8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 140

22. Yılında Türk Ekonomisi ve Stalin’in Yolunmuş Tavuk Hikâyesi

            DSP, MHP ve ANAP arasında 28 Mayıs 1999 tarihinde kurulan 57. Cumhuriyet Hükûmeti, bir taraftan “Anayasa Kitapçığı” fırlatma krizi, diğer yandan 2001 Türkiye ekonomik krizi (veya “Kara Çarşamba“) olarak adlandırılan Cumhuriyet tarihinin en büyük krizlerinin çıkması, 57. hükûmetin sonunu hazırladı. Bunlar yetmezmiş gibi birde 2002’de Başbakan Bülent Ecevit’in sağlık durumunun kötüleşmesi ile ilgili tartışmalar başladı. Bu tartışmalar üzerine Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002’de Bursa Kocayayla’da açıkladığı kararla 3 Kasım 2002’de seçim yapılmasını İlan etti.

            3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde iktidarda bulunan MHP %8,35, ANAP %5,12 ve DSP %1,22 oy alarak tamamen TBMM’nin dışında kaldılar. 18 Kasım 2002’de Abdullah Gül’ün 58. hükûmeti kurmasıyla 57. hükûmet sona erdi.

            Ecevit Hükümetinin 2001 Türkiye ekonomik krizi sonrası dönemin Başbakanı Bülent Ecevit tarafından Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Hazine Müsteşarı olarak görevlendirilen Kemal Derviş, ekonomide aldığı bir takım kararlarla ekonomi tam rayına girecekken 3 Kasım 2002 de Bahçeli’nin seçime gidilmesi kararı, Başbakan Ecevit ve etrafında şok etkisi yarattı.

            2009 yılına kadar Adalet ve Kalkınma Partisi bir önceki 57. Hükümette Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş kararlarıyla vaziyeti idare etti. Fert başına düşen milli gelir 12 000 Dolar’lara kadar yükseldi. Bu arada kamuya ait varlıkların satılmasından ise 68 Milyar Dolar hazineye para girdi.

            Bir taraftan yurtdışından gelen sıcak para, diğer yandan kamuya ait varlıkların satılmasından gelen gelirle 2008 yılında dünyada baş gösteren ekonomik kriz, Erdoğan’ın tabiriyle: “Türkiye’yi teğet geçti.”

            İşte ne olduysa 2010 yılından sonra işler Türkiye’de ters gitmeğe başladı. Zaten Türk ekonomisinin çökeceği daha önceden kendisini göstermeğe başlamıştı. Ziraat, hayvancılık, sanayii de üretim gittikçe düşüşe geçti. Yurtdışından canlı hayvan ithalatı, et ithalatı hatta ve hatta saman ithalatı yapılıyordu. Ekonomistlerin “yapmayın etmeyin yanlış yoldasınız” dediğinde cevapları: “siz karışmayın paramız var ve alıyoruz” dediler.

            Burada bir hatırlatmada daha bulunalım, dönemin Tarım ve Hayvancılık Bakanı Vehbi Eker’e en fazla et ithal ettiğimiz Fransa tarafından “ŞOVOLYE NİŞANI” veriliyordu.

            Ekonomik kriz, sığınmacı istilâsı, Türkiye’ye ait olan Ege Denizindeki adaların Yunanistan tarafından işgali devam ededursun, Adalet ve Kalkınma Partisi girdiği bütün seçimleri kazanmaya devam ediyordu.

            Kendi seçmen kitlesini sadaka kültürüne o kadar adapte etmişti ki, yandaşlar sıkıştıklarında maddi yardım, yetmedi İŞKUR vasıtasıyla AK Partili belediyeler ve kaymakamlıklarda işe alınıyorlardı. Bu kitleye en ufak bir uyarıda bulunacak olsanız aldığınız cevap: “Kim var Erdoğan’dan başka oy verecek adam’mı var” oluyordu.

            Durumdan anlaşılıyor ki, Erdoğan ve Saray Danışmanları İnsan kasabı Sovyetler Birliği lideri Stalin’in “Yolunmuş Tavuk” dersine çok iyi çalışmışlardı. Ta ki nereye kadar… 31 Mart 2024 Yerel Seçimlerine kadar. Artık yolunmuş tavuğun sıcağa, soğuğa aldıracak hali kalmamış, canının derdine düşmüştü.

            Merak edenlere, “Stalin’in Yolunmuş Tavuk Hikâyesi” nedir naçizane izah edelim:

            “Stalin çalışma arkadaşları ile birlikte toplanmış sohbet ediyorlardı. Aniden Stalin’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

– Söyleyin bakalım sizler yıllardır devlet için çalışmış, Sovyet ihtilâline emeği geçmiş kişilersiniz. Size sorum şu: “halkın yönetime kayıtsız şartsız baş eğmesi için yöneticiler nasıl davranmalıdır?

            Salonda bulunanlar çeşitli fikirler ortaya attılar. İçlerinde haktan, adaletten, demokrasiden, sürgünden, idamdan, hapisten söz edenler oldu. Söylenenlerin hiç biri Stalin’in hoşuna gitmedi.

Yönetimi eline geçiren en güçlü ve en yücedir. Halkın karşınızda baş eğmesi için ne gerektiğini size bir örnekle göstereyim.

Hemen hizmetkârlardan birini çağırdı:

Bana hemen bir tavuk getirin.

            Tavuğu çabukça bulup getirdiler. Stalin salonda oturanların şaşkın bakışları arasında canlı tavuğun tüylerini yolmaya başladı. Tavuğun bütün tüylerini yolup cascavlak bıraktıktan sonra salonun ortasına saldı. Çalışma arkadaşlarına döndü:

– Şimdi izleyin bakalım bu şaşkın tavuk nereye gidecek.

            Zavallı tavuk çektiği azaptan kurtulmak için aralık kapıdan dışarı çıkmak istiyor ama soğuktan titriyor. Masaların altına giriyor, masa ayakları canını acıtıyor. Duvar diplerine gidiyor ama her yanı yara bere içinde. Şömineye yaklaşıyor ama tüysüz derisi sıcağa dayanamıyor. Çaresizlikten tüylerini yolan Stalin’in bacakları arasına sığınıyor. Stalin cebinden bir avuç yem çıkarıyor ve yolunmuş tavuğun önüne tane tane atıyor. Yemlenen tavuk Stalin nereye giderse peşinden ayrılmıyor! Ağızlarını açmış şaşkınlıkla kendisini izleyen arkadaşlarına gülerek bakan Stalin şöyle diyor:

Gördünüz mü Halk dediğiniz topluluk bu Tavuk gibidir! Tüylerini yolacak ve serbest bırakacaksınız. O zaman yönetmek kolaylaşır!

            Kabul edersiniz veya etmezsiniz Adalet ve Kalkınma Partisinin 22 Yıllık “Hikâyesi” bu.

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Üçüncü Bölüm)

Asrın Soykırımı (Gazze Destanı)

Ali Kayıkçı’nın 11 X 16 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde üçüncü hamur kâğıda basılı 344 sayfalık eseri SAM-MED (Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti’nin hediyesi olarak okuyucuya sunuldu.

Müellifinin, kitapta yer alan her biri önemli bilgiler ihtiva eden 111 adet makalenin birkaçından seçilen kısa bölümler:

Bu haşarat, bu veled; ‘Kes’ Diyor ‘Bana Bilet’ başlıklı makaleden:

Bilindiği üzere; Ramazân-ı Şerîf’in 25’ine tesâdüf eden 7 Mayıs Cuma günü, Terör Devleti İsrâil tarafından, 1967 yılından beri işgal altında tuttuğu Filistin’in Doğu Kudüs’ün Eski Şehir Bölgesinde Mescid-i Aksâ’daki Kıble Mescidi’nde namâz kılan cemaate ve Şeyh el-Cerrah Mahallesi’nde bulunan Müslümanlara karşı plânlı bir saldırıda bulunulmuş ve 200’den fazla kişiyi yaralamış, 100’den fazlasını da tutuklamıştır.

İsrâiloğulları kendilerinin yazdığı din kitaplarına uydu. Mûsa aleyhisselâm’ın haber verdiği gibi, tamamı kırk cüz olan ve her cüzde bin sûre, her sûrede bin âyeti bulunan Tevrat’ı tahrîf edip değiştiren İsrâilliler, Hz. Mûsâ aleyhisselâmdan sonra kendilerine nasihat için gönderilen peygamberlerin çoğunu da şehîd etmişler, Tevrât’ın içine de birçok yabancı yazılar ilâvesinde bulunmuşlardır. Bunların Mûsâ aleyhisselâma inen hakîkî Tevrât ile bir alâkası yoktur.

Bugünkü Tevrât (Ahd-i/Eski Atik), Mûsâ aleyhisselâmdan birkaç asır sonra yaşayan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azrâ adındaki haham bunları tek tek toplamak suretiyle tek nüsha hâline getirmiştir. Günümüzde de bunun Yahûdî ve Protestanlarca kabul edilen İbranice, Katolik ve Ortodokslarca benimsenen Yunanca ve Sâmirî dilinde yazılan olmak üzere üç farklı metni vardır ve aralarında da birçok tezatlar mevcuttur.

Bu bozulmuş, tahrif edilmiş Tevrâtlar’da yazılanları da yeterli bulmayan Yahûdîler; Mûsâ aleyhisselâmın Tûr-i Sinâ’da Allahü teâlâdan işittiklerini Hârûn’a, Yûşa ve El-Ye’âzâr’a (aleyhisselâm) bildirmiş, bunlar da sonra gelen peygamberlere ve nihâyet mukaddes Yehûda’ya bildirmişler, bu da M.S. 2. asırda bunları 40 senede bir kitap hâline getirmiş. Bu kitâba da ‘Mişnâ’ denilmiş. M.S. 3. asırda Kudüs’te ve 6. asırda da Bâbil’de Mişnâ’ya birer şerh yazılmış, bu şerhlere de ‘Gamâra’ denilmiştir. İki Gamâra’dan birini Mişnâ ile bir kitap hâline getirip bu kitâba da ‘Talmûd’ demişler. Kudüs Gamâra’sından gelene Kudüs Talmûdu, Bâbil Gamâra’sından gelene de Bâbil Talmûdu adını vermişler. Şimdiki Mûsevî/İsrâilliler de bunlara inanmakta imiş…

Bütün bu bilgileri, şunun için yazmak lüzumunu hissettik: Yahûdîler, Talmûd’a inanmayan, onu kabul etmeyeni Yahûdî saymazlar da onun için.

Bölmeyi-parçalamayı, kendilerinden olmayanın malını-mülkünü almayı, ırzına geçmeyi, canlarına kast etmeyi âdeta prensip edinmiş İsrâilliler için sözüm ona kutsal olan bu kitaplarında bakınız neler buyruluyor(!):

-Yahûdî olmayan kimselerin kanını akıtmak, Allah’a kurban takdim etmektir.

 -Yahûdîlik maksat ve gayesi için işlenen bütün günâhlar, gizli olmak şartı ile mubahtır.

-Yalnız Yahûdî olanlara insan gözü ile bakılır. Yahûdî olmayanlar birer hayvandır.                                                     

 -Allah dünyânın bütün servetini sâdece Yahûdîlere tahsis etmiştir.   

 -‘Hırsızlık etmeyiniz’ emri, sâdece Yahûdîler içindir. Diğer milletlerin canları ve malları helâldir.   

