11.8 C
Kocaeli
Cuma, Ekim 9, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 137

Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletine 10 KASIM Mesajım!

Bitmiş, yok olmuş, bir İmparatorluk mevcudiyetinde sırf koltuklarını muhafaza etmek için başta padişah ve sadrazam olmak üzere İngilizlere adeta teslim olmuş bir Osmanlı hanedanlığı kapsamında; bazı küresel güçler ve küresel sermaye ile işbirliği içerisinde batılı ve birçok emperyalistlerin paylaştığı topraklarımızı anılan o hainlerden, onlara yardım ve yataklık yapan içimizdeki casus ve ajanlar ile yerli işbirlikçi İngiliz, Emevi Müslümanlarından, keşke kurtuluş savaşını Yunan kazansaydı diyen kanı, sütü bozuk zihniyetlerden v. b. temizleyerek, insanca yaşamanın ne olduğunu?

Halkın kendi kendisini yöneteceklerini hür iradesiyle hilesiz ve entrikasız sandıkta belirleyerek seçmesinin benimsendiği ve adına demokrasi dediğimiz gerçek hukuk devletinde en faziletli rejim / yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu gerçeğini kabullenerek; Yüce TÜRK Milletine armağan eden asil insan, kahraman bir asker, dünyanın gıpta ile baktığı, seyrettiği bir Lider. Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ümüzün ebediyete intikalidir 10 Kasım 1938

Geçmişte olduğu gibi; şu yaşadığımız zaman süreçlerinde de hızını artırarak Cumhuriyet rejiminin imkânlarından, nimetlerinden faydalanarak, nankörlük yapan, ihanet eden hainlerin çoğaldığı dikkatlerimizden kaçmamaktadır.

Anılan bu vatan ve T. C. Devleti düşmanlarının, bölücü, yıkıcı, kışkırtıcı unsurların adeta enselerinde soluduğumuzu ve onların adeta nefes alışlarını bile takip ettiğimizi asla ve asla unutmamalarını, bu Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin kahraman evlatlarının daha en son sözünü söylemediklerini onlara bir kere daha hatırlatmak isterim.

Bahse konu bu çerçevede; öbür âleme intikal eden Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ e bir kere daha Yüce ALLAH’ tan Rahmet diliyorum.

Mekânı Cennet olsun. Yüce MEVLAM varsa; taksiratını affeylesin.

Eyyyyy…! İç ve dış düşmanlar, sizlere sesleniyorum sizlere…bakınız ülkemizin içerisinde o kadar çok hain, devlet düşmanı, vatan düşmanı, bazı küresel ve emperyal güçlerin maşaları, taşeronları olan bölücü, yıkıcı unsurlar mevcutken, bilhassa son zamanlarda içimizde Emevi ve İngiliz Müslümanları aşırı derecede çoğalmışken ve tüm dünya güzel ülkemize düşmanken, neden batmıyoruz? yok olmuyoruz? Hiç düşünmez misiniz?

İşte cevabı!

Sizin inancınızın anlayamayacağı şekilde, fikir ve düşünce âleminizde çözemeyeceğiniz bir biçimde, manevi alanda, Yüce ALLAH; şu Asil TÜRK Milletini korumaktadır, yardım etmektedir.

Eğer bizim yaşadığımız hainlikleri bir başka ülkeler yaşamış olsaydı; çoktan batardı çoktaaaaan.

Bu duygu ve düşünceler içerisinde, Bir kere daha tekrarlıyorum ki; Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ ümüze Rahmet diliyorum. Mekanı CENNET olsun.

2-Atatürk Vahdettin Görüşmeleri

(Üçüncü (Son) Bölüm)

Ali Ak Bey’in lütfedip gönderdiği ikinci eseri: ‘Atatürk-Vahdeddin Görüşmeleri’ ismini taşıyor. 16 X 24 santim ölçülerinde, renkli baskılı karton kapak içerisinde 62 sayfadır. Bu eser de geniş kapsamlı, yorucu ve uzun süreli bir çalışmanın ürünü değerli bir kitaptır.

