8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 138

Görmek ve Temsil Yolu

     “Lâ râhate fi’d-dünya.” / “Dünyada rahat yoktur.” denilmesinin bir hikmeti de, insanın dünyada, asker olma keyfiyetinden ötürü olsa gerek. Râhat yok deyip râhat edecek. Râhatlığı hizmette, kullukta ve emre âmâde olmakta bulacak ve mes’eleyi böyle bilecektir.

     Çünkü râhatlık zahmette. Zahmet rahatlıktadır.

     İşte bu yüzden, yol göstericiler de, hakikat ve gerçekleri hemen sunmuyor, hemen gözümüzün önüne koymuyor. Temsil ve örnekler ve bunlar üstünde kafa yormamız için, hikâye yollu anlatımlarda bulunuyor. Bizleri hakikate ulaştırmakta temsil yolunu seçiyorlar.

     Aslında temsil yolu, Kur’an’ın tercih ettiği bir metot ve yoldur. Nitekim, Kur’an-ı Kerîm’de 28 Peygamber kıssası olduğunu hepimiz biliriz.

     Çünkü bâzan olur ki, görmek duymaktan daha önemlidir. Bildiğiniz gibi, bilginler sayıca azdır. Halk çoğunluktadır. Klâsik deyimle halk iki kısımdır: Avam ve Havas. Avam yâni halk, Havas ise mektep, medresede okumuş; dinî yüksek okul ve üniversite mezunları olup, yüksek tahsil görmüş; kısaca aydınlar zümresidir.

     Avam, bir bakıma çocuk hükmündedir. Çocuk ise duyduğundan çok gördüğüne inanır. Bir nevi gördüğünü daha çabuk anlar. Gördükten sonra anlatılanı, daha kolay kavrar. Havas / aydınlar görmeseler bile, anlayış ve kavrayışlarında eksiklik olmaz.

     Nitekim, Kutsal Kitaplar seslenişlerinde, öncelikle halkı göz önüne almışlardır. Çünkü halka hitaptan aydın tabaka anlar. Fakat Havassa hitaptan, halk gereği gibi anlamayabilir. Burada Tenezzü’l-ü İlahî söz konusudur. Yâni Yüce Allah, insanın seviyesine göre hitap eder, öncelikle geniş halk kitlesini nazarıitibara alır.

     Bu üslûp insanlar için zordur. Çünkü anlayışı yüksek kimselere karşı konuşmak kolay. Lâkin  çocuk hükmünde olan halkın seviyesine inerek; onun anlayacağı tarz ve üslûpda konuşmak çok zordur. İşte İlahî mesajlar bu zoru başaran, harika metinlerdir. Büyük insanlar da, halkı irşat için aynı yolu seçmişler. Kutsal Kitaplar temsil yolunu seçtikleri gibi, onlar da temsil yoluna sık sık başvurmuşlardır.

     Çünkü başta Kur’an-ı Kerîm olmak üzere Kütüb-ü Mukaddese / Kutsal Kitaplar, İlahî mesajları hep bu şekilde vermişler. Kaldı ki  günümüzde bile, her çeşit yayın ve neşriyatta görselliğin ne kadar önde ve geçerli olduğu hepimizce mâlûm. Kitap ve gazetelerin inandırıcılıklarını resimlerle, fotoğraflarla takviye edip desteklemeleri, bunun en büyük kanıtı. Televizyon ise bu hususta, inkârı mümkün olmayan etkinliktir.

     Demek ki hakikatleri çıplak olarak kavramak zor. Hakikatlere bir kılıf giydirmek lâzım. Hakikatleri görünür hâle getirmek icab eder. Hakikatleri elle dokunur duruma sokmak gerek. Çünkü  eğitim ve öğretim dâvasının selâmeti ve sonuç alması buna bağlıdır.

     Üstelik bugünün insanı “Ben ancak gördüğüme inanırım.” hükmünün etkisi altındadır. Elbette bu sözün gerçekliği inkâr edilemez. Bununla beraber mutlak olmadığı da bir gerçek. Çünkü bu söz her şeyi içermez. Çünkü bugün ilim bize kanıtlamıştır ki, biz var olan her şeyi gözümüzle göremiyoruz. Hattâ gözümüzle göremediklerimiz, gördüklerimizden çok fazla.

     Ama yine de ilk bakışta, büyük haklılığı olan gözle görmek isteğini, bir kenara atamayız. Nitekim ne kutsal kitaplar ne de büyük yol göstericiler, bu hususu göz ardı etmemişler. Görme ve vizyonun önemini göz önünde bulundurmuşlar. Görme ve vizyonu yol göstericilikte baş unsur olarak görmüşler. Görme ve vizyon / görünüm hususunu hep hesaba katmışlardır.

     Görmek ve göstermenin yolu ise temsil ve örnek vermekten geçer. Mes’eleyi minyatürleştirmekten geçer. Nitekim çocuğa dünya yuvarlaktır derken. Çocuğa dünyanın yuvarlak olduğunu kavratmak isterken. Ne yaparız? Bir futbol topu büyüklüğünde ve küre biçimindeki dünya atlasını getirir önüne koyar. İşte dünya budur deriz.

     Nasıl ki, gölge asıldan haber verir. Nasıl ki damla denizi gösterir. Nasıl ki parça bütünü hatırlatır. İşte bu küre, bu top şeklindeki dünya atlası da, dünyadan haber verir. Dünyayı gösterir.

Velhasıl çocuğun dünyayı kavraması, zihninin dünyayı kapsaması, ancak bu şekilde sağlanmış olur.

‘Lâle ve Futbolunuza Kan Damlatmayın!’

Türk Asıllı Hollandalı İş Adamı Ve Gazeteci İlhan Karaçay;  ‘Hollanda’nın Yeni Hükümeti ve Yeni Bakanına Çağrımdır’ Başlığı İle ‘Sivil Ümtimatom Verdi.

‘Lâle ve Futbolunuza Kan Damlatmayın!’

Hollanda’da yaşayan Türk asıllı adamı ve gazeteci İlhan Karaçay, yeni kurulan hükümete ve ırkçılığı ile tanınan yeni İltica ve Göç Bakanı’na yaptığı çrı ile yeniden gündeme oturdu.

“Lâle ve futbolunuza kan damlatmayın” diyen İlhan Karaçay’ın, ülkede bomba etkisi yaratan bu çağrısından sonra kendisi ile bir röportaj yaptım.

İşte Karaçay ile röportajım:

Oğuz Çetinoğlu: Hollanda’nın son yıllarda uyguladığı göç ve entegrasyon politikaları konusundaki değişiklikleri nasıl yorumluyorsunuz?

İlhan Karaçay:  Yapılan değişiklikler, ülkenin çok kültürlü yapısını ciddî şekilde tehdit eden bir süreci işâret ediyor.

Geçmişte, Rita Verdonk’un Azınlıklar Bakanı olarak sert politikalarıyla, ırkçı uygulamaları hâfızalara kazınmıştı. Onun katı ve vicdansız tavırları yüzünden kendisine, Vicdansız Sabuha lakabını takmıştım.

Çetinoğlu: Konunun uzağında kalanlar için ‘Vicdansız Sabuha’ lâkabını açıklar mısınız?

Karaçay: Azınlıklar Bakanlığı yaptığı sırada, özellikle Türkler için akla hayale gelmeyecek yeni kurallar getiren ve mahkeme kararlarına rağmen bildiğini uygulayan Verdonk hepimizi çok üzüyordu.
Haliyle şahsımı da çok kızdıran bu Bakan’dan ‘Verdonk’ olarak söz etme yerine, kendisine yakışan bir lâkap bulmayı tercih ettim. O zamanlar Türkiye’de çok ünlenen ‘Vicdansız Sabuha’ şarkısından esinlenerek, kendisine bu adı yakıştırdım.  Şarkımızda, Sabuha’ya aşk nedeniyle sitem ediliyordu ama bu ad Verdonk için de ‘cuk’ diye oturmuştu ve Türkler tarafından da çok beğenilmişti.

Çetinoğlu: Yeni Bakanın uygulamasından şikâyetçi olduğunuz anlaşılıyor? Ne yaptı?

Karaçay: Hollanda’da, Azınlıklar Bakanlığına getirilenlerin hepsi, nedense hep ırkçı göüşlüler arasından özellikle seçilmişti adeta. Meselâ: Verdonk’un ardından gelen İşçi Partili ve de solcu Ela Vogelaar’dan daha insaflı ve kapsayıcı bir yönetim beklerken, o da ne yazık ki Uyum Yasasını daha sert bir hâle getirdi. Bir basın toplantısında bu sert tavrından geri adım atmayan Vogelaar’a, Biz Rita Verdonk’tan kurtulduğumuz için sevinmiştik ama görüyorum ki siz de Verdonk’un klonlanmış hâlisiniz,’ diyerek tepkimi dile getirmiştim.

Şimdi ise, Wilders’in Partisi PVV’den Marjolein Faber’in İltica ve Göç Bakanı olarak tâyin edilmesi, Hollanda’daki yabancı kökenliler için yeni ve daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Faber, geçmişte İslâm ve yabancı düşmanlığı ile bilinen, nüfus değişimini ima eden Omvolking kelimesini kullanarak bu görüşlerini açıkça ortaya koymuştu. Bakan olduktan sonra bu sözleri hatırlatılan Faber, sadece sözümü geri alıyorum demekle yetindi ve özür bile dilemedi. Az sonra siz Faber’in geçmişini uzun uzun anlatacağım.

Bu gelişmeler ışığında, Hollanda’da yaşayan yabancı kökenli insanların büyük bir olumsuzlukla karşı karşıya olduğunu söylemek abartı olmaz. Faber’in muhtemel yasaları, ırkçıları cesaretlendirecek ve câmi baskınları gibi saldırıların artmasına sebep olacaktır. Hollanda’nın çokkültürlü yapısı ve hoşgörü değerleri bu tür politikalarla büyük bir zarar görebilir.

Son günlerde yaşadığımız bazı olaylar da bu gerginliğin üzerine tuz biber ekmiş durumda. UEFA’nın Merih Demiral’a 2 maç ceza vermesi sonucunda Hollanda’ya 2-1 mağlup olmamız, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gerilmesine sebebiyet verdi. Maç öncesinde sarf edilen sözler ve yaşanan gerginlikler, zâten kırılgan olan Hollanda-Türkiye ilişkilerini daha da zedeledi. Sporun birleştirici gücü, ne yazık ki bu olayda çatışma ve ayrışmanın bir unsuru hâline geldi. Hollanda’daki Türkler ve Türk kökenliler, saygı ve minnet hissi besledikleri Hollanda millî takımının başarılı olmasını açık bir dille ifâde ettikleri halde, Hollandalılardan buna karşı hoş bir söz gelmedi.

Lâle ve futbolunuza Kan Damlatmayın başlıklı yazımla bu tehlikeye dikkat çekiyor ve toplumun her kesiminden insanları birlik ve dayanışma içinde olmaya çağırıyorum. Hollanda’nın temel değerleri olan hoşgörü ve eşitlik ilkelerinin korunması için, bütün sosyal kesimlerin birlikte hareket etmesi, bu ayrımcı ve yabancı düşmanı politikaların karşısında durması gerekmektedir. Yabancı düşmanlığı ve İslâmofobiye karşı daha güçlü bir direnç göstermek, bu ülkenin geleceği için hayatî önem taşımaktadır.

