Konferansa Davet
Kıymetli dostlarımız,
Cumhuriyetimizin 101. Yılı vesileyle, 30 Ekim Çarşamba akşamı saat 19:00’da, İzmit Öğretmenevi’nde, Aydınlar Ocağı’mızın müstesna isimlerinden Eğitimci-Yazar Dr. Sakin ÖNER’in konuşmacı olarak katılacağı yemekli bir etkinlik düzenleyeceğiz.
Üyelerimizin etkinliğe mümkün mertebe eşli katılım konusunda gayret göstermelerini istirham ederim.
Etkinliğe katılmak isteyen üyelerimiz aşağıdaki telefon numarasından doğrudan tarafıma mesaj yoluyla bilgilendirme yapabilirler.
(İrtibat: Gürkan Uysal
Tel: +90 532 622 66 86 – WhatsApp yahut SMS’le ulaşılması rica olunur)
(Not: Fix menü uygulanacak olup, yemek ücreti kişi başı 300 TL’dir)
Anne Baba Örnek Model Olmalıdır
“Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar size benzeyeceklerdir! Kendinizi terbiye edin.”
Çocuk dikkatli bir gözlemleyicidir. Aile üyelerinin arasındaki iletişimi gözlemler ve değerlendirir.
Çocuk kendisini yönetebilmeyi, doğru davranışlar sergilemeyi, ana babasına sevgiyle bağlı olduğu için ve onların sevgisini sürdürebilme duygusuyla öğrenir. Bu öğrenmede, ana baba korkusu ya da cezadan kaçınma duygusu yoktur.
Sevdiği anne ve babasına benzemek, çocuk için en güçlü eğilimdir. Anne ve babasının sevdiği davranışları yineleyerek, o davranışları zamanla özümser. Önce çok yüzeyde olan bir taklit ile başlayan bu benimseme, giderek ana babanın özelliklerinin kendi kişiliğine sindirilmesi yoluyla gelişir.
Babanın rolü de anne kadar önemlidir. Çünkü çocuğun kişilik gelişiminde özdeşleşmesi için baba, çocuğa modeldir. Babanın rolünün olmaması, çocuğa karşı pasif olması veya ilgili olmaması; çocuğun kişiliğinin oluşumunu, ruhsal ve fiziksel sağlığını oldukça etkiler ve bazı davranış bozukluklarına sebep olabilir.
Başka deyişle, çocuk anne ve babasıyla özdeşim yapar; onlara kendini uydurarak daha çok sevilme çabasına girer. Bu çaba, onu daha uysal ve söz dinler hale getirir.
Anne baba, doğru davranışları hayatlarına hâkim kılmışsa, çocuklarına yeterli sevgi ve ilgi gösteren kişilerse, çocukları da bu istikamette yetişir
“Çocuğunuzu Kötü Etmenin Yolları” ya da “Yengeç” Kitabı’nın yazarı C.G. Salzman, yazdığı kitap için yengeçlerden etkilenmiştir.
Kırda gezinti yaparken, kendisini gören yavru yengeçlerin anneleriyle beraber geri geri kaçtıklarını görünce, çocukların kötü alışkanlıkları ailelerinden nasıl öğrendiklerini anlatan bir kitap yazmıştır.
Çocukların aile dışından öğrendikleri davranışların geçici, kalıcı davranışların ise aileden öğrenilenlerin olduğunu söyleyen Salzman, “Kötü huy ya anneden ya da babadan ya da her ikisinden çocuğa geçmiştir” diyor.
Çocukların kötü huyları anne babadan nasıl aldıklarını anlatan Salzman’ın verdiği örneklerden birkaçını paylaşalım sizlerle:
-Sürekli asık suratlı olursanız, herkesin yanında çocuğunuzu eleştirip kabahatlerini yüzüne vurursanız, en ufak hatasında onu cezalandırırsanız çocuğunuzu kendinizden nefret ettirmeyi başarırsınız.
-Zorda kaldığınız zaman çocuğunuzu babasıyla tehdit ederseniz, yatamadığı zaman “öcü geliyor” diye korkutursanız, çocuğunuz babasından ve öcüden nefret eder.
-Yerine getiremeyecek sözler verirseniz, karı koca olarak birbirinize saygı göstermezseniz, çocuklarınızın yanında birbirinizi eleştirir, kavga eder, birbirinize hakaret ederseniz çocuklarınızın güvenini kaybedersiniz.
-İki kardeşten birini sürekli över, diğerini sürekli eleştirirseniz, birine sürekli ödül verir diğerini sürekli cezalandırırsanız çocuklarınız birbirlerini kıskanmaya başlar.
-Onlara sürekli kötü insanlardan bahsederseniz, herkesin menfaat için birbirini aldattığını, dünya da güvenilecek insanların kalmadığını söylerseniz çocuğunuzu insanlardan soğutmuş olursunuz.
-Aileniz dâhil herkese kaba davranırsanız, çocuklarınızın gözü önünde hayvanlara eziyet ederseniz, komşu veya iş arkadaşlarınızı döverseniz, düşmanlarınızın çok olduğundan bahsederseniz, tabanca ve bıçaksız gezmezseniz, çocuğunuzun acımasız ve zalim olmasını sağlarsınız.
Çocuklarınızın yanında sizden daha zengin olanları çekiştirirseniz, gayrı meşru yollardan zengin olduklarını söylerseniz, memurların rüşvetle büyüdüğünden bahsederseniz, çocuğunuzun kıskanç olması kaçınılmazdır.
-“Önce ders sonra oyun” kuralında acımasız olursanız, ders yapmadığı zaman çok katı yasaklar koyarsanız çocuğunuzu okuldan soğutursunuz.
-Çocukların her istediğini yerine getirirseniz, onları oyuncak ve hediye yağmuruna tutarsanız, çocuklarınızın bencil ve şımarık olmasına sebep olursunuz.
-Onu kandırırsanız, başkalarına yalan söylerseniz, suçlarını itiraf ettiklerinde bile azarlarsanız, çocuklarınızı yalana alıştırırsınız.
-Sürekli dedikodu yapar, herkesin arkasından konuşursanız, çocuğunuzu da dedikoducu yaparsınız.
Çocuklar çevrelerinde gördüklerini, anne babaya ait tüm özellikleri öğrenirler. Bu öğrenme bilgi, duygu ve davranış kazanma olarak gerçekleşir.
Çocuklar her şeyi, diğer insanların yaptıklarını izleyerek; söylediklerini dinleyerek; nesne ve olaylara bakarak; televizyon, video, CD, internet, gazete, dergi, kitap vb. okuyarak, seyrederek veya dinleyerek; yani kısaca “gözlem” yoluyla öğrenirler.
Çocuklar, birçok sosyal davranışı (nerede, ne zaman, ne yapılıp yapılmayacağını) başkalarını gözleyerek öğrenirler.
Anne baba bir söze, bir harekete gülerse çocuklar da birlikte güler, hatta kahkaha atarlar. Ayaklarını içe veya dışa basarak ve başı dik yürüyen bir babanın çocuğunun, babası gibi yürümesi; ellerini ceplerine koyarak konuşan bir babanın çocuğunun da öyle hareket etmesi mümkündür
“Gözlem Yoluyla Öğrenme” nin yanında, modele bakarak yani “Taklit Yoluyla Öğrenme” ve kendisini bir başkası ile bir veya aynı tutarak onun davranışını benimseme yani “Özdeşleşme Yoluyla Öğrenme” de çok önemli öğrenme şekilleridir.