Vahdeddin Han – Mustafa Kemal Paşa görüşmelerinde cevaplandırılamayan sorular vardır: Paşa’ya verilen vazife; Anadolu’da hazırlıkları hissedilen, işgal kuvvetlerine karşı koyacak bir ayaklanmayı bastırmak mı? Güç oluşturup vatanı işgalden kurtarmak mı? İkinci düşünceyi destekleyenlere soruluyor: ‘O halde, Mustafa Kemal Paşa Erzurum’da iken neden bütün görevlerinden azlediliyor ve İstanbul’a çağrılıyor?’ Cevabı basittir: ‘Samsun’a hareket etikten sonra Erzurum Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar geçen zaman içerisinde şartlar değişmiştir, işgalciler işin içyüzünü anlamışlardır ve pâdişahı tehdit ve baskılarla ikna edip azilnâmeyi imzalatmışlardır.’ İşin o yönü tartışma konusudur ve tartışmalardan netice alınamamıştır. Tıpkı Yunan ordusunun Polatlı’ya kadar gelmişken, ertesi gün Ankara’ya ulaşması mümkün olduğu halde, eşikten dönmesinin sebebinin tartışıldığı gibi…

Ali Ak, ele aldığı konu itibariyle ve haklı olarak meselenin bu yönüne temas etmiyor. Havanda su dövmekten kaçınmış olması isâbetli bir tercihtir.

İçindekiler sayfası, eser hakkında bilgi edinmek için yeterli olacaktır:

*İlk Görüşmeyi Hazırlayan Sebepler . *Almanya Seyahati / Seyahat Boyu Görüşmeler. *1918 Ağustos Görüşmeleri. *İkinci Görüşme: 5 Ağustos Görüşmesi. *Üçüncü Görüşme: 9 Ağustos Görüşmesi. *Dördüncü Görüşme: 16 Ağustos Görüşmesi. *Mütâreke Dönemi Görüşmeleri Mütarekeye Doğru. *Beşinci Görüşme: 15 Kasım 1918. *Altıncı Görüşme: 22 Kasım 1918. *Yedinci Görüşme: 29 Kasım Cuma. *Sekizinci Görüşme: 20 Aralık 1918. *Dokuzuncu Görüşme: 15 Mayıs 1919. *Ya İzmir’de Neler Oluyor? *VE İSTANBUL’DA 10 NİSAN. *İŞTE VİZE. *VE 14 MAYIS 1919. *15 MAYIS 1919. *YILDIZ SARAYINDA. *SON GECE. *BİR TALAY GİDİYOR – BİR TALAY GELİYOR. *YÜRÜYORDU MUSTAFA KEMAL. *Son Görüşme: 16 Mayıs 1919. *Yüce Padişah Huzuruna. *Huzur-ı Cenab-i Tacidar-ı Azamiye Mahreci: Bafra 18 Mayıs 1335/1919. *Dersaadet Sadaretpenahiye Mahreci: Bafra 18 Mayıs 1335/1919. *19 MAYIS GÜNÜ.

PAŞA İLE SULTAN ARASINDAKİ SON İKİ GÖRÜŞME:

Damat Ferit, yemek sonunda Mustafa Kemal’e padişahla görüşmesini söyler. Bu saatlerde İzmir’de halk, İzmir’e Yunan askerlerinin çıkacağını duymuş, sokaklarda yürüyüş yapmakta, protesto etmekte ve feryatlar yeri göğü inletmektedir.

15 Mayıs 1919

Mustafa Kemal Paşa, 15 Mayıs sabahı doğruca Genel Kurmay’a gider. Fevzi (Çakmak) Paşa ile yeni Genel Kurmay Başkanı Cevat Çobanlı Paşa devir-teslim işlemleri yapmaktadır. Fevzi Paşa, Genel Kurmay Başkanlığından alınmış, yerine Cevat Çobanlı getirlmiştir. Sebebi ise; Fevzi Paşa’nın ‘Yunanlılar İzmir’e çıkarma yaparlarsa silahla karşılık veriniz’ emrini vermesidir.

Mustafa Kemal, Fevzi ve Cevat Paşalara veda ederek Babı-Ali’ye geçer. Hükümet, toplantı halindedir. İzmir’de Yunan işgalinin başlamasını görüşmektedir.

Mustafa Kemal’in geldiğini duyan bakanlar, salona yanına gelirler. İç işleri Bakanı Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’e;

‘Allah Allah ne küstahlık… İşittiniz mi efendim. Yunanlılar İzmir’e çıkıyor’ diye söyler.

İzmir’in işgal edilmeye başladığını burada duyan Mustafa Kemal, hükümet üyelerinin şaşkınlığını çaresizliğini görmüştür.

Mustafa Kemal:

-Yaaaa bu da mı oldu?

-Evet

Mustafa Kemal:

-Ne yapmayı tasavvur ediyorsunuz?

-Protesto edeceğiz.

Mustafa Kemal; – Bu lâzımdır, doğrudur. Ancak böyle bir protesto ile Yunanlıların İzmir’den geri çekileceklerine ihtimal veriyor musunuz?

