11.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 141

Yeis ve Ümitsizlik

     Yeis / Ümitsizlik; her türlü ilerleme, olgunluk ve yükselişin yegâne / tek mâniası, engelidir.

     Hele “Neme lâzım, başkası düşünsün!” anlayışı, yeis ve ümitsizliğin tutunduğu zayıf bir daldır.

     Çünkü herkes: “Ben olmazsam, bizzat ben durumun gereğini yerine getirmezsem, bu dâva çöker, bu iş sonuçlanmaz!” diye düşünerek ümitsizliğe veda etmeli.

     Tıpkı “Bir kişi cennete girecek!” dendiğinde “O kimse ben olabilirim.” diye ümit içinde üzerine düşeni yapmaya çakışmak gibi.

x

     Yeis, insanın mükemmel olmak isteği önünde, en büyük engeldir. Ancak cesaretten yoksun, adım atmaya korkan âciz kimselerin buldukları, temelsiz bahaneden başka bir şey değildir.

     Halbuki fena birine, yeri geldikçe fenalıklarını başa kakmak yerine, iyi biri olabilecek kapasiteye sahip olduğunu sık sık hatırlattığımız takdirde ve o kimseye iyilik şırınga ettiğimiz zaman; onun iyi bir insan olacağını ummak; onun hakkında iyi niyetler ve güzel ümitler beslediğimiz için, güzel netîce ve sonuçlar alacağımız kuvvetle muhtemel ve ihtimal dâhilindedir.

     Çünkü hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise onun matiyyesi / binek hayvanıdır.

     Himmet / emek ve gayretimiz şevke / istek ve heves atına binip, hayatın mübareze / çekişme meydanına çıktığı zaman, en evvel şedîd / sert düşmanımız olan, mânevî kuvvetimizi kıran yeise rastlarız. O düşmana karşı:

     “Ümidinizi kesmeyin!” kılıcını istimal etmemiz / kullanmamız gerekir.

     Yani:

     “(Ey Resûlüm! Hangi asırda olduğu fark etmez. Bilerek bilmeyerek, gırtlağına kadar günaha batmış kullarıma) De ki: ‘Ey (hayat nimetini israf etmek suretiyle) kendilerine kötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım (sakın ha!) Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin (Siz samimi bir tevbe ile kapısına gelirseniz) Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O (tevbe eden kullarına karşı bağışlaması bol olan) Gafûr (merhameti bol olan) Rahîmdir.’ ” (Zümer: 53, Veli Tahir Erdoğan)

x

     Unutmayalım ki, insanları canlandıran emel, öldüren ise yeis, yani ümitsizliktir.

     Üstelik yeis bir bakıma yılgınlık, dalâlet / sapık fikirlerin ve kalb karanlığının ve ruh sıkıntısının da menbaı / kaynağıdır.

    x    

     Yeis aczden gelir.

     Hamiyet / gayret ise,

     Tüm mani ve engeller karşısında,

     Metanet ve sağlam duruşu muhafaza etmektir.

     Yaşasın sıdk!

     Ölsün yeis!

     Muhabbet devam etsin!

     Şûra / İstişare Meclisi kuvvet bulsun!

     Bütün levm / çekiştirme

     Ve itab / azarlama ve paylama ve nefret,

     Heva ve hevese tâbi olanlara / uyanlara olsun!

     Selâm ve selâmet

     Hüdaya / doğru yola tâbi olanlar üstüne olsun!

Deprem Toplanma Alanları!

Malumunuz ülkemiz bir deprem bölgesi… Bu sebeple diken üzerinde oturuyoruz ve türlü tedbirler almaya çalışıyoruz! Ancak depremlere karşı yeterli tedbir aldığımızı da söyleyemeyiz…

Son günlerde yaşanan asayiş olaylarına, çocuk ve kadın cinayetlerine, taciz olaylarına, organize çetelere, bebek ölümleri vahşetine, Hain Öcalan’ın TBMM kürsüsünde konuşturulması hadsizliğine ve nihayetinde TUSAŞ baskınına bakılınca sosyal ve siyasal depremler yaşadığımızı da çok rahatlıkla söyleyebiliriz…

O zaman ne yapacağız?

Depremlerde nasıl toplanma alanları belirlemiş isek deprem niteliğindeki sosyal ve siyasal fay hatlarının kırılmasının yaratacağı olumsuzluklardan dolayı toplanma alanları tespit ederek zarar görme olasılığımızı en aza indirmeliyiz.

Türk Milleti yeni bir anayasa tuzağına çekilerek bu topraklarda yok edilmek istenmektedir… Bunun şifreleri adını anmak istemediğim partilerin genel başkanları tarafından Meclis’te ve Güneydoğu bölgemize yapılan ziyaretlerde dile getirilmiştir. Hatta iş “el yükseltme” boyutuna ulaşmıştır.

Bu ülke birilerinin istediğini söyleyeceği ve Türk Milletinin geleceğini belirleyebileceği bir ülke değildir.

Türk Milletinin geleceğini kimse ipotek altına alamaz ve onun hakkında kararlar veremez… Şeyhmus’da buna dahil!

Herkes haddini ve durduğu yeri bilecek…

Bu toprakların yegâne sahibi Türk Milleti ve onun devleti Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Hal böyle olduğu için Türk Milletinin bir yerde toplanması ve gücünü göstermesi gerekir. Proje siyasetçilerin ağababalarının oyunları ancak böyle bozulabilir!

Bu sebeple Türk Milletini birleşmeye ve birlikte davranmaya davet ediyorum!

Bu birleşme nerede olmalıdır sorusuna cevap olarak ta: etrafınıza şöyle bir bakın kim sizin düşüncelerinizi seslendiriyor, menfaatlerinizi koruyacağını söylüyor ve öyle de davranıyorsa orada toplanacaksınız…

Türk Milletini ve devletini yaşadığımız ve bundan sonra da yaşayacağımız sosyal ve siyasal depremlerden ancak böyle koruyabiliriz!

Bu oyunları bozmak zorundayız. Parti taassubu, fanatizm, romantizm ile halledilebilecek bir şey yoktur. Onun için gerçekçi olmak zorundayız.

Sizi bu toplanma alanına davet ediyorum… Yarın geç olmadan toplanalım. Birlikte olmamız ve beraberce davranmamız sorunları çözmeye yetip artacaktır.

“Cumhuriyet Türküsü”

ÖZET

            Cumhuriyet Türküsü, Emine Işınsu’nun Millî Mücadele dönemini  anlattığı bir romanıdır. Romanda İstanbullu bir ailenin Ankara’ya göçmesi ve Millî Mücadele’ye katılmaları işlenmektedir. Ailenin en yaşlısı Hüseyin Hüsnü Bey Osmanlıcı  bir düşünceye sahiptir. Onun damadı Selim Muhtar Bey milliyetçi ve Türkçü bir aydındır. Millî mücadele başlar başlamaz Ankara’ya geçmiştir. Selim Muhtar Bey’in kızları Hikmet ve Nazan önce İstanbul’da yaşamaya çalışırken işgal nedeniyle bunun mümkün olmadığı kısa bir sürede anlaşılır.  Kızların annesi daha önce vefat ettiği için Hikmet, Nazan’a hem ablalık hem annelik yapmaktadır. Ankara’ya geçtiklerinde Hikmet çeviriler konusunda babasına yardımcı olur. Nazan da hem Cebeci Hastanesinde hasta bakıcılık hem de askerlere çamaşır dikerek katkıda bulunmaya çalışır. Hikmet ve Nazan İstanbul’da Türk Ocağı çevresinde yetişmiş Türk fikir hayatına  hâkim aydınlarla da tanışmışlardır. Ankara’da Nazan, Derviş tabiatlı Mehmet Efendinin  sohbetlerine katılmakta bundan büyük bir mutluluk duymaktadır. İstanbul’dan Ankara’ya Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi ve Abdulgalip gibi İsimsiz kahramanlar silah ve insan kaçırmaktadır. Fakat İngiliz işgal güçleri bunların farkına varır.

Ankara’da  Sakarya Savaşı’ndan sonra ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde muhalif milletvekilleri Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya sert tavırlarını arttırmışlardır.  Mustafa Kemal Paşa bunların hepsinin üstesinden gelecek ve Büyük Taarruz emrini verecektir. Bu incelemede “Cumhuriyet Türküsü” romanının Türk milletinin  bugünkü ve gelecek  kuşaklara tanıtılması amaçlanmıştır.

            Anahtar kelimeler: Cumhuriyet Türküsü, Mustafa Kemal Paşa, İstanbul, Ankara

ABSTRACT

Cumhuriyet Türküsü is a novel by Emine Işınsu that tells the story of the National Struggle period. The novel deals with the migration of an Istanbul family to Ankara and their participation in the National Struggle. The oldest member of the family, Hüseyin Hüsnü Bey, has an Ottomanist ideology. His son-in-law, Selim Muhtar Bey, is a nationalist and Turkist intellectual. He moved to Ankara as soon as the national struggle began. While Selim Muhtar Bey’s daughters Hikmet and Nazan initially tried to live in Istanbul, it soon became clear that this was not possible due to the occupation. Since the girls’ mother had passed away earlier, Hikmet acted as both a sister and mother to Nazan. When they moved to Ankara, Hikmet helped her father with translations. Nazan also tried to contribute by both nursing at Cebeci Hospital and sewing clothes for the soldiers. Hikmet and Nazan also met intellectuals who were educated in the Turkish Hearth in Istanbul and were knowledgeable about Turkish intellectual life. In Ankara, Nazan takes great pleasure in attending the conversations of Dervish-natured Mehmet Efendi. Nameless heroes such as Özbekler Tekke Şeyhi Ata Efendi and Abdulgalip are smuggling weapons and people from Istanbul to Ankara. However, the British occupation forces become aware of this.

After the Battle of Sakarya in Ankara, the opposition deputies in the Turkish Grand National Assembly increased their harsh attitude towards Gazi Mustafa Kemal Pasha. Mustafa Kemal Pasha will overcome all of these and give the order for the Great Offensive. This review aims to introduce the novel “Cumhuriyet Türküsü” to the current and future generations of the Turkish nation.

Keywords: Cumhuriyet Türküsü, Mustafa Kemal Pasha, Istanbul, Ankara

            GİRİŞ

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Emine Işınsu’nun her romanında olduğu gibi “Cumhuriyet Türküsü”nde de millî şuuru güçlendirmek millî kültüre katkıda bulunmak arzusu vardır. Onun eserleri Türkiye’de 1970ler ve 2000ler kuşaklarının üstünde önemli etkiler bırakmıştır. Işınsu, romanları ve romancı arasındaki bütünleşmiş birlikteliği yaşatan önemli şahsiyetlerden biridir. O adeta roman kahramanlarıyla birlikte olayları yaşar ve okuyucuya yaşatır. Bu onun kalemindeki ustalık kadar inandığı ülkünün insanı olmasından kaynaklanmaktadır. Abdülhak Şînasi Hisar Edebiyatta Roman başlıklı makalesinde şunları ifade etmektedir: “Bütün güzel sanat eserleri sanatçıların duydukları bir yaratma gereksimesinin ürünleri olduğu gibi roman da böyledir. Başkalarının besteci, ya da ressam olmak yeteneğiyle doğdukları için müzik ya da resimle uğraştıkları gibi yazarlar
da yazmak gereksemesiyle doğdukları için yazarlar. Bu yetenek onlara dışardan
verilemeyeceği gibi kendi buldukları ve uydukları sanat kuralları da dışında kendince
buyruklarıyla belirlenemez. Roman, toprakta biten bir ağaç gibi, içeriden dışarıya
bir fışkırma eseridir. Kendi özel özsuyuyla doğar, köklerini toprağa salarak ışığa
doğru yükselir, yere titrek dantelli gölgelerini döker ve üstünde çiçekler açar. Onun
yöntemi ve düzeni mühendislerinki gibi değil, doğanınkiler gibidir. O, taş ve kireç
gibi gereçlerle kurulamaz. Dışarıdan ona geometrik kurallar kurmak ve aşmayacağı
uzaklıklar göstermek mümkün değildir”( Hisar, 2017: 105). Işınsu’da eserlerindeki inşa ve ibda edici üslubuyla “Edebiyat Evreni”nde yön bulduran yıldızlar gibi yerini almıştır.

CUMHURİYET TÜRKÜSÜ

Emine Işınsu’nun “Cumhuriyet Türküsü” romanında Millî Mücadele döneminde İstanbul’da yaşayan daha sonra Ankara’ya göç etmek zorunda kalan aydın bir ailenin serencamı anlatılmaktadır. Bu arada ailenin çevresindeki dostları ve tanıdıklarının hayatlarına dokunuşları ve Millî Mücadeleye karşı tutumları da ifade edilmektedir. Roman bu dönemde tarihî gerçeklerle sıkı sıkıya bağlı aynı zamanda fikri ağırlıkta özellikle Osmanlı son dönem aydınları, Türkçülük, Cumhuriyet ve tasavvuf gibi öğretici-aydınlatıcı öğeleri de içermektedir.

            Cumhuriyet Türküsü’nde Hikmet ve Nazan kişilik olarak birbirinden farklı iki kız kardeştir. Annelerinin vefatından sonra Hikmet, Nazan’a ablalıkla beraber annelik de yapmaktadır. Nazan’ın işgal yıllarında İstanbul gibi bir ortamda pırıltılı ipek çoraplar giymesini hoş karşılamamaktadır. Çünkü tanışık ailelerinden Bedriyelerin sıkı fıkı oldukları Yüzbaşı Douglas gibi İngiliz dostları vardır. Bu durum Hikmet’i tedirgin etmektedir.

İşgal altındaki İstanbul’da Teal-i Nisvan Cemiyetinde ve Türk Ocağında bayanlarda görev almaktadır. İstanbul Halkı Halide Edip Hanım’ın Sultanahmet Mitinginde “davamızı ilan ediyorum: bu davamız Türkiye’nin hak ve istiklalidir” sözlerini tekrarlamaktadırlar. İstanbul mitingleri kadın erkek yaşlı çocuk herkesi heyecanlandırmaktadır. Hikmet ve Nazan’ın dedeleri emekli mutasarrıf Hacı Hüsnü Bey Osmanlıcı, babaları Selim Muhtar Bey ise Türkçüdür. Selim Muhtar Bey Millî Mücadele’de görev almak için Ankara’ya çoktan gitmiştir.

