11.8 C
Kocaeli
Cumartesi, Ekim 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 139

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Harf Devrimi veya Harf İnkılâbı, Türkiye’de 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun“un kabul edilmesi ve yeni alfabenin yerleştirilmesi sürecine genel olarak verilen isimdir. Yasa, 3 Kasım 1928 günü Resmî Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu yasanın onaylanmasıyla o güne değin kullanılan Arap harfleri esaslı Osmanlı alfabesinin geçerliliği son buldu ve Latin harflerini esas alan Türk alfabesi yürürlüğe kondu.

Osmanlıca, 13. ve 20. yüzyıllar arasında Osmanlı Devleti’nin yayıldığı bütün topraklarda kullanılan bir dildi. Ağırlıklı olarak Arapça ve Farsçanın etkisi altındaydı. Alfabesi, Arap alfabesinin Farsça ve Türkçedeki sesli karakterleri karşılamak için yeniden düzenlenmiş bir versiyonuydu. Tarihi içinde eski, klasik ve yeni Osmanlıca olarak üç döneme ayrılan bu dil, 20. yüzyılın başlarında gelişen Türkçülük hareketlerinin etkisiyle nüfus üzerindeki etkisini kaybetmeye başladı. Türkçülük hareketlerinin merkezinde “dilde sadeleşme” fikri yer alıyordu ve bu hareket yüzyılın başlangıcından tam 28 yıl sonra yani 1928’de bir devrimle sonuçlandı. Harf Devrimi ile sonuçlanan Osmanlıcadan Latin alfabesine geçişin detaylı tarihçesi ve sürecini inceledik. Keyifli okumalar dileriz.

1. Fikrin Ortaya Çıkışı

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi

Latin alfabesine geçişi başarıyla tamamlayan ilk Müslüman devlet Arnavutlar oldu, ilk Türk devleti ise Azerbaycan’dı. Türkçe’nin Latin alfabesine uyarlanması hakkındaki ilk görüşleri ise 1860’lı yıllarda Azerbaycanlı Feth Ali Ahundzade ortaya atmıştır. Ahundzade fikrini desteklemek için Kiril alfabesinin köklerini kullandığı bir model alfabe bile üretmişti. Fakat Türk aydınları arasındaki en şiddetli tartışmaları 1908-1911 yılları arasında Arnavutların Latin esaslı yeni alfabeye geçişlerini duyurmaları başlatmıştır. Yeni Arnavut alfabesi bu süreçte şeriata karşı geldiği gerekçesiyle hocalar tarafından sert bir dille eleştirilmiştir. Fakat hareket 1911 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Arnavut kolunun Latin alfabesini kesin kabulünü duyurmasıyla başarıyla sonuçlanmıştır.

2. İmla Kargaşası

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Arap Alfabesinin Türkçe imla kurallarını karşılayamadığını belirten ilk kişi Kâtip Çelebi’dir. Tanzimat Dönemi’nin başlangıcında ise Ahmet Cevdet Paşa “yeni bir yazım yolu” aranmasını resmen talep eden ilk aydın olmuştur. Onun arkasından Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ziya Gökalp gibi aydınlar da bu isteğin etkisini arttırmak için çabalamışlardır. Bu dönemlerde henüz yalnızca bir seçenek olan Latin alfabesi, diğer alfabe seçenekleriyle karşılaştırılmaya başlanınca şiddeti tartışmaların doğması kaçınılmaz oldu. Bu tartışmalardan doğan imla kargaşası, yazılı basının ve resmi okul kitaplarının hızla artış göstermesiyle açıkça hissedilmeye başlanınca, Türk aydınları 1870lerden itibaren standart bir Türkçe sözlüğü oluşturulmasına karar verdiler.

3. Encümen-i Daniş Akademisi

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi

Fransız İlimler Akademisi’ni model alarak tasarlanmış bir bilim kuruluşu olan Encümen-i Daniş Akademisi, Mustafa Reşit Paşa tarafından kurulmuş ve 1851-1862 yılları arasında hizmet vermiştir. Kurumun amacı Türkçeye sade bir dille aktarılmış ve tercüme edilmiş bilimsel eserleri kazandırma, ülkenin kültürel hazinesini genişletme ve halkın kültür düzeyini yukarı çekmektir. “Sade bir anlatım” isteğinin ilk defa ortaya çıktığı yer olan Encümen-i Daniş Akademisi, Arap alfabesinin yetersizliğini fark eden ve ilk düzenlemeleri yapan aydınları yetiştirmiştir. Kurumun en büyük bilimsel başarısı Ahmet Cevdet Paşa tarafından yazılan 12 ciltlik tarih kitabı “Tarih-i Cevdet” olmuştur.

4. İlk Siyasi Deneme

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Alfabe tartışmasının büyüklüğü ve şiddeti ulusal bir çapa ulaştığında siyasetin olaya dâhil olması kaçınılmazdı. Çözüm arayışına adım atan ilk siyasetçi olan Enver Paşa Arap alfabesindeki sorunların çözümünü revizyona gitmekte gördü ve yeni bir model alfabe tasarlamaya karar verdi. Bu yazım diline Enver yazısı, Enveriye, ordu elifbası ve hatt-ı cedid isimleriyle hitap edildi. Yazı dili 35 ünsüz, 10 ünlü harften oluşmakta ve Türkçe’nin gerektirdiği sesli harfleri gösterebilmektedir. Harbiye nazırlığının (savaş bakanlığı) da desteğiyle bu alfabe uzun süre kullanımda kaldı. Enver Paşa bu sistemin eğitimini desteklemek için 1917 yılında “Elifba” isimli bir okuma kitabı da hazırlamıştı. Mustafa Kemal 1918’de Enveriye’yi “savaş zamanında haberleşmeyi yavaşlattığı ve güçleştirdiği” gerekçesiyle eleştirmiştir.

5. Cumhuriyet Döneminde Tartışmalar

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi

Mustafa Kemal bir harf devriminin gerekliliği üzerine düşünmeye 1905-1907 tarifleri arasında Suriye’deyken başladı. 1922’de Halide Edip Adıvar ile konuyu görüştü ve ulusal bir alfabe değişim süreci için sert önlemlerin ve aktif kontrol süreçlerinin gerekeceğine karar verdi. Aynı yıl Hüseyin Cahit’in “Neden Latin harflerini kabul etmiyoruz?” sorusuna “Henüz zamanı değil.” cevabını verdi. Yeni bir alfabenin istikrarlı bir cumhuriyete ihtiyaç duyacağını düşünüyordu. 1923’te İzmir İktisat Kongresi heyeti aynı öneriyi resmen sundu fakat kongre başkanı Kazım Karabekir “İslam’ın bütünlüğüne zarar vereceği” gerekçesiyle öneriyi reddetti. Tartışma basında önemli bir yer buldu.

6. Devrimin Temel Gerekçeleri

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Arap alfabesinin yetersizliği Türkçülük hareketinin ortaya çıkışından daha önce de pek çok kişi tarafından eleştirilmişti. Eleştirenlerden pek çoğu alfabede en azından bir revizyonun kesinlikle gerekli olduğunu savunuyordu. Özellikle Tanzimat Dönemi aydınları dönem boyunca alfabenin Türkçe sesleri göstermedeki eksikliğini öne çıkarmış ve eğitiminin zorluğunun yarattığı ulusal sorunları belirtmişlerdir. Fakat bu eksiklikler, Arap alfabesinin dezavantajlarından yalnızca teknik olanlarıydı. Bunun yanında Avrupa ile ilişkilerin sıkılaştırılmak istenmesi, Bakü’de yapılan 1. Türkoloji Kongresi’nin kararları, 1922’de Azerbaycan’da Latin alfabesinin kabulü, SSCB içindeki Türk dünyası ile yakınlaşma isteği gibi sosyal ve kültürel gerekçeler de Latin alfabesine talebi arttırmıştır.

7. Alfabe Komisyonu

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi

Cumhuriyetin kurulmasının ve Mustafa Kemal’in ilk cumhurbaşkanı olmasının hemen ardından başlayan inkılaplar boyunca harf devrimine duyulan istek hızla arttı. Yönünü çağdaşlığa ve yeniliğe çeviren genç cumhuriyet, eğitimini ve iletişimini güçleştiren eski alfabeden kurtulmak istiyordu. Bu yönde gelen ilk adım Atatürk tarafından kurulan Alfabe Komisyonu ve Dil Encümeni’dir. Bu kurul devrimin ilanına dek Latin alfabesi kullanacak olan yeni Türkçeyi tasarlayacak, yazım kuralları ve eğitim süreçleri üzerine fikirler oluşturup projeler yaratacak ve bu süreçte cumhuriyet aydınlarının danışmanlığını alacaktı. Osmanlıcadan Latin alfabesine hızla geçişin tarihçesi ve harf devrimi bu adımla resmen başlamıştı.

8. Devrimin İlanı

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Harf Devrimi ilan edildiğinde tarihler 9 Ağustos 1928’i gösteriyordu. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane’deki galasında yeni Türk harflerini tanıtıyordu. Alfabe komisyonunun içinde bulunan Falih Rıfkı Atay, yeni alfabenin ideal bir hale getirilmesi için 5-15 yıl aralığında bir zaman tahmininde bulunurken Atatürk “Bu ya üç ayda olur ya da hiç olmaz” demişti. Alfabe komisyonu yeni alfabeyi 3 ayda tamamlamayı başarmıştı. Yeni alfabe sırasıyla milletvekillerine, üniversite öğretim üyelerine ve edebiyatçılara tanıtıldı. Eylül ayında ise halka tanıtılmaya başlandı. Ekimde ise resmi görevlilerin hepsi yeni harflerle ilgili yeterlik sınavlarından geçirildi.

9. Eğitim ve Tanıtım Süreci

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi: Harf Devrimi

Osmanlıcadan Latin alfabesine doğru ilerleyen geçişin tarihçesi Harf Devrimi ile gelen kuralların halka tanıtılmasıyla hızla devam ediyordu. Bu süreçte bir yandan uluslararası rakamlar alınıp kullanıma geçiyor, bir yandan ülkenin önde gelen aydınları sık sık Dolmabahçe Sarayı’nda toplanıp konuyu gündemde tutuyorlardı. 1 Ocak 1929 günü Millet Mektepleri Anadolu’nun her yerinde hızla açıldı. Bütün yurtta eğitim seferberliği coşkuyla başlatıldı. Okuma yazma bilenler yeni alfabeyi öğreniyor, bilmeyenler daha da hızlı bir şekilde dili yeni alfabeyle öğreniyorlardı. Dış basın Türk Harf Devrimi’ni Atatürk devrimleri arasında en önemli ve en öncelikli olarak tanıtıyordu. Arap harfleri yalnızca birkaç ay içinde tarihe karışmıştı.