  -Yahûdî olmayanların ırzı, nâmûsu helâldir. ‘Zinâ etmeyeceksin’ emri, Yahûdîler içindir.   

  -Yahûdî olmayanın malını çalan ve işini elinden alan bir Yahûdî, iyi bir iş yapmıştır.    

  -Mesîh, Yahûdî olmayanları, harp arabalarının tekerlekleri altında ezecektir. Büyük harp olacak ve insanların üçte ikisi ölecektir. Yahûdîler galip olacak, mağlup olanların silâhlarını 7 sene yakacak olarak kullanacaklardır. Bütün milletlerin hazîneleri Yahûdîlerin eline geçecek, Yahûdîler çok zenginleşecekler. Hıristiyaniar yok edilince, diğer milletlerin gözleri açılacak, onlar da Yahûdî olacaklar. Böylece Yahûdîler, dünyâya hâkim olacak, dünyânın hiçbir yerinde Yahûdî olmayan kimse kalmayacaktır.

Bütün bu saçma-sapan îtikâd ve düşüncelerinin bir tezahürü olarak namaz kılan Müslümanlara saldırmaktan ve direnenleri gözaltına aldırmaktan zerre kadar hicâb duymayan ve ‘Birleşmiş Milletler  Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uymamayı âdeta bir alışkanlık hâline getirmişlerdir.  

***

Bilindiği üzere; 7 Ekim gününden bu yana Filistin’in Gazze, Batı Şeria ve Kudüs gibi şehirlerinde binlerce Müslüman’ın kanları akıtılırken başta Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği olmak üzere, bilcümle şer güçler, Siyonist İsrâil zülmünün yanında yer almakta ve Netanyahu Yönetimine arka çıkmaya devam etmektedir.

Yaklaşık bu bir aylık süre içerisindeki vâki gelişmeler göstermiştir ki, Muharref Tevrat mensûbu Mişnâ ve Gamâra’lı, Talmûd’çu bir güruh; bu günlerde ‘Netanyahu’cu olup çıkmıştır.

Ancak, 7 Ekim 2023 günün sonrasındaki vaki gelişmeler göstermiştir ki, İsrâil’in bu son başbakanı tam bir Faşist Hitler hayranıdır ve onu çok daha fazlasıyla aşarak cifeleşmiş aslî yapısı olan Netanyahlar grubundan olduğunu bütünüyle gözler önüne sermiştir.

***

Çocuk… Kadınlar’ öldü, Kalanlara Sürgün Var’ başlıklı makaleden:

12 Aralık 2023 gününde ‘Filistin’le ilgili haberle’rin özünde yine başta çocuk ve kadınların katledilmesi,  ‘Mülteci (!) kampları’ denilen yerlere âdeta üstüste tıkıştırılmış Müslümanların, her türlü insanî ihtiyaçtan yoksun bırakılması veya buraların da İsrâil uçakları ve tankları ile bombalanması ve de Gazze’den daha güneye, çöllere sürgün edilmesi meselesi var ki, âdeta insan olan herkesin kanını dondurmaktadır.

Bu cümleden olarak, oldukça dikkat çeken bir haberi de buradan duyurmak isteriz ki o da şudur:

İsrâil muhalifi Haham Feldman: ‘Siyonizm İcat Oldu, Barış Bozuldu’ dedi.

ABD’li Haham Dovid Feldman, ‘Siyonizmin icadından önce Filistin’de barış içinde yaşıyorduk ve bu gelecekte de olabilir, umarım olacaktır’ dedi.

Çırağan Sarayı’nda düzenlenen ‘Filistin İçin Avrupa Zirvesi’ne katılan Siyonizm aleyhtarı Yahudiler Örgütü Neturei Karta Imational’dan (NKI) Haham Feldman, Yahudilik ile Siyonizm arasındaki farkı anlattı.

Zirveye katılmak için ABD’nin New York eyâletinden İstanbul’a gelen İsrâil muhalifi Ortodoks Haham Feldman, ‘Yahudilik bir dindir. Sâdece bir din… Siyâset içermez. Buna karşılık Siyonizm, tamamen âsi bir harekettir; milliyetçilikle ilgilidir ve Yahudi dinini temsil etmez. Ne yazık ki insanlar bu ikisinin aynı olduğunu ve bütün Yahudilerin İsrâil’i desteklediğini düşünüyorlar; ancak durum böyle değil’ diye konuştu.

İsrâil Devletinin Fiilî Varlığı, Yahudi İnancına Aykırı!..

Dünyâ çapında birçok Yahudi’nin İsrâil devleti tarafından işlenen suçlara karşı çıktığını aktaran Feldman, İsrâil devletinin bütün varlığının Yahudi inancına aykırı olduğunu ve bu yüzden İsrâil devletinin varlığına da karşı çıktıklarını dile getirdi.

Dünyâda kendisi gibi düşünen yüz binlerce anti-siyonist Yahudi olduğunu kaydeden Feldman, New York’ta çok güçlü bir anti-siyonist topluluğun bulunduğunu söyledi.

Feldman, ‘Biz Filistin’e yapılan her şeyin yanlış olduğunu söylüyoruz. Bütün bu suçlar, öldürmeler, çalmalar, baskılar ve en başından beri bütün bir halka uygulanıyor. Bu sâdece bugün, son iki ayda gördüğümüz bir soykırım değil. En başından beri böyledir. Filistin’in işgal edilmesi de yanlıştır, bu bir suçtur’ ifâdelerini kullandı.

Yazdı, Yazdım – 1

Çok sâde, herkesin anlayabileceği bir dille yazan Ali Kayıkçı velût bir yazardır. Vatanseverlik, kavi bir inanca sâhip olmak gibi başka ve üstün meziyetlere de sâhiptir. ‘Yazdı, Yazdım’ adını taşıyan 11 X 16 santim ölçülerindeki ilk 3 cildi yayınlanmış serinin 1 numaralı cildi 504 sayfadır ve 4. Baskısı 2020 yılında kitapçı raflarındaki yerini aldı. Kitapta; gazete, dergi ve kitaplarda okuduğu yazılarla alâkalı görüşlerini yazıyor. Böylece yazı hayatımızdaki; deneme, tenkit, şiir, sohbet, fabl, mesel… ve masal gibi çeşitlere bir yenisini katıyor.  

 Eserin ‘Ön Söz’ başlıklı yazısında yer alan Yavuz Bülent Bâkiler’in makalesinden bir bölüm:

Bu hassasiyet, bu dikkat, benim için çok önemli. Çünkü din dilini korumaya özen göstermek, sâdece benim için değil, milletimiz için çok, çok önemli. Çünkü Türkçe, bizim varlık sebebimiz. Çünkü milletlerin hayatında dil ve din çok önemli iki ana temel.

Türkiye’de, dün ve bugün, laikliği İslâm düşmanlığı seklinde anlayan bâzı mühürlenmiş kafalar, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, dağdaki çobana bile öğrettiğimiz, sevdirdiğimiz bazı kelimeleri sırf Kur’ân’dan geldiği için dilimizden çıkarıp atmakta yerlerine ya batı dillerinden aldıkları veya rahatlıkla uydurdukları kelimeleri sokuşturmaktadırlar. Meselâ; kitap, kâtip, edebiyat, mektep, kalem, hayat, şart, hürriyet, imkân, hâkimiyet, ruh, adam, şiir, şâir… gibi yüzlerce kelimeyi neden dilimizden çıkarıp atıyoruz? Yerlerine neden; betik, yazman, gökçeyazın, okul, yazgaç, yaşam, koşul, özgürlük, olanak, egemenlik, tin, kişi, yır, yırman, ozan kelimelerini sokuşturuyoruz? Birinciler Kur’ân dili olduğu için!..’

377. sayfada, Ali Kayıkçı’nın şâir ve yazar M. Hâlistin Kukul için yazdığı bir şiir var.

Aklıma; M. Hâlistin Kukul Hocamıza, (güzellemeden öte) şimdiye kadar niçin müstakil bir şâirnâme yazmadım?..’ sorusu takılıverdi…

Diyoruz ve bu his ve düşünceler ile kaleme aldığımız aşağıdaki mısralarımızla Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı ve de Üstâd Şâir ve Yazar, Örnek Eğitimci Hocamızı, en samimi hisler ile selâmlıyoruz. Kalbî sevgi ve saygılarımızla…

   KUKUL HOCAM, iznin ile kaleme;  

Yaz!.. deyince, Trabzon’a uğradı;       

Beşikdüzü şenlendi bak âleme;      

Sene 43; Mehmet Hâlistin adı;

61’de Lise için eleme…

 3 yıl asker, Harbiye’li olmak var;  

 63’te, ihtilâl-provaları…

 Sonrasında ‘Mösyö’ ile ‘Madam’lar;

‘Filoloji’ derler buna Sen deme;

  ‘Dil’in ile, hizmet eyle ülkeme!

KUKUL HOCAM, Öğretmendir Rize’de;

  Sonra Samsun, okul: ‘Ticaret’ yine;

Diyarbakır-Samsun Eğitim’lerine;     

Cörevli’dir, 97’ye sene;

 Sonrasında ‘Hikâye-İnceleme’…

  Makâle’de, ‘Şiir’de zirvelerde;

-Onca dergi, onca gazetelerde;

  Onca şölen ve onca Te-Ve’lerde;

Kitap kitap, ödül ödül üstüne;

Sıralasam, yer kalmaz sâhifeme…

 ‘Selâm’ dersin, târihime-ülküme;   

Şanlı ceddim, ata yurdum-ülkeme;

Kopuzuma, destanıma, türküme;    

 ‘Hizmet’ dersin, ‘Türk dili’ne ve din’e;      

Kucak açmış sana Mekke-Medine…

KUKUL Hocam, KAYIKÇ’Ali duâcın;   

Eserlerin, soy kütüğün-ağacın;    

3 Hilâl’im, başında edîb tacın; 

Sen aşkını söyletirsin kaleme;

KUKUL adı, ışık oldu âleme…

   Derebahçe / SAMSUN, 25.12.2011

Eserin 489-495’inci sayfalarındaki isim listesinde adından bahsedilen şahıslara ait sayfanın bulunmasını sağlıyor.                                                                                  (DEVAM EDECEK)

Yaratan’ın İki Gözdesi: İnsan ve Arz

     İnsan, yaratılış ağacının en son cüz’ü olan meyvesidir. Ma’lûmdur ki, bir şeyin netîce ve meyvesi en uzak, en cem’iyetli / en toplu, en nâzik, en ehemmiyetli / en önemli parçasıdır.

     İşte bunun için, âlemin meyvesi ve netîcesi olan insan; en câmi’ / cem’ edici ve çok yönlü, en bedi’ / eşi benzeri olmayan, en âciz, en zaîf ve en lâtif / güzel, şirin ve lûtf edici bir kudret mu’cizesidir.

     Bu yüzden, böyle bir insanın beşiği ve meskeni olan zemin / yer; âsumâna / göğe nisbeten maddeten küçüklüğüyle beraber, ma’nen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi hükmündedir. Çünkü, bütün san’at mu’cizelerinin meşheri / sergilendiği bir alandır.

     Bu sebeple arz; Yüce Allah’ın; tüm isimlerinin zuhur ve tecellî ettiği bir masdarı / bir mekânı ve bir hareket noktasıdır.

     Ve Allah’ın nihayetsiz Rabbanî faaliyetlerinin mahşeri / toplanma alanı ve ma’kesi / akis yeridir.

