Kamala Harris ABD Başkanlık seçimlerinde Demokratların adayı. Halen Başkan Biden’ın yardımcısı. Seçim kampanyası için taraftarlarına gönderdiği, bağış ve destek talep eden iletilerinden biri de bana geldi.
Kamala Harris e-postasında “Bu seçim sadece hayatımızın en önemli seçimi değil. Aynı zamanda ulusumuzun hayatındaki en önemli seçimlerden biri” diyor.
“Sevdiğimiz bu ülke için savaşmak. Değer verdiğimiz idealler için savaşmak. Ve Dünya’daki en büyük ayrıcalıkla birlikte gelen muhteşem sorumluluğu, Amerikalı olmanın ayrıcalığı ve gururunudesteklemek için,hadi dışarı çıkalım ve bunun için savaşalım” sözleriyle gaz veriyor.
“Kampanyamıza ilk bağışınızı şu anda yapar mısınız?Geleceğimiz, her birimizin daha iyi bir yarın için bir araya gelmesine bağlı” diyerek altta 25$- 50$- 100$- 250$- 500$ ve diğer tuşlarına basarak bağış yapmamızı istiyor.
Kamala mesajını “Teşekkür ederim. Tanrı sizi korusun. Ve Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun” diyerek bitiriyor.
Bir Amerikan olsam gaza gelip Kamala’ya bağış yapar mıydım bilemiyorum. Muhtemelen Donald Trump’ın taraftarlarına gönderdiği mesajlar da buna yakın içeriktedir.
*****************************
Seçim Kampanyasının Finansmanı
Kamala Harris’ten gelen e-posta muhtemelen soyadı ile adlarımızın ilk harfleri benimle aynı olan birine gidecek iken yanlışlıkla bana gelmiş olmalı. Ben bu vesileyle merak edip ABD’de siyasetin finansmanı ve kampanya bütçeleri konusunu şöyle bir araştırdım. Okuduklarımdan derlediğim bilgiler özetle şöyle:
ABD seçim sistemi, adayların büyük kampanya bütçelerine ihtiyaç duyduğu bir yapı üzerine kurulu. Seçim harcamaları astronomik boyutlara ulaşmakta. 2020 seçimi 14 milyar doları aşarak tarihin en pahalı seçimi oldu.
ABD’de siyasi partilere veya adaylara, devletin bir seçim yardımı söz konusu değil. Seçime girecek parti ve adaylar taraftarlarından bağış talebinde bulunuyorlar. “Siyasî yarışları için gerekli finansmanlarının neredeyse tamamını sağlamak adayların üzerine düşüyor.” Bu durum para, lobi grupları, politikacılar ve politik kararlar arasındaki kaçınılmaz bir ilişki oluşturuyor.
ABD’de her ekonomik eylem kayıt altında olmak zorunda. Toplayabildikleri bağış miktarı da bir nevi anket gibi seçim sonuçlarını tahmin için bir veri kabul ediliyor.
Kasım’da yapılacak Başkanlık seçimi kampanya bağışlarına bakıldığında Demokratların adayı Kamala Harris, Cumhuriyetçi Donald Trump‘a karşı net bir üstünlük sağlamış durumda. Bir ay önce açıklanan rakamlara göre, Partilerin toplam bağış miktarı 1,5 milyar doları aşarken, Demokratlar 1.004.978.132 dolar, Cumhuriyetçiler ise 468.152.242 dolar bağış topladı.
Kampanya bağışlarında küçük ve bireysel bağışlar halk desteğinin en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor. Trump’ın kampanya bağışlarının yüzde 31,6’sını, Harris’in ise yüzde 42,13’ünü küçük bağışçılar sağladı.
Bireysel bağışçılar bir adaya en fazla 3 bin 300 dolar bağış yapabilirken, PAC’lar aracılığıyla 5 bin dolara kadar katkıda bulunabiliyorlar. Amerika’da her hangi bir grubun istediği adayın seçimi kazanması için kurduğu siyasi örgütlere kısaca PAC deniliyor. Political Action Committee, yani politik eylem komitesi.
Anayasa Mahkemesi’nin 2010’da aldığı bir kararla şirketlerin, sendikaların ve diğer kuruluşların sınırsız seçim harcaması yapmasına izin verildi. Büyük şirketler ve zengin Amerikalılar, doğrudan ya da dolaylı olarak kurdukları Politik Eylem Komiteleri (PAC) aracılığıyla istedikleri adayın seçimi kazanabilmesi için, artık kesenin ağzını istedikleri kadar açabiliyorlar.
*****************************
Harcanan Para Seçim Kazanmanın Garantisi Değil
“Kaliforniya Eyalet Meclisi eski sözcüsü Jess Unruh, ‘Para siyasetin anne sütüdür’ demiş. Yine de, rakipten fazla para harcamak zaferi garanti altına almıyor. Ancak bu, paranın önemli olmadığı anlamına gelmiyor. Para siyasî zafer için hayatî derecede önemli ama diğer etkenler de eşit derecede öneme sahip.” Bazı milyoner adaylar kampanyaları için ne kadar para harcasalar da eğer seçmen onlardan hoşlanmıyorsa kazanamıyorlar.
Para tabiî ki seçimleri yeniden kazanmada önemli bir rol oynuyor. Burada da resmi göreve sahip kişiler rakiplerinden çok daha avantajlı bir durumdalar.
Mevki sahibi bir kimseye rakip olan birisine para vermek, çoğu zaman kayıp olarak görülüyor. Toplanan bağış miktarına bakıldığında, mevki sahiplerinin rakiplerine açık bir üstünlük sağladığı görülüyor.
*****************************
Türkiye’de Siyasetin Finansmanı
Türkiye’de Siyasi Partilerin yasal gelirlerinin çoğu üye ve milletvekili aidatları ile bağışlardan oluşuyor.
Bizde de bazı siyasi partilerin web sitelerinde tek tuşla bağış yapabileceğiniz düzenlemeler yapılmış. Siyasi Partiler Kanunun 66. Maddesine göre bağış sınırlı yapılabiliyor: “Gerçek ve tüzel kişilerin her biri bir siyasi partiye aynı yıl içerisinde Kanununda belirtilen limit dahilinde bağışta bulunabilir.” Siyasi partilere yapılacak bağışların üst limiti, 2024 yılı için kişi başı 351.134 TL olarak belirlenmiştir.
Bu gelirlerin haricinde bir kısım siyasi partiler hazine yardımından da yararlanmakta.
Siyasi Partiler Kanunu’na göre, son milletvekili genel seçimlerinde ülke barajını aşan siyasi partilere her yıl hazineden ödenmek üzere devlet yardımı yapılıyor. Devlet yardımı tutarı, barajı aşan partilerin oy sayılarına göre paylaştırılıyor.
14 Mayıs 2023 tarihindeki milletvekili seçiminde AK Parti, CHP, MHP, İyi Parti ve Yeşil Sol Parti yüzde 7 barajını aşarak, 2024 Ocak ayında hazine yardımı almaya hak kazandı. AK Parti toplam 2 milyar 658 milyon lira, CHP 1 milyar 892 milyon lira, MHP 752 milyon lira, İYİ Parti 722 milyon lira, Yeşil Sol Parti de 658 milyon lira hazine yardımı aldı.
