8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 139

Mersin’e Gitmek İsterken Tersine Gitmek

Görünüşte vatandaşlar olarak hepimiz enflasyonun düşmesini istiyoruz.Ancak bireysel olarak enflasyonist ortamdan en az zararla çıkmak veya enflasyonu fırsata çevirip daha çok kâr etmek isteyenler enflasyonu köpürtücü davranışlar sergilemekte.

Ekonomist Ege Cansen “Türk’ün Enflasyonla İmtihanı” başlıklı köşe yazısında bu hali “Mersin’e gitmek isteyen insanların tersine gitmesine” benzetiyor.

Ege Cansen’in yazısını okurken Prof. Dr. Üstün Dökmen’in bir konferansında yaptığı deneyi hatırladım. Çünkü bu deney de yapmak istediğinin tam tersi sonuca hizmet eden davranışlara dairdi.

****

Çember Deneyi

Prof. Dr. Üstün Dökmen bilgilerini ve gözlemlerini geniş halk kitleleriyle de paylaşan bir bilim adamı. TV programları, yazdıkları ve konferanslarıyla çok sevilen ve etkili olan bir psikologdur.

Yirmi sene kadar önce bir konferansında, benim de içinde bulunduğum, izleyicilerden 11’er kişilik üç grup oluşturup sahneye çıkardı. Her bir gruba yaklaşık 1 metre çapında plastikten yapılmış birer çember verdi. Çemberin etrafında ayakta sıralandık. Çemberi 11 kişinin sağ el işaret parmaklarının üstüne koyduk.

Hocanın bizden istediği, 11 kişinin işaret parmaklarının plastik çember ile temasını asla kesmeden hep birlikte çemberi yere indirmek idi. “Bakalım bunu kaç dakikada yapabileceksiniz?” diye sorduğunda bu kadar “basit” bir iş için bu soruyu saçma bulduk.

Oysaki işin hiç de öyle sandığımız gibi olmadığı ortaya çıktı. Bir kısmımız parmağımızı aşağıya doğru indirirken diğerleri senkronize bir şekilde indirmediği için parmağımızın çemberle teması kesiliyordu. Bunu düzeltme telaşına düşünce de çemberi daha yukarı kaldırmamız söz konusu oluyordu. Yani çember inmediği gibi daha da yukarı çıkıyordu.

Çember kollarımızı kaldırabildiğimiz en yukarıya geldiğinde, ben grubumuza “arkadaşlar böyle olmuyor, şimdi birlikte hareket etmek için ben işaret verdiğim an 5 cm kadar aşağıya indirelim. Kademe kademe her seferinde bunu yapalım” dedim. Böylece belli bir süre sonra çemberi aşağı indirebildik.

Diğer iki grupta da aynı gelişmelerin yaşanmış olması, bu yaptıklarımızın doğal bir insan davranışı olduğunu gösteriyordu.

Enflasyonu indirme konusunda da aynı davranışa sahibiz. “Türklerin enflasyonla imtihanında başarısız olması” mücadeleyi toplum olarak hep birlikte ve senkronize bir şekilde yapamıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor.

****************************

İş Hacmi Düştükçe Satış Fiyatlarına Zam

Ege Cansen ekonomide içinde bulunduğumuz sarmalı şöyle tarif ediyor:

“Enflasyonu indirmenin temel yolu, para miktarını kısıp, devir hızını düşürmektir. Para miktarının kısılması piyasada alışveriş miktarını azaltır.

Talep azalınca üretici veya satıcı firmaların, esnafın ve serbest çalışanların birim üretim maliyeti ‘girdi fiyatlarının üstünde bir oranla’ artar. Çünkü birim maliyet, sabit giderlerden (kira, maaşlar, sigorta, elektrik, su, yakıt vs.) birim satış miktarı başına düşen payı büyütür. Kaldı ki, bu arada bu sabit girdileri oluşturan kalemlerin fiyatları da enflasyon oranında yükselmiştir.

Umulur ki, işi yönetenler öncelikle iş hacmini ‘miktar olarak’ artırmak için fiyat zamlarını düşük tutacaktır. Tam aksine iş insanlarının ilk aklına gelen davranış ayakta kalmak veya kâra geçmek için “birim satış fiyatını” artırmak olur. Sürümden kaybettiği hasılatı fiyat zammıyla çıkarmaya çalışır. Bu davranış iş hacmini daha da düşürür. Mal ve hizmet üretimi fizik olarak düşmeye ve gelirler azalmaya başlar.”

En önemli turizm merkezlerimizden olan Bodrum’da yaşanan da budur. Bodrum’da fahiş fiyatlarla mal ve hizmet satışı yapan esnafın başlangıçta fiyatları artırdıkça kazançları da arttı. Ama sonunda iş hacmi o kadar düşmeye başladı ki gelirleri de azalmaya başladı.

****************************

Kök Sebep: Birbirimize ve Devlete Güvenmemek

Ekonomist Ege Cansen soruna çok isabetli bir teşhis koymuş: “Bir toplumu teşkil eden bireylerin, ‘kazan-kazan’ köşesinde buluşmak yerine, ‘kaybet-kaybet’ köşesine sürüklenmesinin kök sebebi, bireylerin birbirine, devlete, adalete, üniversitelere, siyasi partilere, basına, din adamlarına velhasıl kurumlara güvenmemesidir.”

Ben de gelişmiş ülkeler ile bizim gibi gelişmemiş ülkeler arasındaki temel farkın bu olduğunu defalarca yazdım. Gelişmiş ülkelerde vatandaşlar devletine, devlet vatandaşına güveniyor. Ayrıca bireyler de hem birbirlerine (özel ve tüzel kişilere) ve hem de kurumlara güveniyor.

Bizim gibi gelişmemiş ülkeler de ise sistem “güvensizlik” esasına göre şekillenmiştir.

TÜİK’in rakamlarına, yargının adaletine, medyanın haberlerine, devleti yönetenlerin vaatlerine, din kisvelilerin ahlakına, eğitimin adam ettiğine, muhalefetin dürüst olduğuna inananların oranı bu kadar düşükken kim kime güvenebilir ki?

“Tasarruf seferberliği’ ilan eden başkanın ABD’ye 5 uçakla gittiğini, Futbol Federasyonu’nun Avrupa Kupası maçları için 613 kişiyi Almanya’ya götürdüğünü gören bir ülkede, halk tasarruf edileceğine güvenir mi?”

****

Prof. Dr. Üstün Dökmen’inyaptırdığı çember deneyi sonunda birlikte hareket etmemenin sonucunu gördük. Hoca aynı zamanda, toplulukların uyumlu ve birlikte hareket etme (senkronizasyon) becerisinin güçlü liderlikle mümkün olabileceğini de göstermiş oldu.

Küresel salgın döneminde dünyanın her yerinde kısmi bir yükselişe geçen enflasyon dizginlendi. Ülkelerin çok azı hariç normal rakamlara döndüler. Ancak en yüksek enflasyon oranlarından birini yaşayan Türkiye bunu başaramadı.

Devletimizi yönetenlerin enflasyonu indirmek gibi milli bir sorunu hep birlikte çözmek konusunda güçlü bir liderlik yapamadığı ortada. Güçlü liderliğin ilk basamağı kitlelerin güvenini sağlamaktır.

Tasarruf konusunda örnek olamayan, “devlet kurumlarına yalan söyleterek halkın alım gücünü düşürdüğüne” inanılan yöneticilerle “Türk’ün Enflasyonla İmtihanı”nı başarması mümkün gözükmüyor.

20 Temmuz 1974 Barış Harekâtının 50.Yılı ve Fener Patriği

            Tarihte bir Türk adası olarak kabul edilmesi gereken Kıbrıs Adası geçici olarak İngiliz yönetimine verilmesinden sonra onların Rumlara verdikleri destek ile Ada yıllardır süren sorunlu hale getirilmiştir. Adada tek bir Türk kalmayacak şekilde planlanan soykırımı yıllarca sürmüştür. Bazı siyasiler geç kabul etmiş olsa da, Kıbrıs bizim milli davamızdır. Milli davalar son derece ciddi ve tavizsiz ele alınmalıdır. KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rahmetli Rauf Denktaş’ın bir önemli emaneti olan KKTC mutlaka yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Rumların adada yaptıkları soykırımı yıllarca sürmüş; güya barış ve istikrarı sağlayacak olan milletlerarası kuruluşlar hep bu alçaklıkları seyretmişlerdir. Günümüzde Serebrenitza’da ve Gazze’de olduğu gibi… Türksüz Kıbrıs hayali peşine düşenler insan haklarını çiğnemişler; buna rağmen cezasız kalmışlardır. Fanatik ve ırkçı bir anlayışla Türkler sindirilmeye çalışılmıştır.

Kıbrıs Türkiye için stratejik önem taşımaktadır. Maalesef bazı Batılı ülkeler Rum kesiminden üstler almak peşine düşerken bizdeki bazı işbirlikçiler adanın stratejik önemini bile reddetmişlerdir. Aslında Türkiye’nin üç nefes alanı vardır: Akdeniz’de uçak gemisi gibi duran Kıbrıs, Boğazlarımız ve Güney sınırlarımızla Ege’deki haklarımız. KKTC Türkiye’nin AB tam üyeliği karşısında maalesef pazarlık konusu bile yapılmıştır. KKTC’yi AB yolunda engel gibi görme hastalığı içinde olanlar, aslında Türkiye’nin önündeki gerçek engellerdir.

            Türkiye diplomatik yolları kullanarak müdahaleler yapma gayreti içine girmesine rağmen, sonuç alamamıştır. Cenevre Antlaşmasına göre üç garantör ülkeden (Türkiye, Yunanistan, İngiltere) biri olan Türkiye milletlerarası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanarak elli sene önce 20 Temmuz 1974’te Ada’ya askeri müdahalede bulunmuştur. Bu müdahale aslında Türklerin hayata dönmesi gibi değerlendirilebileceği gibi, Rumların da iç siyasi çalkantılardan kurtarılması anlamını taşımaktadır.