Nazan ve Hikmet Türk Ocağında verilen konferanslarda ülkenin birçok problemini öğrenmektedir. Ziya Bey’in(Gökalp) düşünceleri Türk Ocağı üyelerinde yeşermiş Türkçülük fikri üyeler arasında güçlenmiştir. Yine Kazan’lı Yusuf Akçura Bey’in Halide Nusret’in(İlerde Emine Işınsu’yu dünyaya getirecektir) isimleri de Ocak’ta geçmektedir. Gençler Halide Nusret’i de bir aile dostu olarak bilmektedirler. Eski İttihatçıların birçoğu millî mücadelenin içinde yer almış İstanbul’da ve Ankara’da üstlerine düşen görevleri hakkıyla yapmaktadırlar. Hikmet ve Nazan’ın dedeleri Hüseyin Hüsnü Bey sürekli olarak padişahın ve saltanatın devamını istemekte millî mücadelenin başarıya ulaşmasını kalben dilemekteyse de Cumhuriyetle sonuçlanabilecek bir yönetime hiç de sıcak bakmamaktadır. Aile dostlarından Abdulgalip İstanbul’dan Ankara’ya gelişmeleri iletmekte insan ve silahların Anadolu’ya geçmesine yardımcı olmaktadır. Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi ve Ata efendinin insan ve silah kaçırma faaliyetleri de millî mücadelede çok büyük bir işlevselliğe sahiptir. Abdulgalip zaman zaman Hüseyin Hüsnü Bey’in evine gelmekte onunla sohbet etmektedir. Fakat yaş farkına rağmen Nazan’a da âşık olmuştur. Kendisini bu düşüncesinden dolayı içten içe hesaba çekmektedir. Bu arada Ankara ve İstanbul bağlantılarını sağlayan Abdülgalip’in ve kızların babası Selim Muhtar Bey’in arkadaşı Celalettin Hikmet Bey de eve uğramaktadır. Yüzbaşı Celalettin Hikmet’de gönlünü Abdulgalip gibi Nazan’a kaptırmıştır. Fakat Nazan’ın bunlardan hiçbir haberi yoktur. Üstelik ablası “Hikmet” Celalettin Hikmet’i beğenmekte ve ondan bir evlenme teklifi de beklemektedir.

            Bu arada dedeleri damadı Selim Muhtar’dan kızlarının Ankara’ya gönderilmesi talebini içeren bir mektup alır. Hüseyin Hüsnü Bey bu mektuba sinirlense de kendi sağlığının iyi olmadığını akla uygun olanın kızların İstanbul gibi işgal güçleri elinde olan bir yerde bulunmalarından ziyade Ankara’da daha güvende olacaklarıdır. Hatta bu arada Hüseyin Hüsnü Bey ciddi bir kalp rahatsızlığı da geçirmiştir. Kızlar Ankara’ya gittikten kısa bir süre sonrada vefat edecektir.

            Roman bu olay örgüsü içinde devam ederken aynı zamanda dönemin fikir hareketleri ve Türkçülük düşüncesiyle ilgili yazılmış eserlerden kısa bahisler de verilmektedir. Bu sayede okuyucu sadece bir roman akışını değil Cumhuriyet’e giden yolda aydınların fikri inkişafını da göstermektedir.

Dede Hüseyin Hüsnü Bey Zat-ı Şahaneyi düşünmekte onun yeri ne olacak diye hayıflanmaktadır: “Muhtemeldir benim inkârımı mucip olan husus Ankara’nın adeta ne demek doğrudan doğruya kendi aklınca hareket etmesi; güya başımızda bir hünkâr mevcut değil bir halife mevcut değil! (s. 87)  “Evet Mustafa Kemal bir çeşit Türkçü hatt-ı hareketi takip etmektedir ve kanaatime göre; Osmanlı vahdetinden ümidini kesmiştir, hoş belki hiçbir zaman böyle bir ümidi olmadı, o, hiçbir zaman ittihatçı fikir ve düşüncelerinin tam takipkarı değildi. Belki bu Osmanlı muhalefeti yüzünden Enver Paşa ile aralarında şahsi hırslara dayanan gizli bir mücadele vardı,… Memalik-i  Osmaniye’nin başında bir hünkar bulunurken; ona müracaat etmeden, bazı eşhasın meclisler açması, Kanuni Esasiler çıkarması Cumhuriyet tarzı idaresini düşünmesi çizmeden yukarı çıkmaktır Celaliliktir! (s. 88)

Hâlbuki Hüseyin Hüsnü Bey’in ısrarla bilmediği daha önce  ittihatçı olan birçok aydının şimdi Cumhuriyet taraftarı olmasıydı. Prens Sabahattin Bey gibi Adem-i merkeziyet taraftarları da olmasıyla birlikte cumhuriyetçiler ağırlıktaydılar. Abdülgalip Bey ise, “Mustafa Kemal hem bir lider hem bir komutan, hem korunmaya esirgemeye muhtaç bir evlat gibi bu milletin bir evladı değil mi Ah millet kıyma evladına ona sahip çık. Şu şerâitte o sana ancak Allah’ın takdiridir Farkında değil misin”  demektedir”. (S.167)

            Bu arada Roman da Emine Işınsu’nun annesi Halide Nusret’in isminin de çok yerde geçtiği görülmektedir. Türk Ocağı toplantılarında erkekli kadınlığı dinleyiciler önünde Halide Nusret şiirlerini okumuştur. Hatta Ahmet Haşim bir yazısında onu övüp göklere çıkarmıştır.  Bu arada Özbekler Tekkesi ve Karakol Cemiyeti Celalettin Hikmet, Abdülgalib ve isimsiz birçok kahramanla birlikte Şeyh Ata’nın öncülüğünde İstanbul’dan Anadolu’ya insan ve silah kaçırmaya devam etmektedir. Bununla birlikte ittihatçıların bir kanadı da Bolşevik ihtilalini benimseyen yeşil ordu ile münasebet kurmuş Eskişehir’de Arif Oruç isimli bir zat da gazete yayınlamaya başlamıştır. Hürriyet ve İtilaf fırkasından Necmi Rıza İngiliz Muhipler Cemiyetinde Sait Molla ile çalışmaktadır. Kısaca İstanbul bir cadı kazanına dönmüştür. Bu ortamda Halide Nusret Hanım “Git Bahar Git Bahar” diye bir şiir yazmış İşgal altındaki vatandan baharı kovmuştur. İngiliz Muhipleri Osmanlılar, kadınlı erkekli Amerikalı, Fransız ve İngilizlerle kendi kendilerine eğlenceler düzenliyorlardı. Abdülgalip’in de buralardan haber toplamak için zaman zaman katıldığı poker partileri vardı. Abdulgalip pokeri de iyi bilir çok kez de kazanırdı. Millî mücadelenin önemli isimleri İsmet Paşa ve Halide Edip de başlangıçta Türkiye’nin durumundan ümitsiz olmuşlar Amerikan mandasını Türkiye için çıkar bir yol olarak düşünmüşlerdi. Daha sonra Mustafa Kemal’in azim ve kararlı tutumu onları bu düşüncelerinden kurtarmıştı. İstanbul’da tramvaylarda Rum ve Ermeni kadınları oturan Müslüman kadınlara musallat olup yerlerinden kaldırmaktaydılar. Türk kadınları tramvayda yer olsa bile artık oturmuyorlardı. İstanbul sosyetesinden Bedriye Hanımlar (bedroş) evlerinde sık sık parti düzenliyorlar ve İngiliz Yüzbaşı Douglas’ı  mutlaka davet ediyorlardı.

Romanda Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Sodom ve Gomore’sin deki gibi İstanbul sosyetesinin çirkinlikleri uzun boylu tasvir edilmemiştir. Sadece kısa kesitler halinde Bedriye hanımların evinden görüntüler verilmiştir. Bu toplantılara zaman zaman Millî mücadele taraftarı ve hatta İsimsiz kahramanı Abdulgalip gibi insanlar da katılmaktadır. Onlar çok az kişinin bildiği  kötü görünmeyi göze almış vatanperverlerdir. Bunlardan Taşçazadelerin Hüseyin Bey hem işgal güçleriyle arasını iyi tutuyor hem de Abdülgalip gibi milliyetçilere destek oluyordu.

Mehmet Akif’in ve Mehmet Emin Beylerin şiirlerinden mısraların terennüm edildiği eserde Mehmet Emin Bey’in “ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur” sözü ile Akif’in “ Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet./ Ey derdi cehalet, sana düşmekle bu millet,/ bir hale getirdin ki: ne din kaldı ne Namus, Eysini İslam’a çöken kapkara kabus/ Ey Hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel/ sensin bize düşmanları Üstün çıkaran el”

Dedelerinin izni ile de Hikmet ve Nazan Hüsniye dadılarıyla birlikte Anadolu’ya geçtiler. Bu geçiş her Anadolu’ya geçenlerin yaşadığı zorluk gibi birçok meşakkati de beraberinde yaşatır. Nazan Darülfünun da okuyanlardan arkadaşlarına bir müddet Bursa civarında bir çiftliğe çekileceklerini söylemiştir. Hikmet ve Nazan Ankara’ya geldiklerinde babası Selim Muhtar Gazi Mustafa Kemal Paşa ile kızlarını tanıştırmak istemiş ve Gazipaşa’dan kısa da olsa bir randevu alabilmiştir: “Gazipaşa meclisin ufak bir odasında onları ve Selim Muhtar Bey’i ayakta karşıladı; son derece ciddi yüzü, gümrah sarışın kaşlarının arasındaki derin bir düşünce çizgisi, kızları biraz korkutmuştu.  Mustafa Kemal, isimlerini ve tahsillerini sordu, Nazan’a zaferden sonra mutlaka Darülfünundan mezun olmasını, muvaffak bir muallime olarak hayata atılmasını tavsiye etti. Hikmet de behemehal ağır bir öğretmenlik bulmalıydı. Sonra onlara; Türk kavminin içtimaî hayatında eskiden beri kadınların büyük bir yeri olduğunu anlattı.  Şu asırda da tıpkı ilim ve fenni imkânlarından faydalanmak gibi, kadınların da içtimaî hayatın birer parçası olarak üzerlerine düşen vazifeleri yapmalarının, bazı kimselerin iddia ettikleri gibi, dinimize karşı olmadığını, bilakis dinin, kadın erkek ayırmadan, çalışmayı, ilim yapmayı teşvik ettiğini söyledi. Onlara, Ankara müftüsü Rıfat Hoca ile tanışmalarını sağlık verdi. Hünkâr, fetva üzerine fetva alıp Kuvayi milliyecilerin idam hükmünü verdiği zaman; bunu “ cerh”  eden bir fetvayı, müftü Rıfat Efendi topladığı ulema ile müzakere ederek vermişti.  Münevver bir din adamıydı kadının içtimayı vazifelerini onunla konuşmayı konuşmalıydılar.”            Gazi paşaya  “Göre kadınını tıpkı bir erkek gibi erkeğe hukukta müsavi devlet işlerinde büyük vazifeler deruhte eden, çocuk terbiyesinde aile işlerinde gayet mahir muhterem bir unsur haline getirilmelidirler. Çünkü kadın kendi başına bizatihi bir kıymettir. Türk kadınına layık olduğu yeri kazandırma gayretlerinin arkasında ben bulunacağım demişti. Kızlar Mustafa Kemal’in yanından ayrıldığında Hikmet babasına döndü “ne kadar mütevazı ve ne kadar kudretli bir zat”  dedi. (s.271-273).

            Bu arada Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığına karşı muhalefet de Ankara’da büyümektedir. Bu bakımdan Özbekler Tekkesi Şeyhi Ata Efendi Hazretleri Ankara’ya sevk edeceklerinin İngiliz oyununa gelebileceklerden olmamasına dikkat etmektedir.  Abdulgalip zaman zaman Yüzbaşı Douglas’la  karşı karşıya gelmekte birbirlerinin hislerini ve düşüncelerini anlamaya çalışmaktadırlar. Yüzbaşı  Douglas, Abdulgalip’den şüphe etmeye başlamıştır. Hikmet ve Nazan Ankara’da Yüzbaşı Celalettin Hikmet’in eniştesi Mehmet Efendi’nin Bir Allah dostu derviş olduğunu öğrenirler.  Özellikle Nazan bundan çok heyecanlanır. Hatta ilk görüştüklerinde ona aşk derecesinde hisler duyar. Bunun beşeri mi yoksa ilahi bir aşk mı oldu ilerleyen günlerde anlaşılacaktır.

Hikmet’le Nazan Ankara’ya geldiklerinde babalarıyla hasret gidermişler burada millî mücadeleye yapabilecekleri katkıları konuşmuşlardır. Sakarya Savaşını muzaffer bir şekilde bitiren Türk ordusunun hali şimdi yoksulluk içindedir. “ Sakarya’da pek çok subay, Talim ve Terbiye görmüş asker ile piyade ve Topçu birliklerin çoğu kaybedilmiştir” (s.189) Ordunun ve milletin toparlanması eli silah tutan herkesin cepheye gitmesi yeterli paranı ve malzemenin toplanması gerekmektedir. İstanbul’da da milliyetçiler para toplayıp Anadolu’ya ulaştırmaya çalışmaktadır. Nazan hem Cebeci Hastanesi’nde çalışıyor hem de Derviş Mehmet Efendi’nin Hanımı, Halası ve evdekilerle birlikte zaman zaman askerler için gerekli çamaşırları dikiyorlardı. İlk dönemlerinde hayli etkilenmiş zamanla yaralılara alışmaya başlamıştı. Halide Edip de onlar gibi hemşirelik hasta bakıcılığı yapıyordu.

            Yüzbaşı Celalettin Hikmet Bey diyordu ki “Cumhuriyet, bizim için şimdilik bir hasret türküsüdür, Evet biz bu Cumhuriyet türküsünü tutturabilecek miyiz?” Hastanede Nazan’la birlikte çalışan hasta bakıcı  Sarı Rıza’dan bir gün hastalara bir türkü çağırmasını istediğinde “Belki.. ama ben daha kavganın başında astım sazımı duvara, dedim, düşman çıkmadan bu memleketten gayri saz haram bana yemin ettim. Onu kovaladığımız günü inşallah alacağım elime yeniden, bakma kafamdan çok türkü yapıyorum emme ille düşman çıkmalı önce, benim türküler sonra”.  Nazan “o zaman Cumhuriyet türküsü yakarsın inşallah”  “He ya. Velâkin Cumhuriyet dediğin nedir bacı” (s.329).

Anadolu insanı Cumhuriyeti yani kendi haklarının ne demek olduğunu henüz bilmiyorlardı. Fakat hep birlikte Gazipaşa öncülüğünde Cumhuriyeti kuracaklardı. “Sivas’ta kurulan Anadolu kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti’nin Anadolu’nun her yerde şubeleri harıl harıl çalışıyor askerlere kılık kıyafetten her türlü malzemeye kadar üretime destek oluyordu. Mesela Amasya, Kayseri, Bolu, Burdur, Erzincan, Erzurum, Pınarhisar, kangalda”.