Bu rakamlar bile seçimlerde adil ve eşit bir yarıştan bahsedilemeyeceğini göstermeye yeterlidir. Bunlara Belediyelerden, kamu kurumlarından ve devlete iş yapan şirketlerdenaktarılan gayrı resmî gelirleri de ilave ediniz. Adaletsizliğin boyutunu tasavvur ediniz.
Siyasi partilerimizin hemen hepsinin giderlerinin gelirlerinin çok üstünde olduğu kanaatindeyim. Aradaki farklar siyasetin finansmanındaki karanlık bölgeyi oluşturuyor. Bu da partilerde demokratik yapıların oluşmasını ve liyakatlilerin öne çıkmasını önlüyor.
African Stream adlı dijital medya kanalından bir video düştü sosyal medya hesabıma. Yer, İsrail’de bir okul. Öğrencilerin tamamı resmi formalı, erkek ve 12-13 yaşlarında. Sınıfa gelen üç erkek müfettiş, öğretmenin yanında öğrencilere sorular soruyorlar:
-Birkaç yıl içinde tapınağın inşa edileceğini kimler düşünüyor?
(Bütün sınıf parmak kaldırıyor)
Müfettiş: Şu an, inşa edilecek tapınağın yerinde ne var?
-Mescid-i Aksa
Müfettiş: Camiye ne olacak?
-Çökecek, patlayıp kaybolacak.
Müfettiş: Geçen sene aranızdan kimler Arap bir çocukla tanıştı?
(Çocuklardan birkaçı parmak kaldırıyor.)
Müfettiş: Nerede tanıştınız onunla?
Çocuklardan biri: Tapınağın orada.
Müfettiş: Onunla konuştunuz mu?
-Hayır, beni itti ve gitti.
Müfettiş: Arap çocuklarla tanıştığın zaman ne olur? Neler hissediyorsun?
-Öfke… Onları öldürmek istediğimi hissediyorum.
Müfettiş: Seküler Yahudi bir çocukla tanıştığında neler hissediyorsun?
-Seküler olduğu için, onun için üzülüyoruz.
Müfettiş: Neden onun için üzülüyorsunuz?
Cevap: Doğru yolda ilerlemediği için…
Müfettiş: Önümüzdeki 10 yıl içinde Kudüs’ü nasıl görüyorsunuz?
Çocuklar topluca cevap veriyor: Herkes dindar birer Yahudi olacak. Ve Araplar olacak, ancak onlar köle olacaklar.
Sınıftaki öğretmen: Oh, Çünkü Mesih burada olacak.
Öğrenci: Anladım.
Bir başka çocuk: O zaman büyük bir savaş olacak ve Arapların çoğu ölecek, geriye kalanlar ise köle olacaklar.
Müfettiş: Aferin size, bütün bilgilere hâkimsiniz. Eğitiminize böyle devam edin.
……
Dünyanın en fundamentalist (köktendinci) eğitimi İsrail’de yapılmaktadır. Sekülerlik, laiklik, demokrasi, özgürlük gibi kavramlar onların elinde, kendi dışındaki toplumları uyutma aparatıdır. İki bin yıllık kinleri, ilk günkü canlılığını korumaktadır.
İsrail’in Arz-ı Mev’ud davası güttüğünü, bütün ilişkilerini bu idealine ulaşmak üzerine kurduğunu bilmek zorundayız. İsrail, bu niyetini zaten gizlemiyor. Nedense İsrail sevicileri görmezden, duymazdan geliyor.
İsrail, çocuklara uyguladığı eğitimle, geliştirdiği siyasetle kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Keskin sirke küpüne zarar verir, öfkeyle kalkan zararla oturur. Onların keskinliği ve öfkesi, on binlerce insanın ölümüne yol açmıştır. İsrail soykırımcıdır, katildir.
Dünya insanlığı, fitne fesat üreten bu zalim topluluğa daha fazla tahammül edemez, etmemelidir. İnsanlık kendi onurunu korumak istiyorsa tez zamanda İsrail’in Gazze’deki, Lübnan’daki, Filistin’deki katliamına “Dur” demelidir.
Başta İngiltere ve Amerika, bizzat desteklediği için suçludur. Haksızlık karşısında sessiz kalan Batılı diğer ülkeler de suçsuz sayılmaz. Onurlu ölüm yerine onursuz yaşamayı tercih etmiş görünen pek çok Arap ülkesi de gafletten uyanmalı, katledilme sırasının bir gün kendilerine de geleceğini akıllarından asla çıkarmamalıdır.
İsrail, insanlık adlı bedende çıbandır, bu çıban insanlığın huzuru için derhal temizlenmelidir. Siyasetine yön verenler görevden el çektirilmeli, eğitimciler rehabilite edilmeli, din adamlarının inançları, algıları sorgulanmalı, insani değerler üzerine oturtulmuş öğretiler geliştirilmelidir.
İnsanlık, adı İsrail olan yükü daha fazla taşıyamaz. İsrail, sıtma sineği üreten bataklık hükmündedir. İsrail’in, bütün insanlığı sürüleştirip kendilerinin efendi olacağı dünya kurma ham hayali küllenmiş kor olmaktan çıkmış, Ortadoğu’da çıra gibi yanmaya başlamıştır. Bu çıra, bugün söndürülmezse yakın gelecekte büyük ihtimalle meşaleye dönüşecek, bütün dünyayı ateş olarak saracaktır. İsrail’in ütopyası, insanlık aleminin gafleti yüzünden dünyanın cehennem olması kaçınılmazdır.
Her şiddet hareketinin, yapana dönerek kendisini bitirmesi doğasının gereğidir. Çivi çiviyi söker. Rüzgâr eken, fırtına biçer. Neticede dairevi bir yörünge takip ederek başlangıç noktasına gelen bumerang gibi, Siyonist fikriyat ve onun sembol ismi İsrail, kendini tüketecektir, yakmış olacaktır. Bu yıkım harekâtında, bizim hangi tarafa destek verdiğimiz, hangi tarafta yer aldığımız önemlidir. İmtihanımız, budur.
İsrail, sapkın inancını masum çocuklara enjekte ederek uzun vadede insanlığı bitirmeye kararlı görünüyor. Sevgi, hoşgörü, barış medeniyetinin temsilcisi olan bizler, en azından onların kini kadar uyanık ve bilinçli olmalıyız. Sevgi, aysbergleri eriten güneş gibi sabırlı, şiddetli olmalıdır. Kini yok etmek, kindarları yaşatmamak da sevgi medeniyetinin ve ahlakının gereğidir. Def-i mefasid, celb-i menafiden evladır. (Zararlıyı yok etmek, faydalı olanı inşa etmekten öncedir)
İnsanlık, kötüler karşısında çaresiz değil, gafil. Gaflet uykusu bitmeli, barış medeniyetine giden yoldaki bütün taşlar kaldırılmalı, çukurlar kapatılmalı, dikenler kurutulmalıdır. Kötüler, kin medeniyetini okullarında kökleştiriyorlar, biz de aynı zemini barış medeniyetini inşa etmek için kullanmalıyız.
