman’ın deyiminden yola çıkarak “Çılgın Türkler” olarak adlandırabileceğimiz bu çelik çekirdek, günümüzde de kavgadan galip çıkabilmek ve tehlikeleri savuşturabilmek adına inanılmaz bir ter akıtıyor. Bu kavgada Türk tarafının en büyük handikapı; farkındasızlıktır. Türk veya kendini Türk hisseden çoğunlukta, meselenin özünü kavramak açısından, büyük sıkıntılar mevcuttur. Bunu 10 Ağustos’da yapılacak “Cumhurbaşkanlığı Seçimleri” açısından da görüyoruz. Halen Türk olmayanın karşısındaki “Türk’üm” diyenden yana, kesin ve net tavırlar alındığını göremiyoruz.

Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin gittiği olumsuz nokta, Türk’ten gayri herkesin malumudur. Ve bu, bir günlük iş değildir. Kavganın diğer tarafının kesin hedefi; Türkleri Asya bozkırlarına döndürmek ve mümkün olduğu gün toptan yok ederek, tarihten silmektir.

Bunu da çeşitli vesilelerle yani konferans, sempozyum, televizyon programları, kitaplar, makaleler, röportajlar, sinema filmleri, belgeseller, romanlar, hikayeler ve şiirlerde ifade etmektedirler. Türk; bunları yeterince takip etmediği, tarih şuuruna sahip olmadığı ve çoğunluğun “Kızıl Elma”sının bulunmaması gibi sebeplerle fark etmemektedir.

Günümüzde yaşadıklarımızın ama tüm yaşadıklarımızın, doğal olduğunu ya da tesadüfler sonucu geliştiğini söylemek aptallık ötesi bir ahmaklık olur. Eğer cahilimiz ve alimlerimiz akıllı olsalardı Türkler bu duruma düşerlermiydi? Yirmi yıl önce kaleme aldığı “Türk Hakları” adlı kitabında Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol “Türkiye’de Türklüğün ve Türklerin düşündürülmüş bulunduğu derece göz önüne alınacak olursa.” derken herhalde gelecek olarak gördüğü günümüze de atıfta bulunuyordu.

Eski MİT’çi, sonrasında akademisyen ve yazar olan rahmetli Mahir Kaynak, 2006 yılında Türkiye’nin konumunun ne olacağı hakkında şöyle sorular soruyor “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan dengenin bozulduğu, yeni güç dengesinin kurulduğu günümüzde Türkiye’nin konumu ne olacaktır? Bu güne kadar 1923’deki yerini korumaya çalışan ülkemiz yeni yapı içinde aynı yerde mi kalacaktır? Sınırların yeniden çizileceği bölgemizde bizim için de bir değişiklik öngörülmekte midir? Kendisine biçilen role uygun bir ideoloji benimseyen, yeni çevresi ve tarihiyle bağlarını kesen Türkiye, eğer yeni bir rol üstlenecekse, bu role uygun bir ideoloji de benimseyecek mi?”.

Gördüğünüz gibi Türkiye’nin ve Türklerin geleceğine ilişkin sorular bunlar! Yani bizim hakkımızda verilen kararların neler olduğunu kapsıyor bu sorular… Cevaplarını Mahir Kaynak’ta biliyordur. Çünkü soruların cevaplarını içeren planlar Fuller, Abromowitz, Henze gibi adamların başında olduğu merkezlerde belirleniyor.

Anlayacağınız iktidarın uyguladığı politikalar, ekonominin (iflas etti) sübvansiyonu, Apo’nun teslimi ve astırılmaması, Türkiye’nin bölünmesi, sosyolojik ve demografik yapımızın değiştirilmesi, TSK’nın belinin kırılması, yargının siyasallaştırılması, ülkenin büyütülerek federatif bir yapıya kavuşturulması yolu ile birden fazla parçaya bölünmesi gibi saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok husus, Türk’ün bir türlü farkına varamadığı projelerin ürünüdür.

Bugün Türk veya kendini Türk hissedenler yine bir tarafının kendileri olduğu kavgayı anlamış değiller. Üzerilerine yöneltilen kültür ve din eksenli psikolojik operasyonu savuşturup kavgayı diri bir şekilde yapamıyorlar. Adeta pelte gibiler! Bir o tarafa, bir bu tarafa şuursuzca yığılıyor ve mücadeleden kaçmak için bahaneler uyduruyorlar. Eğer böyle yaparsak bu kavgadan yenik ayrılacaklar. Ümitsiz ve karamsar değilim ama hamaset yapmaya da gerek yoktur. Artık objektif bakıp, fotoğrafı olduğu gibi çekme zamanı. Kavga ettiğimizi bilerek mecazi manada yumruğu, tokadı, tekmeyi, kafayı nereye vuracağımızı bileceğiz!

 Bize kavganın farkında olan Türkler, kazanmak için yetmez. Bunun için her Türk’ü kavganın tarafı olduğu bir hale getirmeliyiz. “İşte Merih Demiral bu taraf oluşun sembolü olmuştur.”

Kavala ve Yunanlara Dair Notlarım

Yunanistan gezimize dair bu üçüncü ve son yazım olacak. En son ziyaret ettiğimiz Kavala’yı ve Yunanlara dair tespitlerimi bu son bölüme bıraktım.

KAVALA: Yunanistan’ın Türkiye’ye en yakın illerinden biri olan KAVALA Osmanlı döneminde Balkanların en önemli şehirlerinden biri idi. Halen küçük ama çok güzel bir sahil şehri.

Kavala şehir girişine bir Kıbrıs haritasının yer aldığı büyükçe bir tabela konulmuş. Bu haritanın KKTC bölümü kanlı bir şekilde çizilmiş ve “Kıbrıs’ı Hatırla!” (Unutma!) ibaresi yer alıyor. 1973 Türk çıkartması sırasında Kuzey Kıbrıs’ta ölen Yunan askerlerinin büyük çoğunluğu Kavalalı imiş. Halen burada erkek nüfus yüzde 20 mertebesinde imiş. (Muhtemelen AB üyeliğinden sonra erkek işgücünün Avrupa’ya göçünün de tesiriyle böyle olmuştur sanıyorum.)

Kavala küçük bir köy iken, stratejik konumu sebebiyle, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle köye uzak dağlardan su getiren kanallar yaptırılmış. Saraçhanedekilerin benzeri su kemerleriyle su getirildikten sonra şehirleşme başlamış. Mimari ve estetik açıdan çok değerli olan su kemerleri halen bütün ihtişamı ile ayakta.

1923 yılında yapılan nüfus mübadelesinde Kavala’dan 43.500 Türk ve Müslüman mübadil Türkiye’ye gönderilmiş.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769- 1849) burada doğmuş. Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır Valisi olan bu paşanın önce büyük hizmetleri oldu. Vahhabi ve Mora isyanlarını bastırdı. Fakat beklentileri karşılanmayınca isyan etti. Osmanlı ordusunu yenerek Mısır’dan Kütahya’ya kadar toprakları ele geçirdi. İngiltere, Fransa ve Rusya’nın araya girmesiyle geri çekildi. Mısır Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyundan gelenlere bırakıldı.

“Düşmanımın düşmanı dostumdur” diye düşünen Yunanistan, Osmanlı’ya isyan edip kök söktüren, Kavalalı’nın doğduğu evi restore ettirmiş ve önüne at üstünde heykelini kondurmuş.

Kavala’nın en büyük camisi olan Pargalı İbrahim Paşa Camisi 1926’da Ortodoks Kilisesine dönüştürülmüş. Minaresini kısaltıp çan kulesine çevirmişler. Yapının dış duvarlarının bir kısmını kapatacak şekilde renkli mozaikten bir resimli tablo koymuşlar. Ve Aziz Nikolai Kilisesi adını vermişler. Osmanlı eseri Şifahaneyi de otele çevirmişler.

Eski Bakanlardan Bülent Akarcalı’ya göre, “Yunanistan 4 binin üzerinde Osmanlı eserini yok etti.”

****

Meşhur Kavala kurabiyelerini satan dükkanlarda Türkçe tabelalar da var. Kurabiyenin tarihçesi hakkında Türkçe bilgi verilmesi ve “helal sertifikalı kurabiye burada satılır” notlarının olması dikkat çekici idi. 

****

Kavala’dan İpsala sınır kapısına doğru giderken yolda PORTO LAGOS denilen bir yere uğradık.Biri göl kenarında bir diğeri ise göl içinde yapılmış olan ve göl üzerine yapılmış tahta köprü üzerinden yürüyerek ulaşılan küçük kiliseleri ve çevrenin manzarası ile ilginç, uğramaya değer güzellikte bir turistik merkez. 