            KKTC bağımsız bir devlettir. Günümüzde Türk Dünyasının da bir parçası haline getirilmektedir. Değerini son yıllarda daha iyi fark ettiğimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk de Kıbrıs’ın stratejik önemini işaret etmiş ve uyarıcı işaretlerde bulunmuştur. Kıbrıs’taki haklarınızı koruyamazsanız Anadolu’yu korumada da zorlanabilirsiniz. Artık insan haklarına saygı gösterilmelidir. Rumlar kabul etse de etmese de Kıbrıs’ta sosyal ve siyasi birer gerçek olan iki devletli çözüm esastır. Oyalama ve taviz politikasına yol açacak federal tuzağa artık düşülemez. KKTC’de ambargolar kaldırılmalıdır. Yunanistan, Rum kesimi ve sözde bazı Batılı dostlar eğer insan haklarına gerçekten saygılı iseler; iki devletli çözümü artık benimserler. Yıllardır bizleri oyalayanlar artık Birleşik Kıbrıs hayalinden vazgeçmek zorundadırlar. Hiçbir zaman yoğurt ile baklava aynı tabakta yenmez. Unutulmaması gereken gerçek Kıbrıs’tan ve Lozan Antlaşmasından tavizler verilerek Anadolu’da ve Akdeniz’de var olunamayacağıdır. Kıbrıs’ta tarih boyu verdiğimiz şehitlerimizi saygı ve rahmetle anarız. Vatan evlatları nur içinde yatsınlar.

            Türk Dünyasının da liderlerinden Rahmetli Rauf Denktaş’ın dediği gibi “hürriyetin sesini şehitlerinden öğrenen bir toplum esir edilemez”.

            Ben kendimi bildim bileli, Fener Rum Patrikhanesi tarih boyu Türklüğün bağrına saplanmış bir hançer gibidir. Dıştan desteklenen bir fesat ve ihanet merkezi olup TC vatandaşlığının değerini de bilemeyenlerin yuvasıdır. Kendisini ekümenik ilan eden ve ettiren, fazla şımartılan Patrikhanenin başındakiler hadlerini çoktan aşmış yaratıklardır. Son yıllarda kendi başlarına tayinler yapmakla kendilerini neredeyse Marmara’da bir devlet başkanı edasıyla ülke içinde ve dışında dolaşmaktadırlar.

Patrik denen kara cübbeli zatın son marifeti 15-16 Haziran 2024 tarihlerinde İsviçre’de yapılan 79 devlet ve 6 kuruluşun katıldığı Ukrayna Barış Zirvesi’ne devlet statüsü altında katılma ve ortak bildiriyi imzalama maskaralığıdır. Bu Patriğin gidici olduğunu ve Washington’da hazırlanan yeni Rum Patriğinin Türkiye’ye gönderileceğini biliyoruz. Yani mevcuda ilave yeni ABD Konsolosu gelmektedir. Geçmişe bakarsak gelecek bu kişinin eskilerden farklı olmayacağı ve Ortadoğu’da ABD çıkarlarına göre hareket edeceği açıktır. Siyasilerden istediğimiz bu zata da eskisine olduğu gibi ekümenik sıfatlı davetiye gönderme yanlışından uzak durulmalıdır. Ne giden, ne de gelen ekümenik değildir. Lütfen kendimize gelelim. Sayısız danışmana neden görev verilir; anlamakta zorlanıyoruz.    

Çekirdeksiz Karpuz Dolayısıyla

Güzelliği duyurmak, özendirmek, egemen bir anlayış haline getirmek lazım. Kötülüklerle işimiz yok. İyiler iyilere, kötüler kötülere layıktır.

Nereden bileyim ben, benim hanım, çekirdeksiz karpuz sevmezmiş. BİM isimli marketin bir şubesinden bir müşterinin tavsiyesi ve kasiyerin de onaylamasıyla çekirdeksiz karpuz aldım. Hanımdan, eve geldiğimde teşekkür beklerken “Ben çekirdeksiz karpuzu hiç sevmem.” ifadesiyle karşılaştım. “İsteksiz yenen aş ya karın ağrıtır ya baş.” denir. Canım sıkılmıştı; öyle ya bu sıcakta karpuzu zahmetle al gel, hayal kırıklığına uğrayacağım ifadeyle karşılaş. İade etmeye karar verdim. Biraz da kırgınlık ve öfkeyle koydum torbaya karpuzu, fişiyle birlikte.

Aradan iki gün geçti. Marketin başka bir şubesine karpuzu iade etmeye gittim. “Karpuz ve sebze türü malların iadesi olmuyor, günü geçmiş, aldığınız şubeye vermelisiniz.” denir mi, beni yokuşa sürerler mi gibi tereddütler vardı içimde. Bunların hiçbiri olmadı. Beklentimin ötesinde mükemmel bir uygulama ile karşılaştım.

Karpuzun fiyatı da düşmüştü. Karpuzu tereddütsüz iade almaları bir güzellikti, alırken benim aldığım günkü yüksek fiyattan iade almaları daha da bir güzellikti. Az uygulanan bir işlem türü olmalı ki iade sırasında sistemde birkaç sıkıntı oldu. Birinci eleman işlemi gerçekleştiremedi, ikinci bir eleman geldi, o da başaramadı, üçüncü ve daha tecrübeli olduğu anlaşılan bir eleman kolayca hesaplara ulaştı ve bana parayı iade ettiler. Hâlbuki ben karpuzu kredi kartı ödemesiyle almıştım, bunu hatırlattığım halde, bana bizzat nakit verdiler. Hem mahcup hem memnun oldum. İade ettiğim karpuzun yerine yeni bir karpuz almalıydım, mağaza çalışanlarının böyle bir hatırlatması ve talepleri olmadığı halde vicdanımın bir sevk-i tabisi ve müşteri memnuniyetimin bir borcu olarak yeni bir karpuz aldım ve bunun bedelini de indirilmiş yeni fiyattan ödedim.

Yaşadığım dört aşamalı güzellik, tam bir müşteri memnuniyeti örneğiydi. Eskiden daha yaygındı. Bazı mağazalarda gözüme çarpan “Satılan mal geri alınmaz.” yazısı, bana son derece saygınlığa ve hakkaniyete uzak gelir. Kötü mal sahibinindir. Kimse, kötü veya kullanamayacağı malı almaya mahkûm değildir.

Yaz günlerimi geçirdiğim aynı ilçede, değiştirmek üzere eve sekiz adet spot lamba almıştım. Taktığımda lambanın led olmadığını, tasarruflu olmayan eski tiplerden olduğunu fark ettim. Kutulardan yalnız birini açmış, lambayı denemiş, diğerlerini hiç kullanmamıştım. Led ampulle değiştirmek üzere gittiğimde kullanıldığı gerekçesiyle lambaları benden geri almadılar, kullanmadığımı ısrarla söylediğim halde, satıcıyı inandıramadım ve lambaları iade edemedim, bir de yalancı konumuna düştüm. Akmaz kokmaz bir malzeme, halbuki kontrol edip alabilirlerdi. Satılan mal geri alınmazmış. Bu da bir esnaf ahlakı.

Bu yazımda amacım, zincir marketlerin güzellemesini veya övgüsünü yapmak değil. “Üç Harfliler” olarak lanse edilen marketlerin, istisnalar hariç olmak üzere, özellikle yiyecek sektörüne bir disiplin, rekabet getirdiği inancındayım. En azından “Satılan Mal Geri Alınmaz” demiyorlar. Geçtiğimiz yıllarda günah keçisi ilan edilen bu marketlerle rekabet etmesi ve fiyatları düşürmesi amacıyla, Tarım Kredi Kooperatiflerine bağlı açılan marketlerin, kendilerinden beklenen rekabeti ve mallarda ucuzluğu sağlayamadığı da gözlerden uzak değil.

İster şahsa bağlı bir esnaf ister şirkete bağlı zincir market olsun aynı işi yapan her bir işletme aynı prensiplerle hareket etmeli, vatandaş, kandırıldım duygusu taşımamalıdır. Alıcı ila satıcı, esnaf ile vatandaş arasında güven olmalıdır. Güvensizlik, sosyal barışı da zedeler. Belli kurallara, kuvvetli bir sisteme bağlanmayan, yaptırıma dayanmayan ahlak ölçüleri, suistimale her zaman açıktır.

Müşteri memnuniyeti, esnafın ayakta kalmasında önemli bir etken. Müşteri memnuniyeti, prensiplerle, kurallarla, sistemle kalıcı hale getirilmelidir. Tüketici, her zaman bir şekilde ikna edilebilir, kandırılabilir. Kimi müşteri kararlıdır, ısrarlıdır, acımasızdır, zordur; kimi müşteri de uysaldır, adam sendecidir, lanet olsun anlayışındadır. Bu tür duygusallığa hiç gerek yok. Evren, bir sistem bütünüdür, sosyal olaylarda, insan ilişkilerinde de bu sistemi kuracak, insanoğlunun kendisidir. Sosyal sistemler, toplumdaki ahlak seviyesinin fotoğrafıdır.

Her kalem erbabının asli görevi, güzelliği yaymak, kötülükten sakındırmak olmalıdır. Ben de bu sorumluluğu yerine getirmiş oldum. Kişi ya da kurumları kötülemek veya onların reklamını yapmak amacında değilim.

Marifet iltifata tabidir. İltifata mazhar olmak da marifet sahibinin hakkıdır. Bütün mesele, bundan ibaret, vesselam…

“Ey Kardeş!”

     Bu ifade, iki kişi arasında köprü kurmaya yarar. Bu hitapla karşılaşan kimsenin kalbi yumuşar. Bu tarz sesleniş, iki kişi arasında yakınlaşmayı sağlar. Bu hitapla seslenen, karşısındakine “Sana seslenmeye hakkım var. Çünkü biz kardeşiz.” demek ister.

    “Ey kardeş!” seslenişi, karşısındakinden kendisini bir kardeş olarak kabul etmesini istemektir. Aynı zamanda “Ey kardeş!” hitabı, hitab edenin hitap ettiği kimseyi kardeş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. “Ey kardeş!” tarzında sesleniş, seslenene seslenme hakkını verir.

