Yer, huzurevi. Üç yaşlı kadın, üçü de ölümden çok korktuklarını birbirlerine anlatmaktadırlar. Bir taktik geliştirmeye karar verirler. Azrail, canlarını almaya geldiğinde bebek taklidi yapacaklar, güya Azrail’i kandıracaklardır ve uzun yıllar yaşayacaklardır. Gün olur, Azrail’i karşılarında görürler. Planlarını uygulama vaktidir. Biri “Inga” der, ikincisi “Mamma”, üçüncüsü de bebek şivesiyle “Anne” der. Azrail, bu numaraya kanmaz, “Haydi çocuklar, atta gidiyoruz.” der. Kurtuluş yoktur.
Ölümle ilgili bir niteleme yapmayacağım, korkunç veya güzel demeyeceğim. Anladığım tek değişmez gerçek, dünyaya gelen her varlığın bir gün bu dünyaya veda edeceğidir.
Yahya Kemal, “Asude bahar ülkesi” demiştir, ölüm ve sonrasına. Cahit Sıtkı, “Her mihnet kabulüm, yeter ki gün eksilmesin penceremden.” diyerek ölmemek adına her türlü sıkıntıya razı olduğunu ifade etmiştir dizelerinde. Beyazıt-ı Bestami, “Kalbin her çırpıntısı, ecelin ayak sesleridir.” diyerek ölümle iç içe yaşadığımızı vurgular. Hz. Ebubekir, “Ölümü özüne sevdir, nasıl olsa gelecek.” uyarısında bulunur.
Ölüm, bugünlerde gündemimde daha çok yer alıyor. Ya yaşımız gereği ya da çevremizde ölenlerin daha fazla olması. Algıda seçicilik deniyor buna. Sanal veya gerçek, her gün birkaç sela sesi duymamış olmayayım. Ölen, ölüyor; daha iyi, belki daha kötü bir hayata uğurlanıyor. Arkada kalanlar, ağlaşıyor, bazıları hatıralarını, bazıları da servetini paylaşıyor.
Bize insani değerleri sayar mısın dense aklımıza sevgi, vefa, dostluk, fedakârlık, cömertlik… gelir de ölüm hiç gelmez. Halbuki ölüm, en etkili insani değerlerden biridir. Hiç düşünmeyiz bunu, ölümü hep acı veren yönüyle zihnimize kodlamış, hayatımıza indirmişizdir. Ölüm, beşere insanilik değeri katan büyük ve evrensel bir terbiyedir, mekteptir.
Kadın, açıkta yüzen oğluna bağırıyor, “Uzaklara gitme, dalgalara kapılırsın.”, direksiyondaki kocasına, “Çok hızlı gidiyorsun, kazaya sebep olacaksın.” diyor, her birini ölümle korkutarak daha aklıselim olmaya davet ediyor. Sevdiğimiz ya da değer verdiğimiz birini herhangi bir konuda dikkatli, uyumlu olmaya, öfkesini kontrol etmeye, yardımseverliğe, titizliğe, hassasiyete, sabretmeye davet ediyoruz; bu davetlerinin tamamının temelinde gizli veya açık ölüm gerçeği mevcuttur. Ölümü aklımıza getirdiğimiz anda elimizi, bizi ölüme götürebilecek her türlü zararlı durumdan çeker, davranıştan kaçınırız. Ölüm, hayatı ifrat veya tefrit seviyesinde yaşamaktan bizi kurtarır, daha makul bir dizeyde yaşamaya taşır.
“Nasıl olsa her şeyin zamanla sonu yok mu? / Ömür dediğimiz şey küsecek kadar çok mu?” denir bir şarkıda. Ölüm, bir sondur. Yaşadığımız sürede hep başkalarının sonunu görüyoruz. Bir gün başkaları da bizim sonumuzu görecek. O halde küskünlük, kavga, kırgınlık, ihtiras, intikam niye olsun? Sonlu bir ömürde sonsuz bir öfkenin, kinin, zulmün, haksızlığın hiçbir anlamı yok, demeli ölüm gerçeğini anlamlandırabilmiş her akıllı insan.
“At ölür, meydan kalır; yiğit ölür, şanı kalır.” denir. Öldükten sonra yaşama isteği her insanda, farklı derecede de olsa, mevcut. Son birkaç yıldır resim, filografi sanatıyla meşgul oluyorum. Eser bitince karşısına geçip eserle övünüyor, bir taraftan da eserlerimle hatırlanacağımı düşünüyorum. İsmen, uzun soluklu yaşama arzusu bu. Bu kuvvetli duygunun tatmini için inancımızda üç miras türü tavsiye edilmiştir:
Birincisi, sadaka-i câriye, yani hayrı devam eden iyiliktir. Herkesin faydalandığı ve varlığı devam ettiği müddetçe sevabı da devam eden her çeşit hayır vakıfları bunun örneğidir. İkincisi, sâlih amel, kendisinden insanların sürekli faydalandığı ilimdir. İnsanın öğrendiği ilmi, elde ettiği bilgiyi başkalarına öğretmesi en büyük hayırlardan biridir. Üçüncüsü, arkasında kendisine dua edecek sâlih evlattır. Salih evlatla kastedilen Müslüman evlattır. Anne babaya düşen en önemli görev, çocuklarını iyi bir Müslüman olarak yetiştirmektir. Böyle bir evlat, ölümlerinden sonra anne babasına kendisi dua ettiği gibi, başkalarının da dua etmesine vesile olan işler yapar.
Ölüm, bedensel olarak dünya hayatındaki son eylemimizdir. Bu eylem, bir yönüyle değerlerimize de değer katar. Ne için ne uğruna, nasıl öldüğümüz de önemlidir. Adalet, hakkaniyet, vatan, kutsal inançlar uğruna ölmek, kişiyi de kişinin değerlerini de ölümü de yüceltir, mübarek kılar. Bu tür ölümler, ne güzel ölümlerdir. Onlar, bizim öldü zannettiğimiz dirilerdir.
Bazı filmlerin işkence sahnelerinde “Ölümlerden ölüm beğen.” denir, işkenceye devam edilir. Ölümlerden ölüm beğenmek bize bırakılsaydı siz hangisini tercih ederdiniz?
İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir, cümlesi hayatımızı tanzim etme adına oldukça etkili bir söz.
Milletlerin özgeçmişinde tarihe damgasını vuran olaylar, bu olayların yaşandığı yer ve nedenleri vardır.
Türk milletinin de yakın tarihine damgasını vuran, devletimizin aldığı kararla milli menfaatlerimiz uğruna savaşa girdiğimiz, nice evlatlarımızı şehit verdiğimiz bir olay vardır ki, o da Kıbrıs adasında yaşayan soydaşlarımızı topyekûn ölümden kurtarmak için verdiğimiz mücadeledir. Bu mücadelenin başladığı tarih 20 Temmuz 1974’tür.
20 Temmuz 1974:
Bu tarih, Şanlı Türk Ordusunun bundan 50 yıl önce ülkemizin milli menfaatlerini korumak ve ata yadigârı vatan topraklarında yaşayan soydaşlarımızı, Rum mezaliminden kurtarmak için 96 yıl sonra yeniden Kıbrıs adasına ayak bastığı tarihtir.
Bu tarih, Türk Milletinin şanlı tarihine altın harflerle kazınmış, hürriyetine kavuşmak adına bir avuç Kıbrıs Türkünün adada ki varoluş mücadelesini anlatır.
Bu tarih, tarihin hiçbir döneminde Kıbrıs Türkünün Rumlara diz çökmediğinin, gerektiğinde vatanı için seve, seve hayatını feda ettiğini gösteren nice kahramanlıkları barındırır.
Bu tarih, Yunanistan’ın enosis hayalinin Kıbrıs adasında paramparça edildiği, Türk’ün bileğini hiçbir zaman bükemeyeceğinin de ispatıdır.
Şimdi, sadece gerçeklere bakarak 50 yıl öncesinin Kıbrıs’ına bir bakalım:
1950’li yıllarda başlayan Rum baskısı iyice artmış, 1963 yılında yapamadıklarını 1974’te gerçekleştirmek üzere Rumlar; adada yaşayan Türk toplumuna her türlü mezalimi, işkenceyi, ambargoyu uygulayarak adanın Yunanistan’a bağlanması için akla gelen tüm kötülükleri yapmaktadırlar.
Türk tarafı ise ellerinde yok denecek kadar yetersiz silahları ile evlerini, mallarını, canlarını, namuslarını korumak adına gece gündüz demeden mücadele etmekte, Rum canilerine karşı koymaya çalışmaktadır. Ancak Rumların baskısı öylesine artmıştır ki, Kıbrıs Türk’ü neredeyse son nefesini vermek üzeredir. Ada adeta bir kan gölüne dönmüştür…
Ya Türkiye? Türkiye adada yaşananlara nasıl bakmaktadır?
Ana vatan Türkiye adada yaşananlara kayıtsız kalmamış, 1959-1960 Londra ve Zürih antlaşmalarının kendisine tanıdığı garantör ülke sıfatıyla tüm dünya ülkelerinin adada yaşananlara dikkatini çekmiş, özellikle BM ile diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’a yaşananlara müdahale edilmesi gerektiği ikazını yapmıştır.
Ancak hiçbir ülke Kıbrıs’taki olaylara müdahil olmayınca Türkiye yasal müdahale hakkını kullanarak, Kıbrıs Türk’ünün Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmasına mani olmak adına adaya müdahale etmiş, kısa bir zaman sonrada adaya barışı getirmiştir.