 “Ziya Bey’in Küçük Mecmuasının etkileri aydınlar arasında konuşuluyor, Yakup Kadri Bey’in şu sözlerini Hikmet, okumuş babasıyla paylaşıyordu: “bu büyük adam, bu Mecmua ile bize yepyeni bir âlemin kapılarını açıyor” Nazan  Tevhid-i Efkar’da Yahya Kemal‘in yazısının şu kısmını şarkı söyler gibi okuyordu: “Mehmet Ziya bey, bu toprağa esrarengiz bir Ekici gibi ne ekti? Bunu bugünkü muhit idrak edemiyor; fakat yakın senelerde idrak ederiz ki “ fikir” denilen meşale O imiş ve o meşalenin peşinden yürüyoruz”. Halide Edip Hanımın yazarlığının yanı sıra bir kahraman olarak bizzat cepheye gitmesi de sohbetlerde geçiyordu. O yıl ramazan hüzünlü geldi. Nazan hevesle gazetelerde Mustafa Kemal’e yahut Yunanlılara karşı yapılacak bir taarruzun başladığına dair bir haber aradı bulamadı. Ruşen Eşref Bey “ Ramazan ayı” isimli bir Baş makale yazmıştı. “donanan minareler sanki güzergâhına yakılan meşalelerdir” “tecellinin vatana İnşallah bir necat müjdesidir” diyordu. Ziya bey Selanik’te iken bilhassa lisan öğrenmek ve tercümeler üzerinde durmuştu ve bu sayede birçok kıymetli kitap lisanımıza tercüme edildi. Cumhuriyet Türküsünü yakmak Kolay değildi.  Selim Muhtar Bey “ o gönlümüzde yakıldı çoktan iş bu Türkiye istenilen ahengi, yani bizim öz ahengimizi kazandırabilmek”.

 Nazan ve Hikmet’in İngilizceleri iyiydi tercüme işinde babaları onlara güveniyordu. Bu arada Mustafa Kemal Paşa diyordu ki “Hakimiyet-i Millîye müstenit bila-kayd-ü şart müstakil bir Türk devleti teşkil etmek ve bu hedefe behemehal vasıl olmaktır”. Müstakil bir Türk devleti sözleri Selim Muhtar Bey dâhil herkesi heyecanlandırıyordu.

Romanın Ankara’da geçen kısmında Derviş Mehmet Efendi’nin sohbetleri de önemli bir yer tutmaktadır. Kızlardan Nazan’ı etkileyen bu derviş Bursalı Hasan Efendi’nin talebesidir Celalettin Hikmet Bey’in kız kardeşi Safinaz (Sevgi Nur) ile evlidir. Tasavvufu yönüyle birlikte Türkçü ve Cumhuriyetçidir. Nazan ilk gördüğünde adeta Mehmet Efendi’ye çarpılmıştır. Nazan Mehmet Efendi’nin evine zaman zaman gidiyor ve bir rüyasının izini sürmek istiyordu. Diğer taraftan” Kirli beyaz koridorlu kirli beyaz ameliyathaneye sahip” hastanede mebus hanımlarıyla, banka müdürü hanımlarıyla çalışıyordu.  Halide Edip Hanım Eskişehir Hastanesi dâhil tüm hastanelerde çalışmıştı. Kadınlar sadece hastanede görev almıyor kızını Mehmet Efendinin ailesine emanet etmiş Ayşe Çavuş gibi kadınlarda etrafına topladığı savaşçı insanlarla birlikte Yunan’a karşı mücadele veriyordu. Vatan mücadelesine hizmet etmekle birlikte Nazan’ın ablası Hikmet’in gönlü Celaleddin Hikmet yüzbaşı’daydı. Fakat bir at gezintisi sırasında Celaleddin Hikmet yüzbaşı, Hikmet Hanım’a kardeşi Nazan’a talip olmayı düşündüğünü söyledi. Hikmet’in dünyası yıkıldı ve Yüzbaşı Celalettin Hikmet’e çok sert tepki gösterdi. O günden sonra mümkün olduğu kadar resmi olmaya çalıştılar.

 Ankara müftüsü Rıfat Efendi ile Mehmet Efendi’nin dost ve millî mücadelenin en sadık müdafileri idiler. Eserde Müftü Rıfat Efendi Mustafa Kemal muhaliflerine karşı şu sözleri Mehmet Efendi’nin evinde misafirlere söylüyordu: “kendileri Gazipaşa biliyorlar ki, mecliste en çok menfi ve bedbinane görünenlerin büyük bir kısmı vakti ile Türk milletinin kendi kendine temini İstiklal edemeyeceği, kanaatini izhar etmiş olan zevattır!” Rıfat Efendi’den sonra Mehmet Efendi’ye tasavvuf konusunda sorular yöneltildiğinde görüşlerini şu şekilde özetliyordu: “imanla dünya meşgalelerine aynı kapta eriterek, çokluk yani cemiyetimiz İçinde Allah ile halvet haline gelebilmektir Hüner.  Ne demiş koca Yunus:  “Ben ayımı yerde gördüm/ ne isterim gökyüzünde/ Benim yüzüm yerde gerek/ bana rahmet yerden yağar”

– O halde her şey hak mıdır diyeceğiz hocam sorusuna

            Mehmet Efendi şu karşılığı verir: “Her şey Haktır, her şey Allah’tadır değil; “her şey Allah’tandır, her şeyin halikı Allah’tır” dememiz lazım gelir. Sevgili peygamberimiz “peşinen Allah’a hamd ederim ki, kendi nefsini Latif kıldı, O’na hak adını koydu, yine kendi nefsini kesif kıldı ve ona halk adını verdi,  sonra kesif yüzünü Latif yüzüne davet etti” diyor .(s.357)

Halide Edip Hanım: Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına Ne diyelim?

 Mehmet Efendi Araf suresinden bir ayet okudu sonra izah etti “her milletin bir sonu vardır ve o son geldiğinde ne bir an tehir edebilirler ne de öne alabilirler” önce bu ayeti unutmayalım. Osmanlı Devleti’nin muvaffak ve Kudretli devrinde Tevhid akidesi vardı Birlik içinde birlik, dirlik ve hayatiyet mevcuttu yani Türk İslam kültürüne onun değerlerine, örf ve adetlerine dayalı olarak ferdin cemiyetle bütünleşmesi tekleşmesi vuku bulmuştu. Ne var ki Tevhid akidesi bozulur gibi oldu kişi menfaatleri camia menfaatlerine galebe çaldığı, kişi benliği camia menfaatlerinden üstün tutuldu. Osmanlı Cemiyeti artık verilen değil alınan parçalanan bozulan bir hale düştü. Koskoca Millet de parçalandı. Ne yazık İttihatçı diye kendilerine isim koyanlar bile gayeleri Osmanlı tevhidi ve devamı olduğu halde kendi işlerinde ittihattan uzaktılar; sen ben davasına düştüler yüksek idealleri Osmanlı’yı içindeki dinler ve halklarla bir bütün halinde tutmaktı. Fakat ne yazık sanki kafirlerden akıl alırcasına ve zaman zaman da alarak muamelatta bulundular ve bina ettikleri meşrutiyeti her derde deva sandılar. İslam dininin yanlış tefsirleri de çoğalmış sanki Kur’an-ı Kerim rafa kaldırılmış sözlerine alimlerinin sözleri tefsirleri baş tacı edilmiş mevzu hadisler uydurma sünnetler asıllarının yerini almıştı. Bir zamanların İlim ve irfan yuvası olan medreseler tekeler artık tevessü etme yolundaydı. Ayrıca memleketin iktisadiyatı gayrimüslimlerin eline geçmişti. Onlar ki kendilerinde Osmanlı’dan gayrı’ya mensubiyet kuvvetli bir milliyetçilik şuuru teşekkür etmişti. Vahdet bozulmuştu bir kere memalik ki Şahane parçalandı. Kur’an-ı Kerim’de Rad suresinde “bir kavim güzel hal ve ahlakını değiştirmedikçe Allah da onların durumunu değiştirmez” buyuruyor”(s.359-360)

 Mebus Hüseyin Hami Bey: Mehmet Efendi Türkçülerin istediği şey kavmiyetçilik olmuyor mu kavmiyetçilik İslamiyet’e mugayir değil midir diye sordu.

            Mehmet Efendi Hucurat suresinin 13 ayeti der ki “ ey insanlar doğrusu Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık, birbirinizi kolayca tanıyasınız diye sizi Milletler ve kabileler haline koyduk. Şüphesiz Allah katında en değerliniz ona karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir haberdardır” Şu halde asıl kavimleri ve milletleri reddetmek Allah sözüne karşı gelmektir. Yine Maide ve Hud suresinde “ eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı” denmekte. Demek ayrı ayrı ümmetler Milletler olmamızda da var bir imtihan bir hikmet.  Yunus suresinde de açık açık bu Kur’an bütün insanlar için bir nasihat ikazdır deniyor. Mehmet Efendi devam etti aslında Türk Vahdet anlayışında kavrayış zaten mevcut Vahdeti idrak etmektir. Türk milleti Tarih sahnesinde var olmuş halen var olan ve ileride var olacak bir şeniyettir. Bizlere düşen bu hakikati tıpkı Tevhid anlayışı gibi yeniden idrak etmektir. Çünkü insan ancak aynı imanı aynı dili aynı tarihi ve aynı kültürü paylaştığı kimselerle bir ve beraber olduğunun şuuruna varabilir.  Hüseyin Hami Bey fakat ikinci gruptaki muhalifler dedi.  Mehmet Efendi öfkelenmişti onun sözünü Bakara suresinden bir ayetle kesti: “onlar bir sürü sağırlar, bir sürü dilsizler, bir sürü körlerdir” tevhidden ve kendilerinden haberleri olmayan cahil ve bulanık zihinler vahdeti bütünlüğü zedeleme yolundadırlar. İşte bu yüzden Ankara’da teşekkül ettirilen vahdetin, Türk ve Müslüman ruhunun tevhidine karşı çıkmaktadırlar. Bu yol hatalıdır ve Allah’tan ırak kılar insanı. Mehmet Efendi ile müftü Rıfat Efendi içeri çekilip bir süre sohbet ettiler. Mehmet Efendi dışarı çıktığında kayınbiraderi Celalettin Hikmet yaklaştı size acı bir haberim var dedi. İstanbul’da Abdulgalip Bey öldürülmüş. Faili meçhul cinayetlerden biri olarak gösteriliyor ama İngilizlerden şüpheleniyordu. Şeyh Ata Efendi sorguya alınmıştı. Yüzbaşı Douglas’a karşı sert bir millici konuşmadan sonra bunlar olmuştu. Hikmet ve Nazan bu acı haberden sonra müsaade isteyip ayrıldılar. Hikmet “ Allah rahmet Eylesin” dedikten sonra Abdulgalip Bey’e karşı dini vazifelerini yapacaklarını söyledi.

Ankara’da hem Meclis hem Ordu kaynıyordu. Ordu’da istedikleri komuta görevlerine gelmeyen Paşalar huzursuzluk çıkarıyor mecliste ise muhalif kanat alabildiğine Mustafa Kemal’e karşı eleştiriler yapıyordu.  Yunan Ordusu askeri teşhizat, uçak, her türlü motorlu vasıta açısından fevkalade kuvvetli ve zengin buna mukabil Türkler Süvari sayısınca üstündüler. Garp cephesi komutanı İsmet Paşa latife ederek “Mohaç’tan sonra en büyük Süvari kuvvetini ben kullanıyorum” diyordu.  Mustafa Kemal Paşa’nın bir sağlık rahatsızlığı sırasında mecliste bulunmadığı bir oturumda başkomutanlığı muhalifler tarafından düşürülmüştü.  Halbuki “ Büyük Millet Meclisi’ni teşekkül ettiren, bu meclisin kararlarına uyan  Anadolu’da bir zafer heyecan ve inancının uyanmasına sebep olan, İstanbul’dan mandacıyı ve himayeci zihniyetlerin hesaplarını kurutan, muntazam orduyu kurup harekete geçiren, Türkçüsü,  hocası, hacısı, esnafı, memuru ve her ferdiyle Türk milletinin yanına alan ve Nihayet Sakarya Zaferini kazanan Mustafa Kemaldi. O bir tek kere meclisin kumandanlığını kaldırması üzerine bu kararı kabul etmeyecek sebep olarak da “Düşmanın karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamaz, bu sebepten başkumandanlığı bırakmadım, bırakmam, bırakmayacağım” diyecekti.

Yüzbaşı Celalettin Hikmet mecliste Hamdullah Suphi’nin tuttuğu bir notu hikmetle Nazan’a getirmişti. Beraberce okuyorlardı: “ Gazipaşa, daha kapıda görülür görülmez, meclise müthiş bir sükut kaim oldu, hani öyle sessizlikler vardır, içine düşen  bir şeyi büyüten durgun berrak su gibidir. İşte bu sükut da kürsüye çıkanı, başkalarından, hepimizden ayıran, bu büyüten bir kuvvet ve manada idi. O dakikadan itibaren, her taraftan gelen tehlikelerin, tehditlerin çevresinde kaynayıp çalkalandığı bu kürsü üstünde. Onun ruhu, buralara karşı kanatlarını beyaz Şimşekler gibi açan, bir deniz kuşu, bir fırtına kuşu gibi duracaktır…”

 Mustafa Kemal meclis kürsüsünde şu konuşmayı yapmıştı: “ başkumandanlık makamının temadisi, olsa olsa misak-ı millî’mizin ruh-ı asliyesiyle müterafik netice-i  katiyeye vasıl olacağımız güne kadar devam eder. Neticey-i Mesudiye emniyetle vasıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, İstanbul’umuz, Trakyamız ana vatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulülünde  bütün milletle beraber, en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız. Benim başlıca ikinci ve saadetim olacaktır ki, o da davayı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkiye ruşu edebilmekliğim imkânıdır. Sine-i Millette serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır?” (s. 398-399).

“Mustafa Kemal Kuvay-i Milliye yolunu açmış Türkiye Büyük Millet Meclisi fikrini kuvvetlendirmiş nihayet kazanılacak zafer tabi olarak cumhuriyet idaresini getirmiş olacaktı. Ancak teşkil edilecek olan cumhuriyette mutlaka öz araştırılmalı; dil Akademisi tarih ve Türkçülük Akademisi, buna bağlı olarak Ayrıca Türk harsını  Anadolu’da araştıran birçok müessese kurulmalıydı. Öğretmenler bu müesseselerin gönüllüğü askerleri olmalıydılar” (s.399).