Çetinoğlu: Hollanda’nın geçmişinden sapmalar olduğunu belirtiyorsunuz…

Karaçay: Birkaç münferit olayı hesaba katmazsak, Hollanda, târih boyunca hoşgörünün ve çokkültürlülüğün simgesi olmuş bir ülkedir. Bu değerlerin korunması ve geliştirilmesi, sâdece yabancı kökenliler için değil, Hollanda’nın tamamı için gereklidir. Irkçı politikaların ve söylemlerin Hollanda’nın geleceğine zarar vermesine izin vermemeliyiz. Toplumu, bu tehlikeye karşı bilinçli ve duyarlı olmaya dâvet ediyorum.

Lâle ve futbolunuza Kan Damlatmayın başlığı altında, Hollanda’nın bu zor döneminde bir defa daha hoşgörüyü, eşitliği ve insan haklarını savunma çağrısında bulunuyorum. Gelin, birlikte bu tehlikeli gidişatı durduralım ve Hollanda’yı yeniden barış, hoşgörü ve çokkültürlülüğün simgesi haline getirelim.’

Çetinoğlu: Yeni Bakan Faber’i Türk okuyucularınıza tanıtır mısınız?

Karaçay: Geçmişte yaptığı ırkçı davranışlar ve sarf ettiği ırkçı söylemler var.

16 Haziran 1960 doğumlu. Doğum yeri Amersfoort. Pozisyon 2 Temmuz 2024’ten beri İltica ve Göç Bakanı. Parti: Özgürlük için Parti (PVV),

Üstlendiği vazifeler:

2011-2023 Gelderland İl Meclisi Üyesi (aynı zamanda grup başkanı) 

2023-2024 Alt Meclis Üyesi.

2 Temmuz 2024 târihinden bu yana İltica ve Göç Bakanı

Faber daha önce 2011-2023 yılları arasında, PVV Grup Başkanı olarak, Gelderland Eyâlet Meclisi üyeliği yapmıştır. Ayrıca 2011’den 2023’e kadar Birinci Meclis (Senato) üyesiydi. 2014’ten itibâren burada meclis grup başkanı olarak görev yaptı. 2023’ten 2024’e kadar İkinci Meclis (Parlamento) üyesiydi.

Gençlik yılları, kariyeri ve Âilesi:

Faber-van de Klashorst Amersfoort’ta doğdu ve ikinci kuşak bir kasap âilesinde büyüdü. Gençliğinde siyâsetle ilgilendiğini söyledi. Utrecht’te radyoloji ve nükleer tıp alanında yüksek meslekî kurslara katıldıktan sonra 1981’den itibâren Amersfoort De Lichtenberg hastanesinde teşhis ve nükleer laboratuvar asistanı olarak çalışmaya başladı. 1988’den itibâren ICT sektöründe çeşitli görevlerde bulundu. Bu uzmanlığı sâyesinde 2000 yılında, bankaları ipotek portföylerinin teknik ve finans yönetiminde destekleyen bir finans hizmetleri sağlayıcısı olan Stater şirketinde bir pozisyon aldı. Burada ticâret ve ICT’nin kesiştiği noktada çalıştı. Faber çocuklarını büyüttükten sonra siyâsete atıldı,

Yaklaşık 50 yaşındayken Wilders’e partisinin halk temsilcisi olmak için başvurdu. 2011 İl Meclisi seçimlerinde Gelderland İl Meclisine seçildi. Ayrıca burada parlamento grup lideri oldu. Aynı yıl 7 Haziran’da, Meclis’e de (Senato) seçilen Faber (çifte göreve izin veriliyor), 10 Haziran 2014 târihinde Birinci Meclis (Senato) PVV partisinin başkanı seçildi. Avrupa Parlamentosu üyeliğine seçilmesi sebebiyle bu târihte grup başkanlığından istifa eden Marcel de Graaff’ın yerine seçildi ve halefi oldu. Faber, Senato’da Göç ve İltica Komitesi / JHA Konseyi’nin başkanıydı.

Gelderland’da Faber, milletvekili Co Verdaas’ın İl Meclisinde hiçbir sonuç doğurmayan ancak daha sonra Rutte 2. kabinesindeki devlet sekreterliğinden istifa etmesine sebep olan harcama talebi davranışını araştırdı.

2015 yılında Faber, PVV partisinin kaç adet İslâmî kurum olduğunu takip ettiği ‘Gelderland’ın İslâmlaşma Haritası raporunu sundu. Toplumda İslâm, câmilerin rolü ve cihatçıların nereden geldiği üzerine bir araştırma yaptırdı. Buna eşlik etmek üzere, direniş çağrısı içeren Gelderland’daki İslâmî İstilayı Durdurun videosunu hazırladı.

2023 parlamento seçimlerinde PVV’nin aday listesinde seçilebilir yedinci sırada yer aldı. 6 Aralık 2023’te Alt Meclis üyeliğine seçildi ve Üst Meclis üyeliği sona erdi.

Faber, 2 Temmuz 2024 târihinde yeni Schoof Kabinesinde İltica ve Göç Bakanı olarak tâyin edildi. Bu bakanlık, söz konusu kabine göreve başladığında kurulmuştur; daha önce bu politika alanı Adâlet ve Güvenlik Bakanlığı’na bağlıydı.

Faber’e göre İslâmiyet kınanması gereken bir ideolojidir. Eğer bunu durdurmazsak, her şeyimizi kaybedeceğiz; özgürlüğümüzü ve demokrasimizi. Kadınlar için, eşcinseller için, aslında herkes için, bütün inançsızlar için bir kâbus.’

Hollanda’da daha az Faslı olacağına dâir düzenleme vaadi etrafında koparılan yaygarayı anlamadı çünkü ‘daha az Faslı’ sloganında yanlış bir şey yoktu. Wilders’e göre 2015’te halk için, daha az İslâm, daha düşük vergiler ve daha fazla sağlık hizmeti için savaşan rüya gibi bir adaydı.

Şubat 2015’te Faber, NRC Handelsblad tarafından yapılan ve PVV partisinin web sitesinin bakımını oğlunun ortağı olduğu bilişim şirketine yaptırdığını ortaya çıkaran bir soruşturmayla ilk defa kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırıldı. Bu işlemin 8.000 avronun üzerinde bir grup parasını (grubu desteklemek maksadıyla) içerdiği ortaya çıktı.

1 Mart 2015 târihinde NPO Radio 1’de liste liderlerinin tartışması sırasında Faber, diğer partilerden gelen baskılara rağmen istifa etmeyi düşünmediğini, ancak faturayı kendisinin ödeyeceğini açıkladı

Faber 2017 yılında Wilders, Markuszower ve diğer bazı kişilerle birlikte Arnhem belediye binası önünde Fas doğumlu Ahmed Marcouch’un belediye başkanı olarak atanmasını ‘Arnhemnistan’a hayır!’ sloganı altında protesto etti. ‘Ülkemizi kaybediyoruz!’ diye de feryat etti.

Wilders’in söyleminde bu, Marcouch’un Arnhem’i bir İslâm şehrine dönüştürmek isteyeceği ve geri alınması gerektiği anlamına geliyordu. Gösteri çağrısında Wilders, Marcouch’u ‘İslâmofaşist’ ‘Omvolking’ kelimesi, Hollanda’da ve genel olarak Avrupa’da oldukça tartışmalı ve hassas bir terimdir. Bu kelime, ‘nüfusun değiştirilmesi’ veya ‘yerine yenisinin konulması’ anlamına gelir ve genellikle aşırı sağ görüşlü gruplar tarafından göçmen karşıtı bir söylemde kullanılır.

Bu kelimenin kullanımı, özellikle resmî veya yüksek profilli yetkililer tarafından kullanıldığında, büyük bir tepki çekebilir çünkü bu söylem, etnik veya kültürel gerilimleri artırabilir ve sosyal uyumu tehdit edebilir. Dolayısıyla, Hollanda İltica ve Göç Bakanı’nın bu terimi kullanması, hem Hollanda’da hem de milletlerarası düzeyde dikkat çekmiş ve tartışmalara yol açmış olabilir.

Çetinoğlu: ‘Vicdansız Sabuha’ lakabını taktığınız Rita Verdonk hakkında neler yazmıştınız?

Karaçay: ‘Vicdansız Sabuha hem eski bir solcu ve hem de gardiyanmış !
Daha önce Hollanda Millî İstihbarat Teşkilâtı’nın bir dâiresinde müdürlük yaptığını yazdığım Verdonk’un, daha nice mârifetleri varmış.’

Çetinoğlu: Neler meselâ?

Karaçay: Bayan Verdonk ile röportaj yapan, feministlerin dergisi Opzij’in ocak ayındaki bir yayınını bulduk. Bu yayına baktığımız zaman, şimdiki katı kuralcı Verdonk’u çok daha iyi tanıyacağız.

Verdonk için katı kuralcı dediğimiz için korkmuştum. Acaba bunu hakaret addedip bizi mahkemeye verir mi?’ diye korkmuştum. Opzij’deki röportajı okuyunca bu korkumuz kayboldu. Zira bu röportajda Verdonk için Yüreği nasırlaşmış deniliyordu.

Verdonk için gardiyan dedim ama, aslında bayan Verdonk bir hapishanede müdür yardımcılığı yapmış.

Verdonk çocukluğundan bu yana hep erkek gibi davranmış. Gelecekteki ideali sorulduğu zaman, ‘Dünyâya bir daha gelirsem, erkek olarak gelmek isterim’ diyen Verdonk şöyle devam etmiş: Kız olduğum için, gecenin belli bir saatinde evime dönmem lazımdı. Diskoya gittiğim zaman, dansa kaldırılmak için hep bir erkek beklerdim. Ama erkek olsaydım ne böyle bir ihtiyacım olurdu ve ne de eve dönme saati mecbûriyeti…’

Rita Verdonk, bir sigortacı ve emlakçının kızı olarak büyüdü.
İyi bir solcuydu. Kapıda duran Mercedes’i reddedecek kadar solcuydu. PSP (Pasifist Sosyalist Parti)’nin üyesiydi.
Gençlik çağında bir gıda marketinde kasiyerlik yapmış. İyi bir eğitim gördükten sonar 28 yaşındayken Scheveningen Hapisanesinde Müdür Yardımcılığı görevine getirilmiş.
Daha sonra Hollanda Millî İstihbarat Teşkilâtı’nda bir bölümün başkanı olmuş.

Röportajda belirtildiğine göre, bu görevlerde karşılaştığı durumlar sebebiyle yüreği nasırlaşmış.
Dünyâya bir daha gelirse erkek olma ideali taşıyan Verdonk’un şimdiki ideali ise, entegrasyonu sağlamak ve Hollanda’yı yabancı kültürlerin etkisinden kurtarmak.”