Yukarıda sırladığım gerçeklerin dışında 50 yıl öncesinin Kıbrıs adasında başka bir şey yaşanmamıştır. Bugün Türkiye adayı işgal etti yalanını öne sürenlere tarihin gerçek sayfaları da bu cevabı verecektir.
Pekiyi 50 yıl sonra bugün bu tarih bize neleri hatırlatmakta, neleri anlatmaktadır?
Öncelikle 50 yıl sonra bugün vatan toprağımız Kıbrıs adasında 41 yıldır her türlü kurum ve kuruluşu ile yaşayan bir devletimiz vardır. Adı: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetidir.
Kimi Rum iş birlikçileri, kimi kafadan bacaklı köşe yazarları, Türkiye’nin dışında ‘’hiçbir ülkenin tanımadığı böyle devlet mi olur?’’ Deseler de; Kıbrıs adasında bedeli Şehitlerimizin kanıyla, canıyla, Gazilerimizin alın teriyle ödenmiş. Ay yıldızlı al bayraklarımızın dalgalandığı, hudutları, Mehmetçiklerimizle, Mücahitlerimizle korunan yüzbinlerce kardeşimizin yaşadığı bir vatan toprağımız vardır.
Pekiyi 50 yıl önce soydaşlarımız Kıbrıs’ta onca insanlık dramı yaşarken, 20 Temmuz 1974’te Türkiye adaya müdahale etmeseydi neler olacaktı?
Öncelikle adada kalan 80 bin civarındaki Türk, tıpkı bugün İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yaptığı gibi soykırıma uğrayacak, çocuk, kadın, yaşlı demeden hunharca öldürüleceklerdi.
Sadece bu insanlık dramı mı yaşanacaktı?
Tabii ki hayır!
Türk Milletinin milli davamız dediği Kıbrıs konusu kaybedilecek, ata yadigârı vatan toprağımız elimizden kayıp gidecek, ülkemizin batısında Yunanistan’ın kontrolündeki Ege adalarından gelen tehdidi yetmiyormuş gibi ülkemizin güneyi Yunanistan tarafından kuşatılmış olacaktı.
Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan’da kurulmuş olan denge bozulacaktı.
Özellikle orta doğuya yönelik stratejik yönden büyük önemi olan Kıbrıs adası Yunanistan’ın eline geçecekti.
Bugün mavi vatan dediğimiz Akdeniz’de bize ait münhasır bölgelerde bulunan zengin enerji kaynaklarında hiçbir hak iddia edemeyecektik.
Böylesine önemli bir adanın gözden çıkarılarak feda edilmesini Türk Milleti asla affetmeyecekti.
Değerli okur:
50 yıl sonra bugün, 50 yıl önce Kıbrıs’ta yaşanan o acılı ama sonu sevinçli, şan ve şeref dolu günleri ne kadar anlatabiliriz?
Genç nesillere böylesine önemli bir konuyu kısacık bir makaleyle anlatmak, hatırlatmak mümkün müdür?
Ancak şu gerçeği her Türk vatandaşının bilmesi gerekir. O da vatanı olmayanların yeryüzünde yaşam hakları da yoktur.
Vatan, bizi biz yapan en önemli değerdir.
Çıkarın kimlik kartlarınızı bir kez daha bakın ona; devletinin adı yazmasaydı, üzerinde ay yıldızlı bayrağın olmasaydı adın soyadın yazsa ne olur, yazmasa ne?
İşte Kıbrıs’ta yaşanan gerçek de budur.
20 Temmuz 1974’te Türk’ün vatanım diye bellediği topraklara göz dikenlere hak ettikleri cevap verilmiş. Kıbrıs Türk vatandaşlığının bedeli 50 yıl önce şehitlerimizin kanıyla, canıyla ödenmiştir.
Böylesi bir olay ile karşılaşıldığında, nice 50 yıllar geçse yine aynı cevap verilecektir.
(Bu yazım vesilesiyle Kıbrıs Milli Davamızın adadaki liderleri başta rahmetli Dr. Küçük ve Rahmetli Denktaş olmak üzere, 20 Temmuz 1974’te Türk Ordusunun Kıbrıs’a müdahale kararını veren Başbakan rahmetli Ecevit ile yardımcısı rahmetli Erbakan’ın ve bu uğurda hayatlarını feda eden şehitlerimizin aziz hatırları önünde saygı ve minnetle eğiliyor, Gazi ve Mücahit Gazi kardeşlerimi sevgiyle selamlıyorum. Vatan onlara minnettardır.)
ABD Eski Başkanı ve Kasım 2024’te yapılacak seçimde favori ABD Başkan adayı olan Donald Trump’a 14 Temmuz günü suikast teşebbüsü oldu.
Bu girişim tam da 15 Temmuz 2016 darbe girişimi yıldönümünden bir gün önceye rastladığı için zihnimizde bazı çağrışımlara yol açtı.
Dünyanın ekonomi, siyaset, bilim ve sanat alanında bir numaralı belirleyici gücü ABD’dir. Burada gerçekleşen suikast girişiminin arkasında ne olduğunu anlamak kolay değil.Sonraki yıllarda da en gerekli bilgileri öğrenebileceğimizi sanmıyorum.
Kurşunun Trump’ın kulağını delmesi suikastın ciddiyetini göstermekte. İlk bilgilere göre suikastçının bulunduğu yere uzun namlulu silahıyla çıktığı görülmüş, ihbar edilmiş ve fakat sahnenin tam karşısındaki tek binanın tepesinden ateş etmesine mani olun(a)mamış. Bir güvenlik zafiyetinden çok bilinçli bir yol verme izlenimi edinilmekte. Suikastçının keskin nişancı güvenlik görevlilerince derhal öldürülmüş olması Trump’ı yok etmek isteyen ekibin bulunmasını zorlaştıracak.
Bu tür olayların arkasında olan bitenleri öğrenmek pek mümkün olmuyor. 1963’te ABD Başkanı J.F. Kennedy’nin silahlı suikastla öldürülmesinin arkasındaki sır perdesi hala aralanmış değil.
Bizde de 15 Temmuz’un 8. Yılında darbe girişimine dair ortaya çıkan soruların çoğuna cevap bulunamadı. Bu olayların arka planını bilen çok az sayıdaki insan olduğuna ve fakat bunların halk kitlelerine açıklanmadığına inanıyorum. Turgut Özal’a yapılan suikast girişiminin arka planını Özal öğrenmiş fakat halka açıklamamıştı.
**********************
ABD Derin Devleti mi?
Suikast girişimi olmadan yazdığım son yazımda Trump hakkında “devletin kurumsal yapısı ile çalışmayı sevmeyen, çoğu zaman kuralları hiçe sayan bir Başkan idi” demiştim.
ABD kuvvetler ayrılığının en sert şekilde uygulandığı ve çok güçlükurumları olanbir devlet. Trump’ın yönetim tarzı bu güçlü kurumları rahatsız ediyordu.
Ayrıca ABD’de Başkanlar değişse bile devletin temel politikalarını belli bir yörüngede tutan bir “derin devlet” veya “müesses nizam” olduğu söylenir. Bahsettiğimiz resmi kurumlar ve Başkan Biden ile uyumlu bir çalışma içinde olan derin devletin de Trump ile çatıştığı biliniyordu.
Trump, hakkında ileri sürülen suçlamalar sebebiyle, “hakim karşısına ikinci kez çıkarak” tarihe geçen ilk eski başkan.
Daha bir yıl önce Trump, “2024’te yeniden başkan olduğumda,derin devleti tamamen yok edeceğim” demişti.
Sadece bu sözleri olsa neyse… Trump ABD’nin temel dış politikalarında da şiddetli bir değişim vaat ediyordu. Mesela “Ukrayna- Rusya savaşını Ocak 2025’teki Yemin Töreni’nden dahi önce ve 24 saat içinde sonlandıracağını” ileri sürmüştü. “Putin’le görüşerek bu savaşın sonlandırılması” hangi şartlarda olacak ve ABD bundan ne kazanacak bilinmiyor. Ama ABD “derin devletinin” buna kolay kolay izin verebileceğini düşünmemek gerekir.
Trump bütün “aykırılığına” ve “delice” olduğu ifade edilen tavırlarına rağmen bir çetin ceviz. Üzerine atılan suçlamalara karşı ayakta kalmayı başardı ve halkta karşılığı yüksek. Anketlere göre de seçimi Trump kazanacak.
Bu sebeplerle hukuki ve siyasi yollarla yenilemeyen Trump’ın suikastla ortadan kaldırılmak istendiğine inananlar çok.
Ancak suikast girişiminin başarısız olması Trump’ın ABD Başkanlığına yeniden seçilmesini garantiledi gibi.
**********************
Yargı Yoluyla Olmayınca
Yakın zamanda ABD’de “en üst mahkeme” olarak kabul edilen Supreme Court tarihi bir karar aldı. “Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Yüksek Seçim Kurulu’nun ve Danıştay’ın görevini tahayyül edin. Ardından bu üst düzey mercilerin görevlerini tek bir üst mercide toplayın. İşte bu ortaya çıkan “Supreme Court” yani En Üst Mahkeme.”
Bu kararla ABDBaşkanları için resmî görevlerinde cezai bağışıklık getirildi. Böylece Trump üzerine atılı suçlardan yargılanamayacak. Çünkü “bu suçlar resmî görevi kapsamında değerlendirilebilir.” Ayrıca “Trump başkan seçilirse, o zaman kendi suçlarını affetme yetkisine de sahip olacak.”