Kişinin, ömrünün sonunda, geriye bakarak yaptıklarının veya yapamadıklarının pişmanlığını duymayıp bilakis huzurunu ve mutluluğunu duyması, sonraki dünyamız için ne kıymetli sermaye…
Başpehlivanlığı elinde tutan Kel Aliço; kendisine çatan olmadığından, soyunmadan, güreşmeden, Başpehlivanlık ödülü ile ayrılırdı er meydanından. Bu acımasız ve sert güreş ustasına hiçbir yiğit meydan okuyamadı uzun zaman. Ta ki, kara yağız bir genç, o yıl çayırın kenarına bağdaş kurup oturana dek. Kimselerin tanımadığı bu delikanlı, desteye / ayağa güreşecekti her hal. Oysa orta ve büyük orta güreşleri başlamıştı. Cazgırın dikkatini çekti, yaklaştı:
-Pehlivan, sen ne zaman soyunacaksın?
-Ben sıramı beklerim Ağam.
Bre sıran ne zaman gelecek, neredeyse başaltı başlayacak!
Başaltı güreşleri biterken soyunup yağlanmaya başladı genç adam. Çevredekiler, ‘Aklından zoru mu var?’ dercesine bakındılar, bazıları acındılar. O yıl yine rakipsiz olacağını sanan Kel Aliço, hınçla çıktı meydana; haddini bildirecek, çayırı dar edecek, kan kusturacaktı bu kendini bilmeze. Güreş başladı, saatler geçti, gün akşama döndü. Aralarında büyük yaş farkı olan iki yaman pehlivan yenişemiyordu bir türlü. Müthiş bir güreşti bu, hiç kimse yerinden ayrılamıyordu. Lakin er meydanına inen karanlık, müsabakanın devamını imkânsız kılıyordu. Kel Aliço bağırdı: ‘Bre yakın çırağları, bu yiğitle kozumuzu pay edelim!’
Sonunda efsânevi Başpehlivan Aliço Ağa yoruldu, güreşi bırakıp bu acar rakibinin sırtını sıvazladı, yenilmeden pes etti. Diğeri ustanın elini öpüp karşısında saygıyla el bağladı. Genç adamın namı, Kara Ahmet’ti. Daha sonraları Avrupa’da, Amerika’da fırtınalar estirdi. Yabancılara ‘Türk gibi kuvvetli’ deyimini öğretti ve ‘Cihan Şampiyonu’ oldu…
İnsanlık târihinin en eski sporlarından biri olan güreşle alâkalı bu tür yazılar, 1990’lı yılların başlarına kadar gazete sayalarında yer alırdı. En namlı güreş yazarımız Murat Sertoğlu (1910-1989) ve son güreş yazarımız Ali Gümüş (1940-2015) Rahmet-i Rahmana kavuşunca ve de Yaşar Doğu (1913-1961), Gazanfer Bilge (1924-2008) sonrasındaki güreşçilerimizin sırtı, minderle barışık hâle gelince gazeteler bu sporla ilgilerini kesti.
***
İsmâil Habib Sevük’ün telif ettiği, Oğuzhan Murat Öztürk’ün yayına hazırladığı eser 13,5 X 21 santim ölçülerinde ve 352 sayfadır. 2024 yılında yayınlandı. Şanlı güreşçilerimizden her birinin kazandığı onlarca altın madalyanın gururunu, yaşı 70’in üzerinde olanlara yaşatmak için… Kültür endüstrisi kasırgası, güreş sporumun üzerini çizip, futbolun yıldızını parlatınca güreş sporu üvey evlât seviyesinden daha hakir duruma düştü. Böyle bir ortamda Ötüken Neşriyat’ın Kızılay Aşevi gibi hiçbir beklentisi olmaksızın Güreşle alâkalı kitap yayınlaması, her türlü takdirin üzerinedir. Koca Yusuf, Adalı Halil, Kurtdereli, Kara Ahmet, Hergeleci İbrâhim, Kavalalı Çolak Mümin isimlerinin yaşamasına, güreş sporuna ilgi duyulmasına vesile olur inşallah.
Kitapta ele alınan konuların başlıkları: ‘Kendisi de mükemmel bir güreşçi olan Sultan Abdülaziz Han’ın Şampiyonu Kavasoğlu İbrâhim’, ‘Kara Ahmet Nerede ve Nasıl Yetişti?’, Koca Yusuf ve Kurtdereli’, Avrupa ve Amerika’daki Cihan Güreşleri’, ‘Koca Yusuf Avrupa’da, ‘Sonsuz Kuvvetle Sonsuz Hüner’, ‘Koca Yusu ve Hergeleci İbrâhim’in Paris’teki Güreşleri’, ‘Koca Yusuf Amerika’da, ‘Frenklerin Görüşüyle Koca Yusuf’, ‘Kara Ahmed’in Cihn Pehlivanlığı’, ‘Kurtdereli Paris ve Londra’da’, ‘Londra Güreşleri’, ‘Adalı Halil’in Dünyâ Seyranı’, ‘Adalı Halil’in Amerika’daki Heyeccanlı Mîcerâsı’, ‘Kurtdereli’nin Londra Menkıbeleri’, ‘Kurt Dereli ve Atatürk’ Eserin dördünce ve son bölümünün tamamı; ‘Kendi Ağzından Kurtdereli’ başlığını taşıyor.
Bu bölümden kısa bir paragraf:
Koca Yusuf’u Amerika’ya götüren menajer, gemideki yolcular arasında bir boksörün olduğunu öğrenince ikisini karşı karşıya getirir. Boks, o dönemde yeni dünyâda en gözde spordur. Reklâm olur diye işi menajer mi kızıştırmış, yoksa boks şampiyonu o kimsemi önünde duramadığını öğrendiği Yusuf’u yumruklarının tekniği sâyesinde yere sermek sevdasına mı düşmüş ne? Türk pehlivanına boksörle karşılaşması teklif edilir. Boksun ismini de cismini de bilmeyen Yusuf bunu Amerikalılara mahsus bir nevi yumruklu güreş zannıyla sâfıyane boynunu büküp: ‘Peki, tutuşalım’ der.
Bütün yolcular güvertede; hava güzel, deniz uslu; boksörle pehlivan, gemicilerin hazırladığı mindere çıkmış. Yusuf, ellerine takılan acayip eldivene şaşkın şaşkın bakarken hakemin çaldığı düdükle hücuma geçen boksör Yusuf’un şakağına ilk yumruğu indirdiği zaman tabiatı ile ne yapacağını bilmediği için, bizimki kolunu kaldırıp başını sakınmaya uğraştığı sırada, boş kalan öte tarafından ikinci yumruğu yiyerek boksör onun böğrüne de yaman bir muşta savuruca hiddetlenen Yusuf: ‘Te, bu ne biçim şey, güreş mi tutuyoruz, kevga mı ediyoruz?’ dedikten sonra ‘Al bir de benden’ diye boksörün omuzlarına bir şaplak indirdi. Kim bilir elenseyle karışık o ne bir şaplaktı ki boksör o anda yere kapanmış ve kapandığı yerden kalkamadiği için ‘nakavt’ olmuştur. Bu garip boks Amerika’ya çıkar çıkmaz Yusuf hakkında öyle sonsuz bir reklama vesile olur ki…
Onun Amerika’da ilk güreşi, in güvenilen teknik pehlivan Roeber iledir. Sirk üstünde ikisi seyircilere takdim edildikten sonra Roeber, seyircilere övünür: ‘Avrupa’da kimsenin yenemediği söylenen bu koca ayıyı şimdi sirkten bir çuval yükü hâlinde önünüze atacağım!’