10. Okuma Yazma Oranı

Osmanlıcadan Latin Alfabesine Geçişin Tarihçesi Harf Devrimi

Yeni alfabe eğitimin üzerinde sağladığı olumlu etkiyi hızla gösteriyordu. Savaş döneminde (1918-1922) okuryazar nüfusun neredeyse tamamını kaybeden Türk milletinin okuma yazma oranı çeşitli kaynaklara göre %2 ile %4 arasında değişiyordu. Bunun üzerine 900 yılı aşkındır kullanılan alfabe terk edilmişti. Atatürk yeni alfabenin ve eğitim sisteminin becerisini ölçmek için harf devriminin ilanından bir yıl önce okuryazar nüfus için bir sayım yaptırdı. 1927 resmi sayımları nüfusun %10,5’inin okuma yazma bildiğini gösteriyordu. 7 eğitim dönemi sonra, 1935’te yapılan bir sayımda okuryazar oranı neredeyse ikiye katlanarak %20,4’e ulaşmıştı. Kadınlarda okuryazarlık 1927’de %4,6 iken 1935 yılında üçe katlanarak %12,92’ye ulaşmıştır.

Alıntı: https://dergice.com/osmanlicadan-latin-alfabesine-gecisin-tarihcesi-harf-devrimi/

Yaşasın Cumhuriyet

     Cumhuriyet: Adâlet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvet

     (Kuvveti tek elde bulundurmaktan) ibarettir.

     Kuvvet ise kanunda olmalı. Yoksa istibdat / baskı; tevzî / dağıtılmış olur.

     “İnnellahe lekaviyyün azîzün.” / “Muhakkak ki Allah, elbette Kavî (çok kuvvetli olan)dır,

     Azîz (kudreti daima üstün gelen)dir.” (Hac: 40)

     Âyeti hâkim ve vicdanen âmir / emredici olmalı.

     O da tam bir biliş ve umum medeniyet yahut İslâm dîni adına olmalı.

     Yoksa istibdat / baskı daima hükmünü sürdürür.

     Çünkü ittifak / bağlaşmak hüdâda / doğru yoldadır, hevâda ve heveste değil.

     Zira insanlar hür oldular, ama yine abdullah / Allah’ın kuludurlar.

     Başkasının kusuru; insanın kusuruna senet ve özür olamaz.

     Yeis / ümitsizlik her yükselişin engelidir. Havale etmek, her zilletin kaynağıdır.

     “Neme lâzım, başkası düşünsün” istibdadın yadigârıdır.

     Evet Cumhuriyet ve Demokrasi;

     Anayasa denilen adalet, meşveret ve kanunda kuvvetin toplanmasıdır.

     Fakat mânasız isim ve resim değil,

     Belki gerçek adâleti ve din hürriyetini benimsemiş bir rejimdir.

     Vicdan hürriyetini düstur ve prensip edinerek, ne dinsizlere ne de dindarlara ilişir.

     Cumhuriyet, hürriyetin en geniş şeklidir.

     Nitekim, hakikî, kat’î ve reddedilmez ilmî kanaati

     Ve doğru sözleri -asayişe dokunmamak şartiyle- cumhuriyetin hürriyeti;

     O ilmî hürriyeti, istibdat altına alamaz, onu bir suç sayamaz.

     Cumhuriyet, sırf adaleti gözetir. Vehim ve şüphe sahiplerini şaşkınlık çukurundan kurtarır.

     Cumhuriyet, istikbal / gelecek ve ahiretimizi külfetlerden âzâd eder.

     Cumhuriyet, umumun menfaat ve yararını içeren hukukullahı, izinsiz tasarruftan halâs eder.

     Cumhuriyet, millî hayatımızı muhafaza eder, korur.

     Cumhuriyet, umûmun ittihadını tesis eder, kurar.

     O ittihadın ruhu olan kamu oyunu tevlid eder / ortaya koyar.

     Cumhuriyet, medeniyetin çürük olan fenalık ve kötülüklerini;

     Müsbet medeniyet ve hudûdumuza girmekten men’ eder / yasaklar.

     Cumhuriyet, bizi Avrupa dilenciliğinden kurtarır.

     Geri kaldığımız uzun gelişme mesafemizi, kısa zamanda kat’ ettirir.

     Cumhuriyet, Anayasa’nın ruhunu yaşatır.

     Avrupa’nın yanlış zanlarını ve medeniyetin yıkıcısı olan anarşiliğe yol açan dinsizliğe set çeker. 

     Fikirlerdeki zıtlık ve uyuşmazlık karanlıklarını giderir.

     Görüşlerin dağınıklığını, görüş ayrılıklarını; aydınlığı sayesinde açıklığa kavuşturur.

     Cumhuriyet, âlim ve vaizlere ittihadı sağlamakta yol gösterici olur.

     Milletin saadetini temin edecek zemini hazırlar.

     Hükümetlere, icraatlarını meşruiyet dairesinde yürütme imkânı verir.

     Cumhuriyet, ülkede yaşayan herkesi;

     Müslüman olsun olmasın, birbirleriyle kenetlendirerek,

     Tam bir âhenk içinde, samimî bir uzlaşı içinde yaşatır.

     Cumhuriyet, en korkak, cesaretsiz ve bilgisiz / câhil adamı;

     En cesur, en has adam gibi; gerçek ilerleme hissi ve fedakârlık ve vatan sevgisi ile

     Mütehassis eder. Onları aynı his ve duygulara sahip kılar. 

     İşte bunlar gibi, daha nice maddî-mânevî hedefleri gerçekleştirdiği

     Ve gerçekleştireceği için, diyoruz ki:

     YAŞASIN CUMHURİYET!

Bugün Mondros Mütarekesi İmzalandı… Yani Osmanlı’nın Bittiği İlan Edildi!

“Bugün 30 Ekim Mondros Mütarekesinin yıldönümü. Siz Cumhuriyet’in niçin 29 Ekim’de ilan edildiğini sanırsınız? Atatürk tarihler üzerinden konuşarak emperyalistlere bir cevapta böyle vermiştir… Bunları hatırlatmakta fayda var. Çünkü Türk unutuyor, unutmak istiyor!”

Önümde Ali Satan’ın 1920 yılına ait “İngiliz Yıllık Raporlarında Türkiye” isimli kitabı var. Demek ki İngiltere, her yıl Türkiye hakkındaki çalışmalarını böyle derleyip toparlıyor ve ilgililere sunulmak üzere bir rapor haline getiriyor. Buraya kadar her şey normal. Her devletin buna benzer çalışmaları muhakkak vardır ve bu devlet olmanın gereğidir.

Ancak 1920 tarihli bu raporda benim dikkatimi çeken bazı hususlar oldu. Örneğin İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili olan bir bölümde, İngilizler şu tespiti yapmışlar: “Patrikhane, Türk hükümeti ile olan tüm resmi ilişkilerini koparmıştır. Bu erken alınmış ve pek de akılcı olmayan karar açıkça göstermektedir ki, bölgede Türklerden bağımsız bir çeşit Bizans Rum varlığının oluşturulması amaçlanmaktadır. Patrikhane’nin Trakya, İstanbul ve İzmir’in Türk hakimiyetinden çıkarılması yönünde ortaya koyduğu gayretlerin yanı sıra Trabzon ve Samsun bölgelerinde Pontus Rum Devleti’nin teşkiline yönelik tasarıyı da hayata geçirmeye çalıştığı ifade edilebilir.” İngilizlerin resmi belgelerine geçirdiği bu tespitler bugün içinde geçerli midir? Azınlıklara, niyetleri bilinmesine rağmen karşılıklılık esasına aykırı imtiyazlar tanıyanlar kime hizmet ettiklerini biliyorlar mı? Sokaktaki vatandaş bunların farkında mı?

Aynı raporda devamla “İngiltere için askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemli olan “Kürt Meselesi”nin geleceği İstanbul’dan ziyade Mezopotamya’yı ilgilendirmektedir… Bir yanda Türk Milliyetçileri, Kürtler ve Türkler arasında bir ayrımı kabul etmezken, Kürtler; Araplar, Ermeniler ve Rumlar kadar ayrı bir ırk olduklarını iddia etmektedirler” demektedir. Ancak ilginç olan bir nokta, Kürtlerin bu iddiasının ve devlet kurma isteklerinin, 1914 öncesi realiteden uzak olduğuna da vurgu yapılmasıdır. Ne imiş efendim! Kürt meselesi, İngiltere için 1920 yılında askeri çıkarlar ve siyasi açıdan önemliymiş. Bugün için değişen bir şey var mıdır? Türkiye’deki hainler halen İngiltere’yi arkalarına almakta mıdır?

Yine 1920 yılında hazırlanan raporda “Majestelerinin Hükümetince de hem fikir olunduğu üzere, Barış Antlaşmasının imzası beklenmeksizin, Türkiye’de savaştan mustarip olan tüm Hıristiyan nüfusun karşılaştığı haksızlığı gidermek için Müttefikler, üzerlerine düşen her şeyi yapmak gibi ahlaki bir sorumluluk taşımaktadır. Bu sorumluluğun yerine getirilmesi neredeyse tümüyle Türkiye’deki İngiliz otoritesine düşmektedir” denilmektedir. Acaba bu İngiliz otoritesi Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte sureti hak ’tan gözüken gizli Hristiyanlara karşı da, 2024 yılına kadar üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiş midir ve yerine getirmeye devam etmekte midir?

Bugün 30 Ekim 2024… Türk Milleti için bir idam fermanı olan Mondros Mütarekesi’nin 106. yılı… İngilizler bu rapordan da anlaşılacağı üzere Türk Milleti için “Türkiye’deki olayları değerlendirirken, eski Rusya ve İran sınırına kadar uzanan Kürt bölgesi ve Ermenistan ile birlikte, kabaca İskenderun Körfezi ve onun doğusunda kalan hattın güney sınırını oluşturduğu topraklarında dahil edileceği Anadolu ve Doğu Trakya’dan ibaret bir Türkiye düşünülmelidir” diyorlardı. Gelişmelere bakarsak herhalde yine aynı şeyleri düşünüyorlar. Önemli olan onların ne düşündüğü ve ne yapmak istedikleri değildir. Aksine doğru olan bizim bu gerçekleri bilip karşı stratejileri geliştirebilmemizdir. İngiltere veya diğer devletler hedeflerini yakalayabilmek için, işbirliğine gidecek adamlar ararlar. Onları bulurlarsa etkin olurlar, bulamazlarsa bir Mustafa Kemal çıkar, Sevr’i de Mondros’u da tanımaz ve bizim ayakta durmamızı sağlar. Türk halkının yediden yetmişe bunları bilmesi lazım. Yani 1920 ile 2024 arasında Türk Milleti açısından değişen pek bir şey olmadığını! Oyun aynı oyun, sadece oyuncular değişmiştir. Burada Türk tarafındaki görev; eli kalem tutanlara ve ağzı laf yapanlara düşüyor. Öyleyse Türk Milletine kızmadan önce, ona bunları anlatalım…

Cumhuriyet ve Demokrasi

Halkımıza Cumhuriyeti sorunuz, çoğunluğu demokrasinin özelliklerini anlatacaktır. “Halkımız farkında olmadan Cumhuriyet ile demokrasiyi özdeşleştirir.” Oysaki Cumhuriyet ile demokrasi aynı şey değildir.

Bu yüzden “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandıracağız” şeklindekiifadeler doğrudur.