     Yine, İlahî hallâkıyeti / yaratıcılığı; nebat, bitki ve hayvanların çoğunu teşkil eden, çeşitli küçük yavruların; bilhassa yeryüzünde cömertçe yaratılmalarında kendini göstermektedir.

     Evet, yer; pek geniş ahiret âlemlerindeki san’atla yaratılan ve yaratılacak olan masnûâtın küçük mikyasta nümûnegâhı / örnek olarak teşhir edildikleri yerdir.

     Yer; aslında ebedî âleme ait mensucât ve dokumaların sür’atle dokunduğu ve işlendiği tezgâh.

     Yer; ahirette yer alacak sermedî / ebedî manzaraların hızla değişen taklit yeri.

     Yer; Cennetteki daimî bağ, bahçe ve bostanları teşkil edecek olanların tohumcuklarının; sür’atle sümbüllenerek; dar ve muvakkat / geçici dünyada onlara mezraa / tarlalık yapmakta ve onların terbiye edildikleri yer olarak karşımıza çıkmaktadır.

     İşte arzın bu manevî azametinden ve san’atlı oluşundandır ki, Kur’an-ı Hakîm, semâvâta nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı; bütün semâvâta / göklere denk ve eşit tutuyor. Onu bir kefeye, bütün semâvâtı diğer bir kefeye koyuyor. Zâtı için tekrar ve tekrar: “Rabbü’s-semâvâti ve’l-ardı.” / “Arz ve semaların Rabbi.” diyor.

     İlahî kudret, âlem-i ekberde / en büyük âlem olan kâinat ve evrende, Rububiyetinin haşmetini / büyüklüğünü gösteriyor.

     Rabbanî rahmet ise, âlem-i asgar, yani küçük âlem olan insanda; ni’metleri tanzim ediyor / düzenliyor. Yâni Sâni’in / sanatla yaratan Allah’ın kudreti, kibriya / azamet ve celâl / büyüklük noktasında; kâinatı öyle muhteşem bir saray şeklinde icâd ediyor ki; Güneş’i büyük bir elektrik lâmbası, Kamer’i kandil ve yıldızları mumlar denen meyveleriyle yaldızlıyor.

     Ve zemin yüzünü bir sofra, bir tarla, bir bahçe, bir haliçe / küçük halı ve dağları birer mahzen, birer direk, birer kal’a ve bunun gibi bütün eşyâyı büyük bir mikyasta; o büyük kâinat sarayının levazımatı şekline getirerek; şa’şaalı bir suretle Rububiyet haşmetini gösterdiği gibi; cemâl noktasında rahmeti de, en küçük zîhayâta / canlıya kadar, her zîruha / ruh sahibine, çeşitli nimetlerini verir, bunlarla onları tanzîm eder / düzenler.

     Baştan aşağıya kadar ni’metlerle süsleyip, lûtf ve keremle tezyin eder / süsler.

     O celâlinin haşmetine karşı, rahmetinin cemalini; o küçücük lisanlarla, o büyük lisana karşı çıkarır.

     Yâni: Güneş ve Arş gibi büyük cirm / yıldızlar, haşmet lisaniyle, o büyük mûsikiye lâtif / hoş nağmelerini katarak, onları tatlılaştırıyorlar.

     Eğer o yüksek hakikatleri yakından temaşa / seyir etmek istersen; git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvan ve yavrulardan sor.

     Semayı dinle. Arza kulak ver. Hayvanlara dikkat et. Bahardan sor. Bak nasıl lisanı hâl ile Allah’ın sayısız Esmayı Hüsnasını / Güzel  isimlerini zikrettiklerini işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün Esmayı Hüsna’yı okuduğunu bileceksin. Sen de okuyabilirsin. Çünkü kâinat azîm bir zikir-hânedir. En küçük nağme, en gür nağmelere karışmakla, haşmetli bir letafet kendini gösterir.   

Yükseklerde Kasırga Eksik Olmaz

Yıllar önce bir üniversite öğrencisi iken, Devlet Tiyatrosu sanatçılarının sahneye koyduğu ve Osmanlı padişahı 4. Murad’ı anlatan bir tiyatro eserini izlemiştim. 4. Murad rolünde Cihan Ünal, annesi Kösem Sultan rolünde ise Ayten Gökçer çok başarıyla oynamıştı.  Eser daha sonra 1981’de TRT’de dizi film olarak yayınlandı. Turan Oflazoğlu’nun yazdığı eserden çekilen filmin yönetmeni Yücel Çakmaklı idi.

Eserde, 4. Murad’ın Valide Sultan’a söylediği bir cümlesini hiç unutmadım: “Yükseklerde rüzgar çok sert esiyor valide!”

Saraydaki entrikalar, devlet yönetiminde etkin olan güçlerin arasında cereyan eden ve her türlü pis yöntemin kullanıldığı güç savaşları idi, bu cümleyi 4. Murad’a söyleten.

****

KASIRGA: İki hafta önce sosyal medyadan bir arkadaşım, siyasete ilgi duyanlar için, Netflix’te G. Kore yapımı bir diziyi tavsiye etti. 2024 yapımı Whirlwind (Kasırga) isimli 12 bölümlük diziyi izledim.

G. Kore Devlet Başkanının kullandığı “Mavi Saray” ile “Milli Meclis” çerçevesinde geçen bir drama bu. Devlet Başkanı, Başbakan, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı ve bunlara destek veren güçlerin iktidar gücünü ele geçirme ve paylaşma mücadelesini anlatıyor. Bu mücadelede taraflar her türlü yasal ve ahlaki olmayan yöntemleri kullanabiliyor. Rakiplerine/ düşmanlarına karşı acımasızca savaşırken, gerekirse onlarla veya düşmanlarının en yakınlarıyla işbirliği yapmaktan çekinmiyor.

Devlet Başkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, Yüksek Yargı başkanı ve hakimleri, savcılar, illegal yolla en büyük zenginliğe erişmiş holding patronları, muhalefet partilerinin liderleri, medya dahil olmak üzere hemen herkes bu kirli “müesses nizamın” içinde. “Saygın” kurumlar ve her kesimden etkili, yetkili isimler bu pis mekanizmanın parçası durumundalar.

Devlet Başkanı ilk göreve geldiğinde idealist bir vatanseverdir ve devletin tepesini örümcek ağı gibi sarmış olan pis mekanizmayı bozmak arzusundadır. Ancak bir süre sonra O ve en yakın ekibi de bu kurulu düzenin bir parçası haline gelir. Sadece Başbakan Park Dong Ho idealizmini devam ettirmektedir.

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Jung Soo Jin de idealist bir gençlik lideri iken bu makama yükselmiş biridir. Ancak O da Başkan gibi büyük sermayenin yönettiği devlet içindeki kirli aygıtın bir parçası olmuştur.

İdealist vatansever Başbakan devletin tepesindeki kirli yapılanmayı yok etmek için her şeyi göze almıştır. Önce Başkanın görevden çekilmesini ister, kabul etmeyince Başkanı zehirleyerek öldürmeye çalışır. Başkan komaya girmesine rağmen ölmez. Başbakan bu arada komadaki Başkanın vekili olarak kafasındaki planı uygulamak ister.

İktidar mücadelesindekiler bir bölümde kendisini öldürmek veya hapse attırmak isteyen kimseyle diğer bölümde işbirliği yapmaktan çekinmezler. Bu dengeler içinde Başkanı zehirleyerek komaya sokan Başbakan Park Dong Ho Başkan ve komadaki Başkanı kendi elleriyle öldüren Başbakan Yardımcısı Jung Soo Jin Başbakan olur.

Aynı partiden seçilip Başkan ile Başbakan olan iki politikacının “uyumlu bir şekilde devleti birlikte yönetiyorlar” görüntüsünün aksine, iktidar mücadelesi son derece acımasızca ve pis yöntemlerle yürür. Emniyet, yargı, medya kullanılarak şantaj, tehdit, iftira, itibarsızlaştırma, tutuklama dahil her yöntem kullanılır. Sendikalar vasıtasıyla kitleler darbe aracı olarak kullanılır.

Başkan olan Park Dong Ho, kendisi gibi idealist Başsavcı arkadaşı vasıtasıyla, bir “temiz eller operasyonu” yapmak ve devleti temizlemek için ölmeyi göze alır.

************************

Türkiye ve ABD’de Kasırga

Yukarıda özetlediğim “KASIRGA” isimli G. Kore yapımı filmde olanların benzerlerinin başka ülkelerde de olmadığını söyleyemeyiz. Osmanlı Sarayında, Mavi Saray’da olduğu gibi “Beyaz Saray” vb mevkilerde de “sert esen rüzgarlar” olduğunu düşünmek gerekiyor.

Türkiye’de de “yükseklerde rüzgar çok sert esiyor” olmalı. İktidarın en sert muhaliflerinin saray ziyaretlerinden sonra önceki istikametlerinin tam tersi politikaları savunduğunu görmekteyiz.

“Asla Cumhurbaşkanı olamaz, olmamalı” dediği bir kişiyi “kurtarıcı lider” olarak nitelendirebilen muhalefet partisi başkanı bizi şaşırtmalı değil mi? En ağır sözlerle yerin dibine sokulan kişiye tek adam gücü veren rejim değişikliğini sağlaması kim bilir hangi kasırganın tesiriyle olmuştur.

Saray ziyaretlerinden sonra kaç tane sözde muhalif liderin nasıl birer partner haline geldiğini görmedik mi? Üstelik bir araya gelenlerin dünya görüşleri arasında o kadar zıtlıklar var görünüyordu ki. O görüntüleri bile anlamsız kılan bir görünmeyen mekanizmanın olduğunu anlamamız kolay olmadı.

****

FETÖ’nün devlet içindeki yapılanması konusunda biraz bilgi sahibi olduğumuzu zannediyorduk. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra bile bu yapının genişliği ve etkinliğinin boyutunu tam olarak öğrenemedik.

Nedense, örgütün en etkin yöneticileri ya kaçtı veya serbest bırakıldı. Sebebini anlayamadık.

Örgütün bankasına mevduat hesabı açanlar cezalandırılırken bu bankanın tepe yöneticisinin neden devletin tepesine getirildiğini anlayamadık. Pensilvanya ziyaretçilerinden bazılarının neden bakan ve parti yöneticisi yapıldığını anlayamadık.

****

1988’de ANAP Kongresinde Turgut Özal’a suikast girişimi yapıldı. Özal parmağından yaralandı. Suikastçı Kartal Demirağ sağ yakalandı. Demirağ 20 yıl hapis cezası aldı ama örgüt bağlantısı bulunamadı. Suikastçı Demirağ 1992’de Cumhurbaşkanı Özal’ın affıyla cezaevinden çıktı. Özal suikastçısının arkasında kim vardı ve kendisini öldürmeye çalışan bu kişiyi neden affettiğini açıklamadı. Biz sade vatandaşlar sebebini anlayamadık.

Çünkü yükseklerde nasıl bir rüzgar esiyor, kasırga kimi nereden nereye savuruyor bilmiyoruz.

****

ABD Eski Başkanı ve Kasım 2024’te yapılacak seçimde ABD Başkan adayı olan Donald Trump’a yapılan suikast girişimi de bana göre dış ülke istihbarat örgütlerinin işi değil. Beyaz Saray ve çevresindekilerin iktidar gücünü paylaşma mücadelesinin bir parçası gibi görünüyor.

