Rumeli düşerken balo devam ediyordu
Bir topluluk ölürken öldüğünü fark eder mi? Tek insan anlar herhâlde ama toplumlar için o kadar emin değilim.
Aklıma ilk gelen örnek Titanik’in batışı. Biliyorsunuz, iş işten geçene kadar balo devam eder ve orkestra çalmayı sürdürür.
Türkiye tarihinde iki büyük ölüm vardır. Biri, Rumeli’yi kaybettiğimiz 1912 Balkan Harbi. Diğeri, Doğu Trakya ve Anadolu’yu da kaybettiğimiz 1920 Sevr’i. İkinci ölüm, Millî Mücadele ile bir dirilişe dönüştü çok şükür. Buna karşılık birincisine doğru dürüst yanmayı bile beceremiyoruz. Çoğu zanneder ki Rumeli’yi kaybetmek; ne bileyim Selanik’te, Manastır’da, İşkodra’da falan tek tük Türk’ün oturduğu mahalleleri terk etmemiz gibi bir şeydi. Hatırlamazlar ve hissetmezler ki Osmanlı daha başında bir Balkan devletidir. Rumeli’ye hâkimiyeti Anadolu’ya hâkimiyetinden öncedir ve kaybedilen Rumeli tarihiyle, kültürüyle ve nüfus çoğunluğuyla Türk ülkesidir.
Anahtarları Döndüğümde alırım
Sorum şu: Biz, ana vatanımızın yarısını kaybederken farkında mıydık? Ölürken öldüğümüzün şuurunda mıydık?
Aklımda, tam atıf yapamayacağım bir hatıra var: Selanik’te bir Türk devlet memuru, makamını kilitlemiş ve sonra Türk olmayan bir komşusunun kapısını çalıp anahtarı ona bırakmış: “Döndüğümde senden alırım.” demiş. Acı veriyor insana.
Bu yazıyı yazdığım yerin birkaç kilometre ötesinde Erdek’in Karşıyaka Köyü, şimdiki unvanıyla Karşıyaka Mahallesi var. Yaklaşık 4000 nüfuslu. Selanik’in bir köyüymüş. Biri insan, biri “ayvan” yüklü iki gemiyle buraya gelmişler. Gelenler değil de onların çocukları ve onların da çocukları anlatıyor. Artık anahtarı geri alamayacaklarını anladıkları zaman olmalı… O köyün hikâyesini bir başka yazıda anlatırım. Şimdi sormak istediğim şu: Beş asırlık vatan elden giderken acaba farkında mıydık yoksa balo devam mı ediyordu?
İstanbul mektupları
Elimde, Kazan (Tataristan) Türklerinden gazeteci Fatih Kerimi’nin İstanbul Mektupları kitabı var. Dr. Fazıl Gökçek hazırlamış, Çağrı Yayınları 2001 yılında basmış. Bir daha da basmamış ki piyasada yok. Ne yazık. Mirasımıza ne kayıtsızlık.
Fatih Kerimi, Bulgar Ordusu Çatalca’ya dayandığı sıradaki İstanbul’u anlatıyor (Sayfa 14, 15):
“Yaralı Türk askerlerini tedavi etmek için “Hilâl-i Ahmer”de hizmet etmek amacıyla İstanbul’a gelen Gülsüm, Rukiye ve her iki Meryem hanımlarla vapurda konuşuyoruz: İstanbul’da şimdi hiç kimse kalmamış, yediden yetmişe kadar eli silah tutan herkes askere yazılmıştır, vatan savunmasına girişmişlerdir. Herkes mal mülk ve ailesinden vazgeçmiştir. “Ya namus ya ölüm!” diye meydana atılmışlardır diye düşünüyorduk. Çünkü bizim nazarımızda bugün Türkiye’nin başına gelen hâller fevkalade mühim bir tarihî hadise olup altı yüz yıllık muazzam bir devletin haritası ortaya konuluyor. Eğer Türkler şimdi kendi askerî ve millî namuslarını koruyamazlarsa, sonra durumlarının çok kötü olacağı açıktı.”
Osmanlı yüzyılı
Kerimi’nin isimlerini verdiği hanımlar, dışımızdaki Türk dünyasının çeşitli yerlerinden. Ortak tarafları, Petersburg’ta okurken bir araya gelip Türkiye’ye yardım için işi gücü bırakıp yola çıkmaları. Eğitim millî şuur getiriyor. Millî şuuru tahrip için ilk yapılacak şey de eğitimi tahriptir.
Fatih Kerimi devam ediyor:
“Vapurdan inip iskeleye çıktığımızda İstanbul’un manzarası tamamıyla bizim düşündüğümüzün tersine çıktı. Şöyle ki İstanbul gümrüğünden çıkıp Sirkeci ve Babıâli caddeleri boyunca yürüyerek Meserret Oteli’ne giderken caddenin iki yanındaki sayısız kahvehanelerde o kadar çok insan oturmakta idi ki hiç birisinde ayak basacak yer yok. Kahvehanelerin sadece içleri değil, önleri de dolu. Kaldırımlara iskemleler koyup oturmuşlar, âdeta geçilemiyor. Hepsi de gayet sağlıklı, genç, zinde Türkler. Gayet düzgün giyinmişler. Hepsi de gayet mütekebbirane oturuyorlar. İhtimal ki bugün bayramdır da onun için böyle oturuyorlardır dedik. Lâkin her gün ve İstanbul’un her yerinde durumun böyle olduğunu gördük. Bunun sebebini sorduk: ‘Ne olacak efendim, elhamdülillah bizim muntazam askerimiz çoktur, eğer erzak yetiştirilirse onlar da iyi savaşabilirler.’ dediler. Vakıa itiraz edecek söz bulamadık…”
Hamakat bundan ibaret değil. O zaman da iyimser basın var. Bulgar Ordusu’nu bir strateji gereği üzerimize çektiğimizi, sonra arkadan dolaşıp yok edeceğimizi ve yakında Sofya’ya gireceğimizi yazıyorlar. Selanik’in düştüğü haberlerinin aslı olmadığını da. Bir adım daha atsalar, “Osmanlı Yüzyılı” ilan edecekler! Ya muhalif basın? Muhalif basın kapatılmış.
Velhasıl, Osmanlı batarken de, tıpkı Titanik gibi, balo devam ediyormuş.
Bir davranış bozukuğu: NARSİZM
Narsist davranış, sosyal hayatın önemli bir sorunu olmakla birlikte, aile yaşamında da büyük hasarlara neden olmaktadır. Toplumun hemen her kesiminde görülmekle birlikte tanımı yapılamamaktadır. Daha çok “biraz asabî” ya da “huysuz” gibi görülüp tolere edilmektedir. Aslında narsizm, önemli bir davranış bozukluğudur. Kişiye özgü bir hastalıklı durum olmakla birlikte, bulunduğu ortamı da etkileyen bir ruh halidir. Özellikle iş hayatında bir idarecinin böyle bir vasıfta olması verimliliği düşürür ve çalışma ortamını bozar. Ailedeki etkisi ise, aile bireylerinin gelecekteki hayatını derinden etkileyecek düzensiz bir ruh hali olarak bilinir. Böyle ortamlarda yaşama sevinciniz kalmaz, içe kapanırsınız, kaygılarınız- korkularınız olur, bir enkaz gibi yığılıp kalırsınız. Daha açık tanımlanırsa, narsizm bir virüs gibidir, sizi ele geçirir, yaşam enerjisi yoktur. Sizin enerjinizle birlikte sizde yaşamaya devam eder.
Narsistlerin tipik özellikleri:
- Narsizm (erkek ya da kadın) bir kişilik bozukluğudur.
- Duyguları yoktur, acımazlar, merhamet etmezler.
- Kibirlidirler. Eleştiriyi hiç sevmezler.
- Üzülmezler ve yaptıklarından pişman olmazlar.
- Hatasını kabul etmezler, özür dilemezler.
- Mutlu olmayı bilmezler, hep tedirgindirler.
- Empati kurmazlar.
- Hep ön planda olmayı bir sosyal statü olarak görürler.
- Düzenli ve kalıcı ilişki kuramazlar.
- Öfke kontrolleri yoktur.
- Sizi aşağılar ve küçümserler.
- Sizi yönetmeye başlarlar,
- Sosyal çevrenizden sizi izole ederler, yanlızlaştırırlar.