Konunun uzmanı bir bilim adamının, Prof. Dr. Kemal Gözler’in cümleleriyle açıklayalım:

“Birer cumhuriyet olmakla birlikte demokratik olmayan pek çok devlet vardır. Komşularımız Irak ve İran birer cumhuriyettir. Keza eski SSCB de bir cumhuriyet idi. Oysa bu devletlerin demokratikliği pek kuşkuludur. Demek ki “cumhuriyet = demokrasi” anlayışı ampirik olarak yanlıştır.”

“Buna karşılık Avustralya, Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Hollanda, Japonya, Kanada, Lüksemburg, Norveç, İsveç, Yeni Zelanda gibi demokratikliklerinden hiçbir şekilde şüphelenilmeyen ve üstelik uzun zamandan beri demokratik rejimleri kesintiye uğramamış olan bu devletler bir cumhuriyet değil, monarşidir.”

“Cumhuriyet ile demokrasi arasında bir bağıntı yoktur. Bir cumhuriyet demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.

Keza monarşi ile demokrasi arasında da bir bağıntı yoktur. Bir monarşi demokratik olabileceği gibi, anti-demokratik de olabilir.”

“Cumhuriyet, devlet başkanlığının irsî olarak intikal etmediği devlet şekli ve monarşi de devlet başkanlığının irsî olarak intikal ettiği devlet şekli olarak tanımlanabilir.”

Osmanlı Devleti monarşi ile idare ediliyordu. Ancak 1876 Anayasası sonrası demokrasi idaresine doğru bir geçiş başlamıştı.

Ancak Osmanlı’da demokrasiye doğru gidiş istikrarlı bir seyir izlemedi. İlki 1878’de olmak üzere, Meclis-i Mebusan (parlamento) zaman zaman kapatıldı. Osmanlı Devleti 1876-1878 ve 1908-1918 yılları arasında meşruti monarşi ile yönetildi. İkinci meşrutiyet ile Osmanlı anayasal düzeni, döneminin Avrupa’sında olduğu gibi, meşrutî bir anayasal monarşiye dönüşmüştü.

*********************************

Demokratik Devlet Olmanın Şartları

Cumhuriyetimizin kurucuları, devlet başkanlığının aynı soydan insanlara intikal etmediği bir sistemi, Cumhuriyeti kabul ettiler.

Ancak aynı zamanda Tanzimat’la başlayan demokrasiye doğru giden yoldan ayrılmadılar. TBMM Türkiye Cumhuriyeti’nin en etkin kurumu olarak daima açık kaldı. Devlet Başkanını TBMM yani milletin vekilleri seçti.

Kemal Gözler’in değerlendirmesiyle; “Ampirik teoriye göre şu şartları yerine getiren bir rejim demokratik olarak kabul edilebilir. (1) Etkin siyasal makamlar seçimle işbaşına gelmelidir. (2) Seçimler düzenli aralıklar ile tekrarlanmalıdır. (3) Seçimler serbest, adil olmalı ve genel oy ilkesi uygulanmalıdır. (4) Seçimlere birden fazla siyasal parti katılabilmelidir. (5) Muhalefetin iktidar olabilme şansı olmalıdır. (6) Ülkede temel kamu hakları güvence altına alınmış olmalıdır.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’ye kadar bu şartları yeterince yerine getiremediğini, 1950’den sonra ise kesintiye uğrayarak yerine getirebildiğini genel olarak söyleyebiliriz.”

Günümüzde, Kemal Gözler’in bahsettiği ampirik teorinin belirlediği, “bir rejimin demokrasi olması için gerekli şartlar” eksiktir.

Bir rejimin demokrasi olması için, bahsi geçen şartlara ilaveten, Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin benimsenmiş olması gerekir.

Yani devletin bütün faaliyetlerinde hukuken belirlenmiş sınırlara bağlı kalmasını, bütün iş ve işlemlerinin hukuka uygun olması ilkesinin uygulanması gereklidir.

Sadece kuralların olması yetmez, İktidarı eline geçiren kişinin kuralları kendi yararına kullanmak için manipüle etmesini imkânsız hale getirecek şekilde geliştirilmesi de icap eder.

Ayrıca milli mutabakatla kabul edilmiş bir anayasa, birey hakları, hukuk önünde eşitlik, kuvvetler ayrılığı ve kamu otoritesini sınırlayacak diğer araçları içeren anayasal devlet sistemin de olması gerekir.

*********************************

Demokrasi Açısından Eksiklerimiz

Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar demokratik olduğunu değerlendirmeye ve demokrasi açısından temel eksiklerimizi sıralamaya çalışalım:

Türkiye’de etkin siyasal makamlar seçimle geliyor, seçimler düzenli olarak yapılıyor. Fakat seçimlerin adil olduğunu söylemek mümkün değildir. Seçimlerin dürüst yapıldığı konusunda da kuşku ve endişeler dile getiriliyor.

“Muhalefetin iktidar olabilme şansı” teorik olarak “yoktur” denemez. Fakat “iktidarın seçimle gitmeyeceğine” inananmilyonlarca vatandaşımız vardır.

Ülkede temel kamu hakları mevzuatta güvence altına alınmasına rağmen özellikle siyasi davalarda sürekli olumsuz örnekler görüyoruz. Bu yüzden yargının bağımsız ve tarafsız olmadığına dair yaygın bir inanç söz konusudur.

“Hukukun üstünlüğü” yerine “üstünlerin hukukunun” olduğu bir ülkede demokrasi yoktur.

“Hukuk Devleti veya Hukukun Üstünlüğü ilkesinin” gereği olan devleti yönetenlerin her türlü eylem ve işlemlerinde hukuka uygun davranması, görevli kamu organları ve (yeterli ve doğru bilgiyle donatılmış) kamuoyu eliyle denetlenmesi uygulamada işletilmemektedir.

Devlet güçlerinin birbirinden ayrıldığı ve birbirini denetlediği, kuvvetler arasında denge ve denetim sistemlerinin olduğu ve işletildiği bir sistem gerekirken, yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri bir kişinin şahsında birleşti. Hatta 4. kuvvet diye anılan Basın ile Sivil Toplum Kuruluşları da aynı kişinin kontrolü altına girdi.

Gücü dengelenmemiş, denetlenmeyen bir iradenin yönettiği devletin rejiminin, adı Cumhuriyet olsa bile, çağdaş anlamda bir demokrasi ile taçlandırılmadığı açıktır.

Ta 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde tespit edilmiştir: “Kuvvetler ayrılığının olmadığı yerde anayasa da olmaz. Kuvvetler ayrılığının olmadığı bir devlet, anayasal devlet değildir.” 

Partili Devlet Başkanı “mevzuat yani Anayasa, kanunlar, tüzükler ve yönetmelikler ne derse desin, doğru bildiğini yapmakla” övünebiliyor. İşine gelmeyen mahkeme kararlarını uygulamıyor.

Daha da tehlikelisi yapılıyor: Yargı iktidarın siyasi hedefleri için araç olarak kullanabiliyor.

Bu yüzden siyasi partilerin “Cumhuriyetimizi demokrasi ile taçlandırmak” hedefini benimsemesi hem doğrudur ve hem de görevidir.

Bunun için yapılacak şeyler de bellidir. Yukarıda saydığımız eksiklerin giderilmesi yeterlidir.

NOT: Cumhuriyetimizin 101. Yılında 29 Ekim 2020 tarihli yukarıdaki yazımı tekrar yayınlamak istedim.

Ötüken Neşriyat’tan İki Dergi, Bir Kitap

1-Söğüt / 2- Millî Mecmûa 3-Asya’nın Üç Gücü / Türkiye Ve Çin’in Kazakistan Siyâseti                                                                               

1-Merhum Nevzat Kösoğlu’dan yâdigar isimli, dolgun muhtevalı bir dergi: SÖĞÜT:

16 x 24 santim ölçülerindeki Mayıs Haziran 2024 dönemine ait 272 sayfalık SÖĞÜT DERGİSİ’nin 27. sayısı Dilâver Cebeci (1943-2008) dosya konusu ile okuyucuya sunuluyor. Merhum Dilâver Cebeci; Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Sevilen şâir, yazar, ilâhiyatçı ve fikir adamıdır. Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinin Dayısı köyünde dünyâya geldi.  Mustafa Yıldızdoğan tarafından bestelenen ‘Türkiyem’ şiiriyle adını ‘Ben Türk’üm’ diyen insanların bulunduğu her yere duyurdu:

Baş koymuşum Türkiye’min yoluna 

 Düzlüğüne, yokuşuna ölürüm Türkiye’m 

Asırlardır kır atımı suladım.

Irmağının akışına ölürüm Türkiye’m.

Deli sular, salkım-saçak söğütler,

Kışlada kumandan, asker öğütler,

Yaylalarda ata biner yiğitler,  

Bozkurt gibi bakışına ölürüm Türkiye’m

Sevdalıyım, yangın yeri bu sinem  

Doksan yıldır çile çekmiş hep ninem.

Pınarlardan su doldurur Eminem 

Mavi boncuk takışına ölürüm Türkiye’m.

Düğünüm, derneğim, halayım, barım, 

Toprağım, ekmeğim, nâmusum, arım,   

 Kilimlerde çizgi çizgi efkârım, 

Heybelerin nakışına ölürüm Türkiyem.

Kitap hâlinde yayınlanmış eserleri: Hun Aşkı (şiir), Din Bilgisi (Lise-3), Din Bilgisi (Ortaokul-3), Mavi Türkü (nesir şeklinde şiir), Büyü (piyes), Şafağa Çekilenler (şiir), Devranname (mizahî tenkit yazıları), Ve Sığınırım İçime (şiir), Tanzimat ve Türk Ailesi (araştırma), Seyranname (mizâhî tenkit), Sitare      (şiir), Asra Yemin Olsun ki (şiir), Men Kazanga Baramen         (gezi), Divan Şiirinde Kadın  (araştırma), Kur’an’dan Gerçekler (İlâhiyat), Türk’e Dâir (araştırma).

Dergide yer alan Dilâver Cebeci ile alâkalı yazılar: Rânâ Senânur Doğan, Sinan Terzi ve Rânâ Senânur Doğan, Mehmet Ali Kalkan, Necati Gültepe, Osman Çakır, Talât Ülker, Nurullah Çetin, Batuhan Oruç, Halil İbrâhim Yücel, Emel Hisarcıklılar, Cansu Sole, Muaz Ergü ve Sinan Terzi.

Derginin bu sayısındaki Tema Konusu ise ‘Türk Şiirinde Destan: Dillere Destan Olanlar’ Şeklinde tertip edilmiş. ‘Deneme’ bölümündeki yazıların başlıkları ve yazarları: ‘Memleket Nere’ Yunus Özel, ‘Eleştiri Günlüğü’ Orçun Üçer, ‘Diyet’ Hâlit Selim Dönmez, ‘Bir İstiklal Marşı Okuması’ Bahtiyar Ermiş, ‘İnsan ve Tutkuları’ Yavuz Gönüler, ‘Gabı Olmayanın Gazancı  Olmaz’

Mustafa Sarı,  Fâtih Çeliksoy, Günay Uysal, Emrullah Naz, Feyza Ay, Fâtih Selvi, İsmâl Uluöz, Merve Etöz, Hatice Mert Yunak, Mete Almalı, Özay Erdem ve Büşra Tümkaya’nın kalem ürünleri ‘Hikâye’ bölümünde yer alıyor.