Bakanlar, Mustafa Kemal’in yüzüne bakarak;

-Fakat başka ne yapabiliriz?

Mustafa Kemal:

-Belki de daha… Kesin tedbirler düşünülebilir…

-Mesela ne gibi?

O zaman bir ses, eğer yanlış hatırlamıyorsam Mehmet Ali Bey’in sesi cevap verdi, diyor Mustafa Kemal: Öyle hareketlere kalkarsak bize ne yaparlar bilir misiniz?

Mustafa Kemal, tabiî ki bir şeyler söylemeyi düşünür ama diyemez. Bahriye Nazırına;

-Bizi Anadolu’ya götürecek vapur hazırdır, değil mi? diye sorar.

Bahriye nazırı:

 -Çoktan tertip etmiştim. Bandırma Vapuru emrinizdedir.

Mustafa Kemal: Doğrudan doğruya vapur kaptanına emir verebilir miyim?

Bahriye Nazırı: ‘Hay hay’ der.

Mustafa Kemal, bakanlara vedâ ederek oradan ayrılır. Daha yapacak çok işi vardır. Arkadaşı Fethi’yi Bekirağa Bölüğünde ziyâret ederek ona sırrını açıklar. Oradan ayrıldığında sarayın yolunu tutmuş, akşam olmadan saraya gidebilmek için acele etmektedir.

Mustafa Kemal, hızla saraya giderken Kurmay Başkanı Albay Kâzım (Özalp) Bey ile Samsun’a gidecek olan 25 Nefer (er) için vize almış. Karargâhın kesin lisesini de Harbiye Nezâretine bildirmişti. Bu listede; Erkan 1, Zabitan 16, Efrad (fertler-insanlar) 25, binek hayvanı 3, otomobil 1, bilgileri verilir.

Görüldüğü gibi müfettişlik karargâhının erlerle birlikte toplam sayısı 48’dir. Ancak Albay Refet de iki erle birlikte 3 kişi olarak Bandırma Vapuru ile gidebilmek için izin almıştır. Yani 15 Mayıs günü Mustafa Kemal Paşa, saraya Padişah Vahdettin Han ile görüşmeye giderken Bandırma Vapuru’nun askerî yolcu sayısı da 51 kişi olarak belirlenmiştir.

Mustafa Kemal Paşa, saray yolunda acele etmesine rağmen ancak akşamüstü saat yedi buçukta Yıldız Sarayı’na ulaşabilir.

Yıldız Sarayında

Mustafa Kemal, kara haberin etkisiyle saraya girer. Boğaza bakan küçük bir salona alınır. Salonun penceresinden düşman savaş gemileri görülmektedir.

İşgalcilerin gemileri denizi demir yığınları gibi kaplamıştır. Neredeyse deniz görülmez. Padişah odaya girince, Mustafa Kemal Paşa ayağa kalkar. Ama Padişah, Mustafa Kemal’i yanına oturtur. Ebette İzmir’e Yunan askerlerinin çıktığı, İzmir’i kana buladığını padişah da duymuştu. Mustafa Kemal Paşa Vahdettin Han görüşmesi, 15 Mayıs Perşembe günü akşamüzeri bu acı haberlerin karamsarlığı içinde başlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa, bu ikili görüşmede yapılan konuşmaları şöyle aktarmıştır:

Pâdişah dedi ki;

-Paşa, Paşa sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçti. Bu bir târih kitabıdır. Dirseğinin altındaki kitabı gösterdi ve devam etti:

-Târihe geçti. Bunları unutunuz. Bundan sonra edeceğiniz hizmetler şimdiye kadar yaptığınızdan çok büyük olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Birçok komutanı Anadolu’ya gönderdim. Sizin göreviniz, bunları denetlemek olacaktır.

-Bu hususta elimden geleni yapacağım, buna emniyet buyurunuz efendim.

Pâdişah ayağa kalktı elimi sıktı.

-Muaffak olunuz, dedi.

Zekeriya Türkmen’e göre bu görüşmede Padişah Vahdettin şu sözleri de söylemiştir:

-Görüyorsunuz, ben artık memleketi ve milleti nasıl kurtarmak lâzım geldiğini tasavvurda dücar oluyorum. Ve ellerini havaya kaldırarak da:

-İnşallah millet müteriebbih ( ve müteyakkız (uyanık) olur: bu vaziyet-i elimeden (kötü durumdan) gerek beni ve gerekse kendini tahsis eder (kurtarır) .