Aslında narsistler zekidirler, ikna güçleri yüksektirler. Sizi değiştiğine ikna ederler ve siz buna inanırsınız. Ancak -nadiren de olsa bunun bir patalojik durum olduğunu kabul edip psikoterapi destek alanlar dışında- asla değişmezler. Narsistlerin bir diğer taktiği, zaaflarınızı tesbit ederler. Bu onlar için çok önemlidir. Yeri geldiğinde sizi aşağılamak ve değersizleştirmek için onu kullanırlar. Bu onların ortak yanıdır. Önce aşağılayıp değersiz olduğunu hissettirmek. Kişinin özgüvenine hasar verip bir enkaz gibi yığılıp kalmasını sağlamak, sonra da ona tek destek olanın kendisi olduğunu empoze etmek. Terketme eğilimine çok tepki gösterirler. Böyle durumlarda tehdit ve saldırganlık, narsistlerin önemli bir argümanıdır.
Narsizmin tahribatı günümüzde artmaktadır. Uzmanlar bunun tedavisinin kolay olmadığını söylüyorlar. Ailelerin parçalanmasında ekonomik nedenlerden daha etkili olduğu bilinmektedir. Hukuken ayrılsalar bile narsist eşin (kadın/erkek) tehditleri devam edecektir. Çoğu zaman erkek eşler fiziksel şiddet gösterirler. Narsizmin tahribatından kurtulmanın iki yolu var; ya birlikte yaşama yolunu seçerse; sınırlar koymalıdır.
Narsistlere sınır koymak önemlidir. Ruh sağlığınızı korur. Onları yatıştırmak bakımından her davranış ve isteklerini onaylamayın. Bununla birlikte tedavi olmaya ikna etmenin yolunu bulmaktır ki, bu çoğunlukla reddedilir. Ya da kendini –varsa ailesini- daha güvenli, daha düzenli bir hayata eriştirmek için ayrılması bir çözüm olacaktır. Aile kuracak gençlere minik bir tavsiye gerekirse; öfke kontrollerine bakın, bu önemlidir. Hep kendinden ve başarılarından söz ediyorsa, eleştirileri acımasızca ve aşağılayıcı üslupsa, hata yaptığında üstlenmeyip özür beyan etmiyorsa, başkalarına yüklüyorsa o kişiden uzak durun. Gelecek hayatınız için.
İkiyüzlü Batının Çirkinliği Spora da Yansıdı
“İkiyüzlülük”, kişinin sahip olmadığı duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklere, sanki sahipmiş gibi davranması veya sahip olduğunu iddia etmesidir. Ahlâk psikolojisine göre ikiyüzlülük, kişinin kendi ifade ettiği ahlaki kural ve prensiplere kendisinin uymamasıdır.
Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Disiplin Kurulu, Türkiye-Avusturya maçında attığı ikinci golden sonra “bozkurt işareti” yapması nedeniyle milli futbolcumuz Merih Demiral’a 2 maç ceza verdi.
UEFA’ya tepki gösteren Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı (TFF) Mehmet Büyükekşi, “2 maçlık cezayı kabul edilemez, hukuk dışı ve siyasi bir karar olarak görüyoruz” dedi.
Mehmet Büyükekşi, 3 maçın altındaki cezalarda CAS’a itiraz ve başvuru yolunun kapalı olduğunu hatırlattı. Büyükekşi, açıklamasında, “Verilen 2 maçlık ceza ile itiraz hakkımız da elimizden alınmıştır. Taraflı ve adaletsiz olan bu karar, tüm milletimizi derinden hayal kırıklığına uğratmıştır” dedi.
TFF Başkanı ayrıca, UEFA’nın maçta görevli delegesinin raporunda cezai yaptırım ile ilgili bir ifade olmadığını, bazı Batılı siyasetçilerin açıklamalarının ardından UEFA’nın konu ile ilgili müfettiş atayarak soruşturma başlatmasının sürece ve kararın bağımsızlığına gölge düşürdüğünü belirtti.
Dışişleri Bakanlığı UEFA’nın soruşturmasının kabul edilemez olduğunu ve Alman makamlarının Demiral’a yaklaşımının “yabancı düşmanlığı içerdiğini” açıklamıştı.
Merih Demiral’ın “bozkurt” sembolüyle ilgili Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, “Türk aşırı sağcıların işaretlerinin bizim stadyumlarımızda yeri yok. Avrupa Futbol Şampiyonasını ırkçılık için bir platform olarak kullanmak kabul edilemez. UEFA’nın olayı araştırmasını ve yaptırımları değerlendirmesini bekliyoruz” demişti.
Bakan Faeser, ayrıca Almanya istihbaratının Almanya’daki Ülkücü Hareket ile ilgili analizini de paylaşarak, “Güvenlik birimlerimiz Almanya’daki Türk aşırı sağcıları yakından takip ediyor. ‘Bozkurtlar’ Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından izleniyor” ifadelerini kullanmıştı.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı Faeser’ın sözlerinin ardından harekete geçti ve Almanya’nın Ankara Büyükelçisi’ni bakanlığa çağırdı. Bakanlık açıklamasında, ”(Bozkurt) işareti Almanya’da yasaklı bir simge değilken, Sayın Demiral’a Alman makamları tarafından gösterilen tepkilerin bizatihi kendisinin yabancı düşmanlığı içerdiği değerlendirilmektedir” denildi.
Söz konusu ceza, UEFA’nın Türkiye’ye karşı menfi tutumunu gözler önüne serdi. Ayrıca geçmişte bazı futbolcular tarafından yapılan hareketlere karşı UEFA’nın verdiği cezalar ikiyüzlülüğü bir kez daha gösterdi.
Daha önce de EURO 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası elemeleri maçlarında futbolcularımızın yapmış olduğu gol sevincine de soruşturma açan UEFA yetkilileri, yine bir gol sevincimize soruşturma başlatmıştı.
Bozkurt, bugün Türk milliyetçiliğinin sembolüdür. Atatürk tarafından da ulusal sembol ilan edilmiş ve birçok yerde kullanılmıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk parası üzerine bozkurt resimleri basılmıştır.
Tarihçi İlber Ortaylı, Avusturya galibiyeti sonrası milli futbolcu Merih Demiral ile gündeme gelen ‘Bozkurt’ sembolüne ilişkin, “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir.
Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. Tür olarak da çok dayanıklıdır. Kurt sırtını herhangi bir şekilde dayamadan, sırtını garantiye almadan öyle bir ihtiyaç duymadan savaşabilen bir hayvandır. Yaşam savaşı verme bakımından çok beceriklidir. Sürü halinde de avlanır ama tek başına da çok dirayetli ve dirençlidir.
O yüzden yaşam savaşı veren, özgürlük savaşı veren milletler için ayrı bir sembolik değeri ve önemi vardır. Milli Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir.” Dedi.
Batı, çıkarları ve menfaatleri doğrultusunda hareket eden bir yapıya sahiptir. Yıllarca Müslümanların içerisinde bulunduğu kaos ve zulüm maalesef batının ve Amerika’nın eseridir.
İsveç’te aşırı sağcı Rasmus Paludan ifade özgürlüğü adı altında Kur’an-ı Kerim’i yakarak nefret söyleminin en önemli örneklerinden birini gösterdi. Aynı şekilde Tevrat’ın yakılmasına müsaade etmeyen yetkililerin kararı ise büyük bir çelişkidir. İsveç’te bu eylemi yapmak suç olmasına rağmen Paludan ceza almadı. İfade özgürlüğü adı altında nefret suçunun işlenmesine müsaade edildi.
Batı, bağımsızlık ve milli diyenlerden nefret etmektedir. “Dilimize, medeniyetimize, tarihimize, toprağımıza sahip çıkmak ve onurlu yaşamak istiyoruz” diyen her aklı katlettiler. Birlikte büyümek, birlikte zenginleşmek ve birlikte mutlu olmak felsefesinden nefret etmektedirler.
Batı dışında kalan coğrafyalarda, radikal dincileri, teröristleri, mafyayı, kaçakçıları, uyuşturucu baronlarını, faşist-ırkçı hareketleri, her türden bölücüleri besliyorlar, teşvik ediyorlar. Kutsallara hakaret, peygamberlere küfür, kitapları yakma ve toplumları galeyana getirecek söylem ve eylemleri organize ediyorlar.
İstiyorlar ki aynı nefret söylemleriyle benzer eylemlerle tepki gösterelim. Biz de bayraklarını, kitaplarını yakalım, kutsallarına küfredelim. Bunu yapmayacağız. Zira saçtıkları zehrin panzehri bizim medeniyetimizdir.
Batı’nın İnsan hakları; sadece yeşil gözlü, sarı saçlı ve Hristiyan ve Yahudi kökenliler içindir. Yani zihinlerindeki insan hakları coğrafya, din, ırk ayrımı yapan bir tutum sergilemektedir.
Batı’nın insan hakları ve demokrasisi Ortadoğu’yu, Afrika’yı, Asya’yı ve Müslümanları asla kapsamamaktadır.