    “Ey kardeş!” şeklindeki sesleniş, iki tarafı da hukuk sahibi kılar. Bu durumda artık seslenen seslendiği üzerinde hak sahibidir. Bunun gibi kendisine seslenilen de, seslenen üzerinde hak sahibidir. Çünkü kardeştirler. Çünkü artık kardeşlik hukuku içindedirler. Çünkü artık birbirleriyle söyleşmeye, hakları vardır.

     Çünkü artık birbirleriyle bilişmeye hakları vardır. Çünkü artık birbirlerini sevmeye hakları vardır. Çünkü artık Hakk’ın hatırı söz konusudur. Çünkü artık Hakk’ın hatırı her şeyin üstündedir. Çünkü artık Hakk’ın hatırı hiçbir şeye feda edilmez.

     Evet bu hitap tarzı, yâni “Ey kardeş!” seslenişi, aynı zamanda bir âyetin de gereğinin yerine getirilmesidir. Çünkü bizzat âyet mealen: “İnananlar, ancak kardeştir.” demiyor mu? O hâlde kardeşler birbirlerine kayıtsız kalamazlar. Kardeşler birbirlerine lâkayt kalamazlar. Kardeşler birbirlerine sırt çeviremezler.

     Bir göz hatırı için, çok gözler sevilir. Öyleyse yaratanın hatırı için, yaratılanlar da sevilir. Yaratanın hatırı için, yaratılanlar da birbirlerini sevmekle yükümlüdürler. Yaratanın hatırı için, yaratılanlar da birbirlerini kollamakla, birbirlerini yalnız bırakmamakla yükümlüdürler.

     Nitekim bir zamanlar, İsrailoğulları, Fir’avun ve kavminin zulmü altında inim inim inliyorlardı. Erkek çocukları öldürülüyor! Kadınları sağ bırakılıyordu. İsrailoğulları Mısır’da bu çok kötü durumdayken Musa aleyhisselâm onlara bir vaadde bulunmuştu. Allah, düşmanlarını helâk ederse kendilerine bir kitap getirecekti. Yüce Allah İsrailoğullarını denizden geçirerek, onları esenliğe çıkarmış, düşmanlarını da sulara garketmişti.

     Vakta ki, Musa aleyhisselâm, kardeşi Hz. Harun’u yerine vekil ve halef olarak bırakmış. Güzel hareket etmesini, fesat ve bozgunculuk çıkaranlardan olmamasını hatırlatmış. Tâyin edilen zamanda da istenen yere gelmişti. Böylece Yüce Rabb kelâmiyle onu muradına erdirmişti.

     Ama ne yazık ki, İsrailoğulları, Hz. Musa’nın arkasından; süs takılarından yaptıkları böğüren bir buzağı heykelini put edinmişler, ona tapmaya başlamışlardı. Bu durumu ise Yüce Allah, Hz. Musa’ya bildirmişti. Bundan dolayı Hz. Musa çok büyük bir öfkeyle geri dönmüş. Gelir gelmez kavmine şu yolda seslenmişti:

    “Sizi ben şirk ve küfürden uzaklaştırmamış mıydım? Sizi ben tek Allah inancına bağlamamış mıydım? Sizi ben, Allah’a nasıl ibadet edileceği hakkında aydınlatmamış mıydım? Bütün bunlara rağmen, benim yokluğumda, benim ahdime riayet etmeyerek arkamdan ne fena şeyler yaptınız, buzağıya taptınız!”

    Sonra da Hz. Musa levhaları yere bırakmış. Öfkeyle kardeşi Hz. Harun’un saçından sakalından tutup, şiddetle sarsmaya başlamıştı. Bunun üzerine kardeşi, yumuşak bir sesle: “Ey anamın oğlu (yani ey kardeşim)!” dedi. Ona böyle seslenmekle şefkat ve merhamet damarlarını kabartmıştı. Yâni demek istemişti ki:

    “Ey! Anam gibi merhametli olman gereken sevgili kardeşim. Gerçekten bu kavim, nerdeyse beni öldürecekti. Öyleyse bana, düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Beni o zâlimlerle bir tutma. Çünkü ben onlardan da, yaptıkları işlerden de uzağım. Yaptıklarına katılmadım. Onları önlemeye çalıştım. Fakat ne çare, onlara söz geçiremedim. Velhasıl onların hak ettikleri hesaba çekilmeye müstehak değilim.”

     İşte Hz. Harun’un kardeşine, kardeşçe davranması, kardeşçe seslenmesi; Hz. Musa’nın öfkesinin sönmesine, dinmesine en büyük etken olmuştur. Hz. Harun’un kardeşliğe yakışır şekildeki hitap tarzı Hz. Musa’nın sâkinleşmesine yetmiştir.

Ali Kayıkcı (Âşık Derebahçeli) ve Eserleri

(Dördüncü Bölüm)

Yazdı, Yazdım – 2

Serinin ikinci kitabı aynı ölçülerde 466 sayfadır. Aşağıda başlıkları bulunan 120 adet yazı ihtiva etmektedir.

İkra / Oku! Diye Gelen ‘Emir’

Tunacık’tan Tuna’ya  

  Kimler Kime Duâ İçin Gidiyor?

Avrupa Sevmez Bizi, Sevmedi-Sevmeyecek!

Kızıl Bir Döngü Sevda                

Sevda Güvercinlerin Kanatlarında   

Bitmez Bu Sevdam   

‘Leyl’ Romanı 1-2          

  ‘Leyl’ Romanı 3-4       

  Bir Rüyâ Ki Ayniyle Vaki  

Aşk Medeniyetine Yolculuk 1

Aşk Medeniyetine Yolculuk 2

Aşk Medeniyetine Yolculuk 3

Komünist Fikirler, Fikr-i Zaaf          

 Sus, Ya Terket!

Dîn Hâyatın Hayatı 1   

Din Hayâtın Hayâtı 2

Doğru, Yanlış, Karışık

Yalan Varsa, İftirâya Cezâ Var

Nice İnsan Var Ki, 80 Sopalık

Osmanlı ve Osmanlıca Düşmanlığı İle Agopçu’nun Gayesi 1 

Osmanlı ve Osmanlıca Düşmanlığı İle Agopçu’nun Gayesi/2 

Bu Ülkede 36 Etnik Köken Dili Var’ Denilince Sus

Bir Kavsnâme

Bir Yalana Kırk Yalancı İnanmış

İzzet-Şeref İslâm’da, Amazonlar Ziyânda!

Yazdık Yine Yazacağız!

‘İnsan Hakkı’ ‘Kadın Hakkı’ Anladık; İslâm Hakkı  

Adam Olacak İnsan! 

Veren İsmet Paşa İse 

Bu Caddeler Bu Sokaklar Bizim mi?      

‘Adam’ Olacak Dergi: ‘Simge’

Onlar Yazsa da Sen Yazamazsın.

Onlar Yazmasa da Sen Yazacaksın! 

Simgedeki ‘Artı’lar ve ‘Eksi’ler

TSO Bir Lokomotif   

Evvelce Yoğ İdi Bu Dahî Yeni Çıktı!

Gâvur Ağzı İle Va’z-ü Nasîhat      

Yaşıyorken Kefen Giyen Kişinin!

Ayağa Kalk Diyanet, Uyudun Bunca Zaman 

Hocam! Hocam’ Diyorsun Ya!  

Sûretâ İnsan Amma, Çayır-Çimen Otluyor!

Erciyes’e Bir Bakış I             

Erciyes’e Bir Bakış 2

Erciyes’e Bir Bakış 3   

Müjdeler Var Müslüman’a Müjdeler  

Peygamberimiz Efendimiz’e Büyük İftira!  

Diyânet’e Dört Bir Yandan Taarruz!   

Vatikan Bozması, Îmânı Pilli!

Atlas Okyanusu’ndan Mançurya’ya  

Ataç’ı Sevemem        

Sana Senin Elin İle Senin Dinini…

CHP Vatikan El-Ele  

Her Kim Ki Dinime, Dilime Düşman…

Samsun Kitap Okumuyor muş, Niye Ki Dersin?

Kur’ân Yasak, Allah Demesi Yasak!  

  BM Değil İnsansın ve Dahi…

Neye Düşman İyi Bil       

Bu Ne Kindir, Bu Ne Öfke Şaşırdım

Buldum! Buldum!

İyi Huy-Güzel Ahlâk.

Ana, Baba, Hoca’ya! 

Kim Demiş 1071?        

Hıyanet-i Vataniye Sonrası

Soruyorum Sizlere!        

Yazdık Yine Yazacağız! (Büyük İftirâ)

Şeytan Bile, Diyor Artık El-Âman!  

Cemevleri Mâbed İse, Hangi Dînin Mâbedi?

CHP Hedef Verdi, Pkk Saldırıyor!

Bir Münâcât   

Halife(!)yi Seçtiler, ‘Ümmet’ Dediler

Fosilciler Demiş, Bir Uydu Kafa.

Dinle Beni Ey Genç Adam Bir Dinle!

Birileri Tuzak Kurdu Kalemle 1

Birileri Tuzak Kurdu Kalemle 2

Okuma-Yazma Yok, Câhil’ Dediler 1 – 3

Bir Adam Ki, Soyadıyla Köprülü.

Dedikodu Bunda, Neden Çoktur?

Kadın Hakkı, İnsan Hakkı Diyorsun ya…   

Sen Yaptın ya, Her ne Yapsan Güzeldir!   

Ben Senden Kitap Aldım, Defter Sattın Yayıncı!  

Öldükten Sonra’ymış İslâm Hukuku 

Durun Ey 3 Kişi, Sözüm Var Size! 

Katliâm ve Sürgün ha!       

Soruya Bir Cevap     

Zamân, Âhir Zamân; Söyler, El-Âmân! Âmân!    

  Muhtacım… Muhtaçsın!.. O Dahi Muhtaç!  

Dost Yüzlü Düşmana, Kandık da Kandık! 

Kimler Kime Duâ İçin Gidiyor?

İlk Farkımız Duâ’larımızda   

İyi Huy-Güzel Ahlâk    

Müjdeler Var! 

