Eğer Perde Açılsaydı…

25

     İnandığımıza, gerçekten inanıyor muyuz?

     Çünkü neye nasıl inandığımızı hiç ele almıyoruz!

     Mantıkî, aklî cevaplar peşinde koşmuyoruz!

     Kendisine inandığımız O Yüce Zât’ı bilmeyi, anlamayı / idraki

     Ve bunların neleri gerektirdiğini; hiç mi hiç düşünmüyoruz!

     Eğer düşünüp de, hakikî imanı / inancı elde etmiş olsaydık;

     Dünya bize vız gelirdi.

     Nefsanî ve şeytanî şüphe ve inkâr fırtınaları karşısında, asla sarsılmaz; 

     Dünyaya mertçe meydan okuyabilirdik.

     İman ve inancımız; toprağa çıplak gözle bakmamıza benziyor!

     Çünkü ilimden soyutlanmış bu bakış;

     Bize toz ve topraktan başka bir şey göstermiyor!

     Aynı yere jeolog / yer bilimci gözüyle bakabilsek;

     İçinde sakladığı maden cevherlerinden haberdar olur;

     Gereğini yapmaya, canla başla koşuşurduk.

     Çünkü sadece dışı gören basar / göz sahibiyiz.

     İçi gören basiret’ten mahrumuz!

     Hâlbuki biri maddî göz, diğeri manevî gözdür.

     Oysa çeşit çeşit gözler var:

     Can / ruh gözü, kalb gözü, basiret / hakikati görüş gözü, ilim gözü,

     Tecrübe gözü, mâna ve maneviyat gözü gibi.

     Eğer taklidî / sözde imandan, tahkikî / araştırılarak bilinen, asıl ve gerçek;

     Yani görürcesine olan iman / inanç seviyesine çıkardığımız;

     Bir iman sahibi olabilirsek:

     “Eğer perde açılsaydı, şüphesiz imanım şimdikinden fazla olmazdı!”

     Diyen Hz. Ali’nin inanışı gibi bir imana kavuşabiliriz.

     Zira, ancak bu şekilde “tam imana ve sağlam bilişe” ulaşabiliriz.

     Ancak, böyle bir iman sayesinde; gaybe / görünmeyene imanda;

     Şüphe örtüsünü kaldırmak mümkün ve olasıdır.

     Ancak, böyle bir imana sahip olmakla,

     Kesin bilgi olan ayne’l-yakîn / görürcesine yapılan imandan;

     Marifet mertebesinin en yükseği olan hakikati müşahede ederek yaşamak olan;

     Hakka’l-yakîn derecesine yükselmek kabildir.

     Böylece Hz. Ali’nin; İnsanlık Âlemi’ndeyken İlâhlık Âlemi’ni seyrettiği gibi,

     Umulur ki, bizler de ruh ve basîret gözümüzü açarak;

     Bâtınen açık, zâhiren kapalı İlahî Âlem’in sırlar kapısını aralıyarak;

     O İlahî havayı teneffüs etmek imkânını bulabiliriz.

     Böylece “Haber, görmek gibi değildir.” hükmüne bizzat vâkıf oluruz.

     Yunus Emre’nin: “Bir ‘Ben’ vardır bende, benden içerü.” dediği gibi,

     Kendimizdeki varlığından gafil olduğumuz, asıl kişiliğimizle;

     Kâinatın görünen yüzünde; -sözde- görünmeyen sırlarına vukufiyetin

     Manevî hazzını tatmaya başlayabilir;

     Kâinatın meçhul taraflarına;

     Malûmiyet kisvesini giydirebiliriz.

     Aslında göreceklerimiz, yeni şeyler olmayacak!

     Mevcut ve var oldukları halde,

     Kendimizce perdelendiğimiz için, göremediğimiz;

     Gerçeklerden başka bir şey değil onlar.

Önceki İçerikBozkurt
Sonraki İçerikBir dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, İki dönem Sanayi ve Teknoloji Bakanı olarak üstün hizmetler veren MEHMET TURGUT’un vefatının 15. yıldönümü dolayısıyla Eşi TÜRKÂN TURGUT Hanımefendi ile konuştuk.
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.