Çetinoğlu: Bir zamanların sol ideolojisine sâhip Rita Verdonk, sonradan nasıl sağcı olmuş? Bir zamanlar yabancılara toz kondurmayan ve yabancılara sâhip çıkan PSP Partisi üyesi olan Verdonk, nasıl olmuş da sonradan sağcı VVD Partisi’nin üyesi olmuş?
Erkek olmak, dansa kaldırılmayı beklememek ve eve istediği saatte gitmeyi istemekle, solculuktan sağcılığa geçmenin bir bağı var mı acaba?

Karaçay: Bence olmamalı ama bu anlaşılmaz değişimi çözmek için psikologlara, sosyologlara sormak gerekecek.

Hollanda’ya âile birleşimi yoluyla gelecek olanlar Hollandaca kurslarına katılmak ve diğer kuralları öğrenmek mecbûriyetinde olacaklar.

Türkiye-Avrupa Birliği arasında imzalanan Ortaklık Konseyi Kararı sebebiyle 10 yıl önce iptal edilen uyum şartı, Belediyelere verilen bir yetki ile yeniden uygulanacaktı. O zaman bu konuda da bir yorum yayınlamıştım.”

Çetinoğlu: Yazınızda neler vardı?

Karaçay: Hollanda’da, Rita Verdonk’un Uyum Bakanı olduğu sırada konulmuş olan Hollanda’ya Uyum Yasası, Türkiye’den âile birleşimi kanalıyla gelecek olan insanlarımız için büyük bir engel teşkil ediyordu. İnsanların, Hollanda’ya gelmeden önce Hollanda dilini ve târihini bilme mecbûriyeti koyan o kanunun yürürlükten kalkması için, Hollanda’daki bütün sivil toplum kuruluşları ile el ele verdik.

Benim, Vicdansız Sabuha olarak tanımladığım Bakan Verdonk, hükümet değişikliğinden sonra gidince çok sevinmiştik.

Verdonk’un ayrılmasından sonra yerine atanan Uyum Bakanı Ela Vogelaar umudumuz olmuştu. Ne var ki, Verdonk’un politikasını aynen devam ettiren Vogelaar’a basın toplantısında, ‘Verdonk’tan sonra siz umudumuz olmuştunuz. Ama görüyoruz ki, siz de Verdonk ile aynı görüşü savunuyorsunuz. Bana göre siz de Verdonk’un klonlanmış hâlisiniz’ demiştim.

Daha sonra, başta Türkler İçin Danışma Kurulu (İOT) olmak üzere, Türk Sivil Toplum Kuruluşları ile birlikte yaptığımız mücâdeleler meyvesini vermiş ve 10 yıl önce bu yasa yürürlükten kaldırılmıştı.

Gerekçemiz, ‘Türkiye-Avrupa Birliği arasında imzalanan Ortaklık Konseyi Kararı’ idi. Yâni, Avrupa Birliği ülkeleri, Türklere karşı böyle bir şart koyamazlardı.

Âile birleşimi kanalıyla Hollanda’ya gelecek olanlara derin bir nefes aldıran, 10 yıl önce kaldırılmış olan kanun, şimdi Belediyelere verilen bir hak sebebiyle yeniden uygulanmaya başlanacak.

Çetinoğlu: Ve bu röportajın son sorusu:

1995 yılında Sırp askerî güçleri sistematik olarak yürüttükleri katliamlarla 5 gün içinde 8372 Müslüman Boşnak katledildi. Bu katliam, bölgede sorumlu Hollandalı askerlerin göz yummasıyla gerçekleştirildi.
Aliya İzzetbegoviç, olayla alâkalı olarak: ‘Savaşta büyük zulme uğradınız! Zâlimleri affedip etmemekte serbestsiniz. Fakat soykırımı unutmayın! Unutulan soykırım tekrarlanır’ demişti.
Hollanda yönetimi katliama göz yumanları cezâlandırdı mı, en azından sorguladı mı?

Karaçay: Hollanda Başbakanı Rutte, Srebrenitsa’da 1995 yılında meydana gelen katliama seyirci kalan askerleri için özür dilemedi ama üzüntülerini belirtti.

Kaldı ki tüm dünya iyi biliyor ki, o zaman Birleşmiş Milletler Gücü olarak orada bulunan Hollandalı askerlere komuta eden Karremans adlı korkağın kaygısızlığı o katliama neden olmuştu.
Rutte’nin açıklaması Hollanda’nın Dışişleri eski Bakanı Maxima Verhagen’in aynı başlıklı beyanatını hatırlattı bana.

Maxima Verhagen, Hollandalılar’ın 1947 yılında Endonezya’nın Rawa Gede köyünde işledikleri kitle katliamı için de özür dilememiş ve sadece üzüntülerini belirtmişti.

Şimdi de günümüzün Başbakanı Mark Rutte, ‘Özür için o günkü Hollanda hükümeti sorumludur’ demiş olan Verhagen gibi topu başkalarına atıyor gibi…

Hollanda’nın özür dilememesinin arkasında yatan sebebi biliyoruz. Özür dilemek, suçu kabul etmek demektir. Böyle olunca da, bu özürün ardından milyarlarca tazminat ve belki de toprak parçası kaybı olur.

Çetinoğlu: Teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar ve başarılarınızın devamını diliyorum.

İLHAN KARAÇAY: Gazeteci yazar. 1942’de Mersin’de doğdu. Ailece işlettikleri Pompeipolis motel, plaj ve Kampingde çalışırken, tesislerine gelen Yunanlı kaptanın Çin’e gideceğini öğrenmesiyle hayatı değişti. Gazetecilik mesleğine sevdalı Karaçay, üç arkadaşıyla birlikte gemiye işçi olarak girmeyi başardı. 1967 Haziran’ında başlayan yolculuğun Karaçay için amacı, Çin’de yaşanan Kültür İhtilali’ni dünyâya duyuran gazeteci olmaktı. Şangay’da Kültür İhtilali’ni ve etkilerini haberleştirdi. Hollanda’ya yerleşerek; Hürriyet ve TRT’nin muhabirliğini yaptı. Hollanda Yayın Kurumu NOS Televizyonu’nda Türkler için Pasaport adlı programı hazırlayıp sundu. 28 Mart 1998’de Nezih Demirkent’in sâhibi olduğu Dünya Gazetesi’nin Hollanda ve Belçika yayın hakkını alarak, Haftalık olarak yayınlanan ‘Dünya Avrupa‘nın yayını başlattı. Mersin Turizm Platformu’nun Avrupa’daki ilk gönüllü üyesi oldu. Karaçay, 2013 Akdeniz Oyunları’nın Avrupa’da tanıtılması için gönüllü üyelerin aktif rol üstlenmesi ve Oyunların Avrupa Basınında daha fazla yer alması için Turizm Platformuyla birlikte çalışmalara başladı. Hâlen Hollanda’da yaşayan İlhan Karaçay’ın 2018’de Hollandaca bir kitabı yayımlanmıştır.

Abdullah İbn-i Mübârek et-Türkî

Abdullah İbn-i Mübârek(736 Merv-797 Bağdâd-Hît) Tebe-i tâbiî’nin büyüklerinden Türk asıllıdır. 

Diyor ki ‘’Nefsini bilen Rabbini bilir’’ Hâdis-î Şerif’inin sırrına eren nefsini sokakta gördüğü köpekten aşağı bilir.

“Varlığın mahiyetini bilmeyenlere ve diğer canlıları hakir görenlere, onları itham edenlere (Bozkurt, Köpek, kedi vd) ithaf edilir. ”

Şol Musa’ya yoldaş olan İt* benim

Yar Âli’ye Düldül olan At benim

Yeşil ottan ineklerde süt benim

Bizi candan canı bizden ayırma

Deve oldum nice çöller gezerim

Yanış oldum nice eller bezerim

Tarla oldum nice beller sezerim

Bizi candan canı bizden ayırma

Kâh yılanım kâhî sıçan olmuşum

Kadehlerde şerbet olmuş dolmuşum

Buğday olup beti benzi solmuşum

Bizi candan canı bizden ayırma

Çiçek oldum bayırlarda açıldım

Böcek oldum çayırlarda saçıldım

Nacak oldum kaçıldım da kaçıldım

Bizi candan canı bizden ayırma

Tüm kainat zerrelerde eklidir

Tefekkürün sırrı küll-ü aklidir

‘’ Ve nahnü akrebü**’’ kulda saklıdır

Bizi candan canı bizden ayırma

Tüm varlığın mayası Hak bil bunu

Bir’i iki gören çapak sil bunu

Sende özden birliğe gel bul bunu

Bizi candan canı bizden ayırma

Hilmi ÖZDEN

(2023 Bağımsız T.C. Cumhurbaşkanı Adayı)

*Hz. Musa(a. s) Cenab-Hakk’a(c. c) münacatta bulunur:’’Ya Rabbi! Bütün kavmim senin birliğine iman ediyor. Senden niyazım şu ki; hepsini affına layık görüp, ednâ(aşağı) ve âlasını (yüce) bağışlamandır. ’’Allahü Teâlâ (c. c) Hz Musa’ya ‘’Dua’nı kabul edeceğim fakat bana şu ednâ dediğin aşağılık kullarımdan birisini getir de hepsinin günahlarını affedeyim’’ buyurdu. Bu hitabı işiten Hz. Musa(a. s) bir deri bir kemik kalmış uyuz bir köpeğe rastladı. Mahlûkatın en ednâ’sı olsa olsa budur diyerek uyuz köpeğin boynuna bir ip takıp Allahü Teâlâ’nın(c. c) huzuruna götürmeye kalktı.  O esnada köpek Allahü Teâlâ’nın(c. c) kudreti ile konuşmaya başladı. ’’Ey Allah’ın Nebisi! Beni nereye götürüyorsun?’’ ‘’ Aman bunu yapmayasın. ’’ Eğer beni boynumda iple sürükleyerek götürürsen ben ilahi huzurda yücelirim. Ancak senin bu hareketin zillete sebeb olur.  Allahü Teâlâ(c. c) bu emrinden kastı seni imtihan etmektir.  Sana öğüdüm olsun ki daima alçakgönüllü ol.  Hiç kimseyi hor görme.  Allahü Teâlâ(c. c) kullarının hor görülmesini istemez. Dünya ehli hangi mahlûka kıymet vermezse o Allahü Teâlâ(c. c) nezdinde yücelir. ’’ Hz Musa(a. s) bunları dinleyince gözleri yaşla doldu ve şöyle dedi’’ Ey hayvancağız! Bilmeyerek sana eziyet ettim. Hatamı da anladım. Şu hikmete bak ki,  Mevla(c. c) beni ikaz için bir köpeği dile getirdi.  Şimdi O’nun huzuruna hangi yüzle çıkacağımı bilemiyorum. ’’ O zaman köpek şu cevabı verdi.

‘’Ey Allah’ın Nebisi! İzzet ve saadet şişesini yere çal.  Alçakgönüllülüğü şiar edin. Şu öğüdüm de derdine derman olsun İpi kendi boğazına tak ve ‘’Kendimden daha aşağısını bulamadım’’ diyerek Mevla’nın huzuruna çık. Umulur ki affolunursun’’ Hz Musa(a. s) bu öğüde kulak verip söyleninleri aynen yaptı.  Allahü Teâlâ(c. c):’’ Hani bana en ednâ kulumu getirecektin deyince Hz Musa(a. s) cevaben:’’Ya Rabbi! Her şey sana malumdur. Aradım, Taradım, benden ednâsını bulamadım. Bu sebeble kendi nefsimi sana getirdim’’dedi.  Allahü Teâlâ(c. c):’’Ya Musa! Eğer o köpeği bu iple şu şekilde huzuruma çıkarsaydın, Seni nebiler defterinden silerdim. Fakat dilediğin özür sebebi ile seni affettim’’ buyurdu.