Mustafa Kemal huzurdan çıkınca, yanına Baş Yaver Naci Paşa gelerek;

-Bu, zat-ı şahânenin ufak bir hâtırâsı, diyerek kapağı üzerinde ‘Sultan Vahdettin’ markası işlenmiş bir kutu uzatır.

Mustafa Kemal saraydan çıktığında hava iyice kararmış, akşam olmuştu. Doğruca evine gitti, ertesi günü Cuma idi, çok işi vardı.

Ne yazık ki evine henüz girmişti ki kötü haberler gelmeye başladı. Bandırma Vapuru’nun Karadeniz’de İngilizler tarafından batırılacağı haberleri akıyordu. Mustafa Kemal, 15 Mayıs gecesi Bandırma Vapuru’nun kaptanı İsmail Hakkı Durusu’yu evine çağırdı. Samsun yolculuğunu ve alınacak önlemleri konuştular.

Mustafa Kemal, o geceyi nasıl geçirdi? Kimlerle ve âilesiyle neler konuştu? Acaba annesiyle ve kardeşiyle konuşabildi mi? Belki de ailesine hiç zaman ayıramadı… Sabah olunca yapacak çok işi vardı. Cuma namazına gidecek, Cuma selâmlığından sonra Vahdeddin Han’ı ziyâret edecek vedâ edecekti. Öğle sonu da Bandırma Vapuru ile Samsun yolculuğuna çıkacaktı…

ALİ AK 1950’de Bafra’nın Kolay Beldesi’nde doğdu. İlkokulu Kolay’da, ortaokulu Bafra’da bitirdi. Perşembe İlköğretmen Okuluna yatılı öğrenci olarak girdi. 1969’da buradan mezun oldu. İlk görev yeri olan Bafra’nın Ozan Köyü İlkokulu’nda vazifelendirildi. Askerlik görevini bitirdikten sonra Bafra’nın Kozağzı Köyü’nde bir süre çalıştı. 1972’de Bafra’nın Kolay Beldesi Merkez İlkokulu’na, 1990’da Bafra Altınyaprak İlköğretim Okulu’na, 1993′ de Bafra Mithat Paşa İlköğretim Okulu’na tâyin edildi ve 1995’de de buradan emekliye ayrıldı. Başta kendi köyü Kolay olmak üzere Bafra’nın köylerini dolaşarak yaşayan Kurtuluş savaşı gazileriyle söyleşiler yaptı. Bu çalışmalar sonucunda 1983’te yayınlanan ‘Kurtuluş Savaşı Yıllarında BAFRA’ adlı kitap ortaya çıktı. Sadece Bafra köylerinde değil, Havza ve Vezirköprü köylerinde de yakın târih çalışmaları, mani, bilmece ve masal derlemeleri yaptı. Özellikle Kolay’da çalıştığı dönemde halkbilim (bilmece, masal vb.) çalışmalarında öğrencilerinin de önemli katkıları oldu. Kolay’da çalıştığı 18 yıl boyunca araştırmalarına devam etti. Eski Anadolu uygarlıklarının, özellikle Hititleri inceledi. Değişik uygarlıklardan kalan Bafra’daki târihî eserleri inceledi. Öğrencilerinin yanında kendisi gibi eğitimci olan eşi Hacer Hanım’ı da bu çalışmalara dâhil etti. Bu çalışmalar sonucunda ‘Samsun’dan Türk Dünyâsına Maniler’ kitabını 2020 yılında yayınladı. Yıllardır il il, kütüphâne kütüphâne gezerek Halkevleri Bafra Şubesi’nin yayın organı olan ‘Altın Yaprak Dergisi’ hakkında bilgiler topladı.  İnternetten epeyce bir sayıyı arşivine kattı. Bütün bu emeklerini târihe not olarak kaydetti. 2022 yılının sonuna doğru Altın Yaprak’bütün sayılarından (29 sayı) oluşan ‘Altın Yaprak Dergisi’ tıpkı basımını hazırladı. Yakın târih üzerine araştırma yazıları bazı gazete ve dergilerde yayınlandı. Hâlen Bafra Haber-Bafra’nın Sesi gazetesinde yakın târih üzerine araştırma-inceleme yazıları yayınlanmaktadır. Ali Ak, Neyzen Tevfik’in âilesiyle aynı toprağın çocuğudur. Ve Neyzen Tevfık ile ilgili 100’ün üzerinde kitap, gazete, dergi vb. belgenin yeraldığı zengin bir ‘Neyzen Tevfık Kolaylı Arşivi’ne sâhiptir. Ali Ak’ın Yayınlanmış Kitapları: *Kurtuluş Savaşı Yıllarında Bafra (Yakın Târih Araştıması, Kendi Yayını -1983)                                                 *Samsundan Türk Dünyasına Maniler (Eşi Hacer Ak ile birlikte, Kendi Yayını- 2020)                                       *Altın Yaprak Dergisi Tıpkı Basım (Derleyen Ali Ak, Kendi Yayını -2022)                                                        *Atatürk-Vahdettin Görüşmeleri (Yakın Târih, Astana Yayınları- 2023)