Çocukların iyi alışkanlıklar edinmesi, iyi hareketlerin birlikte yapılmasıyla olur. Çocuk kendi çevresinde bulunan kişilerin kötü hareketlerden çekindiklerini ve kötülükten hoşlanmadıklarını görürse, kendisi de iyi hareketler yapmaktan zevk almaya başlar.
Çocuk anne ve babasını taklit ederek sosyal yaşama alışır. Aile içinden seçtiği örnek kişi, bozuk kişilik yapısına sahipse, kötü davranış şeklinin çocukta da görülme olasılığı yüksektir. Bu nedenle anne-babanın çocuğa iyi örnek olması çok önemlidir. Ebeveynlerin sözlerden çok davranışlarıyla model olmaları gerekir.
“Yemekten önce ellerini yıka” diye yüz defa söylemektense, “hadi ellerimizi yıkayalım” diyerek birlikte yapmak daha etkili olur. Çocuğa karşı ne kadar sabırlı ve anlayışlı olursak o kadar başarılı oluruz.
Sevgili anne babalar, öncelikle çocuğunuzu benimseyin ve her haliyle onu kabul edin. Onu sevin, sevmeye ve sevilmeye hepimizin ihtiyacı var. Çocuğunuza iyi bir örnek ve iyi bir model olun. Ona ne verirseniz, size de aynısını geri verecektir.
“Okula gidince öğretmen onu hizaya sokar. Öğretmen onun hakkından gelir.” Demeyin. Çünkü eğitim okuldan önce evde başlar. Hayat okulunun ilk sınıfı aile eğitimiyle başlar.
Çocuklarınıza karşı daima güler yüzlü olun. Onların sevinçlerini paylaşın, acılarına ortak olun. Size bir şey sorduklarında ilgiyle cevap verin.
Çocuğunuzda güzel duygu, düşünce ve davranışlar görmek istiyorsanız, önce siz bunlara eksiksiz uymalısınız. Çünkü çocuğunuz, sizin gibi olacaktır.
Biz büyüklerin yapması gereken ilk temel ilke, “çocuklarımızı doğru davranışlara yönlendirmek için, kendimiz o davranışları gösterebilen kişiler olmalıyız.”
Sevgiyle kalın…
Bahçeli, Çakıcı, Cübbeli’den Ses Var, Erdoğan Suskun
Devlet Bahçeli’nin “Öcalan “Meclis’e gelsin, DEM grubunda konuşsun” çağrısı için herkes konuştu. Ama CB Erdoğan bir yorum yapmadı. Türkiye’yi çalkalayan, geleceğimizi ve bölge dengelerini değiştirebilecek bir konuda gazeteciler de Erdoğan’a soru sor(a)madılar.
Bu arada siyasetin dışında zannettiğimiz iki cenahta dikkatimi çeken çok ilginç gelişmeler oldu:
Yeraltı dünyasının önemli isimleri Alaattin Çakıcı ve Kürşat Yılmaz’dan, cezaevinden çıkmalarını sağlayan, Bahçeli’nin açıklamalarına destek geldi.
Çakıcı, Bahçeli’yi makamında ziyaret etti.
Kürşat Yılmaz “Saygıdeğer Türkmen Beyimiz rastgele cümle kurmaz. O cümlede yer alan her harf, vatan, millet sevgisinden başka düsturu olamayan genel başkanımızın imbiğinden süzülür de kelimeye, kelimeler cümleye dönüşür. Bir gün bir saniye bile onu yalnız bırakmayacak, gerekirse can alıp can vereceğiz” ifadeleriyle tam bir mürit sadakati gösterdi.
Zaten Bahçeli’nin sadık taraftarları O’na “bilge lider” derler ve anlaşılamayan tavırları olduğunda da “Devlet Bey’in bir bildiği vardır” diye savunurlar. Bir de halkımız içinde “devlet aklı” diye kullanılan bir kavram vardır ki Kürşat Yılmaz gibi sadık taraftarları “Devlet Bey’in aklı” ile “Devlet aklını” eş anlamlı algılarlar.
Ama nedense bu aklın desteklediği zihniyetin ülkeyi ekonomik buhran, sosyal çözülme gibi sıkıntılı durumlara getirmiş olduğunu, bu aklın 10 milyondan fazla sığınmacı ve kaçağın ülkemizde kalmasını önleyemediğini; milli vasfını kaybeden Eğitim, okullara aç giden çocuklar, çocuk ve kadın cinayetleri gibi “beka sorunlarına” bu aklın destek olduğunu sorgulamazlar.
***********************************
Cübbeli Ahmet’e U Dönüşü Yaptıran Ne?
Devlet Bahçeli’nin “Öcalan açılımını” ummadığımız biri sorguladı. Cübbeli Ahmet Hoca adıyla tanınan Ahmet Mahmut Ünlü, 24 Ekim Perşembe günü yaptığı cami sohbetinde, Bahçeli’yi ağır sözlerle eleştirdi. Vaazını Twitter ve YouTube hesabından paylaşan Cübbeli Ahmet, bir gün sonra videoyu her yerden sildi.
Silinen videoda şu cümleler vardı: “Şu anda bu işleri yanlış buluyoruz. Düşmanla kâfirle barış olmaz, muharebe olur. Son terörist kalana kadar mücadele devam. Şimdi iş nereye döndü ilk teröristi Meclis’e getirmeye döndü. Ulan ‘son teröriste kadar öldüreceğim’ dedin, şimdi ilk teröriste ‘gel de başıma geç’ diyor.’
‘Bunun izahı yok. Burada 40 bin şehit var, gazi var, yetimler, dullar, analar, babalar var. Yemezler yedirmezler. Herkes haddini bilecek. Kimsenin memleketinin dinamikleriyle oynamaya haddi yok. Kimseye yağcılık yapmam. Apo kim ya? Şerefsiz, dinsiz kitapsız, Marksist, Leninist’in önde gideni…”
****
Bu paylaşım silinince, Gazeteci İsmail Saymaz “Cübbeli Ahmet’i kim tehdit etti?” diye sordu. Kısa bir süre sonra sosyal medyada başka bir haber okuduk.
“Cübbeli Ahmet Ünlü Hoca, bugün Alaattin Çakıcı’yı ziyaret etti. Gündeme dair bilgi alışverişinde bulundular.”
Bu ziyaretin öncesinde Cübbeli Ahmet sosyal medya hesabından şu açıklamayı yaptı:
“Kandil Abdullah Öcalan’ı hiç adam yerine koymuyor ve onun hiçbir etkisi olmadığını açıklıyor. Böylece Devlet Beyefendi’nin: “PKK’nın arkasında Siyonist Yahûdîler ve Amerikalılar var” sözünün doğruluğu ortaya çıkmış oluyor. Demek ki Devlet Bey, Apo’nun güçsüzlüğünü ve Kandil’in direk Siyonizme bağlı olduğunu ifade etmek için bu açıklamaları yapmış.”
Cübbeli Ahmet’in kendi cemaati üzerinde büyük bir ikna yeteneği olduğunu tahmin edebiliyordum. Ama anlaşılan O’nu da ikna edebilecekler varmış.
“Eski Çözüm Sürecinde” halkımızı ikna etmek için “akil insanlar” kullanılmıştı. Bunlar pek başarılı olamamıştı. Yeni sürecin akilleri anlaşılan ikna konusunda daha yetenekliler.