**”Yemin olsun ki, insanı biz yarattık.  Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz.  Biz ona şah damarından daha yakınız”. (Kaf Sûresi, 16. ayet)

Şimdiye Kadar Neden Yapmadınız?

Cumhurbaşkanı kabinesi işlerin daha iyiye gitmesi için bir takım yeni düzenlemeler yapıyor veya yapma niyetini açıklıyor. Son dönemde dikkatimi çeken bir kaçını hatırlatmak istiyorum:

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı almak isteyen yabancılar için yeni güvenlik düzenlemeleri yürürlüğe girdi. Yapılan yeni düzenlemeye göre Emniyet ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) onayı ile Interpol doğrulaması olmadan yabancılara vatandaşlık verilmeyecek.

Ayrıca Gazeteci Saygı Öztürk’ün verdiği bilgiye göre “Önceki İçişleri Bakanlığı döneminde bazı suç örgütlerinin önde gelen isimlerine sahte belgelerle vatandaşlık kazandırılmış!”

“Ali Yerlikaya döneminde sahte belgelerle vatandaşlığın önünü kesmek için bazı düzenlemeler yapıldı. Örneğin vatandaşlığa geçmek isteyen kişilerin başvurularını bizzat kendilerinin yapması gerekiyor. Başvuru sırasında parmak izi alınıyor. Böylece, sahte kimlikli kişinin sahte evrakla ya da başkasının kimliğiyle vatandaşlığa alınması önleniyor. Daha önce sahte belgeler kullanılarak vatandaşlığa alınanlar, vatandaşlıktan çıkarılıyor ve sınır dışı ediliyor.”

****

Bugüne kadar bu basit önlemler alınmadığı için neler olmuş?

Uyuşturucu kaçakçılarını, organize suç örgütü liderlerini Türk vatandaşlığına almışız. Uluslararası düzeyde hakkında yakalama ve tevkif müzekkeresi niteliğinde olan ‘Kırmızı Bülten’le İnterpol tarafından arananları vatandaşlığa almışız.

Bu olanlara bakıp aklımıza gelen iki soruyu bizim yerimize Saygı Öztürk soruyor:

“Bu kişilerin vatandaşlığa alınması olayında ne kadar para döndü?”

“Uyuşturucu satışı ve kullanımıyla zamanında etkili mücadele edilmemesi ülkemizi uyuşturucu bataklığına çevirmiş durumda. Bir ülkenin İçişleri Bakanı, uyuşturucu baronu ya da organize suç örgütü lideri olduğu öne sürülen kişilerle bayrağımız önünde fotoğraflar çektirirse hangi polis, hangi jandarma onların üzerine gitme cesareti gösterebilir?”

Türkiye’nin gri listeye girmesi, dışarıdan yatırımcı gelmemesi ve dünyanın en yüksek faizleriyle sadece sıcak para girişi olmasında da bu alandaki yanlışlıklar ve eksikliklerimizin eseri idi. İçişleri Bakanlığı’na atanan Ali Yerlikaya’nın, organize suç örgütleri ve uyuşturucu kaçakçılarıyla başlattığı mücadele ve alınan bu tür önlemler sayesinde gri listeden çıkarıldık.

Peki, şimdiye kadar bu temel görevler neden yapılmadı, bu önlemler neden alınmadı?

****************************

Vergi Ödemeyen Zenginler

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Aylık harcamaları 5 milyon TL’nin üzerinde olup hiç gelir beyan etmeyen kişileri gerçek kazançlarını vergilendirmek üzere denetim kapsamına alıyoruz.” dedi.

Aylık kazanç olarak 5 milyon TL ve üzeri (yani 152 bin dolar) dünyanın her yerinde çok yüksek bir gelirdir. Aklı başında devletler böyle kazançların vergisini çatır çatır alır.

Bakan Şimşek’in bu beyanı aslında bir İTİRAF. Bundan önce böyle kazançların denetlenmediği/ vergilendirilmediği anlamına geliyor.

“Vergide adaletin sağlanamadığı ve kayıt dışılığın azaltılamadığı”, “Vergi kayıp ve kaçağına sebebiyet vererek haksız kazanç sağlayanların ve haksız rekabet oluşturanların takipçisi” olunmadığı itiraf ediliyor.

Mesela Kamu- Özel İşbirliği (KÖİ) ile devlete milyarlık işler yapan 44 şirketten 37’si 2023’te matrah beyan etmemiş yani zarar gösterip vergi vermemiş.

Ayrıca, CHP Genel Başkanı Özgür Özel açıkladı: “2023 yılında yandaş müteahhitlerin 660 Milyar TL kesinleşmiş vergi borcu silindi.”

Hemen hatırlatalım geçen ay çıkarılan ve dar gelirli vatandaşın ümüğünü sıkan vergi paketinden beklenen gelir 226 Milyar TL olarak açıklandı.

Devlet “vergide adaleti sağlamak ve kayıt dışılığı azaltmak” görevini yapmadığı için ne oldu?

2016’da “yeter ki para gelsin, kaynağını sormayacağız” diye “varlık barışı” yasası çıkardılar. Bu işlemi 5 defa daha yaptılar. Vergisiz ve kara parayı teşvik eden bu düzenlemeler gri listeye girmemizde etkili oldu.

Vergi yükü, doğrudan ve dolaylı vergilerle, vatandaşın omzuna yüklendi.

En tepedeki çok zengin kesim servetlerine servet katarken, orta tabaka eridi ve en düşük gelirli kesimle birlikte derin yoksullaşmanın kucağına düştü.

Bu kadar ağır sonuçları olacağını bilmemeleri mümkün değildi.

Peki şimdiye kadar bu görev neden yapılmadı, bu önlemler neden alınmadı?

****************************

Belediyelerin Borcu

Belediyelerimiz ve birçok resmi kurum SGK primi, vergi gibi devlete olan borçlarını ödemez. Çünkü bu paraları kullanarak, yapacağı yatırım ve hizmetleri çoğaltmak ve başarılı görünmek isterler.

Bu yüzden 2013’te “VATANDAŞ BELEDİYENİN BORÇLUSUNU SEVER” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımdan kısa bir alıntı yapalım:

Belediyenin kamuya borçlu olması iki anlama gelir. Eğer bu borç iktidarda olan partiye mensup bir belediyede ise; gün gelir borcun önemli bir kısmı veya faizleri silinir. Bu şekilde o ilin/ ilçenin belediyesince yapılan harcamalar Türkiye vatandaşları üzerine dağıtılır. Yani ülkenin bütün vatandaşları o belediye için çalışmış olur. Diğer illerin hakkı alınmış olur. Borç silinemiyor ise tahsili konusunda Belediye sıkıştırılmaz. Borçlar birikerek ötelenir.

Belediye iktidar partisinden değilse; Böyle büyük borçlanmaya izin verilmez, önceki dönemlerden gelen borçların bile tahsili için merkezi yönetim belediyeyi sıkıştırır. Belediyenin hizmet imkânları sınırlanır.

İktidar partisi belediyeleri büyük bütçeler ile gösterişli yatırımlar yaparken, muhalefet partilerinden seçilmiş belediye başkanları geçmiş borçları ödemek ve daraltılmış bütçeleri ile hizmet götürmek için adeta cambazlık yaparlar.

Böylece muhalefet partilerinin seçildiği belediye sınırlarında yaşayan halkın hakkı, iktidar partisinden seçilen belediyelere aktarılmaktadır.

Bu şüphesiz adaletsizliktir. Ahlaka ve hakkaniyete aykırıdır.

****

22 yıldır AKP hükümetlerinin “belediye borçları” konusunda politikası böyle idi. Ama şimdi AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan “Belediyelerin borçlarıyla ilgili Hazine ve Maliye Bakanlığımız kaynağında bu borçların tahsiline başlayacaktır. Öyle 25 kuruşa simit yok” dedi.

Yani borçlu belediyelerin adaletsiz, ahlaka ve hakkaniyete aykırı bir avantaj elde etmesini durduracaklarını söylemiş oldu. Tabii AKP’li belediyelerin de borçları tahsil edilecekse…

Peki, şimdiye kadar bu adaletsizliğe neden göz yumuldu ve bu önlemler neden alınmadı?

Belediyelerin çoğunluğu CHP’ye geçmeseydi “borcunuzu ödeyin” denecek miydi? “25 kuruşa simit olmadığı” yeni mi öğrenildi?

Üstelik de muhalefete geçen belediyelerde borçların çoğunun önceki AKP’li Belediye Başkanlarının eseri olduğu biliniyorken, “bu yapılan ahlaka ve hakkaniyete uygundur” denebilir mi?

Tatar Târihi (İdil Bulgarları, Moğollar, Altın Orda, Hanlıklar)

Rusya Federasyonu’nun Ulyanovsk iline bağlı Filippovka köyünde dünyaya, Liseyi bitirdikten sonra da 1995 yılında da Türkiye’ye gelen İlyas Kemaloğlu, çalışmalarının merkezine; Altın Orda Hanlığı ile Rusya Federasyonu’na bağlı Kırım, Kazan ve diğer hanlıkların târihini yerleştirmiştir.

Çarlık dönemindeki adı Simbirsk olan Ulyanovsk Lenin’in doğum yeridir.  Ruslar tarafından ‘Volga’, Türk târihinde ise ‘İdil’ olarak anılan nehir kıyısındaki şehir, 2002 sayımına göre 636.000 nüfusa sâhiptir, Moskova’nın 900 kilometre doğusundadır.  Bölge, 9. yüz yıldan 13. yüz yıla kadar İdil Bulgar Türklerinin yönetimi altında idi.

İdil Bulgar Türklerinin bir kısmı, günümüzdeki Bulgaristan topraklarına, bir kısmı da günümüzde Kazan Türklerinin yaşadığı Kazan Muhtar Cumhuriyetine yerleşti. Bulgaristan’a yerleşenler, önce dillerini sonra da dinlerini unutarak Slavlaştı. Tataristan’a yerleşen Türkler; Şahâbeddin Mervanî (1818-1889), Alimcan Barudî (1857-1921),  Rızaeddin Fahreddin (1859-1936), Mûsa Cârullah (1875-1949) gibi âlimlerin çalışmaları sebebiyle, sâdece Kazan Türklerinin değil, Rus Çarlığı ve Sovyetler Birliği’nin ağır baskıları altındaki bütün Türklerin dinlerini ve milliyetlerini korumalarında tesirleri oldu. Bu isimlere; Gaspıralı İsmâil (1851-1914), Yusuf Akçura ( 1876-1935) ve Zeki Velîdî Togan (1890-1970) isimlerini eklemek, kadirşinaslığın gereğidir.       