70 Yıllık Bir Ömür, Her Ânı Dolu-Dolu  

Göz’ün Başka, Ayak Başka, Yön Başka 

Şehîd Tarlası! Ülkem, Sanma Yalnız Cizre-Sur! 

Kayaoğlu Sıtkı Bey       

Dünyâ, Huzûru ve Bir Asırdır Osmanlıyı Arıyor! 

Gâzîlikten Şehîd’tliğe RütbenVar!

13 Temel Konu Var, Kitabımız Kur’ân’da! 

Batı Değerleri, Battı-Batıyor!    

Biri Görür, Biri Görmez; İkisinin de Gözü Var

YAZDI, YAZDIM 3

99 konunun yer aldığı serinin 3. Kıtabı 472 sayfadır.  Bu cildin arka kapak yazısı:

ALİ KAYIKÇI (ÂŞIK DEREBAHÇELİ): AKSAKALLI CEVVAL BİR MÜNEVVER

AHMET ŞAHİN1

Türkiye’mizin yetiştirdiği son devrin en hareketli dâvâ ve aşk ahlâkına sâhip Aksakallı cevval münevverlerinden birisi de ‘Âşık Derebahçeli’ adı ile tesmiye olunan Emekli Gümrük Müdürü, Şâir, Yazar ve Gazeteci Ali Kayıkçı Ağabeyimiz’dir. Ali Kayıkçı, son devir Türk Edebiyatı’na yeni bir üslûp tarzı kazandırmış aşk, çile, fikir, dâvâ, gönül, ülkü ve tefekkür insanıdır. Kendisi, kelimenin mutlak mânâsı ile ‘nevî şahsına münhasır’ bir şahsiyettir. Biz bu makalemizde, kabına sığmayan ve 70’li yaşlarda olmasına rağmen, yer yer 18 yaşındaki bir gencin heyecânına sâhip bu dâvâ ve mefkûre (ülkü) adamının memleketimizde meydana gelmiş hâdiseleri içine alan köşe yazıları ve şiirlerinden meydana gelen ‘Yaş 65 Yolun Yarısı Eder 1-2’; ‘Hem Okudum Hem de Yazdım 1-3’; ‘…Ve Millet Destanı Yazdı 1-3’ ve ‘Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi’ adı ile yayınlanmış eserlerindeki şiir tarz ve uslûbu üzerinde duracak; yazı ve şiirlerinden bazı misâller vermekle iktifâ edeceğiz.

(M. Halistin Kukul Hocamız’ın da bir makalesinde belirttiği gibi) Ali Kayıkçı, ‘tarz’ olarak ilkin bir makale yahut köşe yazısı yazıyor. Mevzû ile alâkalı olarak daha önce yayınlanmış bir takım eserlerden (gazete, dergi ve kitap) çeşitli alıntılar yaparak okuyucunun o mevzuya dikkatini çekiyor. Sonra ilmî, edebî, içtimâî, siyâsî yazılarının veya makalesinin bittiği yerden itibâren; muhtevâya uygun gelecek şekilde kaleme aldığı bir şiir ile o yazıyı süslüyor. Doğrusu bu yeni bir tarz hattâ yeni bir üslûptur. Böyle bir vaziyet, belki de edebiyatta yapılması en zahmetli bir iştir. Ali Kayıkçı, şimdiye kadar hep kolay olana değil, zor olana tâlip olmuş ve bunda da başarılar elde etmiş bir edîbimizdir.

Ali Kayıkçı, Türk Milleti’nin din, dil, târih, kültür ve medeniyetini alâkadar eden hususta çok hassastır. O’nun yazı, makâle ve şiirlerinde bu vaziyet açıkça görülmektedir. Türk Milleti’nin millî mukaddeslerine yapılan saldırılar karşısında o, kalemiyle çelikten örülmüş bir sur yahut yalçın bir dağ gibi heybetle durur. Ali Kayıkçı’ya göre mevzû Allah (azze ve celle) ve Resulü (sellallahü aleyhi vesellem) olursa o zaman bu mevzu bambaşka bir mânâ kazanır.

Ali Kayıkçı, ‘Yaş 65 Yolun Yarısı Eder 1-2’; ‘Hem okudum Hem De Yazdım 1-3’ kitaplarına ‘Ey Âşıkların Sevgilisi’, ‘En sevgili…’ veya ‘Sevgiler Sevgilisi’, ‘Sevgili Peygamberim’ başlıklı makalesini her iki eserine de almıştır.

Allah’a (azze ve celle) ve Resûlü’ne (sallallahü aleyhi vessellem) için yazılan aşk ve sevgi muhabbeti sâyesinde muhteşem bir ‘İslâm Türk Edebiyatı’ teşekkül etmiştir. Sevgili Peygamberimiz şâir yazarların kalblerine, tevhîdî îmân nûru ile her zaman ilhâm kaynağı olmaya devam etmiştir. Onun içindir ki Allahü Teâlâ (celle celâluh’ ve Resûlü Efendimiz (sellellahü aleyhi vesellem) için yazılan her zaman ‘şiirlerin en güzeli’ olmuştur.

Ali Kayıkçı, Cemâlettin Afganî, M. Abduh, Seyyit Kutup. Fazlurrahman, Muhammed Hamidullah… ilh. gibi ‘dinde reform’ yapmak maksadı ile türlü gayretler içerisinde bulunmuş olan ‘Masonlar Mezhepsîzler’ ve onların memleketimize soktukları ajan beslemelerinin güzel dînimizi bozmak için nasıl dehşet faaliyetler yürüttüklerinin ve bu alanda mesâi harcadıklarını çok iyi bilmektedir. Bu vesile ile Ali Kayıkçı, hem bu makalesini ve sonrasındaki şiirini yazma sebebini izâh etmiş ve hem de bu şiirinde Büyük Velî Abdülhakîm Arvâsi (kuddıse sirrıhu) Hazretleri’nin tavsiyesine uyarak, Efendimiz çok güzel anlatmıştır

1Eğitimci Şâir ve Yazar-Türkiye ve Avrasya Yazarlar Birliği Üyesi,

……………………………………………….

Âşık Derebahçeli’ olarak da tanınan Ali Kayıkçı’nın eserlerine aşağıdaki bilgilerden ulaşılabilir:

ALİ KAYIKÇI: ht Matbaa Hançerli Mahallesi, Atatürk Bulvarı Nu.: 112/A İlkadım / SAMSUN Telefon:  0.535-218 84 41 E. Posta: alikayikci55@gmail.com 

Dağıtım-1: Selâmet Kitap Kırtasiye Dağıtım Ltd. Şti. Hançerli Mahallesi, Necipbey Caddesi Nu: 55/A İlkadım/SAMSUN. Telefon: 0.362-435 33 07 e-posta: idare@selamet.com.tr

Dağıtım-2: Samsun Medya Gazeteciler Cemiyeti (SAM-MED) Kale Mahallesi Kâzımpaşa Cadddesi Akman İşhanı Kat: 3 İlkadım/SAMSUN Tel: 0532 762 80 81                                            e-Posta: samsunmedya@hotmail.com                                                                        (BİTTİ)

Kıbrıs Barış Harekâtı ve Zaferinin 50. Yıldönümü Vesilesiyle Kıbrıs Gazisi Emekli Yarbay Atilla Çilingir ile Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: 20 Temmuz 2024 târihinde; Türkiye’nin mâvi vatanı Akdeniz’deki kalesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolun başlangıcı olan Kıbrıs Barış Harekâtı ve Zaferimizin 50. Yıldönümüdür. Kıbrıs Barış Harekâtı’na katılan ve önemli görevler üstlenen bir Türk subayı olarak duygu ve düşünceleriniz anlatır mısınız?

Atilla Çilingir: 1960’ta kurulan Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rumlar tarafından yok sayılarak, adada yaşayan Türklerin topyekûn ortadan kaldırılmalarını amaçlayan, 15 Temmuz 1974 deki Yunan Cuntası destekli darbe sonrasında Kıbrıs Helen Cumhuriyetinin ilân edilmesiyle adanın Yunanistan’a bağlanacağı anlaşılmış; bunu kabul etmeyen Türkiye Cumhuriyeti; garantörlük hakkını kullanarak Kıbrıs’a müdâhale ederek adadaki soydaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamıştı…

Çetinoğlu: Geçen 50 yılı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çilingir: Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkması ile başlayan süreç, aradan geçen yarım asır içinde yaşananlar ne acıdır ki, hep buradaki soydaşlarımızın aleyhine gelişmiş, anavatan Türkiye’nin dışında burada kurulu KKTC’yi tanıyan hiçbir ülkenin olmayışı, milletlerarası camianın Rum kesimini adanın hukukî sâhibiymiş gibi tanıması, 50’li yıllardan beri devam eden Rum ambargolarının adada yaşayan Türklere nefes dahi aldırmaması; bugüne kadar çözüm adına yapılan müzâkerelerin önüne geçmiş, en nihâyetinde Rum tarafı da Türk tarafı da adada ortak yaşayabilmenin şartlarını oluşturamamıştır.

Çetinoğlu: Bu olumsuz durumun müsebbibi olarak kimi görüyorsunuz?

Çilingir: Bu olumsuzlukta en büyük pay sâhibi tabii ki Rum tarafı olmuştur. Çünkü çözüm adına yapılan her müzâkerede Türk tarafının vermiş olduğu her tâviz Rumlarca yetersiz bulunmuş, Türkiye’nin garantörlüğü kalkmadığı, Türk askeri adayı terk etmediği sürece Rumlar hiçbir çözüme evet demeyeceklerini açıklamışlardır.

Çetinoğlu: Neden her defasında Türkiye’nin garantörlüğünü, Türk askerinin adadaki varlığını dile getirmişlerdir?

Çilingir: Adanın tek garantörü Türkiye değildir. Diğer garantör ülkeler İngiltere ve Yunanistan’dır. Adadaki İngiliz üslerine, Yunanistan’ın Rum kesiminde konuşlu 20.000 civarında askeri vardır.

Çetinoğlu: Ayrıca Ada’da konuşlandırılmış Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın da askeri vardır

Çilingir: Evet vardır. Onlara da söylenecek sözümüz vardır: Onlar; Ada’da yaşanan her problemde Rum tarafının yanında yer almışlar, adada yaşayan Türk tarafının haklarını görmezden gelmişlerdir! Onlar, Ada’nın ve Ada’da eşit haklara sâhip olan Ada insanlarının garantörü olduklarını unutmuşlardır.