Bu kadar ciddi bir meseleyi devleti yönetenlerin anlattıklarından değil, siyasetin dışında olduğunu sandığımız Çakıcı ve Cübbeli gibi kişiler üzerinden değerlendirmek durumunda kalmak üzücü.
***********************************
Hangi Devlet’in Aklı
Bahçeli’nin “Öcalan’ı hapisten çıkarmak ve TBMM’de konuşturup suretiyle, PKK’yı tasfiye etme veya silah bıraktırma projesi” nasıl bir “devlet aklı” olabilir, anlamaya çalışalım.
Öncelikle bu sadece Devlet Bey’in aklı değil, Devleti yöneten R.T.Erdoğan ve yakın ekibinin ortak aklı ile alınmış bir karar olduğu aşikar. Aksini düşünmek “Bahçeli Erdoğan’ı esir aldı” diyenleri haklı çıkarır.
Üstelik bu planın içinde Öcalan ve DEM Parti’nin başından beri var olduğu anlaşılıyor.
DEM Parti 24 Eylül- 30 Eylül 2024 arasında TBMM’de tam 103 tane kanun teklifi vermiş. 6 gün içinde verilen bu tekliflerin hepsi “umut hakkı” kapsamında Öcalan’a af çıkartılması hakkında imiş. Bu tekliflerin verildiği tarihler Bahçeli’nin DEM milletvekillerinin elini sıkmasından bir hafta önce. Yine Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkı kapsamında affedilsin” anlamına gelen açıklamasından 3 hafta önce verilmiş.
Demek ki “mutfakta pişirilen şey” önceden ocağa konmuştu, Bahçeli’nin konuşmasıyla kokusu çıktı.
Şimdi bizden istenen “devletin bir bildiği vardır” diyerek sorgulamadan rıza göstermemiz.
Şimdiye kadar o kadar kötü yönetildik ki, “devletin bir şey bildiğinden” kuşkuluyum.
Çünkü, meslektaşım Av. Gürkan Uysal’ın yazısında belirttiği gibi, “Devletin bildiği tek şey karar vericilerin kendi menfaatleridir. Ve o karar vericiler kendi menfaatleriyle siz vatandaşların menfaatleri ters düştüğü her durumda sadece ve sadece kendi menfaatlerini tercih ederler.”
Bu tespiti iç politika açısından yorumlarsak, ilk hedefin Erdoğan’ı tekrar ve ömür boyu Cumhurbaşkanı seçtirecek bir Anayasa değişikliği için DEM Partililerin oylarını kazanma çabası olarak değerlendirilebilir.
Dış politika açısından yeniden ABD’nin yanında konumlanma çabası olabilir. ABD, ordusunu Suriye’den çektikten sonra, PYD’nin zarar görmesini istemiyor. ABD Türkiye’nin Suriye’deki operasyonlarını durdurmasını ve PYD’yi desteklemesini sağlamaya çalışıyor. Türkiye bu konuda ikna edilmiş ve İsrail’in güvenliği için kurulan Suriye’deki PKK (PYD) devletini tanımak ve palazlandırmak gibi bir görevi kabul etmek zorunda kalmış olabilir.
Bunun karşılığı olarak PKK Türkiye’den geçici bir süre çıkarılırsa, Cumhur İttifakı “PKK’yı yok ettik” propagandasıyla bir seçim daha kazanır.
Yani hem ABD hem de Cumhur İttifakının kazanacağı bir “win- win” yani “kazan- kazan” projesi… Kaybeden kim olacak? Herhalde yine Türk Milleti.
26 Ekim Türk Şehri Selanik’in Bir Hain Tarafından Tek Kurşun Atılmadan Yunan’a Teslim Edildiği Tarihtir! Unutmuyoruz…
“Acaba bugün Türkiye’yi de teslim etmeye çalışanlar mı, var?”
Selanik Sendromu…
Şahsen “Selanik Sendromu”na tutulmuş vaziyetteyim. Şimdi nedir bu “Selanik Sendromu” diyeceksiniz…
Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’i tek kurşun atmadan düşmana teslim etmiştir. Doç. Dr. Nuri Yavuz bir makalesinde “Tarihi Türk Şehri Selanik’in kurşun atılmadan düşmana teslim edilmesi, Türk Ordusu’nun şerefli geçmişine ve Türk tarihinin büyüklüğüne sürülen bir kara leke ve komutaya da kötü bir örnektir” demektedir.
Yorgo Kırbaki’nin Hürriyet Gazetesi’nde 15 Temmuz 2012’de yazdığına göre Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa, Selanik’te “şimdi Yunan Kara Kuvvetleri’ne ait bir müzede özenle korunan mezarında” bundan sonrası bana ait… cehennem zebanileri ile uğraşıyor. Ki bu mezara Yunanlılar tarafından sonra taşınmıştır. Haine Yunan’ın gösterdiği değere bakın!
Yunan araştırmacı – gazeteci Alekos Orologas hain paşa için “O Selanik’in gerçek kurtarıcısı ve hayırseveri” diyor. Yani Türklerden tek kurşun atılmadan Selanik’i kurtaran (!) bir hayırsever… Yine araştırmacı – yazar Vasilis Nikoltsos’a göre, çok sevdiği Selanik’te kan dökülmesini istemiyordu ve bu nedenle de teslim protokolünü imzaladıktan sonra “Selanik kaybedildi ancak kurtuldu (!)” dedi. Sakın bizim topraklarımızın bir bölümü için aynı formulü düşünenler olmasın?
Ne mantık ama değil mi? Hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın hayatta iki torunu var. Remzi Romanos Mesare ABD’de, mimar olan Şahin Seryios Mesare ise Yunanistan’da yaşıyor.
Bu hain paşaya, Selanik’i savaşmadan teslim et diyen etkili ve yetkili Türklerde var. Ama Yunan teslim aldığı şehirde, 10 yıla varmadan bunların mezarda kemiklerini bile bırakmamış.
Sonrada işbirlikçi ihanet; Türkiye’de, güzelim Türk şehri Selanik’in masonların, sabetayların, musevilerin, rumların kenti olduğunu anlatıp durmuş.
Biz Selanik’in Türkiye’de olduğunu ve bir de Türk şehri olduğunu unutup gitmişiz. Tıpkı Diyarbakır’ın, Hakkari’nin, Şırnak’ın, Erbil’in, Kerkük’ün, Musul’un, Süleymaniye’nin birer Türk şehirleri olduğunu unuttuğumuz gibi…
Aslında bir de Şehit Hasan Rıza Paşa tarafından yürütülen “Şanlı İşkodra Müdafası” var… Kahraman ve cesur bir asker olan Hasan Rıza Paşa, Padişah II. Abdülhamit’e hal edildiğini tebliğ edenler arasında bulunarak velinimetine ihanet eden ve aynı zamanda yardımcısı olan Esad Toptani adında Osmanlı Mebusan Meclisi üyeliğinde de bulunmuş bir Arnavut olan, Drac Mebusu’nun hazırladığı suikastle şehit edilmiştir. Böylece Osmanlı İşkodra’yı da kaybetmiştir.
Aslında benim “Selanik Sendromu”muma çok rahatlıkla bir “İşkodra Sendromu”da eklenebilir. Ama biz kaldığımız yerden devam edelim.