Yukarıda isimleri geçen zevâtın hayrü’l halefi olan İlyas Kemaloğlu; telif ettiği eserlerle günümüz insanlarını bilgilendiriyor, târihî geçmişimizle bağlarımızı diri tutmaya çalışıyor. Onun eserlerini titizlikle ve en mükemmel şekliye yayınlayıp okuyucuya sunan Ötüken Neşriyat kadrosu da tebrik ve teşekkürlerimizi hak ediyor.

Eserde, daha önce değişik gazete ve dergilerde yayınlanan bölümlerin başlıkları:

*Tatarların Menşeine Dair: (13-20); *İlk Müslüman Türk Devleti / İdil Bulgarları: (21-37); *Büyük Moğol İmparatorluğu: (39-78); *Altın Orda Devleti: (79-17); *Altın Orda’nın Rusya’ya Etkileri: (129-147); *Altın Orda-Osmanlı Münasebetlerine Dair Bazı Notlar: (149-158); *Altın Orda Hanlığında Hanedan Kadınları: (159-170): *İstanbul’daki Moğolların Aziz Meryem Kilisesi: (171-179); *Süyün Bike: Tatarların Son Hanbikesi: (181-197); *Rus Diplomat Novosiltsev’in Raporuna Göre Osmanlının Astarhan Seferi: (199-208): *Rusya’daki İlk Türkçe-Tatarca Matbu Eser / Birinci. Petro’nun Bildirgesi 1722; (209-218); *İdil-Ural’dan Türk Göçü: (219-238); !Mustafa Kemal Atatürk ve Tatar Aydınları: (239-244); *Türk Dünyasının İlim ve Kültür Merkezi: Kazan: (245-263); *İdil-Ural Türklerinde Sabantuy: (265-271); *Türkiye’de Altın Orda Araştırmalarının Târihi (1923-2023): (273-304).

Eserin son sayfalarında; Bibliyografya: (305-335); *Dizin: (337-352); *Kuşa kâğıda basılı renkli fotoğraf galerisi: (353-394) yer alıyor.

Eserin birinci makalesi olan ‘Tatarların Menşeine Dâir’ başlıklı yazının özeti:

Tatarların menşei meselesi, eskiden beri târihçilerin ve târih meraklılarının dikkatini çeken konulardan biri olmuştur. Ancak târihçiler ortak bir görüşe varamadıkları gibi, bu konu farklı tartışmalara da yol açmıştır.

Tatar adının başlangıçta Moğollar için kullanıldığı görüşü hâkimdir. Hâlbuki bundan çok ön¬cesinde Türk boyları arasında da Tatar adlı boyun olduğu kaynaklarca ispatlanmıştır. Bu kaynakların başında Orhon yazıtları gelmektedir.

Kültigin Kitabesi’nde  Otuz Tatarların adı, Dokuz-Oğuz ve Uygurlar ile beraber zikredilir:

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, bu sıralamaya dayanarak Otuz Tatarların bugünkü Moğolistan’da bulunmaları gerektiğini ve Göktürklere bağlı yaşadıklarını yazmaktadır. Göktürk Devleti’nin yıkılıp târihî Türk yurdunda Uygur Devleti kurulunca Tatarlar, Uygurlara bağlı yaşadılar.

Moğol kökenli Tatarların adlarını duyurduğu dönemden çok (öncesinde, 1071-74 yılları arasında Kaşgarlı Mahmudün kaleme aldığı Divan-ı Lûgat-it-Türk’te bir Türk boyu olarak nitelendirilen Tatarlar, şu şekilde zikredilmektedirler:

Rûm ülkesine en yakınından başlayarak hem kâfirleri hem de Müslümanları belli bir tertip içinde Doğuya doğru sıraladım. Önce Beçenek gelir, sonra Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay (Kayı), Yabaku, Tatar, Kırkız (Kırgız) gelir. En sonuncusu Çin’e yakın olanıdır.

Bu bilgi de Tatarların hem yaşadıkları coğrafyaya hem de Türk kökenli olduklarına dair .diğer bilgileri doğrulamaktadır.

Moğol kökenli Tatar kabilesi ise yukarıda da belirtildiği gibi Çengiz’in târih sahnesine çıkıp bölgedeki kabileleri kendi etrafında toplamaya başlamasıyla meşhur oldu, özellikle de Çengiz’in babası Yesugai’yi zehirleyerek Çengiz’in nefretini kazandı. Ancak daha sonra bilindiği gibi Tatarlar dâhil olmak üzere bütün Moğol kavimleri, Çengiz tarafından tek çatı altında birleştirildi. Moğol Tatarlar, çok kalabalık ve cesur bir kabileydi. Bunun üzerine birçok Moğol kabilesi, yabancılarla münasebetlerinde ancak dar bir çerçevede bilinen kabile ve klan adlarını kullanmayarak, kendilerine ‘Tatar’ diyorlardı. İşin ilgi çeken tarafı bundan sonra Moğollar arasında ‘Tatar’ boy adına pek rastlanmamasına rağmen yabancılar Moğollar için ‘Tatar’ adını kullanmaya devam etti.

Arap ve Ermeni târihçileri de bu tâbiri Moğollar için kullandı. Rus araştırmacılar Moğol-Tatar tâbirini birlikte kullandı ve kullanmaya da devam etmektedirler. Yine Memlûk müverrihleri Timur’u, Gürcü müverrihleri de Karakoyunlular ile Akkoyunluları, Tatarlar olarak adlandırdı. Görüldüğü gibi bu târihlerde ‘Tatar’ adı artık yalnızca çeşitli Türk boylarını ifade etmek için kullanıldı.

Çok geçmeden ise Türk kökenli yeni bir halk daha “Tatar” olarak adlandırılmaya başlandı. Bilindiği gibi Moğolların ele geçirdiği Deşt-i Kıpçak’ta Altın Orda Devleti kuruldu (1242). Ele geçirilen bölgedeki nüfusun çoğunu Kıpçaklar oluşturduğu için bu bölgeye Deşt-i Kıptık, yâni ‘Kıpçak Bozkırı’ adı verildi. Âileleri ve bütün malları, özellikle hayvanları ile beraber Cuci Ulusu’na gelen Moğolların sayısı azdı. Bu durum karşısında da ele geçirilen memleketlerin (Kıpçak Bozkırlarının) Moğollaşmasından söz etmek mümkün değildir. Buradaki esas kitleyi Kapçakların oluşturduğunu Arap târihçisi el-Ömerî şu şekilde anlatmaktadır:

Altın Orda eskiden Kıpçaklarm yurdu idi. Lâkin, Tatarlar (yâni Moğollar) tarafından işgal edilince, Kıpçaklar onlara tâbi oldular. Sonra (Tatarlar) onlarla (Kıpçaklarla) karıştılar ve akraba oldular. Toprak, onların (Tatarların) tabiat ve soylarına galip geldi. Tatarlar tamamen Kıpçaklaştılar.

Kıpçaklarm dışında Altın Orda topraklarında İdil Bulgarlarıyla diğer Türk kökenli halklar yaşıyordu. Özbek Han’ın İslamiyet’i devletin resmî dini olarak kabul etmesiyle birlikte bölgedeki Türkler, Müslüman oldular. Altın Orda ve mirasçı hanlıklar döneminde ayrıca bölgedeki etnik süreçler de tamamlandı ve Altın Orda’nın nüfusu için Tatar adı kullanılmaya başlandı. Buradaki Tatarların (Kazan, Kırım, Astarhan, Sibirya vs) Kıpçak-Bulgar-Hazar menşeli bir halk olduğunu, ‘Tatar’ tabirinin ise aynen Altın Orda tâbirinin olduğu gibi Moğol devrinden sonra Ruslar tarafından verildiğini söylemek gerekmektedir.

Yine şunu belirtelim ki, Çarlık Rusya’sında Ruslar ele geçirdikleri’bütün Türkleri, ‘Tatar’ olarak adlandırdı. Ancak Ruslar bu dönemde bu adı hiçbir zaman ‘Moğol’ mânâsında kullanmadı. Diğer taraftan Rus siyâset ve ilim adamları, bunlara ‘Tatar’ demekle birlikte, Türk menşeli oldukları da inkâr edilemediğinden, Türkiye Türklerinden ayrı tutmak için Türkiye Türkleri için ‘Türk’, tâbirlerini kullandılar. Sovyet devrinde ise, ‘Tatar’ sözünün söz konusu geniş kullanımına son verildi, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek vb. milletler oluşturuldu. Bu Türk boyları için ayrı ayrı alfabeler ve yazı dilleri geliştirildi. Tatar tâbiri ise ancak Kazanlılar ile Kırımlılar için kullanılmaya devam edildi.

Prof. Dr. İLYAS KEMALOĞLU: 200l’de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Târih Bölümünden mezun oldu. 2003’te aynı üniversitenin Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde ‘Altın Orda-İlhanlı Münâsebetleri’ adlı yüksek lisans tezini, 1308’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde ‘Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi’ başlıklı doktora tezini savundu. 2012’de doçent, 2017’de Profesör oldu. Rusça, İngilizce, Farsça ve çeşitli Slav ve Türk lehçelerini bilen Kemaloğlu, 2004-2008 yılları arasında Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezinde, 2009-2012 yılları arasında Türk Târih Kurumu’nda, 2012-2020’de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Târih Bölümünde görev yaptı. 2020’den îtibâren Marmara Üniversitesi Târih Bölümünde öğretim üyesidir. 2013-2021 yıllarında Türk Târih Kurumu İlim Kurulu üyesiydi. Çalışmalarının büyük bir kısmı, Altın Orda, Tatar hanlıkları, Rusya târihi, Türk-Rus münâsebetleri ve günümüz Avrasya Coğrafyasındaki güncel gelişmeler ile ilgilidir. Telif çalışmalarının yanı sıra Altın Orda Devletinin ana kaynakları, Osmanlıda görev yapan Rus diplomatlarının raporları, Osmanlı Devletine dâir târihî Rus haritaları ve Ermeni meselesine dair Rusça arşiv belgelerini Türkçeye kazandırdı. Telif, çeviri ve editörlük olmak üzere kırktan Fazl kitap çalışması yayımlandı. Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi (Ötüken Neşriyat, 2009) adlı kitabı, 201l’de Türk Târih Kurumu Teşvik Ödülüne, 2019’da ise İlim Yayma Sosyal İlimler Ödülü’ne lâyık görüldü. Yazarın Ötüken Neşriyat’tan çıkan diğer kitapları: Altın Orda ve Rusya: Rusya Üzerindeki Türk-Tatar Etkisi, 1. Baskı 2009; 2. Baskı 2015; 3. Baskı 2022; 4. Baskı 2023. Avrasya’nın Sekiz Asrı Çengizoğulları, yayına hazırlayan H. Alan – İlyas Kemaloğlu, 1. Baskı 2016; 2. Baskı 2017; 3. Baskı 2020. Ötüken’den Kırım’a Türk Dünyası Kültür Târihi: Yayına Hazırlayan Ahmet Kanlıdere – İlyas Kemaloğlu: 1. Baskı 2020; 2. baskı 2022. G. M. Kurpalidis – Büyük Selçuklu Devleti’nin İdârî, Sosyal ve Ekonomik Târihi: Çeviren İ. Kemaloğlu, redaksiyon S. Kucur, 1. baskı 2007; 2. baskı 2011; 3. baskı 2020. Bağımsız Türk Cumhuriyetleri: Yayına. Hazırlayan. Ahmet Kanlıdere – İlyas Kemaloğlu, 2023. 