Sevgiyle kalın…
Gözlerinizi Ovuşturun ve Dünyaya Bir daha Bakın
Cemil Meriç, yine rahmet istedi: “İdeolojier, idrakimize giydirilen deli gömlekleri!” Bundan güzel nasıl tarif edilebilir. Bu kadar güçlü değil ama benim de bir benzetmem var: İdraklerini ideolojilere kaptırmış insanlar, dünyaya baktıkları zaman dünyayı olduğu gibi görmüyor.
Normal insan, makul insan, dünyaya baktığında ışık gözlerinden içeri girer. O ışık, dünyadaki eşyaya çarpmış ve oradan bakanın gözlerine ulaşmıştır. Işık orada bir görüntü yapar, o görüntüyü sinirler beyne ulaştırır ve insan, dünyada ne varsa onu görür. Beyni vasıtasıyla görüntünün anlamını kavrar.
İdeoloji tutsağında algı süreci bunun neredeyse tam tersi. İdeolojisi, onun idrakini beyaz bir perdeyle kapatıyor. Gözleri dışardan gelen ışığı içeri alma vazifesinin tam tersini yapıyor. Zihni, görüşünü kapatan o beyaz perdeye ideolojisinin hayal ettirdiği saçma sapan görüntüleri yansıtıyor. O da o görüntülerin gerçek olduğunu, gerçek dünyanın o perdedeki akisler olduğunu sanıyor; ona göre davranıyor.
Bu sabah, Engin Alan Paşa’nın bir Tweet’iyla karşılaştım. (Artık X’iyle mi diyeceğiz?) Şöyle yazmış:
“Askeri Stratejide önemli bir gerçek vardır: Yığınakta yapılan hata, harbin sonuna kadar düzeltilemez. Şimdi Türkiye, başından beri Suriye ile ilgili yaptığı yığınak (politik, askeri) yanlışı ile yüzleşiyor.”
Gençlik yıllarımda Dündar Taşer Ağabey’le sohbetlerimizde defalarca işitmiştim bunu. “Yığınaktaki hata harekâtın sonuna kadar devam eder.“ O da rahmet istedi.
Hangi hayalleri görüyordunuz?
Hiçbir ülke kontrolsüz kaçak kabul etmezken, sınırlarımızı sonuna kadar açmak! Biz haklıyız, biz ensarız, onlar muhacir sloganları. Hemen ama hemen yarın Emevi Camii’nde cuma namazı kılacağız hayalleri. Sırf İhvan böyle dedi diye bu davranışları doğru ve gerçek sanmak…
Ne demişti Seyyid Kutub, “‘Milliyetçilik, tarihî, zamanı geçmiş bir bayraktır.’ Kutub’a göre dünya, düşünce ve doktrine dayanan ideolojik komplekslere doğru ilerlemektedir. İslami hareket, bu global eğilimin bir parçasıdır. Kabile kimliğine, ırk veya toprağa dayanan asabiyye gerici, cahili bir kimlik tarzıdır.” (Sayyid Qutb and the Origins of Radical Islamism, Oxford University Press 2013, s: 257-258) İşte biz on milyon kaçağı övünerek Türkiye’ye alırken ideolojimizin perdesine bu hayaller aksediyordu. Nedir bu hayaller? Millet yok. Millî devlet yok. Dolayısıyla sınır yok. Hatta Müslüman ülkelerin ahalisi de Müslüman değil. Cahiliye devri halkı gibi. Bir tek İhvan “fırkayı naciye”.
Tıpkı, “Faiz sebep, enflasyon neticedir. Bu nastır nas!” derken ideoloji perdesine akseden tuhaf projeksiyon gibi.
Bu hatalardan döndük galiba. Hani ne demişler: Taç giyen baş akıllanır. İyi de bu o baş akıllanana kadar o tacın tebaasına ne olur? Ama Alan Paşa’nın, Dündar Taşer’in dediği gibi yığınaktaki hatanın etkileri, azalarak değil, katlanarak devam ediyor. Harekâtın ne zaman biteceği, bitip bitmeyeceği belli değil. Bakalım önce kim biter. O mu biz mi? Gerçek şu ki milletler dünyasında, yani gerçek dünyada “harekât” hiç bitmez.
Pistin ışıklarını görüyorum
Bu büyük hataları yaparlarken acaba ideolojilerinin perdesinde hangi görüntüler oynuyordu? Korkunç bir uçak kazasını hatırlıyorum. 30 Kasım 2007 gecesi, İstanbul- Isparta seferini yapan bir uçak, 57 yolcusu ve mürettebatı ile dağa çakılmış, kazadan sağ çıkan olmamıştı. Ölenler arasında 6 bilim insanı vardı. Onlardan Prof. Dr. Engin Arık Hanımefendi ile kısa bir telefon temasımız olmuştu. Arık Hoca, toryum ve hızlandırıcı kullanarak güvenli nükleer enerji elde etme projesi peşindeydi. Ben de bir öğrencimi, Türkiye’de toryum varlığı ve ekonomisi üzerinde tez yapması için ona yönlendirmiştim. Arık Hoca da bizi Ankara Üniversitesi’ndeki bir meslektaşına yollamıştı. Arık Hoca ve ekibi Türk bilimi, Türk fiziği için büyük kayıptı.
O kazanın kaçak Suriyelilerle, faiz sebep, enflasyon sonuç “nas”ıyla ne ilgisi var diyeceksiniz. Şu ilgisi var. Uçak çakılmadan önce pilotun telsizden kaydedilen son sözleri şöyleydi: “Isparta pistinin ışıklarını görüyorum.”
2007’deki acı kazada, pilotun gerçekten mevcut olmayan bir şeyi gördüğüne inanması 57 kişiyi kaybetmemize sebep oldu.
Son on yıllarda mevcut olmayan muhacir ve ensarı, aslı olmayan ekonomi modellerini var ve Allah’ın emri sanmamız neler kaybetmemize sebep oldu? Daha neler kaybedeceğiz? Bu uçakta 57 kişi değil, kaçak yolcularla birlikte neredeyse 100 milyon kişi var. Gözü ve umudu bizde olan başka yüz milyonlar da cabası.
Irkçı ve Eritmecilerin Utanmazlığı
Tarihlerinde ırkçılığa bulaşmayanları ırkçılıkla suçlayanlar kendi çirkinliklerini ve ayıplarını örtmeye çalışan utanmazlardır. Avrupa Futbol Şampiyonasında karşılaştığımız Avusturya’yı 2-1 yenme becerisini gösteren Türk Milli Futbol Takımımız Türkiye’deki vatandaşlarımıza ve Dünya’nın değişik yörelerine dağılmış soydaşlarımıza, dindaşlarımıza çok büyük mutluluk yaşatmışlar; milli birlik ve beraberlik şuurunun güçlenmesine katkıda bulunmuşlardır. Bu zaferi yaratan, milli duygu ve şuurdan nasiplenmiş, Türk Milletine mensubiyet şuuruna sahip gençlerimiz bütün güçleri ile mücadele ederek bize bir zafer kazandırdılar. Oyuncularımızı bağrımıza basar; hepsini alınlarından öperiz. Allah onlardan razı olsun. Bu mutlu olayı kalemleri ile yazan yazarlarımızı toplumu uyandırdıkları için tebrik ederiz. Merih Demiral evladımızın bu zafer karşısında tribünlerdeki binlerce Türk’ün sevincine katılarak Bozkurt işareti yapması çok görülmüştür. Maçlar bırakıldı bizlerle uğraşılır hale gelindi. Onlara göre bu galibiyet kabul edilir bir şey değildi. Onlar Türk’ü devamlı kaybetmeye mahkum olarak içlerine sindirmişlerdi. Sen kalk favorilerden Avusturya’yı yen ve Merih Demiral de üstelik iki gol birden atsın; olacak şey mi bu?! Başta Alman İçişleri Bakanı olmak üzere, çanın çalınması başlar. İlgili her yabancı kuruluş suçlama ve tedbir alma yarışına girer. Eski bir Alman İçişleri Bakanı da asimilasyondan methederek bahsederdi. Almanya’da Bozkurt işareti suç olmamasına rağmen soruşturma başlar.