Çetinoğlu: Pekiyi, yıllardan beri süregelen Kıbrıs anlaşmazlığı daha ne kadar sürecek? Adada kurulu bu son Türk devleti, daha ne kadar yok sayılmaya devam edecektir?

Çilingir: Kıbrıs’ta Türkiye ve Türk tarafının attığı her olumlu adımı statükocukla suçlayan Rum tarafının her defasında müzâkere masasından kaçtığı, müzâkereler sürecine arabuluculuk/gözcülük eden BM ve onun beşli çetesi tarafından görülmeli, Kıbrıs Türklerinin hakkının gözetilmesi sağlanmalıdır.

Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle bir defa daha çizmek gerekirse; Kıbrıs adasının tapusu Rum tarafına verilse dahi, bu gözü doymaz ikili bu defa da Türkiye’den başka tavizler koparmanın peşine düşeceklerdir.

Çetinoğlu: Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın hedefi sizce nedir?

Çlingir: Her milletlerarası toplantıda, özellikle de Avrupa Birliği sürecinde Türkiye’nin önünü kesen Yunanistan-Kıbrıs Rum Kesimi ikilisinin değişmeyen hedefi; Türkiye’nin dünyâdan izolasyonu, gelişmesinin engellenmesi, sinsi emellerinin hedefine ulaşmasından başka bir şey olmamıştır. Târih boyunca bu amaçlarına hizmet eden her Türlü Bizans oyunu bu ikili tarafından mubah sayılmıştır.

Çetinoğlu: Çözümü nerede görüyorsunuz?

Çilingir: Kıbrıs konusunun çözümü için geçen süreç yarım asrı aşmıştır. Bir bu kadar daha beklenmeyeceğine, Türkiye’nin konuyla ilgili muhataplarının bakış açılarının ne olduğu bilindiğine göre yapılacak tek bir şey kalmıştır.

Çetinoğlu: Nedir?

Çilingir:1983 yılından beri adada yaşayan her türlü kurumu ile devlet olma vasfını çoktan hak eden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınması/tanıtılmasıdır.

19 Eylül 2023 Târihinde Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmada KKTC’nin tanınması yönünde yapmış olduğu çağrı bu yolda atılacak adım için çok önemlidir. Ancak şurası da çok önemlidir ki, yapılan bu haklı çağrıya bugüne kadar Rum tarafının yanında yer alan hiçbir ülkeden olumlu bir adım gelmeyecektir. O halde bu yolda yapılacak en önemli şey, Türkiye’nin her alanda işbirliği yaptığı ülkelere çağrıda bulunması, özellikle de son dönemde adanın kuzeyinde varlıkları giderek çoğalan ülkelerin KKTC’yi tanımaları yönünde adım atmalarına destek olmasıdır.

Şu anda KKTC’de 50 binden fazla Rus vatandaşı yaşamakta, bölgedeki üniversitelerde pek çok yabancı öğrenci öğrenim görmektedir. Bu insanların konsolosluk hizmetlerini sağlamak maksadıyla adanın kuzeyinde verilecek diplomatik hizmetler, gelecek yıllarda tanınmaya giden adımlar olarak geriye dönebilir.

Yine Ercan Hava Limanının bu insanların ülkelerine gidiş-dönüşleri için kullanılması gelecek yıllarda bu havaalanının milletlerarası ulaşıma açılmasına vesile olabilir.

Bu arada Gazimağosa derin limanının sadece Türkiye’ye ile değil adada varlık göstermeye başlayan diğer ülkelerle de ticaret için kullanılması gelecek yıllarda bu limana milletlerarası liman statüsü sağlayabilir.

İşte yukarıda sıralamış olduğum bu gelişmeler KKTC’nin tanınması yolunda atılacak adımlar olacaktır. Tabii ki, bu gelişmelerde en önemli rol Türkiye’ye düşmektedir. Özellikle Sayın Erdoğan’ın BM de yapmış olduğu konuşmasında belirttiği KKTC’nin tanınması için Rusya devlet başkanı Putin’e ve özellikle de iki millet tek devlet tanımlaması ile bildiğimiz kardeş ülke Azerbaycan devlet başkanı İlham Aliyev’e doğrudan yapacağı çağrı ile KKTC’nin tanınmasını istemesi, 2024 yılının en önemli gelişmesi olacaktır.

Çetinoğlu: Ümitli misiniz?

Çilingir: İnanınız bu çağrı, Yunan-Rum ikilisini de dize getirecek, özellikle BM ve beşli çetesinin de KKTC’yi tanıması yönünde adım atmasına sebep olacaktır. Şurası da unutulmamalıdır ki, 1983 yılında KKTC’nin kuruluşunu tanıyan ülkeleri ambargo ile tehdit eden ABD bu defa bunu yapmayacaktır. Çünkü adanın çevresinde tespit edilen zengin enerji yataklarından o da pay almak istemekte buna giden yolun başında Türkiye’nin de olduğunu bilmektedir.

Bu gelişme sonrasında dünyânın pek çok ülkesinden KKTC’yi tanıma açıklamaları peş, peşe gelecektir.

Çünkü Kıbrıs’ın kuzeyi turizm fırsatlarıyla, narenciye çeşitliliği ile üniversitelerinde okuyan on binlerce yabancı öğrencisiyle, yerleşime fırsat tanıyan doğası ve doğal güzellikleriyle, adanın çevresinde tespit edilen zengin doğal gaz ve petrolüyle ama daha da önemlisi bulunduğu konum itibariyle jeostratejik özelliği ile çok önemli nitelikler taşımaktadır.

Bu niteliklerde pay sâhibi olabilmek için önce KKTC tanınmalı, sonrasında da her alanda yapılacak işbirliği ile bu birliktelik en üst seviyeye taşınmalıdır.

İnancım odur ki, böylesi bir gelişmenin yaşanması için de çok beklenmeyecektir.

Çetinoğlu: Gelecekle alâkalı olarak; tahakkukunu mümkün gördüğünüz tavsiyeniz var mı?

Çilingir: KKTC’nin tanınması yolunda atılacak ilk adımın 2025 yılında yapılacak toplantıda KKTC’ye Türk Devletleri Teşkilatına tam üyelik vasfının kazandırılmasının olacağını, ayrıca kapalı Maraş bölgesindeki faaliyetlerin daha da ileriye götürülmesinin Rum tarafının direncini etkileyecek adımlardan birisi olduğunu düşünüyorum.

Bu röportaj vesile ile 17 Temmuz 2024 Çarşamba günü KKTC deki 12 kurum ve kuruluş yapmış oldukları ortak açıklama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Teşkilâtında yapmış olduğu tanınma çağrısı çerçevesinde KKTC Meclisi ile TBMM ne çağrıda bulunarak KKTC’nin tanınması yönünde destek talep ettiklerini okuyucularımızın bilgilerine sunarım.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

ATİLLA ÇİLİNGİR: 1967 yılında Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)’da göreve başladığı zaman, Kıbrıs olayları adada bütün hızıyla devam ediyor, Yunanistan’ın da desteğini alan Rumlar; adada yaşayan Kıbns Türklerine her türlü mezâlimi yapıyor, gerçekleştirdikleri toplu katliamlar, uyguladıkları ekonomik ambargolarla Kıbrıs Türklerini adadan göçe zorluyorlardı… O dönemde Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 1960 yılında imzalamış olduğu, Birleşmiş Milletler Teşkilatı tarafından da onaylanmış garantörlük anlaşması gereğince, Ada’da buluan ‘Şanlı Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayında’ görev almak için defalarca dilekçe veren Teğmen Çilingir; 1974 yılının 20 Temmuz Cumartesi sabahı kendisini Kıbrıs’ta savaşın içinde buldu. Bölük komutanı olarak Kıbrıs Savaşlarının her iki safhasında da bu görevine başarıyla devam etti, ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılarak Türkiye’ye döndü. 1974-1975 ve 1985-1987 yıllarında Kıbns’ta görevli olduğu yıllardan sonra da, adada yaşanan olayları yakinen tâkip eden Çilingir; 2004-2011 yılları arasında Kıbns Türk Kültür Demeği’nin İstanbul Şubesi yönetim Kurulunda da görev yaptı. Bu uzun süreçte ‘millî dâvâmız’ olarak bilinen Kıbns konusuna sâhip çıkarak, Kıbrıs Türklerinin kazanılmış târihî ve hukûkî haklarını savunmak maksadıyla değişik platformlarda görev aldı. Sempozyumlara, panellere, televizyon programlarına konuşmacı olarak katıldı, makaleler yayınladı. Yakinen takip ettiği Kıbns konusu başta olmak üzere, ülke meseleleriyle ilgili güncel yazılarına, konferanslarına devam etmektedir. Sivil iş hayatına Türkiye Sigorta Sektöründe başlayan Atilla Çilingir Koç YKS bünyesinde uzun yıllar görev yaptıktan sonra, dühyânın 18 ülkesinde hizmet veren, sağlık bilişim şirketlerinden birisi olarak ülkemizde de faaliyet gösteren; CompuGroup Medical Bilgi Sistemleri A.Ş bünyesinde hizmete devam etti. Pek çok üniversitenin Bankacılık-Sigortacılık Fakültelerinde, Yüksek Okullarında, vermiş olduğu seminerler, konferanslar ile sektöre bu yönde de hizmet vermeye devam eden Çilingirin: Sigorta sektöründe 26 yıldan beri vermiş olduğu hizmetlerini anlatan; Sigortalı Hayatın Gerçekleri (2012) isimli bir kitabı bulunmaktadır. Atilla Çilingir; bugüne kadar kitaplarından elde etmiş olduğu telif gelirleriyle; Sosyal sorumluluk projeleri kapsamında: 2010 yılında K.K.T.C. Lefkoşa Şehit Aileleri ve Mâlûl Gazileri Demeğine ‘Tarihten Gelen Çığlık’ isimli kitabının telif gelirini bağışlamış, 19 Şubat 2013’de Van’da yaşanan büyük depremden sonra Van’ın Muradiye İlçesi Akbulak Köyü İ.M.K.B (İstanbul Menkul Kıymetler Borsası) Yatılı Bölge İlk Öğretim Okulunda CGM’nin de katkılarıyla; içinde 20 adet bilgisayarı bulunan, adını taşıyan bir BT (bilgi teknolojisi) sınıfı açmış. 02 Haziran 2017 tarihinde de, Mapuder-A.D.D. Samsun Şubesi Başkanlığı’nın İşbirliği ve CGM’nin de katkılarıyla; adını taşıyan, içinde 2500 kitabı, 2 adet bilgisayarı bulunan bir kütüphânenin açılışını yapmıştır. Atilla Çilingir’in 8 adedi Kıbrıs konulu olmak üzere 15 kitabı yayınlanmıştır.