(BİTTİ)

Bahçeli Öcalan’ı Meclis’e Getirmekte Kararlı

Kulaklarına ve gözlerine inanamayıp, acaba “sürçü lisan mı etti?” diyerek şaşkınlıkla gözlerini ve kulaklarını ovuşturanlar bile anladı ki yanlış duymamışız.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Meclis grubunda bir kere daha “Teröristbaşı terörün bittiğini, PKK’nın lağvedildiğini söyleyecekse DEM grubuna gelsin, bunları teker teker söylesin. Umut hakkından da istifade etsin. Sözümün arkasındayım ve teklifimde ısrarlıyım” dedi.

Bu sözlerin asıl sebebini de ifade etti. Bir bakıma “ağzındaki baklayı çıkardı.”

“Eğer terör hayatımızdan sökülüp atılırsa, eğer enflasyon canavarına kesif bir darbe indirilirse, Türkiye siyasi ve ekonomik istikrarın zirvesine çıkarsa, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercih değil midir? Bu kapsamda lazım gelen anayasal düzenlemeyi yapmak önümüzdeki görevler arasında olmayacak mıdır? Devlette devamlılık, siyasette istikrar, Türkiye Yüzyılı’nın inşası için Sayın Recep Tayyip Erdoğan güvencedir, milletin sevdalısıdır, tecrübesiyle ve birikimiyle bize göre tek seçenektir.”

Bu konuya dair yazdığım 4 yazıda Bahçeli’nin çıkışının iç sebebinin CB Erdoğan’ın tekrar ve belki de ömür boyu seçtirme imkanı verecek bir Anayasa değişikliği yapma arzusu olduğunu vurguladım.

Bu planın sadece Bahçeli tarafından değil Erdoğan ve saraydaki ekibi ile kurgulanmış olduğundan eminim. Bu yüzden Esenyurt belediyesine (ve Halfeti, Batman, Mardin belediyelerine) kayyım atanmasının Bahçeli’nin başlattığı bu süreci durdurmayacağını ifade ettim. Yanılmadığım ortaya çıktı.

********************************

İlk Hedef Erdoğan’ı Bir Kez Daha CB Yapmak

Bahçeli son konuşmasında CB Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi için gereken anayasal düzenlemeyi yapmak hedefini açıkça ortaya koydu.

Bu anayasal değişikliğin yapılabilmesi için DEM Parti oyları gerekli.  Öcalan’lı açılıma CHP, DEVA ve Gelecek Partisi’nden bazı milletvekillerinin destek vereceği, AKP ve MHP’nin fire verebileceği de hesaplanmış olmalı.

Peki, Öcalan bu çağrıya uyup PKK’yı lağvetmeyi kabul etmek için ne istedi? PKK’nın dağdaki aktif yöneticileri ve Bahçeli’nin “Öcalan’ın Meclis’teki gölgeleri” dediği DEM milletvekilleri karşılığında ne alacaktır?

İlk Açılım Sürecinde verilen tavizlerin neler olduğunu, Dolmabahçe Sarayı’nda okunan metni hatırlayalım. Bu süreçte de bunlara benzer şeyleri vermeyi göze almış olmalılar.

28 Şubat 2015’te Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan ile HDP’nin İmralı heyeti arasında yapılan görüşme sonrasında Dolmabahçe Sarayı’nda açıklanan ortak metinde tamamen PKK terimleriyle düzenlenmiş konular vardı.

“Kimlik kavramı tanımı ve tanımlanmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışın geliştirilmesi…”

“Demokratik cumhuriyet, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanması, çoğulcu demokratik sistem içerisinde yasal ve anayasal güvencelere kavuşturulması.”

“Bütün bu demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni bir anayasa” gibi başlıklarla gizlenen hedef Irak gibi bir devlet yapısı oluşturmaktı.

Süslü lafları bir yana bırakırsak, o zaman PKK sempatizanlarının çekinmeden ifade ettiği gibi istenen şey şuydu:

“Doğu ve Güneydoğu’daki (DEM’in etkili olduğu) illeri Kürtler (PKK) yönetecek, kalan illeri ise Türklerle Kürtler (PKK) ortak yönetecekti.