‘Şiir’ bölümü; William Shakespeare’den Ali Günvar’ın tercümesi ile başlıyor. Devamında Özkan Kaya, Nâzım Payam, Doğanay Dağlar, Ahmet Sefa Yalçın, A. Samet Atılgan, Yakup Diker, Ayşe Nur Biçer, Muhammet Durmuş, Mustafa Gazi, M. Tuğrul Çolak, Kürşat Küçük, Serdar Aydın imzalı şiirler yer alıyor. Son 2 şiir de Ayşe Erdem ve Tamer Gülbek tercümesidir.

Bu sayının Röportajı: Cengizhan Orakçı tarafından Hayati Tek’in yazdığı ‘Kardaş Kömeği’ isimli roman hakkında gerçekleştirilmiş.

Mecmûnın bu sayısı İnceleme bölümündeki: Vildan Aydın imzalı ‘Dilimize Bir Armağan Tamgalar’ ve Selçuk Atay imzalı ‘Modern Zaman Bulantısı / Anlatısı olarak Ölüm / Düğümlere Bitişik’  başlıklı yazlarla tamamlanıyor.  

Bilgilendirici, gelişmelerden haberdar edici, 28. sayıya kadar okuyucuya hoşça vakit geçirtmeyi ve bilgilendirmeyi taahhüt eden, dopdolu bir dergi. Okunmaya değer. Derginin çok zengin yazar kadrosunda mutlaka edebî zevkinize, düşünce anlayışınıza uygun şahıslar bulmanız mümkündür.

İyi okumalar. 

2-Cumhuriyet Döneminin Öncü Yayını: MİLLÎ MECMÛA

Millî Mecmû’nın ilk sayısı 1 Ksım 1923 târihinde Mehmet Mesih (Akyiğit) yönetiminde yayın hayatına girdi. İlk sayısında hedefinin ‘Medeniyet yolundan giderek gençliğe yol göstermek’ olduğu ve ‘Cumhuriyetin müdafii olacağı’ açıklanıyordu. İlk sayısında Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ile yapılmış bir röportaj vardı.

Derginin yazar kadrosu; Hâlide Nusret (Zorlutuna) (1884-1964), Mustafa Şekip (Tunç) (1886-1958), Ali Cânip (Yöntem) (1887-1967), Mehmet Fuat (Köprülü) (1890-1966), Müfide Ferit (Tek) (1892-1971), Mehmet Şâkir (Ülkütaşır) (1894-1981), Hâmid Zübeyir (Koşay) (1897- 1984), Peyâmi Safâ (1899-1961), Mükrimin Halil (Yinanç) (1900-1961), Hilmi Ziya (Ülken) (1901-1974), Ahmet Hamdi (Tanpınar) (1901-1961), Hüseyin Nâmık Orkun (1902-1956), Necmeddin Halil Onan (1903-1968), Necip Fâzıl Kısakürek (1904-1983) gibi, günümüzde milliyetçi çevrelerde isimleri saygıyla anılmaya devam eden yazarlar vardı.

Millî Mecmûa, 1955 yılında yayımlanan 162. sayısı ile yayın hayatından çekildi.

Ötüken Neşriyat’ın yayını olan Millî Mecmûa’nın 1. sayısı Ocak-Şubat 2018’de, 39. sayısı Temmuz Ağustos 2024 döneminde okuyucuya sunuldu. Dosya konusu: ‘Türk Milliyetçiliği’, alt başlık ise ‘Başucu Kitaplar’ idi.

Gençlerimizin ekseriyeti, kitap okumuyor. Okumak isteyenlerin bir kısmı da, ne okumaları gerektiği hususunda kararsız… Ötüken Neşriyat, Millî Mecmûa’nın bu sayısı ile büyük bir boşluğu dolduruyor.

Mecmûada tanıtımı yapılan kitaplar ve yazarları ile

tanıtım metnini hazırlayan dergi yazarları:

*Türkçülüğün Manifestosu: Üç Tarz-ı Siyâset: Yusuf Akçura (1876-1935)/Halûk Kayıcı. 

*Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muâsırlaşmak: Ziya Gökalp (1876-1924)/Yusuf Ziya Bölükbaşı. 

*Topyekûn Batılılaşmanın İmkânı ve 3 Medeniyet: Ahmet Ağaoğlu (1869-1939)/Ozan Korhan.      

*Millet Nazariyeleri ve Millî Hayat: Mehmet İzzet (1891-1930)/Mehmet Tüzün.

*Türkçülüğün Esasları: Ziya Gökalp (1876-1924) Ahmet Alperen Can. 

*Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları: Sadri Maksudi Arsal (1878-1957)     

*Türk Ülküsü: Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975)/Yusuf İslâm Gül.       

*Garplılaşmanın Neresindeyiz? Mümtaz Turhan (1908-1969)/Rabia Umay Can +Hasan Gökay Aytekin.              

*Dokuz Işık: Alparslan Türkeş (1917-1997)/Yusuf İnanç Duygulu.         

*Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Târihi: Prof. Dr. Osman Taran (1914-1978)/ (Doç. Dr. Nasrullah Uzman.

*Mesele: Dündar Taşer (1925-1972)/Ömer Burak Sert.

*Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si-Osmanlı Devlet Anlayışı: Ziya Nur Aksun (1930-2010)/Üzeyir Aygördü.  

*Ülkücünün Çilesi: Galip Erdem (1930-1997)/Ahmet Şâhin.                   

*Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori: Prof. Dr. İskender Öksüz (1945-) Fuat Poyraz Pamuk.      

*Türk-İslâm Ülküsü: Seyyid Ahmet Arvasi (1932-1988) Habib Arvas.     

*Türk İslâm Sentezi: Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu (1915-1984) Mustafa Can Tiryaki.    

*Allahsız Müslümanlık: Ömer Lütfi Mete (1950-2009)/İbrâhim Daş. 

*Şehit Enver Paşa: Nevzat Kösoğlu (1940-2013)/Hakan Boz.

Türkiye’nin parlak geleceğinin inşasında vazife almayı düşünen her gencin mutlaka okuması gereken, tamamı 1.000 sayfayı aşan kitapların, aslında bulunan üstün değerler gram ölçüsünde kayba uğramaksızın hazırlanan özeti, 16 X 24 santim ölçülerindeki 166 sayfaya sığdırılmıştır.

Bu projeyi düşünenler ve uygulayanlar binlerce teşekkürü hak ediyor.

Not: Genç kardeşlerimizin çoğunluğu, Tür Milliyetçiliği Düşüncesine hizmet eden fikir adamlarımızı da tanımak ihtiyacındadır. Bu vesile ile kitapları yazanların hayat hikâyeleri de sunulsaydı, çok daha güzel olurdu.

Her ne kadar Ötüken Neşriyat’ın 2005 yılında yayınladığı Rahmetli Prof. Dr. Necmeddin Sefercioğlu’nun ‘Tanıdığım Ünlü Türkçüler’ isimli başucu kitabı varsa da merhum, tanımak imkânı bulamadıklarını yazamamıştır.

Denilebilir ki, Google Efendi’den öğrenilebilir. Herkes biliyor ki,  mezkûr efendi, sâdece Türk Milliyetçiliği Düşüncesine hizmet eden fikir adamlarını değil, Türkleri ve özellikle adı ‘milliyetçi’ sıfatı ile anılan Türkleri de sevmiyor. Sevmeyi bırakınız, tarafsız olabilseydi, fikirdaşlarımızı meziyetleri ile tanıtan yazıların altına; ‘Bu metin belgelerle desteklenmelidir’ veya ‘Google standartlarına uygun değildir’ şeklinde itiraz notu koymazdı.   

3-ASYA’NIN ÜÇ GÜCÜ / TÜRKİYE VE ÇİN’İN KAZAKİSTAN SİYÂSETİ                                                                                

Belirtildiğine göre Kazakistan bölgesinde, günümüzden 1.000.000 veya 800.000 yıl öncesinde insan yerleşimi başlamıştır. Kazakistan topraklarında kurulan ilk devlet, MÖ 209 yılında teşkilâtlanan Hun İmparatorluğu’dur. Sonra Göktürk Cihan Devleti hâkimiyeti başlamıştır. Onları, Hazarlar, Bulgar Türkleri tâkip eder. (Bulgar Türkleri İslâmiyet’i kabul eden ilk Türklerdir. Bulgaristan’a yerleştikten sonra Slavlarla kaynaşarak önce dillerini, sonra dinlerini değiştirdiler.)

Karahanlı Türk Devleti, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Moğollar, Altın Orda Hakanlığı, Nogay ve Kazak Hanlığı ve Ruslar, Kazakistan topraklarının sonraki sâkinleri oldu. 1917’de Bağımsız Alaş Orda Türk Hakanlığı kuruldu ise de 1920’de Rus hâkimiyeti yeniden başladı. 1991’de Sovyetler Birliği dağılınca Asya’daki diğer Türk Devletleri gibi Kazakistan da bağımsızlığını kazandı.

Kazakistan Cumhuriyeti 2.725.000 Km2 yüzölçümü ile en geniş topraklara sâhip Türk devletidir. Nüfusu 20.000.000’dur.

  •  

Fevkalâde stratejik bir mesele olan Türkiye ve Çin’in Kazakistan Siyâseti, konunun uzmanı                                                           Dr. Figen Aydın tarafından ince elenip sık dokunarak, eksiklikler tamamlanarak diplomatik bir dille anlatılıp üç ülke liderinin istifâdesine sunuluyor. Bu durum, arka kapak yazısı olarak okuyucuya açıklanıyor:

Bu çalışmada iki ülkenin dış politikalarının imkân ve zorlukları, benzerlik ve farklılıkları Kazakistan özelinde tahlil edilmektedir. Neoklasik realizm yaklaşımıyla değerlendirilen Türkiye ve Çin’in Kazakistan dış politikaları hem söz konusu devletlerin dış politikalarının anlamlandırılması hem de Kazakistan siyasetlerinin dinamiklerinin belirlenmesi noktasında önem arz etmektedir.

Türkiye ve Çin’in Kazakistan’la olan jeopolitik bağlarını kuvvetlendirme, enerji dalında iş birliklerini arttırma ve ikili ticâretlerini büyütme hedeflerinin olduğu bilinmektedir. Kazakistan’ın özellikle 2010’lu yıllar itibâriyle artan bölge ile alâkalı nüfuzu ve güçlü şekilde yürüttüğü cihanşümul diplomasisi, Türkiye ve Çin’in Kazakistan’a dikkatlerini yöneltmelerinde muhakkak ki mühim bir sebeptir. Ayrıca Türk devleti ve toplumu için Kazakistan ortak değerler ve kültür kapsamında derin anlamlar içermektedir. Çin-Kazakistan ilişkilerinde ise toplumlar arası bağın yaratacağı bir kamu diplomasisi mevcut değildir. Fakat Çin vatandaşı Kazaklar ve Uygur Türklerinin -özellikle ekonomi ve güvenlik konularında- gelecek yıllarda Çin’in Kazakistan dış politikasını daha fazla şekillendiren dinamikler arasında olacağı düşünülmektedir. Bununla birlikte, Çin’in Kazakistan politikası bölge ile alâkalanmak, merkez-çevre, sinofobiyi* aşma, nüfus politikaları gibi meseleleri de barındırır.