Dışarıdan bakınca tam bir bütünlük içinde olduğu görüntüsü veren Beyaz Saray ve çevresinde bizim görmediğimiz yapılanmalar ve bu yüksek mertebelerde esen sert rüzgarlar olduğu kanaatindeyim.

SON SÖZ: “Bir devlet vardır devlette, devletten içeru”

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(İkinci Bölüm)

Eser için ikinci takdim yazısı Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Yabancı Diller Okulu Müdürü Prof. Dr. Tuncer Çağlayan imzâsını taşıyor.

Eğitimci Şâir ve Yazar M. Hâlistin Kukul; eser için kaleme aldığı 3 numaralı uzun yazısı, bu makalenin hacmini büyütmemek için özetlenerek okuyucuya sunulmaktadır:

Geçmişin tecrübeleri ve kazanımları olmadan yeni düşüncelerin filizlenmesi mümkün değildir. Mâzi, peşimizde ‘kör bir kandil’ gibi değil, hızımızı arttıracak bir meş’ale gibi durmalıdır.  Bunu durduracak olan da elbetteki  bıiziz. Biz ise, biz olmadan olmaz, değil mi? Birbirimize destek olmadan, ne önümüzü görebiliriz ne de yürüyebiliriz…

Başarıya  alkış gerek!..

En küçük yerleşim yeri olan köyden, kasaba, şehir veya ülkeye kadar, bütün ileri cemiyetlerde, halkın yaşayış seviyesini, her türlü an’ane ve bilgi mertebesini ‘umûmî hâfıza’ olarak kayda alan san’at dalı edebiyattır.

Millî kültürün, asırlarca süzülerek ve yeni ilâvelerle geldiği son hâlini, ancak edebiyatta bulabiliriz. Bu bakımdan; şâirler, edîbler ve ilim adamlarına büyük mes’uliyetler yüklenmiştir. Bunlar, yaşadıkları cemiyetlerin birer aynasıdırlar. Bu hususta; ‘sosyoloji’ ve ‘târih’ bile edebiyâtın yaptığını yapamaz, onun önüne geçemez. Zîrâ; onlarda, his ve bediî cephe mevcut değildir. Târih boyunca, insan emeği ve mahâretiyle meydana getirilen üstün vasıflı eserler, kayda değerlilikleriyle geleceğe intikal ederler. Bunların her biri, ‘millî kültürü’ meydana getirir. İşte, buradaki ‘kayıt’ çok mühimdir. Şâir, edîb ve âlimlerin, hangi usûl, gayret ve hünerlerle, ortaya eser çıkardıklarını bilmek gerekir.

Bu sebepledir ki, eldeki vesikaların târihe ışık tutabilmeleri için eskiden beri ‘tezkîre’ler yazılmıştır.

İşte, Ali Kayıkçı’nm hazırladığı ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’ bu tarz bir eserdir. Böyle bir hedefi gâye edinmiştir.

Yeri gelmişken, tezkire hakkında biraz malûmat vererek, Kayıkçı’nın yaptığı bu çalışmanın önünü biraz daha açalım istiyorum.

Tezkire; umûmî lügat mânâsıyla, zamanının meşhurlarının hayatlarını ve eserlerinin mâhiyetini anlatan eserlerdir. Tezkireler, târihî şahsiyetlere şâhitlik ederler. Bu kelime, Arapça ‘zikr’den gelir. Bugün, Fransızca’dan gelen ‘biyografi’; Arapça-Farsça bir terkip olan ‘tercüme-i hâl’ ile Türkçe ‘öz-geçmiş’ ve ‘hayat hikâyesi’ aynı mânâlarda kullanılmaktadır. Bunlar; ‘Tezkiretü’ş-şuarâ’ veya ‘tezkire-i şuarâ (şâirler tezkiresi), ‘tezkiretü’l-evliyâ (velîler tezkiresi), tezkiretü’l hattâtin (hattatlar tezkiresi) ve tezkire-i ilmiye (âlimler tezkiresi)  olarak adlandırılırlar. Bizde ilk tezkire yazan, 1441-1501 târihleri arasında yaşayan büyük Çağatay şâiri, âlimi ve devlet adamı Ali Şîr Nevâî’dir ki, 1491’de yazdığı ‘Mecâlisü’n-Nefâis’ adlı eserinde dört yüzden fazla şâir hakkında bilgi vermektedir.

Yazar Ali Kayıkçı; ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nin daha önce yaptığı baskılarında 175 isme ulaşmış ve bu şâir ve yazarlara ait bin 200 eserden örnekler sunmuştur. Bu sayı bile, Samsun için ulaşılması gereken bir başarı sayılmalı iken; Kayıkçı, geçen zaman içinde durmamış, yeni araştırmalarla bu sayıyı 275 isim ile bu yazarlara ait bin dört yüz 55 esere ulaştırmıştır.

Samsun; bu eserle, Türkiye’de çok az şehre nasip olan bir değere sâhip olmaktadır. Geleceğine dâir şâir ve yazarlar, imkânlar dâhilinde, eserleriyle birlikte kayda geçmiştir. Sanıldığı gibi, böyle bir eserin hazırlanması kolay bir iş değildir. Bu kişilere ulaşmak ve eserlerini ‘objektif’ bir şekilde değerlendirmek gerekir. Kayıkçı; bu hususta kim bir nebze faaliyette bulunmuşsa, ona yer vermeye, onu gün yüzüne çıkararak Samsun’a katkı sağlamaya çalışmıştır.

İnanıyorum ki, gelecekte, Samsunlu şâir ve yazarlarla ilgili kaynak arayacak olanlar, eserin yazıldığı dönemde, bu şâir ve yazarların hayatlarına ve san’at anlayışlarına dâir delillerle karşılaşacaklardır. Bir içtimâi vâkıa olarak, bugünün Samsun’unu bundan daha iyi anlatabilecek ve bu şahsiyetlerin fizikî, ruhî ve ictimâî hüviyetlerini îzâh edebilecek ne olabilir ki?

Günümüzde, ‘yazarlar sözlüğü, isimler sözlüğü, eserler sözlüğü veya şâirler ve yazarlar ansiklopedisi’ … gibi isimlerle yayınlanan birçok eserde, sâdece şâir ve yazarların kısa hayat hikâyelerine yer verildiğine şâhit olmaktayız. Bunlar, daha ziyâde basından takip edilerek, nakille yazılan kitaplar olup, şâir veya yazarlar hakkında kısa bilgilerle geçiştirilen ticârî maksatlı eserlerdir. Bu kitaplarda, bu şâir ve yazarların hayatları ve eserleri hakkında, maalesef, kâfi bilgi ve örnekler sunulmamaktadır.

Hâlbuki bir eserin araştırmaya dayanması, ilme hizmet arzu ve istikametini gösterir ki, Yazar Ali Kayıkçı’nm bu eserinde harcanan emekte de bunu müşâhede ediyoruz. Zîrâ Kayıkçı; kitabına aldığı şâir ve yazarların hemen hemen ekserisiyle birebir -yüz yüze- görüşüp, her birinin resimlerini ve kitaplarının kapak fotokopilerini mümkün olduğu ölçüde kayda geçirmiştir. Yaşadığımız şehir Samsun adına, edebiyât târihimize şâhitlik edeceğine inandığım bu eseri için yazar Ali Kayıkçı’yı tebrik ediyorum.

Bu vesileyle de kendisine bir kere daha teşekkür ediyor ve O’nun deyimiyle ‘gayretlerinin âhiret sermayesi olması’nı da Cenâb-ı Allah’tan diliyorum…

M. HALİSTİN KUKUL

Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nin 104-109. Sayfaları Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’e tahsis edilmiştir. Bu sayfalarda Ali Fuat Başgil’in hayatı, eserleri ve özellikle 27 Mayıs 1960 Askerî darbesinden sonra cumhurbaşkanlığına aday oluşu ve baskı yapılarak, tehdit edilerek adaylıktan çekilmesi olayları bütün detayları ile anlatılıyor.

Ali Fuat Başgil’in yayınlanan kitapları: Gençlerle Başbaşa, İlmin Işığında Günün Meseleleri, Din ve Lâiklik, Hâtıralar, Türkçe Meselesi, 27 Mayıs Darbesi ve Sebepleri, Demokrasi Yolunda, Yakın Mâziden Hâtralar,  Başgil’den Mektuplar, Konferanslar.

Samsun’un yetiştirdiği önemli değerlerden kıymetli sîmalardan biri de Dr. Fethi Tevetoğlu’dur.  1916 yılında İstanbul’da doğdu. Askerî Baştabip olarak Samsunlulara hizmet etti. 3 Mayıs 1944 Irkçılık-Türkçülük olarak adlandırılan milliyetçi hareketin içerisinde bulundu. Samsunda Demokrat Parti il başkanlığı yaptı. Adalet Partisi’nden senatör seçildi.  1989 yılında vefat etti. 23 adet kitabı yayınlandı. 

Samsun’da, kültür alanında olduğu gibi, sanat sâhasında da Türkiye çapında önemli isimler yetiştirmiştir. Bunlardan biri de Tiyatro Sanatkârı ve yazar Ferhan Şensoy’dur. 21 adet kitabı yayınlandı. 1951 yılında Çarşamba’da doğdu. 2021 yılında vefat etti.

Orhan Gencebay, 1944 yılında Samsun’da doğdu. Ses ve saz sanatkârı, şâir ve bestekâr, sinema oyuncusu ve bağlama üstadıdır.

Samsun’lu Hanımefendiler arasında şâir, yazar, ressam, tiyatro ve sanatkârı pek çok isim vardır. Keman sanatkâri ve şâire Güler Turan banlardan biridir. Şiirleri yine Samsun’lu bestekârlar tarafından bestelenmiş ve TRT repertavarına girmiştir. Ali Kayıkçı’nın eserinde diğer bayan sanatkârlara da yer verilmiştir. Müzikolog Gülseren Varol, Gülseren Akdaş, Gülten Subaşı Kaya, Güner Ener, Hanife Uzun, Hanife Zengin, Hatice Çiçeksever, Hatice Şâhin… gibi isimler bunlardan birkaçıdır.

Eserin müellifi Ali Kayıkçı; Prof. Dr. Başhekim, Türk Ocakları Samsun Şube Reisi Araştırmacı Yazar Kenan Erzurumlu hakkında kaleme aldığı hayli uzun yazısından birkaç paragraf:

Amasya’nın Suluova ilçesinde, 1952 yılında dünyâya geldi. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1968’de girdiği İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1974’de mezûn oldu.

Aynı sene Merzifon Belediyesinde Doktor olarak çalışmaya başladı. Bu görevi sırasında vatanî hizmetini Yedek Subay olarak Hatay-Kırıkhan’da yapmak üzere askere gitti. 1976’da terhis oldu. Akabinde de Amasya’ya bağlı Suluova’da Serbest hekim olarak kısa bir süre çalıştıktan sonra mezûn olduğu fakültede Genel Cerrahî ihtisasını tamamladı.

Eylül 1982’ye kadar burada ‘Başasistan’ olarak görev yaptı. Tokat-Turhal’daki Devlet Hastanesi’nde 9 yıl doktorlukta bulundu; başhekimlik yaptı.

1993 yılında ise Samsun’da On Dokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesinde Öğretim Üyesi olarak hizmet vermeye başladı. Samsun’da ilk böbrek naklini ve laparoskopik ameliyatı gerçekleştiren kişi olarak tıp târihine geçti. 1991’de Doçent, 1996’da ise Profesör oldu. 1996-1997’de Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastahânesi Başhekimi’ olarak hizmetler verdi.