Bozkurt Dünya Türklüğünün sembolüdür. Bunu siyasetle, parti ile, ırkçılıkla ilişkili görenler cehaletin ulaştığı son noktadadırlar. Hele Almanya’nın bunu ırkçılık suçlamasıyla ortaya düşmesi çok gülünçtür. Tarihte geçmiş gerçekleri inkardır. Bazılarımız yabancıların yıllardır içeride milliyetçiliği inkar edip tehlikeli bir öcü gibi göstermesi ve yanlış izlenimler maalesef dışarıya da aksetmiştir. İçimizdeki Türk ve Türkiye düşmanları bu gayretin içinde olmuşlardır. Uzun yıllar Marksist olmayanların neredeyse toptan Faşist ve ırkçı olarak suçlanması unutulmuş değildir. Çöken ideoloji ve yabancı ülke desteğine dayanarak devrim yapmak hayali de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra çoktan bitmiştir. Bozkurt sembolünden neden korkulur, çekinilir anlamak zordur. Şuur altına yerleşmiş yanılgılar ülkemizde ve dışarıda, yanlış algılar sürmüş kolay kolay silinememiştir. Almanya eğer bu sembolden rahatsızsa bir Alman futbol takımının sembolü de kurttur. İran ve Azerbaycan’da iki ayrı futbol takımının sembolleri de yine kurttur. Milletlerin sembolleri de vardır ve bu normaldir. Kimse bundan rahatsız da olmaz. Avrupa’da hızlanan ırkçılığın sportif temaslarda Almanya’ya ve benzeri ülkelere kaydığı görülmektedir. Nitekim çok sık olarak siyahi oyuncuların hakaretlerle karşılaştığı ve onlara maymun dendiği görülmüştür. Oysa bu tip oyuncuların Türkiye’de çok rahat şartlar altında futbol oynadıkları görülmüştür. Dünya’nın her tarafında galibiyetten sonra İstavroz çıkaran futbolcular olduğu gibi Bozkurt işareti yapanlar da olabilir. Fransızların giydiği formalarda horoz resmi vardır. Arnavutluk formasında çift başlı kartal, İran’da ise arslan vardır. Berlin’de ayı resimli flamalar neyin nesidir? Amblem olarak haç taşıyan formalar İsviçre ve İspanya’da da görülmektedir. Türk olmanın sembolü de Türk mitolojisinde Bozkurt’tur. Bozkurt son yıllarda değerini daha çok anladığımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Milletine bir armağanıdır; unutulmakta olanı hatırlatmasıdır. Kendi döneminde Bozkurtlu para ve pullar basılır. Milli şuurlu aydınlar yetişir. Milli sembole sahip çıkılır. Ne acıdır ki Atatürk sonrası dönemde farklı siyasi görüşlere sahip iktidarlar mitolojiden habersiz olan yöneticiler dönem dönem bugün Andımıza yapıldığı gibi, Bozkurt heykellerini depoya atmışlar ve unutturmaya çalışılmıştır. Ancak şerefli, insancıl ve sömürgeci olmayan bir tarihin sembolleri de kolay kolay unutturulamıyor.
Yabancı tarihçiler Dünya tarihini iyi bildikleri için büyük devlet adamı Atatürk’ü Bozkurt olarak anmışlar ve hakkında yerli yabancı çeşitli kitaplar basmışlardır. Bunlardan en çok dikkati çeken Herald C. Armstrong’un “Bozkurt Mustafa Kemal” isimli eseridir.
Kuzey Irak’ta yasal olarak gerçekleştirdiğimiz maalesef ABD destekli PKK ve diğer bölücü unsurlara terör koridorunu engelleyici harekatlarda Mehmetçikler tankların üstünde vatandaşları Bozkurt işaretleriyle selamlamışlar ve başarıdan emin olarak şerefli vatan görevlerine gitmişlerdir. Yabancıların Bozkurt’u bilmemesi normal ve hatta soruşturma açmaları ve Merih’e iki maç ceza vermeleri normal karşılanamaz. Ancak ürkek, dengeci bazı siyasetçilerin Bozkurt’u yanlış yorumlamaları ve yeni yetme Genel Başkanların mitolojiden habersizliği kabul edilemez. Bu anlayışla yazılmış, gerçeklerden uzak, olayları somutlaştıramayan, suya sabuna dokunmayan, tarih kitaplarını yıllardır Türk çocuklarına okutturanlara ne demeliyiz? Gençlerimiz yakın tarihimizi iyi bilmeli, Balkan Harbi kaybını doğru düşünmelidir. Ancak gerekli bilgiyi kazanmaktan uzaktırlar. Gençlerimiz Türk Dünyası’nı tanımalı, soydaşlarını öğrenmeli ve Türkiye’nin sosyal yapısı ile ilgili gerçekleri saptıracak maksatlı, bölücü oyunlara da karşı çıkacak yeterli bilgilere sahip olmalıdırlar.
Yakın bir geçmişte Avrupa Şampiyonası eleme maçlarında milli takımımız yine anlamlı bir galibiyetten sonra asker selamı ile tribünlere yönelir ve maalesef para cezası görür. Aynı asker selamı ile Fransız futbol takımı kaptanı Grissman Cumhurbaşkanı Macron’u selamlar ama ceza almaz. Çifte standart her alanda ve her konuda bize karşı geçerlidir. Ne yapalım ki Türk’ün tarihinde kıskanılacak, şeref ve gurur duyulacak dev gibi bir geçmiş vardır.
Uyanalım ve kendi kendimize gelelim. Birbirimizle uğraşmak yerine, Atatürksüz Türkiye, Hz.Ali’siz Alevilik peşinde koşan yerli yabancı ihanet odaklarına karşı hazırlıklı olalım. Sağ olasın kardeşimiz Merih Demiral ve değerli takım arkadaşları… Türk Milleti çok büyük çoğunlukla size minnettardır. Herkese ne oldukların fark ettirdiniz. Türk ve Türkiye düşmanlarını kamuoyuna tanıttınız. Keşke üstümüze gelinmeden önce ayağa kalkabilsek… “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”.
Bir dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, İki dönem Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak üstün hizmetler veren MEHMET TURGUT’un vefatının 15. yıldönümü dolayısıyla Eşi TÜRKÂN TURGUT Hanımefendi ile konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Sayın Bakanımız iyi bir gözlemciydi. Gözlemlemekle yetinmez, intibalarını yazar, kitap hâlinde yayınlardı. Konu ile ilgili olarak yaşadıklarınızı lütfeder misiniz?
Türkân Turgut: Dış seyahatlerde bazen çok duygulanır, bu duygu ve heyecan içinde, memlekete döndüğünde gecikmeden kâğıda kaleme sarılır, durmadan, dinlenmeden duygularını, düşüncelerini, edindiği intibaları yazardı. Genel olarak, yaptığı seyahatlerde gördüklerini, yaşadıklarını memleketimiz şartlarıyla karşılaştırır, bâzen keyiflenir, bâzen de üzüntüye kapılırdı.
Bu tip seyahatlerinden biri de, Başbakan Süleyman Demirel başkanlığında, heyet hâlinde yapılmış olan Rusya gezisidir. Özellikle Çarlık Rusya’sının yıllar boyunca soyduğu, Sovyetler Birliği’nin de geri kalanları sömürdüğü Taşkent’e yapılan ziyâret idi.
Sanayi Bakanı olarak iştirak ettiği bu seyahatte Moskova, Leningrad, Kiev, Taşkent, Semerkant ve Bakü gibi büyük şehirleri gezmişler, çeşitli intibalarla memlekete dönmüşlerdi. Fakat Mehmet Turgut’un en çok etkilenmiş olduğu şehir Taşkent olmalıydı ki, döndüğünde hiç vakit kaybetmeden, seyahati boyunca küçük bir deftere yazmış olduğu notlardan da istifade ederek, ‘Taşkent’e Doğru’ adlı kitabını, bir hafta gibi kısa bir zaman içinde yazıvermişti.
Mehmet Turgut seyahatten döndüğünde his ve heyecan içindeydi. Gördüklerini, duyduklarını anlattı, anlattı. Esas olan hisleriydi. Konuşurken duygu yüklü kelimeler kullanıyordu. ‘Taşkent’ diyor, ‘Taşkent halkı’ diyor, ellerinde çiçeklerle ve Türk bayraklarıyla misafirlerini hava alanında karşılayan Taşkentlilerden, onların heyecanından, kendi duygularından, o asırlar sonrası özlem dolu kucaklaşmadan söz ediyordu. Zaman zaman hüzünlendiklerinden, sefâlet içinde olduklarından, zenginlikleri olduğu hâlde sömürülüşlerinden bahsediyordu. Düşünce ve duygularla o kadar doluydu ki, hemen bir köşeye çekilip, dış dünya ile ilgisini kesip bu seyahat boyunca yaşadığı duyguları, acı tatlı ne hissettiyse, ne yaşadıysa, bir başka ifâde ile o hasret dolu kucaklaşmayı hemen yazmak istiyordu.