Bu konuda daha geniş bilgi için Yeniçağ Gazetesinde Ramazan Akgün’ün, Kaliforniya Barosuna kayıtlı Avukat Ahmet Yavuz Uşaklıoğlu ile yaptığı röportajı okumanızı tavsiye ediyorum. https://www.yenicaggazetesi.com.tr/trumpin-yargiclari-abd-adaleti-819115h.htm
“ABD’nin En Üst Mahkemesinin Trump’a attığı bu can simidinden” sonra Trump’ın suikastla ortadan kaldırmak seçeneği devreye sokulmuş olabilir.
**********************
15 Temmuz Darbe Girişimi
Doğru Parti Kurucu Genel Başkanı Rıfat Serdaroğlu’na göre, “15 Temmuz Darbe Girişimi, Türk Tarihinde ilk kez; Yabancı bir devletin (ABD) istihbarat kuruluşu (CIA), Onun emrine girmiş satılmış bir silahlı terör örgütü (FETÖ), İktidarın bir bölümünün işbirliği ile, Cumhuriyete, onun değerlerine ve demokratik rejime karşı yapılmış bir saldırıdır.”
Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi Başkanlığı açıklamasında ise “Türk demokrasisini hedef alan bu hain girişim, Türk halkının demokrasiyi ve seçilmiş iradeyi korumak için gösterdiği destansı direnişle geri püskürtülmüştür” denilmekte.
249 vatandaşımız öldürüldüğü, 2195 vatandaşımız yaralandığı 15 Temmuz’da, 36 darbeci öldürüldü, 49 darbeci de yaralandı. Bu kadar vahim bir olayın arka planında olanlardan hala yeterli bilgimiz yok.
Erdoğan “Bundan dolayı hem Rabbimize hem milletimize verecek hesabımızın olduğunu biliyorum” demesine rağmen bu olaydan hukuken sorumlu tutulmadığı gibi, O’nun için siyasi bir maliyeti de olmadı. Hatta bu sayede tek adam güç ve kudretinikazandı.
****
Bu girişimin arkasındaki güç darbenin başarılı olmasını istedi de başarılı olamadı mı? Yoksa baştan başarısız bir darbe girişimi olması mı planlanmıştı?
15 Temmuz yıldönümünde, bu sorunun cevabını ve şu üç konu üzerinde düşünmek yararlı olacaktır:
Darbenin oluşundaki gariplikler, “çok acemi işi bir darbe” görüntüsü…
Abdurrahman Dilipak’ın “hükümet 4 ay önceden darbe olacağını bütün ayrıntıları ile biliyordu” açıklaması…
Darbe sonrası kullanılan olağanüstü yetkilerleelde edilen sonuçlar… “Allah’ın lütfu” söylemi…
Yıldönümleri birer muhasebe ve ders çıkarma vesilesi olmalı.
Kâinatın miftahı / anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de, mânen kapalıdır. Cenabı Hak bütün o kapıları ve kenzi mahfiyi / gizli hazineyi açan “Ene” / “Ben ve benlik” namında bir miftahı / anahtarı, insanın eline vermiştir.
Fakat, Ene de kapısı kapalı bir muamma ve bir bilmecedir. Bunun kapısı açılırsa, kâinatın da kapıları açılır.
Evet, Cenabı Hak insana bir Benlik, bir nevi / bir çeşit hürriyet vermiştir ki, Cenabı Hakkın Rububiyetine / terbiye ve idare edişine ait evsaf / nitelik ve özellikleri bilmek için; onu mevhum / vehmî ve hayal ürünü, farazî / var sayılan bir vahidi kıyasî / ölçü birimi yapsın.
İnsanın mahiyetinde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan “Ene” / “Ben ve Benlik” şuurunun, iki vechi / iki cihet ve yönü vardır.
Ki, biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız ilim ve irfan edinme yeteneğine sahiptir. Fakat fâil / yapan değildir. Diğer vechi ise şerre / kötülüğe bakar. Bu vecih ve yönüyle kendini fâil / yapan bilir.
Ene’nin mahiyeti / içyüzü mevhume yani vehmîdir. Rububiyeti / terbiye ediciliği hayalîdir. Vücudu bir şeyi hâmil / taşıyıcı ve yüklenici olamaz.
Ancak mizanü’l-hararet / sıcaklık ölçen termometre gibi, Vâcibü’l-Vücûdun / varlığı zarurî ve kendinden olan Allah’ın Rububiyetine / Rablığına ait muhit ve mutlak / her şeyi kuşatan sıfatlarını bilmek için, bir mizan / terazi vazifesi / görevini görüyor.
Eğer insan benliğine mizan / terazi nazarıyla bakarsa; kâinattan zihnine akıp gelen afâkî / dışa dönük malûmatı kendi malûmatı ile, İlahî sıfat ve tasarrufları da kendi sıfatlarıyla tasdik eder. Yine merciine / merkez ve kaynağına iade eder. Ve bu sayede bihakkın / hakkıyla emaneti ifa etmiş / yerine getirmiş olur.
Fakat kendisine müstakil / bağımsız nazarıyla bakmakla, kendini mâlik itikat eder / mâlik sanırsa emanete hıyanet etmiş olur. Zira semavat / gökler ve arzın / yerin; hamlinden / yüklenmesinden korkarak imtina ettikleri / kaçındıkları cihet Ene’nin işte bu cihetidir.
Çünkü dalâletler / azmalar, şirkler / Allah’a ortak koşmalar, şer ve kötülükler hep bu cihetten doğarlar.
Eğer vaktiyle o Ene’nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür; insanın vücudunu yutar.
Eğer milletin de enaniyet / bencillik ve egoistliği inzimam eder / eklenirse, Sâni’in / Sanatlı Yaratan Allah’ın emrine karşı, mübarezeye / çatışma ve kavgaya başlar. Tam mânasıyla bir şeytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı / sebep ve vasıtaları da, o kıyasa dâhil eder. Büyük bir şirke düşer.
Velhasıl:
Allah’ı tanımak isteyen, evvel emirde, önce kendini tanımalı.
Evet, Allah’ı tanımak insanın kendini tanımasına bağlı.
Çünkü:
Allah’ın Zâtı’na yol yok. Zira:
“İdraki maalî (yüksek şeyleri anlamak) bu küçük akla gerekmez!
Zira bu terazi, o kadar sıkleti (ağırlığı) çekmez!”
Fakat Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellisinden; Allah’ın Zâtına değil ama;
İsim ve sıfatlarının tezahür ettiği / zuhûr edip göründüğü masdar ve mekânlara yönelerek;
Irak’a bağlanma kadersizliğine uğrayan 3 milyon Türkün simgesel ismi “Kerkük”tür. Geleneklerini, Türklüklerini, töre ve inançlarını “Kerkük” ismiyle dile getiren Türklerin çilesi, Türk olmanın bedeli, karanlık ve ıstırap dolu günleri 1. Dünya Harbinden sonra harp galibi İngilizlerin 25 Ekim 1918 yılında Kerkük şehrine girmeleri ile başlamıştır. İngilizler Kerkük’te, Kerküklüler tarafından nefretle, tepkiyle karşılanır. İsmini tespit edemediğimiz 17-18 yaşlarındaki genç, bir gece ecdat yadigârı tarihî taş köprünün kala tarafındaki başında köprüden geçmek isteyen İngiliz askerlerine karşı gelir, önlerinde durur, askerlerin saldırısına uğrar. Bu meçhul delikanlı Kerkük’ün ilk şehididir. Bu, ilk katliamdır. Dükkânlar yağmalanır, saldırılar olur ve o günden itibaren de Türk toplumundan kurtulma plânları hazırlanır.
Osmanlı’dan sonra Türkler bu duruma bir türlü inanamadılar, Türk-Osmanlı ataları gitmiş, yerine hiç tanımadıkları, görmedikleri İngiliz yanında Arap gelmiş. İnanmak istemediler. Gerçekleri kabul etmek pek acı geliyordu. Her taraf yabancı askerle dolmuş: Asûrîler, Ermeniler, İngilizler, Araplar… Çarşıda pazarda küçük küçük sürtüşmeler, olaylı günler derken 4 Mayıs 1924 Kurban Bayramının arife günü sabahı bir grup asker bir dükkândan parasız şeker ister. Dükkân sahibi vermez. Çıkan tartışmada Türk olan dükkân sahibi, İngiliz askerini döver. Kısa bir müddet sonra silâhlanarak şehre dönen bu müstevlî askerler, önlerine çıkanı, çoluk çocuk kadın demeden kurşunlarlar ve kaleden makineli ile hamama gidenleri da tararlar. Dükkânlar yağma edilir, yakılır. Yüzlerce insanın şehit edildiği bu ikinci katliam sırasında Misak-ı Millî içersinde olan Musul vilâyeti sorunu henüz çözülmemişti. Ama hiç kimseden ses çıkmaz. Bugün buralarının Kürtler ve birçok Avrupalı dostlarımız tarafından mesnetsiz, belgesiz Kürdistan toprağının uzantısı olduğu iddia edilmektedir, İngilizler bunun doğruluğuna inanmış olsalardı, katliamı kınayan bildiriyi Türkçe yerine Kürtçe yazıp dağıtırlardı. Buralar Türk topraklarıdır. Bu toprakta yaşayanlar da Türktür. Katliamların bir nedeni de budur.
Olaylar öyle hızlı gelişti ki, 1926 Ankara Antlaşması ile Musul vilâyeti Irak’a bırakıldı. Bugün Anavatanın 1. derecede sorunu hâline gelen, daha önce Sevr’de saptanmış Güneydoğu sınırı kabul edildi, Musul vilâyeti nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Kerküklüler (her ne hikmetse bu Türkler, yıllar sonra bugün Türkiye’de Türkmen oldular) kayıtsız şartsız, kendilerine sorulmadan Irak’a bırakıldı. Petrol hissemiz 5000 İngiliz altını karşılığında satıldı. Böylece hem candan hem maldan olduk.