Şimdi bu aşamaya kadar taviz verilemez. Ama bu hedefe giden anayasal yol açılırsa şaşırmam.

Biz bu filmi daha önce gördük. Fakat bu defa Hulusi Kentmen’in bile kötü adam rolü oynadığı bir senaryo oynanıyor.

********************************

Plan Nasıl İşleyebilir?

Bahçeli’nin çağrısından sonra, ROK denilen densiz “Öcalan DEM’in başına geçsin, milletvekili ve parti genel başkanı olsun. Siyaseti Meclis’te yapsın” dedi.

Öcalan ömrünün son döneminde hapisten çıkmayı, Meclis’te siyaset yapmayı isteyebilir. Bu vaatler karşılığı istenilen çağrıyı yapabilir.

Fakat Kandil’deki aktif PKK yöneticileri “esir olduğunu” söyledikleri Öcalan’ın çağrısına uyacak mıdır?

DEM, Bahçeli’nin çizdiği rotaya uyacak ve Kandil ile Demirtaş’ın sözünden çıkacak ve sadece Öcalan’ı dinleyecek midir? DEM’de Kandil’in gölgesi yok mudur?

Eğer PKK, PYD, DEM bağımsız örgütler olsalardı bu sorulara “hayır” diye cevap verirdim.

Fakat bu örgütler üzerinde söz sahibi güç ABD’dir. ABD/ İsrail projesine göre Suriye’de kurulan PKK/PYD devleti kuruluşunu tamamlamak üzeredir.

ABD Türkiye’nin PYD Devletini tanıması ve işbirliği yaparak palazlandırması karşılığı Türkiye’deki PKK terör örgütünü Suriye’ye çekmeyi ve terör faaliyeti yapılmamasını sağlayabilir. (Bunları aynen Irak’taki Barzani Kürdistan’ı kuruluş aşamasında yaşadık.)

İktidar ve ortağının planı, zaten yapmak zorunda kalacakları şeyden (PYD’yi tanımak), içeride iktidarını devam ettirecek ve anayasal düzeni değiştirecek bir fırsat yaratmak üzerinedir.

Bunları, bilgiye dayanarak değil, elimizdeki verileri değerlendirip bir analiz yaparak ifade ediyorum.

Düşünün ki “terör hayatımızdan sökülüp atılırsa ve enflasyon düşürülebilirse” bundan “asrın liderimiz” ve ortağı ne büyük nemalar devşirecek yetenektedirler.

Bu arada PYD devleti kurulmuş olur ve İsrail bu garnizon devlet vasıtasıyla komşumuz olur. Bugüne kadar Suriye’de canlar vermiş, milyarlarca dolar harcamış Türkiye’nin bu fedakarlıkları boşa çıkmış olur. Ama gam değil. CB Erdoğan ve Bahçeli “Türkiye Yüzyılının inşası için” umut olmaya devam eder.

********************************

Bahçeli’nin Konuşmasından İki Not

Devlet Bahçeli’nin konuşmasında doğru bulduğum ifadeleri de var:

“Sözde Kürt sorunu, insani bir yaklaşım açısından değil, dün Osmanlı İmparatorluğu’nu bugün de Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamak gayesiyle gündeme getirilmiş sipariş bir projedir. Yaklaşık 1,5 asırlık bir mazisi olan sözde ‘Kürt sorunu’, Mezopotamya petrol sahasını ele geçirmeye odaklanmış sömürgeci anlayışın, Türkiye ile Rusya arasında kurmayı planladığı tampon devletin maskesi olarak üretilmiştir.”

****

Buna karşılık hiçbir mantıklı açıklamasını bulamadığım şu sözleri açıklayabilecek bir Türk Milliyetçisi arıyorum:

“İmralı adası Türk toprağı değil midir? Terörist başının, Türkiye Büyük Millet Meclisi DEM Parti grubuna gelmesine itiraz ediliyor da İmralı’da kalmasına niye tepki gösterilmiyor?”

Bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünün tutulduğu hapishane ile “milli iradenin tecelligahı ve adresinin belli olduğu” TBMM’ni aynı görmek nasıl bir akıl tutulmasıdır?