Büyük Taarruz hem düşmanlardan meclisteki milletvekillerinden gizlenmekteydi. Çünkü yerin kulağı vardı. Mustafa Kemal Paşa meclisteki hararetli görüşmelerde her şeyi göğüslüyor bütçe açığından dolayı Ordu mevcudunu azaltmak isteyenlere karşı şu sözleri söylüyordu: “efendiler, ben ordumuzun mevcudiyet ve kuvvetini, paramızla mütenasip bulundurmak fikrini kabul edenlerden değilim. Paramız vardır, Ordu yaparız, paramız bitti Ordu lağvedilsin! Benim için böyle bir mesele yoktur. Efendiler para vardır veya yoktur, ister olsun ister olmasın, Ordu vardır ve olacaktır”

 Bu sırada Yunanlılar Trakya’daki birliklerini takviye ediyorlardı.  Hacı Anesti 27 Temmuz’da Tekirdağ’a geldi 28 Temmuz günü ileri Harekatı başlattı. işte Yunan Megalo İdaası en büyük adamını atıyordu. Bu arada Çanakkale’den Marmara’ya girip İstanbul’a ulaşmak için Yunan donanması harekete geçmişti. Ancak Yunan öncü birlikleri müttefik müttefikler tarafından Terkos Büyükçekmece hakkında Fransız, İtalyan Kuvvetleri ve Türk jandarmasının ateşiyle karşılaştılar. Megalo İdea’nın neferi Hacı Anesti İzmir’deki karargahına dönmek zorunda kaldı.

 Türk taarruzu gizli tutuluyordu bir futbol gösterisini seyretmek bahanesiyle Ordu ve bazı Kolordu kumandanları 28 Temmuz’da Akşehir’e davet edildi. 6 Ağustos günü Kazım Paşa ile Gazipaşa Ankara’ya döndüler mahrem olarak İsmet Paşa kumandanlarına hazırlık emri verdi.  İsmet Paşa” Afyon-Akşehir doğrultusunda Yunan ordusunun ihtiyatı karşı taarruza geçerse Türk ordusunun göller mıntıkası ve Toroslar gibi engebeli arazide imha edilebileceği ihtimaline karşı şunları söyledi “büyük tehlikeler göze alınmadan büyük zaferler kazanmak Kabil değildir. Kazanacağımız Zafer göğüs gereceğimiz müşküller kutrunda büyük olacaktır diyordu.(s.407). Mecliste Kara  Vasıf, Selahattin, Hüseyin Avni  ve etrafındakiler Millî müdafaa bütçesinin hazırlanmasında müşküller çıkarıyorlardı. 8 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nde de İstanbul delegeleri bilhassa Refet, Kara  Vasıf, İsmail’i Hami beyler ve İsmail Fazıl Paşa manda lehine görüşlerini bildirdiler. Bursa delegeleri arasında bulunan Mehmet Efendi kendini tutamamış “ İstanbul’dan mandayı bize hediye mi getirdiniz” diye bağırmıştı.

            Kara Vasıf Bey “düvel-i  itilafiye bizim müstakil bir devlet olarak tanısa dahi, Biz müzaharete muhtaçız” diyordu.  Amerikan mandası onun dilinde müzaharet ismini alıyordu. Son söz olarak da  “İngiltere kendimize düşman Amerika’yı ehveni şerh addediyorum” demişti. O günlerde Mustafa Kemal İstanbul delegeleri için “ İstanbul’dakiler ve buradaki temsilcileri, nevmid  ve hasta insanlardır. Ecnebiyi işgal tazyiki altında cesaret ve ümitlerini kaybetmiş olmanın verdiği teessürle ve marazi bir haleti ruhiye içinde hareket ediyorlar, bunun başka türlü izahı yoktur” demişti.

 Akşehir’de Ordu komutanlarını İsmet Paşa ile toplantıları devam ediyordu. Yunan soluklarını tutmuş nefesimizi dinliyordu bazı Paşalar yapamayız bu son derece zor bir harekettir diyordu. 14 Ağustos’ta harekete geçerlerse 24’ünde yerlerine Birlikler ulaşmış olacaktı.  Yüzbaşı Celalettin Hikmet Bey cepheye gitmeden önce eniştesi Mehmet Efendi’yi ziyaret etmişti. Mehmet Efendi kayınbiraderi Celalettin Hikmet’e hiç beklemediği bir teklifte bulundu. Hikmet Hanımla evlenmesini  istiyordu. Yüzbaşı Celalettin Hikmet’e göre bu imkansızdı çünkü Hikmet Hanıma kız kardeşi Nazan Hanım’a karşı duygularını söylemiş ve ondan çok kötü bir cevap almıştı. Fakat Mehmet Efendi bunda ısrar etti. O size huzur getirecek sevgi verecek dedi. Zaferden önce nişanlanırsınız zaferden sonra düğünü yaparsınız dedi. Derviş Mehmet Mustafa Kemal Paşa gibi emindi.  Mehmet Efendi’nin halası, hanımı ve Celalettin Hikmet hep birlikte Hikmet Hanımlara gittiler. Babası Hikmet Hanım’a fikrinin sorulmasını istedi. Geçmiş günlerdeki dargınlığına rağmen Hikmet Hanım başıyla rızasını ifade etti. İki aile daha sonra birbirlerine nişan bohçaları götürdüler. Nazan da bunda büyük mutluluk duydu. Çünkü o ablasının mutluluğunu  çok istiyordu. Yüzbaşı Celaleddin Hikmet cepheye gitmiş Büyük Taarruzu bekliyordu. Hikmet Hanım aklına onun sürekli olarak Şehit olacağı düşüncesini getiriyordu.

14 Ağustos pazartesi gününün gecesi ile birlikte ilk birlikler harekete geçti, nereye, hangi maksatla yürüdüğünü ne erat, ne de çeşitli rütbedeki subaylar biliyorlardı. Ankara’daki muhalifler: “işte Bahar Geldi Geçti, yaz da bitmek üzere, Eğer Ordu, hazırlıklarına hâlâ daha ikmal edemedi ise, bir an evvel sulh yollarını arayalım, vakit geçiyor, kış yaklaşıyor, böyle zulmet içinde İntizar edilemez!” diye bütün gizli açık celselerde ileri geri konuşuyorlardı.

 Bu arada Ordu, parça parça birlikler halinde gecenin ve tarihin değişik zamanlarında.. bir dev makine intizamıyla ve gürültüsünü keserek ve ışığını karartarak ve nefesini tutarak; sadece geceleri hareket ediyordu. Sanki karanlığın akıl almaz cinleriydi Türk askerleri… hava belli belirsiz aydınlanmaya başlarken, yollara düşen olanca erat, cephane, at, araba, kağnı, öküz, merkep, deve sanki yer yarılmış da, içine girivermişler gibi, kayboluyorlardı! Bunca insanın, top tüfeğin, hayvanın gündüzleri, sihirli gölgelere bürünüp saklanacakları konaklar çok daha önceden tespit edilmişti; büyük ve kuytu ağaç altları, köprü altları, dağ yamaçları ve bazı köyler.

20 Ağustos tarihli gazetede çay ziyafeti haberi çıktığı gün Gazi Akşehir’deydi. Ağustos başında cephe dönüşü artık bakanları taarruz emrinden haberdar etmeye zamanı geldiğine karar vererek heyeti vekileyi toplamış orada Fevzi ve Kazım paşaların huzurunda vaziyeti dahiliyeyi hariciye ve askeriyeyi münakaşa ve müzakere ettikten sonra Garp cephesi Kumandanı İsmet Paşa’ya taarruz emri verdiğini resmen açıklamıştı.  Gazipaşa bakanlardan sonra kendisine en yakın olan ona daima destek veren fakat son zamanlarda üzerlerinde yapılan menfi propagandaların kötü tesirleri görülmeye başlanan kendilerinde bir takım tereddütler uyanan zevatı topladı. Selim Muhtar Bey de onlar arasındaydı.. Gazipaşa, dostlarına pek yakında taarruz edeceğini ve 6-7 günde düşmanın Kuvay-i Asliyesini mağlup edeceğini söyledi, Onları tenvir ve teskin etti. Sesi her zamanki gibi güven vericiydi, bugün gözlerinde görmeye alışık oldukları mavi şimşekler çakmıyor, ve onlar sakin, bulutsuz Gökler gibi içinden ışıklı ve huzur doluydu, o kadar endişeli kişi ona bir kere daha inandılar ferahladılar”.

 Böylece Ankara’daki kendi tayin ettiği son işlerini de tamamlayan Gazipaşa 17 ağustos gecesi Tuz Gölü üzerinden Konya’ya hareket etti, gideceğini kimseye bildirmemişti.. ve Konya’ya varır varmaz postaneyi kontrol altına aldırarak orada bulunduğu haberinin bir yerlere ulaştırılmasına engel oldu.  20 Ağustos günü saat 16 civarında Akşehir’de cephe karargahında bulunuyordu, İsmet Paşa ile kısa bir müzakereden sonra tespit ettiği tarihi bildirdi: “26 Ağustos 1922 Sabahı, fecirle” O gün Garp cephesi karargahı Akşehir’den taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına nakledildi. Ve ertesi gün 25 Ağustos 1922’de öğle zamanı Garp cephesi komutanı İsmet Paşa’nın imzasıyla taarruz emri orduları açıklandı: “26 Ağustos sabahleyin düşmana genel taarruz icra olunacaktır”.  Kocatepe, adına yakışır yükseklikte bütün sahaya hâkim durumdaydı doğuya ve batıya uzanan kolları kuvvetlerin gizlice toplanabilmelerine, manevra yapmalarına uygundu. Sanki o günlerde Kocatepe, düşmana gözaltında bulundurarak gizlenmek ve muharebeyi idare etmek için, Allah tarafından Türklere İhsan olunmuş bir lütuftu.

O geceye.. Aysız karanlığın, en yoğun zamanında Türk ordusu tekrar hareket etti; Son iki gündür cepheye çok yaklaşan ve sükûnet içinde kımıltısız bekleyen, ön safta taarruza katılacak tümenler, gündüz saklandıkları vadi içlerinden, tepelerin ardından çıkarak, büyük sessizlikte, ileriye doğru hareket ettiler… Topçular, piyadeler mevzilerine girerken süvariler at bindiler, komutanlar komuta yerlerine geçtiler. Siyah sessizliği bozabilecek, hareket eden her şey bağlanmış; mataraları bağlanmış, atların ağızlarına, ayaklarına ve topların demir tekerleklerine benzer sarılmıştır. Yine yer yarılmış, gece cinleri ortalığa saçılmış, vazifelerini büyük bir sükunet için de yapıyorlardı.. Düşman gözü önünde bulunduğu için onarılamayan, fakat taarruzda gerekli olacak köprüler bile bu gece tamir edildi; sessiz ve acele. O gece yatsı namazından sonra Mehmet Efendi seccadesinin başından kalkmadı ta be sabah… İbadet etti.  ve.. 26 Ağustos Sabahı.. Fecirle taarruz başladı.

SONUÇ

Türk milleti ordusuyla birlikte yüzyılın destanını yazmıştı. 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmış Yunan Ordusu 9 Eylül’de İzmir’de Akdeniz’e dökülmüştü. Roman “26 Ağustos Sabahı.. Fecirle taarruz başladı” cümlesinden sonra tüm hayal gücünü okuyucuya bırakmıştır. Çünkü 29 Ekim 1923’te Türk zaferi Cumhuriyetle taçlanacaktır… Ve bu milletin Cumhuriyet Türküsü sonsuza kadar devam edecektir. Kiminin sazında, gitarlarında bazen kemanda, neyde yahut piyanoda musikinin en güzel nağmeleri Türk’ün ihtişamlı mücadelesi ve Cumhuriyet inşası üzerine çalınacak, bestelenecek ve söylenecektir.Atatürk, 1926 yılında kendisine karşı yapılacak bir suikastın önlenmesinden sonra “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”  demiştir. Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletine ebedi bir Cumhuriyet ve sonsuza kadar gökyüzünde nağmeleri çınlayacak bir “Cumhuriyet Türküsü” bırakmıştır. Emine Işınsu bu türkünün ilk bakışta belki fark edilmeyen arka planını bir sanatçı titizliği ile kanaviçe gibi işlemiştir. Bu kanaviçe Türk kadınının çeyiz sandığında saklanan hazinesi gibi gelecek nesillerin hafızasına emanet edilecektir. Cumhuriyet Türküsü Türk milletinin Hürriyet ve İstiklal Bayrağının romana bürünmüş güftesi ve bestesidir. Bu güfte ve bu beste; Türk Ordusu’nun Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki çelik iradesi, Anadolu toprağına dökülmüş şehit kanlarıyla yediden yetmişe Türk insanının iman ve gayretiyle yazılmıştır. Ne mutlu Cumhuriyetin gözyaşı ve kanla kazanıldığını anlayana, “Ne Mutlu Türküm Diyene”.

Kaynaklar

1-Hisar, A Ş. (2017) Edebiyatta Roman, Türk Dili, Aylık Dil ve Edebiyat Dergisi, Roman Özel Sayısı I-II, Tıpkı baskı, Ankara, (Ulus, Güzel Sanatlar Sayfası, 5.9.1943).

2-Işınsu, E. (1993). Cumhuriyet Türküsü, Ötüken Neşriyat, İstanbul. 

    Tarikatlar Cemaatler

Tarikatlar genellikle tenkit ettiğimiz tarikat/ cemaat ilişkileriyle araştırma yaparken ilgimi cezbeden bir makaleden alıntı yaptığım özet:*Tarikatçı olacaksanız Ahmet Yesevi gibi, Yunus gibi, Hacı Bektaşi gibi, Tabduk Emre gibi, Ahi Evren gibi Hacı Bayram gibi yerli ve milli olacaksınız yabancı değil.‘’Gelin canlar bir olalım’’ diyeceksiniz ki sözünüz Adriyatik’ten Çin Seddine bütün bir Türk dünyasında yankılanacak.‘’Bir kez gönül yıktın ise kıldığınız namaz namaz değildir’’ Diyemiyorsanız susacaksınız.

*

Halep ordaysa arşın burada. Bu iş öyle yanmaz kefen, sırattan geçiren terlik, deve sidiği, cezbe, rüya, papağan gibi eski âlimlerinin sözlerini nakletmek hele hele de fütursuz ve hadsizce Allah ve Resulünü bu işe alet etmekle olmuyor. ‘’Dervişlik olsaydı taç ile hırka, biz dahi alırdık otuza kırka’’Şeyhleriniz, tarikatlarınız varsa bir kerameti bizden olan kurtulur diye zümrecilikle değil,

*

Türk tarikat ve ulularında ki gibi, millet için, insanlık için çıkacak ortaya.‘’Gel gör beni aşk neyledi’’ Diyemeyen aşkın,‘’Yaradılanı hoş gördük yaratandan ötürü’’ Diyemeyen sevginin postuna oturmayacak. Arkadaş.‘’Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan’’ Diyebilen bir şeyh olmadıktan sonra o tarikatın ne önemi var.Bu asil millet için ‘’Bir olalım iri olalım diri olalım’’,’’Eline beline diline sahip ol’’ ,’’ bölüşerek tok, bölünerek yok oluruz’’Diyen milli şuura sahip Türk ulularını ne zaman keşfedeceksiniz acaba?‘

*

’Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, hakkın yarattığı her şey yerli yerinde, bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok. Noksanlık, eksiklik, senin görüşlerinde’’ Diyebilseydi şeyhleriniz, tarikatlarınız yobazlık ve sapıklık suçlamalarına bu kadar maruz kalır mıydı acaba?

