7.7 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 142

Türkün Bozkurtu Nelere Kadirmiş…

Almanya’da oynanan Avusturya maçından sonra ortaya çıkan olay çok şükür çok kimseyi kendini tanıma, uyandırma ve bilgisizlikten kurtarma sonuçlarını doğurdu. Teşekkürler Almanya… Anlaşılan Almanya’yı yönetenler herhalde önemli ölçüde bozkurta zaman ayırmışlardır. Son haberlere göre bozkurt işareti Almanya’da yasaklanmıştır. Avusturya’da olduğu gibi… Yasağa uymayanların sınır dışı edileceği ortaya çıkıyor. Tabii ki insan hakları, demokrasi ve Batı’daki özgürlükler adına!! Demokrasi ancak bu tip yanlışlarla ve çelişkili kararlarla topal hale sokulabilir.

            Avusturya milli maçı bittikten sonra tribündeki on binlerce Türk’ün bozkurt işaretine Merih kardeşimiz de uymuş ve kendisine siyasi bir kararla iki maç ceza verilmiştir. Almanya’nın Almanya’da şampiyonadan elenmiş olması bunun sebepleri arasında sayılabilir. Merih Türklüğün sembolünü, kazanılan önemli bir zafer sonrası on binlerce Türkün heyecanına ve mutluluğuna katılarak yapmıştır. Bozkurt tamamen Türklüğü temsil eder. Şu veya bu partinin onu kullanması ayrı bir konudur. Burada Türk milli takımı bir zafer kazanıyor; herhangi bir siyasi parti değil. Zafer Türk Milletinin bütününe mal edilmiş bir olaydı. Bir siyasi parti bunu siyasette kullanmışsa ve diğerleri ısrarla kullanmamışsa ayıp kullananın değil; kullanmayanlarındır. Bazılarını engelleyenler mi vardı? Maalesef Türk kültürünün temel özelliklerini ve sembollerini yeterince öğrenemeyen nesillerle karşı karşıyayız. Merih’e verilen ceza ve daha sonra gelen bozkurta yasak sizi şaşırtmasın. Türkleri aşağılayan, Türk çocuklarına her fırsatta el koyup ailelerinden zorla ayıranlar, din derslerine bile Alman hoca tayin etme komikliğini gösterenler, milletlerarası hukuk dışına çıkarak suçluları Türkiye’ye iade etmekten sürekli kaçınanlar, soydaşlarımızın Türk kimliğini devre dışı bırakarak onlardan Alman Müslümanları diye bahsetme peşinde olan ırkçı ve fanatikler sadece iki maç ceza ile de yetinmemişler, siyasi değerlendirme yaparak bozkurt işaretini yapanları sınır dışına koymaya çalışmışlardır. Mevcut hanım İçişleri Bakanı konuyu siyasileştirmiştir. Kendinden önce Almanya’da göreve gelen bir başka bakanın “en iyi entegrasyon asimilasyondur” şeklinde fikir yumurtlamasını da unutmuş değiliz. Biz vatandaşlarımızı çalışmak üzere Almanya’ya gönderdik; orada asimile olsunlar, tanınmaz hale gelsinler diye göndermedik. Asimilasyon bir çeşit zora dayalı ırkçılıktır. Almanya’da çalışan Türkler ekonomiye yaptıkları katkıya rağmen, her fırsatta istismar edilme, milli kimliklerini unutturma baskısıyla karşı karşıyadırlar. İnsanları fırınlara atıp yakıp yok etmek ile asimile etmek arasında büyük fark yoktur. TC vatandaşlarının bu ülkeye gidişte karşılaştıkları vize işkencesi bütün hızıyla sürmektedir. Almanya terör örgütü PKK’ya ve Türkiye düşmanı bazı guruplara ve örgütlere kollarını açmıştır. Buna rağmen, zaman zaman da bize ders verme peşine düşmüştür. Terörist cenazelerine adamlarını göndermiş; Türkiye’ye verdikleri tankların terör olaylarında kullanılmasına da karşı çıkmış; menfaatlerine uygun ise terör sevici olmuş bir ülkedir.

            İnsanımız gerçekleri öğrenince ve biraz da tokatlanınca yabancıları daha iyi tanıyor ve gerektiğinde binlerce kişi gerekli tepkiyi gösterebiliyor. Bozkurttan hiç haberi olmayan, kendi tarihi ile ilgisiz, yabancılaşmış bazı aydınlara Ulus’taki Atatürk anıtının ayaklarında yer alan bozkurt başlarını görmeyi tavsiye ederiz. Bozkurt esir olmayı kabul etmek yerine, vatanı için ölümü tercih eden, bağımsızlıktan vaz geçmeyen bir şerefli, haysiyetli ve gururlu milletin sembolüdür. Bir ara Milli Türk Talebe Birliğinde eski yanlış ve saptırmalara uyarak bozkurt resmini maalesef ambleminden çıkarmıştı.

            Almanya’daki şampiyonada sporcularımızı yalnız bırakmayıp tribünlere koşan bayraklı, formalı vatandaşlarımızı, komşu ülkelerden ve Türkiye’den koşup gelenleri tebrik eder; her birini alınlarından öperiz.

            Ne Mutlu Türküm Diyene!    

            Ne mutlu daha nice Fatihler, Alparslanlar ve Gazi Mustafa Kemal Paşalar yetiştirecek olan Türk Milletine…

Türkiye – Suriye Yakınlaşması – (1)

                Bir an için gözlerinizi kapayın ve hafızanızı tazelemeğe çalışın. Çok değil sizi 2002 yılı sonrası AKP’nin zafer sarhoşu olduğu yıllara götürmek istiyorum.

                2002 yılı öncesi Suriye’nin Türkiye’ye bakış açısı malum. Uzun müddet Hafız Esad, bebek katili Abdullah Öcalan’ı 19 yıl ülkesinde barındırmış, taa ki Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş’in 15 Eylül 1998’de Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde Suriye topraklarını işaret ederek: ‘’APO eşkıyası ve PKK terör örgütünü koruyup kollayan Suriye Türkiye’nin iyi niyetini yıllardır istismar etmektedir. Türk milletinin sabrı taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde beslediği emellere asla izin vermeyiz.’’ Diyene kadar. Hafız Esad, Türkiye’nin kararlı duruşu sayesinde Öcalan’ı ülkesinden dışarı çıkardı.

                İki ülke arasında 2002 yılına kadar limoni olan ilişkiler, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “Komşularla Sıfır Sorun” politikasını uygulamaya koymasıyla bir anda Türkiye – Suriye arasında sıcak ilişkiler başladı.

                Türkiye’nin bu düşünce değişimi Suriye’de de olumlu şekilde karşılanmıştır. Suriye’nin dünyaya açılan kapısı konumunda bulunan Türkiye İsrail ve Suriye arasında arabuluculuk yapmıştır.

                2003 yılında Irak’ın ABD tarafından işgali sonrası bölgedeki ortak güvenlik kaygıları Türkiye ve Suriye işbirliğini daha da derinleştirmiştir.

                ABD’nin Irak’a girmesiyle beraber Suriye’nin Irak Kürtleri ile ilişkilerinde de değişim yaşanmıştır. Daha önceleri Suriye’nin Saddam Hüseyin yönetimine karşı desteklediği Iraklı Kürt gruplar, Irak işgalinin sonrasında ABD’nin Irak’taki en yakın müttefiki olmuş, bu da Irak’taki Kürt grupları Suriye açısından desteklenebilir bir araç olarak kullanabilmenin ötesinde tehdit pozisyonuna sokmuştur. 2004 yılında Kamışlı ‘da yaşanan Kürt ayaklanması Suriye’nin işin vahametini anlamaya götürmüştür. Bütün bunlar Suriye’yi ve Türkiye’yi bölgedeki Kürt hareketlere karşı mücadele noktasında daha da yakınlaştırmıştır.

                Siyasî gelişmelerin yanında, ekonomik ortaklık ilişkilerinde de olumlu yönde gelişmeler fayda sağlamıştır. Türkiye’nin uyguladığı karşılıklı ekonomik bağımlılığının yaratılması politikası iki ülkenin daha sıkı ekonomik ortaklık kurmasına önayak olmuştur. Ticaret yapmakta ve yatırım çekmekte zorlanan Suriye, ekonomik çıkış açısından Türkiye’ye daha fazla önem vermeye başlamıştır. Türkiye ise ekonomik istikrar ve büyümenin sürmesi çerçevesinde Orta Doğu pazarını Türk mallarına açma arzusuyla Suriye’ye önem vermiştir. 2004 yılında her iki ülke arasında serbest ticaret anlaşması imzalanmış iki ülke arasındaki ticaret hacmi: 2.000.000.000 ABD Doları düzeyine ulaşmıştır.