DERKENAR:

Tatarlarla İlgili Başka Bir Görüş

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU*

Mongollara 13. Yüzyılda ‘Tatar’ deniliyordu: Arapça bütün çağdaş kaynaklarda, Mongollardan ‘Tatar’ diye söz edilir. Sözgelimi, Arap târihçi İbnul Esir Mongollardan söz ederken dâimâ ‘Tatar’ kelimesini kullanmaktadır: ‘Sonra 617 (Mîlâdî 1220) yılı girdi. Tatarların İslâm ülkelerine çıkışı’, ‘Tatarların Kıpçaklara ve Ruslara yaptıklarının anılması’ (İbnul Esir, El Kâmil fit Târîh, Beyrut 1982, xıı, s. 358, 387). İbn Haldûn da ‘Bu sultân, (Cingiz Hân), Tatarların sultânıdır’ demektedir. Hâzâ’s Sultân Cıngîz Khân huwa Sultânu’t-Tatar (İbn Haldûn, Kitâbul İber, Beyrut 1981, (C: 5, s. 593.) Çok iyi bilindiği gibi Cingiz Han, Mongol  hükümdârıdır. İbn Haldûn da 14. yüzyılda yaşamıştır, (vefâtı, 15. yüzyılın ilk yıllarındadır), o devirde hâkim olan Mongollardan o da ‘Tatar’ diye söz etmektedir, çünkü Mongollar, Cingiz Hân, ‘Mongol’a çevirmeden önce, ‘Tatar’ diye anılıyorlardı. ‘Tatar diye anılan bu kavme Mongol denmesi, Cingiz Hân zamanından sonra olmuştur. Mongol tâbiri Mongolistan ve Orta Asya’da yerleşmiş, fakat Mongol imparatorluğunun batı kısmında hiçbir zaman yaygınlaşmamıştır.’ Mongol kökenli olup bu dili konuşan halklar kendilerine dâimâ açıkça ‘Tatar’ demişlerdir. Cingiz Khân zamânından sonra Mongolistan ve Orta Asya’da bu kelime her bakımdan Mongol’a çevrilmiştir. ‘Mongol’ kelimesi ‘Tatar’ kelimesinin yerine geçmiştir. Mongol imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Cingiz Han, ülkesinde resmî olarak ‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamıştır…’ Mongol imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen kullanıldığı hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Cingiz Han, ülkesinde resmî olarak ‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamaktadır. (Hasan İbrâhim Hasan, Siyâsî-Dînî-Kültürel-Sosyal İslâm Târihi, çev. İsmâil Yiğit,  c. V, s. 162, İstanbul 1986.)

Alangoya’nın iki oğlu vardı: Tatar Han ve Mongol Han. Tatar Han’ın oğlu Sung Han, Mongol Han’ın oğlu İl Han. İl Han’ın oğlu Yesügey Bahadır Han, onun da oğlu Çingis Han. Hâkimiyet, önce Tatar kolunda iken, sonra Mongol koluna geçtiği anlaşılıyor.

Tatar/Mongol ordusu 1237 yılında Moskova’yı zaptetti. Bu orduda kalabalık Kıpçak ve diğer Türk kitleleri de vardı. Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Mongol ordusu, günümüzde ‘Rusya’ denilen bölgeyi on üçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti (Shirin Akiner, Islamic Peoples of the Soviet Union, (London: 1986) p.5 5.). Bu vâkıa, Rusların, Avrupa Rusya’sındaki bütün Türk kökenli Müslümanlara ‘Tatar’ demelerinin sebebidir. Ruslara göre, Avrupa Rusya’sında yaşayan Müslüman Türklerin hepsi, Tatarların (Mongolların) torunlarıdır.

Çingis Han’ın ölümünden sonra oğulları arasında bölüşülen çok geniş alana yayılmış Mongol varlığının batıdaki, Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyindeki kısmının başında Cuci oğlu Batu Han (ö. 1255) vardı, o ölünce, kardeşi Burka Han başa geçti. Burka, bir sûfî vâsıtasıyla Müslüman olmuştu. Adı Bereke(t) olarak değişti.  Gök Ordu: Kök Orda, Arapların Altın Ordu, Rusların Zolotay Orda dedikleri bu devlette, halk, esas itibâriyle, Hunların, Göktürklerin torunları, Bulgar ve Kıpçak Türkleriydi. Hanlar, ileri gelenler, asîlzâdeler, üst düzey yetkililer Mongol (Tatar) idiler. Türk nüfûsunun ezici çoğunluğu etkisiyle, Mongollar da, son Hân Toktamış’ın adının da gösterdiği gibi, Türkleşmişlerdi. Emîr Timur, Litvanya’ya sefer hazırlığı yapmakta olan Toktamış Hân’ı 1396’da yenince, Gök Ordu yıkıldı ve dört Hânlık ortaya çıktı: Kazan, Kırım, Kasım (Sibir) ve Astrahan. Gök Ordu’nun yıkılışı, onun hâkimiyeti altında yaşamakta olan Ruslara fırsat verdi, zamanla, Avrupa devletlerinin de yardımıyla genişlediler ve bu Hânlıkların topraklarını ele geçirdiler.

Tatar’ kelimesi, günümüz Arap araştırmacılar tarafından da ‘Mongol’ yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Mongol istilâlarını gösteren harîtanın yaftası (The Tatar Holocaust) Tatar felâketi, Tatar yağmasıdır.

İsmâil R. Fârûqî and Lois Lamya al Fârûqî, The Cultural Atlas of Islam (New York: McMillan publishing company 1986) p.253.

Cingiz Hân’ın emriyle, ‘Tatar’ yerine ‘Mongol’ kelimesinin kullanılması, o geniş toprakların doğu kısmında gerçekleşti ise de, batı kısmında ‘Tatar’ kelimesinin kullanılması devâm etti. Bu Tatar hâkimiyeti altında yaşayan milletler de Tatar (Mongol) sülâlesinden hânedânların idâresinde oldukları için ‘Tatar’ diye anıldılar. Böylece, ‘Tatar’ kelimesi, zamanla,  Tatar (Mongol) idâresinde yaşayan milletlerin siyâsî adı oldu: Osmanlı Hânedânı idâresinde yaşayan herkesin, ‘Osmanlı’ diye anılması gibi. Yâni, ‘Tatar’ sözü, etnik (kavmî) değil, siyâsî bir anlam ifâde eder oldu.

W. Bathhold, ‘Tatar’ maddesi, Encyclopaedia of Islam, Leiden 1934, IV, s. 101 de, Cingis Han’ın, ‘Tatar’ adını ‘Mongol’a çevirdiğini, Mongol adının, o geniş toprakların doğusunda tuttuğunu, batı kısmında Tatar adının devam ettiğini belirtir.

Türk dünyâsı, bir bütün olarak öğretilmediği için, kendilerini, nesillerden beri ‘Tatar’ olarak bildiklerinden, durumu kavramaları kolay olmuyor. Aynı olayı, gittiğimde Kırım’da yaşadım. Konuşmamın yarısı Anadolu Türkçesi ile yarısı da ‘Tatarca’ denilen kuzey lehçesinde idi. Hepimizin Türk olduğunu anlatmıştım. Kazan Türklerinin Mongollara endişe ile baktığını anlatan, lehçelerindeki ‘Tatar barda khatar bar / Nerede Tatar varsa, tehlike vardır’ deyimini anmıştım. Bu konunun anlaşılması, biraz zaman alacağa benzer.

Eskişehir Türk Ocağında konuşan Kırımlı orta yaşlı bir hanımın konuşmasını internete koymuşlar, orada dinledim. Kadın, bilinçli, büyük bir geçmişin vârisi olduğunun farkında; diyor ki: ‘Menim tilim, Altın Orda tili.’  / Benim dilim, Altın Ordu’ da konuşulan dil.’ Altın Ordu, Mongol kuruluşu idi, Kıpçak Türklerinin çoğunluğundan ötürü Türkleşti, halkın konuştuğu dil de, ‘Tatarca’ denilen kuzey lehçesi idi. Bunun bilincinde olan kuzey Türkü (Kazanlı veya Kırımlı) o geçmişten kopmayı istemiyor olabilir, tabiî, en mühimi, Türk dünyasının çok geniş olduğu, kendilerinin, bu dünyânın bir parçası olduklarını bilmeyişleri. Anadolu lehçesini öğrenip kullanan Kırımlılar var, bâzıları da, bunu assimile olarak görüyor: Rusların, rusçayı dayatması paralelinde anlıyor. Mühim değil; zamanla kendiliğinden çözülecektir. Temaslar bunu sağlar. Ayrıca, anlatılıyor da.

Kendisiyle yaptığım röportajdan alıntıdır. (KOCAELİ AYDINLAR OCAĞI, 07 MAYIS 2023 Pazar)

*Kırım kökenlidir.1939 yılında Eskişehir’de dünyâya geldi. İslâm târihi,  Farsça ve Arapça hocalığı yaptı. Osmanlı Târihi konusunda kitaplar yazdı.

Düşün-Genleşme

 Das Kapital’den sonra Aşkapital

Hâtıraların hatırı çadır fiyatına

Oysa insan bir sûret

Varlığın yansıması

Ve evren derinlikler sarmalı

Bir hakikat helezonyası

Menfaat hükümdarı eyyühen nâs

İştahtan ibaret bir ticaret

Mekân; küllî şey’in garîp

Bir iskelete giydirilmiş hırstan bir libas

Ve bostan korkuluğu akıl

Ki ins kendi cinsinden mustarip

Düşünce duşudur düş

Doğayla dertleşme

Benliğin içini – dışını deşme

Yaşlanmışlık yerine yaşanmışlık

Ve bir anlama adanmışlık

Bir mânâ üzere eğleşme

7 Eylül 2023 – Başiskele Serdar

İnsan Bir Askerdir

      Kardeş olan insanların birbiri üstündeki haklarından biri de, nasihat ve öğüt isteme hakkıdır. Bu hak, tabiî ve çok doğal bir haktır. Çünkü insan, yaratılıştan medenîdir. Yâni birbirine muhtaçtır. Toplu yaşamak zorundadır. Birbirlerinden her konuda yararlanmak en doğal haklarıdır.

     Öyleyse Hakk’ı bilmekte, Hakk’ı bulmakta ve Hakk için neler yapmak gerektiğini öğrenmekte birbirlerine başvurmaktan asla çekinmemeleri gerekir. Üstelik, Hakk’ı öğrenmek hususunda başkalarına muhtaç olmak bizi utandırmamalı. Bunu bir izzeti nefis meselesi yapmamalı. Çünkü öğrenme konusunda, her şeyimizi ayaklar altına almaktan çekinmemeliyiz. Öğrenmenin önemi karşısında, başka her şey değerini kaybeder.