 Türkiye Organ Nakli Kuruluşları Koordinasyon Derneği’nin Kurucu Üyesidir.

Yurtiçi ve yurt dışında yayınlanmış 150’nin üzarinde çalışması bulunmaktadır. Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Akademik Bakış 1 ve 2, Pontus’çuluk, Misyonerlik, Türklüğe Bakış, Sevdâmızın Adı Aamasya, Sağlıkta Sistemin Adı Var. Yüksek Öğrenimde Problem Yok. Gerçeğe Hû Diyelim, El Neştere Değince, Mistisizm ve Tasavvuf, 21. Yüzyılda Türk Cihan Hâkimiyeti, Devlet, Târihî ve Sosyolojik Manâda Türklerde Devlet, Alevîlik ve Bektâşîliğe Farklı Bir Bakış, 

Gençlik çağından îtibâren Türkçü hareketin içinde bulunduğunu ifâde eden Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, sosyal muhtevalı yazılarını da günlük gazetelerde, Türk Yurdu ve Orkun gibi dergilerde neşretmektedir.

Samsun Türk Ocağı eski reisi olan Prof. Dr. Erzurumlu’nun iki çocuğu ve bir de torunu vardır.

***

Ali Kayıkçı, eserin 32. sayfasında Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gelişleri hakkındaki bilgilerden sonra O’nun Samsun Günlerinı anlatıyor:

O’nun Samsun Günleri:

19 Mayıs 1919 Pazartesi 38 yaşındaki genç Türk Paşası Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 Pazartesi sabahı, saat 08.00 sularında Samsun’a geldi. Ordu komutanlığı forsu çekilmiş olarak, Samsun limanı açıklarında bekleyen gemiye motorla yaklaşıp ilk çıkan kişi, 15’inci Piyade Tümeni subaylarından Kur. Bnb. Mahmut Ekrem Bey olmuştur. O târihlerde liman ve iskele olmadığından, vapur açıklarda demir attı.

Mustafa Kemal Paşa karaya çıkmak için bindiği motor kıyıya yaklaşırken motorcu Mustafa’ya, karşı dağları göstererek ‘Bu dağlarda Pontus’çular var mı?’ diye sordu ve ilk bilgileri almaya başladı:

-Paşam, Havza ya kadar 750 kadar efradı olan Pontus çeteleri var. Birkaç misli de dağlarda, dağların arkasında… Halk bu yüzden sizi karşılamaya çıkamadı, Paşam. Haftalardaı beri korku içinde yaşıyoruz. İnanın ki, İskele Polisi Gürünlü Rıza Efendiyle şu tekneyi hazırlamak için neler çektik.

Mustafa Kemal Paşa’nın çıktığı iskele Fransızlara âit reji (tütün) iskelesidir.

Birinci Dünyâ Savaşı’nda Ruslar tarafından bütün iskeleler bombalanmış, sâdece Fransızlara âit olan bu Reji İskelesi ayakta kalmıştı.

M. Kemâl Paşa İle Samsun’a Çıkanlar:         .

-Üçüncü Kolordu Kumandanı Miralay Refet (Bele) Bey,  

-Müfettişlik Kurmay Başkanı Miralay Kâzım (Dirik) Bey,

  -Kaymakam Mehmet Ârif Bey (Ayıcı), Kurmay Başkanı Yardımcısı,

  -Binbaşı Hüsrev (Gerede) Bey,  

  -Karargâh Harekâtı Şubesi Müdürü Kemal )Doğan),  

-Müfettişlik Topçu Komutanı,

-Miralay Doktor İbrâhim (Tâli Öngören)Bey

-Müfettişlik Sağlık Bakanı,

-Binbaşı Doktor Refik (Saydam) Bey

-Sağlık Başkan Yardımcısı,

 -Müfettişlik Başyaveri (Abbas Gürer) Bey,

-Yüzbaşı Mümtaz (Tunay) Bey, Kurmay Yardımcısı,

-Kurmay Yardımcısı Yüzbaşı İsmail Hakkı (Ede) Bey

-Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (Öndersev )Bey, 

-Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfı (Susoy)Bey,

-Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kalem âmiri Üsteğmen Hayati Bey, (Soyadı Kanunu çıkmadan vefat etmiştir.)     

-İâşe Subayı Üsteğmen Abdullah Bey, (Soyadı Kanunu çıkmadan vefat etmiştir)

-Kurmay Yardımcısı Üsteğmen Ârif Hikmet (Gerçekci) Bey    

-Teğmen Muzaffer Bey (16), Müfettişlik İkinci Yaveri,                                                                                           -Şifre Kâtibi Fâik Aybars Bey,  

-Şifre Kâtibi Yardımcısı Memduh (Atasev) Bey,

Eserin müellifi Ali Kayıkça, 847. Sayfadaki ‘Son söz’ başlıklı yazısını; Melid-i Şerif yazarı rahmetli Süleyman Çelebi’nin şu güzel duâsı ile bitiriyor:

Okuyanı, dinleyeni, yazanı; Rahmetinle yarlığagıl yâ Gâni’ diyoruz ve de ‘Samsun dün ne idi, bugün ne oldu; ileride her bakımdan iyi bir konuma kavuştuğu gibi inşâ’Allah ‘Kültür-Sanat bakımdan da çok daha iyi yerlerde olacak…’ temennisi ile Siz Saygıdeğer Okuyucularımızı bir kere daha selâmlıyor, selâmlıyoruz…

Hayat felsefemiz: Yüce dînimiz İslâmiyet’i iyice öğrenebilmek için Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye gibi bir kitâbı en az 3-5 defa olmak üzere dikkatle okumalı, sonra da ‘Ehl-i Sünnet âlimleri’ tarafından kaleme alınmış klâsik eserlerle tanışmak, günlük bir-iki gazeteye, ayda iki-üç dergiye aksatmadan abone olmalı, sosyal medyaya, televizyona ve internete fazla takılmadan mutlaka ve mutlaka önce okumalı, okumalı ve ancak ondan sonra yazmalıdır!

Kalbî sevgi ve saygılarımızla. Derebahçe / Samsun, 23 Nisan 2023

ÂŞIK DEREBAHÇELİ

‘Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’nden bir şiir:

YUNUS İÇÎN YUNUS GİBİ

BURHAN GARİP ŞAVLI*

Düşünür de hep sorarım                                                                                             Bu evrenin kim sâhibi                                                                                             Bağlar çözüp benliğimden                                                                                                         Bir kurtulsam Yunus gibi.

Bâzen yokum, bâzen varım                                                                                       Bulamadım, hep ararım                                                                                                        Dost yolunda yüce Tanrım                                                                                                            Bin kez ölsem Yunus gibi.

 Nem var ise ele versem                                                                                                                                                                Aşk bağından gonca dersem                                                                                                                                                     Bir şafaktan sırra ersem                                                                                                               Tel tel olsam Yunus gibi.

Ak ellerim gök dorukta                                                                                                                                               Karar kıldım doğrulukta                                                                                                                                        Gönül sazım son solukta                                                                                                                                    Çalabilsem Yunus gibi.

Hep artıyor garipliğim                                                                                                                                            Elvermiyor Lokman Hekim                                                                                                                                              Şu derdimin dermanı kim                                                                                                                                           Bilebilsem Yunus gibi.

Aramayın zevki tende                                                                                                                                           Güç sevgidir ne var kinde                                                                                                                                     Duâların gergefinde                                                                                                                                                 Huzur bulsam Yunus gibi

*Burhan Garip Şavlı: (Muş, 1927-Ankara 2019) Uzun yıllar boyunca Samsun’un Terme ilçesinde ikamet etti. Eğitimci, Şâir ve Yazar, Milletvekili.                                                                                                                                                         (DEVAM EDECEK)

8. Yılında 15 Temmuz’u Anarken

15 Temmuz 2024 Salı günü Hacettepe Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen “8. Yılında 15 Temmuz- Anma Paneli”ne katıldık. Bu anlamlı ve son derece faydalı toplantı dolayısıyla başta sayın Rektör Prof. Dr. Mehmet Cahit GÜRAN olmak üzere, Rektör Yardımcılarına, Senato Üyelerine, Enstitü Müdürlerine, Fakülte Dekanlarına ve Mehmet Akif Ersoy Salonunu dolduran tüm katılımcılara teşekkür ederiz. Toplantıda Sayın Prof. Dr. Mehmet Cahit GÜRAN ile Sayın Prof Dr. Ayten Sezer Arığ’ın Açış konuşmalarından sonra Prof. Dr. Neşe Özgen, Prof. Dr. Nevin GÜNGÖR ERGAN ve Dr. Öğr. Üyesi Bahadır Bumin ÖZARSLAN birer bildiri sunmuşlardır. 1967 yılında kurulmuş olan Hacettepe Üniversitemizin böyle millî hassasiyet sahibi olarak düzenlediği toplantıya katılmak bizim için büyük mutluluk olmuştur. Böyle anlamlı bir toplantıyı Türkiye’deki diğer üniversitelerimizin de düzenlemiş olduklarını tahmin ediyoruz.

15 Temmuz darbe teşebbüsü maalesef iyi yetiştirilmemiş, yeterince bilgilendirilmemiş bir grup asker, sivil ve bürokratın sözde malum müttefikimiz tarafından ülkesinin ve milletinin aleyhine kullanıldığı bir tarihtir. Bu hareket FETÖ adlı bir terör hareketinin eseri olmuştur. Sözde dost olarak bildiğimiz, üstelik NATO ortağı olduğumuz ABD’nin önderliğini yaptığı bu ayaklanma üzüntü ve nefretle karşılanmıştır. 15 Temmuz işgal ve istila hareketi Türk demokrasisinin sonlandırılmasını, millî birlik ve bütünlüğünün bozulmasını ve millî varlığımızın yıkılmasını hedef almıştır.

15 Temmuz olayı zihinlerde yerleşmiş bir travmanın sonucu olarak anılacaktır. Tarih boyu bağımsızlığına ve egemenliğine aşık Türk milleti her yaşta ve kesimdeki insanlarıyla tepki göstermiş, sokakları bayraklarla süsleyerek, tankların önüne çıkarak, hain ve alçakların bomba ve kurşunlarına göğsünü siper ederek gerçek düşmanlarımızın ve onların işbirlikçilerinin ümitlerini boşa çıkarmışlardır.

Dünya, III. Dünya Harbini tartışırken bütün bu tehlikelere karşı kamuoyunu ve gençlerimizi doğru aydınlatmayı bir görev saymalıyız. Herkes olup bitenleri doğru anlamalı, kısır siyasî kutuplaşmalar terkedilmelidir. Eğitim ve öğretim kültürel ve millî hedeflerimize dönük yapılmalı, yanlış ezberlerden kaçınılmalıdır. Türkiye’nin Sosyal Yapı Özellikleri dersi ve Türk Dünyasını tanıtan dersler müfredata konarak bu önemli ve hayatî konulardaki bilgisizlik engellenmelidir.

Yaşadığımız çağda Türkiye’nin millî bütünleşme ve birliğe ihtiyacı olduğu anlaşılmalı, bölücü, ötekileştirici ve etnik parsellere ayırıcı yanlışlardan, gereksiz ve yanlış sonuçlar doğuracak açılımlardan dönülmelidir. Teröre ve terör yanlılarına taviz verilerek millî birlik ve demokrasimiz zedelenmemelidir.