1-‘Altın Yaprak’ Bafra Halk Evi Yayın Organı

 (İkinci Bölüm / Kitap Tanıtımları)

Altın Yaprak Dergisi, birinci sayıdan önce bir tanıtım bülteni yayınlamıştır. Bültende; Bafra Halkevi binasının fotoğrafı ile müstakbel okuyuculara hitâben Bafra Halkevi imzalı bir yazı, Bafra Halkevi İdâre Heyeti üyelerinin topluca bir resmi ve isimleri ile Halkevindeki vazifeleri belirtilmiş, Halkevlerinin niçin kurulduğu sorusu cevaplandırılmış ve halkevi bünyesindeki çalışma guruplarının isimleri verilmiştir. ‘Halkevleri Niçin Kuruldu’ Başlıklı yazı 7 sayfadır. Tâkip eden yazıda, Halkevlerindeki şubelerin, başkanı ve üyelerin isimleri ile göreceği işler hakkında bilgi verilmiştir.  

Altın Yaprak, 1935-1937 yılları arasında Bafra Halkevi Yayın Organı olarak yayınlanan bir dergidir. On beş günde bir yayın programı ile okuyucuya sunulmuştur. Ali Ak, derginin bütün sayılarını temin etmiş ve 16 X 24 santim ölçülerinde 574 sayfalık kitap hâlinde kültürümüze kazandırmıştır.

Samsun’da Güneş Matbaası’nda basılarak 29 Birinci Teşrin (Ekim) 1935 târihinde okuyucu ile buluşturulan Altın Yaprak Dergisi’nin 1. Sayısı, Bafra’da yayınlanan ilk dergidir ve Türkiye’de Halkevleri tarafından Türkiye genelinde yayınlanan 29 dergiden biridir. 

Niyazi Doğu’nun Mes’ul ve yayın direktörü olduğu derginin birinci sayının ilk sayfalarında; ‘Millî varlığın, Türk kültürünün eşsiz önderi’ takdim yazısıyla Mustafa Kemal Atatürk’ün, ‘Sevimli Başbakanımız’ iltifatıyla İsmet İnönü’nün, Parti Genel Sekreteri Recep Peker’in, fotoğrafları bulunuyordu.

‘Altın Yaprak’ imzası ile ve ‘Amacımız’ başlığı altında derginin yayın gayesi ve hedefleri açıklanıyor:

Biz, Atatürk çocukları; Halkevlerini urunçların* en temiz kaynağı olarak tanırız. Yurt sevgisinin en duru görünüşü buradadır. Gün geçtikçe özleminin arttığını duyduğumuz büyük amacımızın parlak yamaçlarını buradan seyrederiz. Bu bağlanış duyuşların en kutsal bir örneğidir.

İçli bir ozan Cumhuriyet gençliğinin gönlünde coşan bu esinleri söyleyemedi ise bunu duyuş ve bağlanışın yüksekliğinde aramalıdır biz; cumhuriyet için, devrim için, yurt için tek benliğimizi unuttuk, fakat çok yüce bir varlık içindeyiz . Bu varlığın adı gönül beraberliği, ülkü beraberliği, urunç beraberliğidir, bu duyuş yaşama anlayışının sonsuz varlığın kendisidir. Türk ulusunun sonrasız yarını şimdiden gözümüzü kamaştırıyor. Uçsuz, bucaksız bir yükseliş düşüncesi içimizi yakıyor. Kendinize güveniyoruz, Ülkümüze inanmışız. Nereye gittiğimizi önceden kestirmişiz.

Yeşilyurt içinde bağrımıza bastığımız ALTIN YAPRAKbu varlığın aynasıdır. bize bizi, bize sizin yüksek varlığınızı anlatacak.

Büyük davanın gönül yolcuları arasında Bafra gençliği de sesini duyurmalıdır. Bu, onun pek normal bir ülkü ödevidir. Yaratıcı devrim Atatürk çocuklarından sayısız ödevler istiyor Bafra gençliği ALTIN YAPRAK’la bu kutsal ödevlerin açık hesabını verecek.

ALTIN YAPRAK ak soylu Türk köylüsünün temiz duygularını sezmeğe çalışacak. Çevresinin titiz bir habercisi olmak, her iyiliği yoldaşlık etmek, her kaynaşan varlıktan devrim için, cumhuriyet için pay almak ALTIN YAPRAK’ın başlıca amacıdır.

Şunu Bilmek gerektir: Biz, her şeyden önce devrimin, cumhuriyetin bekçisiyiz, biz Atatürk çocukları bu alandaki gücümüzü yenecek varlık tanımıyoruz. Bunu düşünmekten bile sakınırız.

ALTIN YAPRAK bu temiz yolda ilk adımını atarken Bafra gençliğinin canlı varlığına katabileceği uruncu düşünerek çok seviniyoruz. Dayandığı varlığın yaratıcı atılışlarını duyurabilirse apaçık söyleyelim eğer buna erişebilirse ne mutlu ona.