Her iki ülkenin de siyâsî ve ekonomik ilişkilerini derinleştirdiği Kazakistan’a yönelik dış politikalarının karşılaştırmalı analizinin yapıldığı bu çalışmada; Türkiye’nin mevcut dış politikasında târihî bağlamda bir dönüşüm yaşanıp yaşanmadığı ve cihanşümul sistemin en önemli ülkelerinden olan, güçler dengesini değiştirme iddiası bulunan Çin’in dış politikasının sürekliliğinin olup olmadığı değerlendirilmiş, Ankara ve Pekin’in Nur-Sultan politikalarındaki benzerlik ve farklılıklar ortaya konulmuştur.

*sinofobi: Pedagogların ifâdesine göre köpeklerden aşırı korkuyu ifade eder. Çin Halk Cumhuriyeti’ne komşu ülkelerde yaşayan insanlara göre ise; Çin’den, Çin halkından ve/veya Çin kültüründen korkmak veya hoşlanmamaktır.

Kazakistan ile Çin’in; sınırdaş konumunda bulunması, ‘Şanghay Beşlisi’ veya ‘Şanghay Paktı’ olarak da anılan Şanghay İşbirliği Teskilâtı’nın kurucu üyeleri olmaları sebebiyle siyâsî ve fizikî yakınlıkları vardır. Çin’in; yüzölçümü ve nüfus itibâriyle daha küçük bir ülke olmasına rağmen Kırgızistan ile yakından ilgilendiği bilinmektedir. Kazakistan ile daha çok ilgili olduğu muhakkaktır.

Çin İşgali altında bulunan Doğu Türkistan sebebiyle Türkiye Çin ilişkileri problemlidir. Şanghay Beşlisi, kuruluş döneminde ‘karşılıklı suçlu iâdesi’ meselesi hükme bağlanmıştı. Çin’in bu maddeden vazgeçmesi düşünülemez. Türkiye’nin, bu hükmü kabul etmediği sürece Beşlinin üyeliğine kabul edilmesi mümkün olmayabilir. Çin yıllar boyunca Çin’i terk edip Türkiye’ye sığınan Doğu Türkistanlı soydaşlarımızın, dindaşlarımızın iadesini talep etmektedir. Hatta Çin yıllar önce Türkiye’ye sığınan Mehmet Emin Buğra, İsa Yusuf Alptekin, Emekli Tuğgeneral – Doğu Türkistan Vakfı Başkanlarından Mehmet Rıza Bekin’ Paşanın ve Rahmetli Hızırbek Gayretullah’ın bile mevtâlarının kendisine teslimini isteyebilir.

Türkiye çok dikkatli olmalıdır.    

Dr. FİGEN AYDIN: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yüksek liansını tamamlayarak uzmanlık derecesini almıştır. Doktorasını ise Millî Savunma Üniversitesi, Milletlerarası İlişkiler ve Bölgelerle Alâkalı Çalışmalar Ana İlim Dalı’nda 2022 yılında tamamlamıştır. Kitap bölümlerinin yanı sıra milletlerarası ve millî hakemli dergilerde makaleleri bulunan yazar, bölge çalışmalarında Çin ve Orta Asya devletleri başta olmak üzere Asya’ya ışıklanmaktadır. Bunun yanı sıra, ekonomi-politik ve dış politika temel çalışma alanlarıdır. Aydın, çeşitli üniversitelerde lisansüstü dersleri vermektedir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50  

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr  www.otuken.com.tr 

Laik Cumhuriyetin Önemi

1500 yıla yakın bir geçmişin sahibi olan İslam Dünyası son birkaç yüzyıldır ölümsüzlük dünyasına girecek hemen hemen hiçbir şey üretemedi. Yıllar ve yıllar ‘’dua’’ adı altında gırtlak şovu yaptı. O bağırıp çağırmalar gerçekten dua olsaydı; İslam Dünyası bu halde olur muydu?

Bugün İslamı üç yıllık gecekondu semtinde otuz cami inşa eden ama bir tek okuma salonu inşa etmeyen veya edemeyen yığınlar temsil ediyor. Bedava bulanlar kıymetini bilmeseler de Cumhuriyet bu yüzyılda İslam Dünyasına verilmiş nimetlerin en büyüğüdür.

*

Cumhuriyetin ilanı her şeyden önce egemenliğin kaynağını değiştirmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla ‘’dinsel egemenliğin’’ yerini ‘’ dünyevi egemenlik’’ almıştır. Şöyle ki, cumhuriyet, kendini ‘’Allah’ın yeryüzündeki gölgesi’’ olarak gören ‘’saray saltanatına’’ son vererek egemenliği, asıl sahibine; millete vermiştir. Fransız devrim’inden beri milli egemenlik, dolaysıyla cumhuriyet laiktir. Bu nedenle ‘’laik’’ niteliğini yitiren bir cumhuriyet, aslında cumhuriyet olmaktan çıkar.

*

Ve bilinmelidir ki; Yüz yıllardır şu ermiş şu derviş yalanlarıyla kandırılanlar maalesef Kur’anı anladığı dilden okumayanlardır.

Kerâmet sahibi yaratılmış insan yoktur,

İlim sahibi olan insan vardır.!

İlmin kaynağı da Âlim olan Allah’tır…

Onun için yaratılmış insanlarda kerâmet arayanlar olunca Emevi yaşantısı din olarak karşımıza çıkar.!

Menkıbeler Rivayetler ajite edilmiş duyguya dönük masallardır ve o masallar Allah’ın en büyük nimetlerinden olan Aklın kullanılmaması için zehirdir…!

Hamd yalnızca Allah’adır.

*

  Halkının çoğunluğu Müslüman olan hiçbir ülkede İslam ve Müslümanlar söz sahibi değildir. Şekil, üslup, sembol olarak İslamı dibine kadar kullanan, satan, haramzade siyasi ümmetçiler hâkimdir, dışa bağımlı ve bir büyük emperyal devlete hizmet eden, projelerinde rol alan hainler her zaman var olacaktır.  Biline ki sahte, sözde İslamcıları, siyasi ümmetçileri başa geçirttikçe, onlardan nema peşine koşmaya devam ettikçe, ne İslam ne Müslüman ayağa kalkamayacak, devamlı emperyalizme yenik düşecektir.

Bu manada Atatürk dinle değil, din adına oynanan trajedi ile din adına ulusu medeniyet dünyasından ayıran, ulusu cahil bırakan, geri bırakan, yoksul bırakan kafa ile düşünce ile inanışla savastı.

*

Kurtuluş savaşı sadece bir vatan mücadelesi değil, aynı zamanda bir ölüm kalım, soykırımdan kurtulma mücadelesiydi…

Türklüğü Anadolu’dan silmek isteyenlerin planları aksamıştır ancak bu plan iptal edilmemiştir… Davit Rockefeler’in, “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüzyıl ertelemek zorunda kaldık” sözü, planın devam ettiğinin en açık ifadesidir…

O dönemde Türklüğe karşı olup, İngilizlere uşaklık yapan hainler ile günümüzde Türklüğe saldıran hainlerin hiçbir farkları yoktur…

Türk milleti bu gerçekleri bilmek zorundadır…

Bu savaşta inanç ayrımı yoktur… Müslüman olsun ya da olmasın hedef Türklüktür…

İşte o nedenle bizler, Atatürk gibi Türkçüyüz ve TÜRKÇÜLÜK BİZİM FİKRİ SAVUNMA HATTIMIZDIR…

Atamız Bilge Kağan’ın o meşhur sözü tarihin hiçbir döneminde geçerliliğini yitirmedi…

“…ALDANDIN ÖLDÜN, ALDANIRSAN YİNE ÖLECEKSİN…”

*

Bir milletin başına gelebilecek ne kadar felaket varsa hepsiyle haşır neşir olduğumuz o milli mücadele yıllarında önümüze düşüp bizi tekrar hayata çıkaran; binyıldır Türk Milletinin vatanı olan ANADOLU’YU Türk Milletine yeniden vatan yapan ve en büyük eserimdir dediği bağımsız bağlantısız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak Türk gençliğine emanet eden Başbuğ Gazi paşamızı ve necip kadrosunu şükran ve minnetle anıyoruz.

Gazi Paşamız Atatürk kurduğu ve milli iradenin geçekleşmesini temel alan Cumhuriyeti tanımlarken:

‘’Vatan ve Cumhuriyet çalışan insanların omuzlarında yükselecektir’’ vurgusunu yaparak geleceğimize ışık tutan en anlamlı mesajlarını Türk milletine vermiştir.

‘’Laik Cumhuriyet, öngördüğü nitelikleri esasında Sultan’a kul olmaktan çıkarılıp özgür birey olarak yurttaş kimliğine kavuşmuş Türk gençliğinin omuzlarında ilelebet yaşayacaktır’’.

*

Gazi Paşamızın ‘’EFENDİLER; YARIN CUMHURİYET İLAN EDİLECEKTİR’’ hitabetiyle 29 Ekim 1923 kurduğu Laik Cumhuriyetin ilan tarihidir. Cumhuriyetin 101 Yılını milli bayramımız olarak ilelebet yaşatacağımıza Türk Milleti olarak milli kimliğimizi ve güvenliğimizi teminat altını alma adına, yurtseverliğimiz / vatanperverliğimiz adına kutluyoruz.

Sonsuz minnet ve şükran Başbuğ Atatürk’e, silah arkadaşlarına, isimsiz kahramanlarımıza… Son durakları Yüce Yaratanın vaat ettiği cennetler olsun; Ruhları şad kabirleri nur içinde kalsın!

Ali Aydemir’e Vefa ve Akça Koca Kültür Platformu

Pek bunaldık, konjonktürel hava çok kirli, boğulduk. Siyasi, ekonomik krizler, silahlı terör, Batı’nın ikiyüzlülüğü, İsrail’in, Filistin, Gazze, Lübnan’daki katliamı ve soykırımı… “Bu karanlık gecenin yok mu sabahı?” dedirtiyor duyarlı insanlara.

İnsanız, insani değerlerimizi yaşatmalıyız. Vefa, bizi birbirimize bağlayan, bir zamanların güçlü değeri, modern dünyadan uzaklaşmış görünüyor. Vefa bilmeyen kişinin, bir başkası için ne önemi var ki? Vefa, kişileri birbiri için elzem kılan güçlü bir bağdır. Vefanın olmadığı bir hayat, tatsız yemek gibidir. Arapça kökenli bir sözcük olan ”vefa” 15. yüzyılda literatüre girmiş. Kelimenin sözlük anlamı, verilen sözü tutmak; yan anlamı ise arkadaşlıkta ve dostlukta kıymet bilmektir.