Yıllar geçmiş, 1930 yılına gelinceye kadar, kaybedilen fırsatlar değerlendirilmem iş, padişah ve sülâlesi Türk vatandaşlığından çıkarılmış, Memâliki Şahane üzerindeki hak, hukuken elden gitmişti. 1933 yılına gelindiğinde üçüncü KATLİAM Irak Kralı Faysal ve Türk düşmanı, İngilizlerin sadık adamı Nuri Said Paşanın hazırlığı ile Kerkük ve Musul’da olur. Binlerce Türk öldürülür, dükkânlar, evler, iş yerleri yağma edilir. TERK EDİLEN, TÜRKLÜK HASRETİ ve AŞKI İLE YANAN BU TÜRKLERİN BUGÜNE KADAR DEVAM EDEN DUYGULARININ ve AKAN KANLARININ KARŞILIĞI KUTSAL TÜRK KANININ DÖKÜLMESİ Mİ OLMALIYDI?
1944; 2. Dünya Harbi bitmiş, petrol şirketinde çalışan işçiler, akşam iş çıkışlarında, Kerkük’ün zeytinlikle bilinen ve işçilerin güzergâhı üzerinde bulunan Gâvur Bağı yakınında, sebepsiz yere polis kuvvetleri tarafından saldırıya uğrarlar. Yine ölü ve yaralı Türkler… Neden niçin, kimse yorum yapamaz. Türk düşmanlığının altında yatan gerçeği açık olarak kimse öğrenemez. Bu bir işçi hareketi mi idi? O yıllarda böyle bir hareketten hiç kimsenin ne bilgisi ne de haberi vardı. İngiliz petrol şirketi işçileri arasında bir hayli ASÛRÎ vardı. Bunlar İngilizlerin sadık uşakları idi. Bunlar mı hâdise çıkarmıştı? Olabilir! Ne olursa olsun, ölen ve yaralananlar Kerküklülerdi; zarar gören, toprağında kanı akan yine Türklerdi. Bu katliam, Kerkük tarihindeki 4.üncü katliamdır. Gâvur Bağı katliamı olarak anılmaktadır.
1958 yılına kadar geçen zaman içersinde Bağdat Paktı’na giren Irak, dolaylı da olsa Türklere bir rahatlık sağlamış oldu. En azından Türkiye’ye tahsil için gelenler oldu. Bunlar anavatanda o günlere kadar az bilinen Kerkük’ü tanıtma imkânı buldular.
Kraliyet artık İngilizlerin işine gelmiyordu. Hâdiseler, öğrenci ve işçi olayları görülmeye başlamıştı. Bunlar bazen kanlı çatışmalara kadar varıyordu. Türkler bu olaylara karışmamaya özen gösteriyordu. Çünkü biliyorlardı ki kabak başlarına patlarsa karşılığı pahalı ödenir.
Hukuksuzluk yaratanlar Arap ve Kürtlerdi. General Kasım, 14 Temmuz 1958’de tam techizatlı ordusu ile Lübnan’a gitme emrini almıştı. Lübnan yerine sabaha karşı Bağdat’a girerek yönetime el koydu. O gün İstanbul’da beklenmekte olan Kral Faysal ve Nuri Sait Paşa öldürüldü. O güne kadar hiç tanınmayan bir general olan Kasım, Irakta ihtilâl yapmıştı. O gün bugündür Irak halkı huzura kavuşmamıştır.
On yıldır Rusya’da bulunan Molla Mustafa Barzanî af edildi. Bağdat’ta törenle karşılandı ve silâhlı adaaları ile krala ait bir kasırda yerleşti.
Kerküklülerin kâbus dolu günleri de bundan sonra başladı.
1958-1959 arasındaki zaman içersinde, Kerkük ufkunda birçok olayların ilk belirtileri görülmeye başlamıştı. Ama Türkler gözlerini açıp her nedense bu tehlikeyi göremediler. Eski tehlikeli günleri hatırlamadılar. İhtilâlin üçüncü günü ilân edilen geçici anayasada Irak Cumhuriyetinin, Arap ve Kürt ortaklığından ibaret olduğu, Türklerin, Asûrî ve Ermeniler gibi azınlık statüsünde yer aldıkları ilân edilmişti. Türk değil, Kasım’ın tabiri ile Türkmen olmuşlardı artık.
Sağlam sosyal ve kültürel temele dayanan Türklerin varlığı, sol eylemli Kasım taraftarları ve Kürtler için tehlikeli görülüyordu. Servet düşmanlığı, sınıf ayrımcılığı Türk töresinde yoktu, iltifat göremiyordu, görmemişti. Moskova’dan yeni dönen, düşüncelerine, aldığı talimatların uygulanmasına en büyük engelin sağlam yapılı Türkler olduğunu bilen Molla Mustafa Barzanî, Kasım rejimi ile bu konuda hemfikir idi. Plânlar bu doğrultuda beraber hazırlandı. Kerkük’te katliam yapılacaktı.(1) 4000’den fazla tutuklu Türk serbest bırakıldı. Kerküklüler buna bir mânâ veremediler. Halbuki en ince detayına kadar katliamın plânı hazırlanmış, silâhlı Kürtler şehre yerleşmiş, belli ve ileri gelen kişilerin ev adresleri tespit edilmiş ve komünist Türk düşmanı Garnizon Komutanı Davut El Cenabî Kerkük’ten ani olarak uzaklaştırılmıştı. Türkler iyi organize olmadan, tam birleşmeyi sağlamadan ve lidersiz olarak 14 Temmuz 1959, ihtilâlin birinci yıl şenliklerine katılırlar. İlk kurşun sesi, arkasından 3 gün sokağa çıkma yasağı, yerde sürüklenenler, elektrik direğine asılanlar, diri diri gömülenler, aileleri önünde kurşunlananlar, Ata’lar ve Osman’ların şehadeti. Her zamanki gibi de yağmalar, yakmalar, yıkmalar.
Tarihe geçen bu en büyük katliama karşı Türkiye’de ilk tepki olarak merhum Enver Yakuboğlu’nun öncülüğünde yapılmak istenen basın toplantısına güvenlik kuvvetleri tarafından müsaade edilmedi. Konuya yasak konuldu. Yasak 1960 askerî darbesinden sonra kaldırıldı. Bilgi ve katliam resimleri ondan sonra basına intikal etti. Bizler de o gün polisle tanışmış olduk. Türkiye radyoları “Kerkük’te meydana gelen olaylarda İngiliz kolonisi zarar görmemiştir” haberini verirken Kerkük’te “TURANÎ’LERE (Turancılara) ölüm, Kerkük Kürtlerin başkenti olacak” çığlıkları arasında Türkler yerlerde sürükleniyordu ve işin acı, acı olduğu kadar da düşündürücü olanı İsrail Radyosunun gerçek haberi dünyaya ilân etmesiydi. İşte Kerkük katliamının ibretle okunan kısa hikâyesi.
15 Ocak 1980: Irak Devrim Komuta Konseyi Mahkemesi huzuruna tutuklu 4 kişi çıkar. Suçları, Türk olan 3 milyon insanın insanî, hukukî haklarını, yasal çerçeve içersinde ve Irak anayasasına uygun olarak, ellerine, Kürtler gibi silâh almadan, kan dökmeden savunmaktı. Ama o ülkede Türk’üm demenin karşılığının idam olduğunu bilmelerine rağmen Türk’e yakışır vakar içersinde, biri dövülerek, 3’ü idam edilerek şehadet şerbetini içerler. Durum Türkiye’deki siyasî iktidara iletilir. Cevap: “evet, haber doğrudur, başımız sağ olsun!”. Verilen cevap aynen öyle idi: başımız sağ olsun. Daha enteresanı, 28 Şubat 1980, TV’de dış ilişkilerle ilgili bir basın toplantısında Dış İşleri Bakanımız bir gazetecinin, “5 kişinin idam edildiği, 5 kişinin daha idam edileceği haberini almaktayız, doğru mudur?” sorusuna karşılık “Türkiye bir karar vermiştir (ne kararı ise?), biz ancak iyi dileklerimizle Türk kamu oyunun hassasiyetini iletebiliriz. İlettik, ama onlar dinlemediler ve 5 Türk’ü astılar” cevabını verir. (Şehit olanlar 5 değil, Kerkük’ün lider kadrosu olan 4 kişi idi).