*****************************

Yunanlar

Yunanlar ile Türklerin belli davranış biçimlerinde benzerlikler var. Bunu ister sıcakkanlı Akdenizli olmakla açıklayın, isterseniz Kaan Arslanoğlu’nun yazdığı gibi akraba olduğumuza inanın.

Kaan Arslanoğlu’na göre “Yunanca Türkçe’den türedi. Çünkü o topraklarda Helen’den önce Pelasg (Balak) vardı. Pelasglar Türkik Sakaların bir koluydu. Yunanistan’da da önce onlar vardı, aslında onlardan önce de başka Turanlılar vardı.”

“Yunanca Türkçeden türeme, çünkü önce Turan dili vardı. Aslında Helen diye de bir şey yok büyük olasılıkla, onlar da Turanlıdır bence. Helen ismi de Türkçe ‘kalık’ (halk)dan gelir (A. Atabek).”

Uzaktan akraba olmamız doğru mu bilmiyorum. Yunanlar içinde bizi sevmeyen de var, çok seven de. Bana çoğunluk ön yargısız gibi geldi. Ama Yunanistan devleti ülkede Türk eserleri ve Türkçeyi silme politikasını benimsemiş.

Yunanların da bizim gibi sıcak kanlı insanlar olduğu muhakkak. Fakat sanki bize nazaran çalışmayı daha az seven bir topluluk.

Yunanlar, bizden farklı olarak, öğle saatlerinde işi gücü bırakıp siesta tatili yapan, çok kazanmak ve biriktirmek kaygısı olmayan insanlar. Kazandığı gelirini ayın ilk on gününde “vur patlasın çal oynasın” tarzı eğlencelerde tüketen, evlerinde pek yemek yapılmayan bir toplum.

Yunanistan AB üyesi ve para birimi Euro. Normalde eskiden Avrupa’da Euro bazında gördüğümüz her şeyin fiyatı bize çok yüksek gelirdi. Fakat son zamanlarda yeme içme ve giyim kuşam konusunda Türkiye’deki fiyatlar Euro bazında Yunanistan’dan daha yüksek veya yakın seviyede. Yani Türkiye’de restoran ve kafelerdeki fiyatlar Euro bazında Yunanistan’dan aşağıda değil, hatta çoğu yerde fazla bile. Üstelik Yunanistan’da porsiyonlar bol kepçe, bizdekinin iki katına yakın.

Yunanistan’da turist olarak kazıklanmayacağınıza dair güven içinde oluyorsunuz. Çünkü denetim mekanizmaları çalışıyor. Benzer kalitedeki ürünlerin fiyatları hemen hemen her yerde aynı.

Atina’daki düzensizlik ile İstanbul’un belli bölgeleri çok benziyor. Sahil kentlerinde genellikle balkonlu evler tercih edilmiş. Komşuların evinden kolayca geçilebilecek tarzda yapılmış evlerde bile pencerelerde demir parmaklıklar ve benzeri güvenlik tedbirleri alınmamış. Son zamanlarda aldığı göçler (sığınmacılar) sebebiyle önceden güvenli olan şehirlerde hırsızlık vakaları artmaya başlamış.

Avrupa’nın en düşük doğum oranına sahip ülkelerinden biri olan Yunanistan’da doğum oranları 2011 ile 2021 yılları arasında yüzde 30 düşmüş.

AB üyesi olduktan sonra yüz binlerce genç Yunanistan’ı terk etmiş. Kalanların da birçoğu 30’lu yaşlarında aileleriyle yaşıyormuş.

Yunanistan ortak tarihimiz sebebiyle, güzellikleriyle ve hizmet sektörü ile gezmeye değer bir ülke. Keşke daha önce gezebilmiş olsaydım.

NOT: Gezimiz Joly Tur- Mayak Tur işbirliği ile düzenlenmişti. Rehberimiz Ceren Gülpınar Arslan’ın özverili, candan yaklaşımı ve katılımcıların çok olgun insanlar olması yüzünden sorunsuz, güzel ve verimli bir seyahat oldu. Hepsine teşekkür ediyorum.

Edebiyat

     Mehmed Âkif’in, 8 Mart 1912 tarihli Sebîlürreşad’da yayınladığı “Edebiyat”  başlıklı yazısından:

Edebiyat Bizim İçin Gıdadır

     Şiir için, edebiyat için “süs”, “çerez” diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lâkin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lâzım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun, libas (giysi) hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez…Bir de biz, edebiyatın vatanı olduğuna iman edenlerdeniz. O sebepten hiçbir milletin edebiyatını memleketimize mâl etmek istemeyiz…

   Edepsizlik Başlayınca, Edebiyat Biter

     Sebîlürreşâd’(yayının)da görülecek eserler kaba olacak, saba olacak; lâkin yerli malı olacak; hiçbir tarafında başka memleket mahsûlü olduğunu gösterir damgası bulunmayacak. Bir de, az çok bir fayda temin edecek. Şâyet ahlâkî, içtimaî (sosyal) hiçbir fayda temin etmezse, zararı bâri olmayacaktır ki, bir nazara göre bu da fayda demektir.

     Yazılarımız en namuslu aileler arasında okunabilmek üzere yazılıyor. Zâten bizim ictihâdımıza (görüşümüze) göre edepsizlik başladığı noktada edebiyat biter.

Milleti Değil, Kusurlarımızı Tenkid

     Elverişli bulduğumuz her mevzuu (konuyu) yazacağız. Hele içtimâî (sosyal) dertlerimizi dökmekten, yaralarımızı açıp göstermekten, hiç çekinmeyeceğiz. Bundan maksadımız birtakım zavallıların zannettiği, yâhud zannettirdiği gibi milleti, ele, düşmana karşı maskara etmek değildir. Merâmımız kendimizi değil maskaralıklarımızı maskara etmektir. Tâ ki ülfet (alışkanlık) neticesi olarak, her gün yapmaktan hiç sıkılmadığımız, hiç eza duymadığımız bir sürü fenalıkları yavaş yavaş bırakalım da, elbirliğiyle insanlığa doğru bir adım atalım.

Halk İçin Yazacağız

     Görülüyor ki, biz edebiyattan pek çok şeyler bekliyoruz. Evet memleketin aklı başında olan evlâdı; bize yan bakmaz da yardım edecek olursa, neden Osmanlıların (bugün Türk Milleti’nin) millî, hakikî, insanî bir edebiyatı vücuda gelmesin?

     Yazılarımızın gerek mevzuu (konusu)nda, gerek üslûbunda her şeyden evvel bütün Osmanlıları (bugün Türk Milleti’ni) düşüneceğiz; yani mümkün olduğu kadar halka söyleyecek eserler meydana getireceğiz. Yoksa havas (kendilerini halktan ayrı sayanlar) için yazı yazmaya yeltenecek derecede sersem değiliz. Zaten altı yüz bu kadar seneden beri, yalnız havassı (aydınları) düşüne düşüne avâm (halk) olmuş gitmişiz!

DİL NASIL OLMALI?

     Sâde yazmak bizim için asıldır. Ne zaman bu asıldan ayrı düşmüşsek, mutlaka muztar kalmışız (zorlanmışız)dır. Yalnız sâdelikte “cennet”i beğenmeyip “uçmak”, “cehennem”i bırakıp “tamu” diyecek kadar ileri gidecek değiliz…

     (Mehmed Âkif Ersoy: SAFAHAT.

      Hazırlayan: M. Ertuğrul Düzdağ.

      Bilge Yayınları, İstanbul – 2007, s: 53, 54.)

Türk Ordusunun Yeniden Kıbrıs’a Ayak Basışının 50.Yılı Türk Milletine Kutlu Olsun…

“20 Temmuz 1974 günü Kıbrıs Türklerini yok edilmekten kurtaran ,Kıbrıs Türklerini esaretten özgürlüğe, koloni idaresinden bağımsız devlete  ulaştıran dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e, Necmettin Erbakan’a, Genel Kurmay Başkanı Org. Semih Sancar’a, Türk Kara Kuvvetlerimize, Türk Deniz Kuvvetlerimize, Türk Hava Kuvvetlerimize, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatına , şehitlerimize, gazilerimize  bu yönde tüm imkanlarını kullanarak harekata katkıda bulunan  Türk Milletine saygımız asla ödenmeyecek şükran borcumuz vardır.” diye bana bir mesaj göndermiş Celal Öcal… Evet doğrudur yukarıda adı geçen herkese borcumuz vardır!