Tercüman, bu sözleri aynen tercüme edince Yusuf, fazle hiddete geldiği zaman Âdeti olduğu üzere, alnının ortasındaki damar, bir parmak gibi kabarmış, rakibine hışımla dönüp sâdece: ‘Be köstebek’ der. Meğer Roeber’in dediği doğruymuş. Sâhiden bir yük çuvalı hâlinde fakat tersine çıkan rüyâ misâli, Yusuf yerine kendisi seyircilerin önüne fırlatılmış buldu.
Hiçbir güreşçinin sırtını yere getiremediği Koca Yusuf hazin bir tecelliyle dalgalara yenildi. Türkiye’ye dönüş için Amerika’da bindiği gemi, bir müddet sonra kayalara çarpıp parçalandı ve bütün yolcular denize döküldü. Hırçın bir dalga, onu alıp götürdü.
Bu hazin sonu, başka türlü anlatanlar da vardır: Denize dökülenlerin kalabalık bir bölümü geminin tahlisiye sandalına doluşmuştur. Sandal battı batacak kadar doludur. Koca Yusuf, sandalın bir kenarından tutup binmek isteyince, onun iri gödeşiyle sandalın batacağını düşünen Amerikalı yolcular el birliği ile, Yusuf’un sandalı tutan ellerine sandalda bulunan kürek ve diğer cisimlerle vurdular. Parmakları parça parça olduğunda, Yusuf’umuzun yere gelmeyen sırtı, dalgaların üzerinde bayrak olmuş dalgalanıyordu.
***
O Koca Yusuf ki… bir müsâbakada hasbelkader karşısına çıkarılan Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ı görünce; ‘Kurtdereli Mehmet, henüz toydur. ‘A be bana bu Mehmed’i ezdirtmeyin o, ileride büyük bir pehlivan olacak’ deyip, korktu ve kaçtı denilmesinden zerrece gocunmaksızın güreşten çekilecek kadar centilmen ve merhametli idi.
İsmâil Habib Sevük, ‘Türk Güreşi’ isimli eserinin son sayfalarında; ‘Güreşimizin İstikbâline Dâir Temel Tedbirler’ başlığı altında 6 sayfa boyunca tavsiyelerde bulunuyor. Bu satırlar1949 yılında kaleme alınmıştır. Muhtemelen, günümüzde geçerliliği kalmamıştır. Fakat çâresiz olduğumuz söylenemez. İstenilirse başarılır.
ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.
İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50
İSMAİL HABİB SEVÜK: Kafkas kökenli bir âilenin ferdi olan İsmâil Habib Sevük 1892 yılında Edremit’te doğdu. Asıl adı İsmâil Hakkı’dır. 1904’te Edremit Rüştiyesinden 1909’da Bursa İdâdisinden mezun olduktan sonra 1913’te Darülfünun-ı Osmanî Hukuk Mektebini bitirdi. Daha sonra Edirne Türk Ocağı başkanlığı vazifesini de üstlenecek olan İsmâil Habib, daha talebelik zamanında bu müessesenin kuruluş yıllarında önde gelen aydın ve düşünürleriyle tanışma fırsatı buldu. 1914’te edebiyat öğretmenliğine tâyin edildiği Kastamonu’da hem İttihat ve Terakki kulüp müdürlüğünü hem de cemiyetin yayın organı Köroğlu gazetesinin başyazarlığını üstlendi. Kurtuluş Savaşı yıllarında Millî Mücâdele’yi destekleyen Balıkesir’de İzmir’e Doğru, Kastamonu’da Açıksöz gazetelerinde başyazarlık yaptı. Kastamonu ve Ankara Lisesinde edebiyat öğretmenliği, Edirne’de maarif müdürlüğü, Antalya ve Adana’da maarif eminliği görevlerinde bulundu. Maarif eminlikleri kaldırılınca Galatasaray Lisesi edebiyat öğretmenliğine tâyin edildi. Bu okulun öğretmeni iken 1943 yılında Sinop’tan milletvekili seçildi. Uzun yıllar Cumhuriyet gazetesinde yazıları neşredilen İsmâil Habib Sevük’ün ‘Türk Teceddüt Edebiyatı Târihi’, ‘Edebî Yeniliğimiz’, ‘Yurttan Yazılar’, ‘Atatürk İçin’, ‘O Zamanlar’, ‘Türk Güreşi’, ‘Dil Davası’, ‘Yunus Emre’ ve ‘Mevlânâ’ gibi kitapları yayınlanmıştır. İsmâil Habib Sevük 17 Ocak 1954 târihinde vefat etmiştir.
İKTİBAS:
PEHLİVANLIĞIN ZİRVE DÖNEMİ VE İSTANBUL’DA GÜREŞ
OĞUZHAN MURAT ÖZTÜRK
Bazı sporlar bazı milletlerle birlikte anılır. Söz gelimi futbol denince akla Brezilya, basketbol denince ABD gelir, Türkler ise güreşi ata sporu olarak benimsemiştir. Kültür târihimizin eşsiz eserleri olan Dede Korkut boylarında, Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahatname’sinde, Divanü Lugat-it-Türk’te güreşe dair bir şeyler okumak mümkündür. Panayırlarda, düğünlerde hattâ yeşil bir çimen bulunan her yerde güreş karşımıza çıkabilir. Hemen her konuda atılım yapma irâdesini taşıyan ve spora da imkânlar ölçüsünde yatırım yapan genç Türkiye Cumhuriyeti, bu yatırımlarından sâdece güreşten karşılık aldı dersek abartmış olmayız. Güreşçilerimiz, özellikle 1948 Londra ve 1960 Roma olimpiyatlarında kazanılan altın madalyalarla hem ata sporu tâbirinin hem de bir dönem Avrupa’da dillere pelesenk olan ‘Türk gibi kuvvetli’ sözünün hakkını verdi.
Güreş ve ata sporu eşleşmesi yapsak da bugün olimpik güreşin bizim ata sporu dediğimizle pek örtüşmediğini söylememiz gerekiyor. Türk güreşi denince Anadolu’nun her tarafında rastlanan karakucak güreşi ve esasen bir Rumeli güreşi olan yağlı güreş akla gelmektedir. Hatay’da yapılan aba güreşinin Orta Asya’dan taşınan bir gelenek olduğu düşünülse de bu güreş türünün geneli kapsadığı söylenemez.