Düzen Kendi̇ni Nasıl Koruyor 

“Türkiye’de iki tür siyasi parti vardır. Biri “Kurdurulan Parti” diğeri de “Kurulan Parti”… İlki için sayısız örnek vardır ama ikincisi için nerede ise yoktur diye söylenilebilir. Hatta internet aleminde olduğu gibi parti isimleri bloke edilsin ve başkaları kullanamasın diye partiler de kurdurulmuştur.” 

Türkiye’de siyasi partilerin hukuki altyapısı; Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, Seçim Kanunu ve Yargıtay ile Sayıştay denetimlerinden oluşur. 

Siyasi parti kurmak her ne kadar kolay gibi gözükse de aslında büyük zorluklar içerir. 

Günümüzde yani 2020 yılı itibariyle ülkemizde 84’ün (an itibarıyla Yargıtay sitesinde bu sayı 150’ye yükselmiş gözüküyor) üzerinde siyasi parti bulunmaktadır. 

Dediğimiz gibi bir siyasi parti önceden izin alınmaksızın Türk vatandaşlarınca kurulabilir. Ama zorluklar çıkarılmadığı takdirde! Yani bir bakmışsınız kolay gibi gözüken (parti kurmak suretiyle) siyaset yolu dikenli ve yokuşlu bir hale ge(tiri)lebilir… 

Ülkemizde faaliyet gösteren siyasi partilerin tüzük ve programlarına birde üstüne ek olarak söylemlerine bakınca, birbirlerinden pek bir farklarının olmadığını görürüz… 

Halk arasındaki yaygın kanaate göre dış devletlerden (ABD, İngiltere vesaire gibi) veya üst akıldan izin almaksızın bir siyasi parti kurulamaz, iktidara gelinemez ya da mecliste yer alınamaz… 

Burada kast edilen şey dışarıda ve içeride komplike bir düzenin varlığıdır. Bu düzenin varlığına rağmen siyaset yapılamaz eğer yapılacaksa da bu düzenin kontrolünde bir siyasi yapı oluşturmak gerekir denilmek istenmektedir. Ya da başka bir anlamda, iktidar ve muhalefet elbiseleri önceden kesilip biçilmiş ve partilerin üstüne giydirilmiştir diyebiliriz… 

Hani bir zamanlar halk arasında “Türkiye’de ABD’ye gitmeden başbakan olunamaz” söylemi vardı ya, bu aslında bir düzenin halk arasında ki söyleniş ve kabulleniş ifadesidir. O zaman buradan ABD’ye gitmeyenin iktidar olmak istemediği veya iktidar yapılmayacağı sonucunu da çıkartmak mümkündür! 

Gerçekten belgelendirilemese bile bir küresel düzen ve onunla her daim dirsek temasında olan bir iç düzen (üst akıl, derin devlet, müesses nizam vesaire gibi) vardır. Eğer işler iyi gitse ve bu düzen ortaklığı Türk Milleti ve insanlık alemi için güzel işler yapsa elbette eleştiriye ve arayışlara gerek kalmazdı diye düşünmek gerekir. 

Ancak anlattığımız bu düzen(ler)in kontrolündeki siyasi partilerle Türkiye’deki sorunların her geçen gün ağırlaştığını ve çözümsüz hale geldiğini görüyoruz. 

İktidar ve muhalefet bloklarının ucuz ve yüzeysel siyaseti bize bunu açıkça göstermektedir. 

Bu sebeple Türkiye’nin bu iktidar ve muhalefet partilerinden bir an önce kurtulup; yerli, milli ve bağımsız (buna sivil diye de eklemede bulunmak lazım) ve de düzenin kontrolünde olmayan (kurulan kurdurulan değil) siyasi partilere kavuşma ihtiyacı bulunmaktadır. 

Aynı zamanda şikayetçi olduğumuz düzenin içinde kendine milletvekili, belediye başkanı, bakan, başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak da yer bulmak isteyen siyasetçilere de ihtiyaç yoktur. Bunların yapacağı işler kendilerinden önce o makamlarda oturanların yaptıkları işlerden farklı olamayacaktır. Yaşanan gelişmelere bakarak Türkiye’nin bunlara tahammül gösterecek zamanı kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz!  

Yine tekraren belirtmek gerekir ki; Türkiye’nin kalıplaşmış düşüncelerle (sağcı, solcu, milliyetçi, muhafazakâr, dinci, mezhepçi vesair gibi) düzenin kontrolünde hareket eden siyasetçi ve siyasi partilere de ihtiyacı yoktur. 

Ülkemiz her şeyin önünde, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine bağlı olmak kaydıyla milliyetsever, yurtsever ve reformist anlayışa sahip siyasetçiler ile onların oluşturacağı (kurulan kurdurulan değil) siyasi partiler tarafından yönetilmelidir. 

Memleketimizde yapılan siyaset ve gelişmeler mercek altına alındığında temel sorunların en önemlilerinden birinin bu “düzen partileri” olduğu görülmektedir. 

O zaman sorunlardan arınmak için yapılacak iş; yerli, milli, bağımsız, bağlantısız ve sivil siyaset yapacak siyasi partilerin kuruluşuna katkı sağlamaktır. 

Bunu düşünmek ve yaşama geçirmek gelecek nesillere karşı bizlerce ödenmesi gereken bir borçtur. Aksine halde bugünümüzü heba eden düzen partilerinin geleceğimizi de çalmalarına göz yummuş oluruz… 

“Dört yıl önce yazılmış bu yazıda ifade edilen gerçeklikten bir sapma var mı? Hala arayışımızı tamamlamadık mı? Doğru olanları yapmacakmıyız? Unutmayın vakit geçip gidiyor ve sorunlarımız günbegün ağırlaşıyor! Sorumluluk bu gün yaşamını sürdüren bizlerin üzerinde…” 

Y a ş a m s a m a

Anlamak

Ve anlamlandırmaktır hayat

Yahut aramak en azıyla

Bu bediiyyat, bu san’at, bu kısa seyahat

Dostlukların hatırıyla

 Aşkın tahtıdır aklın bahtı

Ki sır açıklıktadır

Düşünce düş olur ince ince

Evren hasrete keser

Dil dönüle değince

Mânâ dâvâdan ayıklanır

Sonsuzluk olunca mevzu

Tek bir kalptir cümle varlık

Çek bir beden, yak bir neden

Ebediyyen ebediyete gömülmeden

 6-7 Eylül 2023 – Başiskele 

20 Temmuz Kıbrıs Barış Harekâtı

Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır? Harekâtın

  ‘Ayşe tatile çıktı’ parolasıyla Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a yönelik başlattığı ‘Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır?’ sorusu, harekâtın yıl dönümünde sorgulanıyor. Kıbrıs’ta yaşayan Türklere yönelik katliama ‘dur’ demek için Türkiye, adaya askeri çıkarma ve indirme gerçekleştirdi. Peki, Kıbrıs Barış Harekâtı sonucunda ne oldu? İşte aradıklarınız…

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in talimatıyla başlatılan Kıbrıs Barış Harekâtı, 45. yıl dönümünde çeşitli anma etkinlikleriyle yeniden yaşatılıyor. Harekâtın yıl dönümü vesilesiyle Twitter’da da ‘#KıbrısBarışHarekatı’ etiketi, Trending Topic (TT) olarak Türkiye gündeminde en üst sıraya yükseldi. Bu gelişmelerin ardından ‘Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır?’ sorusunun yanıtı da aranmaya başlandı. İşte TSK’nin 1974’te ‘Kıbrıslı Türklere ve Rumlara barış götürmek için yaptığı’ harekâtın detayları…

KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI NEDENLERİ

Kıbrıs Barış Harekâtı’na zemin hazırlayan olayların başlama tarihi olarak 1959 yılı gösterilir. Türkiye, İngiltere ve Yunanistan tarafından 1959 yılında imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarıyla bu ülkelerin garantörlüğünde Rum ve Türk halklarının eşitliğine dayalı Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştu. Rumlara ait silahlı gruplar tarafından 1963 yılı itibarıyla yapılan saldırıların ardından Kıbrıs Türkleri, ülke yönetiminden baskı ve zulümle uzaklaştırıldı. Adayı Yunanistan’a bağlama hedefine erişmek isteyen Rumlar tarafından yürütülen saldırılar ve ambargolar 1963-1974 yıllarında giderek artmıştı.

DARBE YAPILINCA MGK ACİL TOPLANDI

Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük ile beraberindeki heyet ve Başbakan İsmet İnönü başkanlığındaki Türkiye heyeti arasındaki resmî görüşmeler Ankara’da gerçekleşti. EOKA-B liderlerinden Nikos Sampson, Yunanistan’da iktidarda yer alan cuntadan da destekle yaptığı darbeyle 15 Temmuz 1974 yılında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’u devirdi. Adadaki darbe haberi Ankara’ya varınca Millî Güvenlik Kurulu acilen toplandı.

TÜRKİYE’NİN KIBRIS’A MÜDAHALE TEKLİFİ KABUL EDİLMEDİ

Dönemin Başbakan’ı Bülent Ecevit’in, toplantının ardından TSK’ye Kıbrıs’a müdahale ihtimaline karşı hazırlık yapılması yönünde talimat verdiği ortaya çıktı. Dünya kamuoyunun Kıbrıs’taki askerî yönetime tepkileri de Türkiye’nin lehine bir ortam oluşturmuştu. Türkiye, adaya ortak müdahalede bulunulması adına garantör devletlerden İngiltere ile görüşüp, oraya müdahale durumunu önerdi. Ancak Ecevit’in teklifi İngiltere Başbakanı tarafından kabul edilmedi.