Şimdi bu 50.yılı taçlandırma, hatırlama ve kutlama zamanıdır. Bunlar yalnızca Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nde değil başta Türkiye olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde hayata geçirilmelidir.

Bu sebeple ortaya çıkan ortak düşünce ile Ankara’da Doç. Dr. Mehmet Balyemez başkanlığında içinde Muh. Gazi E. Tüm. Cemal Ergun Eruç’un bulunduğu bir heyet çalışmalarını sürdürmektedir.

Celal Öcal bu kutlamalara İzmir’in de katkıda bulunarak dahil olması gerektiğini söylüyor… Sadece İzmir mi? Dünyada ki bütün Türkler Türk Ordusunun Kıbrıs’a barış getirmek için ayak basışının 50.yılında ayağa kalkmalı ve kutlamalar yapmalıdır. Kıbrıs şehitlerimizin aziz ruhları ancak böyle şad olur!

Bu sebeple tüm Türkiye’de ve yaşadığımız şehir İzmir’de Kıbrıs Barış Harekatının 50. yıldönümünün törenlerle ve toplantılarla en güzel, en zengin, en geniş şekilde anılması arzumuzdur.

Türk Milletine KKTC’yi bir devlet olarak armağan eden ve her geçen gün sayıları azalan gazilerimizle, şehit ailelerimizle bu kutlamaların gerçekleşmesi ve ayrıca bu toplantılara destek olacak kişi ve kuruluşlar, siyasi partiler, STK’lar, vakıflar, sendikalar için de büyük bir şeref olacak ve tarihe geçecektir.

20 Temmuz 2024 günü Saat:10.00 da İzmir’de KKTC Konsolosluğu’nun Cumhuriyet Meydanı’nda Atatürk anıtına çelenk koymasının ardından, İzmir’in en güzel bir salonunda Türk Milletinin Muharip Gazileriyle buluşmasının sağlandığı bir toplantı düşünülmelidir. Zira gazilerimiz savaşın unutulmaz canlı tanıklarıdır.

Bülent Ecevit’in ve Necmettin Erbakan’ın halefi siyasi partiler, CHP’li Belediyeler, İzmir’in Sayın Valisi birlikte “ŞAN ve ŞEREFLE KIBRIS BARIŞ HAREKATI’NI TÜRKİYE’YE ARMAĞAN EDENLERE SAYGI” toplantısı düzenlemelidir. Bu Türkiye’nin tüm illeri ve ilçelerinde benzer şekillerde gerçekleştirilmelidir.

İzmir’de muhtemelen Magosa Müdafi Muh. Gazi. E. Alb. Oğuz Kalelioğlu, Muh. Gazi. Şükrü Karaca’nın konuşma yapacağı tarihi toplantı en güzel bir şekilde yapılmalıdır.

Devletimiz ve Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda inisiyatif almalı ve dediğimiz gibi Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50.yılı dünyanın ve Türkiye’nin dört bir köşesinde taçlanmalı, anılmalı ve hatırlanmalıdır.

Seksenlik delikanlı Celal Öcal yine zor bir işe soyunmuş ve öncülük ediyor. Ancak bu Türk olmanın bir gereğidir. Haydi gençler her zaman olduğu gibi haykıralım “Kıbrıs Türk’tür Türk Kalacaktır”

Şehitlerimizin ve gazilerimizin Kıbrıs’ta niçin kan döktüğünü unutturmayalım ve bunu 50.yıl vesilesiyle genç nesillere aktaralım…

Zira devletimiz büyük bir devlet, milletimiz (Türk) ise büyük bir millettir!

İyilik Avcılarına İhtiyaç Var

Avni Usta, bir güzel insan. Beyaz eşya tamiri ile hayatını idame ettiriyor.

Bazı ustalar vardır, iş beğenmez, zorla iş yaptırırsın, bazıları da ısrarla senden iş talep eder, buna rağmen işi düzgün yapmaz ve hak ettiğinin çok üzerinde ücret ister.

Avni Usta, kendisine ücretini zevkle takdim ettiğim ustalardan biri. Verdiğim parada gözüm kalmaz. Bilirim ki, o ücreti hak etmiştir ve benden aldığı parayı benim razı olamayacağım mekânlarda harcamayacak ve kişilere vermeyecektir. Öyle ya, kişi verdiği paranın nereye gittiğinden de sorumludur nereden kazandığı kadar. İsterim ki kazancım helal olsun ve onu helal yerlere harcayayım.

İşinin türü, geçirdiği kalp ameliyatı, bir esnaf olarak insanlarla ilişkileri Avni Usta’yı yormuş görünüyor. Elli üç yaşına rağmen işini bırakacağını söylüyor. İnsanların değer bilmezliğinden, hak ettiği saygıyı görmediğinden yakınıyor. “Benden küçüklerimin bana saygı, büyüklerimin sevgi göstermesini, toplumun bana değer vermesini haklı olarak bekliyorum, buna da hakkım olduğunu düşünüyorum.” diyor. Herkesin birbirine bir kıymet gözüyle baktığı toplumun bireyi olmak, yüksek ayrıcalıklı bir zenginlik olsa gerek. Güven ve sevgi iklimini teneffüs etmek, büyük şükür sebebi…

Güzel söz, samimi hitap sihirdir. Kişiyi etkiler, yumuşatır. Yılan bile sıcağa akar, denmiştir. Hüdaverdi ve Hüseyin Ustalar da işlerini hakkıyla yapan türden. İnsan ilişkileri, gönülden ve sabırlıydı. Kızımın evinde yaptıkları tadilat dolayısıyla tanıdım kendilerini. Hüseyin Usta’nın “Kadir Ağabi” deyişi insanın içini eriten ahenkteydi sanki. Belli bir yaştan sonra samimi hitaplar duymak, kişiyi mutlu eden bir durummuş meğer. Belki basit kabul edilen bu ilişki, ya benim yaşlandığımın ya da toplumumuzda bu tür davranışların unutulmak üzere olduğunun işareti.

Falcı kadın, askeri yakalamış, cebindeki parayı parça parça almak için tahminlerini uzun uzun, tatlı tatlı anlatıyormuş. Arkadaşları, “Bu kadın sana hep yalan söylüyor, paranı ütüyor.” demiş. Asker de “Olsun, memleketten haberler veriyor hem de çok hoş konuşuyor.” cevabı vermiş. Yalan ya da samimiyetten uzak da olsa güzel söz duymak kulağa hoş gelir, kişiyi etkiler. Söz, sihirdir, denir bunun için.

Fahri Tuna; Sakarya’da yaşıyor. Çok sayıda kitabı var, velut bir yazar. Eserlerinin çoğu portre ve biyografi türünde. Kendisine “Yetenek avcısı” deniyormuş. “Marifet iltifata tabidir.” deyişine inanmış olmalı ki küllenmeye mahkûm görünen nitelikli pek çok insanı gün yüzüne çıkarıyor, rol model olarak topluma ve gelecek nesillere biyografi türündeki eserleriyle sunuyor. Onun yaptığı çalışmalar tam bir kadirşinaslık örneği. Kadirşinaslık, oldukça güçlü bir insani değer.

Tecrübe, kişi için; tecrübeli kişiler de bir toplum için büyük bir zenginlik. Büyük tecrübeler, yılların birikimiyle oluşuyor. Bireysel olarak kendi tecrübelerimizden ve başkalarının tecrübelerinden kısmen yararlandığımızı inkar edemem; ancak toplum olarak deneyimli insanları yeterince değerlendirdiğimizi söyleyemem. Deneyim, siyaset ve menfaat üstüdür. Her deneyimin altında kan, gözyaşı, ter vardır. Her deneyim, insanlığın ortak kültürüdür, malıdır. Nakitle ifade edilemeyecek bir sermayedir deneyim.

Ülke olarak, deneyim sahibi insanları sistem ve toplum dışına ittiğimizin pek çok örneğini görüyorum. Yer üstündeki bu madenlerimizi ekonomimize kazandırmamız lazım. Yıllar önce bu zenginliğimize dikkat çekmek üzere “İstiridye Avcılarını İhtiyaç Var” başlıklı bir yazı yazmıştım. Yetenek avcılığı yapan Fahri Tuna gibi, tecrübesi fazla, ülkemize ve insanlığa büyük kazançlar sağlayacak ak saçlıları keşfedip onları rol model olarak tarihe mal edecek “değerli insan avcıları”na hararetle ihtiyaç var.