Yazımıza konu olan güreşlerin zirve dönemi hemen herkesin ittifak ettiği gibi Sultan Abdülaziz Han dönemidir. Kazanmak için rakibin sırtının yere getirildiği, yere ‘göbeği güneşi gördü’denilecek derecede açık düştüğü veya bir pehlivanın rakibini havaya kaldırarak üç adımı atması gibi usullerin olduğu yağlı güreşleri, Sultan Abdülaziz o kadar sever ki dönemin hemen hemen bütün namlı pehlivanlarını sarayda istihdam eder. Pehlivanlara geçimlerini sağlamak için şamdancılık, hamlacılık, tablacılık, kuşçuluk, gibi saray işleri de tesis etmesinin yanında, kalmaları için akaretler de inşa ettirmiştir. Lâkin padişah huzurunda yapılan güreşler meydan güreşlerinden farklıdır. Her şeyden önce bu güreşlerde birtakım kısıtlayıcı kurallar söz konusudur. ‘Huzur Güreşi’ adı verilen bu güreşlerde pehlivanlar padişaha arkalarını dönemezler, padişaha da meydan okumak anlamı taşıyacağından nara atamazlar. Yine meydandaki gibi davul zurnanın güreşin temposuna göre ayarladığı ritim duyulmaz bu güreşlerde; saray sazendelerinin daha mutedil ve sâkin musikisi işitilir. Normal güreşlerde birbirlerini kıyasıya mağlup etmeye uğraşan pehlivanlar, ‘Huzur Güreşi’nden memnun kalır mıydı, bilinmez. Ne de olsa bu güreşler olur olmadık zamanlarda kesilebilir, sık sık müdâhaleye uğrayabilir, ortalık tam kızışmışken bir anda padişah irâdesiyle sonlandırılabilirdi. Meşhur Kel Aliço’nun padişahın âniden bitirdiği bir güreş sonrası öfkesini gizleyemediği ve tavrından dolayı saraydan uzaklaştırıldığı rivâyetler arasında… Yağlı güreşe tutkun olan Sultan Abdülaziz’in de yağlanıp kispet giyerek meydana indiği ve meşhur pehlivanlarla güreştiğine dâir pek de güvenemeyeceğimiz bir rivâyet de mevcuttur.
Sultan Abdülaziz döneminde popülerlikleri ve refahları zirvede olan pehlivanları sıkıntılı bir dönem beklemektedir. 93 günlük Beşinci Murad döneminden sonra tahta çıkan Sultan İkinci Abdülhamid ne amcası gibi güreşe meraklıdır ne de kalabalıkların toplandığı organizasyonlara sıcak bakmaktadır. Üstelik Sultan Aziz döneminde sırf padişah güreşten hoşlanıyor diye pehlivanları himâye eden beyler ve paşalar da ellerini pehlivanların üzerinden çekmiştir. Sâdece İstanbul’da değil Anadolu’da gerçekleşen güreşler bile dağıtılmakta, pehlivanlar sıkıntılı günler yaşamaktaydı. Pehlivanlar için memleket dışına çıkmaktan başka bir seçenek kalmamıştı. Avrupa salonlarında boy gösterecek pehlivanlar (öncüsü Kazandereli Memiş’ti) ‘Türk gibi kuvvetli’ sözünü hafızalara kazıyacak başarılara imza atacaktır. Yâni şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Pehlivanlık yurt içinde zirve dönemini Sultan Aziz, yurt dışında ise Sultan Hâmid döneminde yaşamıştır.
Güreşçilerimiz ilk başlarda bu yabancısı oldukları güreş stilini icra etmekte zorlansa da kısa zamanda yeni tarza alışır. Fransızların güreşçısi ve Koca Yusuf’un insanüstü kuvvetiyle tanışanlardan Paul Pons, ‘Türklerin gelişi bize mesleğimizin değerini hatırlattı’ diyecektir. Zira Folies Bergere, Cirque d’hiver gibi salonlarda Türklerin gelişinden evvel, daha çok gösteri mâhiyetinde güreşler yapılmaktaydı. Türkler ise kazanma odaklıydı ve seyircileri heyecanlandırmak veya güreşi uzatmak gibi gayeleri yoktu. Meşhur Paul Pons, La Lutte Türkler için şöyle yazacaktı: ‘Onlara şike teklif etmek imkânsızdı. Tek bir şeyden anlıyarlardı: Rakiplerini yenmek ve yenilmemek. Tek bir prensipleri vardı: ‘Çabuk, çabuk’
Koca Yusuf’un, Adalı Halil’in, Kara Ahmet’in, Filiz Nurullah’ın, Kurtdereli Mehmet ve de bu günlerde sosyal medyada bir hayli ilgi çeken Kızılcıklı Mahmut’un Avrupa ve Amerika’da yaptığı güreşler dönemin basınına da yansımıştı. Hattâ ‘Güreşlerden hoşlanmıyor’ denilen Sultan Hâmid Han dahi bu güreşleri tâkip etmiş ve güreşçileri çeşitli nişan ve madalyalarla ödüllendirmişti
Paris’te büyükelçilik vazifesinde bulunan Sâlih Münir Paşa, hatıralarında Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın önceleri Paris’teki güreşçilerin kıyafetlerinin çirkinliğinin devleti küçük düşürdüğüne dâir söylentileri kendisine sorduğunu, paşahınsa Rumelili pehlivanların mahallî kıyâfetleriyle burada bulunduğunu ve haysiyetlerine dokunacak bir durumun olmadığı cevabını yazar. Paşa İstanbul’a döndüğündeyse Sultan kendisine şöyle der: ‘Pehlivanların kıyafetleri hakkında yazdıklarına inanmıştım. Pehlivanların, gene Avrupa’ya gitmek üzere üç kişi olarak İstanbul’a geldiklerini duydum. Bizim küçük tiyatroya getirttim. Vakıa senin yazdığın gibi kıyafetlerini pek zarif ve yakışıklı buldum. Güreşlerini de seyrettim, memnun oldum.’
1897 ramazanında tiyatro seyirliklerine güreş müsâbakaları ekleneceki. Bu müsâbakalar Batı tarzında planlanmıştı. Türk güreşçileri de Batılı rakipleriyle boy ölçüşecekti. 21 Şubat 1897 târihinde teravih namazından çıkanlar Avrupa’daki başarılarıyla genç yaşında şöhrete ulaşan, ‘Cihan Pehlivanı’ unvanı alan, Fransızların ‘karamel’ adını verdikleri Kara Ahmet’in İtalyan jimnastikçi Miloni’yle güreşeceğine dâir ilanı gördü. İlanı okuyanlar hayli şaşırmış olmalı. Çünkü bu, Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın padişahlığının 21. Yılında halk önünde yapılan ilk güreş müsâbakasıdır.
Cumhuriyet Döneminde:
Cumhuriyet kurulunca karşımıza güreşe meraklı bir başka isim çıkar: Gazi Mustafa Kemal Atatürk. Atatürk’ün Çankaya’daki sofraları bile bir anda güreş meydanına dönüşebilirdi. Gazi, yapılı erleri güreştirip seyrederdi. Kendisi de zaman zaman Nuri Conker’le güreşirdi. Bir keresinde Gazi’nin iki büyük zevki olan musiki ve güreşi ustalıkla icra eden Tamburacı Osman Pehlivana mâiyetindeki askerlerden biriyle güreşmesini söylemişti. Kıran kırana boğuşma sonrası tam güreşi kazanacakken bırakan Tamburacı’ya neden böyle yaptığını soran Atatürk pehlivandan ‘Paşam ben bu aslanın sırtını yere getiremem çünkü o sizin evlâdınız’ cevabını alacaktı. Tamburacı ayrıca gözleri dolduğu görülen Atatürk’ün ellerini hürmetle öpecekti. 1935 yılında Almanya’nın Dortmund Güreş Kulübü sporcularını 7-0 yenen güreşçileri Florya’daki Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne dâvet eden Atatürk, sohbetlerinden sonra dönemin meşhur güreşçilerinden Çoban Mehmet’e şaka yollu elense çeker. Lâkin başarılı güreşçi bir gaflet anında yakalanır ve sendeler. Herkes gibi bu işe Gazi de şaşırmışsa da güreşçinin gönlünü almak ister: ‘Anladım sen böyle yumuşak duracaksın. Kendini kuvvetsiz gösterip benimle güreş yapıp yeneceksin, değil mi? Seninle güreş tutsak beni de yenebilir misin?’ Çoban Mehmet, Atatürk’e tarihî bir cevap verir: ‘Sizi yedi düvel yenemedi paşam, ben nasıl yenebilirim?’