Kentimizin sosyal hayatına damgasını vuran Akça Koca Kültür Platformu çok güzel işler çıkarıyor. Üye ve gönüldaşları arasında tesis ettiği samimiyet ve güven iklimiyle programlar yapıyor, geziler düzenliyor. Ben de Platform’un daveti üzerine Kültür Eğitim Kurumları kurucusu Ali Aydemir için düzenlenen Vefa Gecesi’ne iştirak ettim.

Vefa, samimiyet demektir; vefa değerini hissettirmek demektir; vefa, unutmamak demektir; vefa güzellikleri, iyilikleri yaşamak ve yaşatmak demektir; vefa, birinin hayatına dokunmak, rol model olmak demektir… Katıldığım bu programda vefanın bütün renklerini gördüm, bütün iklimlerini yaşadım, bu geceyi hatıralarım arasına kaydettim.

Ülkemizin ve dünyanın yaşadığı bunaltıcı süreçte bir nefeslik güzellik yaşatan Akça Koca Kültür Platformu’nun tertip ettiği gecede, kadim dostumuz Ali Bey’in pek çok marifetini de öğrenmiş olduk. Güzellikleri görmek için uzağa gitmeye gerek yokmuş, güzellik meğer aramızdaymış, dedik.

Ali Aydemir Bey, bir eğitimci, bu toprağın insanı. Örneği bir daha görülmeyecek olan 1955-1965 kuşağından. İmkânsızlıklar içinde büyümüş, halinden hiç şikâyet etmemiş. Ispartalı, bir köy çocuğu. Köy ilkokulundan sonra kasabasındaki, duvarları sıvasız ve yıkık bir binada öğrenim yapan imam-hatip ortaokulu ve lisesini bitirmiş. Lise sonrası iki yüksekokulu ikmal etmiş. Hayata erken başlamış, hayatı ciddiye almış. Oğlu, on iki yaşındayken babasını askere uğurlamış. Birkaç sektörde iş deneyimi yaşasa da memleket ve insan sevgisi Ali Bey’i eğitim sektöründe kalıcı yapmış.

Ali Aydemir Bey’le kadim dostluğumuzun en az yirmi yıl öncesi var. Aynı sektörde paralel koştuk. O, benden daha hızlı koştu, 15 Temmuz darbe teşebbüsü nedeniyle eğitim sektöründe yaşanın krizde kendisine yapılan olumsuz telkinlere kulağını tıkadı, sağır fare rolü oynadı, bir eğitim kampüsü kurdu. Eğitim tesislerinde pek çok insana iş imkânı sağladı, ülkemiz için yararlı nesillerin yetişeceği zemini inşa etti, toprağı kazdı, tohumu ekti. Ailesinin, torunlarının, sektörün, kentimizin övüncü olmayı hak etti.

Samimiyete dayalı güzelliklerin yaşandığı sahneler beni hep duygulandırır, gözümden gelen yaşlara engel olamam. Ali Bey’in eşinin, çocuklarının, yetiştirdiği öğrencilerinin, hayatına dokunduğu öğretmenlerinin söyledikleri, aynı gün, nikahına katıldığım, hâkimlik mesleğini icra eden bir öğrencimin eşine beni tanıtırken kullandığı “Hocamın benim üzerimde hakkı çoktur.” cümlesiyle yaşadığım duygu yoğunluğuyla birleşince gözümden gelen yaşları saklayamadım.

Her tünel, ışığa açılır, uzunluğunu bilmesek de; bize yakışan sabırdır, umuttur. Geçmişten öç alınmaz, ders alınır. Tarih kitapları, geçmişi bilmek için değil, geleceği kurmak için okunur. Her toprak mutlaka ürün verir, ekeceğin tohumun zaman, zemin ve yeteneğini bilirsen. Kaderimiz, yol haritamız; buna itiraz etmeyiz, ama aklımızı da ihmal etmeyiz, rehber ediniriz. Bunların ötesinde kaderin üstünde bir kader olduğunu inkâr etmeyiz.  Tevekkül, güler yüz, önyargıdan kaçınma, hiç sönmeyen umut; aysbergleri eriten güneş gibidir, zor kapıları açan şifredir. Ali Bey, bu şifreleri, hayat adlı yolculukta maharetle kullanmış. Kadim dost, idol şahsiyet olarak, Platform’un düzenlediği anlamlı gecede hafızalarımıza bir kez daha kazındı, nakşedildi.

Denir ya: “Haya güzel, kadında daha güzel; adalet güzel, hâkimde daha güzel, cömertlik güzel, zenginde daha güzel.” Vefa da güzel, Akça Koca Kültür Platformu’nda daha güzel oldu. Vefa örneği olarak, Ali Bey de isabetli bir tercihti.

Platform’u, güzellikleri yaşatma ve yayma çalışmalarından dolayı tebrik ediyor, Ali Bey’e de kalan ömrünün geçmişinden daha hayırlı ve bereketli olacağı sağlıklı ömürler diliyorum.

Cumhuriyet Üzerine Bir Kaç Söz!

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşunun 101. yılını kutluyor. Türkler bu netameli topraklarda, resmi tarihin söylediğine göre 1000 yıldır hükümran… İnşallah kıyamete kadar da öyle kalacak diyelim!

Bugün Türk toplumunun çeşitli sosyal katmanları bulunmaktadır. Bu katmanları; işçi, memur, köylü, emekli, esnaf, üniversiteli, sermayedar, siyasetçi gibi tanımlamalarla isimlendirebiliriz.

Günümüzde bu kategorilere giren insanımızın çoğunluğunun, devleti ve milleti “Türk” olarak yaşatma çabası yoktur. Olanlarında çabası ve çalışması yeterli değildir! Kendinizi bu kategoride görmüyorsanız, üzerinize alınmayınız.

Yani en azından benim, devletimi ve milletimi yaşatmak için yaptığım çalışmalar yetersizdir. Belki buradan bizi tenkit edenlerde, dönüp aynaya bakma sonucunu çıkarabilir!

J.J. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde “Üyelerinin her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, oradan her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun.” diyor.  Her halde cumhuriyetimizin, önümüzdeki yıllarda yapması gereken şey budur diye düşünebiliriz.

Ancak Türklerin bu coğrafyada yukarıda tarif edilen toplumsal birliği sağlayamamasının ana nedeni; dış saldırılara hedef olması ve bu saldırıların dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar yerli işbirlikçi bulmasındandır.

Eğer Türklerde yeteri kadar “şuur” olsaydı, toplumsal birliği korumak adına yeterli zaman ayrılarak çalışmalar yapılırdı. Böyle olmadığı için, Türk toplumu bu coğrafyada yüzyıllardır süren bir huzursuzluk ve endişe içinde yaşamaktadır.

Devlet ve millet yapısı korunamadığında ne olacaktır? Sorunun cevabı basit ve yalındır: hürriyetimiz korunamayacaktır.

Oysa ki hürriyet, insanlığın en büyük idealidir. Bütün demokratik ve milli hareketlerin merkezi hürriyettir…

Bugün adına cumhuriyet dediğimiz devlet olmasa ve toplum olarak bu devletin vatandaşlığının getirdiği kazanımlarımız bulunmasa, birey olarak ne ifade edebiliriz? Keza adına bağımsızlık, özgürlük de diyebileceğiniz; can, mal, namus, seyahat vs. gibi emniyetinizi de içeren bir hürriyetiniz olabilir mi?

Her birimiz için son derece değerli ve adını cumhuriyet olarak koyduğumuz devlet yapımız, düşününce ne kadar önemli değil mi?

Peki, bu devlet nasıl kuruldu ve bu noktaya geldi, hiç düşünüyor musunuz? Hangi süreçler yaşandı, nasıl bedeller ödendi biliyor muyuz? Unuttuk mu yoksa hiç mi öğrenmedik? Bu ve benzer sorulardan kaçamayız. Çünkü devletin varlığı görüyoruz ki, doğrudan bireysel varlığımıza etki ediyor.

Bana göre cumhuriyetimizin vatandaşları bazı tiplere ayrılıyor. Örneğin vatansever, milliyetsever, menfaat sever, ihanet sever gibi! Bunları çoğaltabiliriz. Ancak şu gerçektir ki, vatan ve milliyetseverlerin çalışması hep yetersiz kalmış buna karşılık menfaat ve ihanet severler üzerlerine düşeni hep layıkıyla yerine getirmişlerdir.

Buradan vatan ve milliyet severlere hangi toplum katmanında olurlarsa olsunlar “cumhuriyeti korumak ve geliştirerek yaşatmak adına yaptığınız çalışmalar yetersizdir” diye seslenmek istiyorum.

Aksi olsaydı, memleketimiz bugün içinde bulunduğu tabloda olmazdı.

Eğer bu konuda bir mutabakat içinde isek, yapmamız gereken şey; toplumun her ferdinin buna kafa yorması, çalışması ve adeta kendini bu devleti koruma ve yaşatma işine vakfetmesidir. Tabii önümüzde dış düşmanlar kadar güçlü iç düşmanlarında olduğunu bilerek!

Rahmetli Atatürk ve silah arkadaşları şimdi 101. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni içinde bulunduğumuz şartlardan çok daha ağır koşullar içinde kurmuşlardı. İçinde bulunduğumuz daha avantajlı şartlara rağmen onların bizden tek farkı; ne yapacaklarını ve neyi feda edeceklerini bilmeleri ve de bunları tavizsiz yerine getirmeleriydi.

Lafla peynir gemisi yürümeyeceğine göre, bu şekilde devlet korunamaz ve esaret altına düşerek millette yaşatılamaz.

Kimse “… efendim ben görevimi yaptım, yapıyorum” gibi kolaycılıklara sığınmasın. Etrafımız, amacını bilen ve hedefe doğru yürüyen iç ve dış düşmanlar tarafından sarılmıştır. İç ve dış düşmanlar tarafından varılmak istenen sonuç; 30 Ekim 1918’den sonra olduğu gibi vatan topraklarının silahlı işgali ile Türk Milletinin soykırıma, asimilasyona ve meçhule doğru yeni sürgünlere muhatap edilmesidir.

Bunu önleyecek tek şey; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu ve şimdi 101. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş ilkelerine bağlı kalınarak sonsuza dek yaşatılmasıdır.

İstiklal Harbi’nin, öldürülmek istenen Büyük Türk Milletinin kurtarılması için verilmesi gibi, 101 yıl sonra yine boğazı sıkılmak sureti ile yok edilmek istenen Türklerin; cumhuriyeti yani devletlerini koruma mücadelesi vermeleri gerekmektedir.

Tekrar ediyorum ki; her şeyin farkında olduğunu zannettiğim şahsım bile, hakkıyla bu mücadeleyi vermekten uzaktır. Onun için herkes durup bir düşünmelidir! Siyasi ikbal arayışları, menfaat temin etme çabaları ve bunlar için denenen her yolun mübah addedilmesi bizi öngördüğümüz olumsuzluklara çok daha çabuk ulaştıracaktır. Gün yine fedakârlık günüdür. Bu düşünce ve duygularla “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışı ile yaşayan Türk Milletine “29 Ekim Cumhuriyet Bayramı” kutlu olsun diyorum. Bu yolda şehit ve gazi olanlara rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, yaşayanlarına uzun ve sağlıklı bir ömür temenni ediyorum.