Onun için kafasına Arnavut “kelesh”i giyip PKK uzantılarının ayağına kadar gidip halay çekenler; bu ülke için Atatürk’ün dediği “Bu memleket tarihte Türktü, halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” sözünü unutmasın…
Özellikle de milli ve üniter bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’ne, biz “Türk Milletine mensubuz” diye adeta yalvararak gelenler ki; bunların belgeleri mevcuttur, Kara Hasan Tahsin Paşalığa ve Esad Toptaniliğe özenmesin.
BDP – PKK’lı milletvekili Emine Ayna “Türk askeri boşuna öldü” diyor. Eğer hain Arnavut Kara Hasan Tahsin Paşa’nın yaptığı gibi bölücü ihanetle müzakere yolu ile ülkemin toprakları; tek kurşun atmadan ve “Yeni Anayasa” aldatmacısı ile “Türk Milletinin hükümranlığına son verilerek” peşkeş çekilecekse, evet Türk askeri boşuna ölmüştür…
Görüyorum ki, 100 yıl sonra da ülkeme Kara Hasan Tahsin Paşa ve Esad Toptani gibi hainlerin mantığı hakimdir. Onlar Selanik’i ve İşkodra’yı ihanetle düşmana teslim etmiştir. Ortaya saçılan İmralı tutanakları ile de aynı ihanetin bu gün de yürüdüğüne şahit olmaktayız. Bu sebeple Milli Şairimiz Mehmet Akif’i ve Mustafa Kemal’i tekrar tekrar okumaya ve anlamaya, her geçen günden daha fazla ihtiyacımız vardır. Onlar bize birliği, mücadeleyi ve milliliği işaret ediyor, küreselciliği ve teslimiyetçliği değil…
Türkçe Sevdalısı Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa ile Türkçemizin İncelikleri ve Husûsiyetleri Hakkında Konuştuk.
Oğuz Çetinoğlu: Zaman-zaman imla kılavuzunda yapılan değişiklikler yazı kaidelerinde karışıklığa sebebiyet veriyor mu? Çâre nedir? Sizce imla kılavuzunda değişiklik yapmaya ihtiyaç var mı? Hangi hususlarda?
Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Dil Kurumu’nun imlâsında bizi en fazla rahatsız eden, uzatma işâretinin kullanılmamasıdır. Fonetik(1) bir alfabe kullanıldığı için, bu hâl, kelimelerin telâffuzunu bozmakta ve Osmanlı/İstanbul Türkçesinin malı olmuş, ona güzellik ve çeşni katan bâzı sesciklerin ‘phonèmes’ kaybolmasına müncer olmaktadır. ‘Kelimeler uzatma işâreti olmadan yazılsın, herkes bunların telâffuzunu konuşma dilinde öğrensin’ gibi bir muhâkeme tarzı çok yanlıştır; çünki bu muhâkeme, fonetik değil, etimolojik(2) alfabe için bahis mevzûu olabilir. Hâlbuki bizim Târihî Yazımız zâten etimolojik bir yazıydı ve gûyâ bu yüzden onun öğrenilmesi zor diye yerine fonetik Latin alfabesi ikame edilmişti. Böylece, bu mantıkla, bu mürâî esbâb-ı mûcibeyi de yıkmış oluyorlar. Mâdem ki siz her harf veyâ işâret bir sesciğe karşılık gelecektir mantığıyle bir alfabe teşkîl ettiniz, o hâlde sonuna kadar bu esâsa sâdık kalmalı ve farklı bir sescik olan uzatmaları da bir işâretle belirtmelisiniz. Meselâ ‘alem’ / ‘âlem’, ‘yar’ / ‘yâr’ farkı gibi… Kezâ ‘mêmur’u ‘memur’, “mes’ele”yi ‘mesele’, ‘Süleymâniye Câmii’ni ‘Süleymaniye Camisi’, ‘lûtfen’i ‘lütfen’, ‘Yâkub’u ‘Yakup’, ‘İzzeddîn’i ‘İzzzettin’, ‘dolayısıyle’yi ‘dolayısıyla’, “san’atimiz”i ‘sanatımız’, ‘anlıyan’ı ‘anlayan’, ‘gelmiyecek’i ‘gelmeyecek’ ‘gelmiyor’ / ‘gelmeyor’, ilh… yazmamalısınız!
Çetinoğlu: Siz bu şekilde yazıyorsunuz. Bu tarz kime aittir?
Dr. Yasa: Biz imlâ bahsinde de, dil anlayışımızda da, esâs îtibâriyle, Nihâd Sâmi Banarlı merhûmun tâkîbcisiyiz.
Çetinoğlu: Devrik cümle konusundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?
Dr. Yasa: Türkçenin tamlama ve cümle kuruluşunun üssülesâsı(3) şudur: Tâlî unsur esâs unsura tekaddüm eder. (Alfred Mörer’in Grammaire de la langueturque kitabındaki -1967, s. 194- ifâdesine nazaran: L’accessoiredoittoujoursprécéder le principal.) Bu küllî kaideye muvâfık olarak, cümlede unsurların sıralanışı da: Fâil + Mef’ûl (Tamlıyan) + Fiil şeklindedir. Fransız dil sistemindeki mantık bunun tersidir: Hem “le principalavantl’accessoire”, hem de ‘Sujet + Verbe + Complément’. Meselâ Türk: Eşyâmı halının üstündeki bavula yerleştireceğim; Fransız: Je vaisplacermesaffaires dans la valisequi se trouve sur le tapis, der. Her biri dîğerlerinden müstakil kapalı sistem olan dillerin hep bu sûretle kendilerine mahsûs birer mantığı vardır. Bu, onlardan birini dîğerinden üstün kılmaz.
Hâlbuki tam bir aşağılık kompleksi veyâ şahsıyetsiz bir mukallit zihniyetiyle hareket eden bizim ‘Yoztürkçecilerimiz’, Türkçenin cümle mantığının Fransızca ve dîğer Avrupa lisânları gibi olmamasını Türkçe için bir nakîse(4) addederek Türkçeyi de Fransızcaya (veyâ Frenkçeye) benzetmeye çalışmışlar ve bu tavır ‘Öztürkçe’ harekâtını idâre eden makam tarafından da tasvîb görmüştür. Meselâ (“Öztürkçe” dalâletinin(5) mûcidi olan) Fuad Köserâif, Mehmet Şeref Aykut, Vedad Örs, Nurullah Ataç gibi şahsıyetler harâretle bu fikri müdâfaa etmişlerdir. Bunlardan Vedad Örs (ve kardeşi Sedad Örs), hattâ Türkçede Fransızcadaki qui, que gibi nisbet zamirlerine muâdil ki o = ko, ki onu = konu gibi zamirler ihdâs edilmesini teklîf etmiştir. Örs’e göre, meselâ yukarıdaki örnek cümle şu şekilde olmalıydı: Yerleştireceğim eşyâmı bavula ko bulunuyor üstünde halının (veyâ halının üstünde). Örs, bu kadarını -şimdilik- kabûl ettiremiyeceğini anlayınca, bu sefer, asgarî program olarak, hiç olmazsa, meselâ: Bu sabah Bolu’ya gidiyorum yerine, Gidiyorum Bolu’ya bu sabah tarzında cümleler kurulmasını teklîf etmiş ve bu şekil günümüzde yazı dilinde de alabildiğine yaygınlaşmış, bâzı gûyâ muharrirler bir makale veyâ bir kitabı baştan sona devrik cümleyle yazmayı bir mârifet olarak gösterme noktasına gelmişlerdir.