‘’İlim beşikte başlar mezarda biter’’‘’En büyük keramet çalışmaktır’’ Diyen mutasavvıflardan sonra kusura bakmayın da çalışmadan saltanat süren şeyhler pek akılcı gelmiyor insana.‘’İncinsen de incitme ‘’‘’Kadınlarınızı okutunuz, kadınları okumayan millet yükselemez’’ Sözünü kim niye söylemiş acaba?‘

*

’İslam’ın temeli güzel ahlak; ahlâkın özü bilgi; bilginin özü akıldır’’ Diyen pirlerden sonra acaba aklı ipotek etmek niye nasıl ve nerden çöreklendi bu coğrafyaya?‘

*

’Kuvvetini mazluma değil zalime kullan’’ Sözü yerine fırıl fırıl iktidar peşinde koşmak tarikatçılık cemaatçilik Allah dostluğu mu oluyor şimdi?‘’Hararet nardadır sacda değil, Keramet baştadır, taç da değil. Her ne ararsan kendinde ara, Kudüs de Mekke de hac da değil’’‘

*

’Çalışmadan geçinenler bizden değildir’’ Sözünden ders almayan şeyh şeyh olabilir mi?‘’Eşine işine aşına özen göster’’‘’Hak ile sabır dileyip, bize gelen bizdendir. Akıl ve ahlak ile çalışıp, bizi geçen bizdendir’’ Sözlerini hiç duydunuz mu acaba?‘’İslami hükümleri tam bilmeyen, tatbik etmeyen bir kimse, evliyalık yolunda bulunmaya kalkarsa, bunun imanını şeytan çalar’’ Diyen Yesevi demek ki boşa dememiş bu sözleri.

*

Anlayacağınız bütün tarikat ve cemaatler iktidar sofrasında nimet yarışına girip bizi Ortadoğu batağına çekerken, Türkistan uluları ‘’Padişah huzurunda dahi olsanız hakkı ve hakikati söylemekten çekinmeyiniz’’ Diyerek hala aydınlatmaya devam ediyorlar bizleri.*

Öyle görünüyor ki biz ne dersek diyelim tarikat ve cemaatler çıkar sarmalında birlikte yürüyecekler.Mesele ister küresel güçler, ister gizli ve açık yürütülen Arap milliyetçiliği, ister cahillik, ister Vahabi selefiyeciliği ve ister yobazlıktan geçinen din tüccarları olsun Türkün ilelebet süren varlık mücadelesinde Türkün en hayati varlık sorunları olmaya devam edecektir.

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletine……CUMHURİYET Bayramı (29 Ekim 1923) Mesajım!

Her türlü kapalı rejimin (faşizm, Komünizm, monarşi, feodal yönetim, dikta, cunta, tek adam, despotik yapılar, aşiret, şıhlık, şehlik, Oligarşik yapı, padişahlık vb.) er / geç çökmeye mahkum olduğu gerçeğinden hareketle; insan onuruna en uygun ve yakışan eksiksiz, katıksız olarak uygulama zorunluğu olan….hakkın, hukukun ve adaletin tam tecelli ettiği, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız milletin olduğu ve milletin hür iradesiyle kendi-kendisini yöneteceklerini (hiç bir baskı altında kalmadan, hilesiz, entrikasız) sandıkta belirleme sistemi olarak taçlandırılan; adına ilmi manada demokrasi dediğimiz Cumhuriyet yönetim şeklinin tüm kurum ve kuralları ile uygulanması için, zamanın tüm olumsuz koşullarına rağmen elde edilen, topyekûn kurtuluş mücadelesinin kazanılması, zaferle sonuçlanması sonucunda; Rahmetli Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün Asil ve Yüce Türk Milletine en uygun gördüğü en faziletli rejim olan Cumhuriyet’ in kurulmasının tescillendiği gündür 29 EKİM 1923.

Anılan bu çerçevede; her dönemde olduğu gibi yaşadığımız şu zaman diliminde de, mevcut olan bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı, Vatan ve Cumhuriyet düşmanları ile; en faziletli rejim şekli olan Cumhuriyet’ in nimetlerinden faydalanarak; belirli mevki- makam ve yönetimlere geldikleri halde; anılan bu demokratik sisteme nankörlük yaparak; bilerek veya bilmeyerek ihanet edenler, bazı küresel ve emperyal güçlerin taşeronluğunu yapan yerli işbirlikçi vatan hainleri sizlere sesleniyorum…..Sizlere…..!

Geçmişte atalarımız; aynı sizlerin yolunda sinsice yürüyenlerin, iz sürenlerin….defterlerini nasıl dürdüyse, nasıl yok ettiyse layık oldukları yerlere nasıl postaladılarsa…. işte o cesaret, inanç, iman, azim ve kararlılığa da bizlerin donanımlı olduğumuzu asla unutmayınız.

Sizlerin de akıbetinizin aynısı olacağını bilmenizi isterim.

Bu Asil, Yüce Türk Milleti sizin gibi hainlere pabuç bırakacak acizliğe hiç bir devirde düşmemiştir.

Dünya durdukça yaşayacak olan son Türk Devleti’ nin kolay kazanımlarla elde edilmediğinin farkında olunuz.

Yüce Türk Milletinin bir ferdi olarak, sizleri uyarmak ve vatandaşlık görevimi ifa etmek çerçevesinde diyorum ki…….Er – Geç….Layık olduğunuz cezaları misli ile ödeyecek ve yaşayacaksınız.

İşte bu kapsamda; her gecenin bir sabahı olduğunu asla unutmayınız, elbet bir gün keser dönecek sap dönecek gün gelecek hesap dönecek. İşte o zaman diliminde bu yaptığınız ihanetleri, hainlikleri kat- kat, ödeyeceksiniz.

Aynı geçmişte bir kısım ” aman biz tek başımıza devlet kuramayız, İngilizlerin himayesi gerek, diğer bir grup efendim ABD’ mandacılığında, ABD’ nin şemsiyesi altında bir oluşum gerçekleştirelim” bir kısım ise…..bitmiş, yok olmuş Osmanlının ingilizlerin kontrol ve güdümüne girerek; müstemleke idare özlemi duyan aciz, korkak, hain, kanı / sütü bozuk, satılık geçmişte olduğu gibi; günümüzde de varlıklarına sıkça rastladığımız ve yüce kitabımız KURAN ile asla örtüşmeyen, bağdaşmayan emevi ile ingiliz müslümanlığı gömleğini üzerlerine geçirmiş yobazların hayal ve emellerinin boşa çıkarıldığı gündür 29 EKİM 1923.

Maalesef her kategori insanımız içerisinde yer alabilen, yer bulabilen dış ve iç düşmanlarımız ile onlara maşalık, piyonluk ve taşeronluk yapanların bunu hiç bir zaman unutmamaları dileğimi kalın çizgilerle hatırlatırken; gerçek demokrasiyi özümsemiş, kabullenmiş en faziletli rejim olan Cumhuriyeti benimsemiş her kesin, her kesimin CUMHURİYET BAYRAMLARINI en samimi duygularımla ve milli hislerimle kutluyorum.

Asker + Sivil dâhil; Tilki postuna bürünüp evliya kılığında dolaşmayanlara, devletin iktisadi ve ekonomik imkânlarını yandaşlara, yakınlara v.b’ lere peş – keş çekmeyenlere, çektirmeyenlere vampir gibi, sülük gibi emdirmeyenlere, çalmayanlara, çaldırmayanlara, takiyye yapmayanlara, demokratlığı, milliyetçiliği, fakir- fukara edebiyatı yaparak sosyal demokratlığı istismar etmeyenlere,

Kirli emellerini kamuflaj için rahmetli ATATÜRKÜ şemsiye olarak kullanmayanlara, bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı, mandacı, menfaatçi, hain ve korkak olmayanlara….küresel, emperyal güçlerin ve sermayelerin kontrol ile güdümüne girmeyenlere…. En içten Selam ve Saygılarımı

Sunuyorum.

Sonuç olarak; Öncelikle disiplinli, çağın en modern ve teknolojik donanımına sahip; vurucu gücü çok yüksek, dosta güven, düşmana korku salan, caydırıcılığı dünya klasmanında en üst seviyede kabul gören bir MİLLİ ORDUMUZ varlığında…iktisadi, ekonomik, sosyal ve siyasal sahalarda dünyada en üst sıralarda yer alabilen, yer bulabilen, her saha ve alanımızda gerçek HUKUK DEVLETİNE sahip bir ülke olmamız özlem, dilek ve temennilerimle.

Hasan Yılman

Devletin Bir Bildiği Yoktur!

Başlığı okur okumaz “devlet bilmiyor da sen mi biliyorsun? Ukala!”  gibilerinden tepkiler göstermeyin. Aşağıdaki satırları okuduğunuzda kast ettiğim şeyin ne olduğunu anlayacaksınız.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Herkes ittifak halindeyse değil elimizi, gövdemizi taşın altına koymaya hazırız. Ne Kandil, ne de Edirne; adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Milletimizin ayak bağların kalıcı olarak çözmenin kim bilir belki de ilk adımını atmış olacağım.” sözleri gündeme bomba gibi düştü. Bütün ülke, geçtiğimiz Salı gününden bu yana “Öcalan serbest mi kalacak?” sorusunu soruyor. Ülkenin önemli bir kısmı bu sözlere tepkili, Diğer bir kısımda “hem Devlet’in (Bahçeli) hem de devletin bir bildiği vardır” yorumu yapıyor.

Bizim yazımız, tam da bu tür durumlarda sık sık ifade edilen ve esasında koşulsuz bir teslimiyet içeren “devletin bir bildiği vardır” bakış açısına bir eleştiri getirmeyi amaçlıyor. Gerçekten devlet kurumu her icraatını beli bir hikmete binaen mi gerçekleştirir? Devlet her türlü kusurdan noksan münezzeh midir? Devlet hiç mi hata yapmaz?

Öncelikle devlet dediğimiz canlı bir varlık değildir, ilahi ve/veya kutsi bir tarafı yoktur, gaipten haberler almaz, doğrudan arş-ı ala ile irtibat kurmaz. Devlet dediğimiz şey, bir grup insanın toplam güç ve menfaatinden oluşan bir kurumdur. Devleti diğer kurumlardan mesela şirketlerden, devasa holdinglerden, derneklerden, partilerden, örgütlerden farklı kılan şey devletin tüm bu sayılan kurumsal yapılar içerisinde en güçlü ve en zengin kurum olmasıdır. Kural koyup kuralları kaldırabilmesidir. Kurumları insan topluluğu olarak ele alabilirsek devleti özetle “ülkedeki diğer bütün insan topluluklarına gücü yeten insan topluluğu” olarak adlandırabiliriz. Nasıl ki bir şirket o şirketin bütün çalışanlarına değil, şirkete sermaye koyup ortak olan üç-beş veya bir grup insana aittir; devlet de aynı şekilde ülkede yaşayan bütün vatandaşlara değil bir grup insana aittir. Bir devletin büyüklüğü ne kadar çok insanı, vatandaşı kendisine ortak ettiğiyle doğru orantılıdır.

Bir şirket herhangi bir konuda karar alırken sadece ve sadece ortaklarının yani sahiplerinin menfaatini düşünerek karar alır. Aynı nedenlerden dolayı, Türkiye Cumhuriyeti devleti de dâhil olmak üzere yeryüzündeki devletlerin tamamı bir konuda karar alırken vatandaşlarının toplam faydasını değil, kendisini yönetenlerin menfaatlerini esas alarak karar alır. Bu iddiamın doğruluğunu dünyadaki yoksulluk, yolsuzluk ile fikir ve düşünce hürriyeti konularındaki baskıcılık ispatlamaktadır.

O nedenle, devletlerin aldığı ve/veya almayı tasarladığı kararlar üzerinde kafa yorarken devletlerin vatandaşlarının kümülatif menfaatini umursamadığı ve yalnızca kendilerini yönetenlerin menfaatlerini esas aldığı gerçeğini göz önüne almakta fayda vardır.

Burada kast ettiğimiz menfaatleri yalnızca para ve mal-mülk olarak değerlendirmeyin. Siyasi menfaatler, iktidar olma menfaati, iktidarda kalma menfaati, söz sahibi olma menfaati gibi menfaatleri de buna dâhil etmek lazım.

O nedenle değerli dostlarım. Devletin aldığı ve/veya almayı tasarladığı her kararı “devletin bir bildiği vardır” şeklinde teslimiyetçi bir anlayışla değerlendirmeyin. Devletin bildiği tek şey kendi karar vericilerinin menfaatleridir. Ve o karar vericiler kendi menfaatleriyle vatandaş olarak sizin menfaatlerinizin ters düştüğü her durumda sadece ve sadece kendi menfaatlerini tercih ederler.

Bahçeli’nin Öcalan çıkışı ile bir gün sonra TUSAŞ’a yapılan terör saldırısını bu zaviyeden değerlendirmenizde fayda var.

Vesselam…

“Sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün; Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün; Michalengelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki, yürüyen ve uçan her şey ve herkes dursun ve ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin. ”  (Martin Luther King)

Çok Şey Deği̇şecek İnşallah Türki̇ye Deği̇şmez 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Öcalan “Meclis’e gelsin, DEM grubunda silah bırakıldığını ilan etsin, biz de hapisten çıkmasını sağlayacak kanunu çıkaralım” anlamındaki sözleri şaşkınlık, hayal kırıklığı veya öfke yarattı. DEM ve PKK’ya sempati ile bakan kesimi ise mutlu etti.  

Bu defa sürecin paydaşı olacağı anlaşılan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Ben de el yükseltiyorum, Kürtlere Türkiye Cumhuriyeti devletinin sahibi olmayı teklif ediyorum” dedi.  Kastı ne olursa olsun dehşet bir cümle bu. Türk vatandaşları Anayasa önünde eşit ve zaten herkes bu devletin eşit sahibi değil midir? 

Eski Diyarbakır Büyükşehir Belediye Eş Başkanı Gültan Kışanak da mutlulukla el yükseltti: “Belki 29 Ekim Cumhuriyet’in ilan edilişinin yıldönümü vesilesiyle sayın Öcalan’ın sesini duyabiliriz.” 

Devletimizin kurulduğu mekanda veya Cumhuriyetimizin 101. Yıldönümünde tasavvur ettikleri ve söylemeye cüret ettikleri şeylere bakar mısınız?  

**** 

Ömrünün tamamında veya bir bölümünde MHP ve ülkücü hareket içinde yer almış Türk Milliyetçileri, “geçmişte Devlet Bahçeli’ye verdikleri oyları haram ettiklerini ve bu destekleri için Allah’tan af dilediklerini” paylaşıyorlar sosyal medyada. 

MHP’liler eskiden “Devletin başına devlet gelecek” sloganını kullanırdı. Ancak yıllar geçtikçe görüldü ki Devlet Bahçeli’nin ve MHP’nin iktidar olmak gibi bir hedefi yoktu. Yani MHP normal bir siyasi parti değildi ve siyasi dengeleri değiştirmek için kullanılan bir operasyon aygıtı idi. Bundan MHP’liler rahatsız olmuyordu.  