CUMHURBAŞKANI KORUTÜRK MECLİS’İ OLAĞANÜSTÜ TOPLANTIYA ÇAĞIRDI

Bu esnada, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Meclis’i olağanüstü toplantıya çağırdı. 18 Temmuz’da Başbakan Ecevit, Londra’da ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco ile görüşme gerçekleştirdi. Bunun hârici Kıbrıs’ta, “Yeşil Hat”ta hava gerginleşti. Meclis, olağanüstü toplantıda, Kıbrıs’ta darbenin ardından ortaya çıkan durumu görüştü. 19 Temmuz’da Sisco, Atina’dan Ankara’ya giriş yaptı. Sisco’nun Atina nezdindeki girişimlerinden netice alınamayacağı anlaşıldı.

19-07/20/2506080_9330b67e541c74da3374d45ddae06024.jpg

HAREKÂTIN PAROLASI: AYŞE TATİLE ÇIKSIN

Aynı gün Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca bir filo, çıkarma gemileriyle Akdeniz’e doğru yola çıktı. Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı birliklerin Lefkoşa-Hamitköy-Gönyeli ve Pınarbaşı bölgelerine hava indirme, Yavuz Plajı’na denizden çıkarma yapmasıyla 20 Temmuz’da başlamış oldu. Harekâtın parolası da ‘Ayşe tatile çıksın’ oldu. Ayşe, Cenevre konferansına katılan dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş’in kızıydı…

‘KIBRIS’A BARIŞ GETİRMEK İÇİN ADAYA GİDİYORUZ’

Başbakan Ecevit, harekâtın başladığını, “İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil barış için ve yalnız Türklere değil Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” sözleriyle duyurdu.

HAREKÂT NASIL GERÇEKLEŞTİ?

Türk uçakları 21 Temmuz sabahı, Rum mevzilerine karşı harekete geçti. 4’üncü Paraşüt Taburu ile birleşen Kıbrıs Türk Kuvvetleri, Lefkoşa Havalimanı ile Kaymaklı bölgesine taarruza başladı. 2’nci ve 3’üncü komando taburları Zeytinli istikametinde ilerledi. Kocatepe muhribi de haberleşme ve koordinasyon eksikliğinden ötürü Türk uçaklarınca batırıldı. Harekâtın ikinci günü, 3’üncü Paraşüt Taburu’nun taarruzu sonucu Deliktepe düştü. Girne’ye ulaşan Türk birlikleri Lefkoşa’ya doğru hareket etti. Bu vesileyle de Lefkoşa-Girne hattı birleştirilmiş oldu. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin çağrısının ardından Türkiye, 22 Temmuz saat 17.00’den itibaren harekata son verdi.

TÜRKİYE İLE YUNANİSTAN ARASINDAN ATEŞKES ANLAŞMASI

ABD ve İngiltere dışişleri bakanlıklarının yetkilileri aracılığıyla Türkiye ile Yunanistan arasında ateşkes anlaşmasına varıldı. Yapılan harekâtla Lefkoşa-Girne karayolunun denetim altına alınmasıyla Lefkoşa’nın Türk kesiminin denizle bağlantısı sağlandı. Bunun dışında kalan başta Magosa olmak üzere diğer yerleşim bölgelerinde ise Türklerin güvenliği tam olarak sağlanamadı.

TÜRKİYE’NİN BİRÇOK İLİNDE SIKIYÖNETİM İLAN EDİLDİ

Bu arada harekatın başlamasıyla İstanbul, Ankara, Tekirdağ, Kırklareli, Edirne, Çanakkale, Balıkesir, Manisa, İzmir, Aydın, Muğla, Adana, İçel ve Hatay’da sıkıyönetim ilan edildi. 20 Ağustos’tan itibaren bu illere Antalya da eklendi. Yunan cuntasının işbaşına getirdiği Nikos Sampson, 22 Temmuz’da cumhurbaşkanlığından istifa etti. Harekatta 3 gün içinde 57 şehit verildi, 184 asker yaralandı.

KIBRIS BARIŞ GÖRÜŞMELERİ BAŞADI

Yunanistan’da sivil yönetimin iş başına gelmesinin ardından 25 Temmuz 1974’te Kıbrıs barış görüşmeleri Cenevre’de başladı. Türkiye, Yunanistan’a Kıbrıs’ta federasyon sistemini önerirken TSK da 26 Temmuz’da Girne’nin 5 Mil Plajı’na asker ve malzeme yardımı için çıkarma yaptı. Türk birliklerinin Kıbrıs’ta yerleşim alanları genişlerken 30 Temmuz’da Cenevre’deki görüşmeler sona erdi. Taraflar ateşkesin sürmesini istemesine rağmen 6 Ağustos’ta takviyeli Rum birlikleri, Girne’nin batı kesiminde saldırı başlattı. Saldırıyı püskürten Türk birlikleri, Rumların ateşkese uymaması sonucu Lapta’yı ele geçirdi.

ADADA YENİ ANAYASA İHTİYACI

Taraflar barış koşullarını tekrar görüşmek üzere Cenevre’de ikinci defa bir araya geldi. Görüşmelere Kıbrıs Türk Halkı Lideri Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum Halkı Lideri Glafkos Klerides katıldı. Kıbrıs Türklerini temsil eden heyet, adanın yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu, iki kesimli bir federasyon kurularak Türk tarafına yüzde 34 toprak bırakılması gerektiğini belirtti. Rumların ve Yunanistan’ın buna yanaşmaması üzerine 8-13 Ağustos tarihlerindeki konferans sona erdi.

14 AĞUSTOS’TA İKİNCİ HAREKÂT

Takvimler 14 Ağustos’u gösterdiğinde Kıbrıs’ta ikinci harekat başladı. Harekatın amacını ise doğuda Magosa ve batıda Lefke’ye kadar olan bölgelerin, Rum işgalinden kurtarılması oluşturuyordu. Türk birlikleri 15 Ağustos’ta Magosa’ya girdi. Batıda ise Lefke yönünde Mitri alındı. Harekatın son günü olan 16 Ağustos’ta Lefke ve Omorfo alındı, Lefkoşa bombalandı. Sonrasında ilan edilen ateşkes 6 saat sürdü. Rumların açtığı ateşe, Türk birlikleri karşılık verdi.

KATLİAMLAR ORTAYA ÇIKTI

Magosa’ya 15 kilometre uzaklıktaki Türklere ait Atlılar Köyü’nde Rumlar tarafından yapılan katliam ortaya çıkarıldı. Bir çukura gömülü 57 Türk’ün cesedi bulundu. 22 Ağustos’ta Yeşil Hat üzerinde esir değişimi yapılırken 29 Ağustos’ta Yeşilırmak Köyü tamamen Türklerin kontrolüne geçti. 1 Eylül’de ise Magosa’ya bağlı Muratağa ve Sandallar köylerinde 88 kişinin yakılarak çukura gömüldüğü anlaşıldı. 16 Eylül’den itibaren Rum ve Türk tutsakların değişimi işlemlerine başlandı.

KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ KURULDU

Harekatın başarıyla sonuçlanması sonrasında, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu, devlet başkanlığına Rauf Denktaş getirildi. 15 Kasım 1983’te ise Mecliste alınan kararla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. 20 Temmuz 1974 tarihinde gerçekleşen Kıbrıs Barış Harekatı’a katılarak gazi olanlar, o günlerdeki anılarını 45 yıl sonra paylaştı.

SAVAŞIN BAŞLAMA SEBEBİ

Savaşın başlama sebebi ile ilgili bilgi veren Samsun Muharip Gaziler Derneği Başkanı ve aynı zamanda Hava İndirme Tugayı Paraşüt Taburunda görev alan Ahmet Diril (65), “15 Temmuz 1974’te ‘Enosis’ hayranları olan Yunanistan taraftarları Rum taraftarları olan EOKA’cılara darbe ile ihtilal yaptılar. Bu darbe neticesinde Kıbrıs’taki yönetimi ele geçirerek buradaki bizim soydaşlarımıza katliam yaptılar. Yaşlısından, genç insanlara kadar herkese dozerlerle katliamlar yaparak toprağın altına gömdüler. Bundan 45 sene önce yapılmış bu katliam tarihin canlı derinliklerinde yer almaktadır. Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımızın can güvenliğini sağlamak için havadan indirme, havadan atma, denizden çıkartma şeklinde harekat gerçekleştirilmiş ve Türk askerinin üstün cesaret göstermesi sonucunda oradaki soydaşlarımızın mal ve can güvenliği sağlanmıştır. Kıbrıs barış harekâtı adada yaşayan bütün insanlığa barış getirmiştir. Eğer ’Enosis’ hayali gerçekleşmiş olsaydı bugün bile adada Rum varlığından söz edilemezdi. O yüzden ‘barış harekatı’ şeklinde bu isim telaffuz edilmektedir” dedi.