                Suriye ve Türkiye arasındaki işbirliği siyasi ve ekonomik alanlarla sınırlı kalmamış, enerji alanında da ortak projeler geliştirilmiştir. Arap Doğalgaz Boru Hattı, ortak petrol arama şirketlerinin kurulması, petrol ürünlerinin değişimi ve uygulamaya geçirilemeyen nükleer enerji işbirliği projeleri bunlardan birkaçıdır.

                İki ülke Ekim 2009’da karşılıklı olarak tüm pasaportlara vize serbestisi anlaşması yapmışlardır. 9 Aralık 2015 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin anlaşmayı tek taraflı iptal etmesine cevaben 17 Aralık 2015’te Suriye Arap Cumhuriyeti’nde anlaşmayı iptal ettiğini duyuruncaya kadar.

                26 Nisan 2009 tarihinde iki ülke kara kuvvetleri arasındaki dostluk, işbirliği ve güveni pekiştirmek için üç gün süren ortak tatbikat gerçekleşmiştir.

                27 Nisan ve 29 Nisan 2010 tarihleri arasında ikinci ortak askerî tatbikat yapılmıştır. Türkiye’nin ev sahipliğinde Kilis’teki Yüksektepe ve İnanlı sınır karakollarında icra edilen tatbikata Türkiye’den iki Suriye’den ise bir sınır birliği katılmıştır.

Devam edecek

“Futbol, Asla Sadece Futbol Değildir!” 

Simon Kuper’in “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” adlı kitabını okumadım, okunması gereken kitaplar arasına aldım.  

2024 Avrupa Futbol Şampiyonası’nda bir kez daha anladık: Futbol, asla sadece futbol değilmiş. 

Türk milli takımımız çeyrek finale kadar yükseldi. Yarı finale geçemeden elendi.  

Bu süreçte neler yaşadık? Hakemlerin taraflı davrandıklarını, takımımıza yapılan faullerin hakemler tarafından çok kez görmezden gelindiğini, gereksiz cezalar verildiğini gördük. FİFA’nın bir oyuncumuzu yaptığı bir işaretten dolayı iki maç haksız yere, ideolojik nedenle cezalandırmasına şahit olduk. Maçı kazanmak ve başarmak adına ahlaki değerlerden uzak davranışlara muhatap olduk.  

Futbol severlerin ve vatanseverlerin, Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımızın, ayrıca Cumhurbaşkanımızın Almanya’ya gidip oyuncularımıza türbinlerden destek vermesiyle tarihi günler yaşadık. Bu arada, ülkemizin bütün nimetlerinden sonuna kadar faydalandığı halde bu süreçteki sevinç ve kederimize eşlik edemeyen içimizdeki İrlandalıları da not ettik.  

Bugünkü anlamıyla, futbol nedir? Futbol, bir endüstridir; futbol, bir algıdır; futbol, bir siyasi arenadır. Futbol, en masum anlamıyla spor değildir.  

Futbol, hayatın aynasıdır. Dünyada insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkiler hangi zemin ve seviyede ilerliyor veya çöküyorsa futbolda da aynısını görmek mümkündür. Mafya, yalan siyaset, rüşvet, iltimas, çelme takma, şike, güç zehirlenmesi, değersizleştirme gibi insani değerleri yok sayan ne kadar aşağılık ilişki varsa hepsi futbol dünyasında mevcut.  

Futbol, bir haz ve hırs sporu. Paylaşmak değil, başarmak ve kazanmaktır asıl amaç futbolda. Oyunun kuruluş amacı zaten insani değil, insani değerlerden uzak. Kazanma hırsı, kişinin çok kere değerlerini çiğnemesine, gözünü kör, kulağını sağır, doğruları inkâr etmesine yol açabiliyor.  

Her şeye rağmen futbol, bugünün dünyasında kendini kabul ettirmiş bir spor ekolüdür. 

Hemen herkesin meşin yuvarlakla bir şekilde teması olmuştur. Toplumların her sosyal kesiminden ve yaş grubundan kişiler mutlaka sokak aralarında veya sahalarda top peşinde koşturmuştur. Cumhurbaşkanının programını değiştirip “Bizim Çocuklar”a destek için türbinlerde yer alması futbolun etkisinin ve gücünün sonucudur.  

Futbolun, spor kategorisinde yer alması onu masumlaştırmaz. Taraftarına “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik.” diye slogan attıran, her türlü aşağılık küfürler ettiren, maç sonrası kitlesel meydan kavgalarına sebep olan bir spor, hiçbir zaman masum da değildir, insani de değildir.  

Futbol, bir takım oyunudur; bu doğru. Ancak taraftar savaşına döndüğünde oyun olmaktan çıkar, başka amaçların aracı olur. Bugünün dünyasında futbol, araçsallaşmış, ülkemizdeki ve dünyadaki egemen güçlerin kitleler için kullandığı afyon olmuştur. İspanya kralı Franko’un ülkesini çeyrek yüzyıldan fazla diktatörlükle yönetmeyi sağladığı üç “f”den biridir futbol. Yönetim anlamında olmasa da bugünün dünyasında siyaset ve ekonomiye yön verenler, futbolu araç olarak sonuna kadar kullanmaktadırlar. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri, ülkelerin bütçelerinden daha fazla dolara sahip, başkanları, ülke politikacılarından daha fazla söz sahibidirler.  

Deveye sormuşlar: “Neden boynun eğri?” Deve, “Nerem doğru ki?” diye cevap vermiş. Futboldaki ahlaksızlık, düzenbazlık, ayak oyunları genel bir gerçek. Savaşlar, yoksulluk, gelir adaletsizliği, zalimin zulmü, bunalımlar, intiharlar, tutarsızlıklar, haksız kazançlar dünya devesinin eğrilikleri.  

İnsanoğlu buna layık değil. Dünya bir mücadele ve imtihan alanı. Bu alanda iki taraf var: İyiler ve kötüler. İyiler galip gelmeli, kazanmalı, egemen olmalı.  

Muhammed Ali Rashwan, Mısırlı bir judocu. 1984’te uluslararası bir müsabakaya katılır. Rakibi, dünyaca ünlü Japon Yasuhiro Yamashita. Herkes maçı Rashwan’ın kazanacağından emindir, çünkü rakibinin sol bacağında kas yırtılmaları vardır ve bu bacağı işlevsiz kalmıştır. Bunu bilen Mısırlı judocu rakibinin bacağına bir kere bile dokunmaz ve maçı Japon kazanır. Kolayca kazanacağı halde maçı niçin rakibine kaptırdığını soranlara Mısırlı judocu şu cevabı verir: “Ben Müslümanım, benim dinim insana zarar vermeyi yasaklar. Eğer o durumdayken ben de o noktadan yüklenip ona vursaydım o sakat kalabilirdi. Bir madalya için bunu ona yapamazdım.” Kayıtlara göre 50.000’den fazla Japon, onun bu tavrından etkilenerek Müslüman olur. Aynı yıl Uluslararası Fairplay Komitesi tarafından ödüle layık görülür. 

Her spor dalında olduğu gibi, özellikle futbol, insanileşmeli, ahlakileşmeli. Futbol, güzel örneklere muhtaç. Güzellik ve iyilik bulaşıcıdır. Futbol adlı spor türünden vazgeçemeyeceğimize göre, yerelden genele doğru güzel davranış örnekleri ortaya koyabilir, yüksek seviyeli ilişki modelleri geliştirebiliriz. Futbolu endüstri ve ekonomi, kulüpleri şirket merkezi, sahaları bir arena, taraftarı hasım, oyuncuları piyon olmaktan çıkarmak zorundayız. Ülkemizdeki ve dünyadaki futbol düzeninde bunu gerçekleştirmenin çok zor olduğunun farkındayım, ancak Mısırlı judocuyu unutmayalım.  

“’Kim var?’ diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert ‘Ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘Benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ fikrini besleyici bir dâva ahlâkına kaynak…” olabilmek, ne güzel! 

Türkiye’nin İşgali!

“Türkiye’de neden pahalılık var? Niye enflasyonist politikalar uygulanıyor? Niçin fakir, bitap düştük? Açlıkla niye karşı karşıyayız derseniz? Yıllar önce yazılan bu yazıyı dikkatle okuyunuz! Hepimiz ama özellikle dediklerimizi ısrarla dikkate almayanlar suçludur…”

Türkiye birtakım gelişmeler yaşıyor. Güneydoğu sınırları ateş içinde, bölücülük dur durak demeden çalışıyor ve destekleniyor, Türk halkı kurbanlık koyun gibi akıbetini bekliyor ve hükümet kurulsun mu seçim mi olsun diye tartışmalar sürüp gidiyor.

Ancak bu arada Türkiye’nin tam bir işgal altında olduğu da gözümüzden kaçıyor.