Katliamların en vahşetlilerinden biri de Altunköprü katliamıdır. O da özetle şöyle gelişir: Irak ordusu 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal eder. Müttefik kuvvetler 13 Ocak 1991 sabahı karşı saldırıya geçer. Bağdat bombalanır. Irak kuvvetleri perişan hâlde geri çekilir. Arkalarında kendilerine yakışır bir şekilde yağma, kan ve yangın bırakır. Ülke büyük bir kaos içine girer. Açlık ve sefaletin yanında, güneyinde Şiîler, kuzeyinde Kürtler ayaklanır, 18 Mart 1991’de Kerkük, Kürtlerin saldırısına uğrar. Kürt kuvvetleri tarafından bütün resmî yerler ve şehir işgal edilir. Tapu, nüfus müdürlükleri, kütüphane ve arşiv merkezleri yakılır, yağma edilir. 26 Mart tarihine kadar dükkânlar, evler yağmalanır. Kerkük’ün Kürtlerden kurtarılması ve ayaklanmanın bastırılması için Irak kuvvetleri harekete geçer. 26 Mart 1991’de Türk kasabası olan Tuzhurmatu’ya giren Iraklı askerler, önlerine çıkan Türkleri kurşuna dizer. Tazehurmatu bucağında da Irak ordusu, masum Türkleri kurşuna dizmekle kahramanlık gösterir. Kerküklüler, Irak ordusunun yaklaşmasından paniğe kapılırlar. Binlerce Türk Altunköprü üzerinden bir an önce Türkiye sınırına varmak için kaçmaya başlar, Irak Ordusu peşlerindedir. 27 Mart 1991’de Irak ordusu, kendi toprağı saydığı Kerkük’e girer. Her zamanki gibi gereken şiddet görülür. 28 Mart 1991’de Irak birlikleri Türk kasabası Altunköprü’ye varır. Kürtler kaçar, kahraman Irak Ordusu kahramanlığını gösterir, 100’den fazla Türkü DUVAR dibinde toplar ve kurşuna dizer. Tam bir katliam. Tarihe geçen kara, utanç verici bir leke.
Katliamlar bugüne kadar devam etmektedir.
14 Temmuz 1959 katliamı münasebeti ile bir özet sunmaya çalıştık. Yüreğimiz yandı, eski günleri hatırladık. Gelecek günler neler gösterecek? Ümitliyiz, Millî Devletimiz ve şanlı ORDU’MUZ sayesinde hasretimiz, özlemimiz, doğru teşhis ve uygulama ile yakın zamanda gerçekleşecektir. Türk’ün şanını, kutsal bayrağını Türk yurtları ve başta Kerkük hasretle beklemektedir.
Dr. Nefi Demirci
“Kerkük’ün Siyasî Tarihi” kitabımızda katliamın detayı yazılmıştır.
Merih Demiral’ın, sevindiğimiz golünden sonra yaptığı bozkurt işareti geçen haftayı doldurdu. Bırakın kurdu hele boz renklisini, Türk kelimesi sarf edildiğinde bile asabı bozulup “Irkçı! Irkçı!” diye çığlık atmaya başlayan çevreler, sağ olsunlar, tartışmayı daha da şiddetlendirdi. Bir Türk milliyetçisi olarak hem Demiral’a hem aleyhtarlara teşekkür ederim. Aleyhtarlar olmasaydı bu konu bu kadar alevlenmezdi. Onların sayesinde bozkurt hatırlandı ve bu sembole duyulan sevgi yükseldi, yayıldı.
Tartışmalar sayesinde yıllar önce TRT’nin bir millî mücadele gazisi ile yaptığı röportaj akla geldi ve sosyal medyada tekrar tekrar yayımlandı. M. Ali Soy, Kuvayı Millîye’den başlayarak millî mücadelenin her aşamasında bulunmuş bir gazi. Nihayet Büyük Taarruz’da, Tınaztepe’de kolunu kaybetmiş. O anlatıyor. 26 Ağustos, gece, sabaha karşı cepheye doğru yürüyüşteler. “Sancağımızın önünden bir kurt geçti. Asker bağırdı, ‘Zafer bizimdir!’” Bu röportajı daha önce görmemiştim. Epey eski olmalı. Görüntü siyah-beyaz. Renkli televizyon bize 1980’lerde gelmişti…
Ali Beg Hakim
O program beni daha da eskilere götürdü. Kendi gençliğimden bir kurt hikâyesine, 1960’ların başındaki İzmir’e. 1961 veya 62 başı olmalı. Henüz üniversiteye başlamamışım. Biz, Türk Ocaklı gençler, Salihli’deki Kurtuluş Mahallesi’ni ziyarete gidiyoruz. O mahallede Doğu Türkistanlı Kazaklar oturuyor. Bir otobüs dolusuyduk. Ali Beg Hakim’in oğlu Hasan Oraltay da bizim İzmir grubundan. Daha yolda havaya girmiştik. Dilimizde Stalin’in 1938’de kurşuna dizdirdiği Süleyman Çolpan’ın mısralarıyla bestelenmiş, ağıt havasında duyduğumuz, marş gibi söylediğimiz şarkı vardı:
Güzel Türkistan senge ne boldu?
Sebep vakitsiz (ah) güllerin soldu
(Ah. Güllerin soldu.)
Bilmem niçin kuşlar ötmez bahçalarında
(Ah bahçalarında)
Mahalleye vardık. Kurtuluş Mahallesi sakini Kazaklar, Çin zulmünden kaçıp Ali Beg Hakim’in önderliğinde, at üstünde Himalayaları aşıyor. İlk durakları Hindistan. Oradan Suudi Arabistan’a, oradan da hedeflerine, Türkiye’ye ulaşıyorlar. Yolda başlarından birçok meraklı hikâye geçiyor. Mesela kendilerini gözlemek için alçaktan uçan Çin uçaklarına kement atışları…
Niçin gelmişler?
Mahallenin gençleri de bizi türkülerle karşıladı. Bir delikanlının, müzik eşliğinde Kartal oyunu oynadığını hatırlıyorum. Kartal kanatlarının sert hareketlerinin temposunda bir müzik ve o kanatlar gibi inip kalkan kollar.
Yemek vakti geldi ve bizi başkanlarının evine buyur ettiler. Ali Beg Hakim’in torunları o evi şimdi müze yapmış. Beg, at etini kendi eliyle taksim edip bize ikram etti. Misafirler oturuyor, o ayakta. Bu “ağalık” Anadolu’da, Türkmenlerde ve Yörüklerde de vardır. Ağa misafirleri ağırlar. Ayakta ve kapıya yakın durur. İkramları eliyle yapar. Sonra Beg, 60 yıl sonra bile aklımdan çıkmayan kısa konuşmasını yaptı. Bir dertlenişti konuşması. 1960 darbesi henüz tazeydi. Darbe taraftarları, sevmediklerine “kuyruk” diyordu. Başını ezdikleri Demokrat Parti’nin geride kalmış kuyruğu anlamında. Etraftan bizim Kazaklara, “Bunlar kuyruk.” diyenler varmış. Bir kısım siyasî İslamcı da – evet o yıllarda da varlardı – “kurtçu” sıfatını yakıştırmıştı. Ali Beg Hakim, o güzelim Kazak şivesiyle anlattı:
“Biz Altaylardan buraya, burada Demokrat Partiyası var diye, Halk Partiyası var diye mi geldik? Biz buraya, burada uluğ Türük milleti var diye geldik.”
10 000 Kilometre ve bin yıl öteden
Sonra kurt: “Biz ava çıktığımızda önümüzden tavşan geçerse uğursuzluk sayarız. Kurt geçerse uğur sayarız.”
M. Ali Soy gazimizin anlattığı “Sancağın önünden kurt geçti. Asker, zafer bizim, diye bağırdı.” hikâyesi ile Kazak lider Ali Beg Hakim’in bu sözleri… Arada 10 000 kilometreden fazla var. Google Haritalar’a baktım. Urumçi-Salihli diye. 14 800 km gösteriyor ve onların rotasını işaret ediyor: Himalayalar, Hindistan, Arabistan ve Türkiye. Kültür zamanı bakımından da mesafe bin yıldan fazla. Biri Türk dünyasının doğu ucu, diğeri batı ucuna yakın. Aynı tema, aynı değerlendirme! Türk- Kurt ilişkisine burun kıvıranlar utanmakta serbesttir. Ayıplamayız. Cahillerde normaldir, anlayışla karşılanması gerekir.
Bu hatıralarda adı geçenlerden dünyamızda kimse kalmadı. Ben de toparlanmadan nakledeyim dedim. Sevenlere eyvallah. Hoşlanmayanların canı sağ olsun. Yalnız, insanların milletlerini, millî sembollerini sevmelerine; destanlarına, masallarına duydukları ilgiye “ırkçılık” demesinler. Yalan oluyor, ayıp oluyor. Biraz kültürlenmek ve bilgilenmek için hemşehrim Yılmaz Özdil’in kurt videosunu açsınlar: https://bit.ly/ozdilkurt. Onu seyretsinler, biraz öğrensinler.
Bir dönem Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, İki dönem Sanayi ve Teknoloji Bakanı
olarak üstün hizmetler veren MEHMET TURGUT’un vefatının 15. yıldönümü dolayısıyla
Önce Özel Kalem Müdürlüğünü, Sonra Genel Müdürlüğünü yapan daha sonra da yakın dostu olan
Dr. METİN ERİŞ ile konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Rahmetli Mehmet Turgut hakkında genel bir değerlendirme yapar mısınız?
Dr. Metin Eriş: Şöyle bir düşünüyorum; olumsuz denilebilecek veya görülebilecek ‘inadı’ ve kendisini ulaşılmazmış gibi gösteren ‘sert’ görüntüsü dışındakileri alt alta koyduğumuzda Mehmet Turgut bey, zamanımızda az rastlanılan dürüstlük, çalışkanlık ve üretkenliği ile Türkiye için ender bir insan olma şansına ulaşmıştır.
Kıymetini bilmek mi? Değerlerin alt üst olduğu, demagogların ve şarlatanların hâkimiyeti kazandığı bir cemiyette bu soru ne kadar doğru olabilir? Fakat bütün bu karmaşık yapı içinde Mehmet Turgut umursamadan doğru bildiklerini, bilgi, görgü ve düşüncelerini çok sevdiği milleti için her an hizmete sunmağa hazır olmaktan uzak kalmamış, her şeyi, bütün açıklığıyla dünü de araştırarak kaleme almağa devam etmiştir. Doğruları söylerken de şahsi hesap yapmaktan uzak kalmayı yeğlemiştir.