Biz Türkçe üzerindeki tefekkürümüzde şöyle bir tesbîtte bulunduk: Çarçabuk, düşünmeden konuştuğumuz zaman, merâmımızda en mühim husûs ne ise evvelâ onu söylüyor, sonra, tam olarak kasdettiğimiz mânâyı ifâde etmek için, onu derme-çatma bir şekilde ilâve kelimelerle tamâmlıyoruz. Meselâ: (Hani Akçağ’dan aldığımız şu kitap nerede? diyeceğimize) Nerede şu kitap hani Akçağ’dan aldığımız? diyoruz. Çünki aklımızdaki ilk mühim düşünce nerede, sonra kitap oluyor ve hangi kitabın bahis mevzûu olduğunu tam olarak anlatabilmek için de arkasından, derme-çatma bir sûrette, dîğer bilgileri sıralıyoruz.
Dikkat edilirse, Türkçede bu konuşma tarzı, bir heyecân, bir telâş hâlinin tezâhürüdür. İşte muntazam, mantıklı cümle kuruluşuyla konuşma ise, hissiyâtımızı ikinci plana geçirip sükûnetle, soğukkanlılıkla, akl-ı selîmle, mantıklı muhâkemeyle cümlemizi tasarladığımız vakitki tarzdır. Binâenaleyh, Türkçenin nahvi, cümle dizilişi, akl-ı selîmi, mantığı, sükûneti öne çıkaran, bu hâli elzem kılan bir yapıdadır. Şimdi kim bunun bir dezavantaj, bir nakîse olduğunu iddiâ edebilir?
Dîğer taraftan, şiirlerin (hattâ umûmî diyebileceğimiz) yapısında müşâhede ettiğimiz devrik cümle ise, bizde, hissiyâtın ağır bastığı cümledir ve bu gibi hâllerde, yazı dilinde de, bu şekle mürâcaat ediyoruz. Meselâ: Otlar yeşermiş, çiçekler açmış, koyunlar çayıra yayılmış, kuşlar ötüşüyor cümlesi, âfâkî (objectif) üslûbun ifâdesidir. Yeşermiş otlar / Açmış çiçekler / Yayılmış çayıra koyunlar / Ötüşüyor kuşlar ise şiir dilidir, enfüsî (subjectif) üslûptur.
Çetinoğlu: Emir cümleleri de devrik olabiliyor…
Dr. Yasa: Beceriksiz! Ver şu keseri de, göstereyim sana ağaç nasıl oyulurmuş! söyleyişi ile Beceriksiz! Şu keseri ver de ağaç nasıl oyulurmuş sana göstereyim! söyleyişi arasında edâ farkı vardır; birincisi daha hissî bir cümledir. Onun içindir ki emir sîgasıyla(5) kurduğumuz cümleleri çok kere devrik cümle kalıbına uydururuz.
İşte dilimizin bu inceliklerini kaale almayıp sırf bir özenti olarak, yazı dilinde de, en âfâkî bir üslûpla kaleme alınması lâzım gelen bir metinde dahi, devrik cümle kullanmak, tam mânâsıyle bir dalâlettir!(6)
Çetinoğlu: ‘Türkçe ilim dili olamaz’ Diyenler var. Târihî Türkçemizi mi, günümüz Türkçesini mi kast ediyorlar yoksa yaptıkları tahribat neticesinde Türkçemizin yakın bir gelecekteki durumunu mu?
Dr. Yasa: Mürâice(7) ‘Öztürkçe’ tâbir ettikleri sun’î, mantıksız, köksüz, istikrârsız, zevksiz, darkafalı dille ilim de, edebiyat da olmaz. Olmadığı bilfiil görülüyor. Nitekim ilimle uğraşanlar ilmî araştırma ve tefekkürlerinde bir Avrupa dilini kullanma ihtiyâcı hissediyorlar. ‘Yoztürkçe’yle pekâlâ edebiyat, san’at yaptıklarını iddiâ edenler de ancak kendilerini kandırıyorlar!
Târihî Türkçe ise, 19. asırda kendini yeniliyerek, büyük bir tekâmül kaydederek, 20. asra, Avrupa’nın Fransızca gibi büyük bir kültür diliyle yarışabilecek bir seviyede girmişti. Bu hakîkatin isbâtı, tercümelerdir. 20. asrın başında, Türkçeye Fransızcadan lüzûmlu bütün mefhûmları ifâde ederek ilmî, felsefî ve teknik tercümeler yapılabildiği gibi, aynı ayarda denilebilecek edebî tercümeler de yapılabiliyordu. Biz, çalışmalarımızla, bu müddeâyı(8) kâfî derecede isbât ettiğimiz kanâatindeyiz.
Dîğer taraftan, Târihî Türkçe, tekâmülüne devâm etme ve yeni mefhûmlara yeni mukabiller bulma husûsunda da sınırsız kabiliyet ve imkânlara sâhiptir. Binânelayeh, Târihî Türkçenin ilim, felsefe, teknik, edebiyat, v.s. dili olmak bakımından sıkıntısı yoktur. Târihî Türkçe hakkında aksine dâir iddiâlar ya cehâlet, ya da sû-i niyet mahsûlüdür.
Çetinoğlu: ‘Türk milleti olarak, târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz gerektiğini ’ belirtiyorsunuz. Sizi bu düşünceye sevk eden sebepler nelerdir?
Dr. Yasa: Bu fikir ve tavrın başlıca sebebi şudur ki Târihî Türkçe, Türk milliyetinin (Müslümanlıkla berâber) başlıca iki unsurundan biridir. Cebren ve hîleyle o dilden uzaklaştırılmakla aslî şahsıyetimizden de uzaklaştırılmış olduk. Binâenaleyh Türk milleti, kendisine revâ görülen topyekûn kültür jenosidi siyâsetinin fâilleriyle hesaplaşmadıkça ve başta dîn ve dil olmak üzere Millî Kültürünün bütün unsurlarına dört elle sarılmadıkça aslâ hakîkî şahsıyetini bulamıyacak ve bir takım hâin kuvvetlerin elinde savrulup durmaya devâm edecek, belki nihâyetinde de tamâmen yok olacaktır. Bizim Târihî Türkçeyi ihyâ ve onu tekrâr resmî dil kılma irâdesini göstermemiz demek, hür bir millet olarak varlığımızı idâme ettirme irâdesini göstermemiz demektir. Bu mes’ele, kanâatimce bu kadar hayâtîdir.
Çetinoğlu: Bu röportaj çerçevesinde dilimizle ilgili son sözleriniz nelerdir?
Dr. Yasa: Dilimizle alâkalı olarak son sözlerimiz şunlar olacak:
Resmî Temessül(9) İdeolojisinin (RESTİ’nin) resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindeki tahrîbatının şu beş cihetten olduğunu müşâhede etmekteyiz:
1) Kelime yapısı. En vahîm tahrîbat, bu cihetledir. Zîrâ, bu sûretle âdeta dilin irsiyeti (Fransızcasıyle genetiği –génétique-) bozulmuştur. Bu cihetten tahrîbatın başlıca dört vechesi(10) şunlardır:
a) Kaidesizlik (Türkçenin değil, Fransızcanın umûmî teşkîl kaidesine göre kelime türetme);
b) –Al, -sAl, -mAn, -v, -gen gibi Fransızcadan devşirme eklerle kelime teşkîli;
c) Ön ek ihdâsıyle kelime türetme;
ç) Husûsen mürekkep kelimelerde Fransızca söyleyişe uygun teşkîller.
2) Kelime hazînesi.