Bu nasıl bir işgaldir diye sorarsanız söyleyeyim; finans sektörü yabancıların elinde, sermayesinin tamamı yabancılara ait otuz binin üzerinde şirket ülkemizde faaliyet gösteriyor, madenleri işletme imtiyazı yabancılarda, özelleştirmeler sayesinde kamu zenginlikleri yabancılara verildi, toprak satışı derseniz kapanın elinde kalıyor ve bunun gibi daha birçok gelişmeyi sayıp dökmek mümkün.

Bu işgal değil de nedir?

İlla ki; yabancı orduların gelip çizmeleri ile yurdumuzu çiğnemesi mi lazım?

Alın size, sizin de içselleştirdiğiniz bir işgal hadisesi! Küresel devletler ve sermaye, Türkiye’yi işgal etti. Biz de buna kendi rızamızla göz yumduk.

Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığından emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin yazdığı “Kozmik Oda” adlı kitapta; ülke istihbaratının 1950’li yıllarda ABD’nin kontrolünde olduğunu ve Hakan Fidan’ında görev yaptığı sürede, MİT içinde ABD ve İngiltere’nin etkisini azaltmakla övündüğünü söylüyor.

Gelde ağlama! Hangi birine eleştiri getireyim? Ülke onlarca yıldır bu halde iken halimizi tarif etmek için “işgal” lafı bile az kalır.

Düzen işte bu düzen!

 1919 – 1923 arasında Mehmetçiğin temiz kanı üzerine verilen mücadele sonrasında ülkeyi getirdiğimiz nokta, tam bir işgal vaziyeti!..

Hükümeti kursak ne olur, kurmasak ne olur? Önemli olan bu işgali sona erdirebilecekmiyiz sorusuna cevap bulmaktır.

Bugüne gelişimizdeki en önemli yanlışlar içeren görüş ve uygulama “günü kurtarmak için yapılan politikalar”dır.

Bu tavizkar politikaları uygulayanların iki temel felsefesi vardır. Birincisi ne olursa olsun devlet varlığını sürdürmek ve böylece süre kazanmak (kime karşı acaba?) ikincisi ise halka güvensizlikten dolayı “acı reçete”leri uygulayamamaktır.

Ama ister iyi niyetle ister kötü niyetle ne yapılırsa yapılsın, Türkiye’nin işgali önlenememiştir.

Şimdi Türkiye’yi işgalden kurtaracak ve Türk varlığını devleti ile birlikte ilelebet var edecek politikaların uygulanması zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Bunun için Türklerin bir milli şuurla hareket etmesine ve sağlam bir milli iradeye ihtiyaç vardır.

Hiçbir şey için geç kalınmamıştır. Yeter ki; gerçekleri bilelim ve ona göre hareket edelim. Onun için ilk yapacağımız iş kendimizle yüzleşmektir.

Cumhurbaşkanı Öngörülemez Biri ama Kimin İçin?

2020’de ABD Başkanı Trump ikinci defa başkan seçilemedi,o zaman 77 yaşında olan Biden karşısında kaybetti. Bunun sebebini analiz ettiğim yazımda temel sebeplerden birini şöyle açıklamıştım:

Trump öngörülemez bir Başkan oldu. Bugün yaptıklarını yarın tam tersini yapabileceği, bugün övdüğünü yarın yerin dibine geçirebileceği görülen bu başkan, bazılarına göre “dengesiz”, bazılarına göre “deli” sıfatlarını hak ediyordu.

Trump devletin kurumsal yapısı ile çalışmayı sevmeyen, çoğu zaman kuralları hiçe sayan bir “Başkan” idi.

Devleti yöneten kişinin öngörülemez bir yönetim tarzı içinde olması ABD vatandaşlarını tedirgin etti.

ABD seçmeni bir macera dönemi yaşamak istemedi, öngörülebilir olanı tercih etti. Devletin kurumlarının çalışması ve kuralların herkese uygulandığı bir sistemi istediğini gösterdi. O zaman 77 yaşında olan Biden’ı seçti.

Ancak bu yıl Kasım ayında yapılacak seçimde tekrar yarışacak olan adaylardan Biden 81 yaşında ve çeşitli sağlık sorunları yaşıyor. Bu defa Biden için de ülkeyi yönetip yönetemeyeceği yönünden bir belirsizlik ve öngörülemezlik söz konusu. Bu bakımdan Biden’ın adaylıktan çekilmesi için baskı oluşturma gayretleri var. Bu çalışmalar bir sonuç verecek mi, henüz belli değil.

2024 seçimi için de koskoca ABD’de bir “deli” ile bir “bunak” adaydan başkasının ortaya çıkamamış olması ilginç. (Bunlar benim taktığım sıfatlar değil.)

ABD’de en sert şekilde kuvvetler ayrılığı uygulanıyor. Kurumlar çok güçlüdür. Kurumlar ve medyanın kuralların uygulanmamasına karşı direnci yüksektir.

Başkan’ın ABD’yi yüksek riske sokacak “delice” işler yapmasına karşı sistem etkili bir sigortaya sahip olduğu gibi Başkan’ın hastalanması, yönetemez hale gelmesi veya ölmesi halinde sistemin aksamadan çalışmasını sağlayacak mekanizmalar devreye girecektir.

Böyle olduğu halde ABD seçmeninin daha öngörülebilir seçeneği tercih etmeye çalışacağını sanıyorum.

*******************************

Erdoğan Yönetimi Öngörülebilir mi?

Sosyal medyada, Cumhurbaşkanı ve Ak Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın sadece Suriye ve Esed/ Esat hakkında son 12 yılda söylediği çelişkili sözlerinin videolarını bir arada veren bir paylaşıma rastladım. Kardeşim Esat’tan Katil Esed’e ve son günlerde Sayın Esed’eevrilen söylemlerindekikeskin zıtlıklar bazıları için şaşırtıcı ve öngörülemez davranışlar olarak kabul edilecektir.

Ama tıpkı “Katil ve darbeci” diye suçladığı BAE, Suudi Arabistan, Mısır devlet başkanlarıyla sıcak görüşmeler yaptığında olduğu gibi, bu U dönüşünü de şaşırtıcı bulmayanlar da olacaktır.

Erdoğan ve AKP’nin 22 yıllık iktidarında başka alanlarda da keskin politika değişiklikleri oldu.

AKP iktidarının ilk bölümünde AB üyesi olma hedefi, hak ve özgürlükleri artırıcı hukuk reformları, komşularla sıfır sorun politikası, PKK ile müzakere ve çözüm süreci, Fetö işbirliği ile yargının ve kritik devlet makamlarının Fetö’ye teslim edilmesi süreçlerini yaşadık.

AKP iktidarının ikinci bölümünde ise bu politikaların tam tersini uygulamaya çalıştılar. AKP ve küçük ortağı MHP’nin programlarında yer almayan Cumhurbaşkanlığı Sistemi getirildi.

Parlamenter sistem yerine getirilen bu yeni sistemde tek imzalı bir kararname ile en büyük değişiklikler yapılabilir hale geldi.

TBMM büyük ölçüde işlevini kaybetti. Yüksek yargı üyelerini, T.C. Merkez Bankası, TÜİK, EPDK gibi bağımsız olması gereken kurumların başkan ve yöneticileri “söz dinlemediğinde” bir kararname ile değiştirilmeye başlandı.

Kuvvetler Ayrılığı” yerine “Kuvvetler Birliği”ne doğru bir değişim oldu. Cumhurbaşkanının iradesini yani Yürütmeyi” dengeleyecek ve denetleyecek mekanizma kalmadı.

Bütün bunlar, bırakın tahmin etmek, önceden hayal dahi edemeyeceğimiz şeylerdi.

Hem iç politikada ve hem de dış politikada böylesine zikzaklar çizmemiz sebebiyle yani öngörülemezlik riski üstlenen Türkiye ciddi kayıplar yaşadı, yaşamaya devam ediyor.

Mesela Merkez Bankası Başkanı ve Ekonomi Bakanının yönettiği “enflasyonla mücadele” politikasının devam edip etmeyeceği bile öngörülemez bir durum. Böyle olunca yatırımcılar ve vatandaşlar “yarın Mehmet Şimşek bakanlıktan alınırsa” ihtimalini gözetmek zorundalar.

******************************

Dış Güçler İçin De Öngörülemez mi?

Türk vatandaşları olarak, Erdoğan ve ekibinin öngöremediğimiz politik tavırlarıyla yönetilmekteyiz.

Erdoğan ve AKP yönetiminin bugün uyguladığı politikaların tam tersini uygulamayacağını hiç kimse garanti edemiyor.

Yani bizi yönetenler, bizim için, “öngörülemez politik tavırlar” içindeler.