Çünkü zannediyorlardı ki “devletin bekasını ilgilendiren bir konu olduğunda, MHP ve Bahçeli ülkenin uçuruma sürüklenmesini önleyecek bir rol oynuyor.” 

Ama gerçekler bu önyargıyı doğrulamıyordu. Ülkeye 10-13 milyon sığınmacı ve kaçak doldurulurken MHP’nin (DB’nin) bir itirazı bile olmadı. Devlet makamları liyakatin yerine parti, tarikat, cemaat veya mafya tavsiyesiyle gelenler tarafından doldurulurken gıkı çıkmadı. Eğitim sistemi milli olmaktan çıkartılırken, sağlık sistemi paragözlerin sömürü, soygun ve bebek cinayetlerine zemin hazırlayan bir yapılanmaya dönüşürken rahatsız olmadı. 

AKP’nin tamamen ümidini kestiği bir zamanda denge ve denetim mekanizmaları olmayan “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” denilen ucube sistemi getirtti. Sistemin başındaki “tek adamın” bütün yönetim kusurlarını görmezden geldi.  

Ekonomiyi batıran “faiz sebep enflasyon sonuçtur” gibi bir ideolojik körlüğü destekledi. Adalet mekanizmasının siyasallaşmasını, Montrö’yü savunan amirallerin hapse tıkılmasını, ülkemizden göç eden parlak beyinlere “giderlerse gitsinler” denilmesini dert edinmedi. 

Bütün bunlar “beka sorunu” değilmiş gibi davrandı. 

Yeter ki Erdoğan Cumhurbaşkanı, kendisi de “iktidarın sorumsuz küçük ortağı” olarak kalsın istedi. 

Son 8 senede ortaya çıkan ve devletin “beka sorunu” içinde olduğu her konuda, yoksulluk, yolsuzluk ve yasakların artışında Devlet Bahçeli de sorumludur. 

Şimdi de Erdoğan’ın ömür boyu Cumhurbaşkanı kalmasını sağlayacak bir Anayasa yapmak için bütün gücünü kullanıyor. 

*********************************** 

Barış Dili Kullanın Ama Önce PKK’ya Değil 

Devlet Bahçeli ve ekibi, son 8 senede, rolünü oynarken, toplumu bölen, rakiplerini düşman gösteren sert ve kaba bir üslup kullandı. Resmi işbirliği yapmadıkları halde, CHP ve İYİ Partilileri “DEM’lenmekle”, PKK’ya destek olmakla suçladı. 

İşine gelmeyen AYM kararlarının uygulanmasına karşı çıktı. “Anayasa Mahkemesi kapatılsın” bile dedi.  

Kısa bir süre önce bile “Kapatılsın” dediği DEM Parti’yi ve Hazine yardımı almasını eleştirdi: “Cumhuriyet’i kuran TBMM’de bulunması, hazine yardımı ve maaş almaları rezalettir, melanettir, cinayettir, zillettir.” “Bölücülere ve dolaylı şekilde teröristlere aktarılan hazine kaynağımızın derhal kesilmesi, devlete ve millete ihanet eden kenelerin ayıklanması bir mecburiyet ve mükellefiyettir” dedi. 

Bu sözlerin gereği yapıldı mı? Hayır. Sadece “milletin gazını aldı.”  

Ama sonunda gitti Meclis’te DEM Parti milletvekillerinin elini sıktı?  

DEM’lilerle tokalaşırken (kendi deyimiyle demlenirken) “dünyada barışı isterken kendi ülkemizde barışı sağlamamız lazım” dedi. Ama Sinan Ateş’in ailesi ile helalleşmek aklına gelmedi.  

*********************************** 

22 Eki̇m Mi̇lat mı Olacak 

Devlet Bahçeli “Öcalan Meclis’e gelsin konuşsun, ‘PKK’ya silah bırakın’ desin, biz de O’nu hapisten çıkaralım” mealindeki sözünü 22 Ekim 2024’te söyledi. 

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız “Türk siyasetinde 22 Ekim bir milattır. Bugünden sonra siyasi değerlendirmeler ‘22 Ekim’den önce, 22 Ekim’den sonra’ diye yapılacaktır” diye değerlendirdi. Yani bu çıkıştan sonra çok önemli ve tarihi gelişmeler olacağını iddia etti. 

Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı seçiminden hemen sonra, 28 Mayıs 2023’te şu sözü söylemişti: “Önümüzdeki günlerde çok şey değişecektir, inşallah Türkiye değişmez.”  

Ben bu sözü “Türkiye’nin dışında çok önemli gelişmeler olacak bu Türkiye’yi de etkileyecek” şeklinde anlamıştım. Ama Feti Yıldız’ın açıklaması tarihi değişimin Türk siyasetinde olacağını işaret ediyor. 

**** 

Türkiye’de tarihi bir değişim olacaksa bunun ilk adımı “yeni Anayasa” yapmak olacaktır. 

Teröristbaşı Öcalan’la ve DEM Parti ile yürütülen yeni süreçte, Öcalan’ın şartlarından acaba hangileri kabul edildi? 

Mesela Türkiye bir federasyona mı dönüşecek? Bu federasyon PKK’nın yönettiği bir federe devlet ile kalan bölgelerde kurulacak federe devlet/ devletlerden mi oluşacak?  

Bunun haricinde mesela Türkçe’den başka diller de resmi dil, eğitim dili olacak mı? 

Merkezi Federal Devletin “Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakanı Türk, Genelkurmay Başkanı Arap olacak” gibi kurallar mı gelecek? Vergileri kim toplayacak?  

Bu projenin devamını “çözüm sürecinde” çok yazmıştım. Madem “çözüm” ısıtılmakta, yine sorayım:  

Türkiye’de kurulacak olan ve PKK’nın yönettiği federe devlet bir süre sonra Suriye’de kurulmakta olan PYD devleti, Irak’taki Barzani Kürdistan’ı ile birleşecek mi? Bu birleşme önce Türkiye devleti şemsiyesinde yapılıp, “birleşik Kürdistan” güçlendikten sonra bir plebisitle bağımsız bir devlete mi dönüşecek? Türkiye büyür gibi yapılıp, küçülecek mi? 

22 Ekim’i MİLAT yapabilecek başka şeyler de aklıma geliyor. Ama artık içim kaldırmıyor. Eğer buna benzer değişimler hayal ediyorlarsa bu hayallerinden vaz geçsinler. 

Bu vatan sahipsiz değil. Bu vatan parayla satın alınmadı.  

Ancak alındığı bedeli ödemeye hazırlarsa bu işlere kalkışsınlar.  

NOT: TUSAŞ tesislerinde gerçekleşen terör saldırısında hayatını kaybeden şehitlerimize rahmet, yaralılara şifalar diliyorum.  

Modernlik Huzur Vermiyor

Adam, sosyal medya hesabındaki paylaşımında şunları yazmış: “Hayat sıkıntısından üç şeyle uzaklaşabilirsiniz: Müzik, kitap ve kediler. Aslında kediler güllere benzer, seviyorsanız tırnakları canınızı acıtmaz.” Yetmemiş, bir de fotoğraf eklemiş bu mesajına. Fotoğrafta, söz konusu kişiyi kedilerle oynaşırken görüyorsunuz. Etraf yeşillik, geniş bir bahçe ve oldukça pahalı ahşap bahçe mobilyaları…

Bu adam, “Yenidoğan Çetesi” yöneticisi. Bu çete, devleti dolandırıyor, hastaları kandırıyor. Elde ettiği paranın miktarı, henüz bilinmiyor.

İkinci bir fotoğraf çıkıyor karşıma. İnancına kastedenlerle mücadele ederken şehit oluyor. Tam bir halk kahramanı. 22 yıl hapiste kalmış. Yatarken değil, savaşırken ölmek istediğini söylüyor. Son saniyelerinde bile Siyonist katillere karşı elinde sopayla karşı koyuyor, onurluca ölüyor.

Dünya medyası bu adama terörist diyor. Adı, Yahya Sinvar.

Çete reisine ismiyle beraber “Bey” diyorlar, sıfatı, “beyefendi” oluyor. Lüks arabalara biniyor, zenginlerden ve bürokratlardan oluşan bir dünyada yaşıyor. O, bir Batılı ve entelektüel. Laik, çağdaş, özgürlükçü, demokrat… Politikacılarla içli dışlı. Çeteyi soruşturan savcıyı tehdit edebilecek kadar cüretkâr.

Çetenin bir de doktor üyesi var. İşi daha çok o yürütüyor. Yasa dışı örgüt üyeliğinden 12 yıl hapis cezası almış, kısa bir süre cezaevinde kalmış, affolunmuş. O da oldukça cüretkâr. 112 Acil’den üçkağıtçılıkla aşırdıkları bebekleri anlaştıkları hastanelere sevk ettiriyor, bebeklerin uzun süre yoğun bakımda kalmalarını takip ediyor. Çeteye, hasta ebeveynlerinden, işbirlikçi özel hastanelerden ve devletten büyük paralar aktarıyor. Bölücü, acımasız doktor medyayı kullanmayı da ihmal etmiyor. Televizyonlarda çocuk ve anne sağlığı programlarında konuk oluyor, uzman olarak görüş bildiriyor.

Çete üyelerinden biri, baltayı taşa vurmasaydı bu doktor da bilinen 10 bebek ölümüne ilaveten yeni bebekleri öldürmeye, yeni canlar yakmaya devam edecekti.

Bebekleri öldüren, bunlar üzerinden vurgun yapan çetenin liderleri ve işbirlikçileri içimizden birileri, bu toprağın insanları. Onlar, beyefendi, toplumda saygın kişiler, para kazanmayı biliyorlar.

Terörist Sinvar, Filistin topraklarında yetişmiş. Bebekleri öldürmemiş ama bebeklerin yaşaması için kendisi ölmüş. Batı ve batılı değerleri hayat tarzı yapanlar ona “terörist” diyor.

Değerler tersyüz, ayaklar baş başlar ayak olmuş, bu hercümerç içinde bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete diye yakınmanın anlamı yok. Ahlaksızlığın yüceltildiği, hırsızların baş tacı edildiği, yüksek insani değerler uğruna kendini feda edenlere enayi veya terörist gözüyle bakıldığı bir dünyada, yaşanan bu tuhaflıklara şaşmamak gerekir.

Siyah, baskın renktir. Bir damla siyah, bütün beyazı etkiler, ona hükmeder; ama beyaz her zaman vardır ve olacaktır. Sosyoloji bilimi, ak-kara çatışması üzerine kurulmuştur. Tarih, iyi-kötü kavgasının hikayesi değil midir? Sadece ülkemizde değil, bütün dünyada değerler, çatışma halindedir. Bu çatışmada sesi fazla çıkan kötüler galiptir, ancak kazanan iyilerdir.

Dünyada hepimiz sürgünüz, sürüngeniz. Bazıları için ölüm, son durak. Dünya sürgününde, hangi çoğunluğun, hangi tarafta olduğu hiç önemli değildir. Çoğunluklar bizi yanıltmasın. Kur’an’a göre çoğunluk ölçü değildir. “Çoğunluk, fasıktır, kafirdir, nankördür, müşriktir, inkarcıdır, gafildir, akletmez, kafası çalışmaz, yalancıdır, haktan hoşlanmaz…”

İyilerin, kötüler karşısında baskın olamamak gibi bir zafiyeti var; sesi çok çıkanlara, sayıca çok olanlara karşı bir kompleksi var. Öykünmek, eğitim çağındaki çocuklar için gereklidir, fakat yetişkinler için bir kimliksizliktir, zayıflıktır. Anadolu insanı, Doğu toplumları artık bu kompleksi aşmalı, kendilerini Batı’nın kavramları ile tanımlamamalı, bugünkü dünyamızın kargaşa sebebi olan Batıcı değerleri reddetmelidir.

Batı’nın ölçüleriyle formatlanan, adına “modernlik” denen bu hayat tarzına ne kadar dalarsak huzurumuz o kadar azalıyor. Batı’nın bize diktiği elbise bu bedene uymuyor. Bugün yaşadığımız İslam’ın da bizi yeterince dinamik yapamadığını, bize huzur veremediğini görüyor, yaşıyoruz. “Huzur, İslam’da” diyen rol modellerin huzursuzluğa yol açmalarının hayal kırıklığını yaşıyoruz. Tarihteki güzel örnekler avuntumuz oluyor, onların meselleriyle gönlümüzü okşuyoruz, hayıflanıyoruz.

Ortada bir yanlışlık var. Batı; yalancı, ikiyüzlü. Doğu; uyuşuk, değer üretemiyor. İslam, din olarak özünden uzaklaştırılmış, kirletilmiş; medeniyet olarak enerjisini tüketmiş. Bu böyle gitmez. İnsanlık, yeni şeyler söylemeli. Yeni keşiflere gerek yok. Mehmet Akif reçeteyi yazmış: “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı / Kuru da’va ile olmaz bu, fakat ilm ister / Ben o kudrette adam görmüyorum, sen göster.”

Doğru bilgi, gayret, inanç; hem silah hem kalkan…

Cihannümâ ve Kâtib Çelebi

Cihannümâ, ‘dünyayı gösteren ayna’ / ‘dünya haritası’ demektir.

Kâtib Çelebi’nin coğrafyaya dâir meşhur eseridir. Osmanlı ülkelerinin ilk sistematik coğrafya kitabı olma özelliği taşıyan Cihannümâ, değişik ilim sahâlarına ilgi duymuş olan Kâtib Çelebi’nin en önemli eserleri arasında yer alır. Girit seferi dolayısıyla haritalara ve coğrafya kitaplarına merak saran Kâtib Çelebi eserinin giriş kısmında, coğrafyanın insana oturduğu yerde dünyâyı gezen seyyahlar gibi âlemi dolaşıp görme imkânı verdiğini, bu eserlerin okunmasıyla ömürleri boyunca seyahat edenlerden daha çok bilgi sâhibi olunacağını söyleyerek coğrafyanın faydalarını belirtir. Daha sonra Cihannümâ’yı yazma sebebini Arapça, Farsça ve Türkçe yazılmış coğrafya kitaplarının yetersiz olması, buna karşılık Batı’da bu ilme büyük önem verilmesi şeklinde açıklar. Bu gaye ile coğrafya alanında çeşitli kitaplardan faydalanarak İslâm coğrafyacılarının eksiklerini telâfi etmeyi ve coğrafya ilminin kendi zamanındaki durumunu ortaya koymayı düşünür. Kâtib Çelebi ayrıca Cihannümâ’nın iki bölümden meydana gelen bir eser olduğunu, birinci bölümün sâdece denizler, nehirler ve adalardan, ikinci bölümün karalardan, alfabe sırasıyla şehirlerden, 13. yüzyıldan sonra keşfedilen ülkelerden bahsettiğini de ifâde eder.