Atatürk güreşi millî sporumuz olarak görmüş ve bu şiara lâyık olunmasını da güreşçilerden beklemiştir. Seyrettiği bir müsâbakada Finlandiyalı rakibini yenmesine rağmen Arabacı İsmail adlı güreşçinin kaçak güreşmesine, zaman zaman minderden kaçmasına çok öfkelenmiş, ‘Böyle Türk güreşçisi olmaz, bunu bir daha takıma almayın!’ demekten kendini alamamıştır.
Atatürk yağlı güreşe de önem vermekteydi, özellikle Cumhuriyet devrinin en büyük başpehlivanlarından Tekirdağlı Hüseyin’in güreşlerini seyretmekten keyif almaktaydı. Pehlivanın oğluna bisiklet hediye etmişti.
Atatürk, Ankara’da yağlı güreş müsabakalarının düzenlemesine de önayak olmuştu.
Cumhuriyet döneminde yapılan yağlı güreşlerde şeref misâfiri olarak dâvet edilen, zaman zaman da hakemlik görevini üstlenen efsanevi bir pehlivan mevcuttu: Kurtdereli Mehmet. Ankara’da bugün adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan Himaye-i Etfal yararına yapılan güreşlere de bu şekilde katılan Kurtdereli Mehmet, Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda ‘Güreşirken arkasında Türk milletini hissettiğini’ ve ‘Onun şerefini korumak için her şeyi yaptığını’ söylemişti. Bu sözler Gazi’nin kulağına gitmiştir. Pehlivanın sözlerinden duygulanan Atatürk, Kurtdereli’ye yazdığı mektupta daha sonra pehlivanın kabrini de süsleyecek olan şu ölümsüz satırları kaleme alır:
‘Kurtdereli Mehmet Pehlivana: Seni, cihanda büyük ün almış bir Türk pehlivanı olarak tanıdım. Parlak başarılarının sırrını şu sözlerle izah ettiğini öğrendim: ‘Ben her güreşte arkamda Türk Milletinin bulunduğunu ve Millet şerefini düşünürdüm…’ Bu dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için senin bu değerli sözünü Türk sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bununla senden ve sözlerinden ne kadar memnun olduğumu anlarsın. Çoluk çocuğun için sana ufak bir armağan gönderiyorum. O, bu mektubumla beraberdir. Pehlivan! Ömrün tam sağlıkla uzun sürmesini dilerim.’
Oğuzhan Murat Öztürk: İstanbul Dergisi, S: 19, s: 62-65. İstanbul Eylül 2014
TBMM Başkanının “Devletin milleti mi olur, milletin mi devleti olur” sorularını ülkede başka sorun yokmuş gibi ele almasının bulunduğu makamla örtüşmemektedir “Yeni Anayasa tartışmalarına dair TBMM Başkanı’nın üstlendiği rol tarafsızlığını yitirmesine yol açmıştır” .
*
“Atatürk’ün ifade ettiği gibi ‘Türkiye, Türklerindir’ ve bunun ötesinde bir tanımlama gayreti içi boş bir tartışmadır”
Yeni bir millet kavramı yaratma gündeminin Türk milletinin talebi olmadığı açıktır. O zaman bu talep kimden gelmektedir? Geçmişte kamu kurum ve kuruluşlarından “T.C” ibaresini kaldıranların Anayasa’dan “Türklüğü” çıkarmak istemeleri tesadüfi değil aksine çok planlı ve organize bir politikadır”
*
Evet; yeryüzündeki son Türk imparatorluğu olan Osmanlı’nın, benzeri doğmayacak bir kahramanın ölümü gibi kan ve ateş selleri arasında yıkılıp gitmesinden sonra o harabelerden dipdiri bir üniter Türk devleti çıkaran Atatürk’ün Cumhuriyet’i ifade eden veciz sözlerinin bugünlerde hatırlanması lazım gelir:
*
‘’Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yüce Türk kahramanlığı, yüksek Türk kültürüdür’’
*
Evet, Osmanlı’nın bakiyesi üzerine kurulan Milli Devletimiz, Cumhuriyetimizle yeniden diriliş süreci başlar. 1980’li yıllardaki İslam Konferansı Genel Sekreteri Habib Şattı “Türkiye, ekonomi, bilim ve endüstri alanında tüm İslam ülkeleri içinde en ileri yerdeyse; bunu Atatürkçü çağdaşlaşma modeline borçludur” derken, aklı olanın karşı çıkamayacağı katı bir gerçeği ifade eder.
*
Şu da var ki, Osmanlı’da yeşeren o kör zihniyet günümüzde de sinsice yaşatılmak istenmektedir. Bunu görüyoruz.
*
Milletler hür yaşamayı, bağımsız olmayı, vatan sevgisini ve vazife aşkını tarihten öğrenirler. Bu bakımdan bizim de Tarih’e, en fazla da milli tarihimize her milletten fazla önem vermemiz gerekir.
Tarihte büyük ve medeni bir millet olan Türk’ün geçmişi ile bugünkü nesil arasındaki bağları düzene sokmak, gençlerin milli karakterlerini tarihi gıda ile beslemek, milli ve siyasi terbiyelerini güçlendirmek, vatanımızın ve milletimizin asırlara göre değişen ve değişmeyen tarihi dostlarını ve düşmanlarını tanımak bugün her zamankinden fazla önem arz etmektedir.
*
Evet, ülkemin bütünlüğü ve ebediliği insanımın güvenliği ve mutluluğu adına vurguluyorum:
Kendine yabancılaşmamış, milli değerlerini içselleştirmiş (din’i siyasi beslenme aracı olarak kullanan münafıkların değil, gerçek kimliğini gizleyerek ırkçılıkla suçlama şovuna soyunanların değil, namertlerin değil, maddeye ve şöhrete tapınanların değil ) varoluş ıstırabıyla yoğrulan ‘’can’’lara, ‘’yiğit’lere, DNA sı Türk-İslam kültür genlerini ihtiva eden ‘’siyasi liderlere’’ her durum ve şartta ihtiyacımız vardır.
Millet olarak bu netameli ve yaşlı coğrafyada güçlü kalmanın, ebedi kalmanın reçetesi, bir bilgenin ifadesiyle ‘’Birleyerek Oluşalım’’ kavramında billurlaşır, gerçek yerini alır.
Bir ay önce Cumhur İttifakı’nın en küçük ortağı Hüdapar Genel Başkanı“Anayasa’nın 4. Maddesi kaldırılmalı” açıklaması yaptı. Yani “Anayasa’nın ilk dört maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükmünün değiştirilmesini teklif etti. Yaptığı anayasaya karşı bir suçtu. Toplumdan tepkiler geldi. Bu nabız yoklamasından sonra Cumhur İttifakından cılız açıklamalar geldi:
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli“bizim için yok hükmündedir” diye geçiştirdi.