Taşkent’te yaşadıklarını, gördüklerini bir hafta içinde, yerinden hiç kalkmadan, yazdı yazdı ve sonunda ‘Taşkent’e Doğru’ adlı, his dolu, yer yer acı dolu, zaman zaman da güzelliklerin aktarıldığı bir hatıra kitabı baskıya hazır oldu. Bu kitap öyle güçlü duyguların mahsulüdür ki, o günlerde sayfalara dökülen satırlar, hiçbir değişikliğe uğramadan, olduğu gibi matbaaya gitmiş ve kısa zaman içinde basılarak insanların istifadesine, beğenisine sunulmuş, fazlasıyla ilgi görmüştür; hakkında methiyeler yazılmış ve tekrar tekrar basılmıştır. Kitabı kim okuduysa Mehmet Turgut kadar duygulanmış, hislenmiş, sanki Taşkent’te uçaktan inildiği zamanki karşılama törenini yaşamış, o halkın Türk’e olan özlemini hissetmiş, sömürülen bir memleket insanının ruh hâlini yaşayarak, yazarın satırları arasında onların mahzunluğuna, kimsesizliğine, sömürülüşüne şâhit olmuştur.
Mehmet Turgut gördüklerini, yaşadıklarını o kadar canlı anlatmış, o kadar güzel mânâlandırmıştı ki, O’nun; baktığını iyi gören, meseleleri iyi bilen bir kimse olduğu kanaati, kitabı okuyan pek çok kimsede yaygınlaşmıştı. Pek çok kimse, O’nun aydın bir Türk milliyetçisi olduğunda hemfikirdi. O’nda demokrasiye olan inanç, insan sevgisi, Türklük şuuru güçlüydü, yazdıklarını okurken okuyucu, bu duyguları hissedebilir, gözünden yaşlar boşanabilir.
Mehmet Turgut da kitabının önsözünde, heyecanla yazdığı, en çok sevdiği, her okuyuşta aynı heyecanı duyduğu bölümün, Taşkent bahsi olduğunu söylemektedir. Taşkent’i anlatırken zaman zaman gözlerinin dolduğuna şâhit olmuşumdur.
Çetinoğlu: Notlarını ve intibalarını kitaplaştırdığı bir başka seyahati de Japonya’ya olmuştu…
Türkân Turgut: Japonya’ya iş adamlarıyla birlikte gitmişti. Gitmeden önce Japonya hakkında yazılmış olan kitapları okumuş, özellikle Amerikalı Kültür Antropoloğu Ruth Benedict’in Türkçeye çevirdiğim, 3. baskısı 1994 yılında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları arasında çıkan ve Japon kültür örneklerini veren The Chrysanthemum and the Sword (Kılıç ve Krizantem) adlı eseri okuduktan sonra Japonya’yı ve Japonları daha fazla merak eder olmuştu. Batının da Japonya’yı merak ettiğini, ilgilendiğini, Amerika’nın ise onu tek rakip olarak gördüğünü biliyordu. Gidip görmek O’na çok şey kazandıracak, oradaki çalışma temposuna, araştırma azmine, idealizmine şâhit olacaktı.
Japonlar, bir milletin var olabilmesi için ilmin, teknolojinin ve ekonominin önemini biliyor, millî târih, millî kültür, millî terbiye ve ruh ile de manevî yanlarını destekliyordu. Bu hususlar ise Mehmet Turgut’u çekiyor, fazlasıyla ilgilendiriyordu.
Mehmet Turgut Japonya seyahatinden duygu ve düşüncelerle dolu olarak dönmüştü. Onlar batıdan tekniği almışlar, millî değerlerle de hayatlarını yoğurmuşlardı. Heyecan içinde ‘Japon Mucizesi ve Türkiye’ adlı kitabını yazmaya başladı. Bu kitapta, Japonya ile Türkiye’yi târih boyunca karşılaştırıyor, Japon ve Türk halkı üzerinde duruyordu; büyük emek ve gayret sonunda, beğenilen, değerlendirilen önemli bir kitap ortaya çıktı.
Bir gün Mehmet Turgut’la birlikte gittiğimiz bir kokteylde karşılaştığımız Japonya’nın İstanbul Konsolosunun sözleri de bizleri etkilemişti. Konsolos, konsolosluk duvarlarına asılan Türk ve Japon köylüsünün resimlerinden bahsediyor, iki halk arasındaki benzerliklerden söz ediyordu: ‘İki millette de kadın çocuğunu sırtında taşır, erkeğinin arkasından yürür, evin reisine, büyüğüne saygıda kusur etmez, kayınvalide iki toplumda da söz sâhibidir, iki toplumda da yer yatağında yatılır ve eve girerken ayakkabılar çıkarılır. Bunların dışında Japoncada ‘su’, ‘yer’, ‘gök’ gibi Türkçe kelimeler vardır. Kısaca siz ve biz aynı kökten gelen, fakat birimiz doğuya, diğerimiz batıya gittiğimiz ve değişik dinleri kabul ettiğimiz için birbirimizden ayrı düşmüşüz. Biz Japonlar olarak bu konuya önem veriyor ve araştırma yapıyoruz ama, sizlerde hiçbir hareket yok’ diyordu. Konsolosun sözlerinde biraz da sitem vardı.
Bu sözleri duyduğumuz zaman tuhaf bir memnuniyet duyduğumuzu hatırlıyorum ve konsolosun sözlerini, bizde de bir araştırma yapılır ümidiyle pek çok yerde tekrarlamışızdır.
Mehmet Turgut bu konu üzerinde hayranlıkla ve takdir hisleriyle durmuş ve örnek olur düşüncesiyle, bu husus üzerinde fikir yürütmüştü.
Çetinoğlu: Sayın Bakanımızın Pakistan gezisinde, O’nun, Türklük ruh ve şuurunun ne kadar güçlü olduğunu gösteren bir davranışı var. Anlatabilir misiniz?
Türkân Turgut: 1982 yılında; İslâm ülkeleri sanayi bakanları toplantısı için Pakistan’a gitmişti. Bu toplantıya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Sanayi Bakanı ve beraberindeki arkadaşı da davetli olarak iştirak etmişti. Konferans başlamış, bütün İslâm devletleri delegeleri yerlerini almıştı. Bir aralık Filistin delegesi kürsüye çıkıp; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin dünya devletleri tarafından tanınmamış olması sebebiyle, konferansa iştirak eden delegesinin salonu terk etmesini istemişti. Bu istek, bu fütursuzca sergilenen tavır; zamanın Sanayi Bakanı olarak orada bulunan Mehmet Turgut’a ve şüphesiz ekibine de çok ağır gelmiş olacaktı ki, Mehmet Turgut, ekibiyle birlikte derhal ayağa kalkarak, kürsüye yürümüş ve ‘Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti delegesi salonu terk ederse, Türkiye Cumhuriyeti Devleti temsilcileri olan bizler de derhal salonu terk ederiz’ diyerek, kürsüden söylenen söz için özür dilenmesini istemişti. Bu istek kabul edildikten sonra ancak Türk heyeti sakinleştirilebilmiş ve toplantıya devam edilebilmişti. Mehmet Turgut’un kürsüde yaptığı bu konuşma, ekibinin ve kendisinin takındığı bu tavır, ciddî ve vatansever bir Türk politikacısına ve ekibine yakışan, yerinde ve örnek alınacak bir davranıştı.
Çetinoğlu: Başka bir soruya geçmeden önce Sayın Bakanımızın, dış seyahatleri ile ilgili kısa bir değerlendirme lütfeder misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut dış ülkelere yaptığı seyahatleri gezmek görmek, gönül eylemek için yapmamıştır. O, oralardan memleketine hep ne götürebilir, bu seyahatlerden milletçe nasıl faydalanılabilir diye düşünmüş ve bu düşüncenin etkisi ile edindiği intibaları kitap hâline getirmiş, fikir yürütmüştür. Yabancı olsun yerli olsun, târih daima O’na ibret levhaları sergilemiş ve onlardan milletçe ders almak yoluna zevkle ve heyecanla girmiştir.
Zaman olmuş Amerikan târihine, Jefferson’a uzanmış, zaman olmuş Japonya’ya, Meiji devrine ve o devrin devlet adamlarına el atmış, bazen de Avrupa’ya, Rusya’ya uzanmış, çoğu zaman da, pek çok konuda Türk târihine başvurmuştur.
Çetinoğlu: Düşünce kaabiliyeti güçlü, fikir hamulesi yüksekti. Aynı zamanda velut bir yazardı. Çalışma tarzı hakkında bilgi verir misiniz?