Allah tarafından insanlığa gönderilmiş olan en son ve en mütekamil hak din İslam’dır. Cuma hutbelerinde imam efendinin minbere çıkarak belirttiği bu ifadeyi bir ara yok farz ederek okumayanlar, okutmayanlar bunu dinlerarası diyaloğa aykırı bulanların dindarlığı nerede kalır?

Ayasofya’nın kubbesinin üstüne üç dini de eşit ifade edecek sembollerin konmasını isteyenler ne tip Müslüman olabilir?

Belçika ve diğer bazı ülkelerdeki camilerde ezanı değiştirip “Muhammed’ün Resulullah”ı çıkaranlar maalesef vatanımızın istila ve darbe ile karşılaşmasına alet olanlardır.

Eğer son yıllarda değerini daha iyi fark ettiğimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk milleti ile birlikte çok zor şart ve engellere rağmen, Millî Mücadele gerçekleşmemiş olsaydı acaba Anadolu’nun hali nasıl olabilirdi? Atina’da cami açmayı engelleyenler acaba Anadolu’da yeni camiler mi kurarlardı, yoksa mevcutları tamir mi ederlerdi? Millî Mücadele aslında Türk’ün zaferinin sonucu olarak İslam’ın da yükselişidir. Anadolu’da dar’ül harb’in dar’ül İslam’a çevrilmesi böyle gerçekleşmiştir.

Her üç dinle de dindar olarak cennete gidilebileceğini ileri sürenler İslam’a ne ölçüde bağlıdırlar?

Eğer Türk milletinde iman kuvveti ve millî şuurun desteklediği millî direnç olmasaydı işgalciler Irak’ta olduğu gibi benimsenip elleri öpülerek mi karşılanırlardı?

Sonuç olarak, aziz şehitlerimize ve gazilerimize çok şey borçlu olduğumuzun bilincindeyiz. Bu işgal ve istila olayında canlarını vatan için seve seve feda ederek vatanın ve milletin parçalanmasını, Sevr Anlaşması’nın uygulamaya konmasını önleyen asker, sivil aziz şehitlerimizi 8. Yılda saygı ve rahmetle anarız. Bu acı ve düşündürücü olayın genç nesillerimize ders olmasını dileriz. Gazilerimize de Alah’tan sağlıklı ömür diler, onlara saygı ve şükranlarımızı sunarız.

Hoşgörü -1

“Hoşgörü insanlığın bir parçasıdır. Hepimizin hataları ve eksikleri var; gelin karşılıklı olarak birbirimizin hata ve eksiklerini bağışlayalım, çünkü hoşgörü doğanın ilk yasasıdır.” (Voltaire)

Küsmek ve darılmak için bahaneler aramak yerine, sevmek ve sevilmek için çareler arayın. “Mevlâna”

Uluslararası kaynaklarda “tolerance” kelimesi olarak kullanılan “hoşgörü” kavramı, genel tanımı ile karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış temeline dayanan işlevsel bir iletişim sürecidir.

 “Hoşgörü” kavramı sözlüklerimizde; her şeyi anlayışla karşılama, olabildiği kadar hoş görme durumu olarak tanımlanarak, müsamaha ve tolerans sözcükleri ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır.

 Kişinin kendinden farklı düşünen inanç ve davranışlarda bulunan kişilere karşı saygılı, sevecen ve katlanılır olması hali, hoşgörüdür. Görmezden gelme, müsamaha, göz yumma, aldırış etmeme gibi kelimeler de aynı anlamda kullanılmaktadır.

Hoşgörü, “müsamaha, tahammül, katlanma, görmezden gelme veya göz yumma, başkalarını eylem ve yargılarında serbest bırakma, kendi görüşümüze ve çoğunluğun görüş biçimine aykırı düşen görüşlere sabırla, hem de yan tutmadan katlanma” demektir.

Hoşgörü sözcüğü genel olarak; “anlayış, saygı, mazur görme, medeni olma, kabul etme, rahatsız olmama, farklılıklara ve farklı görüşlere sınır koymama, farklılıklara olumsuz tepki göstermeme ve karşıt fikirlerin karşılıklı anlayış içerisinde tartışılması” gibi çok geniş bir yelpazeyi içerir.

Hoşgörü, bireylerin farklılıklarıyla bir arada yaşayabilmesi için sahip olunması gereken temel değerlerden biridir. Kişinin benimsemediği bir düşünce ve davranışı anlayışla karşılayarak ona hoş bakabilmesidir. İnsanların birbirlerinin farklılıklarını, hatalarını hoşgörüyle karşılaması, birbirlerine anlayışla yaklaşmasıdır. Farklılıkların bilincine varılması, değişik düşünce ve kimliklere anlayışla bakılabilmesidir.

Hoşgörü, görmezlikten gelme değil, anlayışla karşılamadır. Doğruluk değerini dikkate almaksızın farklı inanç ve düşüncelerin de bulunabileceğini kabul etme duygusudur. Bireysel alanda bir tavır olarak ortaya çıkan, barışa ve huzura katkı sağlamasından dolayı da toplumsal yönü olan önemli bir değerdir.

Hoşgörü, benimsenip hoşlanılmasa da evrensel insan hakları çerçevesinde insanın insan olarak doğuştan getirmiş olduğu haklarının kabul edilmesi ya da bunların yerine getirilmesine karşı konulmamasıdır. Karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, ona istediği gibi olma imkânı sağlamaktır.

Hoşgörü, sağlıklı insan davranışıdır, sağlıklı insan hayatının, özüdür. Beşeri münasebetlerin temelidir. Hoşgörü kavramında ‘kabul’ tavrının ağır basması ‘tahammül ve katlanma’ unsurlarının oluşmasını engeller. Bu yönüyle de hoşgörü, içinde geçen ‘hoş’ kelimesinin yansımalarını taşımaktadır. Hoşgörüde; rahatsız olma, katlanma ve tahammül benzeri olumsuz duygulara yer olamaz.

Toplumdaki bireysel farklılıkların çatışmaya dönüşmemesi için farklılıklara hoşgörüyle yaklaşılması gerekmektedir. Bu sebeple kişiler arası ilişkilerde huzurun sağlanması açısından, toplumda evrensel bir değer olan hoşgörünün yaygınlaştırılması elzemdir. Çeşitlilik, insanın olduğu gibi toplumların zenginliğine ve gelişmelerine de yol açar.

Modern toplumlarda eğitim sisteminin, çocukların bilgisayar gibi bilgiyi depolayan bireyler olarak yetiştirilmesi değil, aksine kişilikleri gelişmiş topluma faydalı olan, hoşgörülü, farklılıklara saygılı vatandaşlar olarak yetişmelerine katkı sağlamak amaçlanmaktadır.

Kimseyi dilinden, sosyal sınıfından, inancından, kültüründen, yaşam biçiminden dolayı hor görmemeliyiz. Herkese değer verdiğimiz ve saygı gösterdiğimiz oranda dünya güzelleşir ve yaşam anlam kazanır. Dünya hoşgörülü insanlar sayesinde bize hizmet etmektedir.

Evde, trafikte, sokakta, okulda, işyerinde, kısaca insanın olduğu her yerde eğer hoşgörü yoksa orada bencillik, anlaşmazlık, güvensizlik, tartışma, kavga olumsuzluk adına her şeyi görebilmek mümkündür.

Toplumda hoşgörüye dönüşün, hoşgörüyü davranışa dönüştürmenin yolu, hoşgörünün yayılması, insanın sevgiyi yaşamasına, kendisine saygı duymasına, kendisi ile barışık olmasına bağlıdır.

Düşünün, acaba bizler en son ne zaman aynaya bakıp, kendimize gülümsedik? Bu sabah kaç kişiye merhaba, günaydın ya da hayırlı sabahlar dedik? Yoksa her gördüğümüz, tanıdığımız kişi için olumsuz mu düşündük? Ayıbını mı aradık?

Bu sabah trafikte içimizden kaç kişiye kızdık? Kaç defa yardıma ihtiyacı olan insanları gördüğümüzde başımızı çevirdik? Kaç insanı yeterince dinlemediğimiz için kırdık? Duvarı çizen, yere süt döken, bardağı kıran, altını ıslatan, korkudan kendi yatağında uyuyamayan kaç çocuğu azarladık? Yönetici isek, idaremizdeki kaç insanı yeterince dinlemediğimiz için kırdık? Biz sadece kendimizi mi düşünüyoruz yoksa yeterince empati kuramayıp hoşgörülü olmamamızdan kaynaklanan bir problem mi bu?

Hoşgörü bir vurdumduymazlık değildir. Hoşgörü görmezlikten gelmek hiç değildir. Hoşgörü kendini bilmektir, sınırları bilmektir. Sınırları bilerek sürdürülen hayat biçimidir. Hoşgörü bir anlayıştır, anlayışlı olmanın adıdır, sevginin yoludur. Hataları düzeltebilmedir.

Değer vermektir, kusurları görmemektir, uyumlu olmaktır. Tahammül etmektir, lakap takmamaktır, affedici olmaktır.  Alay etmemektir, ayıpları kapatmaktır, anlayışlı olmaktır.

Hoşgörü, çağın getirdiği sorunların, aç gözlülüğün, doyumsuzluğun, sevgi yoksunluğunun, güvensizliğin çaresi olabilecek bir anlayış tarzıdır, insanın özüdür.

Hoşgörülü olmak büyük bir erdemliliktir. Hoşgörünün özünde ayrım yapmadan herkese karşı kendi kalıplarımızdan uzaklaşıp, empati kurarak ölçülü davranmak ve müsamaha göstermek vardır. Çünkü gereken yerde bilinçli şekilde ölçülü ve hoşgörülü davranmak insanların arasındaki bağları güçlendirdiği gibi saygı ve sevgiyi arttırır. Mutlu olmayı ve kendimize karşı saygı duyulmasını istiyorsak, en başta başkalarına saygılı ve hoşgörülü olmamız gerekir.

Hoşgörü bir insanın kendinden farklı düşünceleri, farklı inançları, farklı bir yaşam tarzı olan, farklı değerler sistemi olan insanlara sevecen bir tahammül göstermesi demektir. Hoşgörü vurdumduymazlık, görmezden gelme değildir, anlayıştır.

Hoşgörüde temel ilke, karşımızdakini istediğimiz gibi olmaya zorlamak değil, ona kendi istediği gibi olma fırsatı vermektir.

Hz. Mevlana: “Ben insanların ayıplarını gören gözlerimi kör ettim. Sen de onlara benim gibi iyi gözle bak.” Diyor ve ekliyor. “Bakın! Toplumsal bunalımların, kavga ve dövüş ortamının tek ve en güçlü doğuş sebebi sevgi eksikliğidir. Bunun en doğru tedavi yolu ise sevgiyi aramak, yaşamak, uygulamaktır. Hoşgörülü olursanız seversiniz. Sevilirsiniz. Karar verirseniz ve de bu yolda çalışırsanız her şeye ulaşırsınız !”

Yazımızı hoşgörü ustalarının öğüdü ile bitirelim: “Yıktığın varsa yapacaksın. Ağlattığın varsa güldüreceksin. Döktüğün varsa dolduracaksın. Çıplakları giydirecek, açları doyuracak. Azı çok edeceksin.

Sevgiyle kalın.

Vergi Kutsaldır Ama Adaletli Olursa!