İkamet ettiğim mahallenin adı; Yahyakaptan. Son seçimlerde bir hanımefendi muhtar seçildi. Ziyaret ederek kendisini tebrik ettim, semtimizle ilgili yapılabilecek hizmetlere yönelik düşüncelerimi aktardım. Mahallemizde eğitim emeklisi pek çok insan bulunduğunu, bunların, değişik mekanlarda, atıl vaziyette zamanlarını israf ettiklerini, ayrıca semtimizdeki pek çok öğrencinin ders çıkışlarında gidecek yer bulamadıklarını, bunların kafelere gitmeye, cep telefonlarındaki oyunlara mahkum edildiğini, emekli öğretenlerimizle öğrencilerimizi güzel bir mekanda buluşturup zamanlarını faydalı hale getirebileceklerini, sözgelimi emekli öğretmenlerin öğrencilere ders takviyesi yapabileceklerini, konu anlatabileceklerini, öğrencilerin derslerle ilgili sorularını çözebileceklerini, hiç değilse rol model olacaklarını ve böylece geleceğimiz olan gençlerimizi zararlı mekan ve alışkanlıklardan korumuş olacaklarını aktardım. Yılların birikimine sahip öğretmenlerimiz bir işe yaramanın, gençlere hizmet etmenin mutluluğunu duyacaklar hem de ruhen hep genç kalacaklardır; böyle bir organizasyonun gerçekleşmesi emekli öğretmenlerimiz için bir terapi olacaktır, dedim. Hiç de orijinal olmayan, bana göre sıradan, ancak iyi niyete dayalı bu önerim, muhtarımız tarafından hararetle, mutlulukla karşılandı. Bakalım zaman ne gösterecek?

Güzelliği, hayrı, iyiliği yaymak lazım. İyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Siz istemeseniz de o bir şekilde yayılır. Sizin neyi temsil ettiğiniz, hangi tarafta aktivist ve aksiyoner olduğunuz önemli. Bir de işin vefa tarafı var. Biz de bu toprakların nimetlerinden beslendik, bu ülkenin öğretmenleri bizi yetiştirdi; bizi besleyen ve yetiştirenlere karşı bir insan olarak, her zaman borçluyuz. Borcumuzu ödemek, bir namus meselesidir. Her nimetin zekâtı, kendi türündendir. Parası olan parasını, bilgisi olan bilgisini, bazıları da emeğini kullanır.

Gül kokmak için önce gülü dikmek, dikenine rağmen yetiştirmek, koklamak ve toplamak gerekir. “Kıyametin koptuğunu görsen de elindeki ağacı dikmekten vazgeçme.” tavsiyesinde vurgulandığı gibi; iyi ve iyilerden olmaktan, iyilik yapmaktan vazgeçmemek bizi insan yapmış olacaktır.

Özrü Kabahatinden büyük Beyanlar

                Şu bir gerçektir ki, tarih boyunca cephede Türk Askerinin kazandığı zaferler, çoğu zaman masa başında Türk diplomatların yetersizliği sebebiyle kaybedilmiştir. Bazen de hain devlet adamları ve paşalar yüzünden tek kurşun atmadan Selanik’in elimizden çıktığı gibi, Balkanlar ve Ortadoğu’da yüzbinlerce Kilometrekare toprağımız elimizden çıkmıştır.  Bu yazımda iki önemli konuda iki kişinin hatalarının nelere mal olduğunu sizlere anlatmaya çalışacağım.

                Kıbrıs’ta Yunanistan’daki askeri cuntanın emri ile 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe Kıbrıs Millî Muhafız Ordusu – Yunan-Rum Paramiliter ordusu EOKA-B ile beraber organize edildi ve darbe sonucunda Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios görevden alındı ve yerine EOKA-B’nin lideri Nikos Sampson getirildi. Darbenin amacı Kıbrıs’ta Yunan ilhakının gerçekleştirilmesi ve Kıbrıs Helenik Cumhuriyeti’nin kurulmasıydı.

                Türk siyasetinin en renkli simalarından Turan Güneş,1973’te kurulan CHP – MSP Koalisyon hükümetinin dışişleri bakanlığında bulunuyordu. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Kıbrıs’la ilgili 2. Cenevre müzakereleri sonuçsuz kalınca “Ayşe Tatile Çıksın” parolasıyla Türk askerinin Kıbrıs’a çıkma konusunu dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e iletiyordu.

                Türk Askeri, 20 Temmuz 1974 – 18 Ağustos 1974 Kıbrıs birinci ve ikinci Barış Harekâtlarıyla Kıbrıs’ta görevini lâyıkıyla yerine getirmesine rağmen ki,(Dönemin MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş: “Harekâtın yarım bırakılmamasını, adanın tamamının kontrol altına alınmasını öneriyordu.) o günlerde yapılan ancak kaale alınmayan ufak olarak nitelenen hatalar zinciri Barış Harekâtının 50. Yılını kutlayacağımız bugünlerde karşımızda büyük bir problem olarak hâlâ devam ediyor.

                Kıbrıs Barış Harekâtından sonra Avrupa ve Birleşmiş Milletler (BM), adada Yunanistan ve İngiltere ile birlikte garantör olan Türkiye’nin Zürih ve Londra Antlaşması’nın 4. maddesine istinaden gerçekleştirdiği Harekâtı ‘işgal’ olarak tanımlandı.

                Birleşmiş Milletler oylamasında karar aleyhimize çıktığında, aleyhimizde oy kullanan bir Afrika devleti için(devletin ismini şimdi hatırlayamıyorum) Dışişleri Bakanı Turan Güneş: “Yahu dünyada böyle bir devletin var olduğunu ben bilmiyordum, ismini yeni duydum.” Demiştir.

                Bu süreçte elin oğlu Birleşmiş milletlere dâhil bütün ülkeleri gezip aleyhimize karar çıkarttırıyor ama bizim böyle bir ülkenin varlığından dahi haberimiz yok. “Alın size Diplomasi!”

İsviçre Rezaleti

                15 – 16 Haziran 2024 tarihlerinde Rusya’nın çağrılmadığı “Ukrayna Barış Görüşmeleri” için İsviçre’ye giden Hakan Fidan ile Fener Rum Patriğinin de İsviçre’ye çağrılması tam, tamına rezaletin daniskası. Patrik Hazretleri! Hadi çağrıldı gözlemci olarak orada bulunsa bir derece, üstüne üstlük toplantıda birde konuşma yapıyor ve sonuç bildirisinin altına imza da atıyor. Hakan Fidan adına Türk dışişlerinin yaptığı açıklamada: “Fener Rum Patriğinin “Ekümenik”(Yeryüzü Patriği” sıfatıyla İsviçre’ye çağrıldığını ve konuşma yapacağını bilinmiyordu, toplantıyı tertip eden ülkelere konunun gerekçesini sorduk cevap bekliyoruz” denildi.

                2010 Yılından buyana (MİT) Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığında bulunan Hakan Fidan’ın bırakın Dışişleri Bakanı olarak olaydan haberdar olmamasını, istihbaratçı olarak da mı haberdar olmadı? Bu beyandan anlaşılacağı gibi sınırlarımızın nasıl kevgire dönüştüğünü siz varın anlayın.

                Hadi Rum Patriği konuştu diyelim, aynı bildirinin altına Patrikle birlikte imza atmakta ne oluyor, neden konferans protesto edilip geri dönülmedi?

                Aynı görüşmede Vatikan Başpiskopos’u da bulundu ama konuşma yapmadı, görüşmelerin altına imza atmadı, sadece gözlemci olarak katıldı. Bizim Patrik kendi konumunu Vatikan’dan daha üstün görüyor ki, hem konferansta konuşuyor(Fener Bayrağı ile birlikte) ve hem de görüşmelerin altına imza atıyor. Hâlbuki Fener Rum Patrikhanesi İstanbul/Fatih kaymakamlığına bağlıdır. Bu hakkı nereden alıyor anlaşılır gibi değil! Atılan bu imzayı tanımak, devlet içinde başka bir devletin olduğunu da kabul etmek demektir ki, bu görüş Lozan anlaşmalarına doğrudan doğruya ihanettir ve Lozan Türkiye’nin: “Tapu Senedi”dir ve bu senet böyle vahim hatalar yüzünden sürekli aşındırılmaktadır.