     Nitekim büyük bir âlime sorarlar: “İlminizi neye borçlusunuz?” Hiç çekinmeden cevap verir: “İlmimi der, bilenlerin peşini asla bırakmaz oluşuma borçluyum. İlmimi, onların her türlü nazına katlanmaya borçluyum.” Yâni demek ister ki, ne yaparlarsa yapsınlar, bilginlerin peşinden hiç ayrılmamak lâzım. İlim için, gerekirse haysiyet, şeref ve izzeti ayaklar altına almaktan kat’a çekinmemek icabeder.

     İlim konusunda bütün bunlara katlanmaya, büyükler zaten cevaz vermişler, câiz görmüşler. Bu hususta her türlü eza ve cefa çekmeyi doğru bulmuşlardır. Nitekim: “Hikmet, ilim ve fen mü’minin kaybolmuş malıdır. Nerede, kimde ve ne zaman olursa olsun, onu hemen almalıdır.” meal ve anlamındaki Peygamber buyruğu da, bir bakıma buna işaret ediyor.

    “Nasihat” deyince “Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfurdan.” misâli neler gelmiyor ki akla. Yüce Peygamberimizin: “Din nasihattir, Din nasihattir, Din nasihattir.” diye tekrar tekrar, üzerine basarak Din’in nasihat ve bir öğütten ibaret olduğunu söylemesini hepimiz biliriz.

     Evet “Din nasihattır.” diyoruz. Nasihatten şunu da anlamak istiyoruz: Akla kapı açmak, isteği ve tercihi eline vermek. Veciz ifadesiyle, tehdit değil teklif etmek. Tenkit değil tebliğde bulunmak.

     Başlıkta: “İnsan bir askerdir.” demiştik. Bu öyle bir hüküm ki, yok, yok içinde. “Asker” lâfzı neler çağrıştırmıyor ki insana. Tâlim ve terbiye, atış eğitimi, yatakhane, yemekhane, ordugâh, garnizon, terhis ve tezkere ve saire.

     “Asker” sözcüğünü deşmeye başlarsak; bitip tükenmez bir konu çıkar karşımıza. Sadece, ana hatlarıyla biraz değinelim yeter. Askerde insan; yer içer, yatar kalkar. Bâzan da eğlenir. Ama kimse askere yemek içmek, yatmak kalkmak ve eğlence için gitmemiştir. Bütün bunlar tâlim terbiye ve silâh eğitimi için, ihtiyaç duyulan kısa aralıklardır. Kısaca, gerektiğinde yurt savunmasını yapabilecek kapasitede yetişmek içindir.

     Tıpkı yemek için yaşamadığımız, yaşamak için yediğimiz gibi. Demek ki askerin ordugâhta yemesi içmesi, uyuması; talim için gereken sıhhat ve kuvveti sağlamak içindir. Askerde, asker; akşam yatacağı yeri düşünmez. Ne yeyip içeceğini mes’ele etmez. Çünkü o, devletin işidir. Yersiz olarak bunları düşünüp de, tâlimden geri kalan cezalandırılır.

     Askerliği lâyıkıyla bitirenler oradan ayrıldığına biraz üzülse de, aslında sevinçleri daha çoktur. Çünkü bütün sevdikleri dışarda, ordugâh haricindedir. Onlara kavuşacaklardır. Geride kalanlar da, daha sonra nasılsa tezkere alıp geleceklerdir.

     İşte dünya da, bir ordugâhtır. İnsan da, bu ordugâhta askerdir. Günü gelince tezkere alacak. Ya lâyıkıyla görevini yapmış olmanın sevinciyle, sevdiklerine kavuşacak veya gereken şekilde davranmadığı için, hapse atılacak, sevdiklerinden mahrum bırakılacak. Ta ki askerliğin gereğini yapana kadar. Ancak ondan sonra salıverilecek.

     Evet, insan bir asker olduğun için, askerde kayıt kuyut altında bulunduğu gibi, insanın da, dünyada; Din denen bir çerçeve içinde olması gerektiğini anlıyoruz. Ordugâh nasıl ki, ücret yeri değil, vatana hizmet yeridir. Dünya da, ücret yeri değil, hizmet yeridir. Ordugâh nasıl ki devlete hizmet yeri ise, Dünya da insanın Allah’a kulluk edeceği bir yerdir. Nasıl ki hizmet, tezkere alana kadar. İnsanın da kulluğu, teklif karşısında kalışı, bu dünyadan ayrılana kadardır. Evet asker ordugâhta nasıl ki sadece askerdir. İnsan da dünya ordugâhında sadece kuldur. Kul gibi davranmakla mükelleftir. İbadet yapmakla, emir almak ve emri yerine getirmekle yükümlüdür.

Global Kaos, Küresel Yalan

 “Büyük devlet” olmanın ölçüsü nedir sizce? Savunma gücü olmayanları zapt etmek mi, bir bahane ile kıtalar ötesinde önce kaos çıkarıp, sonra o bölgeyi kuşatmak mı?. “Sizi özgür ülke yapacağız” gibi küresel masal ve martavallarla o ülkenin kaynaklarına çöküp onları sömürmek mi? Ya da, büyük devlet olmak demek; saldırgan silahları satarak kişi başına düşen milli gelirini arttırmak mı? Bunlardan hangisidir büyük devlet olma kriteri?. Kaldı ki bu vasıflar bir devlet yönetimi için sadece “önemli” olabilir, asla “büyük ve değerli” olamaz.

Bir ülke yönetimi düşünün ki; yıllık bütçesini, satacağı silah ve mühimmat gelirine göre planlamış olsun. Potansiyel çatışma bölgeleri için önce istihbarat destekli çatışma ortamı hazırlayıp, kişi başına atılacak patlayıcı ve barut hesabı yapsın. Sonra da o kirli ve kanlı ticaretle halkının sosyal refahı için ne “hadsiz beyanatlar” versin. Hem de harcanan her parada onbinlerce masumun âhı ve gözyaşı olduğunu bile bile. Bu, emperyalizmin acımasız ve tipik özellikleridir. Amacına ulaşmak için; terörizme de her türlü destek veren, uluslararası hukuka uysun-uymasın her yolu mübah sayan, yayılmacı ve saldırgan bir devlet yönetimidir. Yetmezmiş gibi bir de pervasızca “dünya barışına katkı” pozlarında güvenlik toplantıları yaparlar.

Gerçek anlamda büyük devlet olmak, onu yönetmek, ilkeli ve adaletli olmakla, minimum eşitsizliği esas almakla, yurtta ve dünyada barışı tesis etmekle başlar. Kendi halkının sosyal refahı iyi olsun diye mazlum halklara zulmetmez. Bölgesinde haksızlığa uğrayanların yanında olmak, uluslararası haklar gereği onların hukukunu savunmaktır asîl ve büyük devlet olmanın gereği. 

Küresel dünyada artık her şey göz önünde işliyor. Saklayacak hiçbir şey kalmadı. Geçmişte, soğuk savaş dönemindeki düşmanların bugün kimlerle flört ettiğini ve yarın hangi yeni partnerler bulacağı kimseyi şaşırtmıyor. Değişmeyen bir gerçek de var ki, emperyal hedefli devletlerin hiçbir zaman “ilkeleri” yoktur, sadece “çıkarları” vardır. Ayrıca coğrafik bir gerçek de şudur; ne kadar komşunuz varsa o kadar çok sorununuz da var demektir. Bu nedenle okyanus ötesi güçler, hiçbir risk almadan lojistik destek sağladıkları bölgesel güçlerle birlikte vekalet savaşları yapmaya devam etmekteler.  

Mesela Çin Cumhuriyeti ile birlikte Sovyet Federasyonu ABD’nin ezeli rakipleri. Bu blokta kısmen İran da yer almakta. Rusya, Suriye’nin arkasında duruyor. Çünkü seküler Arap baas rejimleri ile geçmişten gelen bir kan uyumu var. ABD yönetimi ise doğal olarak Esad rejiminin tam karşısında. İçten yıkılması için özel bürolar kuruldu ve bütçeler oluşturdu. Nitekim ABD’nin hedeflediği BOP hâkimiyetini kurmak için de, Suriye Baas Rejimi’nin etkisiz olması gerekiyordu. Görünüşte “düşmanımın dostu” kuralına göre her iki emperyal blokun bir biriyle “amansız hasım” olması gerekirdi. Ancak iş bu kadar kurallı ve ahlakî değil. Nitekim Suriye’nin kuzeyinde güdümlü ve ağır silahlı PKK uzantılı PYD/YPG yapılanması var. Tezat gibi görünse de bu oluşum, her ikisi tarafca, hem Rusya hem de ABD yönetimlerince destekleniyor. PYD’nin Rojava özerk yönetimi adıyla Moskova’da temsilciliği bulunarak himaye ediliyor. Hem de hiç saklamadan, bir ülke siyaseti olarak. Yeni dünya düzeninin şu ilkesiz rezaletine bakar mısınız.

Hoşgörü-2

“Hoşgörü, yapılan her şeyin kolayca kabul edilip onaylanması değildir. Hoşgörü, başkalarının görüşlerini anlama yeteneği ve acı bir duygu beslemeden, anlayışlı bir tartışma arzusudur (Macintosh).

Bir önceki yazımızda, hoşgörünün anlamını, nasıl yapılması gerektiğini çeşitli misallerle açıkladık. Ancak hoşgörünün sınırlarını belirleyemezsek, hoşgörü adına yanlış ve hatalı yaklaşımlarda bulunabiliriz.

Hoşgörüde aşırılığa kaçılmamalıdır. Hoşgörülü olmanın fazlası, “boyun eğmek ve aşırı fedakâr olmaktır” ki, bu yaklaşım hoşgörü değildir. Dikkat edilmesi gereken nokta, “hoşgörünün insanın kendisine ve diğer insanlara zarar vermeyecek” ölçüde olmasıdır.

Kendi haklarımızı korumadan, karşımızdakinin davranışlarına göz yummak ve görmezden gelmek de hoşgörü olarak tanımlanamaz. Hoşgörüde denge kurabilmek, kişinin kendi haklarını ve sınırlarını korumasıyla mümkündür.

Hoşgörü; “haksızlığa, zulme, milli ve manevi değerlere hakaret edenlere, aşağılayanlara, evrensel değerlere aykırı duygu düşünce ve davranışlara,  ötekileştirme ve ayrımcılığa boyun eğmek ve rıza göstermek” de değildir.

“Şiddet yanlısı olanlara, kin ve nefret duygularıyla acımasızca davrananlara, aşağılayıcı, küçük düşürücü davranışlarda bulunanlara, ahlaki normlara aykırı davrananlara, tüm canlılara, doğaya zara verenlere razı olmak” hiç değildir.

İnsanlar arası ilişkilerde dengeyi koruyan ve onları birbirlerine yaklaştıran hoşgörüdür. Ancak hoşgörü; “kişinin her konuda hem fikir olması, aldırmaması, olaylara kayıtsız kalması veya kendi inançlarından ve öz benliğinden taviz vermesi” de değildir.

Hoşgörü, insan hayatını düzenleyen, karşılıklı saygı, huzur ve barış ortamını pekiştiren, insanlar arasında olumlu düşünce ve duyguların ortaya çıkmasına imkân veren bir değerdir. Farklılıkların bilincine vararak, değişik düşünce ve kimliklere anlayışla bakabilmektir.