“Bugün haberlerde TBMM’ye yeni bir vergi paketini içeren kanun teklifi sunulduğunu öğrenince aklıma bunlar geldi… Fakirlik ve açlıkla sınadığınız halkı bir de vergi ile imtihan etmeye kalkmayın. Gelir adaletsizliği yüzyıllardır bu topraklara hâkim. Türk Milletine hizmet etmek istiyorsanız gelin bu döngüyü kıralım…”

Türkiye’nin kırılgan bir ekonomiye sahip olduğu genelde katıldığımız bir düşüncedir. Bir de buna ekonominin kötü yönetimi eklenirse bütün yük halkın omuzlarına çöker.

Günümüzde (bugün) Türkiye yine ekonominin kırılganlığının ve kötü yönetiminin ağır baskısı altında…

İktidarın ise çarkı döndürebilmek için kullandığı argümanların en başında vergiler geliyor. Bu sebeple uçan kuştan bile vergi alınır oldu. Bununla da yetinilmeyip bir sinekten beş kilo yağ çıkarma telaşına düşüldü. (Dünde öyleymiş bugün de öyle ne yazık ki) Bu kadarı da olmaz!

Devlet “deli dumrul” değildir. Öyle köprünün başına geçip geçenden bir geçmeyenden iki alsın! Halkın üzerine bu kadar gitmeyin… Bu halk geçim derdi, işsizlik, yoksulluk, pahalılık (şimdi de açlık) gibi şeylerle uğraşıp duruyor bir de bunun üzerine haksız ve adaletsiz fahiş vergileri eklemeyin.

Dediğim gibi “vergi kutsaldır” ama adaletsiz olmazsa!

Zaten insanlar vergilerini zamanında ödeyemedikleri veya hiç ödeyemedikleri için hükümet edenler devamlı olarak gecikme faizlerinde indirime yada silmeye giderek ve vadeye yayarak “yeniden yapılandırma” adı altında vergi tahsil etmeye çalışıyor.

Türkiye ağır vergiler altında inleyen (az kazanan) halkın üzerindeki vergi yükünü hafifletmelidir. Bu halkın daha rahat ve refah içinde yaşamasına sebep olacaktır.

Siz bakmayın halkın bu konuda sesinin çıkmamasına. Fıkralar da olduğu gibi halkın sıkıntıdan kahkahalar atarak gülmesi yakındır (bir türlü gülmüyor çünkü ikna ediciler mutluluğu ahirette arayın diye pazarlama yapıyor) diye düşünüyorum… Bu da hayra alamet bir durum değildir!

Günün birinde vezir padişahın huzuruna çıkmış:

– Efendim hazinede para yok, yeni vergilere ihtiyacımız var…

– Eeee iyi de, ne vergisi koyalım?

– Galata köprüsünün başına bir adam koyalım, gelip geçenden bir akçe alalım.

Aradan bir süre geçmiş… Padişah merak etmiş:

– Ahaliden bir tepki var mı?

– Hiç bir tepki yok, demişler.

– İyi o zaman köprünün çıkışına da adam koyalım 1’er akçe daha alalım…

Yine tepki olmamış! Padişah bu sefer kızarak köprünün ortasına da bir adam koyalım, bir akçe de o alsın demiş…

Bir hafta sonra vezire vergi toplama işinin nasıl gittiğini soran padişah; vezirden

– Halkın durup durup nedensiz kahkahalar attığını ve zil takıp oynadığı cevabını alınca tehlikenin farkına varan padişah hemen vergilerin indirilmesine hükmetmiş…

Yani bizim halkımıza da dolaylı veya dolaysız vergilerden dolayı artık gına gelmiştir. Durup durup gülmesi ve zil takıp oynaması (pek inanmıyorum) yakındır. Yapılacak iş nerede ise her alanda olduğu gibi vergi sisteminde de bir reform yapmaktır… Vergiye çok ihtiyacımız var diyorsanız ilk önce devlette israfı önleyerek vergiye olan ihtiyacı azaltın derim!!!

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Birinci Bölüm)

 Emekli Gümrük Müdürü, Serbest Muhasebeci, Gümrük Müşaviri, Gazeteci, Şâir ve Yazar Ali Kayıkçı 14 Ağustos 1946 târihinde, Trabzon’a bağlı Maçka ilçesi Hamsiköy’de doğdu. İlkokulu Samsun 19 Mayıs ve Rızânur’da (1954-1959), orta ve liseyi de Samsun Ticaret Lisesi’nde (1959-1965) okudu.

Ankara İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisi Bankacılık Bölümü’nden 1969 yılında mezun oldu. Öğrenciliği devam ederken 1967 yılında, Gümrük ve Tekel Bakanlığı Târife Şubesi’nde memuriyet hayatına başladı. 1971 yılında Levâzım Yedek Subayı Er Eğitim Okulu Öğretmeni olarak tamamladığı askerlikten sonra Gümrük ve Tekel Bakanlığı’ndaki görevine devam etti. İstanbul Çıkış (İhracat) Gümrüğü’nde Müdür Muavini iken kendi isteğiyle 1974’de Samsun’a tâyin oldu.

1980 yılında Samsun Gümrük Müdürü görevine getirildi. Ağustos 1981’de, Ankara Gümrükleri Başmüdürlüğü’nde Şube Müdürü iken istifa ederek memuriyetten ayrıldı. Önce serbest olarak, sonra da özel şirketlerde muhasiplik ve Gümrük Komisyonculuğu yaptı. Daha sonra ise Türkiye Gazetesi’ne geçerek Bölge Muhasebe Müdürü ve Bölge Haber Müdürü olarak vazife gördü.

İhlas Haber Ajansı’nın kurulmasıyla önce Bölge Haber Müdürü sonra da Bölge Muhasebe Müdürü olarak vazife görü, 1994 yılında ayrıldı.

Şubat 2000’e kadar Serbest Muhasebecilik yaptı ve Filiz Şekerleme bünyesinde Muhasebe Müdürü olarak çalıştı. Bu târihten sonra yeni Gümrük Kanunu’nun yürürlüğe girmesi sebebiyle Gümrük Müşaviri olarak ticârî faaliyetlere başladı. 31 Aralık 2013 târihinde tekrar basın-yayın hayatına döndü. 24 Ocak 2018’e kadar Denge Gazetesi’nde köşe yazarı olarak meslekî hizmetlerine devam etti. Bu dönemde  kültür-sanat alanında 9 kitap yazdı ve yayınlandı.

Türkiye Gazetesi’nin 1982 yılında açmış olduğu şiir ve hikâye yarışmasında iki dalda da birincilik kazandı. Türk Basın Birliği”nin Cumhuriyetin 60. Yılı Şiir Yarışmasında da ‘Mondoros’tan Cum- nuriyete’ başlıklı destanıyla birinci seçildi. Bu arada ‘Derebahçe Gazetesi’ni çıkarıp Başyazarlığını ve kurucusu bulunduğu ‘Ay-Bir /Samsun Amatör Yazarlar Derneği’ Başkanlığı’nı yaptı (1978-1980).

Kültür Bakanlığı’nca Halk Şâirleri listesine alınan ve ‘Yaşayan Halk Şirleri Antolojisi’nde şiirlerine yer verilen Ali Kayıkçı, Samsun’un mahallî Gazetelerinden ‘Büyük Samsun’, Anayurdum’ ve ‘Yeni Karadeniz’ gazetelerinde de Yazı İşleri Müdürlüğü ve Yayın Kurulu Üyeliği’ gibi görevlerde de bulundu (1993-1996).

Türkiye Gazetesi dışında Medikal Gazete, Zaman, Ortadoğu ve Yeni Mesaj’da da çeşitli haber ve röportajları neşredildi.

Evli ve beş çocuk babası olup Samsun Gürses Gazetesi’nde fahrî olarak Kültür-Sanat Sorumlusu sıfatıyla edebî çalışmalar yaptı, eserler neşretti.

Yazar ve yönetici olarak çalıştığı, Samsun’da yayınlanan diğer gazete, dergiler ve internet siteleri: Samsun Denge, Samsun Olay, Demokrasi’nin Müdafii ve Samsun Manşet gazeteleri, www.akasyamhaber.com  ve www.bizimsamsun.net  internet/genelağ siteleri.

Yönetim kurulu başkan ve üyesi olarak görev yaptığı dernekler:  Say-Der (Samsun Yazarlar Demeği, Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti.

Çeşitli türden neşrettiği eser sayısı 60’ı, bunlardaki toplam sayfa sayısı 25 bini, gazetelerde tefrika hâlinde neşredilenler ile dergi ve gazetelerde çıkmış yazılarıyla birlikte genelde toplam olarak 50 bin sayfayı geçmiş bulunmaktadır.

Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından 2008 yılında düzenlenen Milletlerarası Samsun Şiir Günleri’ne ‘Ev Sâhibi Şâir’ olarak katıldı. 2017’de neşredilen İLESAMLI İlim Adamı, Şâir, Yazar ve Sanatkârlar Ansiklopedisinde, Ordu Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi ve Türk-Kazakistan Üniversitesince hazırlanan Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde biyografi ve eserleriyle yer aldı.  

Basılı Telif Eserleri:

1-Adım Adım (1972), 2-Kan Pıhtısı-1 (1973), 3-Kan Pıhtısı-2 (1974), 4-İhracat (1974), 5-İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri-1 (1977), 6-İslâm’a Göre Evlilik ve Mahremiyetleri-2 (1978), 7-Çeyrek Asır (1978), 8-Çile ve Huzur (1982), 9-Onbuçuk Atali (1983), 10-Bir Elmanın Yarısı (1983), 11-Fidan (1983), 12-Mondros’tan Cumhuriyete (1983), 13-Mert Irmağı İnsanları/Pontus’a Darbe (1984), 14-Halime Kız’ın Âhı (1985), 15-Çeyrek Asır’dan Sonra (1985), 16-Hasret (1986), 17-Bir Buket Haber-1 (1981), 18-Bir Buket Haber-2 (1991), 19-Samsunlu Halk Şâirleri (1991), 20-İşte İnsan/1 (1996), 21-Samsun’da Kültür-Sanat/2 (1998), 22-Samsun’da Kültür-Sanat/2 (1998), 23-İşte İnsan-2 (1999), 24-Mahalleden Bölgeye Samsun-1 (2000), 25-Mahalleden Bölgeye Samsun-2 (2001), 26-Pontus Üstüne (2003), 27-Güldede ve Gül Çocuklar (2004), 28-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar (2005), 29-Türk Destanları (2006), 30- Samsun’un Manevî Mimarları (2008), 31-55 Yıldızlı (2010), 32-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (Samsun-2011), 33-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder  (2012), 34-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder-2 (2012), 35-Yaş 65 Yolun Yarısı Eder-3 (2012); 36-Hem Okudum Hem de Yazdım-1 (2012), 37-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2013), 38-Hem Okudum Hem de Yazdım-2 (2015), 39-Hem Okudum Hem de Yazdım-3 (2015), 40-Sen Destan Yazdın Ben de…-1 (2016), 41-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2016), 42-Sen Destanı Yazdın Ben de…-2 (2016), 43-…Ve Millet Destanı Yazdı (2016), 44-Sen Destanı Yazdın Ben de…-3 (2017), 45- …Ve Millet Destanı Yazdı-2 (2017), 46-…Ve Millet Destanı Yazdı-3 (2017), 47-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2018), 48-…Ve Millet Destanı Yazdı-4 (2019), 49-…Ve Millet Destan Yazdı  (2019), 50-Mert Irmağı İnsanları (2019), 51-Pontus Üstüne 2 (2019), 52-Halime Kız Yazdı, Ben de Saza Söyledim (2020), 53-Sen Destan Yazdın Ben de (2020) 53- Şehidlerimizin Kahramanlık Destanları (2020), 54-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi (2020), 55-Yazdı-Yazdım-1 (2020), 56-Yazdı-Yazdım-2 (2021), 57-Asırlık Çınar: Kore Gazisi Seyit Ali Çavuş (2021), 58-  Yazdı-Yazdım-3 (2021), 59-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi 2022), 60-Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi. 12. Baskı 2023), 61-Yüzyılın Soykırımı / Gazze  (2024)

Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi

Ali Kayıkçı’nın 17,5 X 24,5 santim ölçülerinde sert kapak ciltli 860 sayfalık muhteşem eseri, Samsun ve ilçelerinde doğup büyüyen veya yaşayan şâirler ve yazarlar için hazine değerinde bir armağandır. Nesiller ve asırlar boyunca değeri artacak, eserde ismi geçen muhterem zevâtın evlâtları, torunları ve torunlarının torunları tarafından gururla dost ve ahbaplara gösterilecek ve eserin yazarına duâlar ve dahî fâtihalar okunup başköşeye konulacaktır.