Bir Devrin Anatomisi (2002 – 2024)

                Geçmişte yaşanmış öyle olaylar var ki, okuduğumuz, duyduğumuz her haberde: “Allah, Allah bu kadar da olmaz ki” demekten kendimizi alamıyoruz.

                Eski İçişleri Bakanımız Sadettin Tantan, 14 Ekim 2024 tarihinde X hesabından yaptığı bir paylaşımında her vatanseverin hayretle karşılayacağı enteresan bir açıklamada bulundu: “NATO’nun 30.06.2022’de İspanya’da gerçekleştirilen 32’nci Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dile getirilen “Ben Başbakan olmadan önce Sayın Bush ile bir süreç başlattım, o günden bugüne gelen bir sürecimiz var” sözünü artık açmak zorundadır. Cumhurbaşkanı, henüz resmi bir görevi yokken ABD Başkanı ile nasıl bir süreç başlattığını halka anlatmalıdır, halk gerçekleri bilmelidir.”

                Bu açıklamadan da anlıyoruz ki, Erdoğan, “EŞBAŞKAN”lık görevini henüz daha başbakan olmadan önce üslenmiş. Aşağıdaki iki paragrafta zaten bunu teyit eden ifadeler mevcut bulunuyor.

                Uzun müddet çeşitli gazetelerde günlük ve dizi yazılar, TRT’de muhabirlik ve yapımcılık yapan tecrübeli, araştırmacı gazeteci Banu Avar, Türkiye’de uygulanan senaryonun 1994 yılında ilk işaretini verdiğini belirtirken o tarihlerde Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Morton Abromovitz’in “Erbakan bu işi beceremiyor, daha kravatlı, daha şehirli görünümlü bir başkan lâzım” sözlerine atıfta bulunarak, “Dünya düzeni, Türkiye’nin yönetimine kimlerin geleceğine daha o tarihte karar vermişti” sözlerini ilave etmişti.

                O yıllarda TRT’de yurtdışından gelen gazetecilere mihmandarlık görevlerinde bulunan Banu Avar, 1994 yılında Refah Partisini araştırmak ve incelemek için Avrupa’dan gelen bir gurup gazeteciyi karşılamak üzere Yeşilköy Havaalanına gider ve Kendilerine Genel Başkan Necmettin Erbakan ile bir görüşme ayarlayabileceğini, söylediğinde: “Hayır onu istemiyoruz. Yardımcısı Abdullah Gül, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan ya da Fehmi Koru ile görüşmek istiyoruz” dediler.

                1999 Genel seçimleriyle işbaşına gelen üçlü Ecevit Koalisyon hükümeti, kısa zaman sonra ekonomik darboğaza girdi ve Dünya Bankasından Kemal Derviş getirilerek ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı görevine atandı. Kemal Derviş’in müdahaleleriyle bir kısım iyileştirici tedbirlerden sonra ekonomide düzelme başlamışken, ülkedeki terör olayı neredeyse bitirilme noktasına indirilmişken, Başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli, 7 Temmuz 2002 Bursa Kocayayla 11. Türkmen Kurultayı’nda 3 Kasım 2002 tarihinde Erken Seçime gidilmesi kararını açıkladı.

                AKP ise 14 Temmuz 2001 Tarihinde: “Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç, Ali Babacan, Binali Yıldırım, Nurettin Canikli ve Hayati Yazıcı” gibi isimlerle AKP’nin kuruluşunu gerçekleştirmişti. ABD ile ilişkisi doksanlı yıllara dayanan Recep Tayyip Erdoğan, arkasına AB’nin de desteğini almak için: “Huzur ve refah için Avrupa Birliğine evet” sloganıyla sesini duyurmaya çalışıyordu. Nitekim 3 Kasım 2002 Seçimlerinde %34, 29 oy alarak: “Türkiye Cumhuriyeti Demokrasi Tarihi’ne iktidarda en uzun süre kalacak siyasi parti olarak” tek başına iktidara geldi.

                İktidara geldiğinin ilk yıllarında AB. Rüzgârını da arkasına alarak, ekonomide bir önceki hükümet döneminin Kemal Derviş maliyesini uygulayan AKP hükümeti, 2009 yılına kadar Türkiye’de fert başına düşen milli gelirin 12 Bin Dolara kadar çıkmasını başardı. Ancak sonrasında alınan yanlış ekonomik kararlar ve devlet kurumlarındaki aşırı savurganlık yüzünden Türkiye gittikçe fakirleşmeğe doğru gidecektir.

Büyük Ortadoğu Süreci

                Yazımızın 2. Paragrafında dile getirdiğimiz Erdoğan’ın henüz başbakan olmadan ABD başkanı Buhs ile başlattığı ilk süreç, 20 Mart 2003’te ABD ordusu öncülüğünde “Çokuluslu Koalisyon Güçleri” tarafından Irak’ın işgaliyle başlamış oluyordu. Bu işgal neticesinde 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki işgal kuvvetleri ve aralarında peşmergelerin de bulunduğu baskın sonucu derdest edilmeleri ve başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmişlerdir.

                Bu çuval hadisesinden sonra gazetecilerin Başbakan Erdoğan’a: “ABD’ye NOTA verecek misiniz” sorusuna Erdoğan: “Ne notası, müzik notası mı?” diye cevap verecektir.

                7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde Condoleezza Rica tarafından kaleme alınan “Türkiye’de dâhil Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek” içerikli makalede de belirtildiği gibi artık BOB Projesi açıktan açığa fiiliyata geçmesine rağmen kendimizi Büyük Ortadoğu Eş Başkanlığı Projesi’nin şehavetine o kadar kaptırmıştık ki, makalede ne istendiğinin farkında bile değildik.

                2010 yılında Arap Ülkelerinde başlayan “Arap Baharı”: Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen’de büyük çapta; Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta küçük çapta olmak üzere tüm Arap dünyasında baş gösteren mitingler, protestolar, halk ayaklanmaları ve silahlı çatışmalar neticesinde Tunus, Irak, Mısır, Libya devlet başkanları devrilmiş, Ortadoğu tabiri caizse kan gölüne dönmüştür.

                Bu arada Türkiye’de yargı FETÖ’cülerin eline geçmiş, Ergenekon, Balyoz davalarında olduğu gibi Türk Ordusuna büyük kumpaslar kurulmuş, vatansever birçok subay görevlerinden uzaklaştırılıp, Silivri Cezaevine konulmuştur. Türk Genelkurmay Başkanı tutuklanmış, Kozmik Oda’ya girilmiş gizli belgeler CİA’nın eline geçmiştir.

                Türkiye – Suriye sınırındaki mayınlı arazi temizlenmiş, Arap Baharı Projesiyle Suriye’de çıkan iç karışıklık ve savaş neticesinde sınırlarımızdan ilk verilere göre 3,5 Milyon kaçak Suriyeli sığınmacı ülkemize girmiştir. Akabinde AB fonlarıyla Türkiye – İran arasındaki mayınlı arazi de temizlenmiş, Amerikan ordusunun eğittiği binlerce Afgan, İranlı kaçkınlar tarafından ülkemiz adeta sessiz istilaya maruz bırakılmıştır.

                Çözüm Sürecinde valilikler tarafından verilen emirlerle Türk Ordusunun eli-kolu bağlanmış, “Hendek Savaşları” neticesinde 820 Türk askeri şehit edilmiştir. Maalesef bugün daha da el yükseltilerek terörist başının Gazi Mecliste konuşması isteniyor. Hem de kuruluşundan bu güne kadar Türk Milliyetçiliğini kendisine şiar edinmiş iktidarın küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi tarafından.

                Bugün iktidar ve küçük ortağı tarafından 22 yılda devlet kurum ve mekanizmalarını tahrip etmekten, yapılan yüzlerce yolsuzluk neticesinde yargılanmaktan kurtulmak ve sürekli iktidarda kalabilmek için anayasa değişikliğine gidilmesinin yolları aranıyor. Bunun için ana muhalefet partisi ile normalleşmeğe, DEM ile el sıkışıp, tekrar çözüm süreci başlatmaya varıncaya kadar veremeyeceği taviz yok gibi görülüyor.

Cumhuriyet’in İlanı

Latince Respublica sözcüğünden Fransızca’ya Republique, İngilizce’ye Republic olarak geçen cumhuriyet sözcüğü; dilimize Arapça cumhur sözcüğünden geçmiştir. Sözcüğün anlamı halk, ahali demektir. Bu sözcük zamanla siyasal içerik kazanarak bir devlet ve bir hükümet biçimini adlandıracak şekle dönüşmüştür. Devlet şekli olarak egemenliğin ulusa/halka ait olmasını, hükümet şekli olarak da devleti yönetenlerin, egemenliği kullananların seçimle işbaşına gelmesini ve seçimlerin belli aralıklarla yapılmasını öngörür. Cumhuriyet halk yönetimidir. Egemenliğin halka/ulusa ait olmasıdır. Bu nedenle yasa karşısında eşit olan bireylerin devlet yönetimine eşit olarak katılma hakları vardır. 1789 Fransız devriminden sonra yaygınlaşmaya başlayan bu sistem Osmanlı İmparatorluğu döneminde pek etkili olmamıştır. Mutlak monarşiye karşı savaş açan Yeni Osmanlılardan Namık Kemal bu sistemin Osmanlı İmparatorluğuna uygun olmadığını söylemiştir. İkinci Meşrutiyet döneminde yaşanan gelişmeler açıktan olmasa bile gizliden gizliye çok cılız bir şekilde cumhuriyet düşüncesinin oluşmasına yardımcı olmuştur. Bu ortam içinde yetişen Mustafa Kemal’in mutlak ya da meşruti sistemle ülke sorunlarının çözülemeyeceğini gördüğü ve daha Sofya’da Ataşemiliter iken “Devletin esasını cumhuriyet ilkelerine göre hazırlamak gerekir.” dediğini, Amasya’da milletin bağımsızlığını milletin azim ve kararının kurtaracağını söylediği, bunun için de halkın temsilcilerinin görüşlerini almak için Sivas’ta bir kongre yapılacağını belirttiği, Erzurum Kongresi’nde millî güçleri etkin ve ulusal iradeyi egemen kılacak kararın alınmasını sağladığı dikkati çekmektedir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da bulunduğu sırada Mazhar Müfit Beye, “zaferden sonra hükümet şekli(nin) cumhuriyet olacağını” söylemiştir. Ancak ne kendi arkadaşları ne de toplum henüz cumhuriyet sistemine alışık olmadığı için bu düşüncesini millî bir sır olarak saklamıştır. Anadolu’da Millî mücadele örgütlenirken İstanbul’daki kimi deneyimli devlet adamının bu işin cumhuriyete gideceğini kestirdikleri, İngiliz Yüksek Komiseri Robeck’in Sivas Kongresi’ni bir cumhuriyet girişimi olarak nitelediği, The Times gazetesinin de Sivas Kongresi’nden “Sivas’taki Anadolu Cumhuriyeti” diye söz ettiği görülmektedir. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla Türk ulusunun yaşamında yeni bir dönem başlamış oluyordu. Artık halkın temsilcilerinden oluşan Türkiye Büyük Millet Meclisinin üstünde hiçbir güç yoktu. Bu güç Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için geceli gündüzlü çalışırken, bir yandan da devlet ve toplum yaşamında belirleyici olan temel yasaları yapıyordu. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu açıkça ilan etmişti. Bundan bir süre sonra da geleneksel Osmanlı sisteminin temel dayanağı olan Saltanatı 1 Kasım 1922’de kaldırmıştı. Böylece padişahsız bir dönem başlamıştı. Yürürlükteki sistem adı konmamış bir cumhuriyetti. Bu durumu Mustafa Kemal Paşa şöyle açıklamaktadır:

“Saltanat döneminden cumhuriyet dönemine geçebilmek için herkesin bildiği gibi bir geçiş dönemi yaşadık. Bu dönemde iki fikir ve iki görüş durmaksızın birbiriyle mücadele etti. O fikirlerden biri saltanatın sürdürülmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer fikir saltanat yönetimine son vererek cumhuriyet yönetimi kurmaktı. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi söylemekte sakınca görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulama yeteneğini saklı tutup uygun zamanda uygulayabilmek için saltanat taraftarlarının fikirlerini uygulama alanından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni yasalar yapıldıkça, özellikle anayasa yapılırken saltanat taraftarları, padişah ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz bunun zamanı gelmediğini veya gerek olmadığını bildirerek o yönü söylemeden geçmekte yarar görüyorduk. Devlet idaresini Cumhuriyetten söz etmeden millî egemenlik esasları çerçevesinde her an Cumhuriyete doğru yürüyecek bir şekilde biçimlendirmeye çalışıyorduk”. Millî Mücadeleyi başarıyla tamamlayarak düşmanı yurttan atan, Saltanatı kaldıran, Lozan barış görüşmelerini başlatan Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Nisan 1923’te yeniden seçimlere gitme kararı almıştır. Atatürk’ün önderliğinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adaylarının ezici çoğunlukla kazandığı seçim sonucu, yeni Meclis 11 Ağustos 1923’te açılmıştır. Lozan Antlaşması onaylandıktan, Ankara, Başkent yapıldıktan, Anadolu Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu 9 Eylül 1923’te Halk Partisine dönüştürüldükten sonra sıra rejimin adının konmasına gelmişti. Gazi Mustafa Kemal Paşa, 27 Eylül 1923’te Neue Frei Prese’ye verdiği demeçte; yürürlükteki anayasaya göre Türkiye’deki sistemin cumhuriyet olduğunu söylemişti. Yürürlükte bulunan sistem Meclis Hükümeti sistemiydi. Bu sistemde devlet başkanlığı görevi Meclis Başkanlığınca yürütülüyordu. Hükümet üyeleri Meclisten tek tek seçiliyordu. Dolayısıyla aralarında bir birlik olmayabiliyordu. Ülkeyi çağdaş dünyanın bir parçası hâline getirebilmek için hükümetin etkin ve kendi içinde tutarlı olması zorunluydu. Ancak milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu üyeleri olmasına rağmen hükümete karşı tavırlarında anlaşmazlık vardı. Fethi Bey’in İcra Vekilleri Reisliği ile Dâhiliye Vekilliğini üstlenmesi hoş karşılanmıyordu. Ayrıca, kimi hükümet üyeleri de sık sık eleştiriye uğruyordu. Fethi Bey adeta hükümet işlerini yapamaz duruma getirilmişti. İstifa etmek istiyordu. Nitekim Fethi Bey 24 Ekim 1923’te Dâhiliye vekilliğinden istifa etti. Aynı sırada Meclis ikinci başkanı Ali Fuat Paşa da bu görevini bıraktı (24 Ekim 1923). Meclis, Fethi Bey’den önce İcra Vekilleri Reisliğinden istifa eden Rauf Bey’i Meclis ikinci başkanlığına, Erzincan Millet Vekili Sabit Bey’i de Dâhiliye vekilliğine seçti (25 Ekim 1923). Mustafa Kemal Paşa Sabit Bey’in Valilik dönemindeki çalışmalarını göz önüne alarak Onu Yeni Türkiye’nin iç işlerini yönetecek nitelikte görmüyordu. Rauf Bey’in Meclis ikinci başkanlığına seçilmesi ile Lozan Antlaşması’nı yapan Dışişleri Vekili İsmet Paşa’yı, Meclisin tutmadığı gibi bir izlenim vermeye çalıştığını düşünüyordu. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa Hükümet üyelerini Çankaya’da topladı ve istifa etmelerini önerdi. Muhalefetin gücünü sınayabilmek için hükümet üyelerinden yeniden vekil seçilseler bile bu görevi kabul etmemelerini istedi (25 Ekim 1923). Bundan iki gün sonra hükümet istifa etti. Hükümetin istifası önce parti genel kurulunda sonrada mecliste açıklandı. Meclis odalarında, evlerde grup grup toplanan milletvekilleri hükümet üyeleri listesi hazırladı. 28 Ekim akşamına kadar bu çalışma sürdürüldü fakat olumlu bir sonuç alınarak yeni bir hükümet kurulamadı. Hükümet krizi doğdu. Muhalefet yeni bir hükümet oluşturabilmek için büyük bir çaba içine girdi. Ancak başarılı olamadı. Halk Partisi Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Bey bir hükümet listesi hazırladı bu konuda Parti lideri olan Mustafa Kemal Paşa’nın da görüşlerini almak için onu parti yönetim kuruluna çağırdı (28 Ekim 1923). Listeyi inceleyen Mustafa Kemal Paşa bu konuda adı geçen kişilerin de görüşlerinin alınmasını istedi. Listede adı olan kimi kişiler hükümette yer almak istemediklerini söylediler. Bunun üzerine gerekenlerle daha çok görüşüp üzerinde anlaşılacak kesin bir liste hazırlamalarını tavsiye ederek toplantıdan ayrıldı. Meclisten ayrılırken Halit ve Kemalettin Sami Paşa’nın Mecliste olduklarını öğrendi ve Müdafaa-i Milliye Vekili Kâzım Paşa aracılığıyla onları akşam yemeğine Köşk’e çağırdı. 28 Ekim 1923 akşamı Çankaya’da akşam yemeğinde bu paşalarla birlikte Kâzım Paşa (Özalp) İsmet Paşa, Fethi Bey, Rize Milletvekili Fuat Bey, Afyonkarahisar Milletvekili Ruşen Eşref Bey de bulunuyordu. Bu toplantıda Atatürk “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz.” diyerek bir süreden beri üzerinde çalıştığı Cumhuriyete geçme düşüncesini sofrada bulunanlarla paylaştı. Yemekte bulunanlar bu kararı onayladıktan sonra bunun yöntemi üzerinde görüş alışverişinde bulunuldu. İsmet Paşa dışındaki konuklar erken ayrıldılar. Atatürk, İsmet Paşa ile çalışarak Teşkilât-ı Esasiye kanununun bazı maddelerinde yapılacak değişiklikle amaca ulaşılacağını gördü. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun birinci maddesinin sonuna, “Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir.” cümlesi eklendi. Üçüncü maddede, “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur Meclis, hükümetin yönetim kollarını bakanları aracılığıyla yönetir.” Anayasanın sekizinci ve dokuzuncu maddeleri de şöyle değiştirildi. “Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir. Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla gerekli gördükçe Meclis’e ve hükümete başkanlık eder. Başvekil, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından seçilir. Diğer vekiller, Başvekil tarafından yine Meclis üyeleri arasından seçildikten sonra, tümünü Cumhurbaşkanı Meclisin onayına sunar. Meclis toplantı halinde değilse onaylama Meclisin toplantısına bırakılır”. 29 Ekim 1923’te Halk Partisi Grubu, Fethi Bey’in başkanlığında toplandı. Parti Yönetim Kurulu, Fuat Paşa başkanlığında hazırladığı hükümet listesini Genel Kurula sundu. Bunun üzerine milletvekilleri arasında tartışmalar başladı. Milletvekillerinin önemli bir kesimi Mustafa Kemal Paşa’nın krize müdahale etmesini ve kendilerini bilgilendirmesini isterdi. Nitekim sorunun çözümü için parti meclisi tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya yetki verilmesini isteyen bir önerge okundu ve kabul edildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa Meclise çağrıldı. Çankaya’dan Meclise inen Mustafa Kemal Paşa doğruca Halk Partisi toplantısına girdi. Hükümet sorununa bir çözüm bulunamadığını belirterek, sorunun çözümüne yönelik yapacağı öneri için milletvekillerinden bir saat izin istedi. Bu istek kabul edildi. Mustafa Kemal Paşa, bu bir saat içinde gerekli kişilerle görüşerek akşam İsmet Paşa ile hazırladığı yasa teklifini arkadaşlarıyla paylaştı. Daha sonra toplanan Halk Partisi Genel Kurulunda hükümetin oluşturulamama nedeninin hükümet üyelerinin tek tek Meclisten seçilmesinden kaynaklandığını, bunu giderebilmek için bir teklif hazırladığını, bu teklif kabul edilirse sorunun çözüleceğini belirtti ve yukarıdaki teklifi okumak üzere kâtibe verdi. Bunun üzerine tartışmalar başladı. Uzun ve sert tartışmalardan sonra teklif ve önerilen maddeler tek tek oylanarak kabul edildi. Ardından Parti Grubu toplantısı bitirilerek Meclis toplantısına geçildi. Teklif, Kanun-u Esasi Encümenine gönderildi. Burada “Türkiye Devletinin Dini İslam’dır.” “Resmî dili Türkçedir” ibareleri eklendi. İvedi olarak görüşülen teklif “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri arasında alkışlarla kabul edildi (29 Ekim 1923). Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi ve Mustafa Kemal Paşa katılanların oy birliği ile Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanı 30 Ekim 1923’te de İsmet Paşa’yı Başbakan olarak atadı. Cumhuriyetin ilan edildiği gece telgrafla yurdun dört bir yanına bildirildi. Halk coşkuyla Cumhuriyetin ilanını kutlarken Saltanat ve Hilafet yanlıları, İstanbul Basını ve Millî Mücadele sırasında Mustafa Kemal ile birlikte bu savaşı yürüten kimi devlet adamı Cumhuriyetin ilan edilmesine sert tepki gösterdi. Başta Rauf Bey, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa olmak üzere eski silah arkadaşları ve kimi milletvekili işin aceleye getirildiğini, kendilerine haber verilmeden Cumhuriyetin ilan edildiğini belirterek tepki gösterdiler.

İhsan GÜNEŞ

KAYNAKÇA

ÇEÇEN, Anıl, Atatürk ve Cumhuriyet, İş Bankası Kültür Yayını, Ankara 1981.

EROĞLU, Hamza, Atatürk ve Cumhuriyet, Ankara 1989.

Gazi Mustafa Kemal, Nutuk (1919–1927), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1989.

GOLOĞLU, Mahmut, Türkiye Cumhuriyeti, Başnur Matbaası, Ankara 1971.

ÖZTÜRK, Kazım, Türk Parlamento Tarihi II. Dönem (1923–1927), 1. Cilt, TBMM Yayını, Ankara 1993.

Cumhuriyet’in İlanı – Atatürk Ansiklopedisi