Ötüken’e Gidip Orhun Anıtlarını Görmek

Tarihle ilgisi olan her Türk Aydınının Ötüken-Orhun Anıtlarına ilgi ve merakı vardır. Oğuzhan’ın yurdu, Göktürklerin yaşayıp iz bıraktığı, Cengizhan’a baş şehirlik yapmış olan Karakurum Şehrinin de olduğu bu coğrafya, benim için de hep gidilip görülecek yer olmuştur. Bu amaçla Haziran ayının ilk haftasında, şehrimizdeki Akçakoca platformunun bildiğimiz arkadaşlarımızdan oluşturduğu bir grupla, Moğolistan gezimizi gerçekleştirdik.

Türk Hava Yolları ile İstanbul’dan sekiz buçuk saatlik bir yolculuk sonu Moğolistan’ın baş şehri Ulan Batur (Kızıl Bahadır)‘daki Cengizhan Havaalanına indik. Akşam 18.30’da kalkıp  beş saatlik fark sebebiyle sabah 07.30’da orada olduk. Çok büyük olmayan ama temiz bir havaalanı olup, buradaki işlemlerimizi kısa sürede tamamlayıp, çıkıştaki yerel rehberimiz Dashka ile buluşarak bizi gezdirecek olan otobüsümüze geçtik. Bu arada 1 TL’miza 100 Tugriki verilen, üzerinde Cengizhan’ın resimlerinin olduğu Moğol parası aldık. Tabii ki dolar karşılığı!

 Moğolistan, Orta Asya’nın doğusunda Çin ve Rusya arasında, denize sınırı olmayan Türkiye’nin iki misli büyüklüğünde ama üç buçuk milyon insanın yaşadığı bir ülkedir. Ülkenin çok büyük kısmı çöl ve çıplak sıra dağlarla kaplı olup, nüfusunun büyük çoğunluğu Ulan Batur ve çevresinde yaşamaktadır. İnsanların %53’ü Tibet Budizmine, %3’ü Müslümanlığa,  %2’si Hristiyanlığa,  %3’ü Şamanizme inanmakta olup, %39’u ateisttir. Fert başına milli gelir 12.500 dolar civarındadır.

Ulan Batur da tarihi bir tapınağı, doğa ve tarih müzelerini gezdik. Doğa müzesindeki Gobi çölünden bulunup getirilmiş dinozorların iskeletleri ile ilgili görseller ayrı bir zenginlikti. 1 Haziran tarihi onların anne ve çocuk bayramları imiş. Şehir meydanındaki şenlik bizlere de farklı bir güzelliği yaşatmıştır. Daha sonra Guiness Rekorlar Kitabına girmiş olan 200 ton çelik ve 40 m yüksekliğiyle Cengizhan heykelini görmeye gittik. İlginç ve görmeye değer bir yapıttır.  Yine bu bölgedeki kaplumbağa görünüşlü doğal taşların olduğu park ve Tibet Budizminin yüzsekiz basamakla çıkılan tapınağının olduğu parkı gördük.  Ulan Batur’daki Ankara Caddesi ve bu cadde üzerindeki Atatürk büstünün de olduğu Türk Okulu ile Mevlevi dervişinin heykelini görmek bizlere ayrı bir övünç yaşattı.

Moğolistan için at ayrı bir anlam ifade etmektedir. Yalnız bu bölgede yaşayan vahşi atların yaşadığı Milli Parkı gördükten sonra  Karakuruma geçtik. Karakurum,  güney batıda ve Ulan Batur’a 400 km mesafededir. Yolda deve ve atları ile turistlere de hizmet veren yerli bir moğol ailenin misafiri olduk. Önce çift hörgüçlü develere binip, çölleşmiş bir alanda deve safarisi yaptık. Sonra ailenin çadırına girip, ikram edilen kımızı içtik. Yol boyu göz alabildiğine uzanan ekilmemiş otlaklarıyla, çok uzaklardaki çıplak dağlarıyla değişik bir coğrafyayı gördük. Yer yer at, sığır, koyun sürüleri ve bunların çobanlarının yaşadığı tek tük çadırlar yine ilgimizi çeken görüntülerdendi. Yol üzerindeki oldukça temiz ve imkanlı bir  tesiste, yemek ve dinlenme molası verdik. Dört saatlik bir yolculuktan sonra Karakurum yakınındaki Ger (yurt-oba) kampımıza geldik. 

Moğolistan’a has kaldığımız bu Ger kampları, 40-50 çadırlık bazılarında ahşap bungalovlarında bulunduğu yerlerdir. Gerek çadırlar, gerekse lokanta ve idari binaları ile turizm amaçlı tesislerdir. Genç, güler yüzlü, yaptıkları işin eğitimini almış bilinçli  insanlar çalışmaktadır. Kaldığımız üç ayrı kampta da ciddi bir olumsuzluk yaşamadık. Tabii ki bunda seyahatimizi organize eden Vizyon Turun rehberi Emre Bey’in dikkat ve seçiciliğinin önemini biliyoruz.

Bu kamplar dahil, gezimiz boyunca yerel kültürün, yerel mutfağın ve Moğolistan’daki bu farklı coğrafyanın güzelliklerini görüp yaşamak, bu geziye ayrı bir zenginlik kattı. İnançların görülüp yaşandığı tapınaklardaki gördüklerimiz, insanların dini konulardaki ibadet çeşitliliğini göstermekte olup; dua, secde, tespih, bir yapının etrafını dönmek ve taş atmak, yüzsekiz gibi bazı sayısal sabitelerle yapılan ritüeller bunlardandır.

Grubumuz için Karakurum daha anlamlı bir yerdir. Ötüken’in bir anlamı Dua bölgesidir. Bu şehirde önce müzeyi gezdik.  Girişindeki Bilge Kağan anıtı, kaplumbağa şeklindeki yapı üzerinde dikilmiştir.  Çifte ejderhanın tepesini süslediği üç buçuk metre yüksekliğindeki bu taş anıtın önünde durup fotoğraflarımızı çektik. Burada Göktürklerin yine bir Türk beyine ait yeni bulunmuş anıt mezarla ilgili ilginç bilgiler aldık. Bu mezar, 42 metre uzunluğunda, 1.8 metre en ve  7.5 metre yüksekliğinde  bir yapı olup, içinden birçok obje çıkarılmış ve müzede sergilenmektedir. Türk ve Moğol tarihiyle ilgili bu objeleri görüp bilgiler aldıktan sonra, yine tarihi özelliği olan Erdene Zuu Manastırını görüp Ger kampımıza geri döndük.

Ertesi gün Orhun Anıtlarının olduğu yere gittik. Bizzat Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı ile TİKA tarafından yapılan Bilge Kağan yolu ile oraya vardık. Buradaki müze, Türk ve Moğol Kültür Bakanlıklarının işbirliğiyle TİKA tarafından yapılmış olup, taş anıtlar ve diğer buluntular burada sergilenip muhafaza edilmektedir. Grubumuzdaki Alaattin Büyükkaya’nın Göktürk Devleti ve hakanlarının yapıtlarındaki tespitlerden olan birlik, beraberlik, devlet ve toprağa sahip çıkma, yalana ve yabancılara alet olmama gibi hususlar üzerindeki veciz konuşması her birimizde duygusal coşku yaşattı.

Atalarımızın Ötüken’de bulunan buluntulardaki estetik güzellikler ile o dönemdeki yönetim anlayışındaki yücelik, sanat ve medeniyete bırakılan övünülecek miraslarımızdandır. Anıtlardan dönüşte Orhun Irmak’ına uğradık.  Karakurumlu çocukların serinlemek ve eğlenmek için yıkandıkları bu berrak akarsuda bazı arkadaşlarımız el ve ayaklarını yıkarken, bazı arkadaşlarımız abdest alıp şükür namazı kıldılar.  Abdullah Köktürk’ün burada yaptığı dua ayrı bir duygusallık yaşatmıştır. Yol boyunca otobüsümüzde Serhat Duyar ve Harun Reşit Kocagöz öncülüğünde söylenen ‘Ötüken yolu yokuştur, çırpınırdın Karadeniz ve Türkiyem’ şarkılarıyla yol boyu yapılan söyleşiler seyahatimizin güzelliğine ayrı bir zenginlik ve neşe katmıştır.

Böylece sekiz gece dokuz gün dopdolu geçen Moğolistan-Ötüken gezimiz bizler için bir hac ibadeti hazzı ile gönüllerimizde coşku yaşatarak tamamlanmıştır.  Başta Akçakoca Platform Başkanı Hasan Uzunhasanoğlu olmak üzere, grubumuzdaki tüm arkadaşlarımıza sağlık ve mutluluk dilerken, yeni bir seyahatte buluşmak dilek ve temennilerimle.