3) Telâffuz âhenginin bozulup dilin kabalaşması (ki bunun sebebi de, Ses Uyumu kaidelerinin umûmîleştirilmesi ve zevksiz Uydurmalar teşkîlidir).
4) Cümle yapısının Frenkleştirilmesi.
5) Konuşma tarzında da yer yer Fransızca söyleyişin taklîd edilmesi.
Hâlbuki RESTİ’nin bu tahrîbâtı, resmî dil sıfatıyle Türkçe üzerindedir. Yâni Târîhî Türkçe üzerinde barbarca bir ameliyat yapılarak ortaya onların ‘Öztürkçe’, bizim ‘Yoztürkçe’ dediğimiz uydurma, sun’î bir dil çıkarılmış, bu dil, kendisine resmî statü kazandırılarak alabildiğine yaygınlaştırılmış, netîcede, tam da Moiz Kohen / Mûnis Tekinalp’in tahmîn ve temennî ettiği gibi, yeni nesiller, ‘yedi sekiz asır kullanılan Osmanlı diline tamâmen yabancı’ hâle gelmiştir.
Çetinoğlu: Târihî Türkçemizi ihya etmek mümkün mü?
Dr. Yasa: Milyonlarca sayfada mevcûdiyetini devâm ettiren Târîhî Türkçemiz, her ân hayâta dönmeye hazır vazıyette himmetimizi beklemektedir ve bunun için yapılacak tek şey, ferd ferd her birimizin, bütün yazılarımızda ve konuşmalarımızda onu kullanmamızdan ibârettir. Tabiî, onu kullanmak demek, hiçbir uydurma kelime kullanmamak, ayrıca -umûmî nesir dilinde- devrik cümleye ve Frenkçeye benzer ifâde şekillerine îtibâr etmemek demektir. Her birimiz karârlı bir tavırla, dâimâ (resmî mecbûriyetler müstesnâ) kendi dilimizi hakkıyle kullanmaya özendiğimiz takdîrde, bir müddet sonra, kaçınılmaz olarak, Târihî Türkçemiz tekrâr resmî dil statüsü kazanacaktır.
Çetinoğlu: Dilimizin kelime hazinesi hakkında neler söylemek istersiniz?
Dr. Yasa: Dilimizin kelime hazînesi hakkında olması lâzım gelen umûmî tavrı da şu üç esâsla hülâsa edebiliriz:
1)Târihî Türkçenin bâhusûs 19. asrın ikinci yarısı ile 20. asırda hudûdları tebârüz etmiş kelime hazînesine olduğu gibi sâhip çıkmak, menşêi ne olursa olsun o hazîneye âid her bir kelimeyi birer ecdâd yâdigârı kabûl ederek sevgiyle yaşatmak;
2) Târihî Türkçenin, sâdece, yaygın olarak kullanılmadığı gibi, ya Türkçenin yapısına uymıyan (meselâ Farsça izâfet(11) kaidesine göre teşkîl edilmiş ve kalıplaşmamış tamlamalar), veya alâkalı mefhûmun tatmînkâr bir karşılığı olmıyan ıstılâhlarını(12)ıslâh etmek (tâdîl veyâ türetme yollarıyle);
3) Yeni mefhûmlar için tamâmen İstanbul Türkçesinin türetme kaidelerine ve zevkıne uygun yeni kelimeler teşkîl etmek.
Netîce olarak istikbâlimiz kendi elimizdedir ve -İslâm’ın bir cüz’ünden ibâret olan hakîkî- Türklüğün yaşamasını istiyorsak, bunun için lüzûmlu irâdeyi ortaya koymakla mükellefiz!
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Alparslan Bey.
(1)fonetik: Sesle alakalı, konuşulan dili meydana getiren seslerin incelenmesi; ses bilgisi. Fonetik Alfâbe: Bir dilde mevcûd bütün sescikleri farklı işâretlerle gösteren alfabe.
(2)etimolojik: Bir dildeki kelimelerin köklerini, hangi lehçeye ve dile ait olduğunu, ne zaman ortaya çıktıklarını, ses ve mânâ bakımından geçirdikleri değişiklikleri inceleyen dil ilmi ile ilgili. ‘İştikak ilmi ’ veya ‘köken bilimi ’ olarak da anılır. Etimolojik alfabe: Kelimelerin telâffuzundan ziyâde târihî köklerini işâret etmeye ehemmiyet veren alfabe. Bu alfabenin en büyük avantajı, kelimenin imlâsından mânâsının ve köklerinin kolaylıkla anlaşılabilmesidir.
(3)üssülesâs: En mühim esâs
(4)nakîse: Noksanlık, eksiklik, kusur
(5)sîga:Kip, kalıp, şekil, biçim
(6)dalâlet: Doğru yoldan ayrılma, yoldan çıkma, sapkınlık
(7)mürâi: İki yüzlü, dönek, riyâkâr, samîmiyetsiz
(8)müddeâ: Tez (fr. “thèse”)
(9)temessül: Biçimlendirme, bir kimseye veya nesneye benzeme; onun biçimini alma; ona uyma; Fr. “assimilation”
(10)veche: Yüz, yön, taraf, istikamet, varılmak istenen nokta
(11)izâfet: Tamlama
(12)ıstılâh: Bir ilim veya san’at dalına has kelime, Fr. terme (terim)
| Dr. ŞÂKİR ALPARSLAN YASA: 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir. 1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu. Tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tedkîk yazıları yazdı. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabûl edilen tezi ile ‘Doktor ’ unvanını aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Araştırma ve sonra Öğretim Görevlisi olarak on dört sene ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi. 2015 Ocağında Yrd. Doç. unvanıyla Abant İzzet Baysal Üniversitesi Gazetecilik Bölümüne tâyin edildi. Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmûalarda neşredilmiş -bâzıları kitap hacminde- 18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır. Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır. YAYINLANMIŞ ESERLERİNDEN BAZILARI: Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (Fransızcadan izahlı tercüme, T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin IstılâhMes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar:Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (2014) |
| DERKENAR: NİHAT SÂMİ BANARLI DİYOR Kİ: Şu fânîdünyâ saadetleri içinde hiçbir şey, azîz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir. Vatan çocuklarına bir milletin yarattığı ve yaşattığı dili; bütün güzellikleri, incelikleri, yücelikleri ve güzel sesleriyle öğretmek… Onları, böyle bir dilin sihirli ifâdelerine yükselterek; her an, daha çok duyan, düşünen, anlayan ve yaratan insanlar olarak yetiştirmek… Dilin, böylesine tılsımlı vâsıta olduğunu bilmek ve bütün bunları, bilerek, severek yapmak… Burada cesaretle söyleyebilirim ki yeryüzünde nice insan, böyle büyük bir sanatın, böyle şerefli bir hizmetin vazifelisi olduğunu düşünmemiştir. Çünkü bilindiği ve zannedildiği gibi, bu güzel hizmet, yalnız dil ve edebiyat hocalarının vazifesi değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olurlarsa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğretecek, onlara, anadillerinin ses ve söz güzelliklerinden, ifâde ve mânâ zenginliklerinden güfteler ve besteler vereceklerdir. Öğretmen değil de anne ve baba iseniz, abla ve ağabey iseniz, bu sizin daha sevgili vazîfenizdir. Yavrularınıza, sözlerini halk dehâsının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak, öğreteceğiniz en güzel şey, Türkçedir. (TÜRKÇENİN SIRLARI: Kubbealtı Neşriyatı 15. Baskı. İstanbul, 1998) |
Nirengi noktaları
“Nirengi noktası”nın resmî tarifine https://lugatim.com ’dan baktım. Önce “nîreng” geliyor. Şöyle anlatmış: (ﻧﻴﺮﻧﮕﻰ) i. (Fars. nîreng “resim, şekil” ve nispet eki -і ile nîrengі) Bir arazi parçasındaki noktaların yerlerini kesin olarak belirlemek için bu noktaları tepe kabul eden üçgenlerin çizilmesinden ibaret harita çıkarma (jeodezi) işlemlerinin bütünü. Bunu öğrendikten sonra “nîrengi noktası”nın tarifi de basit ve kısa:
- Nîrengi belirleme işleminde başlangıç veya karşılaştırma yeri olarak kullanılan noktalardan her biri.