Ama “dış güçler” dediğimiz ABD/AB, Rusya ve uluslararası sermaye gibi dünya siyasetinde belirleyici olan “dış güçler” için T.C. yönetimi öngörülemez midir?

Bu konuda kanaatim şudur ki, “dış güçler” Erdoğan’ı çok iyi tanıyorlar, onlar için Erdoğan öngörülemez bir muhatap değildir.

Casus oldukları iddiası ile yargılanan ABD’li papaz ile Alman gazetecinin ülkelerine verilmesi gibi; Libya’da, Mavi Vatan’da attığımız geri adımlar gibi olaylarla bu devletler ikna güçlerini göstermediler mi?  

İç politika ve ekonomide, Erdoğan ve yönetiminin “öngörülemez tavrı” sebebiyle Türk vatandaşlarının yaşadığı ekonomik, sosyal sıkıntılar ve hukuksuzluklar dış güçlerin umurunda değildir.

Çünkü “dış güçler” için, Türkiye’yi yönetenlerin, büyük güçlerin yazdığı senaryolar içinde, onların öngördüğü çerçevede kalması kafidir.

Bu açıdan bakınca “dış güçler” bakımından Türkiye’yi yönetenler öngörülemez değildir. Hatta her tepkisi öngördükleridavranışlardır.

Erdoğan’ın “Sayın Esad’a her an davet çıkarabiliriz” demesi de Onlar açısından öngörülebilir hatta bilinen bir tutumdur. Türkiye ve Suriye ilişkisi, ABD ve Rusya’nın belirlediği güç dengesini bozmayacak kapsamda gelişecektir. (Rusya her iki devlet başkanını yönlendirmese bu görüşme olabilir mi? ABD Rusya’nın bu hamlesini öngörmemiş olabilir mi?)

Bu bakımdan “dış güçler” Türkiye’yi AKP’nin yönetmesinden hiç rahatsız değillerdir.

Muayenehanelerden Özel Hastanelere – KONAK –

Sağlık hizmetleri 2000’li yıllara girerken devlet hastaneleri, SSK hastaneleri, Askeri Hastaneler ile bir kısmı tam gün bir kısmı yarı zamanlı hizmet veren muayenehaneler şeklindeydi. Özel Hastaneler ise çok azdı. Bu yıllar genellikle hekimlerin iş birliği ile açılmaya başlayan Tıp Merkezleri arayışlarının da olduğu zamandır. Konak Tıp Merkezi bunlardandır. Şehrimizin güven ve bilinilirlik kazanmış dört hekimin ismini burada görmekteyiz.

Dr. Nevzat DOĞAN: Gümüşhane’den gelip İzmit’e yerleşmiş bir ailenin burada doğup büyümüş bir evladıdır. Çocuk Hastalıkları uzmanı olmuş ve mecburi hizmetini yaptıktan sonra 1995’te Derince Sopalı Hastanesine tayinini yaptırmıştır. Gerek hastanedeki gerekse Soydan İş Merkezindeki muayenehanesinde verdiği hizmetler ile kısa sürede sevilip aranılan bir hekim olmuştur. Daha iyi bir yerde daha donanımlı hizmet verebilmek için Alemdar Caddesinde Sami Pekdemir tarafından yeni yapılan Konak İş Merkezinden 1998’de daire tipi iş yeri satın almıştır.

Dr. Kazım GÜNDOĞDU: Almanya’da kadın doğum uzmanı olarak çalışırken 1993 yılında Derince Sopalı Hastanesine tayin olup şehrimize gelen bir hekimdir. Bu hastanedeki çalışmaları ve tekel parkı köşesindeki muayenehanesindeki hizmetleri ile kendi alanında sevilip aranılan birisi olmuştur. O da daha iyi şartlardaki bir muayenehane arayışı ile Konak İş Merkezinden bir muayenehane almıştır.

Dr. Metin GÖKLÜ: 1989’da Derince Askeri Hastanesine Tabip Asteğmen olarak gelen bir KBB uzmanıdır. İnönü Cd. Hoşgör Pastanesi karşısındaki muayenehanesinde de hizmet vermiştir. Askerlik sonrası Ankara Numune Hastanesindeki baş asistanlık imkanını bırakıp İzmit SSK Hastanesine tayinini yaptırarak şehrimize yerleşen bir hekimdir. O da daha yeni ve yeterli bir mekanda muayenehanesi için yer ararken Konak İş Merkezini seçmiştir.

Dt. Bünyamin DAL: 1996’da Çapa Diş Hekimliğini bitirmiş, eşinin İzmitli olması sebebiyle şehrimize gelip Şen İş Merkezinde serbest hekim olarak çalışmaya başlamıştır. Dünyadaki sağlık sistemlerine ilgilidir. TV 41’de de sağlıkla ilgili bir program çalışması yapmaktadır. Bu vesile ile tanıştığı Dr. Nevzat DOĞAN ile arkadaşlığını ilerletmiş ve 1997’de ECE sağlık ortaklığını kurmuşlardır. Bu arada o da aynı iş merkezini seçenlerdendir.

Aynı iş merkezinde daha iyi muayenehane arayışındaki bu dört isim daha sonra birlikte çalışmak amacıyla Konak Ltd. Şti kurmuşlardır. Bina zemin kat hariç bir tıp merkezi şeklinde düzenlenmiş, o günün valisi Kemal Önal ve Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen’in de katıldığı görkemli bir törenle 2000 yılında Konak Tıp Merkezi adı ile açılmıştır.

Bu tıp merkezi daha sonra Prof. Dr. Mustafa DÜLGER (hariciye), Prof. Dr. Orhan ELİBOL (Göz), Dr. Merih Akbaş (Kardiyolog), Dr. Ayhan BAL (ortopedi), Dr. Kazım ÇİMEN (Üroloji), Dr. Füsun TÖRE (Cildiye) gibi şehrimizde kendi alanında aranan hekimlerle anlaşmalar yapıp, burada çalışmalarını sağlayarak önemli bir sağlık merkezi haline gelir. Kısa zamanda sağlık alanında aranılan bir adres olur. Burasının cerrahi müdahale, doğum, yatarak takip gerektiren durumlarda yetersiz kalması, kurucuları hastane olmaya yönlendirir ve yeni bir şirket kurulur.

Konak Hastanesine Geçiş

Bu yeni şirket uygun ve iş birliği yapabilecekleri yeni ortak ve yer arayışına girer. 2003’te Yahya Kaptan’daki yer bulunur ve alınır. Hisse devri ile de Dr. Yüksel Ağca beşinci ortak olur. Dr. Yüksel AĞCA, ailesi Ordu’dan gelip İzmit’e yerleşmiş bir ailenin, İzmit’te doğup büyümüş bir çocuğudur. Kardiyoloji uzmanı olup Derince Sopalı Hastanesine 1999’da tayin ile gelmiştir. Kısa sürede tanınmış hem Soydan’daki muayenehanesi hem de hastanedeki çalışmaları ile iyi bir kalp doktoru olarak bilinmektedir. Dr. Yüksel AĞCA bu özellikleri ile ortaklığa güç katan bir isimdir. Bu arada Gölcük’ten Dr. Şahin TALUS ve diğer birkaç hekime de küçük oranda paylar verilerek ortak sayısı artırılmış, 2005 yılında da hastane açılmıştır.

Konak Hastanesi gerek ortakları gerekse anlaşarak çalıştığı hekimlerle 7/24 hizmet vererek şehrimizin önemli bir sağlık kurumu olmayı başarmıştır. Bunda sağlık sistemindeki yeni yapılanmanın da katkısı büyüktür. Bu hastanemiz kardiyoloji imkanları ile şehrimizdeki ilk koroner anjiyonun yapıldığı özel hastanemizdir. Ayrıca 2015 yılında İstanbul’daki bir grupla anlaşarak tüp bebek alanında da hizmete başlamıştır. Bu birim 2019’da embriyolog Dr. Pelin Coştur Filiz tarafından kendi bünyesinde kurularak hizmet vermeyi sürdürmüştür.

2005’te açılan Konak Hastanesi daha sonra Gölcük, Gebze, Adapazarı, İstanbul’da da sağlık alanında hizmet veren birimleri ile zincir hastane hüviyetine kavuşurken, 2015’te kurucu ortaklarından Dt. Bünyamin DAL ortaklıktan ayrılmıştır. 2018’de de Konak ve Medar olarak iki ayrı hastane olarak çalışmaya devam etmektedir.

Halen Konak Hastanesi ortaklardan Kazım Gündoğdu ve Yüksel Ağca yönetiminde hizmetini sürdürmektedir.