Çetinoğlu:Önceleri Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Turgut’un Özel Kalem Müdürlüğünü sonra da O’na bağlı bir büyük kuruluşun Genel Müdür Yardımcılığını yaptınız. Uzun yıllar berâber oldunuz. O’nu ‘Mehmet Turgut’ yapan karakter özellikleri hakkında neler söylemek istersiniz?
Dr. Eriş: 1969 yılında başlayan ebediyete uzanacak olan bir ağabey-kardeş dostluğuna giden yolda gerçek anlamda bir ‘Devlet adamını’ tanımış, hiçte aklımdan geçirmediğim tarzda yanlarında devlet memuriyetine başlamış ve kısa bir süre sonrada O’nun ileri görüşüyle devlet memuriyetinden ayrılmıştım. Ama o, bir süre gezindikten ve milletine en kısa yoldan hizmet sunmak amacıyla içine girdiği siyasetin engebeli arazisinin kendisinin tabiatına uymadığını tespit ederek faal siyasetten kopacaktı. Bundan sonra Gaziantep’in muhteşem kaynaklarından içine sindirdiği değerleri tam bir münevver hüviyetiyle, görgüsünü, bilgisini yazarak aktarmanın doyulmaz iştiyakına teslim olacak ve vatanına bu yolla hizmet etmeyi tercih edecekti. Evet, kendilerine Özel Kalem Müdürü sıfatıyla görev yaptığım sıralarda ise, O’nun karakter yapısının, çalışkanlığının ve dürüstlüğünün Türkiye’miz için ne kadar gerekli çizgiler taşıdığını yaşayarak görüyordum. Bakanlıktaki mesai, Bakan beyle birlikte, neredeyse sabahın körü denilecek bir saatte başlıyordu. Özel Kalem müdürü olarak, altı buçukla yedi arasında Bakanlıkta bulunmak mecburiyetini duyuyordum. Çünkü bizzat Bakan, en geç saat yedi buçukta Makamında oluyordu. Günlük işlere göz attıktan sonra saat dokuzla on arasında ziyaretçileri kabul eder ve ondan sonra, ülke ile ilgili Bakanlık meselelerini yürütmek üzere, yeri tarafımdan bilinen Bakanlığa bağlı iktisadî kuruluşlardan her hangi birindeki özel çalışma bürosuna giderdi. Meclis toplantısı olduğu günler dışında Bakanlıkta biraz daha uzun kalır, seyahatte olmadıkları zamanlarda Meclis toplantısından sonra tekrar Bakanlığa dönerek gecenin geç saatlerine kadar çalışmalarını sürdürürlerdi. Bir başka ifadeyle Mehmet Turgut beyin çalışma zamanında, sınırlı bir süre, benim gördüğüm zaman diliminde hiç olmamıştı! Tabiatıyla bu zamanla mukayyet olmayan çalışma tarzına Bakanlıktaki bütün bölümler yanında, Bakanlığa bağlı Kamu İktisadi Kurumlarındaki yetkililer de uymak durumunda kalıyorlardı. Sümerbank, Çimento Sanayi, Azot, M.T.K., SEKA, Şeker Sanayi Genel Müdür ve yardımcılarını sabahın yedi otuzundan akşamları yirmi iki, yirmi iki otuzuna kadar makamlarında bulduğumuz, yahut nerede bulunabilecekleri tarafımdan veya ilgililerince bilinecek şekilde hareket ettikleri bir geçekti….
Çetinoğlu: Siyâsette ve devlet kademelerinde bulanacak olan ve bulunan herkese örnek olacak disiplin ve ahlak anlayışı vardı. Yararlanmak isteyenlerin bilmesi gereken özelliklerini belirtir misiniz?
Dr. Eriş: Mehmet Turgut beyin önemli özelliklerinden biri, sert mizacı yanında sürdürdüğü kendine has katı prensipleriydi. Bunlar arasında belki birçok siyasiye örnek olması gerekenlerin başında, randevuya riayet, randevusuz ziyaretçinin sırasına uymak mecburiyetinde olması ve akrabalarınsa, şu veya bu sebeple, görüşme için Bakanlığa gelmelerinin ve özellikle de iş talebiyle Bakanlıkta bulunmalarının kesin olarak imkânsızlığıydı… Randevu almadan gelenler arasında ünlü iş adamlarının oğulları veya bizzat kendilerinin olması da hiç önemli değildi! Onlar da sıralarını beklerler ve randevular bittiğinde, zaman olursa, görüşebilirlerdi!… Bu tür olayları çok yaşadığım için yakından biliyor, hatta zaman zaman zor durumlarla karşılaşıyordum. Ama Sanayi Bakanlığında prensiplerin önde gelen olduğunu da hemen herkes bilir hale gelmiş görünüyordu!… Akrabaların Bakanlıkta hiç yeri olmamıştır. Öyle ki Bakan beyin ailesi ve aile fertleriyle ilgili hiçbir işi Bakanlıkta takip ettiğimi hatırlamadığım gibi, kardeşlerini bile yıllar sonra tanımak imkânına kavuşmuşumdur.
Çetinoğlu: Bakanlığı döneminde, mikron ölçüsünde bile sapma olmaksızın uyguladığı prensipleri nelerdi?
Dr. Eriş: Mehmet Turgut için Makam arabası, sadece ve sadece devlet hizmeti için kullanılan bir araçtı. Örnek bir davranış mıdır? Bugün için bunu söylemek biraz zor ama onun ‘mir malı’ hususundaki hassasiyetini anlamak bakımından yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Çok sıkışık geçen bir Bayram arifesiydi. Bir ara Bakan beyle görüşürken, ‘Öğleden sonra Abant’a gideceğim, arabanın hazırlanması talimatını veriniz’ demişlerdi. O sıkışık çalışma ortamında Makam şoförüne gerekli hazırlıkları yapması talimatını vermiş, çalışmalarıma devam ediyordum… Öğle saatleri geçtiği sırada Bakan’ın, ‘Araba hazırsa haber ver, Türkan ablanı da alarak gelsin yola çıkalım’ dediğinde başımdan kaynar suların boşaldığını hissettim. Çünkü Bakan, tatil ve ailesiyle Abant’a gidecekti ve makam aracını, hanımını alarak, özel kabul ettiği bu tür seyahatlarında kullanmazdı! Özür dileyerek ne kadar zamanımız olduğunu sorduğumda, sanırım yaptığım hatayı fark etmiş ve ‘Sen meseleyi istediğin tarzda hızlandırarak çöz!’ demekle iktifa etmişti. Tabiatıyla istimdat mercii, değerli dostları İdris Yamantürk olacaktı. Konuyu İdris beye anlattığımda, zaten benden bir haber beklemekte olduklarını anlamış ve çok gecikmeyen bir çözümle Bakan beyi Abant’a yolcu etmiştim…
Tabiatıyla Bakandan başlayan bu davranış biçimi, kaçınılmaz bir şekilde Bakanlıktaki yetkililere ve bağlı kurumlara kadar sirayet ediyordu… Kısaca kimsenin haddi, eğer çok gizli ve kaçak tarzda olmazsa, ‘Mir malı araç ve gereçleri özel hizmetlerinde’ kullanmaya yetmezdi! Konuda yaşadığım o olay, Mehmet Turgut beyin konudaki hassasiyetini anlatması bakımından çok önemli olmalıdır, diye düşünüyorum…
Çetinoğlu: Türk Sanayinin gelişmesi için neler tasarlıyordu?