Bugüne ulaşan çeşitli nüshalarından anlaşıldığına göre Cihannümâ, kaynak niteliğindeki malzemesi ve plânları itibâriyle değişik târihlerde iki defa kaleme alınmış, ancak her ikisi de tamamlanmadan bırakılmıştır. Büyük ölçüde bir kozmografya kitabı şeklinde Ortaçağ’ın klâsik Arap eserleri model alınarak planlanan ve 1648’de hazırlanmaya başlanan ilk telif, bir kısım Avrupa ülkeleri hakkında kaynak bulunamadığı gerekçesiyle bitirilememiştir. Eserin bu ilk telifinde eski filozofların 4 ana madde mânâsındaki  ‘anâsır-ı erbaa / hava, ateş, su ve toprak’ tertibi esas alınmış ve bu bölümlerde bütün coğrafya bilgilerinin ortaya konulması planlanmıştı. Ancak müellif sâdece sulardan bahseden üçüncü bölümü tam olarak yazabilmiş, burada Ortaçağ coğrafyacılarınca da bilinen deniz, nehir ve gölleri anlatmıştır. Dördüncü bölüm yeryüzüne ayrılmıştır. Ülkelerin ve şehirlerin ele alınacağı belirtilen bu bölümde sâdece girişte dünyanın ölçüsü, Batlamyus’un yedi iklimi ile Ortaçağ coğrafyacılarının yirmi altı iklimi / ekâlîm-i örfiyye ve memleket tasvirlerinin bir kısmı yer almaktadır. Bunların arasında Müslüman İspanya (Endülüs), Kuzey Afrika (Mağrib) ve Osmanlı ülkesi (İklîm-i Rûm) bulunmaktadır. İklîm-i Rûm bahsinde önce İstanbul, Edirne ve Bursa gibi üç Osmanlı başşehrinin bilgileri verilmiş, ardından Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki toprakları olan Rumeli, Bosna ve Macaristan konu edilmiştir. Müellifin hemen hemen kendinden önceki coğrafyacıları tâkip ederek toplamış olduğu malzemeyi içine alan bu bölüm eserin en önemli kısmıdır ve yaklaşık beşte dörtlük bir bölümünü meydana getirmektedir. Bu ilk telife ait yazmaların hepsinde son bahsedilen şehir Macaristan’daki Hatvan’dır. Yazmaların bir kısmında, Atlas Minör müellifi G. Mercator’un projeksiyonunda yapılmış bir dünya haritasından başka denizleri, nehirlerin yataklarını ve sancakları gösteren 100 kadar küçük ayrıntılı harita da bulunmaktadır. Bunlar daha öncekiler gibi yuvarlak çizilmiş olup çok itinalı yapılanları vardır. Müellif özellikle burada faydalandığı Batı kaynaklarından da bazı bilgiler aktarmaya çalışmıştır.

İlk telif teşebbüsünü, Endülüs, Mağrib ve Rum’dan sonraki dördüncü iklimde konu edeceği Atlas Okyanusu adalarından İngiltere, Hibrenya ve İzlanda’yı kaynak ve bilgi yetersizliğinden dolayı yazamaması sebebiyle tamamlayamayan ve bu arada gördüğü A. Ortelius’un coğrafya kitabının tercümesini bekleyerek çalışmalarına ara veren Kâtib Çelebi, daha sonra Karaçelebizâde Mahmud Efendi’nin terekesinden Ortelius’un eseri yerine G. Mercator J. Hondius’un Atlas Minor’unu elde edip bunu yeni tanıştığı Fransız dönmesi Şeyh Mehmed İhlâsî’ye  1654 yılında tercüme ettirmeye başladı. Bu eserin tercümesi Alman memleketlerinden Bavyera’nın tasvirine gelince, Kâtib Çelebi çevirinin üçte ikilik kısmından bir an önce faydalanmak için 1654 Aralığı sonlarında Cihannümâ ‘yı yeni baştan yazmaya girişti. İkinci telifte müellif Atlas Minor’dan başka Doğu ve Batı kaynaklarından da onları değerlendirmek suretiyle büyük ölçüde faydalandı. Burada ismi verilen Batı kaynaklı eserlerin sayısı 10’u, Doğu kaynaklı eserlerin sayısı ise 150’yi bulur. Aralarında Kitâb-ı Bahriyye, Târih-i Hind-i Garbı, Acâibü’l-Letâyif ve Kitâbü’l-Muhît gibi eserlerin de bulunduğu Doğu menşeli kaynakların fazlalığı dolayısıyla Cihannümâ’nın bu telifi, 17. yüzyıl ortalarına kadar İslâm coğrafya eserlerinin bibliyografyasını da vermektedir.

Cihannümâ’nın ikinci telifi ilkinden esaslı şekilde ayrı olduğu gibi doğrudan doğruya başka eserlere de bağlı değildir. Fizikî coğrafyaya ait oldukça ayrıntılı bir girişten ve Kristof Kolomb ile Macellan’ın ünlü keşif seyahatlerinin söz konusu edildiği genel bir bölümden sonra Kâtib Çelebi Batı kaynaklarını kullanarak eserine doğuda Japonya ve Asya’nın tasvirî coğrafyası ile başlamaktadır. Batı’ya ve İslâm dünyasına doğru ilerledikçe kitâbî kaynaklar dışında kendisi tarafından çeşitli yollarla toplanmış bilgiler ağırlık kazanmakta, doğu ve batı kaynakları ikinci plana düşmektedir. Müellif ele aldığı ülkelerin durumunu, idârî bölümlerini, saltanat şekillerini, siyâsî yapılarını, halkın ahlâk ve âdetlerini, binalarını, su, hava, nehirler, dağlar ve bitkilerini, yetiştirilen ürünleri ayrıntılı şekilde anlatmıştır. İkinci telifte Cihannümâ’yı diğer Osmanlı coğrafya eserlerinden ayıran başlıca özellik, kıta tasnifine göre coğrafî bilgilerin düzenlendiği fasıllara yer verilmesidir. Burada dünyanın beş kıtası Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Macellanika / Avustralya ve Kutuplar olarak altıya bölünerek, gerek batı kaynakları gerekse İslâm coğrafyacılarının tasniflerinden farklı şekilde Japon adalarından başlanması esere sistematik bakımdan ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Ancak Kâtib Çelebi’nin erken ölümü sebebiyle Cihannümâ’nın bu ikinci şekli de tamamlanamamıştır. Müellif eserin ikinci telifini Osmanlı Devleti sâhasına kadar getirmiş ve ele aldığı son yer Van olmuştur.

Cihannümâ, İbrahim Müteferrika’nın bastığı eserlerin on birincisi olarak 3 Temmuz 1732 târihinde Müteferrika Matbaası’nda basılmıştır. Tam olmamakla birlikte çeşitli Batı dillerine çevrilmiş, ayrıca muhtasarları ve ilâveleri de yapılmıştır.

İbrahim Müteferrika, eseri ilki Asya’yı, ikincisi Avrupa’yı ve dünyanın geri kalan kısımlarını ihtiva etmek üzere iki cilt hâlinde neşretmeyi planladığı halde sâdece Asya’yı anlatan bölümü yayımlaya-bilmiştir. Müteferrika’nın esere ilâve ettiği kırk levha ve haritadan Azerbaycan ve Anadolu’ya ait olanlar Ebû Bekir ed-Dımaşkî’ye âittir. Diğerleri ise Avrupa haritalarına göre hazırlanmıştır. Bundan dolayı matbu Cihannümâ, Kâtib Çelebi’nin yazdığı orijinal nüsha esas olmak üzere İbrahim Müteferrika tarafından yapılan ilâveli bir neşirdir.

Coğrafya alanında doğu anlayışının batı anlayışına geçişte önemli bir yere sâhip olan Cihannümâ’nın gerek yazma ve matbu nüshası, gerekse Batı dillerine tercümeleri birçok Batılı seyyaha, özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında coğrafi bölgelerin tespit ve tanınmasında önemli derecede yardımcı olduğu gibi Osmanlı Devleti’nde aydın kütlenin görüş açısını büyük ölçüde genişletmiş ve bu sâhada başka eserlerin yazılmasına yol açmıştır.

Kâtib Çelebi

Osmanlı döneminde, müspet düşünceyi temsil eden âlimlerden Kâtib Çelebi 15 Şubat 1609 târihinde İstanbul’da dünyâya geldi.  06 Ekim 1657’de Bursa’da vefat etti.

Himmet sâhibi, iyi huylu, az konuşan, hâkim meşrepli bir zattı. Rindle rind, zâhidle zâhid, küçükle küçük, büyükle büyük olabilen bir şahsiyet olduğu belirtilir. Kâinattaki hakîkatleri anlamak için astronomi ilminin bilinmesi gerektiğini belirtir, anatomi bilmeyenin Cenab-ı Allah’ı tanımakta zorlanacağını söylerdi.  Kâtib Çelebi, ilgilendiği değişik ilimler hakkındaki düşünceleri yanında, toplumun düzeni ve devamı için ilmi vâsıta kabul etmekte, âlimleri ise toplumun kalbi sayarak bilgiye dâir hiçbir şeyin küçük görülmemesi gerektiğini belirtmektedir.  Dinle hayat arasında sağlıklı bir ilişki kurmanın ancak ilim yoluyla olabileceğini ifâde eder.

Günümüze 25 adet eseri intikal etmiştir.

Osmanlı Devleti, asırlar boyu üç kıtaya hükmetmiş şanlı bir devlettir. Bünyesinde bir yandan cihangir bir nesil yetiştirirken bir yandan da ömrünü ilme adayacak şuurda âlimler yetiştirmiştir. Bu özelliğiyledir ki ‘Devlet kılıçla kalem üzerinde durmaktadır.’darb-ı meseline güzel bir misal olmuştur.

Ömrünü ilme vakfederek, gelecek nesillere çok değerli eserler bırakan, vatan sathını ilim nuruyla aydınlatan talebeler yetiştiren âlimlerimizden birisi de Kâtib Çelebi’dir. Asıl adı Mustafa’dır. Hacı Halife olarak da anılır.  Babası Abdullah Efendi Enderun’a dâhildi. Kâmil bir mü’min olan Abdullah Efendi oğlunun da İslâm’ı mükemmel bir şekilde öğrenip vatanına, milletine hizmet etmesini istiyordu. Kâtib Çelebi beş yaşına geldiği zaman babası Kırımlı imam İsa Halife’yi oğluna hoca tutmuştur. İsa Halife nezâretinde Kur’ân-ı Kerim, Arapça ve diğer temel dinî ilimleri okudu. Henüz yedi yaşlarındayken Kur’ân-ı Kerim’in yarısını ezberlemişti. 14 yaşına geldiğinde Arapça ve Farsçayı mükemmel bilmekteydi. Ayrıca hat san’atında da hayli mahâret kazanmıştı.

Oğlundaki ilim aşkını fark eden babası kendi aylığından 14 dirhem harçlık bağlayarak Kâtip Çelebi’yi yanına almıştı. Bu suretle Kâtib Çelebi divan kalemlerinden Anadolu Muhasebesi Kalemine 1623 yılında talebe olmuştu. Bu vazifede iken hesap kaidelerini ve siyâkat (sözdeki uygunluk) yazısını da mükemmel surette öğrenmişti.

Babasının yanında devlet hizmetine başlayan Kâtib Çelebi yirmi seneden fazla bu hizmetini devam ettirmiştir. Orduda mukabele defteri tutan Kâtib Çelebi bu vesileyle birçok sefere iştirak etmiştir. 1623’te babasıyla birlikte Tercan seferine gitmiş, ordunun Abaza isyanını bastırma hareketini yakından tâkip etmiş ve 1626 yılında da Bağdat seferine katılmıştır.

Kâtib Çelebi’nin babası 1626’da vefat etti. İstanbul’da bulunduğu esnâda devamlı ilim tahsil eden Kâtib Çelebi devrin meşhur âlimlerinden,   bu arada, Kadızade Efendi’den  de  ders aldı. Ayrıca İstanbul’da tanınmış diğer âlimlerden de istifade etmiştir.

Kâtib Çelebinin orduyla birlikte çıktığı diğer seferlerden başlıcaları şunlardır: 1629/1630’da Hüsrev Paşa ile Bağdad Seferi’ne, Sultan Dördüncü Murad  Han ile birlikte Revan Seferi’ne iştirak etmiştir.

On sene orduda hizmet görüp gazâlara iştirak eden Kâtib Çelebi hacca da gittikten sonra İstanbul’a dönerek kendisini ilme vermiştir.

Kâtib Çelebi kendisine bir yakınından miras kalan 300 akça ile kitap alarak geceli gündüzlü değerli eserleri incelemeye koyulmuştur. Tam on sene boyunca kıymetli eserlerle baş başa yaşadı. Öyle ki bazı günler güneş battıktan doğuncaya kadar başını kitaplardan kaldırmamakta, güneş hayli yükseldikten sonradır ki sabah olduğunu fark etmektedir. Dînî ilimlerin yanı sıra matematik ve astronomi de tahsil etmiş olan Kâtib Çelebi Fransızca ve Latince de öğrenmişti. En fazla târih ve coğrafya ilimlerine merak sarmıştır.

Kâtib Çelebi meşgalelerinin gayesini şöyle anlatmaktadır: ‘İnsan için en yüksek mertebe ve en büyük saadet, Allah’ı tanımaktır; bilhassa nereden gelip nereye gittiğimizi bilmektir.’

Kâtib Çelebi’ye göre ilim Allah’ı tanımanın bir vasıtasıdır. Ve bu ölçüler içerisindeki ilim, cemiyetin ayakta durmasına ve devamına bir vasıtadır. İnsanda kâlb ne ise, cemiyette de âlimler aynı ehemmiyete hâizdir.                                                                 

Devrinde münâkaşa konusu olmuş meselelere parmak basan ve çok isâbetli çözüme kavuşturan Kâtib Çelebi, bildiğini çekinmeden söylemiştir. Çünkü gelecek peşinde, makam peşinde değildir. Bu ihlâsı yüzündendir ki söyledikleri devlet idârecileri ve  halk üzerinde çok tesirli olmuştur.

Kâtib Çelebi, Mîzanü’l-Hakk’da devlet idâresinin en mesuliyetli makamında oturan padişaha şu nasihatlerde bulunmaktadır:

“Önce, halkın pâdişah (Allah onu güçlendirsin ve devletini kıyamet gününe dek devam ettirsin.) Hazretlerine yaraşan nasihat budur ki, farzları ve vâcipleri yerine getirip İslâm akidelerini bilecek kadar ilimle din mevzuunda iktifa edip kendilerinin ilm-i hâli olan hazine ve asker ve halk işlerinin inceliklerini bilmeye çalışsınlar. Büyük ecdatları gibi târih okuyup geçen devletlerin hallerinden hisse alsınlar. Ve halkın örfünü öğrenip her asrın icabı ne ise yumuşaklık ve sertlikle yüce devletin eski kanununu yürütsünler. Öteki devlet adamları ve saltanatın ileri gelenleri de bu yolda velinimetlerine yardımda bulunsunlar ve ellerinden geldiği kadar onun iyiliğini istemeye himmet etsinler. Müslümanların birbirine zıt davranmalarına râzı olmayıp aralarında olan kavgayı yumuşaklıkla önlesinler ve Allah’ın emirlerini yerine getirmekte, harp ve cihad işinde gevşeklik göstermesinler.’