CB Tayyip Erdoğan“Anayasa’nın ilk dört maddesi ile ilgili tartışma yok.” dedi.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “İlk dört madde tartışması lüzumsuz yere vakit kaybetmektir. Meclis’te temsil edilen partilerin çoğunluğu hatta tamamına yakını ilk dört maddeyle ilgili en ufak bir problemleri olmadığını ısrarla söylüyor. Dolayısıyla ilk dört madde konusu gündeme gelmeyecektir” dedi. 27.09.2024
Numan Kurtulmuş, iki hafta içinde ne olduysa, bu defa “Anayasanın 3. Maddesinin değişmesi gerektiğini” söyledi.12.10.2024
********************************
Hedefleri Değişmezlik Özelliğini Kaldırmak
Numan Kurtulmuş’un açıklamasına muhalefetten gelen tepkiler sert oldu. Fakat en dikkat çekici tepki Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’dan geldi.
Uçum, Anayasanın 3. Maddesindeki “devletin bütünlüğüne” dair ifade için, “çok doğru bir ifadedir. Tartışmaya açılması hem yersizdir hem de sorunludur. O nedenle ilk dört maddenin diğer esasları gibi bu konu da tartışma dışıdır.”
Uçum’un açıklamasında TBMM Başkanına bir uyarısı da var: “Geçmişin milli devlet karşıtı liberal akımlarının tortusu olan sorunlu görüşleri ileri sürmek yerine ‘Bütünlük İlkesinin’ manasını kavramak gerekir.”
Yani TBMM Başkanının 3. Maddede istediği değişikliğin, haklı olarak, “Milli devlet karşıtlığı” olduğunu söyledi.
T.C. Anayasası 3. Maddesindeki“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” sözünden dolayı bugüne kadar hiç tartışma olmadı.
Bu maddeye kelime oyunlarıyla karşı çıkmak, bir defa delinmesi ile bu hükümlerin “değiştirilemezlik” vasfını yok etme amacından ibarettir.
Hüdapar Genel Başkanı Yapıcıoğlu ile TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un bu ortak amaca göre nabız yokladığını düşünüyorum.
CB Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, sureti haktan görünerek, “yeni anayasada ‘Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir’ hükmünün de ilk dört madde kapsamına alınması gerekir” teklifinin de ilk dört maddenin “değiştirilemezlik” özelliğini yok etmeye yönelik olduğu kanaatindeyim.
********************************
Siyasal İslamcı Bakış
İYİ Parti lideriMüsavat Dervişoğlu’nun Numan Kurtulmuş’un sözlerine tepkisindeki tanımlama dikkatimi çekti: “Bunların içinden çıktığı siyasi geleneğin; devlet, millet ve vatan tanımı yoktur.Düşmanı oldukları ve yıllarca yönetmelerine rağmen bir türlü barışamadıkları Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm değerlerine ve kurumlarına hasımdırlar.”
Zannederim burada kastedilen “siyasal İslamcılardır.” Gerçekten Numan Kurtulmuş gibi “ılımlı İslamcı” gözüken biri de Hüdapar Genel Başkanı gibi “Hizbullah” kökenli biri de “devlet, millet ve vatan” kavramlarını ortalama Türk vatandaşlarından farklı anlamaktadır.
CB Erdoğan’ın bu kavramlara verdiği anlam benim anladığımdan ve bilimin tanımından farklıdır. Erdoğan’ın “Osmanlı tam bir millet devletiydi.” “Biz milleti İbrahim’den geliyoruz” ifadeleri Müsavat Dervişoğlu’nu doğrulayan sözlerdir. Bu “ümmetçi” anlayıştakiler “milli devlet” yapısını kodlandıran anayasa hükümleriyle barışık olamıyor.
****
Daha üç ay önce, 05.07.2024’te, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı ve iki dönem AKP milletvekilliği yapmış Yenişafak yazarı Aydın Ünal “Suriyeliler ülkelerine dönsün” diyenler için bakın ne yazmıştı:
“Eğer bu ülkeden birinin gitmesi gerekiyorsa sen git!” “Vallahi bu ülkede seninle yaşamaktansa, 5 değil 50 milyon Suriyeli ile yaşamayı tercih ederim. Senle olandan çok daha fazla ortak yanım var onlarla. Sen bana Suriyeliden çok daha yabancısın” dedi.
Hadi “siyasal İslamcıları” anlıyoruz, Onlar meşreplerinin gereğini yapıyorlar. Fakat “Türk Milliyetçisi” olduğunu söyleyen MHP ve BBP bu siyasal İslamcılarla nasıl anlaşabiliyor ve ortak bir hedefe yürüyebiliyorlar?
****
BBP Genel Başkanı Destici bunlara cevap vermiyor. Ama “İsrail öcüsü” ile korkutularak, “Savunma Sanayiine katkı” bahanesiyle, kredi kartı kullananlardan yıllık 750 TL vergi alınmasına karşı çıkanlara tepki gösterdi. “750 lirayı vermeyen DEM’lidir, Ermeni’dir, Yunan’dır” dedi. Kendisi gibi iktidara destek vermeyenlere bölücü bir dille hakaret etti.
Geçmişte, Bahçeli ve Destici’ye saygı duyduğum yılları pişmanlık ve utançla anıyorum.
********************************
Mutfakta Pişen Ne?
Bir yandan MHP Genel Başkanı Mecliste DEM Partililerle tokalaşıp barış mesajı veriyor. Yeni bir ‘çözüm süreci’ başlayacak yorumları yapılıyor.
Diğer taraftan DEM Eş Başkanı “çözüm” için adres olarak, “sayın Öcalan” dediği teröristbaşının yattığı İmralı ile TBMM’ni gösteriyor.
DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar “Çözüm Süreci demek için erken ama bir şeyler pişiyor” dediğine göre mutfakta bir şeyler pişiyor. Malum Cengiz Çandar önceki “çözüm sürecinde” iktidarın muteber adamlarından biriydi.
Bana göre mutfakta pişen “yeni bir çözüm sürecinden” de ötesi.
Bu gelişmeleri iktidarın “yeni anayasa” talebiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor.
Yeni anayasanın ilk amacı “Erdoğan’ın yeniden ve güçlü yetkilerle seçilmesini sağlamak.” Ama Ortadoğu’da ABD- İsrail ortak emellerine uygun şekilde planlanan bölgesel tasarımın içinde Türkiye’nin olmadığını kimse söyleyemez.
Türkiye sınırlarındaki mayınları hem de İsrailli bir firmaya söktürme fikrini kabul ettiren, 10 milyondan fazla sığınmacı ve kaçağı Türkiye’nin içine sokturmayı başaran dış güçlerin iktidar üzerindeki etkisini hafife almayınız.
Siyasal İslamcı görüşün “ümmetçi” bakışından yararlanıp, Türk nüfus oranı azaltılmış bir Anadolu yaratmada aldığı mesafeye bakınız. Daha şimdiden Suriye’ye komşu il ve ilçelerin bazılarında Türkler azınlık haline getirildi. “Ümmet” karşılığı kullanılan “millet” tanımının “Türksüz Türkiye” yaratmak için kullanıldığı açık.