- mec. Bir işin, bir meselenin asıl ve önemli tarafı.
Basılı sözlüğü elde etmek isterseniz o da var, ister üç cilt, ister dev bir tek cilt hâlinde: Misalli Büyük Türkçe Sözlük.
Size haritacılık anlatmayacağım. Bilmem de zaten. Fakat bir zamanlar nirengi noktası kavramını günlük hayatta sık sık kullanırdık. Hâlâ işlek kullanılır mı bilmiyorum. Yer mi tarif ediyorsunuz, Okulu geç, sola sap, bakkalın karşısı derseniz, okul ve bakkal nirengi noktalarıdır.
Hayatımızın nirengi noktaları
İnsanın hayatında da nirengi noktaları vardır. Sevdiklerimiz nirengi noktalarıdır; sevmediklerimiz de. Fikirlerine saygı duyduğumuz insanlar, takdirle okuduğumuz yazarlar nirengi noktalarıdır. Toplumun kanunlarla, ortak ahlak normlarıyla, övgü ve yergileriyle belirlediği kurallar nirengi noktalarımızdır. Biz, bütün bu nirengi noktalarının belirlediği bir toplum uzayında yaşar, hayatta yönümüzü ve yolumuzu bu noktalara göre belirleriz.
Bu anlatımımdan toplum uzayının çok boyutluluğu da çıkar. Sevgi, takdir boyutları var. Bunların zıtları da var. Toplumun yazılı ve yazısız kuralları, sizden beklenenler, yapmamanız gerekenler, yasaklar var. Değerler var. Toplum içinde bunları şuurumuzdan, şuuraltımızdan biliriz. Bir kısmını öğrenmişizdir, deneyerek keşfetmişizdir, bir kısmı fıtratımızdan, genetiğimizden gelir. Yazılı kurallar vardır; kanunlar ve kanunlara göre hazırlanmış mevzuat.
İşte bütün bu bilinen nirengi noktaları toplumu kurar, bizim toplum içindeki hâl ve hareketimizi belirler. Medeni toplum, ahlaklı toplum; her ferdinin kuralları bildiği ve o bildiklerine göre hareket ettiği, yapması gerekenleri yaptığı, yasaklara teşebbüs bile etmediği toplumdur.
Emri bil maruf
İslam’ın doğduğu çağda, doğduğu toplumda yazılı kanunlar yoktu. Yazılı kanunların yokluğu, nirengi noktaları yokluğu mu demektir? Nirengi noktaları yoksa toplum da yoktur. Hâlbuki insanoğlu, insanoğlu olduğu çağlardan beri toplum içinde yaşadı. Onun için her toplumda; İslam’ın doğduğu toplumda da bilinen ve uyulan toplum kuralları, nirengi noktaları vardı. İslamiyet bunların uygulanmasını emretti. Ancak değerler sistemine uymayanları da yasakladı. Yazılmayan, fakat bilinen hukuka, örfi hukuk da diyebiliriz. Veya töre… İsterseniz “şeriat” yani yol. İş dönüp dolaşıp toplumda nasıl seyredeceğinize, nirengi noktalarına uymanıza geliyor.
Yukarda anlattıklarımda hep “bilinen” dedim. Örf kelimesi de Arapçadaki urf’tan geliyor. O da aref’in, “bilmek” kökünden geliyor. Ma’ruf da örfe dayanan, bilinen demek. Mesela bizim noterlik mevzuatında, bir belge düzenlenirken belgeyi talep edenin kimliği tespit edilir. Fakat talep eden tanınmış bir kişi ise buna gerek yoktur. Noter, kimlik tespiti yerine falanca “marufumdur” yazar. Yeterlidir.
Değerler deyip durdum. İşte İslam’ın buyurduğu: Emri bil ma’ruf, nehyi anıl münker. Bilineni işlemek, istenmeyeni engellemek, uzaklaştırmak. Bunu iyiyi emretmek, kötüyü yasaklamak diye çevirenler de var ama bu yorum, “Peki, hangisi iyi, hangisi kötü?” sorusunu davet eder. Hâlbuki ifadenin içinde toplumun nirengi noktalarının iyi olduğuna işaret var. Marufu, örfe uyanı, bilineni işle, istenmeyeni engelle.
Nirengisiz toplum
Gelelim bugüne. Değerleri üstünde tereddüde düşen toplumun marufu yok olmuştur. Nirengi noktaları flulaşmıştır, silinmektedir. Toplum çözülmektedir.
Nirengi noktaları nasıl belirginleşir? Nasıl silikleşir? Rol modeli olmaya soyunan insanların, toplumda yöneticilik görevini yüklenen insanların söyledikleriyle, nutuklarıyla mı? Bir miktar ama bütünüyle değil. Rol modellerinin, yöneticilerin asıl ve kalıcı etkisi ne dediklerinden ziyade ne yaptıklarındadır. Onların yönettiği ülkede olup bitendedir. Çünkü insanlar duyduklarından ziyade gördükleriyle hüküm verir.
Eğer yönetici görmemişliğe itibar diyor ve har vurup harman savuruyorsa siz istediğiniz kadar aza kanaat ve tasarruf vaazı verin, vatandaşlar da vurgun arayacaktır. Siz istediğiniz kadar birlik, beraberlik, eşitlik deyin, eğer hamili kartlar ve diğer “yakin”ler, hak etmedikleri, layık olmadıklara makamlara getiriliyorsa nirengi noktaları silinir. Torpil ve adam kayırmadır yeni maruf. Sabaha kadar aksine nutuk atın… Bu hâl, her türlü ahlakın, din dâhil her türlü değerin tahribidir.
Coğrafyamız Yeniden mi Şekillendiriliyor?
Emperyalist güçlerin ve karanlık odakların sebep olduğu bir saldırı en önemli ve büyük sanayi kuruluşlarımızdan TUSAŞ’a yapılmış, PKK’lı iki militan öldürülmüştür. Savunma sanayiinde önemli üretimler yapan ve rakiplerini sollayan bu kuruluşumuz hedef alınmıştır. Beş şehit ve 22 yaralı vardır. Hedef ülkenin dışa bağımlı kalmasını sürdürebilmektir. Kaybettiğimiz kardeşlerimize Allah’tan rahmet, yaralılara da şifalar dileriz.