Katip Çelebi; ‘Mizanü’l-Hakk’ isimli eserinde, Osmanlı Cihan Devleti’nde pek de mevcut olmamış gerçek bir felsefi düşünce ortamı ve geleneği bir yana, İslâmî ilimler çerçevesindeki sınırlı bir felsefî düşünce geleneğinin bile devletin medreselerinde artık tahammül edilemez duruma düştüğünü çok iyi anlatır.

Bursa’da vefat eden Kâtib Çelebi’nin cenazesi İstanbul’da getirilerek defnedilmiştir. Unkapanı Köprüsü’ne inen bulvarın ortalarında, sağ kolda ve biraz alçakta, Manifaturacılar Çarşısı alanında, üç büyük Osmanlı evladı; ilk İstanbul belediye başkanı, âlim ve şâir, Nasreddin Hoca’nın torunlarından Hızır Bey Çelebi (1407-1458), tanınmış şâir Necâti Bey (1444-1509) ve büyük âlim Kâtib Çelebi, ufak ve müevazı bir hazirede yan yanadır.

Himmet sâhibi olşuşuyla, güzel ahlâkıyla, talebe yetiştirmede gösterdiği gayretle, bıraktığı değerli eserlerle gelecek nesillere güzel örnek olan Kâtib Çelebi’nin kıymetli eserlerinden; Keşfü’z-zünun, Cihan-nüma, Tuhfatü’l-Kibar fi Efsâri’l Bihâr, Mizânü’l Hakk fi ihtiyaril Ahakk, ya tamamen veya kısmen batı dillerine tercüme edilmiştir.

Kâtib Çelebi’nin eserlerinden bir kısmı şunlardır: Kâinatın yaratılışından 1641 yılına kadar genel târih bilgilerini içeren: Târih-i Kebir  (1641),  Bu eserin, yazarın kendi el yazısıyla hazırlanmış orijinal nüshası Beyazıd Devlet Kütüphânesi’ndedir. 1592’den 1655 yılına kadar  yaşanan olayların detaylı olarak anlatıldığı: Fezleke (1659), Girit Seferleri’ni anlatan:  Tuhfetü’l-kibâr  (1729)  Bu eseri, Orhan Şâik Gökyay tarafından sâdeleştirilip notlar eklenerek 1973 yılında yeniden basılmıştır.)

BOYUT YAYINCILIK

Tekstil Kent Koza Plaza, A Blok Kat. 26. Esenler, İstanbul. Telefon: 0.212-413 33 33   

e-posta: info@boyut.com.tr  // www.boyut.com.tr 

Gagavuz Türkleri, Gagavuzya’da Türk Askerini Görmek İstiyor

 Bu hafta sonu değerli ağabeyim Yücel Alpay Demir’le birlikte Gagavuz Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti Komrat’ta Gagavuz Türklerinin temsilcileri ile bir araya geldik.

Türk halkının mühim bir kısmı Gagavuz Türkleri kimdir, Gagavuzya nerededir ve Gagavuzya’nın önemi nedir gibi soruların cevabını bilmiyor. O nedenle Gagavuzya seyahatimize dair bilgi aktarmadan önce Gagavuzya ve Gagavuz Türkleri hakkında genel bilgi verelim.

Gagavuzlar Kimdir?

Moldova sınırları içindeki Gagavuzya, yaklaşık 150 bin nüfusa sahip bir özerk cumhuriyet. Moldova’nın diğer kentleri ve Rusya’da yaşayanlarla birlikte toplam Gagavuz nüfusunun 250 binden fazla olduğu tahmin ediliyor. Türkiye Türkçesine yakın bir dil konuşan Gagavuzlar, Rusya’nın yanı sıra Türkiye ile de yakın ilişkilere sahip.

Kökeni Oğuz Türkleri’ne dayandığı düşünülen Gagavuzlar, Ortodoks Hıristiyan inancına sahip. Gagavuz sözcüğünün “Gök-Oğuz”dan türediği düşünülüyor. Evghenia Gutul’un başkanı olduğu özerk yönetimin başkenti Komrat.

Bizans kaynaklarına göre 11. yüzyılda Balkanlar’a yerleştikleri belirtilen Gagavuzların büyük bölümü, 1812 yılında yaşadıkları Beserabya’nın Ruslar tarafından ilhak edilmesi üzerine Bucak’a yerleşti.

Gagavuzlar, 1856-1878 yılları arasında Moldova-Rumen idaresinde kaldı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’nın başında Gagavuz memleketini Moldova ve Ukrayna cumhuriyetleri arasında bölüştürdü.

Sovyetler dağılınca Moldova bağımsızlığını ilan etti. Bunun üzerine ülkedeki milliyetçiliğin yükselişe geçmesiyle birlikte Gagavuzlar da özerklik taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar.

1994’teki referandumun ardından kabul edilen yasayla Moldova içindeki 4 enklav, özerk Gagavuz bölgesi olarak ilan edildi. Bu yasaya göre, Moldovalılar Romanya ile birleşirse Gagavuzlar bağımsızlığını ilan edebilecek. Ama işte bütün problem tam da burada ortaya çıkmakta gerek Moldova yönetimi gerekse Avrupa Birliği (ve Amerika Birleşik Devletleri) Gagavuzya’nın bu self determinasyon (kendi kaderini tayin) hakkını hiçe saymakta ve Gagavuzya’yı da Moldova’nın alelade bir şehri gibi ve Moldova’nın bir parçası olarak AB’ye ilhak etmeye çalışmaktadır.

Nitekim daha geçen hafta Avrupa Birliği (AB) Konseyi, “Rusya’nın Moldova’yı istikrarsızlaştırmak için yaptığı doğrudan girişimlere katkı sağlamak için ayrılıkçılık yaptıkları” gerekçesiyle Ortodoks Hıristiyan Türklerin yaşadığı Gagavuzya Özerk Bölgesi liderlerine yaptırım kararı aldı. AB Konseyi, 38 yaşındaki Gagavuzya Başkanı Evghenia Gutul’u, “Moldova’da ayrılıkçılığı teşvik etmek, bu şekilde anayasal düzeni yıkmaya çalışmak ve bağımsızlığı tehdit etmekle” suçluyor.

Gagavuzya Seyahatimiz

İstanbul Havalimanından başlayan Gagavuzya yolculuğumuzda ilk durak 1,5 saatlik bir uçak seyahatinin ardından Moldova’nın başkenti Kişinev oldu. Türkiye Moldova arasındaki anlaşma gereğince Türk vatandaşları pasaportsuz olarak yeni kimlikleri ile birlikte Moldova’ya seyahat etme hakkına sahip olmalarına rağmen, son zamanlarda pek çok Türk vatandaşı ülkeye kabul edilmiyor ve kapıdan geri gönderiliyor. Havalimanı pasaport kontrol noktasında geri dönüş biletinden nerede konaklanacağına kadar detaylı soru soruyorlar. Pasaport kontrolde bize de sorun çıkarmaya çalıştılar ancak bir dostumuzun daha önceden sınır kapılarına gönderdiği resmi yazı sayesinde ülkeye sorunsuzca giriş yapabildik.

Kişinev’deki bir günlük konaklamanın ardından istikametimiz Gagavuzya’nın başkenti Komrat oldu. Komrat, uçsuz bucaksız bir düzlüğün ortasına kurulmuş bir şehir. Şehre yaklaşırken sizi yine uçsuz bucaksız üzüm bağları karşılıyor. Şehre girdiğinizde Türk konsolosluğuyla karşılaşıyorsunuz. Konrat’ta konsolosluğu olan tek ülke Türkiye. Türkiye ‘ye dair diğer resmi kurum ise TİKA’ya bağlı olarak kurulan Yunus Emre Enstitüsü yerleşkesi. Şehirdeki diğer önemli kurum ise Komrat Devlet Üniversitesi. Üniversite’nin girişinde Gagavuzya için önemli simaların heykelleri var. Bu heykeller arasında eski Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel’in ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev’in de heykelleri var. Demirel’in Gagavuzlar için ne kadar önemli bir isim olduğunu aşağıda anlatacağız.

Gagavuzya’daki temaslarımıza geçmeden önce Gagavuz Türkleri ile aramızdaki yakınlığa ilişkin müşahhas bir iki örnek vermekte fayda görüyorum. Öncelikle Gagavuz Türkleri son derce duru bir Türkçe konuşuyorlar ve kendileriyle çok rahat bir şekilde anlaşabiliyoruz. Bir diğer husus yemeklerle alakalı. Moldova’nın gerçekten çok kötü bir mutfağı var, Türkiye’den giden Türklerin işlettiği restoranlar da dahil olmak üzere ciddi bir lezzet problemi var. Gagavuzya’da restoranda yediğimiz yemekler ise gerçekten damak tadımıza son derece uygundu. Hatta Kişinev’de Gagavuzlar tarafından işletilen ve Kişinev’in en elit restoranlarından biri olan Gök-Oğuz Restoran’da yediğimiz yemekler de tam bize göreydi. Gagavuz Türkleriyle soydaşlığımızı, kardeşliğimizi bu “damak tadı” uyumu bile tek başına ortaya koyuyor. Son husus ise daha ilginç; Gagavuz Türkleri Hıristiyan olmalarına rağmen yaratıcıya tıpkı Müslüman Türkler gibi “Allah” diyorlar. “Allah korusun”, “Allah izin verirse” gibi deyişler Gagavuz Türklerinin günlük yaşamlarının parçası haline gelmiş. Hatta Gagavuz Türklerinin yaratıcıya “Allah” demeleri diğer Hıristiyan topluluklar tarafından eleştiriliyor.

Gagavuz Türkleriyle Görüşmelerimiz

Komrat’ta bizi ağırlayan Gagavuz Türkleri, kendilerini Gagavuzya’nın bağımsızlığına adamış fedakar ağabeylerimizdi. İsimleri şimdilik bende saklı kalacak olan bu ağabeylerimizden Gagavuzya’nın mevcut ihtiyaçları ve Türkiye’den beklentileri konusunda çok istifade ettik.

Bundan yaklaşık 30 yıl önce Gagavuzya ve Moldova arasında ipler gerilince dönemin Türk Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel’in ön ayak olması sonucu Türkiye’nin müdahalesiyle Gagavuzya ve Moldova arasında bir antlaşma imzalanıyor. Bu antlaşmaya göre Moldova yönetimi Gagavuzya’nın iç işlerinde bağımsız olduğunu ve Moldova askerlerinin Gagavuzya topraklarına hiçbir şekilde girmeyeceğini kabul ediyor. Türkiye’de “garantör ülke” sıfatıyla bu antlaşmaya imza atıyor. Süleyman Demirel’in Gagavuzya için önemi burada başlıyor.

DSP-MHP-ANAP Hükümeti döneminde Gagavuz Türklerinin temsilcileri dönemin Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüşüyorlar. Devlet Bahçeli, Gagavuzya meselesine ciddi önem veriyor ve kendilerine yardımcı oluyor.  Devlet Bahçeli, Gagavuzya temsilcilerini “ilgili kamu görevlilerine” yönlendiriyor. “İlgili kamu görevlileriyle” yapılan görüşmelerde Komrat’a bir havalimanı yapılması ve bu havalimanı vasıtasıyla Türkiye’den Komrat’a her türlü yardımın doğrudan yapılması kararlaştırılıyor. Yine Gagavuz Türklerinin güvenliklerinin sağlanması açısından gerekli eğitimlerin verilmesi planlanıyor. Ancak 2002 yılında Türkiye’deki iktidar değişikliğinden sonra bu proje akim kalıyor.

Gagavuz Türkleri, Moldova yönetimine karşı siyasi mücadelelerini verebilmek için Bucak Partisi’ni kurmuşlar. Partinin ismindeki “Bucak” ifadesi çok önemli. “Bucak” ifadesi, Gagavuzların anayurdunu ifade etmektedir.

Görüştüğümüz temsilciler sadece Gagavuzya’nın bağımsızlığını kaybetmesinden değil Gagavuz Türklerinin kitlesel olarak dillerini ve kimliklerini kaybetmelerinden korkuyorlar. Mücadelelerini bunun için veriyorlar.

Gagavuz Türklerinin Türkiye’den üç (3) önemli beklentisi var;

Birincisi; yukarıda bahsettiğimiz anlaşma gereğince Moldova askerleri Gagavuzya topraklarına giremez ve Türkiye bu anlaşmanın garantör ülkesidir. Türkiye’nin bu anlaşmadan kaynaklanan “garantör ülke” vasfıyla bu konuda aktif rol oynamasını istiyorlar.

İkincisi; Gagavuzya’da sembolik de olsa Türk askerinin konuşlanmasını istiyorlar. “Burada meydanda üniformasıyla sadece 1 tane Türk askeri olsun, biz onun canını da koruruz, her ihtiyacını da karşılarız. Ama yeter ki bu topraklarda Türk askerinin olduğu görülsün”. Bu beklentilerinde de son derece haklılar çünkü Moldova askerlerinin son zamanlarda bazı Gagavuz köylerine baskınlar yaptıklarını ifade ettiler. “Burada Türk askeri olursa Moldova buna cesaret edemez” diyorlar.

Üçüncüsü; Türkiye’nin Gagavuzya’ya ekonomik yatırımlarını artırmasını, bölgede sanayi tesisleri açmasını talep ediyorlar.

Dördüncü ve son olarak da Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşüp taleplerini kendisine doğrudan iletmek istiyorlar.

Gagavuz Türklerinin, MHP’ye ve Devlet Bahçeli’ye bakışları son derece müspet. Taleplerinin Devlet Bahçeli’ye ulaşması halinde, Bahçeli’nin bu konuda olumlu girişimlerde bulunacağını düşünüyorlar. Yine kendileriyle ilgili problemleri çözebilecek tek kişinin Devlet Bahçeli olacağına inanıyorlar.

Bugün bize ve bütün milletimize düşen görev, Gagavuz soydaşlarımızı Avrupa’nın göbeğinde kendi kaderlerine terk etmemek ve vakit geç olmadan kardeşlerimize yardım etmektir.

“Sizden sokakları süpürmeniz istenirse, Beethoven’ın beste yaptığı gibi süpürün; Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün; Michalengelo’nun resim yaptığı gibi süpürün. Öyle bir süpürün ki, yürüyen ve uçan her şey ve herkes dursun ve ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin. ”  (Martin Luther King)