M. Fâtih Salgar’ın Muhteşem Eseri: Türk Müziği Klâsikleri: 74 Makam / 461 Eser

Türk mûsıkîsinin târihi, kimilerine göre 40.000, kimilerine göre 4000 yıllık Türk târihi ile birlikte başlar. Hazin bir tecellidir ki o döneme ait bilgi ve belgelere ulaşılamamıştır. En eski bilgiler, Azerbaycan Türklerinden müzikolog ve bestekâr, tam adı Safiyüddin Abdülmümin bin Yusuf bin Fahir Safiyyüddin Urmevî olan ve Urmiyeli Safiyüddin (1216-1294) olarak anılan büyük sanatkâra âittir. Safiyüddin Efendi, ‘Şerefiye’ isimni verdiği eserinde Klasik Türk Müziği sistemini ve esaslarını ortaya koymuştur.

Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu’nun ‘Türk Millî Târihi’ isimli eserinin 342-343. sayalarında, Büyük Hun İmparatoru Atilla Han’ın (406-453) askerî seferlerden dönüşünde, renkli elbiseler giymiş koro mensuplarının söylediği şarkılarla karşılandığı belirtiliyor.

Klasik Türk Müziğinde elimize ulaşan en eski eserler, Safiyüddin Urmevî’nin Semel usulündeki Nevruz bestesi, Mevlânâ celâleddin-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled’in (1226-1312) ‘Acem Devri’ olarak bilinen Devr-i Kebir usulündeki Acem Peşrevi ve Sengin-Semai usulündeki 3 hanelik Irak Saz Semaisidir. Sonraki yıllarda ‘Meragalı Abdülkadir’ olarak da anılan Abdulkadir Merâgi (İran’da Meraga şehri 1300-Özbekistan’da Semerkand şehri 1435) tarafından bestelenen Rast makamındaki ‘Kâr-ı Muhteşem’ isimli eseri ve diğer besteleri günümüzde bilinmekte ve zevkle dinlenilmektedir. Abdulkadir Merâgi aynı zamanda Osmanlı Mûsıkîsinin de bânisidir.

17. yüzyıldan itibaren Türk olmayan bestekârlar da Türk mûsıkîsiyle ilgilenmişler kültürümüze muhteşem eserler kazandırmışlardır.

Buhurîzâde Mustafa Itrî Efendi (1640-1712), Hammamizade İsmail Dede Efendi (1778-1846), Sultan Üçüncü Selim Han (1789-1807) ve Zekâi Dede Efendi (1825-1897) ve dönemin diğer önemli bestekârları ile klâsik dönem, bâzı müzisyenlerimize göre sona ermiştir. Son klâsik eser bestekârları olarak Münir Nurettin Selçuk (1900-1981), Alâeddin Yavaşca (1926-2021) ve Bekir Sıtkı Sezgin (1936-1996) isimleri zikredilebilir.

2000’li yıllardan sonra da pop müzik, taverna müziği, fantezi ve arabesk müzik kasırgası başladı. Müzikseverler kayda alınmış eserlerle ve klasik bestelerimizi Meral Uğurlu (1939), Münip Utandı (1952), Melihat Gülses, (1958), gibi sanatkârlardan dinleyebiliyorlar. Bu isimlere yakın zamanlarda rahmet-i rahman’a yolcu ettiğimiz Fâruk Salgar’ı da dahil etmek kadirşinaslık olacaktır. (1962-2023)

Klâsik Türk Mûsıkîsinin zirvedeki isimlerinden Koro Şefi Prof. Dr. Nevzad Atlığ’ın hayrü’l halefi M. Fatih Salgar, 22 X 30,5 santim ölçülerinde, sert kapak içerisinde, birinci hamur kâğıda basılı 898 sayfalık muhteşem eserinde, Türk mûsıkîsinin en mükemmellerinden oluşan nâdide bir albüm sunuyor. Böylece yıllar ve asırlar sonrasında değeri daha da artacak bir eserlerle kendi ismini de ölümsüzler listesine yazıyor. Eserlerin güfteleriyle birlikte notalarının da verilmesi dikkatleri ve hayranlıkları celp ediyor.

Hocası İsmâil Hakkı Özkan’a ithaf ettiği eserinin Sunuş yazısında şu bilgileri veriyor:

Hiç şüphe yok ki klâsik mûsıkîmiz, medeniyetimizin önemli sanat dallarından biri, belki de en önde gelenidir. ‘Makam ve usul’ temeline dayalı mûsıkîmizin, ‘üslup, tavır ve aralık’ gibi hayâtî sayabileceğimiz bu üç özelliğini kâğıt üzerine aksettirmenin zorlukları bilinmektedir. Bu sebeple de mûsıkîmiz çok eskiden beri çeşitli nota yazımına sâhip olmasına rağmen ‘meşk’ sistemini en sağlıklı yol olarak benimsemiş ve uzun yıllar devamlılığını bu yol ile sağlamıştır. Dolayısıyla meşk için sağlam bir kaynak olarak bilinen (Fem-i Muhsin)* bir üstattan eserleri geçmiş olmak, önemli bir ayrıcalık kabul edilmiştir.

Günümüzün teknolojisi, sâhip olduğumuz ses kayıtlarıyla bize bu imkânı sunmaktadır. Bu yoldan hareketle kitabın hacmini de düşünerek 74 makamdan peşrev, kâr, kârçe, beste, ağır semai, yürük semai ve saz semai’si gibi yüksek san’at değerine sâhip klâsik formdaki eserleri yetkin kurum ve solistlerden dinleyerek notaya alıp yazmamın, klasik müziğimize önemli bir katkı sağlayacağını düşünerek çalışmaya koyuldum. (Günümüzde bile sağlıklı bir notaya ulaşmanın zorluğu da mâlûmdur.)

Eserlerin büyük bir bölümünü kurucumuz Nevzat Atlığ ve 13 yıl kadar halefi olarak şefliğini yaptığım Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu ile vermiş olduğumuz konser kayıtları ve sâhip olduğum geniş ses arşivi oluşturdu. Yine Münir Nureddin Selçuk, Kâni Karaca, Alâeddin Yavaşça, Bekir Sıtkı Sezgin, Meral Uğurlu, Münip Utandı ve diğer değerli solistlerimizin ve toplulukların icra ettikleri nadide makamlardaki eserler, bu çalışmaya temel teşkil etti.

Klasik müziğimiz ile ilgili görüşlerini yazma dileğimi yerine getiren, sâhip olduğu kültür birikimi ile bir hazine olarak gördüğüm sevgili Şule Gürbüz’e özel olarak teşekkür etmek isterim. Sanatkâr kimliği ve görüşleri ile bu çalışmaya değer kattı.

Bir hayli emek gerektiren bu çalışmamda bana çeşitli aşamalarda yardımcı olan meslektaşlanm kardeşim Faruk Salgar’a ve Tanburi Birol Yayla’ya teşekkür ederim. Yine yazmış olduğum notaları basıma hazırlayan Mert Erağan’a, Nurhan Alpay’ın şahsında Türk kültürüne büyük hizmetleri olan Ötüken Neşriyat’ın emektarlarına da teşekkürlerimi sunarım.

*Fem-i Muhsin terkibi Arapça bir tamlama olmakla birlikte birçok mânâya gelmektedir. ‘Ağzı terbiye olmuş kişi’ mânâsında kullanılır. Veya “Allah’ın seçkin kullarına uygun gördüğü ‘en hayırlınız’ övgüsü ile taltif edilmiş rütbelerden biridir.” Şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Burada ‘ağzın terbiye edilmesinden’ kasıt telaffuzların çok iyi bir şekilde yapılmasıdır. Telaffuzu çok iyi olan ve kelimeleri doğru telaffuz eden kişiler için kullanılan bir sıfattır.

Eserin son sayfalarında seçkin bestekârlardan başta Abdülkadir Merâgi, Ali Rifat Çağatay, Bora Gazi Giray Han, Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Cüneyt Kosal, Hacı Ârif Bey, Hacı Fâik Bey, Hacı Sâdullah Ağa, Hâfız Post, Hammamizâde İsmâil Dede Efendi, İbrâhim Paşa (Nevşehirli-Dâmat), İsmâil Hakkı Özkan, Kemal Batanay, Raûf Yekta Bey, Refik Fersan, Sadeddin Heper, Sultan Üçüncü Selim, Suphi Ezgi, Şâkir Ağa, Tanbûrî Cemil Bey, Zekâi Dede, Zeki Ârif Ataergin olmak üzere 80 kişinin kısa hayat hikâyeleri ile eserin adında yer aldığı üzere 74 adet makam hakkında efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde bilgiler veriliyor.

Geniş kapsamlı bir ansiklopedi görünümünde olan eser, yüzlerce eser taranarak elde edilebilecek bilgiler ihtiva ediyor.