MEHMET KÂMİL BERSE’den Hârika İki Kitap: ‘VATANIM BURASI On Bir Şehrimiz’ Ve “Benim Sevdiğim TÜRKİYE’m”

Mehmet Kâmil Berse, seyrine doyamadığı güzellikleri, çağlayanlar gibi coşkun kalemiyle her birini dost bildiği okuyucularına nakletmekte pek mâhirdir. Bu güzelliklerin bir kısmını sâhibi ve sorumlu yönetmeni olduğu Şehir ve Kültür Dergisi ile ve ayda bir düzenlediği sohbet toplantılarında sunuyordu. İsâbetli bir kararla daha geniş kitlelere kitap hâlinde ulaştırıyor.

ON BİR ŞEHRİMİZ

Seyahatnâme türündeki ilk kitap 13,5 X 23 santim ölçülerinde 176 sayfadır.

‘İthafnâme’ başlıklı yazı, konu uzmanlarının söylediği ‘Vatanlarını kaybetmiş insanlarda, vatan sevgisi doruklardadır’ sözünü doğruluyor. Tanıyanlar bilir: Mehmet Kâmil Berse, Kırım Türklerindendir. Kırım Türklerinin 1400’lü yılların başlarında yurt edindikleri Vatan toprakları, 1783 yılında Rus Çarlığı tarafından işgal ve ilhak edildi. Bölge halkının büyük bölümü ‘Ak Topraklar’ olarak isimlendirdikleri Anadolu’ya göç etti. Günümüzde, Kırım’da yaşayan Türklerin çok daha fazlası, Türkiye’de, Özbekistan’da, Ukrayna’da Romanya’da yaşamaktadır.

İTHAFNÂME:

Geçmiş zamanı diriltmek, kendi gençlik çağımızı tekrar etmek gibi, tamâmen imkânsızdır. Fakat insanın da milletin de sağlam temelleri bu tekrar dirilmesine imkân olmayan geçmiş zamanlarıdır. Milliyetçilik muarızları en evvel millî mâziyi unutturmak isterler. Bir millete yapılabilecek sinsi ve en şeytânî hücum onun vicdanından mâzisini almak, hâfızasında mâzisini yok etmektir. Bundan mahrum edilen bir millet en emin kuvvetini kaybetmiş olur. Bize saldıran düşman dâima topraklarımıza ve ölülerimize hücum eder. Zira biz o topraklarla o ölülerin mahsulleri ve devamlarıyız. Boğaziçi Mehtapları’nda Abdülhak Şinâsi Hisar bu duygulara yer vermiş… El-hak doğru söylemiş. Biz vatanımızı savunduğumuz gibi yazmalıyız. Bu toprakların her karışındaki ruhu, estetiği, mimâriyi yazarak gelecek nesillere aktarmalıyız. Şehirlerimizi târih boyunca yazarak bize aktaranlar oldu elbette. Her bakış açısı farklıdır, farklı görür farklı algılar. Hissederek dolaştığım on bir şehrimizi Kendi Dünyâmın bakış açısından yazarak torunlarıma anlatıyorum. Onlar büyüdüklerinde dedelerinin ne düşündüğünü görecekler kendi görüşlerini de yazacaklar.

Bu görev sizin güzellerim: Fatma Derin, İstanbul ve Elif Deniz çok okuyun çok yazın…

Mehmet Kâmil Berse, Ocak 2024

Şâir ve Edip Recep Garip; ‘Takriz’ yazısında ‘yaşayan şehirler, ruhu olan şehirlerdir’ diyor ve ‘işini aşk ile yapan, çok nâdir kalem erbâbı’ olarak tavsif Mehmet Kâmil Berse’nin o ruhu, çok mükemmel bir şekilde okuyucuya intikal ettirdiğini belirtiyor.

Eserin müellifi M. Kâmil Berse giriş yazısına Şehristan ile başlıyor:

1064 yılında Bizans ordusu Selçuklu Sultanı Alparslan’la ilk kez karşı karşıya geldi. Sultan Alparslan bu alınamaz denilen kaleyi aldığında hemen ilk şehri Ani’de kurdu ve ismine de Şehristan dedi. Anadolu’nun ilk Türk şehri burada kurulmuştur. Ve Şehristan şehrinin dış surları Selçuklular tarafından Sultan Alparslan’ın emriyle komutanı Manuçehr, tarafından inşa edilmiş. İlk cami de burada inşa edilmiştir. İlk Selçuklu Anadolu eserleri buradadır, ilk çarşılar, ilk medrese, ilk kervansaray… Kars’ın doğusunda, İl Merkezine 42 kilometre uzaklıktaki Ani Antik Kenti, Türkiye-Ermenistan sınırını ayıran Arpaçay Nehrinin batısında, tamamı Türkiye Topraklarında volkanik arazi üzerine kurulmuş bir Ortaçağ kentidir. Kentin önemi, İpekyolu üzerinde kurulmuş olmasından geliyor. Ani Ören yeri Anadolu’ya İpek Yolu üzerinden girişte ilk konaklama merkezi ve bir ticâret merkezi olduğu için antik kentin zenginliği dikkat çeker. Ören yerinin en eski târihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanıyor Ani

Şehristan Anadolu’ya ilk girişimizde ve mevcud şehrin ihyası ile inşa edilen ilk şehrimizdir. Ani şehrinden bahsetmemiz Anadolu’daki Türk İslam şehirleşmesine örnek olduğu içindir.

Görüldüğü gibi Sayın Berse, -tâbir yerinde ise- şehrin anatomisini kelimelerle çizerek veriyor. Bu üslûp aynı mükemmeliyette son sayfaya kadar devam ediyor.

Kitap aynı zamanda teknolojik bir yenilik ihtiva ediyor: Hakkında bilgi verilecek şehir ile alâkalı bir türkü, akıllı telefona okutulacak karekoddan dinlenilebiliyor. Sivas’ın türküsü Âşık Veysel’den: ‘Uzun ince bir yoldayım’

‘Sultanlar Şehri’ olarak anılan Sivas’la ilgili bilgiler; ‘Sivas, ilk çağlardan bu yana medeniyetlerin filizlendiği, buram buram târih kokan, âdeta bir açık hava müzesi gibi. Anadolu’da doğmuş, burada hüküm sürmüş her medeniyetin izleri ve örnekleri bu şehirde mevcut’ cümleleriyle başlıyor. Ele alınan konuların başlıkları:* Gök Medrese, *Türk İslâm târihinin mânevi mimarları arasında yer alan 3 şemsten biri olan ‘Kara Şems’ olarak da anılan Şemseddin Ahmed Sivâsî. (diğerleri: Şems-i Tebrîzi, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemsedin (Ak Şems). *Sivas’ın âbideleri: Buruciye Medresesi, Sivas Mektebi Sultânisi, Ulu Câmi. Diğer iki başlık:* Eramcızâde İsmail Hakkı Efendi ve *Sivas’ın kültürel yapısı.

İkinci şehir: ‘4500 yıllık Medeniyet Türküsü ‘Karaman’ Karamanlı Mehmet Bey’in şehri. Karaman Yunus’u da bağrına basmış. Karaman’ın câmileri ve meşhurları tanıtılıyor. Karaman’ın Koyunu da ihmal edilmiyor.

Üçüncü şehir, ‘Huzurun, aşkın ve güllerin şehri Konya…

Dördüncü şehir: Osmancık.

Osmancık hakkındaki yazı; “Bâzı târihçiler Osman Gazi buruda doğdu, bu kaleyi de beyliği zamanında yaptırdı’ derler. Evliya Çelebi Osmancık’tan bahsederken bu cümleyle başlıyor. Kişi veya mekânlardan bahsederken daha sevimli, daha sıcak olsun diye ‘cık/cik’ eki kullanılmıştır” ‘Koyunbaba Köprüsü’, ‘Bir çöğür şâiri’, ‘Hayırsever Derindere Âilesi’, ‘Adatepe’ başlıklı bölümlerle devam edip ‘Osmancık Mutfağı’ başlıklı kısa yazıyla bitiyor.

Beşinci Bölüm, “Destanlar Yaratan Şehir ‘Kahrmanmaraş”a tahsis edilmiş. İstiklal Madalyası sâhibi tek şehirdir.