Türkân Turgut: Yazmayı plânladığı, günlük olaylardan da ilham aldığı konular üzerinde çalışırken Mehmet Turgut hep heyecanlanmış, saati, yemeği, uyumayı, dinlenmeyi unutmuş, devamlı yazmış ve zaman içinde yazdığı sayfalar dolusu bir kitap elinde, odasından çıkarak beni şaşırtmıştır. Son yazdığı kitabı ise ne zaman yazıp tamamladığını hatırlayamıyorum desem yeridir. Bu kitabın konusu ile ilgili olarak o kadar doluydu ve öylesine konsantre olmuştu ki, son noktayı koyduktan sonra ancak sağlığını kaybetmeye başladığının biraz olsun farkına varmış ve ‘Bir doktora gitsem iyi olacak’ demişti ama, yine durmamış, millî meseleler üzerine, özellikle ‘Kürt Problemi’ üzerine yazılar yazmış ve yazdıklarını parti başkanlarına ve yazarlara, ölümünden bir ay kadar önce, bir yardımı dokunur ümidi ile yollamış, dolayısıyla sağlığı ile ilgili olarak zaman kaybetmişti. Sonunda ise O ve ben, ne olduğunu anlayamadan, o acı sonu yaşadık.
O, her zaman yazdıkları ile bütünleşir, kendinden geçerdi. Hastanede yatarken bile son kitabı üzerinde çalışmayı plânlamıştı. Şimdi içim acı çığlıklarla dolu olarak O’nu hasretle anıyorum ve düşüncelerinin, temennilerinin yaşayacağına inanarak teselli buluyorum.
Çetinoğlu: Prensipler ve disiplinlerle örülü hızlı bir çalışma temposunun olduğu anlaşılıyor. . Detayları hakkında konuşmak ister misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut değişik özellikleri olan bir kimseydi; Sabahları erken kalkar, işine aynı saatte ve erken giderdi. O kadar dakikti ki, iş çevresindeki kimseler birbirlerine, ‘Saatinizi ayarlayabilirsiniz’ derdi ve verdiği randevular sabah saat yedi buçuk ile sekizde başlardı. Bu erkenci tutumuna ayak uydurmada güçlük çeken Özel Kalem’deki sekreter hanımlar bir gün, samimiyetime güvenerek bana: ‘Bakan Beyi evde biraz oyalamaya çalışsanız. Sabahları yetişmekte çok güçlük çekiyoruz. Yarım saat olsun geciktirebilirseniz bizim için çok iyi olur…’ şeklinde bir ricada bulunmuşlardı. Ben de Mehmet Turgut’a sabahları biraz olsun oyalayabilmek için ortaya bir jimnastik âleti çıkarmış ve âleti kullandırarak O’nu oyalamaya çalışmıştım. Mehmet Turgut’u oyalamaya çalışmıştım ama her sabah saat altıda kalkan Mehmet Turgut, o âleti kullanabilmek için sabahları daha erken kalkmaya başlamış ve işine yine aynı saatte gitmeye devam etmişti. Bu durum karşısında sekreter hanımlardan, başaramadığım için özür dilemiş ve bu işten benim de zararlı çıktığımı sözlerime ilâve ederek, karşılıklı gülüşmüştük.
Bir gün eve misafir gelmişti. O gün de Mehmet Turgut yeni bitirmiş olduğu bir kitabın önsözünü yazmayı plânlamıştı. Fakat misafirleri bırakıp odasına çekilmeyi, yazısını orada yazmayı uygun bulmamış olacaktı ki, kalemini kâğıdını alarak, misafirlerin yanında ve yemek masasında bir şeyler yazmaya başladı. Tabiî olarak herkes konuşuyordu, televizyon da açıktı. Ben ise az çok durumu bildiğim için büyük bir gayretle misafirleri oyalamaya çalışıyordum. Bir müddet sonra, Mehmet Turgut yazısını tamamlamış ve sohbete iştirak etmişti. ‘Ne yazdın Allah aşkına’ diye sorulunca da, biten kitabının önsözünü yazdığı şaşkınlık içinde anlaşılmıştı. O kadar konuşma, gülüşme ve ses arasında önsöz gibi önemli bir yazıyı yazacak kadar konsantre olması herkesi şaşkına çevirmişti. Bu şekilde konsantre olma alışkanlığı belki de devamlı yatılı okullarda ve yurtlarda, kalabalık ve gürültülü mekânlarda çalışmak mecburiyetinde kalması sonucu gelişmiş bir kabiliyet olsa gerekti. Konsantre olduğu zaman gerçekten dış dünyaya açık olan bütün kepenkleri indirir, sadece kendi dünyası ile baş başa kalırdı. Belki de böyle bir kabiliyeti geliştirmiş olması sebebiyledir ki, okullarda iftihar listelerine geçmiş ve Teknik Üniversite gibi zor bir üniversiteyi sene kaybetmeden bitirebilmişti.
Çetinoğlu: Resmî plakalı makam arabası konusunda çok hassas olduğu, basına yansımıştı. Konu ile ilgili bir hâtıranızı okuyucularımızla paylaşır mısınız?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut ilk bakan olduğu dönemde o kadar idealist bir tutum içine girmişti ki, benim kırmızı plâkalı arabaya hiçbir şekilde binmemi istemiyordu. Aslında bu konuda anlaşıyorduk; ben de kendimde devlet malını kullanma hakkını göremiyordum. Zamanla bazı zorluklarla karşılaşmaya başlamıştık. Meselâ eşiyle Türkiye’ye gelen bir misafir bakanı, benim de havaalanına gidip Mehmet Turgut’la birlikte karşılamam gerekiyordu ve taksiyle gidiş gelişler bazı zorluklara sebep oluyordu. Bir seferinde, bir yabancı devlet başkanı şerefine Meclis’te verilen, smokin ve uzun etek giyilmesi mecburî olan bir yemeğe gidişimiz hem çok zor, hem de komik olmuştu. Sağımızdan solumuzdan resmî arabalar gelip geçiyor, polis ise taksi içinde oturan bizlere geçme izni vermiyordu. Sonunda kendisini tanıtan ve Meclise zorlukla ulaşabilen Mehmet Turgut ve ben bu gibi resmî yemek ve yerlere giderken o resmî arabayı kullanmak mecburiyetini kabul etmek durumunda kalmıştık.
Bu anlattıklarım Mehmet Turgut’un işine bağlılığını, bu konudaki ciddiyetini, devlet malına karşı gösterdiği hassasiyeti belirtmek açısından önemlidir. Bir de o konsantre olma alışkanlığı her zaman beni şaşırtmıştır ve yazmaya konsantre olduğu bir konuyu, bir kitabı, kısa bir zaman içinde tamamlamadan asla rahat edememiş, gece gündüz çalışmıştır.
Çetinoğlu: Geçmişi hatırlarken hüzünlendiniz, Sizi yordum, üzdüm. Özür dilerim.
İzniniz olursa bu röportajın son sorusunu sorayım: Devlet adamı yönü ağır basan bir politikacının eşi olarak yaşadığımız hoş bir olayı nakleder misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut, politika hayatı boyunca acı tatlı pek çok olay yaşamıştır. Bu olaylardan bazıları bizleri ciddî bir şekilde üzmüş, bazıları hüzünlenmemize sebep olmuş, bir kısmı ise aklımıza her gelişinde güldürmüş, keyiflendirmiştir.
Bir gün sabah erkenden, saat altı veya yedi civarında, kapı çalındı. Bu erken saatte çalınan kapı zilinin sesine alışıktım. Seçim bölgesinden olsun, Mehmet Turgut’un kendi memleketinden olsun, iş için, hastalık münasebetiyle tedavi için gelenler eksik olmazdı.
Kapıyı açtığım zaman üç kişiyle karşılaştım; Antep’ten geliyorlardı. Biri şu an ismini hatırlayamadığım bir köyün muhtarıydı. Kayınpederimin selâmı olduğunu söyledi.
Yanındakiler de yardımcılarıydı. Hemen içeri aldım. Mehmet Turgut’la bir işlerinin olduğunu öğrenince de, ‘Yazık ki Mehmet Turgut seyahatte’ dedim. Hâlbuki onlar Mehmet Beyle görüşüp hemen dönmeyi planlamışlardı. Görüşüp konuşamayacaklarını anlayınca üzüldüler. Üzüntülerini biraz olsun hafifletmek için hemen kahvaltı hazırladım, elimden gelen ikramı yaptım. Sonra da dertlerini anlamaya çalıştım. Bana büyük bir ciddiyetle okur-yazar olup olmadığımı sordular. ‘Eh fena değil, okur-yazarım’ dedim. ‘Öyleyse kalemi kâğıdı al gel ve otur’ diye komut verdi muhtar. ‘Siz söyleyin aklımda tutarım’ dediysem de, işini sağlama almak istercesine, kâğıt kalem almamda ısrar etti. Dediklerini yaptım ve bana isteklerini dikkatle yazdırdı: köylerine bir cami yaptırmışlar, fakat camiin etrafını çevirecekleri duvar için çimento kalmamış, onu da Mehmet Turgut’tan istiyorlar.