Klasik müzik icracılarının ve bu sâhada çalışmayı kararlaştıran müzisyenlerin mutlaka edinmeleri gereken eseri hazırlayan Fatih Salgar ve yayın hizmetlerini üstlenen Ötüken Neşriyat’ın sâhibi ve eserin en mükemmel şekilde okuyucuya sunulması için titizlikle çalışan personeli, gönül dolusu teşekkürleri hak ediyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş. İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50 Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

M. FATİH SALGAR 22 Şubat 1954 târihinde Adana’da doğdu. 1972 yılında başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarından, Nevzad Atlığ, Süheyla Altmışdört, İsmail Hakkı Özkan ve Muazzam Sepetçioğlu gibi hocalardan eğitim görerek mezun oldu. Nevzad Atlığ’ın düzenlediği koro çalışmalarına katılarak repertuvarını geliştirdi. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Önasya Dilleri ve Kültürleri Bölümü’nden, Yakın Çağ ve Umumî Türk Tarihi kürsülerini de dâhil ederek mezun oldu. 1973’ten itibâren Üniversite

Korosu’nun çalışmalarına katıldı ve 1976-1988 arasında şef yardımcısı olarak yüzerce üniversiteli gence Türk Mûsîkisi klasiklerini öğretti. Daha sonra Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1976’da kurulan Devlet Korosu’nun ilk kadrosunda ses sanatkârı olarak yer aldı. İstanbul Üniversitesi Konservatuvarı’nda, 1978-2005 yılları arasında usul öğretmenliği yaptı. Bir süre İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsıkîsi Devlet Konservatuvarı’nda da öğretim görevlisi olarak çalıştı. Nevzat Atlığ ile birlikte 40 fasiküllük, Türk Musikisi Klasikleri notalarını yayımladı. Yesari Asım Arsoy ve İsmail Hakkı Özkan ile birlikte ayrıntılı mûsıkî çalışmalarında bulundu. İstanbul Ansiklopedisi’nin yanı sıra çeşitli dergilerde ve gazetelerde araştırmaları ve yazıları yayınlandı. Dede Efendi, Sultan Üçüncü Selim Han Türk Mûsıkîsinde 50 Bestekâr Mevlevi Âyinleri, Hacı Ârif Bey, Türk Müziğinde Makamlar Usuller ve Seyir Örnekleri adlı kitapları Ötüken Neşriyat tarafından yayımlandı. Bakırköy Müzik Akedemik Çalışmaları Derneği kurucularından olan Fatih Salgar, 1998’de Cumhurbaşkanlığı Klasik Türk Müziği Korosu’nun şef yardımcılığına, Ağustos 2006’da ise şefliğine tâyin edildi. Aynı korodan 2019 yılında emekli oldu.

DERKENAR

ÖTÜKEN YAYINEVİ – BİR MİLLÎ KÜLTÜR MERKEZİ

NURİ GÜRGÜR

Ötüken Yayınevi 51. yılına ulaştı. 1963 yılında Türk milliyetçisi bir grup üniversite öğrencisi, fikirlerine hizmet etmenin en iyi yolunun bu içerikte yazılan eserleri yayınlamak olduğunu düşünürler ve elbirliğiyle bir adım atmaya karar verirler. Nevzat Kösoğlu, Mehmet Niyazi Özdemir, Ahmet Nuri Yüksel, Özer Ravanoğlu, Ahmet İyioldu’dan oluşan ve bazıları son on yıl içerisinde ebedi âleme intikal eden bu gençlerin imkânları son derece sınırlıdır; sermâyeleri harçlıklarından ibârettir ve onu da tereddüt etmeden son kuruşuna kadar bu işe tahsis ederler. Aralarında o sırada İstanbul Teknik Ünversitesi’de asistan olan rahmetli Ahmet Nuri Yüksel’den başka düzenli geliri bulunan kimse yoktur. Ama inançları kavi, niyetleri hâlis, heyecanları yüksektir; amaçları para kazanmak değil fikirlerine hizmet etmektir. Yayınevlerine târih ve kültür anlayışlarını yansıtacak tarzda ‘Ötüken’ adını, simge olarak ‘üç tuğu’ seçerler. Necip Fâzıl Kısakürek’in henüz basılmamış olan ‘Reis Bey’ isimli bir tiyatro eserinin olduğunu öğrenirler. Görüşüp anlaşırlar.

İki perdelik oyunda, son derece disiplinli, hukuk kurallarına ve kanunlara sıkı sıkıya bağlı bir ağır ceza mahkemesi hâkiminin, idamına hükmettiği genç bir sanığın daha sonra mâsûmiyetini öğrenince yaşadığı pişmanlık ve çektiği derin acı anlatılmaktadır. Her zaman ilgiyle okunacak güzel bir eserdir. Kapağını Nevzat Kösoğlu bizzat kendisi hazırlar. Kitap basılınca kitapçıları dolaşıp dağıtırlar. Ancak profesyonel yayımcı olmadıklarından bu işe bütün vakitlerini ayıramazlar, bu yüzden tabiî olarak zaman zaman çeşitli aksamalar yaşanır. Fakat geri adım atmazlar, heyecanlarını kaybetmezler; Ötüken belli sayıda da olsa kitap çıkarmaya devam eder.

1968 yılında Nurhan Alpay’ın Ankara’da çalıştığı gazeteden ayrılarak İstanbul’a gelmesi ve sorumluluğu yüklenmesi sonucunda, Ötüken’de yeni bir dönem başlar. Mâlî zorluklar ve başka problemler hâlâ devam etse de, en azından artık bunlarla doğrudan ilgilenip çözümüne çalışan bir sorumlu vardır. Kitapların, konuların ve yazarların seçiminde Nevzat Kösoğlu rehberlik eder. Ötüken, özellikle Mustafa Yıldırım’ın da katılımıyla anonim şirkete dönüştüğü 1978 yılına kadar çok yararlı oldu. Bu hamleden sonra yayınevinde daha düzenli bir dönem başladı. İlk günlerden başlayarak sergiledikleri ilkeli ve uyumlu çalışmaların sonucu 51 yıl boyunca sanat, edebiyat, fikir, düşünce ve târih dünyâmıza ait çok önemli eserler basılıp dağıtıldı; pek çok yeni isim Ötüken vasıtasıyla kamuoyuna sunuldu. Türk okuyucusu, Peyami Safa, Yılmaz Öztuna, Nihal Atsız, Erol Güngör, Nevzat Kösoğlu, Ziya Nur Aksun gibi milliyetçi tefekkürün en önemli isimlerinin eserlerini rahatlıkla bulup okuma imkânı buldu. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura ile Prof. Dr. Osman Turan’ın bütün makaleleri düzenli bir şekilde toplanıp yayımlandı.

Ötüken yarım yüzyıl boyunca kuruluşunda belirlenen temel ilkelerini özenle korudu, millî kültürümüze, düşünce hayatımıza hizmet ülküsünün oluşturduğu çizgisini hiç değiştirmedi. Son olarak bu alanda iki önemli hamle daha yaptığını görüyoruz; yayınevi dört yıldan beri ‘Millî Mecmua’ adıyla bir fikir ve düşünce dergisi, bir de ‘Söğüt’ adında sanat ve edebiyat dergisi yayınlıyor. Bunlar sıradan birer dergi değil; çoğu genç, fikrî, kültürel ve edebî konularda iyi yetişmiş, bu meselelere vâkıf, fikir, sanat ve düşünce hayatımıza hizmet niyetinde olan bir yazı kadrosu tarafından

hazırlanıyor. Dergiler iki aylık, her sayılarında özel birer dosya konusu seçilerek bunlarla ilgili makaleler yayımlanıyor. Her sayısı ortalama üç yüz sayfayı bulan Millî Mecmua’da, Türk Destanları, Türk Demokrasisi, Türk Müslümanlığı, Türk Düşüncesi ve Osmanlılar, Mustafa Kemal Atatürk, Türk Şiiri, Türk Coğrafyası, Ömer Seyfettin ve Türk Hikâyeciliği, Nihal Atsız, Erol Güngör gibi çok önemli dosya konuları üzerinde yazılan ve ciddî birer inceleme ürünü olan önemli makaleler yer aldı.

‘Söğüt’ adının; sanat-edebiyat dergisinin adı olarak seçilmesinin Ötüken açısından özel bir önemi var; rahmetli Kösoğlu 1968 yılında bu adla yayınevi bünyesinde dört sayfalık ve aylık mütevazı bir dergi çıkarmaya başlamıştı. Adını da kendisi seçmişti. ‘Söğüt’, Anadolu insanının Yunus Emre’de her yönüyle tezâhür eden irfanını, azmini, hayata bakışındaki ruhî zenginliği, dostluğu temsil ediyordu. Yeniden yayınlanmaya başlanan Söğüt’ün de her sayısında şiirler ve hikâyelerin yanı sıra, Nâmık Kemal, Ömer Seyfettin, Ömer Lütfü Mete, Dîvânu Lugâti’t-Türk, ‘dosya konuları’ olarak ele alındı.