Fırsatını bulurlarsa Anayasanın ilk 4 maddesini ve 66. maddeyi değiştirecekler. Çünkü bu maddeler varken Erdoğan’ın, “MİLLETİN ÇEŞİTLİLİĞİNİ YANSITAN BIR ANAYASA HEDEFLİYORUZ” sözü ile kastettiği devleti kuramazlar.
Kısa vadede başaramayacaklarını biliyorlar ama uzun vadede vazgeçmeyecekler.
I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı – Türk Devleti, ateşkesi kabul etmek zorunda kaldı. Mondros Anlaşması’nın hemen ardından, İtilaf Devletleri anlaşmanın hükümlerini de ihlal etmek sureti ile bir çok girişimle birlikte “Türk Yurdu”nu işgale başladı.
Mondros’un en önemli maddelerinden biri, her zaman olduğu gibi Türk Ordusu’na yönelikti. Askerler terhis olacak ve askeri araç – gereç ile mühimmat düşman güçlere teslim edilecekti.
Biz savaşları kazansakta kaybetsekte, Türkler açısından bu hep böyle olmuş ve masa başında daima kaybetmişizdir. Şimdi de PKK ve arkasındaki güçlere karşı yürüttüğümüz, askeri savaşı, kazanmamıza rağmen masa başında darma duman oluşumuz gibi!
“Demokratik Çözülme Paketi”, herkes için farklı bir şey ifade edebilir. Benim için ise, bir “teslimiyet belgesi”dir. Hürriyet’te Ege Cansen’de aynı şekilde düşünmüş olacak ki, 02 Ekim 2013 tarihli yazısında “Ulus – Devlet Bitti” başlığını kullanmış. Hatta “… Cumhuriyet’i çok sevmiştim. Kısmet buraya kadarmış” diyerekte kendince bir sonu ifade etmiş.
Bunların hepsi doğru olabilir. Ama ben bir Türk’üm. Bu toprakların tamamı Türk toprağıdır. Hatta fazlası yoktur eksiği çoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir Türk devletidir. Bir Türk tarafından ve Türk milliyetseverleri eli ile kurulmuş ve bugüne değin yaşatılmıştır. Bu sebeble Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti eli ile bu topraklarda hükümran etmek, bir Türk olarak birinci vazifemdir. Bunu yapacağım ve yapacağız.
Ancak bir kısım Türk Milletinden olmayan ve hatta Türk Milletine düşmanlık besleyen adamlarca yönetilebiliriz. Onlar kendilerini bizlerden saklayabilirler. Türk Milletinin bir kısmı, varlık sebebinden vaz geçerek bir inkarcılığa sapabilir. Bunun hiç bir önemi yoktur. Alay konusu olsa bile “Bir Türk Dünyaya Bedeldir” sözü büyük bir gerçeklik ifade eder. Yeryüzünde tek bir Türk kalsa bile bu dünyada hükümranlık sürdürülecektir.
Biz “Demokratik Çözülme Paketi” adını verdiğimiz bu filmi, 1800’lü yılların başından bu yana Avrupa Türkiye’si olan Balkanlarda ve nihayet yaklaşık 100 yıl öncede Asya Türkiye’si olan Anadolu’da görmüştük.
Avrupa Türkiye’sini elimizden tutalım diye dayatılan “Demokratik Çözülme Paketi”lerinin adları o zaman; Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Kanun-i Esasi, Birinci ve İkinci Meşrutiyet idi. Sonu ise; 30 Ekim 1918 sonrası, fiili işgalle neticelendi.
“İstanbul’da İşgal Yılları”nı anlatan İ. Hakkı Sunata’nın, 10 Şubat 1920’de dönemin hükümeti tarafından Meclis’te yayınlanan beyanname ile ilgili söyledikleri çok ilginç; “Hükümet beyannamesini Meclis’te okumuş. Sönük ve ruhsuz bir şey. Hele Islahat hakkındaki vaatler, yerine getirilmesi mümkün olamayan o kadar yalan sözler ki; insanı elinde olmadan güldürüyor.” Yine aynı kitapta, İstanbul Rum Azınlığı’nın yarattığı bugünküne benzer sorunlar üzerinde duruyor.
İşgal altındaki İstanbul’da tam bir sansür var. Tek yaprak olarak çıkan gazetelerde bile, sansüre uğrayarak çıkarılmış boş yerler var. Erzurum Kongresi’ne dair hiç bir bilgiye ulaşamıyorlar. Tıpkı bugün ülkeyi, bu karanlıktan kurtaracak olanların, medya eliyle seslerinin halkla buluşmasının önlenmesi gibi!
Buna karşılık, 14 Temmuz Fransızların milli bayramlarının, Rum ve Ermeniler tarafından, bayram şerefine mağaza ve dükkanlarını kapatarak bayrama katılmaları, gece şenlikleri, havai fişekler ve ışıklandırılmış uçaklar ile İstanbul’un donatılması gerçekleşiyordu. Aynen “Demokratik Çözülme”nin bazılarınca Türkiye’de bayram gibi kutlanması hali…
Bütün bunlara karşı, elbette Türk Milletinin diyeceği bir şeyler dün olduğu gibi bugünde vardır. O vakit, Anadolu’nun İşgali üzerine İstanbul ayağa kalkar. Protesto Mitinglerinin birinde, Halide Edip konuştukça, insanlar kendini tutamaz ve göz yaşlarına boğulur. Türk Milleti artık 15 Mayıs 1919’dan sonra her türlü bedeli ödemek kararlılığında, vatanını kurtarmaya hazırdır. Bugünde farklı olduğu sanılmasın!
Bana göre Türkiye; Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bu yana, Türk olmayanların işbirliği ile İtilaf devletleri ve onlara yeni eklenenlerin adım adım sessiz bir işgaline uğramıştır. Böyle giderse muhtemelen orta vadede bu işgal, fiiliyata dönüşecektir.
“Demokratik Çözülme Paketi” ilgili olarak AKP – BDP – CHP’nin işbirliği ve CHP’li Atilla Kart’ın “Ortak Vatan” teklifi ile CHP’nin Tunceli adının Dersim’e dönüştürülmesi isteği, işin hem vahametini hem de kimlerin işbirliği içinde olduğunu göstermesi bakımından çok çarpıcıdır.
Yine dönüp sözü İ. Hakkı Sunata’ya bırakalım; “Dünkü gazetelerin (1920) yazılarından sezdiğim idare kısırlığı, bütün kabine de tamı tamına mevcut. Ama böyle zamanlarda kabinenin idare kabiliyetsizliği çok esef verilebilecek bir şey ise, onun böyle zayıf idaresini isteyenlerde o derece nefrete layık. Hakikaten bu memleket iyi idarecilerden tamamen mahrum. Önümüzdeki zamanlar pek karanlık. Çalışılsa, milli istiklal elde edilse bile, adamsızlık, yine bu memleketi felaketlere sürükleyecek…”
Buradan anlıyoruz ki; bu filmi daha önce görmüşüz. Doğru mu? O halde yeniden seyretmeye gerek yok. Hollywood’un huyudur, konu bulamazsa ısıtır ısıtır aynı filmi yapar ve seyrettirir. Ama biz Türkler, bu filmi tekrar seyretmek istemiyoruz. Ülkemizdeki her şeyin Türk’e göre ve Türk için yapılmasını istiyoruz. Ne pahasına olursa olsun!