Muhtar: ‘Bu işi kesin yaptıracaksın!’ dedi. ‘Ben söylerim ama o bir Antep erkeğidir, kadın sözüyle hareket etmez; kendisinin bileceği iş’ dedim. Muhtar, ‘Yok’ dedi, ‘Eğer sen istersen bu işi mutlaka yaptırırsın. Kadın erkeğin şeytanıdır.’ Çok şaşırmıştım ama çok da beğenmiştim bu sözü. ‘Demek sizin hanımlar birer şeytan ve istediklerini size yaptırıyorlar’ diye karşılık verdim. Ayrıca bu sözü Mehmet Turgut’a karşı kullanmayı da düşünüyordum.
Seyahat dönüşü Mehmet Turgut’a olayı anlatmış ve ‘Kadın erkeğin şeytanıdır, Ona göre’ diye gülüşmüştük.
Çetinoğlu: Bu konunun, farklı bir şekilde basına da intikal ettiğini hatırlıyorum…
Türkân Turgut: Bir ara bakan hanımlarıyla röportaj yapan bir gazeteci eve gelmişti. Politika hayatımızda geçen ilgi çekici bir iki olay anlatmamı istemişti. Ben de muhtarla aramda geçen bu konuşmayı keyifle anlatmıştım.
Ertesi gün yazılanları gazetede gördüğüm zamanki şaşkınlığımı hâlâ unutmuş değilim: Yazının büyük puntolarla yazılmış olan başlığı şöyleydi: ‘Sanayi Bakanının hanımı Türkân Turgut dedi ki: Kadın erkeğin şeytanıdır.’
Bu başlığın altındaki yazı olayı doğru bir şekilde anlatıyordu ama, başlık korkunçtu. İnsanların çoğu zaman sadece yazının başlığını okuduğunu da biliyordum.
Çetinoğlu: Son sorunun cevabını aldım efendim. Teşekkür ederim. Soru olarak kabul etmeyeceğinizi ümit ederek; Mehmet Turgut’un bilaistisna herkese örnek olabilecek üstün seciyesini özetleyerek O’nunla ilgili duygularınızı ifade etmek ister misiniz?
Türkân Turgut: Mehmet Turgut, olduğu gibi görünen bir insandı. Sevdiğini çok sever, sevmediğini sever gibi yapmazdı. Dostluklar kurmayı, dertlere çâre bulmayı sanki prensip edinmişti. Kaybetmeyi, yakışıksız bir kazanca tercih ederdi. Yalana, iftiraya dayanamaz, bunlarla mücâdele ederdi. Sâkin görünüşü altında, özellikle millî duygular söz konusu olunca, birden parlayan bir tarafı vardı. Bu hususta bazen gözlerinden yaş bile akardı. Yazdığı kitapların hemen hemen hepsi, millî problemlerin hâl çâreleriyle doludur. Târih boyunca Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk büyükleri daima onun gurur ve ilgi kaynağı olmuştur.
Zaman zaman Mehmet Turgut’un karakteri, yaşadıkları, başardıkları, aldığı ödüller üzerinde dururken, onları düşünürken keşke zamanında bütün bu yaşananların tadını doya doya çıkarabilseydik diye düşünmekten de kendimi alamamaktayım; yaşarken her şey sıradan bir olaymış gibi yaşandı ve bitti gitti. Halbuki şimdi üzerinde durup düşündükçe, yaşananlar, başarılanlar hiç de öyle sıradan hayat manzaraları değilmiş. Günün şartları ve koşuşmalar sebebiyle olsa gerek, yaşanan pek çok güzelliğin, başarının tadını çıkaramadığımızı şimdi acı acı hissediyorum. Bugün ‘keşke’lerle doluyum. Keşke ikimiz de birbirimize olan sevgimizi, saygımızı, bağlılığımızı, özlemimizi ve takdir hislerimizi daha açık, daha cesurca ve daha sık, başka bir zamana bırakmadan, yeterince söyleyebilseydik. Belki günü gelince, içimizde duyacağımız acılar, özleyişler, daha doğrusu ‘keşke’ler daha az hissedilebilir ve belki hayat daha doyumlu, daha kolay yaşanabilir olurdu.
Çetinoğlu: Saygıdeğer Efendim! Çok teşekkür ediyor, Cenab-ı Allah’tan size sağlıklı-huzurlu uzun bir ömür, Muhterem ‘Mehmet Ağabeyim’e rahmet niyaz ediyorum.
| TÜRKÂN TURGUT: 1951-1952 ders yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Bir müddet liselerde İngilizce Öğretmenliği yaptı. Daha sonra, eşinin politikaya girmesi sebebiyle resmî görevinden istifa ederek ayrıldı. İngilizceden Türkçeye kitaplar tercüme etti, evinde özel dersler verdi. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Merhum Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kızı, Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Sanat Târihi Öğretim Üyelerinden Merhume Beyhan Karamağaralı’nın ve Sosyolog Dr. Turhan Yörükân’ın kardeşi olan Türkân Turgut’un Türkçeye çevirdiği kitaplar şunlardır: Krizantem ve Kılıç: Ruth Benedicict’den. (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1965), İyi ve Uzun Bir Hayata Doğru: Morton Puner’den. (Bilgi Yayınları, Ankara-1988), Susam ve Zambaklar: John Ruskin’den. (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını, Ankara-1988). Ayrıca Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın; 4 Ciltlik İslam Dini Târihi isimli eserinin birinci cildini notlarla ayına hazırlamış ve yayınlamıştır. (Ötüken Neşriyat, İstanbul-2006). Diğer ciltlerin yayına hazırlanması çalışmalarına devam etmektedir. Türkân Turgut Hanımefendi’nin ‘Gümüşsuyu’ isimli Hatıra kitabı 2013 yılında, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlandı. |
| Makine Yüksek Mühendisi MEHMET TURGUT: 1929 yılında Kilis’in Musabeyli ilçesi Gökmusa köyünde dünyaya geldi, İlk öğretimini Kilis’teki Kemaliye İlkokulunda tamamladı. Ortaokulu Kilis Ortaokulunda, liseyi Diyarbakır ve Yozgat liselerinde devlet bursu kazanarak okudu ve İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Makine Mühendisliği bölümünü, Sümerbank bursuyla ve mecburî hizmet yüklenerek bitirdi. Sümerbank Mensucat Fabrikasında, daha sonra da EİEİ (Elektrik İşleri Etüt İdaresi) Genel Müdürlüğünde çalıştı. Mecbûrî hizmet borcunu bu şekilde ödedi. 1961 yılında Adalet Partisi’nin kurucusu ve Genel Başkan Yardımcısı olarak politikaya girdi. 12. dönem Afyonkarahisar milletvekili olarak seçildi. 13, 14. Dönem Bursa Milletvekilliği yaptı. Milletvekilliği döneminde Suat Hayri Ürgüplü Kabinesi’nde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı (1964-1965), Süleyman Demirel Kabinesi’nde Sanayi Bakanı (1965-1969), olarak görevlerinde bulundu. 1977 yılında politikadan ayrıldı. Daha sonra Bülent Ulusu Kabinesi’nde Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı(1981-1983) yaptı. Bazı Yönetim Kurulu başkanlıklarının yanında Türkiye İş Bankası Yönetim Kurulu Başkanı olarak (1987-1990) da çalıştı. Sanayi Bakanlığı döneminde önemli yatırımlara imza atmıştır. Çimento sıkıntısının giderilmesinde, inşaat demirinin karaborsadan kurtarılmasında, şeker ithalatının önlenmesinde, otomotiv özellikle de otomobil sanayinin kurulmasında ve daha da önemlisi, Küçük Sanayi Sitelerinin ve Organize Sanayi Bölgelerinin kurulup yaygınlaştırılmasında ve daha genel bir ifade ile sanayi sektörünün kalkınma hızının yüzde 12’nin üzerine çıkmasında büyük çaba sarf etmiştir ve emeği geçmiştir. Mehmet Turgut’un makale röportajları dışında 23 kitap yayınlamıştır. Kilis 7 Aralık Üniversitesi’ne yaklaşık olarak 6 bin cilt kitap ve dergi bağışladı. |
Eğer Perde Açılsaydı…
İnandığımıza, gerçekten inanıyor muyuz?
Çünkü neye nasıl inandığımızı hiç ele almıyoruz!
Mantıkî, aklî cevaplar peşinde koşmuyoruz!
Kendisine inandığımız O Yüce Zât’ı bilmeyi, anlamayı / idraki
Ve bunların neleri gerektirdiğini; hiç mi hiç düşünmüyoruz!
Eğer düşünüp de, hakikî imanı / inancı elde etmiş olsaydık;
Dünya bize vız gelirdi.