Fikir ve düşünce hayatımız, sanat ve edebiyatımız, kısır siyasî çekişmelerin gölgesinde giderek kuraklaşırken, Ötüken Yayınevi’nin bu çıkışı bu alanlarda yapılabilecek güzel şeylerin de olduğu, bunları yapmaya niyetli yeni nesillerin de bulunduğu anlamına geliyor. Genel görünüme bakarak karamsar olan insanlarımıza sunulan bir müjde anlamı taşıyor. Bu dergiler, ancak millî şuur ve sorumluluk sâhibi, düşünce ve kültürde kalitenin önemini müdrik aydınlarımızın ilgisiyle, desteğiyle devam edebilir. Nurhan Alpay ve emeği geçen bütün arkadaşlarını gönülden kutluyorum. Ötüken diğer yayınlarının yanı sıra, çıkardığı bu dergilerle Türk kültürüne, düşünce hayatımıza çok büyük ve kalıcı hizmetler yapıyor. Başarılarının devamını diliyorum.

Konudan Konuya (46)

     “Âyinedir (aynadır) bu âlem, her şey, Hak ile kaaim (ayakta durmakta).

       Mir’at-i Muhammed’den (ayna hükmünde olan Hz. Muhammed’den), Allah görünür dâim.”

 x                                                                           

     “Zuhûru perde olmuş, zuhûra,

       Gözü olan delil ister mi Nûr’a?”

       (Denizde her taraf su olduğu için, suya, su perde olur ve balık suyu göremez.)

                                          x

     “Anladım işi; san’at, Allah’ı aramakmış.

       Mârifet bu; gerisi yalnız, çelik çomakmış.” 

                                                                (NFK)

                                          x

     “Hoşça bak zâtına, zübde-i âlemsin (âlemin özetisin) sen.

       Merdüm-i dide-i ekvan olan (âlemlerin göz bebeği insan denen) Âdemsin sen.”

                                          x

     “Bir şûlesi (ışığı) var ki, şem’-i cânın (can mumunun);

       Fanusuna sığmaz asumanın (göğün).”

                                          x 

     “Bu taş cebinime (alnıma) benzer ki, aynı makber (kabir gibi)dir.

       Dışı sükûn (sessizlik) ile zâhir (görünmekte), derûnu (içi ise) mahşer (gibi)dir.”

                                                                                           (Abdülhak Hamid  Tarhan)

                                          x

     “Gör zahidi kim (dinin emirlerini yerine getiren kimseyi ki,) sâhib-i irşad olayım (doğru yolu bulayım) der,

       Dün mektebe vardı, bugün üstad olayım der.”

                                          x   

     “Mü’minlere (inananlara) imdâda (yardıma) yetiş merhametinle,

       Mülhidlere (dinsizlere) lâkin daha çok merhamet eyle!”

       (Çünkü onların Allah’ı bilmeye daha çok ihtiyacı var.)

                                                                                        (Mehmed Âkif) 

                                          x                                                                                  

     “Yaşasın sıdk (doğruluk), ölsün yeis (ümitsizlik). Muhabbet devam etsin, şûra (danışma) kuvvet bulsun.”  (BSN)

                                          x

    “Peygamberimiz, risalet (peygamberlik ve elçilik) noktasında, Mir’at-i İlâhî (İlâhî bir ayna)dır.”

                                          x

     “(Bu dünya) câhiller için, yemekle şehvet (nefsin menfî istekleri peşinde koşmak). Âkiller (aklı başında olanlar) için (ise) seyr-i bedayi (İlâhî güzellikleri temaşa edip seyrederek; Allah’ın eserlerini tefekkürle O’nun birliğini idrâk etmektir) .” (A’mak-ı Hayâl)

                                          x

“Hz. Ali’ye sormuşlar: ‘Bayram nedir?’ diye, O da: ‘Günahsız geçen her gün bayramdır.’ demiş.”

                                          x

“Ey insan! Sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Ama bütün âlem senin içine sığdırılıp gizlenmiştir.” (Hz. Ali)

                                          x

“ABD’liler: ‘Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülke.’ tavrıyla hareket ediyor.”

                                                                                                                                  (İsmet Özçelik)

Bozkurt İşareti Siyasi Bir Simge Değildir

          Türkiye A Milli Futbol Takımının Avrupa Şampiyonasında, Avusturya Milli Futbol Takımını elemesinden sonra, gol sevincini Bozkurt işareti yaparak paylaşmasından dolayı, UEFA tarafından Merih Demiral’a spor etkinliklerinde sportif olmayan nitelikte davranışlar sergilediği, futbol sporunun itibarını zedelediği ve sosyal davranış ilkelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle iki maç men cezası verilmiştir. Özellikle bu saçma-sapan ve yanlı kararı kınıyor ve şiddetle protesto ediyoruz.

          UEFA’nın bu anlamsız ve skandal kararı Almanya İçişleri Bakanı Nancy Faeser’in kışkırtıcı söylemleriyle ve Türkiye’deki milliyetsiz yandaşların kışkırtmalarıyla aldığını belirtelim. Alman İçişleri Bakanı’nın “ Bozkurt “ işaretine ilişkin olarak yaptığı “ Türk aşırı sağcıların sembolünün stadyumlarımızda yeri yok “ ve “ UEFA’nın olayı araştırması ve yaptırımları değerlendirmesini bekliyoruz.” Tarzında yaptığı edepsiz ve mesnetsiz açıklamalar, Türk’ün varlığından ne kadar korktuklarını ortaya koyuyor.

          UEFA’nın Alman İçişleri Bakanı’nın ve Türkiye’deki milliyetsiz yandaşların bilmeleri gereken gerçeklere göz atacak olursak; Bozkurt işareti, asla siyasi bir simge olmamıştır. Yaklaşık 500 milyonluk Büyük Türk Milleti’nin binlerce yıllık ortak kültürel simgesidir. Aynı zamanda, Kapitalizm’in yıllarca sömürdüğü mazlum milletlerin de uyanışına vesile olan bir direniş sembolüdür. Milli bir siyasi partiye karşı duyulan öfke ve kinden dolayı Türklüğe ve Bozkurt’a saldırmak edep dışı bir davranıştır. Türklüğün varlığından beri Bozkurt bütün Türklerin ortak simgesidir.

          Özellikle Mustafa Kemal Atatürk Türk Destanlarına karşı yakın ilgi duymuş ve Bozkurt simgesinin öne çıkmasını sağlamıştır. Türkiyat Enstitüsü’nde Prof. Dr. Fuat Köprülü’ye Bozkurt ile ilgili olarak şu sözleri söylemiştir: “ Karlı Tanrı Dağları’nın önünde, elinde meşale tutan bir Bozkurt olsun. Bu meşale, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilminin ifadesi olsun. Ergenekon’dan çıkmamızda kılavuz olan Bozkurt, Türklüğün Anadolu topraklarındaki yeni devletinin kuruluşunu ifade etsin.”

          Bozkurt simgesi, dünyanın her yerinde Türk Kimliği ile özdeşleşmiştir. Bu simgeyi yasaklamak Türk Kimliğine duyulan bir öfkenin yansımasıdır.

          Irkçılık, farklı bir ırk veya etnik kökene sahip oldukları için diğer insanlara yönelik ayrımcılık veya düşmanlıktır. Alman İçişleri Bakanı ırkçılığı başka bir ülkede aramasın, ırkçılığın daniskası kendi ülkesinde mevcuttur. “ Almanya Almanlarındır “, “ Yabancılar Dışarı “ söylemleri gerçekten ırkçı söylemlerdir. Özellikle Hitler selamı tam bir ırkçı selamdır, Hitler ve avanesi de birer ırkçıdır.

          Geçmiş yıllardan itibaren Almanya’da yabancılara ve özellikle Türklere karşı zaman zaman   kışkırtıcı eylemler yapılmış, Türklerin evleri, işyerleri yakılmış ve yağmalanmıştır.

          Bozkurt işareti veya simgesi başka anlamlar da taşımaktadır. Karabağ’dan Kerkük’e, Tebriz’den Taşkent’e, Üsküp’ten Bahçesaray’a, Prizren’den Saray Bosna’ya, Bakü’den Bişkek’e, Almaatı’dan Ankara’ya milyonlarca Türk’ün duygularını ifade etme biçimidir.

          Her ülkenin tarihteki başarıları, coğrafi konumları ve kültürel özelliklerini içine alan kendilerine ait sembolleri vardır. Amerikalıların Beyaz Başlı Kartal, Fransızların Horoz, İngilizlerin Aslan, Rusların Bozayı, İspanyolların Boğa, İskoçların Boynuzlu at, Kanadalıların Kunduz, Hintlilerin Kaplan, Avustralyalıların Kanguru, Çinlilerin Panda ve bunlardan başka pek çok ülkenin de sembolü vardır.