Birinci baskısı 2005 yılında okuyucuya sunulan eserin 12. Baskısı, ilâvelerle 8 Ağustos 2023 târihinde gerçekleşmiştir.  

Eser Güzel bir sayfa düzenlemesi ile sunulan İstiklal Marşı’mızla başlıyor.  Sonraki sayfada Samsun’un simgesi olan At üzerindeki Atatürk heykeli ve Gazi Mustafa Kemal Paşa imzalı, 24 Eylül 1924 târihli beyanı yer alıyor:

Ben Samsun ve Samsun halkını gördüğüm zaman, memlekete ve millete âit bütün tasavvurlarımın, kararlarımın her halde yerine gelebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hâl ve durumlarında gördüğüm, gözlerinden okuduğum vatanseverlik, fedakârlık, ümit ve tasavvurlarının müspet inanca götürmeye yeterli olmuştur.

Ali Kayıkçı’nın Âşık Derebahçeli kimliğiyle yazdığı şiir, esere sevgi sıcaklığı kazandırıyor:

400 ŞAİR ve YAZAR ÜÇ BİN İKİ YÜZ 55 ESER

375 İsim, Üç bin yüz… Eser varken;

Bugün 400’ü aştık, 500’lere dayandık;   

  Yazarlar Sözlüğü’nde, dün Samsunlu ararken…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;   

  İnternet/Bilgi Ağı, Site-Site tararken…

375 kalem, bugün 400 yarışçı;     

Samsunlu Şâir-Yazar, hak-hukuk ve barışçı;  

Hakk’a boyun eğmekte, duâlı-yakarışçı…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;

Ankara… Bursa derken, İstanbul’a dayandık…                                                                                                    

375 kalem, bugün 400’lerdedir;

Samsunlu Şâir-Yazar, gün günden ilerdedir;

Okumak-yazmak tutku, akıl-fıkir-ser’dedir..

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;  

  Bal-Tam(*) kapıdan geçtik, Paris… Londra dayandık…                                                                           

KAYIKÇ’Ali teşvikte, okuyanı-yazan’ı; 

Kitaplara aşk için, gelin-kızı-kızanı;

Kalem ehli şâiri, cura çalan ozan’ı…

Ofset Tesisler kurduk, geç olsa da uyandık;       

Ödül-ödül üstüne, zirvelere dayandık…

                                                            (Âşık Derebahçeli)

*Bal-Tam: Prizren/Kosova Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi. Eğitimci ve Araştırmacı -Yazar, Nâşir ağabeyimiz Hayrettin İvgin’e; 2009 yılında ‘Süleyman Brina Balkan Türk Kültürüne Hizmet Ödülü’ verilmesi üzerine…

Eserin: 10-12 Baskısına  ‘Sözbaşı’ Yazısı. Doç. Dr. Zülküf Dağlı (Samsun Valisi)   

9. Baskıya ‘Sözbaşı’ Yazısı: Osman Kaymak (Samsun Valisi) 

8. Baskıya Sözbaşı Yazısı: İbrâhim Şâhin (Samsun Vâlisi)

5-6.  Baskıya ‘Sözbaşı’ Yazısı: Hüseyin Aksoy (Samsun Vâlisi)

Eserin müellifinin ‘Takdim’ Yazısı:

Saygıdeğer Okuyucularımız!..

Bilindiği üzere; yıllar önce duyurduğumuz gibi, Ansiklopedimizde yer almış olan şâir ve yazarların burada bulunmasını sağlayan unsurlardan birincisi ‘Samsun doğumlu’ olmak olduğu gibi, çoğunlukla İkincisi de ‘başka yerlerde doğmuş olmakla birlikte bir süre bu ilde yaşamak ve eser vermek’tir.

Mânevi yönden, ‘19 Mayıs! İşte benim doğum günüm’ diyen ve Samsun’u işâret eden ‘Atatürk’ü bu şehrin hemşehrisi olarak kabul edip eserimize alışımızın bir başka sebebi de O’nun yazdığı ilk ve en büyük eseri olan ‘Nutuk’ isimli eserini de 5-20 Kasım 1927 târihlerindeki Kongre  sırasında TBMM’nde bizzat okuması,

24 Kasım 1934’deki ‘Soyadı Kanunu’ ile de ‘Atatürk’ soyadını alan Ulu Önderin;  

_İlk gelişleri olan 19 Mayıs / 12 Haziran 1919 günlerinde Samsun, Kavak ve Havza da 24 gün,

  -İkinci gelişleri olan 20-24 Eylül 1924 günlerinde Samsun ve Havza’da 5 gün,    

-Üçüncü gelişleri olan ve 18 Eylül 1928 târihlerinde de şehrimizde 3 şün, 

  -Dördüncü gelişleri: 22-26 Kasım 1930 târihlerinde ise Samsun ve Çarşamba’da 4 gün olmak üzere toplam 36 gün Samsun’da kalması ve dolayısıyla da hemşehrimiz olması,

-Nutuk’u, bu ziyâret târihleri olan 19 Mayıs 1919 ile 18 Eylül 1928 târihleri arasında aldığı notlarla derleyip toparlaması ve belgelere dayanarak yazmış bulunması, 

-Ayrıca da ‘Vatandaş İçin Medenî Bilgiler (Liseler için ders kitâbı); (Ankara-1929), 1930; ‘Türk Târih Tezi (Liseler için ders kitâbı); (Ankara-1930, 1931) ve ‘Geometri Ders kitâbı; (Ankara-1936-, 1937) gibi kitaplarının da müellifı olarak ‘Kültür-Sanat Târihine geçmesi’dir.

Bu son ziyâretleri sırasında Âfet Hanım vasıtasıyla Gazi Kütüphanesi’nden ‘Cihan Târihi’, ‘Büyük Adamlar Serisi’ ve ‘Târihte Güzel Kadınlar’ isimli üç kitabı okumak için istemesi,

Bu sonuncu kitaptaki Madam Rolan’ın ‘Hürriyet’ konulu makâlesinin 96, 97 ve 98’inci sayfalarının altlarını mor ve kırmızı kalemle çizerek önemli görmesi, sonra da buradaki ‘Hürriyet, bilâ kayd-ı şart serbest olmak değildir. Onun kayıtları, şartları vardır. Bilâ kayd-ı şart serbest olmak, ormanlarda yaşayan hayvanlara mahsustur. İnsanlar ise içtimâi muhitlerde birtakım âdetlerde, teamüllerde ülfet etmiş, bir terbiye… Hürriyet-i Siyâsîye, her istenilen şeyin yapılmasından ibâret değildir. Bir devlette, yâni kavmine mâlik bir heyet-i içtimaiyede hürriyet arzu edilmesi lâzım gelen şeyin yapılmasında ve arzu edilmesinde îcap eden şeyin yapılmasına cebr ve tazyik ibâret olabilir. İstiklâl ve hürriyetin ne olduğunu fikre koymak lâzımdır… İlmî esaslara nazaran ferdin hududu hürriyeti, gayri hududa hürriyeti ile mahdut olduğundan başkasının hak hürriyetini tanımayan kendi hak ve hürriyetini tanıtamaz… Maksat ve gaye bir olduktan sonra ittihat edemezler miydi? Vatan için daha müfit çalışamazlar mıydı? Hayır! İhtiras denilen mânevâ düşman bunların yakalarından tutmuş, küçüklüğe sürüklemiştir.’ cümlelerinin Kütüphane Memurlarınca ‘Halka okunmasını’ emretmesidir. (Bakınız: ‘İstanbul’dan Havza’ya Gâzi Mustafa Kemal Paşa ve Pontus’a Darbe’; Sıtkı Kayaoğlu, Samsun 2018, s. 372-373)

Diyoruz; ilerki sayfalarımızda da belirttiğimiz gibi O’nun şehrimize ilk ayak bastıkları ‘19 Mayıs 1919’un 100. Yıldönümü’nde olduğu gibi sonrasında da kendilerini ‘Samsunlu Yazarların En Meşhuru’ sayıyor ve eserimizin baş tarafına niçin aldığımızı buradan bir bir kere daha ilân eyliyoruz…

Kültür ve Turizm Bakanlığı Emekli Dâire Başkanı Sayın. Nail Tan’ın da belirttikleri gibi (*), İlim ve edebiyat alanlarında yazılması zor kitaplar; sözlük, bibliyografya, biyografî, ansiklopedi ve ansiklopedi maddeleridir.

*Kültür Çağlayanı Dergisi. Mart-Nisan 2020, S: 62, s: 7

Bir Ansiklopedi’nin yazılması/basıma hazır hâle getirilmesi bir tarafa, ‘bastırılması’ ise başlı başına bir derttir. Dernek olarak/yazar olarak Belediye gibi, 100. Yıl Komisyonu gibi kişi ve kuruluşların ilgilileri ile randevu/görüşme trafiği bir yana, oldu-olacak, bütçe imkânları vs. lâfları arasında bitip tükenmeyen ötelemeler, matbaa baskı safhasında olmadık gerekçelerle yayını durdurmalar, tek bir nüsha olarak örnek bir şekilde bastırılmış kitabı kaybetmeler… say sayabildiğin kadar bir takım moral bozucu cevap almalar…

Ve yine iş başa düşüp ‘el yağıyla kavrulmak’tansa, kendi imkânlarımızla ‘aş kotarmak’ diye ilâve eylemekten kendimizi alamadık ve 10’uncu Baskıyı böylece geride bıraktık

Ansiklopedi’nin 37. Sayfasından itibâren Samsun’lu Şâirler ve Yazarlar hakkında bilgiler yer alıyor.       Kitapta yer alan şâir ve yazarların tamamının sâdece isimlerinin yazılması bile bu yazıyı telefon rehberine dönüştüreceği düşünülerek Türkiye çapında tanınan bilinen birkaç isimle yetinilmiştir: Mustafa Kemal (Atatürk), Ord. Prof.  Dr. Ali Fuat Başgil, Prof. Dr. Şaban Kuzgun, Dr. Fethi Tevetoğlu, Av. Kemal Vehbi Gül, Halistin Kukul, Adnan Kahveci, Ahmet Yılmaz Boyunağa, Ozan Ârif, Orhan Gencebay, Prof. Dr. Kenan Erzurumlu, Tevfik İleri, Hayrettin İvgin, Mehmet Öz.

!                                                                  ( Devam Edecek)