Hava İndirme Tugayı Paraşüt Taburunda onbaşı olarak görev yapan Bilal Ersoy, “19 Temmuz Cuma günüydü. Kayseri de eğitim alıyordum. Askerde öğle saatlerinde bizi topladılar. Merak ediyorduk çünkü gelişmelerden haberimiz yoktu. Komutanımız bize ‘Kıbrıs’ta ki soydaşlarımıza katliam yapıyorlar. Buraya çıkarma yapacağız’ dedi. Biz de bir heyecanlı silah bakımını yaptık. Askeri tesisatlarımızı hazırladık. Gece saat 04.00’e alarm kurduk. Alarm çaldığında ise paraşütlerimizi kuşanıp Kayseri Erkilet Havaalanı’na geldik. Ben 1’inci adamdım. Uçaktan atlayacak ilk kişiydim. Uçak adaya girmeye başladı. Yukarıdan bir baktım ki Kıbrıs toz duman içindeydi. Uçaktan atlayınca aşağıda biraz dinlenmek istedim. Karşıma Beşparmak Dağları’nı aldım. Tam 30 metre yakınıma top mermisi düştü. Sonra topluluk olarak kasaba gibi bir yere gittik. Orada gezinirken kasaba boştu. Bir mağaranın önünde durduk. Mağaranın içine sivil halk dolmuş. Bizi Rum askeri zannetmişler. O kasaba olduğu gibi mağaraya dolmuştu. Biz kasabayı emniyet altına aldık ve insanlar evlerine yerleşti. O günün akşamı Beşparmak Dağları’na taarruz yapacağız. Beşparmak Dağları’nda ilerlerken komutanız ‘şurada 5 dakika dinlenelim’ dedi. Tam dinlenirken içimize iki tane havan topu düştü. 6 şehit verdik orada. Komutanımız havan mangasını çağırdı. Beşparmak Dağları’na havan kurduk. Ben mermileri hazırlarken tam karşıdan bana bir ateş geldi. Karın boşluğumdan ve dizimden vuruldum. Beni arabaya koyduklarında bilincim kapalıydı. Sonra gözlerimi açtığımda bir hemşirenin bana kalp mesajı yaptığını gördüm. O an sordum ‘ne yapıyorsun’ diye. ‘Senin kalbini çalıştırmaya çalışıyoruz’ dedi. O andan sonra gazilik şerefine eriştim” şeklinde konuştu.

Çok zor şartlar altında savaştığını ifade eden Gaziantep 5. Zırhlı Tugay Komutanlığında asker olan Fahri Çamur (65) ise “Komutanımız adada darbe yapıldığını, katliamların başladığını, müdahalenin kaçınılmaz olduğunu, bu nedenle ile Kıbrıs’a hareket edeceğimiz söyledi. Kıbrıs’a giderken bir haber geldi: ‘Düşman bütün silahlarını Girne Limanı’na çevirmiş, buraya çıkmayın vurulursunuz.’ Bir müddet sonra Kıbrıs’ın batı kesimlerine doğru ilerledik. Girne’de 4 gün savaştık. Arkamız deniz, önümüz düşman, karşımız düşmanın bulunduğu Beşparmak Dağları’ydı. Çok zor şartlar altında savaştık. 24 Temmuz öğleden sonra Girne savaşları bitince boğaza girme emri geldi. Boğazın doğu kısmında Rum birlik ordusu toplanmıştı. Sadece gece çatışmaları yaşadık. Bu sırada barış görüşmeleri devam ediyordu ancak görüşme sonuç vermeyince ‘Ayşe Tatile Çıkabilir’ sloganı ile 2. bir çıkartma haberi geldi. Hamitköy, Kuzey Lefkoşa, Değirmenlik gibi yerler Türklerin sıkıştırıldığı bölgelerdi. Özellikle Değirmenlik bölgesini çatışarak ele geçirdik. Samsunlu bir arkadaşım şehit oldu. 5 arkadaşım da yaralandı. Çatışma azalınca baktım bir arkadaşım şok geçiriyor, bir arkadaşım üstü başı yanmış, bir arkadaşımın üstü başı kan içinde oradan bir dedi ki, ‘Komutanım vatan için canımız feda olsun.’ O anı unutamıyorum” diye konuştu.

Kıbrıs Barış Harekâtı ne zaman ve neden yapılmıştır? Harekâtın (karar.com)

Taş Devri Beyniyle Günümüzde Yaşamak

Çevre insanı şekillendiriyor. Sonra insan, dönüp çevreyi şekillendiriyor. Muhakkak çok meraklı bir etkileşim süreci. Bu şekillenme ve şekil vermeyi inceleyenler, uzmanlıklarına göre farklı noktalara odaklanıyor. Biyologlar, antropologlar, psikologlar farklı farklı. Psikologlar şöyle söylüyor: Çevre insan beynini şekillendirir, insan beyni de çevreyi.

Son haftalarda beyin-çevre etkileşmesi hakkında iki kitap okudum. Biri, Bruce Wexler’in Beyin ve Kültür, Nörobioloji, İdeoloji ve Toplumda Değişim  (Brain and Culture, Neurobiology, Ideology, and Social Change, MIT Press 2006). Türkçesini bulamadım. Diğeri, baba oğul iki psikoloğun, Douglas T. Kenrick ve David E. Lundberg-Kenrick’in Modern Problemleri Taş Devri Beyniyle Çözmek (Solving Modern Problems with a Stone-Age Brain, American Psychological Assosiation, 2022). Türkçesini Say Yayınları geçen ay Taş Çağı Beyni başlığıyla yayımlamış.

Çevremizle beynimiz uyumlu mu?

Çevre beynimizi, beynimiz çevremizi… O hâlde her şey yolunda mı? Dünya ve insan birbirine ideal uyumda yuvarlanıp gidiyoruz; öyle mi? Maalesef tam öyle değil. Bizim çevreye etkimiz güçlendikçe yaşadığımız küreyi bir çevre felaketine doğru sürükleyebiliyoruz. Bu herkesin bildiği ve önlemeye çalıştığı bir gelişme.

Baba-oğul Kenrickler, başka bir uyumsuzluktan söz ediyor. Bizim beynimizi, Homo Sapiens Sapiens denilen modern insanı yüz elli bin yıldır, onun öncesini üç milyon yıldır taş devri şartları etkilemiş. Taş devri şartları, avcı-toplayıcı yaşam tarzı demek. Sonra, bu zaman ölçülerine göre daha dün, çevremizi kökten değiştirmişiz. Modern çağ 10 000 yıllık. Endüstri devrimi birkaç 100 yıllık. Milyon, yüz bin, bin ve yüz…  Böyle dev farklılıklara mertebe farkı diyoruz. Sonuç: O çok uzun zamanların şekillendirdiği beynimiz, bugünün çevresi içinde eski model, hem de çok eski model kalıyor. Taş devri beyniyle endüstri ve internet çağında yaşamaya çalışıyoruz ve bu her zaman iyiye alamet değil.

Ye yiyebildiğin kadar!

Taş devri insanı, avcı-toplayıcı insandır. Nasıl geçinir? Her gün yiyecek arar. Meyve, bitki… Zaman zaman küçük hayvanları avlar. Çok nadir de daha büyükleri… Fakat gıda kolayca elde edilen bir şey değildir. Hele ihtiyaç duyduğumuz enerjiyi verecek zengin gıda pek az bulunur. Dolayısıyla kalorili besin, yağlı av bulduğumuzda yiyebildiğimiz kadar yemeliyiz. Avcı-toplayıcılık enerji gerektirir. Avcı toplayıcı kalorili besin bulur… Bu güzel alışveriş yüz binlerce yıl sürer gider.

Bugün şeker, karbonhidrat, yağ, velhasıl yüksek kalorili yiyecekler elimizin altında. Şeker ve kalori dolu içecekler de. Bakkalda yoksa süpermarkette. Taş devri beynimiz çok mutlu. Bize “Ye!” diyor. “Ne kadar yiyebilirsen ye. Kalori bulmuşsun! Ne duruyorsun, ye!” Kilometrelerce yol yürümemize, saatlerce av peşinde koşmamıza, ağaçlara tırmanmamıza, arı kovanları soymamıza gerek yok. Alışveriş sepetine at, yürü.

Sonuç: Taş devri beynimiz sayesinde 21. asırda en büyük sağlık sorunumuz şişmanlık. Fazla kalori fazla kiloya; fazla kilo şeker hastalığına, kalp hastalığına, damarlarımızın tıkanmasına yol açıyor. Hareket azaldıkça ağırlaşıyor, ağırlaştıkça hareketsizleşiyor ve hastalanıyoruz. Taş devri beynimiz mutlu!

Lider kim olsun?

Kalori ve şişmanlık orada dursun, başka bir konuya geçelim. Taş devri insanı toplum hâlinde yaşar. İnsanın toplum içinde yaşamadığı bir dönem yoktur. Toplumların da liderleri olur. Taş devri insanı iseniz nasıl bir lider istersiniz? Alfa erkek olmalı. Öyle olmalı ki kabilede muhalefet yapmaya kalkan olursa vurunca düşürmeli. Herkes ondan korkmalı. Sonra rakip kabilelerden, düşman kabilelerden bizim bölgemize sızmaya çalışan olursa onları korkutup kaçırmalı. Mesela yumruklarını göğsüne güm güm vura vura ve homurdanarak üstlerine yürüdüğünde dehşet uyandırmalı. Demek ki bizim mağaraların başkanı iri yarı, uzun boylu, sert, asık suratlı, vurdu mu yıkan biri olmalı.

Taş devrinde böyle. Hâlbuki bugün ihtiyacımız olan yönetici, bilgili, insanı anlayan, takım kurmayı ve takım oyunu oynamayı bilen, duygusal zekâsı yüksek lider tipi. Ama “bugün” daha dün! Taş devri beynimiz milyonlarca, yüz binlerce yılın yapısı.

İki tarzı riyaset

Yıllar önce, burada, “Tahakküm ve saygınlık-  İki tarzı riyaset” başlıklı bir yazı yazmışım. Başka bir psikoloğa, Joseph Henrich’e dayanarak hemen hemen aynı hatayı anlatmışım. O, taş devri liderine “tahakküm lideri”, çağımızın gerektirdiği lidere de “prestij lideri” diyordu. İki lider tipinin bütün davranış farklarını tasvir ediyordu; konuşmalarından yürüyüşlerine kadar. Taraftarlarının onlara, onların taraftarlarına davranışını da.

İhtiyacımız biriyken genellikle başka biri başa geçiyor. Hani sık sık, “İnsanlar nasıl oluyor da hâlâ bunu seçiyor?” diyoruz ya. Kenrickler, İdi Amin ile Vladimir Putin’i örnek veriyor. ABD’nin Demokrat ve Cumhuriyetçi partileri başkan adayları belirlenirken de uzun boylu ve iri yarıların, “sert erkek”lerin seçilme şansı daha yüksekmiş. Bakalım bu sefer önce kimler, sonra da kim seçilecek.

Taş devri beyniyle günümüzün iki çelişkisi: Obezite ve maço liderler.