Dr. Eriş: 1965-1969 yılları arasında Merhamete Turgut beyin, kısa bir süre Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bilâhare Sanayi Bakanı olduğunu hatırlamak gerekir. 1965 Seçimleri sonrasında Türkiye, Adalet Partisinin iktidarıyla siyaseten ve sosyal yapısıyla yeniden kendine gelmeğe çalışırken en önemli şans, Mehmet Turgut gibi ufku olan devlet adamlığı vasfına ulaşacak isimlerin Bakanlık koltuklarında bulunmalarıydı. Daha önceki sorunuzda da belirttim, kabinedeki isimlerin önemli kısmı ‘mir malı’ hassasiyeti içindeydiler ama sadece bununla da yetinmiyorlar 27 Mayıs darbesiyle kaybedilen zamanı âdeta telâfi etmek istercesine gecesi ve gündüzüyle çalışıyorlar ve diğer taraftan da gerek devlet açısından, gerekse konularında bilmediklerini öğrenmek üzere birbirleriyle istişareden uzak kalmıyorlardı. Bu istişarelerin pek çoğunun dolaylı da olsa pek çoğunun şahidi olduğumu söylemeliyim. İşte o dönemde Türkiye, 4 yıl içerisinde ortalama olarak hemen zamanların en iyi Kalkınma Hızı olan %6,5 ile Sanayi Kalkınma rakamı olarak %10’nu bulmuştur. Sanayi Kalkınma rakamının %10 ortalamayı bulduğu dönemin Sanayi Bakanı Mehmet Turgut beydir. O, bir taraftan Özel Teşebbüsün önünü açarken KİT’ler olarak isimlendirilen Kamu İktisadî Kuruluşlarının da hem kalitede, hem de verimlilikte neler yapmaları gerekiyorsa ona imkân tanıyan bir arayış ve yönlendirme içinde olmuştur. Bütün bunların yanında Organize Sanayi Bölgeleri düşüncesinin tatbikata intikal edişinde en önemli amillerden biri yine Mehmet Turgut beydir. Fakat Mehmet Turgut bey, her şeyi kendisinin bildiği saplantısında olan bir kişiliğe de sahip değildi. Bunu yine izin verirseniz, bizzat yaşadığım bir olayla anlatmak işitiyorum. Daha sonra Türk Genel Müdür olarak başına geçeceğim bir yabancı şirket ortaklığı mevzubahis olmuştu. Bana tevcih edilen soru; ‘Yabancı sermayeyi ne kadar tanıyorsun?’ idi. Cevabım o günlerdeki sınırlı sözlerden ibaretti. Sanayi Bakanı Mehmet Turgut da ‘İşte ben de senin söylediklerinden fazlasını bilmiyorum. İşte bu yüzden sana yabancı sermayeyi içinden öğrenmek üzere bir vatan görevi veriyorum’ dediklerinde yapacağım bir şey kalmamıştı. Ama bir insanın Bakan olsa bile ne kadar enaniyetten uzak kalabileceğini görmüş, yaşamıştım.. İşte o 4 yılda Türkiye’nin ulaştığı çok yönlü seviyenin sırrı da bu anlayıştan kaynaklanmakta oluşundaydı.. Bakanlıktaki görevimden ayrılışımdan sonra Mehmet Turgut beyle olan tanışıklığım artık dostluğa dönüşen bir ivme kazanacaktı. Bir amirle değil, bir dostla konuşma ve görüşme imkânını elde ediyordum. Yeni şirketin kuruluşunun zorladığı sık Ankara ziyaretlerimde, zaman zaman evlerine giderek sohbet eder ve Türkiye’nin ahvali hakkında bilgilenirdim. İstanbul’a döndükten sonra daha bir hız verdiğim sosyal faaliyetler konusunda Ankara’da kendilerine en kolay ulaştığım ve en fazla yardım aldığım kimse daima Mehmet Turgut bey olurdu. Sanayi Bakanlığı sırasında olduğu gibi, milli hareketlerde daima önder ve yardımcı rolünü bizlerle sakınmadan ve severek paylaşırdı. Onun geniş görüşlerinden ve vatanseverliğinden öğrendiğim çok şey olmuştur.,
Çetinoğlu:Mehmet Turgut’un ‘Millî Kültür’ kavramına bakışı ve yorumu nasıldı?
Dr. Eriş: Mehmet Turgut, Adalet Partisi’nin 1973 yılındaki başarısının 1977 seçimlerinde gerçekleşmemesinden sonra siyasetten kopacaktır. Fakat o, zaten siyasetçi olmanın dışında başkaca kimliklerle doludur. Mükemmel bir mütefekkir ve aynı zamanda iyi bir araştırıcı yazardır. Mesleki çalışmalarından ve gezi notlarından başlayan yazı hayatını, daha sonraki yıllarda gıpta edilecek bir Türkçe ve üslûp güzelliğiyle fikrî çalışmalarına ve araştırmalarına yansıtacaktır. Bu yeni Mehmet Turgut Türk aydının ve okuyucusunun herhalde büyük bir talihidir. Hatta iddia edebilirim ki, birçok akademisyen ünvanlı kimsenin ibret alacağı bir ilmi seviyedir de… Onun Kültür Adamı kimliğini, kaleme aldıkları bir kitabının Önsöz’ünden yola çıkarak vermek sanırım en doğru olanıdır… ‘Bir milletin kimliğinde rol oynayan, başka bir ifade ile bir milleti kimlik bunalımına düşürmeyecek olan faktörlerin başında kültür gelir. Kültürlerin ise değişmesinde ve gelişmesinde dikkat edilmesi ve yaralanmaması gereken bir özü, daha doğrusu ‘Kültürün çekirdek unsurları’ vardır. Bu öz herkesin üzerinde ittifak ettiği gibi ‘dil, din ve musiki’dir. Böyle olduğuna göre biz bu özü yıllardan beri, bugün de dâhil, hem dikkatlerin dışına atmışız, hem de durmadan yaralamışız. Bugün nesiller inanç ve iman bakımından şaşkın, ideal ve hedef yönünden de yoksun ise, sebebini geçmiş yıllarda aramalıdır. Bu yıllarda din ve musiki, hem öğretenler, hem de öğrenenler için başıboşluğun, hatta anarşinin içinde çalkalanmıştır. Bu kadarlık bir zamanda ne olur, diye düşünmek son derece yanlıştır. Çünkü bu kadar zaman sistemin harab olması için önemli ve kâfi bir zamandır. Nitekim 1949’da başlayıp gittikçe hızlanarak alınan tedbirler, bir taraftan tedbirlerin yanlışlıkları, bir taraftan da tahribatın büyüklüğünden dolayı, durumu düzeltmemiştir. Bugün üniversitelerimizdeki İlâhiyat Fakültelerinin sıkıntıları ile İmam Hatip okulları ve bu okullarda okuyan çocuklarımız hakkında sağdan veya soldan koparılan yaygaranın, bu yılların başıboşluğundan kaynaklandığını görmek gerekir. Bu yılların tahribatı ile ilgili bir örnek vererek konuyu noktalamak istiyorum: 1949’da ilk İlâhiyat Fakültemiz kurulduğu zaman, bu fakültede dinle ilgili bölümleri okutacak iki profesör bulunabilmiştir.’
Sanırım Mehmet Turgut beyin millî kültür meselelerine bakışını anlatmak için yukarıdaki kendi ifadelerim en doğru cevabı vermiş olmalıdır…
Çetinoğlu: Türkiye’de siyâset ve kültür çevrelerinde Mehmet Turgut’un yüksek meziyetlerinden ve kültür birikiminden yeterli ölçüde yararlanılabildiği kanaatinde misiniz?
Dr. Eriş: Sorunuzun ‘siyaset çevreleri’ ile ilgili bölümüne vereceğim cevap kesinlikle hayırdır. Zira Mehmet Turgut bey halkıyla, milletiyle bütünleşerek hele bugün bütünüyle yokların hüküm sürdüğü bir zeminde ‘devlet adamlığı’ kisvesini tam anlamıyla taşıyabilen nadir bir şahsiyetti. O her şeyden önce milletini ön plânda tutar ve siyasî hayatımızda uzun yıllardır ön plâna çıkmış olan ‘halk yardakçılığına’ hiçbir zaman tevessül etmemiştir. Bir yazımda Mehmet Turgut bey için ifadelendirdiğim ‘soyu tükenmekte olan bir devlet adamı’ sözümü biraz değiştirmek ihtiyacı duyarak ‘artık günümüzde soyu tükenmiş olan bir siyaset adamıydı’ demek ihtiyacını duyuyorum. Kültürel çevreler sorunuza ise ne yazık belki belli bir çevre ‘evet’ ama giderek ‘sosyal medya’ dedikleri bir açmazın peşinde, acı ama bırakınız inceltme işaretini sesli harflerden soyutlanmış bir yazı diliyle haberleşmeğe başlamış bir nesil karşısında soruyu size tevcih etmek istiyorum. ‘Bu gençlerimizin kültür dünyasıyla ve özellikle bizim kültür dünyamızla ilgisi kalabilir mi?’ Eğer kaldıysa, Mehmet Turgut’un 20’den az olmayan ve çoğu kültür adamı dediğimiz kimselerin yazdıklarından fersah fersah seviyeli eserlerinden ne kadar haberdarlar acaba? Özür dilerim, galiba sorunuza başka soruyla cevap vermek gibi bir haksızlık yaptım!…
Çetinoğlu:Yeni nesillerin düşünce yapılarının, hareket ve çalışma tarzlarının ‘Mehmet Turgut karakteri’ ile mayalanabilmesi için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?