          Türklerin sembolü olan Bozkurt’un kökeni Türeyiş ve Ergenekon Destanı’ndan geliyor. Bozkurt sembolü, ilk defa Göktürkler tarafından kullanılmıştır. Bu sembolün seçilmesinin sebebi, kurtların özgürlüklerine düşkün olması, esarete boyun eğmemesi, korumacı tavırları, kararlı ve yol gösterici olmalarıdır.

          Türkiye’de her röportajında takımın milliyetçi duygu ve tutkularını vurgulayan Montella kadar olamayan milliyetsizlere pabuç bırakacak değiliz. Merih Demiral’ı ve A Milli Futbol Takımının her bir ferdini yürekten kutluyor, başarılarının devamını diliyoruz.

Millet Kavramı Ve Türksüz Türkiye Yaratmak

Birileri milliyetçilik ve din adına, BOP içeriğine uygun şekilde, Türkiye’yi Türksüzleştirme çabası içinde. Ve bunu kendilerini “yerli ve milli”, yaptıklarını da “ülkeyi kurtarmak” olarak pazarlama becerisi gösterebiliyorlar.

“Türksüz Türkiye” yaratma çabalarını fark edebilmek için siyasal İslamcıların millet kavramına verdiği anlam ile Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin modern bilim ışığında verdiği anlam arasındaki farkı bilmek lazım.

Bugün iktidar partisi AKP ve Genel Başkanı R. Tayyip Erdoğan ile iktidarın küçük ortağı MHP ve Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin millet kavramına verdiği anlam aynıdır diyebilir miyiz?

Bu teorik bir tartışma sorusu değil. Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek olan sığınmacı sorunu, yeni Anayasa tartışmaları gibi temel meselelerimizi doğru anlamamıza yarayacak bir sorudur bu.

RTE, Millet ve milliyet kavramlarının Fransız ihtilali ile dünyaya yayılan tanımını kabul etmediğini ifade ederek, kendi millet anlayışını şöyle ifade ediyor: 

“Bizim kendi medeniyetimizin, kendi tarihimizin, kendi kültürümüzün bir millet tanımı var. Bu bakımdan Osmanlı tam bir millet devletiydi.” “Biz, milleti İbrahim’den geliyoruz.”

“Bizim millet tanımımız, özünü İslam’ın millet anlayışından alır. Pek çok farklı dinden ve kökenden gelen insanı çatısı altında toplayan Osmanlı bunların milliyetlerini, dinlerine göre de tasnif etmiştir. Osmanlı böyle bir devlet, imparatorluktur. Müslümanlar bir millet, Hristiyanlar bir millet, Yahudiler bir millettir. Etnik bakımdan zaman zaman çok küçük karışmalar olsa da bu tarihimizin ve coğrafyamızın gerçekliğine en uygun tanımdır.”

Erdoğan’ın bu tanımı yönettiği devletin anayasasında belirlenen temel tanım ve ilkelere aykırıdır. Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin ortaya koyduğu felsefe ve Atatürk’ün millet tanımına da zıt bir görüştür. Bu görüşü savunmak kurucu iradenin, Osmanlı’nın çöküş sürecinde ve Millî Mücadele aşamasında yaşanan tecrübeler ve bilimin ışığında yaptığı, isabetli tercihlerine karşı çıkmaktır.

“Millet ile ümmet, birbiriyle sözlük anlamları açısından farklı olan; bununla birlikte mutlaka çatışması gerekmeyen iki kavramdır.” Ancak siyasallaştırılarak daraltılan gündemdeki anlamı ile siyasal İslamcıların “ümmet” karşılığı kullandığı “millet” tanımı “Türksüz Türkiye” yaratmak isteyenlerin bir maymuncuğudur.

****************************

Türk Olmaktan Utananlar

Daha önce de yazdım: Bir kısım siyasetçi, aydın ve yazarlar tarihin en büyük medeniyetlerinden birini kurmuş olan Türk Milletinden olmayı pek içlerine sindiremiyorlar. Türk milletinden bahsederken Kürt, Arap, Çerkez, Laz, Ermeni, Roman gibi etnisiteyi ön plana çıkaran kavramları kullanmakta. Ortak kimliğimizi ifade eden Türk kavramını da bu etnisitelerle eşit bir etnik kavram olarak sıralamaktalar.

Hatta bazıları Türk olmayan Müslümanları yüceltir, bazılarını “soylu kavim” olarak nitelerken Türk olmayı aşağılamaktan çekinmiyor:

İşte bunlardan biri, Aydın Ünal, Yenişafak’taki yazısında, “Suriyeliler gitsin” diyenlere hitaben yazdığı yazıda “Suç mu işliyor Suriyeliler? Hapishanelerdeki katiller, hırsızlar, tacizciler, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları senin soydaşın, vatandaşın, hemşehrin, fikirdaşın, partidaşın, yoldaşın değiller mi? ‘Suriyeliler gitsin’ deme hakkını nereden alıyorsun en başta? Kim verdi sana bu hakkı? Memleketin tapusu senin üzerinde mi? Ne yaptın bu memleket için ki kendini sözcü görüyorsun?” dedi.

Ünal, “Eğer bu ülkeden birinin gitmesi gerekiyorsa sen git!” dediği ve her türlü olumsuz sıfatı yüklediği insanlara “Vallahi bu ülkede seninle yaşamaktansa, 5 değil 50 milyon Suriyeli ile yaşamayı tercih ederim. Senle olandan çok daha fazla ortak yanım var onlarla. Senle olandan daha uzun tarihi birlikteliğim var. Sen bana Suriyeliden çok daha yabancısın. dedi.

“Suriyeliler gitsin” diyenlere nefret ve öfke kusan bu satırların yazarının Başbakan Başmüşavirliği, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı ve iki dönem milletvekilliği yapmış olmasına şaşırdık mı? Hayır.

İşte bu zihniyet, ülkeye başta Suriyeliler olmak üzere, çeşitli ülkelerden göçleri teşvik etti. Şimdi de Türk olmayan unsurlar ile ülkemizin demografik yapısını bozma politikalarına destek vermeye devam ediyor.

****************************

Türksüz Türkiye İçin Yeni Anayasa

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan, “İnsanı önceleyen, milletin çeşitliliğini ve zenginliğini yansıtan, toplumun gerisinde kalan değil topluma dinamizm katan bir anayasa hedefliyoruz” demişti.

Bu ifade değiştirilmekte olan nüfus yapısına uygun yeni bir anayasa ve yeni bir devlet yapılanması hedefini ortaya koymakta.

ABD ve İsrail’in ortak projesine (BOP’a) uygun olarak Suriye’den 10 milyon civarında ne idüğü belirsiz insanlar ülkemize itildi.“BOP eşbaşkanı” da bu planın uygulayıcısı oldu.

Böylece 15-20 sene içinde PKK sorunundan daha tehlikeli güvenlik sorunları yaratmak ve BOP kapsamında Türkiye’den koparılmış bir garnizon devlet çıkarmak için büyük bir adım atıldı.

Tekrar hatırlatıyorum: Nüfus olarak azaltılmış, eğitim seviyesi düşürülmüş, aklını iradesini kullanamaz hale getirilmiş Türkler “Yeni Türkiye’de” etkinliklerinin her geçen yıl gittikçe azaldığını görecekler.

En iyi yetişmiş evlatlarını yurtdışına kaptıran, ekonomik açıdan bunaltıldığı için nüfusu artmayıp eksilmeye geçen Türkler ülkenin asli unsuru olarak kalamayacaklar. İstenen bu.

Türklerin asli unsur olarak kalamadığı “Türkiye Yüzyılı” için “yeni anayasa” aranması bizim için sürpriz değil.

Peki, bütün bu olanlara AKP içinde merkez sağdan gelen milliyetçi kesim ne diyor?

MHP, BBP gibi “Türk milliyetçisi” ve “ülkücü” olduğunu iddia eden siyasi organizasyonlar tepki göstermek şöyle dursun, Türkiye’yi Türksüzleştirme politikalarına ve AKP’ye neden destek veriyor?

Yoksa bunlar da “Türk Milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim” yerine “Biz, milleti İbrahim’den geliyoruz” demeye mi başladılar?

****

EURO 2024 Türkiye-Avusturya karşılaşmasında galibiyet sevinci sırasında futbolcumuz Merih Demiral’ın yaptığı “bozkurt selamı” gündemi sarstı. Vatandaşlarımızın çoğunun bozkurt işaretine sahip çıkma şuuru umut verici idi.

Fakat, “Türk Milleti” olarak “Türksüz Türkiye” çabalarına karşı duyarsızız. Ülkemizi ve geleceğimizi kaybetmek riskini bir futbol maçını kaybetmek kadar önemli saymıyoruz.