Hoşgörü, huzurlu bir toplum hayatının vazgeçilmez unsurlarından biridir. Yunus Emre’nin “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” sözü davranışlarımızın temel ilkesi olmalıdır.

Düşmanını bile dost gözüyle gören ve düşmanlığı içindeki düşmanlık duygusuna karşı kullanmayı öğütleyen Mevlâna’nın ve Yunus Emre’nin tüm dünyada takdir edilmelerinin ana nedeni, insanları ayırt etmeden sevmeleri ve tüm insanları bir bütün olarak kucaklamalarıdır. Sadece sözleriyle değil, hayatlarıyla da bunu göstermişlerdir.

Mevlana’nın “Kim olursan ol gel!”, Yunus Emre’nin “Sevelim, sevilelim, bu dünya kimse kalmaz!” sözleri, sevginin ve hoşgörünün en nadide örnekleridir.

Her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan, sevginin, barışın, kardeşliğin ve hoşgörünün sembolü olan Mevlâna ve Yunus Emre örnek alınacak hoşgörü ve sevgi âşıklarıdır.

Hoşgörülü olamayan kişiler, aşırı katı kurallara sahiptirler ve başkalarına yönelik aşırı eleştirel yaklaşırlar. Genellikle acımasız standartlara sahiptirler. Kendisine göre hata yapmış veya kendisi için doğru olmayan davranışlar gösteren kişilere yönelik acımasızlık içeren cezalandırıcı bir tutuma sahiptirler. Kendi standartlarına uymayan kişilere katlanamama eğilimleri vardır.

 Hoşgörüsüz kişiler genellikle ben merkezli olur, hiçbir şeye katlanamaz ve çoğunlukla insanları bilinçsizce kendi bakış açılarına göre değerlendirip yargıya varırlar. Bu tür insanların etkileşimde bulunduğu çevrelerine, hatta kendi aile yapılarına bile yadsınamayacak derecede olumsuz etkileri vardır.

Bu nedenle kendilerinin ve başkalarının hatalarını affetmekte güçlük çekerler. İnsanların hatasız olamayacağı ve farklılıkları olabileceği gerçeğini görmek istemezler.

Hoşgörü ortamının oluşması için insanların birbirini sevmesi gerekir. Hoşgörüyü besleyen sevgidir. Sevginin olduğu yerde hoşgörü, sevgisizliğin olduğu yerde ise tahammülsüzlük vardır.

Hoşgörülü olabilmek için; önyargıdan uzak olmak, ben merkezli olmamak, yanlış toplumsal baskılardan etkilenmemek, şiddet yanlısı olmamak, öteleme duygusu taşımamak, yani insani değerlere aykırı hareket etmemek gerekir.

Hoşgörülü bireyler, farklılıklara saygılıdırlar, nesneldirler, geniş bakış açısına sahiptirler. Empati yeteneğine sahiptirler, sabırlı ve eğitimlidirler. Demokratiktirler, etkili iletişim becerilerine sahiptirler. Engin bir sevgiye, olumlu bakış açısına sahiptirler. Sorgulayıcıdırlar, tutarlıdırlar ve zengin bir kültüre sahiptirler. Yeni fikirlere ve düşüncelere açıktır.

Hoşgörülü insan, bir kişiyi o andaki davranışlarına göre değerlendirmez. Tavır almadan önce bir süre düşünür ve böylece yanlış yargı ve tutumlardan uzaklaşmış olur. Alçak gönüllülüğü elden bırakmaz ve ona göre davranır. Çünkü her insanın farklı ve kendine özgü olduğunu bilir. Yaşam biçimlerine, düşünce sistemlerine, inançlarına saygı göstermek gerektiğinin farkındadır.

Bugün her zamankinden daha fazla iyilik ve hoşgörüye ihtiyacımız olduğu aşikârdır. Olumsuz birçok davranışın sebebi, yeterince hoşgörülü olamamaktır. “Affetmezseniz sevemezsiniz. Sevgisiz hayat da anlamsızdır”

Hoş görmek, insanın taşıdığı en yüce erdemlerden biridir. Hayatımızın merkezinde yer alan bu anlayış, kendin gibi olmayana tahammül etmek, onu düşünmeye çalışmak, onu dinlemeye çalışmak, onun düşüncelerine, davranışlarına, sözlerine tahammül etmektir.

Hoşgörü, kişinin kendi negatif yanlarını görerek düzeltmeye çalışması, hem de karşı tarafın negatif yanlarına katlanması, tahammül etmesi, zarar veren davranışları düzeltmesi için adım atmak demektir.

Hoşgörü; hataları düzeltebilmeyi, haddi bilmeyi, kendini bilmeyi aynı zamanda kendi gibi olmayana saygı göstermeyi, onu anlamayı ve bilmeyi ve ona sevgi ile yaklaşmayı gerektirir.

Birlikte yaşayabilmek için, huzurlu ve mutlu bir yaşam için, insanların birbirine saygılı olması için, çağdaş bir toplum için, toplumların devamı için, kendimize de hoşgörü beklemek için hoşgörülü ve erdemli olmak zorundayız.

Sevgiyle kalın.

Bir Yere Not Edin!

Uzunca bir zamandır Türkiye ve dünyada meydana gelen gelişmeleri takip ediyor ve fikirlerimi sizlerle paylaşıyorum…

Benim için bu gelişmeler pek şaşırtıcı olmuyor! Parçaları doğru birleştirirseniz sonuca da doğru bir şekilde ulaşıyorsunuz.

Çünkü bu sorunları yaratan ve kendine dönük menfaatler sağlamaya çalışan devletlerin bu konularda nerede ise değişmez temel politikaları var.

Biz “balık hafızalı” bir toplum olduğumuzdan ve tarih bilimine uzak durduğumuzdan olayları hep sonradan fark ediyor ve sanki yeni bir şeymiş gibi değerlendiriyoruz.

Bugünkü konumuz 1938’den itibaren gelip geçen iktidarlar ve bundan sonra kimin yada kimlerin iktidar olacağı!

Türkiye bugüne kadar nerede ve niçin kurulduğu müphem siyasi partiler ve göstermelik seçimlerin sağladığı meşruiyet ya da askeri darbeler sonucu oluşan yönetimler tarafından yönetildi. İş her zaman kılıfına uyduruldu anlayacağınız!

Bu iktidarlar ister sivil isterse asker olsun hep bir yerlerde hazırlanıp pişirildiler ve önümüze getirildiler.

Bu konudaki temel nüans “Türkiye’nin Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülke olduğu”ydu… Ve bir tek Türkler bu gerçeğin farkında değildi. Hala da farkına varmış değiller ya!

Bu çerçevede hazırlanan ve 22 yıldır iktidarda tutulan RTE ve AKP Türkiye’yi yönetti.

Ancak her şeyin bir sonu olduğu gibi bu iktidarında sonu geldi.

Bunun ilk işaret fişekleri 31 Mart 2024 tarihinde yapılan yerel seçimler ile 18 Temmuz 2024’de gerçekleşen Türkiye Futbol Federasyonu seçimleridir.

Göreceksiniz bundan sonra sendika, oda, borsa, meslek kuruluşları ve STK’larda yapılacak seçimlerde iktidarın destekledikleri kaybedecek ve toplumsal muhalefet yükselecektir… Kapalı kapılar ardında bu durum görüldüğü için bazı odaklar iktidarın yanından çekilip yükselen ya da yükselttikleri veya ilerleyen zamanda yükseltecek oldukları muhalefetin yanına geçeceklerdir.

İktidarın kaybetmeye doğru gidişinin ilk nedeni çok ağır bir ekonomik kriz yaşanıyor olmasıdır. Vatandaş bu konuda, RTE ve AKP’yi sorumlu tutuyor. Gün geçtikçe de, sorunun daha da ağırlaşacağı halk tarafından düşünülüyor.

Emekliler inanılmaz bir sıkıntıda… 16 milyon civarında emekli var. Bunlar aileleri ile birlikte sayısal olarak nüfusun önemli bir bölümünü oluşturuyor ve an itibarıyla RTE ve AKP’den ümitlerini kesmiş durumdalar.

Sığınmacılar konusu ise ayrı bir parantez. Ekonomi iyi olsa halk bunu dert etmeyecek gibi duruyor. Ancak ekonomi kötü olunca vatandaş ekmeğini sığınmacılarla paylaşmak istemiyor.

Bir de bunlara AKP yönetiminin eş, dost, akraba, partili kayırmaları ve AKP’li devlet bürokrasisinin şatafatlı yaşamı da eklenince yaşanan hayal kırıklıkları tepkiye dönüşmeye başlıyor.

Bunları RTE ve AKP’de görüyor…

Bu nedenlerle bu iktidarın ilk seçimde gideceğini düşünüyorum.

Peki yerine kim gelecek?

Görünürdeki ihtimal CHP’nin parti olarak onlarca yıl sonra iktidara geleceği ve Ekrem İmamoğlu’nun da Cumhurbaşkanı olacağıdır.

RTE ve AKP’yi kim ülkeyi yönetmek üzere hazırladı, iktidar yaptı ve onca yıldır iktidar da tuttu ise şimdi de Özgür Özel’i ve CHP’yi buna hazırlıyor… Özgür Özel ile RTE’yi bir yumuşatma siyasetine sokmalarının ana hedefi bir adım sonrasındaki planı gerçekleştirmektir. Ve devri sabık yaratılmak istenmemektedir.

Bu güç(ler) şimdilik Cumhurbaşkanı olarak Ekrem İmamoğlu ismine soğuk bakıyor(lar). Bunda da onun ABD, İngiltere, İsrail, Almanya ve Fener Rum Patrikhanesi ile yakınmış gibi görüntü vermesi etken oluyor.

Eğer bu anlamda Ekrem İmamoğlu ile uzlaşılabilirse ya da benim tabirim ile İmamoğlu devşirilebilirse önümüzdeki dönem Türkiye’yi Ekrem İmamoğlu ve CHP yönetecektir.

Bunları, yazıyoruz diye kimse bize kızmasın sadece tarihe not düşüyoruz! Öngörülerimiz bu yönde…

Tabii malum birileri bunu yapacak diye biz dizimizi kırıp bekleyecek değiliz. Türk Milletine iktidarın bir kulbundan tutturacak her türlü gayreti göstereceğiz.

Bunun için önümüzde iki yol vardır. Birincisi sivil, bağımsız, bağlantısız, yerli ve milli bir siyasi yapı oluşturmak ikincisi ise bizim gibi düşünen bir siyasi parti de Türk Milletinin “Büyük Buluşma”sını sağlamaktır. Bakalım Türkiye’ye hakim güçler buna ne kadar izin verecektir! Zira AKP’den kopan geniş kitleler CHP’ye yönlenmemektedir.

Yine kanaatimize göre Ekrem İmamoğlu, RTE’nin yapamadığı (!) işleri tamamlamak başa getirilmek istenmektedir. Buna gönlümüz razı değil ve Türk Milletinin aleyhine gelişecek olaylara karşı sessiz kalamayız. Üstümüze ne düşüyorsa bir vatandaş olarak her zaman olduğu gibi yine yerine getireceğiz!