Kurtuluş Savaşımızda son işgal edilen, ilk kurtulan kahraman şehir… Âşıkoğlu Hüseyin’in Fransız komutana seslenişi: ‘Maraş bize mezar olmadan Düşmana gülzar olmaz’

Altıncı şehir, Torosların Akdeniz’le kucaklaştığı Mersin’dir. Ülkemizde ilk özel şehir müzesi Mersin’dedir. Hıristiyanlığın ilk misyoneri Aziz Pavlus’un kuyusu ve mezarı da… Sanatkâr yetiştiren Mersin’in mutfağı da zengindir.

Yedinci bölümde şâirler ve serhat şehrimiz Edirne var. Dersaadet’in batı kapısı Edirne; Kapalıçarşısı, Selimiye Camii ve Kırkpınar Güreşleri ile bilinir.

Sekizinci bölümde Sivas’ın Gürün ilçesi; ‘Nazlı Nazlı akan Tohma suyunla / Malatya Kayseri karayolunla / Alabalığınla, Dünyâya bedelsin Gürün’üm’ mısralarıyla tanıtılıyor.

Dokuzuncu bölümde ‘Dünyânın en eski şehri Gaziantep var. Antep Harbi Müzesi, Gaziantep Kalesi, Yesemek Açık Hava Müzesi, Belkıs Zeugma antik şehri, kutma kumaşı, pestili, sucuğu, fıstığı, lahmacunu, alinazik kebabı, içli köftesi cağırtlak kebabı, baklavası, fıstık ezmesi ve diğer özellikleriyle ziyaret edilmeye değer şehir.

Onuncu bölüm Balıkesir’e tahsis edilmiş. Farklı yönleri bol bir şehir… Kuvayı Milliye Binası, Gönen kaplıcaları, Höşmerim tatlısı ile Gönen mutfağı, Zağnos Paşa Camii, Balıkesir Millet

Kütüphânesi, deniz kenarındaki ilçeleri, madenleri ve sanayii ile zenginliği, Anadolu’yu savunmak için, diğer vilâyetlere öncülük etme şerefine sâhip mühim bir şehir.

On birinci bölümde ‘Ezelden marka Şehir’ Şanlıurfa’ var. Doğu-batı, kuzey-güney yollarının ticârî ve askerî yol kavşağında, zengin kültürleri ve inançları bağrında taşıyan müthiş bir havza. Halilülrahman Balıklı Göl, Nemrut ve Hazret-i İbrâhim hikâyesi bilinmesi gereken özelliğe sâhiptir. Şanlıurfanın her metrekaresinde derin bir târih var. Etkilenmemek mümkün değil. Ve elbette Şanlı Urfa mutfağı… Öyle bir anlatılıyor ki… okuyan, yola çıkmaya hazırlanıyor. Şanlıurfa her daldaki sanatkârlarıyla da meşhurdur.

Mehmet Kâmil Berse’nin Şanlıurfa hakkında yazdıkları, bu kitabın taç kapısı gibidir.

“BENİM VATANIM BURASI SEVDİĞİM TÜRKİYE’M”

Bu yazıda tanıtımı yapılan ikinci kitap birincisi ile aynı ölçüde 140 sayfadır. Edebî sanatlardan ‘Deneme’ türündedir.

Eserin müellifi Mehmet Kâmil Berse, ‘İthafnâme’ başlıklı yazısında: sohbetlerinde bulunma şansını elde edemeyenlere kendisini tanıtıyor:

“Bana beni, ‘Ben’ olduğum için seven dostlar ver” diye dua ederim… Söylemek istediğim menfaatsiz bir dostluk ve samîmiyettir önemli olan…

Bu eserimi öncelikle; iyi günde, kötü günde bir ve beraber olduğumuz sevgili aileme:

Eşime, çocuklarıma, torunlarıma, ve geniş aileme ithaf ediyorum…

Bu ülkeye ve bu güzel şehir İstanbul’a ömrümü adadığım kültürüne hizmet etmek için hâdimi olduğum Dersaadet’te bana destek olan dostlarıma takdim ediyorum…

Mehmet Kâmil Berse, Mart 2024

‘Takriz’ yazısını, Mehmet Nuri Yardım kaleme almış. Mehmet Kâmil Berse’yi, duygu ve düşünceleriyle, yazarlığıyla, kavi inancıyla, zevkleriyle ve vatanseverliğiyle anlatıyor.

Yazarın ‘sunuş’ yazısı, Râgıp Paşa’nın dediği gibi; ‘Eğer maksud eserse mısra-ı berceste kâfidir.’ Çok kısa bir Türkiye târihi ve bu târihi yaşayan ve günümüze taşıyıp yaşatan Mehmet Kâmil Berse…

Eserdeki yazıların başlıkları:

*Dem Bu Demdir, An Bu Andır. *Benim Vatanım Burası… Benim Türkiye’m… *Şehirlerde Toplum Ve Ahlâk Metaforu. *Vatan Sevgisi İmandandır. *Mimar Sinan Eseri Ve Torunları. *Milliî ve Yerli Ruhumuz Adına. *Kitaplar Aşkımız, Kütüphaneler Sevdamızdır. *Fetih, Ayasofya Ve Demokrasi. *Küçük Düşünenler, Asla Büyük İşler Yapamazlar… *Sevgi İle Yaşama Sevincini Bırakmayalım. *Öğretmek, İki Defa Öğrenmektir. *Selâm, Dostluk, Vatan, Dil ve Hürriyet. *Vatan, Dil, Millet, Bayrak.

*İnsan, Düşündüğünün Aynıdır… *Efendiler, Lisan Gerek Lisan! *Sevgi Merhameti, Merhamet Adâleti Getirir. *Bin Minnet Ve Rahmet Sîzlere İki Yüz Elli Bir’ler *Barış Dolu Dünyâda Huzur İçinde Yaşamaktır Hedefimiz. *Eğitimimizi Geliştirmek, Kültürümüzü Yaşatmak Zorundayız… *Şehr’e Ve Kültür’e Dair, Mayıs Kırkanbarı. *Dostluktan Ses Ve İnsanlıktan Bir Nefes. *Mutluluk, Kendine Yeter Olmaktır. *Unutulmamak İçin Unutmamak Lâzımdır. *İlim Adamı Olmak Hayat Boyu Çalışmakla Olur… *Yüz Yıl Önce 16 Martta Dersaadet’e Düşman Girmişti. *Şehirler Kültürle Yoğrulacak, Kültürlü İnsanlarla Var Olacaktır. *Tek Bayrak, Tek Millet, Tek Vatan, Tek Devlet. *Şehirler, Kültürler, Şûralar. *Eğitim / Kültür / Bayram. *Yaşamanın Sorumluluğu Gereği, Bizler Birbirimizden Sorumluyuz.

Aşağıdaki yazı, eserin bütünü hakkında tatminkâr bilgi verecek bir örnektir:

‘BENİM VATANIM BURASI… BENİM TÜRKİYE’M…’

Memleket isterim Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun; Olursa bir şikâyet ölümden olsun. Cahit Sıtkı Tarancı

Otuz yıl olmuş, bir sebeple Türkiye’ye gelmiş İskoçyalı hanımefendi… Sonra geri dönmemiş ülkesine, pek sevmiş ülkemizi, Bodrum’u mesken edinmiş yıllarca…

Bir TV kanalında ‘Ülkemizde yaşayan yabancılar’ başlığıyla tanıtılan bir portre idi… Çok önemsedim hanımefendinin anlattıklarını… Çok dikkatli konuşuyordu, dili o kadar güzel kullanıyordu ki, hayran kaldım… Arada bir aksan teklemesi olmasa ‘Bizim şehrin insanı, bir İstanbullu’ diyebileceğim bir hanımefendi, hem de İstanbul hanımefendisi, aradığımız özlediğimiz bir portre… Önce buradaki gözlemlerini anlatıyor, ardından yorumlar yapıyordu… Lisanı önceleri kitaptan öğrenmeye çalışmış, ancak buradan öğrendikleri ile biraz sıkıntı yaşamış, komik durumlara düşmüş… Lisan öğrenmek için Türk filmleri izlemeye başlamış, Yeşilçam komedi filmlerini izlemiş, yerli filmlerle hem lisan öğreniyor hem de hoşça vakit geçiriyormuş… Filmlerden öğrendikleri dil telaffuzunu daha sonra romanlarla geliştirmiş, yanlış telaffuzları düzeltmiş… Şimdilerde çok yalın bir dili var… İskoçya’da komşuluktan ve insanlıktan eser bulamazsınız diyor:

‘Burada benim anahtarım komşudadır, komşularınki bende. Birkaç saat birbirinin sesini duymasa komşular, hemen kapıya gelirler, bir rahatsızlık var mı? diye… Biraz rahatsızlık olsa veya uzun yola gitsem dönüşte mutfakta bir yemek yapılmış görürüm. Bunları ben Dünyânın hiçbir yerinde görmedim yaşamadım… Kimse gelmek için izin istemiyor burada, çat kapı, insanlar birbirine gelebiliyor, bir samîmiyet var, bu beni her gün bu ülkeye ve bu ülkenin insanlarına bağlıyor… Haftada bir ‘Pazar’ kuruluyor burada… Mutlaka giderim, 40 derece sıcak olsa, kar ve yağmur yağsa da o pazarı yaşamak için giderim… Orada önce bir emek görüyorum, üreten insanları görüyorum, ekonomi görüyorum, kültür görüyorum… Dahası o insanların birbirleriyle yardımlaşmasını görüyorum… Pazarda hanım satıcılar daha çok, bazıları evlerinde yemek yapıyorlar, getirip pazarda satıyorlar… Artık onlarla da çok yakın oldum, o gün pazara gelmeyen görürsem soruyorum niye gelmedi? Hasta! denirse, (artık bende buralı oldum) köyüne kadar gidip hatırını soruyorum… Yolda giderken elimde paket veya yük varsa hemen gelip yardım ederler, tanıyan veya tanımayan fark etmez, herkes birbirine selam veriyor burada…’

Hanımların altın günlerinden bahsediyor hanımefendi:

‘Merak ettim ve dâvete icâbet ettim… Şaşırdım, âdeta bir ziyâfet sofrasıydı, herkes her şeyden yemek için tabağını dolduruyor ve yiyordu, ama bununla birlikte şunu gözlemledim. Hanımlar her şeyi çokça yiyorlar ama konuştukları: ‘Nasıl kilo vereceğiz?’ Doktor adresleri alınıyor ve bir sonraki altın gününe kadar farklı bir şey olmuyor, işte bu bana göre değil dedim, bir daha gitmedim… Burada sokak hayvanlarına ilgi ve alaka beni çok mutlu ediyor… Kediler evlerin asıl sâhipleri, bahçede iki köpeğim var… Kapı önlerinde sokak hayvanları için su ve yem kapları var, burada hiçbir canlı aç ve susuz değil…’

İngiltere krallığı yüz sene önce, Çanakkale savaşına İskoç askerlerini de getirmiş… İskoçya’da savaştan dönenlerin torunlarından bir komşum vardı, İskoç asker savaş dönüşü evlenmiş ve 6 çocuğu olmuş, geçen yıl bu âile büyük dedelerinin yenildiği toprakları merak edip Çanakkale’ye gelmişler tam 175 kişi, aile 175 kişi olmuş… Çanakkale Savaşlarının gerçeklerini öğrenmişler, nasıl oyuna getirildiklerini görmüşler… Ben de artık bu ülkenin ferdi olarak öğrendiklerimi paylaşıyorum… Siz cennette yaşıyorsunuz, belki farkında değilsiniz…

İskoç hanımın anlattıkları: ‘Aslında benim ülkemin geleneksel örf ve âdetleri, kültürü, yâni ‘Şehir kültürümüz…’ Bizler çok zaman hayıflanırız, kültürümüzü kaybettik diye… Oysa elde kalan kültürümüzün kırıntıları bile Dünyânın öbür kısmı için ulaşılamaz bir insanlık örneği ve dersi…’

Eksiklerimiz, noksanlarımız çok tabii ki, ama karamsarlık yok… Bizler nakıs taraflarımızı tamamlayacağız, yeni nesillere bunları öğreteceğiz, anlatacağız… ‘Dünyânın iyiliği için: Türkiye’ mottosunu söylemişti iki sene önce değerli yazarımız Alev Alatlı. Bu çok önemliydi, Hangi milletten ve hangi dinden olursa olsun onlara insanlığı, erdemi, iyiliği, güzelliği, doğruyu bizler öğreteceğiz… Müslüman milletlere dahi!

Bu ülkenin insanlarının örf ve âdetlerini, ahlâkını özümsemiş İskoç hanımefendi, program sonunda şah cümleyi söyledi: ‘Benim Vatanım Burası… Benim Türkiye’m…’

Bu cümleden anlam çıkaracağımız çok şey var elbette, hele bâzıları için!

Hz. Mevlânâ diyor ki: Söz söylemek için önce duymak, dinlemek gerek. Sen de söze, dinlemek yolundan gir!’

MARTI AJANS: Turizm Reklâm Ticaret Limited Şirketi. İskenderpaşa Mahallesi, Yeşiltekke Kuyulu Sokağı Nu: 6/1 A Fâtih – İSTANBUL Telefon: 0.212-534 15 25 0.532-211 31 88 0.553-911 31 88 e-posta: kamilberse@gmail.com / kalemkitab@gmail.com

MEHMET KÂMİL BERSE Soğuk ve karlı bir Şubatta İstanbul’da 1956’da doğdu. Göbek adını doğduğu hastanenin (Zeynep Kâmil Hastanesi) târihî geleneğinden aldı. Sanki İstanbul’da ‘Şehrengiz’ Dünyâsına doğmuştu. Uzun yıllar İstanbul – Fâtih’te, doğduğu evde ömrünü devam ettirdi. Ailesi, geleneksel kültürle hemhal olan bir aile idi. Bu kültürü diyarkâmlıkla devam ettiren yapının tâkipçisi olmayı şiar edindi. Kitapların içinde ve Kalem Kitabevi’nde yaşadı. Üniversitede İşletme bölümünü okudu. Ticâreti, kültür merkezli yaptı: Kitabevi, yayıncılık, reklâmcılık, matbaacılık, gazetecilik, dergicilik, turizm… Ardından sivil toplum kuruluşlarında kuruculuk, yöneticilik ve siyasette deneyimler… Hâlen, Dersaadet Kültür Platformu Derneği Genel Başkanlığı, Dünyâ Kırım Türkleri Derneği Başkanlığı, Fâtih Eğitim ve Bilim Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı ile bazı vakıf ve derneklerde yönetim kurulu üyesi olarak görev yapmaktadır. Sekiz dergi çıkardı. Kimisinin imtiyaz sâhibi oldu. Kimilerinin genel yayın yönetmenliğini, editörlüğünü yaptı. Hâlen Şehir ve Kültür Dergisi’nin imtiyaz sâhibi ve genel yayın yönetmeni olarak her ay kültür Dünyâmıza kazandırmaktadır. Şehirlerde, ülkelerde, kültür merkezlerinde, TV’lerde, radyolarda, okullarda, üniversitelerde; kültür, târih, edebiyat ağırlıklı sohbetler, konuşmalar, paneller, sempozyumlar keyif duyduğu faaliyetlerdir. Ata vatanı Kırım üzerine ilmî ve sosyal çalışmaları vazife bilir. Kudüs, şehir olarak ve inancının aksiyonu olarak gözlerinin önünden kaybolmaz. Kıbrıs yavru değil öz vatandır bize, bu duygu ile yaklaşır Kıbrıs sâhillerine. Kerkük vazgeçilmez bir sevdâdır soydaşlarımızla birlikte deyiverir her defasında.. Bu dört ‘K’ şehrimiz vazgeçilmez ülkülerimizdir bizim. Şehirlerin ruhu üzerine felsefî düşünce yapısı, farklı bir seyahat kültürünü yazılarına yansıtmasına vesile olmaktadır. Şehirlerin yeraltı, yerüstü, târihî, metafizik ve toplumsal geçmişinden, demografik yapısından, fotoğraflarından uzunca bir hikâye oluşturmayı seven bir yapısı vardır. Ülkemizin, insanımızın, Dünyânın meseleleri üzerine yazmaya ve konuşmaya devam etmektedir. Evli, iki evladı ve üç torunu ile İstanbul’da yaşamanın erdemine sâhip olduğunu düşünür. Mehmet Kâmil Berse’nin yayımlanmış ve yayımlanacak olan eserleri: *İstanbul Şehrengizi 1-2-3 *Üç Okyanus Dört Kıta -Seyahatname- *Bu Vatan Benim, Benim Türkiyem. *Meraklısı İçin İstanbul Seyahatnâmesi. *Kazan ve Kuzey Türklerinde Kültür. *On Bir Şehrimiz. *Kırım Bizim Meselemiz. *İsmail Bey Gaspıralı ve Dünyâsı. *Cengiz Dağcı’nın Vatan Aşkı. *Üç Çelebinin Hikâyesi. *Esir Şehirden Doğan, İstiklal Ruhu. *İz Bırakan Portreler.