Görüldüğü kadarıyla gelecekte çekinilen Türkiye birçok sorunla karşı karşıya bırakılıyor. Adeta 15 Temmuz 2016 yenilgisinin rövanşı alınmak isteniyor. 2014 tarihli İstanbul Sözleşmesinin arka yüzü yeni fark edilmeye başlandı. Bizi çok seven sözde dostlarımız LGBT’yi kurarak ve finanse ederek devşirilecek çocuk arayışına çıktılar. Türkiye’ye sığınanların çocukları da malzeme olarak kullanılmaktadır. Eşcinsel evlilikler, demokratikleşme ve özgürlüklerin yaygınlaştırılması olarak pompalandı. Milli ve manevi değerlerimiz, aile yapımız sistemli bir şekilde saldırıyla karşı karşıya bırakıldı. Kadınlarımıza yönelik saldırılar bazılarınca malzeme yapıldı. Türkiye’ye karşı yoğun bir soğuk harp sürdürülmektedir. Genç çocuklarımıza yönelik zararlı ve onları aileden koparıcı, suça itici oyun ve programlar tanıtıldı ve bunlara yönlendirme yapıldı. Maalesef biraz da ilgisizlik dolayısıyla çocuklarını neredeyse kaybeden aileler görüldü. Uyuşturucu terörü de gerekli mücadeleye rağmen, devam etmektedir. Batı’da yapıyı perişan eden yanlışlar ve sapıklıklar terk edilerek artık normal aileye dönülmek zorunda kalındı. Buna rağmen, onların da şikâyetçi olduğu yapı bozuklukları Türkiye’ye özgürleşme ve demokratikleşme diye yutturulmaya çalışılmaktadır. Geçici sığınmacı dediklerimizi para karşılığı vatandaş yapmaya başladık. Menfaatçilik ve ben merkezli düşünme yanlışı, insana, hayvana ve çevreye düşmanlık görünür hale geldi. Yabancı sığınmacı ülke hastalarına yapılan çeşitli yardımlar kendi vatandaşımızdan esirgendi. Mahkeme kararına rağmen, andımızın okullarda adeta depoya kaldırıldı. Şimdi de demokrasimiz ve coğrafyamız bazı çevrelerce teröre yenik düşürülmeye çalışılıyor. 15 Temmuz yenilgisini bir türlü hazmedemeyen sözde dost eli kanlı ABD yeni oyunlar peşinde… Türkiye federal yapıya geçmeye zorlanıyor. Eyalet sistemiyle ülkemiz parsellere bölünerek sözde demokrasiye geçirilecek ve önü açılmış milli devletlerin karşılaştığı çok kültürlülük tuzağına çekilecek. Egemenliğimiz paylaştırılmaya çalışılıyor.
Bazı şeyleri de vatandaş olarak hisseder olduk. Eli kanlı İsrail’in ortağı ve hocası ABD’nin “Türkiye artık çok oluyor” sözünü hiç unutmuyoruz. Bizim gönlümüzde daima Türkiye’nin Ankara’dan yönetilmesi vardır. NATO üyesi olmak bunu değiştirmemelidir.
Şartlar her yönden uygun olsa da iç cepheyi güçlendirmek, safları sıklaştırmak en başta gelen tedbirdir. Bunun için iktidar ve muhalefet belirli konularda uzlaşabilmeli ve dışarıya karşı Türkiye caydırıcı olabilmelidir. Maalesef taraflar arasında yoktan yaratılan sorunlar, çekişmeler zaman kaybına sebep olmakta ve iç uzlaşmayı engellemektedir. Dışarıdan yöneltilen, birliği ve beraberliği bozan maksatlı müdahaleler de Türkiye’nin gelişmesini engellemektedir. İç cephe bir ve bütün olmadıkça etnik bölünmeler yaratıldıkça başarılı olunamaz. Ülkemizde önce ideolojik kışkırtmalar daha sonra etnik ve mezhep mücadeleleri, AB üyeliği yolunda Türkiye’ye uygulanan haksız muameleler, AB üyeliğini tam üyelikten ikinci sınıf üyeliğe indirmiştir. Ülkemizin ne olmasını, ne de ölmesini isteyen sözde dost ve müttefik ülkelerin kabul edilemez çifte standartları malumdur. Buna rağmen, içeride güçlü olup pazarlık gücümüzü artırmak yönünde TBMM gibi itibarlı Gazi Meclise terörist başını çağırıp konuşturmak yerine, başka bir seçenek daha isabetli olabilirdi. Devamlı yazıp çiziyoruz ve konuşuyoruz. Bizim Kürt vatandaşlarımızla bir sorunumuz yoktur. Sorun, Kürtleri temsil ettiğini iddia eden dıştan kumandalı karanlık odakların Türkiye üzerine olan oyunlarıdır. Türkiye içeride kimse ile savaşmıyor ki barışa gidilsin. Bizim mahalli dillerle de sorunumuz yoktur. Ancak dış kışkırtmalarla bazı vatandaşlarımız ayrılığa zorlanmaktadırlar. Birtakım eşit şartlar ve imkânlar herkes için vardır. Bunu engelleyen herhangi bir yasa da yoktur. Ancak olmayan sorunlar yaratılarak Anadolu coğrafyası ufalanmaya çalışılmaktadır. Adeta Milli Mücadele ile kovduğumuz Batı’lı ülkelere tekrar davetiye çıkarılma peşine düşülmüştür.
Gerçekleri fark edememek, milli kimliği dışlayan etnisite öncelikli TC ile rakip bir devletleşme eğilimi ister istemez çatışma yaratmaktadır. Terör örgütü PKK’yı kullananlar acaba terörist başının sözünü dinleyecek mi? Silah bırakabilecek mi? Kimseye güvenilebilecek gibi değildir. PKK’nın yerine ABD’nin kullandığı YPG Türkiye ile mücadele ediyor. YPG ABD’nin oyuncağı haline gelmiştir. Türkiye bir vekâlet çatışmasıyla karşı karşıyadır. Durum açıklığa çıkmadan, tam anlaşılmadan taraflar arasında istenen sonuç alınamayabilir. Türkiye itibar kaybına sebep olabilecek teşebbüslerden de kaçınmalıdır. Bu yönüyle de 22 Ekim 2024 önemli bir kırılma noktasıdır. Sonuç olumlu da olabilir, olumsuz da… Türkiye’nin başta ABD’ye karşı sürdürdüğü direnç korunmalıdır. ABD’nin Ortadoğu projesine göre ikinci İsrail, sınırımızın güneyinde kurulmak istenmektedir. Bir ara Condoliza Rice isimli ABD’li dışişleri bakanı Ortadoğu’da sınırların değiştirileceğinden bahsetmişti. Ana muhalefet milli meselelerde iktidarla beraber olmalı; yabancı ülkelerle garip pazarlığa girişmemelidir. Askerimiz öldürülmezse biz de teşebbüse evet diyebiliriz şeklinde bir pazarlık doğrudan muhatap olanların elini zayıflatır. Türkiye’nin sorunu sadece AB üyeliği değildir. AB üyeliği ileri sürülerek Türkiye’den birçok taviz istenmektedir. Bir ve beraber olunursa çeşitli dayatmalar aşılabilir. Bunun için sadece seçimlerde değil, milli meselelerde ittifaka ihtiyaç vardır. Anayasa düzenlenmesinde çok dikkatli olunmalı, sadece ilk dört madde ve 66’da değil, ülkemizi arkadan dolanıp zora sokacak tuzak maddelere karşı uyanık olunmalıdır. Hiçbir ciddi devletin kabul edemeyeceği demokratikleşme adı altında ufalanma örnekleri ve egemenliği paylaştırma çabalarına karşı oyuna gelinmemelidir. Kardeş Türk Cumhuriyetleri karşısında anti-Türk maskaraların dayatmalarıyla utanılacak duruma düşülmemelidir.