Dr. Eriş: Tavsiyemi söylememi istiyorsunuz. Önce ‘haddim’ olmadığını düşündüğümü dile getirmek isterim ama iyi kötü okumuş biri olarak da izninizle bir Ata Sözümüze rücu etmek isterim… ‘ Üzüm üzüme baka baka kararır ‘ diyen atasözümüzü düşünüyor ve bugüne gelerek Türk toplumunun yüzyıllardır hep ‘önderlerinin ışığından veya kararlılığından’ esinlendiklerini belirledikten sonra, öncelikle günümüzde siyasete soyunan kimselerin ve idarecilerin her şeyden önce kendi kültürel kimliklerinin ne olduğunu bilmeleri gerektiğinin altını çizmek istiyorum. Bu arada üzülerek belirtmeliyim ki kültürel kimliğimiz denildiğinde bunların ne ifade ettiğinin anlamını bilmeyenleri bırakın, bunun fuzuli ve hatta bir işgüzarlık olduğunu düşünen aydın ve idarecilerimizin bulunduğunu, dile getirirsem sanırım bana bühtanda bulunduğumu söyleyemezsiniz… Şu veya bu şekilde onbinler sattığı söylenilenler dışında fikir eserlerinin kaç sattığını değil, kaç basılabildiğini ve çevrelerinin sadece birkaç ağaçtan müteşekkil olmadığını yaşadıkları kentleri bilen tanıyan, bırakınız gençleri, kaç aydın bulunduğunu lütfedip bir değerlendirin ve şu mahut aydın kisveli dostlardan samimiyetle, buna belki ‘hulûs-u kalbe’ demek daha doğru, bir cevap isteyin, bakalım ne ile karşılaşacaksınız!.. Fakat bütün bunlara, olumsuzluklara rağmen, size tuhaf gelebilir ama her şeye rağmen ülkemiz dünden daha iyidir ve yarın daha iyi olacaktır. Çünkü rahmetli Mehmet Turgut beylerin zaman dilimi, bugünlerden çok daha karanlıktı ve millî değerlerine sahiplenmek açısından daha zor günlerdi. İşte buna rağmen, değer hükümleriyle dimdik bir Mehmet Turgut çıkmıştır. İnanıyorum Mehmet Turgut bey de Türkiye’mizin geleceği için, şimdi dile getirdiğim düşüncelerim istikâmetinde, her dem iyimserlik taşımaktaydı…
Dr. METİN ERİŞ 1936 yılında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep Dayı Ahmet Ağa ilkokulunda, İstanbul Birinci ilkokulda, Galatasaray Lisesi’nde, Avusturya Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi’ni bitirdi. Askerlik görevini yedek subay olarak yaptıktan sonra; Vefa Akşam Lisesi, İstanbul İmam Hatip Okulu, Beyoğlu ile Bakırköy Kız Meslek liselerinde ve Bakırköy Ortaokulunda Lisan, Matematik ve Ticaret dersleri öğretmenlikleri yaptı. 1972 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Siyâset İlmi Kürsüsü’nde ‘Doktor’ unvanını aldı 1969 yılında Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın Özel Kalem Müdürü olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra BASF-Sümerbank Türk Kimya Sanayi Anonim Şirketi’nde Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başladı. 2002 yılında buradan emekli oldu. Kimya İşverenler Sendikası Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği ve Türkiye İşverenler Sendikaları Yönetim Kurulu Üyeliği, İzmit Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanlığı, Kocaeli Çevre Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Gebze Dilovası Sanayiciler Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. Kurucu Üye ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmet verdiği sivil toplum kuruluşlarından bâzıları şunlardır: Milliyetçiler Derneği, Kültür Ocağı, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı, İbn-ül Emin Mahmut Kemal İnal Vakfı ve İlim Yayma Vakfı. 1985 yılında kurulan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’nda, 1986 yılından itibaren önce Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı, 1994 Aralık ayından 2010 yılına kadar Yönetim Kurulu Başkanı olarak hizmet etmiştir. Metin Eriş evlidir ve bir oğlu vardır. Yayınlanmış kitapları:Siyaset Târihimizde CHP: Özel Baskı, 1968. (Celal Bozkurt takma adı ile İşverenin İşçi Karşısındaki Ödevleri: Şeker-İş Yayınları, 1970. İşletmelerde Prodüktivite Unsuru Olarak Ücret: Sümerbank Dergisi ilavesi, 1971. Amerikan-Rus Emperyalizmi: Boğaziçi Yayınları, 1974. İkinci Baskı 1978. Kemalizm, Marksizm ve Ecevit: Boğaziçi Yayınları, 1976. (Celal Bozkurt takma adı ile) Kamu İktisadî Teşebbüsleri ve Halka Açılımı: Boğaziçi Yayınları, 1983. Gönül ve Dostluk Üzerine: Gebze Gazetecilik ve Mabaacılık, 1995. Dünya ve Türkiye’yi Gözlemlerken Meselelerimiz: Boğaziçi Yayınlan 1997. Ülkemde Demokrasi Arıyorum: Boğaziçi Yayınları, 1999. Avrupa Birliği ve Küreselleşmeye Havet: Cem Ofset. 2007. Gönlümde Taht Kuranlar: Kubbealtı Neşriyatı, 2009 Yelkovanın Ucundan Düşen Takvim Yaprakları: (Hatıralar) Boğaziçi Yayınları. 2011 (İki Cilt) İktisadî Kalkınmanın Kültürel Temelleri ve Türkler: (Oğlu Celal Kâmil Eriş ile birlikte) Başlık Yayınları, 2011 Ayrıca, çeşitli dönemlerde değişik gazete ve dergilerde, 500’e yakın makalesi yayınlanmıştır.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2007 yılında Türkiye’ye gelen Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın daveti sonucu 15 Mayıs 2009 tarihinde Suriye’yi ziyaret etmiştir. Abdullah Gül, Suriye’deki ikinci gününde Halep’i de ziyaret ederek aynı zamanda bu şehre giden ilk Türkiye cumhurbaşkanı olmuştur.
Abdullah Gül ile birlikte Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan İkili ilişkiler bağlamında ekonomi, enerji ve ulaşımda işbirliği konularının görüşüldüğü ziyaretin öne çıkan konusu öncelikle ekonomi olmuştur. Bunların yanında enerji alanındaki işbirliğinin derinleşerek devamı ve ulaşım konusunda yeni işbirliği imkânları da tartışılmıştır.
Sıcak ilişkiler böyle devam ederken, 2010 yılında başlayan “Arap Baharı”ndan Suriye’de etkilenmiş, Esad hükûmetinin muhalifler üzerine yaptığı Haziran 2011 Operasyonunundan kaçan 3.000 dolayında Suriyeli Türkiye’ye sığınmıştır. (Hatırlatmak isterim Türkiye – Suriye sınırındaki mayınlar 2009 yılında apar-topar temizlenmişti, sizce manidar değil mi?)
Bu olay sonrasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: “Suriye’nin yaptığı kabul edilemez, bu bir vahşettir.” demecini vermiş ve ikinci bir Hama Katliamı yaşanmaması konusunda Suriye’yi uyarmıştır. Ek olarak tüm ticari ilişkiler de askıya alınmıştır.
9 Ağustos 2011 tarihinde Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Suriye’ye giderek Beşar Esad ile altı saat süren bir görüşmede bulunmuştur. Ogünleri yazan gazeteciler, Davutoğlu’nun kabineye İhvancı “Müslüman Kardeşler”den bakanların da alınmasını ve yeni anayasa yapılması önerisini ilettiğini yazdılar. Beşar Esad Türkiye’den gelen bu talebi kesinlikle karşılamayacağını, iç karışıklık çıkaran teröristlerle sonuna kadar mücadele edeceğini bildirmiştir.
Sonrası malum, bugüne kadar sınırlarımız kevgire dönmüş, Suriyeli kaçkınlarla birlikte teröristlerde içeriye doluşmuş, 2002 yılından itibaren uzun süre terör olaylarının duraksadığı dönem sona ermiş, içeride terör olayları yeniden başlamıştır. Bugün için Türkiye’nin kucağında on milyonun üzerinde Suriyeli, Afgan(ABD tarafından eğitilmiş), Pakistanlı ve Afrikalı kaçkın olduğu söyleniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya’daki Euro 2024 Çeyrek Finali’nde Hollanda ile karşılaşan A Milli Futbol Takımımıza destek için gittiği Almanya dönüşü gazetecilere şu açıklamayı yaptı:
“Biz Suriye ile düşman değildik ki. Esad ile ailece görüşüyorduk. Biz kendisine davetimizi yapacağız, bu davetle Türkiye-Suriye ilişkilerini geçmişte olduğu gibi aynı noktaya getirelim istiyoruz. Davetimiz her an olabilir.”
Hoppala…Aradan koskoca 14 yıl geçmiş, Suriye’de binlerce insan ölmüş, Kuzey Suriye’de ABD öncülüğünde PKK/PYD devletçik kurmuş, Türkiye bir göçmen ülkesi olmuş her şey olup bittikten sonra buna: “Günaydın Yani” denmez de ne denir?
Muhalefet Partileri yıllardır yapma etme, Suriye ile görüşelim, ABD’nin planı Suriye ve Türkiye’yi bölme planı denildikçe iş bugünlere kadar geldi. Tarihte aynı anda bu kadar çok stratejik hata yapan başka bir ülke olmuş mudur bilemiyorum.
“Çözüm Süreci” aşamasında PKK aldattı, 15 Temmuz 2016 öncesi FETÖ aldattı, şimdi de ABD’mi aldattı diyeceğiz? Her aldatılış sonrasında: “aldatıldım Allah beni affetsin, Milletim beni affetsin” demekle işler tekrar aynı rayına gelir mi sanıyorsunuz, yanılıyorsunuz. Bu kadar hata yapanı herkes affetse bile bilesiniz ki tarih affetmez.
Son.
Not: Yazının hazırlanmasında Vikipedi’den yararlanılmıştır.
Müslüman Boşnaklar, Batı’nın ve Rusya’nın desteğini arkasına alan Sırplar ve Hırvatlar tarafından soykırıma tabi tutuldular…
Tek suçları Müslüman olmak ve düşmanları tarafından “Türk” görülmek idi…
“Srebrenica Katliamı” bu soykırımın adeta zirvesi oldu… 11 Temmuz bu katliamın yıldönümü…Ölenleri rahmetle anıyor ve kardeşlerimin acısını paylaşıyorum…
Ancak şu soruyu hepimize de, soruyorum; Boşnaklar böyle bir zulümle karşılaşmak için neleri ihmal etmişlerdi? Gaflet ve dalalet içinde miydiler? Gereken tedbirleri almaktan imtina mı, etmişlerdi? Yani kısaca iğneyi karşı tarafa batıralım ama çuvaldızı da her daim kendimiz için hazır tutalım…
Bunu niye söylüyorum, biz Türk Milleti Boşnakların soykırım öncesindeki ruh ve zihin yapısındayız diye düşünüyorum…
Onlarda “böyle bir şey olmaz diyorlardı” ama oldu… Türkiye’nin gidişi de, gidiş değil… Akıl tutulması yaşıyoruz…. Allah sonumuzu hayreylesin!!!
“Diye tam altı yıl önce söylemişim ama inşallah ben yanılıyorumdur! Zira son yaptığım Bosna ziyaretimde gençlerin bu soykırımı unuttuklarına ve Sırp-Hırvat gençleri ile yakınlaştıklarına bizzat gözlerimle şahit oldum… Unutmayın ki, gaflet büyük sıkıntıların öncüsüdür!”