Nefsanî ve şeytanî şüphe ve inkâr fırtınaları karşısında, asla sarsılmaz;
Dünyaya mertçe meydan okuyabilirdik.
İman ve inancımız; toprağa çıplak gözle bakmamıza benziyor!
Çünkü ilimden soyutlanmış bu bakış;
Bize toz ve topraktan başka bir şey göstermiyor!
Aynı yere jeolog / yer bilimci gözüyle bakabilsek;
İçinde sakladığı maden cevherlerinden haberdar olur;
Gereğini yapmaya, canla başla koşuşurduk.
Çünkü sadece dışı gören basar / göz sahibiyiz.
İçi gören basiret’ten mahrumuz!
Hâlbuki biri maddî göz, diğeri manevî gözdür.
Oysa çeşit çeşit gözler var:
Can / ruh gözü, kalb gözü, basiret / hakikati görüş gözü, ilim gözü,
Tecrübe gözü, mâna ve maneviyat gözü gibi.
Eğer taklidî / sözde imandan, tahkikî / araştırılarak bilinen, asıl ve gerçek;
Yani görürcesine olan iman / inanç seviyesine çıkardığımız;
Bir iman sahibi olabilirsek:
“Eğer perde açılsaydı, şüphesiz imanım şimdikinden fazla olmazdı!”
Diyen Hz. Ali’nin inanışı gibi bir imana kavuşabiliriz.
Zira, ancak bu şekilde “tam imana ve sağlam bilişe” ulaşabiliriz.
Ancak, böyle bir iman sayesinde; gaybe / görünmeyene imanda;
Şüphe örtüsünü kaldırmak mümkün ve olasıdır.
Ancak, böyle bir imana sahip olmakla,
Kesin bilgi olan ayne’l-yakîn / görürcesine yapılan imandan;
Marifet mertebesinin en yükseği olan hakikati müşahede ederek yaşamak olan;
Hakka’l-yakîn derecesine yükselmek kabildir.
Böylece Hz. Ali’nin; İnsanlık Âlemi’ndeyken İlâhlık Âlemi’ni seyrettiği gibi,
Umulur ki, bizler de ruh ve basîret gözümüzü açarak;
Bâtınen açık, zâhiren kapalı İlahî Âlem’in sırlar kapısını aralıyarak;
O İlahî havayı teneffüs etmek imkânını bulabiliriz.
Böylece “Haber, görmek gibi değildir.” hükmüne bizzat vâkıf oluruz.
Yunus Emre’nin: “Bir ‘Ben’ vardır bende, benden içerü.” dediği gibi,
Kendimizdeki varlığından gafil olduğumuz, asıl kişiliğimizle;
Kâinatın görünen yüzünde; -sözde- görünmeyen sırlarına vukufiyetin
Manevî hazzını tatmaya başlayabilir;
Kâinatın meçhul taraflarına;
Malûmiyet kisvesini giydirebiliriz.
Aslında göreceklerimiz, yeni şeyler olmayacak!
Mevcut ve var oldukları halde,
Kendimizce perdelendiğimiz için, göremediğimiz;
Gerçeklerden başka bir şey değil onlar.
Bozkurt
Ne zaman Türk Milleti olarak bir başarıya imza atacak olsak, iç ve dış düşmanların, bazen de içimizdeki bilgisiz cahillerin tarihi çarpıtmaları sayesinde sevincimiz kursağımızda kalıyor.
Türkiye’nin Euro 2024’te Avusturya’yı 2-1 yendiği maçta Merih Demiral gol sevincinde Bozkurt işareti yapmış ve yıldız oyuncu için UEFA tarafından soruşturma başlatılmıştı.
UEFA’nın haricinde, Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser, Türkiye ve Avusturya arasındaki 2024 Avrupa Futbol Şampiyonası (EURO 2024) son 16 turu maçında Merih Demiral’ın gol sevincini hedef alarak UEFA’dan o da yaptırım istedi ve yazımın son dakikasında UEFA’dan Merih Demiral’a 2 maç ceza çıktı.
Beni üzen asıl mesele ise; içimizdeki hain ve cahillerin hangi televizyon kanalında yer buldularsa orada asıl meselenin dışına çıkarak Türklüğe ve Türk milli değerlerine saldırıyor olmaları. Her milletin bir sembolü vardır: “Alman: Kartal, ABD: Kel Kartal, Araplar: Şahin, Avustralya: Kanguru, Bizans: Çift Başlı Kartal, Çin: Ejderha, Danimarka: Yunus Balığı, Fransız: Horoz, Hindistan: İnek, İngiliz: Aslan…”Türklüğün sembolü ise Bozkurt’tur.
Türk mitolojisinde Ergenekon’dan çıkışın simgesi Bozkurt’tur. Göktürk Kağanlığı (552-744) dönemine ait bazı taş ve metal işlerinde kurt figürleri göze çarpar. Göktürklerin ve onları takip eden Uygur Kağanlığı’nın (744–840) sanat eserleri arasında, kurt başlı figüratif tasvirler, devletin gücünü ve liderliğini simgeler. 1912’de kurulan Türk Ocağı’nın arması Bozkurt’tur.
TELE1 canlı yayınında konuşan Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Bozkurt’u hedef alarak: Bozkurt işaretinin Türklükle alakasının olmadığını, Ergenekon’dan çıkışın esas idol’ünün Keçi olduğu saçmalığını iddia etmeğe çalıştı. Aynı zihniyete sahip Enver Aysever’in de Türk tarihine şaşı bakışta ondan aşağı kalır tarafı yoktu.
Neyse bu cahiller ve sapık görüşlerine daha fazla aldırmadan, işin esas erbapları üç değerli bilim insanı bu konu üzerinde neler diyor onlara bakalım.
Prof.Dr. İlber Ortaylı: “Türk tarihinde ‘Bozkurt’ bir semboldür, idoldür. Öyle sadece bir partinin, grubun sembolü değildir. Biz çöl takımından değiliz, steplerden gelen bir milletiz. O yüzden kurt bizim için mühim ve manalı bir semboldür. Destanları, hikâyeleri var. Tür olarak da çok dayanıklıdır. Kurt sırtını herhangi bir şekilde dayamadan, sırtını garantiye almadan öyle bir ihtiyaç duymadan savaşabilen bir hayvandır. Yaşam savaşı verme bakımından çok beceriklidir. Sürü halinde de avlanır ama tek başına da çok dirayetli ve dirençlidir. Millî Mücadele’de de sembol olarak vardır. Devlet de çok kullandı. Eserlerde vardır. Kimseyi alakadar etmez. Gamalı haç ve Naziler ile bir benzerlik kurmak saçmalıktır. Bozkurt, birinin kafasından çıkmış, sonradan üretilmiş bir sembol değildir. Bir milletin mücadele azmi ve kararlığını ifade eden tarihi bir derinliği vardır. Ecnebiler de Atatürk’e ‘Bozkurt’ diyordu. Atatürk de bozkurt sembolünü benimserdi. Paraların üzerinde kullanıldı, hatırlayın o dönemi. Başka yerlerde de semboldü. Dönemin siyasi ortamı gereği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kalktı o semboller.”
Tarihçi Prof.Dr. Erhan Afyoncu: “Maçta bölücülüğe yönelik bir iş yapılsaydı, en başta Almanlar alkışlarlardı. Yapılan Nazi selamı değil, Bozkurt işareti. Bozkurt Türk tarihinin bir simgesidir. Türklüğü simgeler. O yüzden rahatsız olmaları normal. Türklerde ırkçılık yoktur. Milliyetçilik vardır. Almanlar, Hitler döneminde Yahudilere, Romanlara ve Rutenlere soykırım yaptılar. Bu yüzden Almanlar herkesi kendileri gibi zannediyorlar. Maçta bölücülüğe yönelik bir iş yapılsaydı, en başta Almanlar alkışlarlardı. Demokratik hareket derlerdi. Türk’ün her zaferi nedense Almanları her zaman rahatsız eder.“
Nihal Atsız: “Bozkurt millî sembolümüzdür… Bozkurt da ne oluyormuş? Nihayet bir hayvan” deyince iş değişir. O zaman dünyada hiçbir şeyin mânevî değeri kalmaz. Kutlu tanınan, sevilen, sayılan her varlığa bir kulp takılır. “Ana” nihayet çocuğu dünyaya getiren bir dişidir. “Bayrak” renkli bir bez parçasıdır. “Devlet Başkanı” herhangi bir adamdır. “Anayasa” sıralanmış maddelerden ibarettir. “Ahlâk” açıkgözlerin ahmakları yolmak için uydurduğu bir yalan, “aile” ve “disiplin” insanlara sıkıntı vermekten başka rolü olmayan lüzumsuz şeylerdir.”