                                                                                                                                                                      ALTIN YAPRAK

*urunç: Bu kelime, sâdece (mahallî kelimelere çokça yer veren) D. Mehmet Doğan (1947-2024) tarafından hazırlanan Doğan Büyük Türkçe Sözlük isimli lügatte ‘rüşvet’ açıklaması ile yer almaktadır. Ki; metindeki cümleden bu mânâyı uygun görmek mümkün değildir. O dönemde örnekleri sıkça görülen Türk dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak türetilmiş, daha doğrusu uydurulmuş bir kelime olabilir. Veya yalnızca Bafra’da kullanılan mahalli bir kelimedir. Bafra’da, bu tipte mahallî kelimeler vardır Meselâ: taraba veya daraba: tahtalardan yapılmış bahçe veya tarla duvarı, badal: Merdiven gibi… (O.Ç.)

Derginin 1. sayısındaki diğer yazıların başlıkları ve yazarları: *Kara Kalpliler: Ali Erdoğan Kazanoğlu. *Ulusun Eşsiz Töreni: F. Y. Ç.  *Ulusal (Millî) Eğitim: A. Basri Ediz. *Ağaç Sevgisi: İsmâil Işın. *Bir Görüş ve Düşünüş: İhsan Orhon. *Cumhuriyet Töreni: F. Yekta Çubukçu. *Şarcılık ve Şar Plânı: K. Sözen. *İlbayımız da Köycüler Gezintisine Katıldı: İmzâsız. *Şar Haberleri: İmzâsız. Dergide yer alan ‘Halkevimiz’ isimli şiir, Galip Nâşid Arı’nın kalem ürünüydü.

Not 1: Şarçılık ‘Şehircilik’, Şar ise ‘Şehir’ demektir. Hacı Bayram-ı Velî’nin bir şiirinde geçer: ‘Nâgehân (birdenbire) ol (o) şara (şehre) vardım. Ol şârı (şehri) yapılır gördüm. / Ben dahi yapıldım taş-ı toprak arasında.

Not: 2: İlbayımız: Vâlimiz. (Kullanımdan düşmüştür) İlçebay: Kaymakam, Şarbay ise Belediye Başkanıdır.  Türk Dilbilgisi kaidelerine aykırı olarak uydurulan bu kelimeler, milletimizin dil zevkine uygun gelmediği için kullanımdan düşmüştür. (O. Ç.)

Yıllığı 225, bir sayısı ise 10 kuruş olan dergi 12 sayfadır. Cumhuriyet Bayramı onuruna şerefine 16 sayfa çıkmıştır.

15 İkinci Teşrin (Kasım) 1935 târihinde yayınlanan 2. sayıdaki yazılar ve yazarları:

*Neşe İstiyoruz: Altın Yaprak. *Tekrar Bulduğum Kardeşime (Şiir) (Gökoğuz Türkleri için yazılmıştır): Behçet Kemal Çağlar. *Halkevi Kültür Kaynağıdır: A. Bedri Ediz. *Dilimiz İçin Öğütlerimiz: İhsan Orhun. *Yurdun Yeşil Örtüsü: Muzaffer Yener. *Büyük Bayramımız Heyecanla Kutlandı: İmzasız. *Şar Haberleri: (İmzasız)

Bu sayıda; ön kapak arkasında iki maddelik hatırlatma dikkat çekiyordu: 1-Altın Yaprağa para ile yazı kabul edilmez. 1-Yurda faydalı, devrimin yayılmasına yarayan yazılara sayfalarımız açıktır.

Not 3: Bu sayfada yer alan Gökoğuz (Gagavuz veya Gagauz) Türkleri: Hıristiyan Türklerdir. Nasıl, niçin ve ne zaman Hıristiyan oldukları hakkındaki bilgiler çelişkilidir. İsimleri, Slav kültüründen, alınmadır. Soyadları ise Türkçe’dir. Stefan veya Dimitri Gülsever, Mari veya  Svitlana Seheryeli gibi… Toplu olarak Moldavya Cumhuriyeti’nde Gagavuzya veya Gagavuzeli Muhtar Bölgesi’nde, Romanya’da ve Balkan ülkelerinde yaşarlar. Edirne şivesini andıran Türkçe ile konuşurlar. Türk Ocakları Genel Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in (1885-1966) Büyükelçi Olarak Romanya’da bulunduğu 1935-1948 yılları arasında, Gagavuz Türkleriyle yakından ilgilenmesi sâyesinde Türklüklerini korumak ve Türkçelerini geliştirmek imkânını bulmuşlardır. (O. Ç.)

Not 4: Uray: Belediye.

Altın Yaprak Dergisi’nin 5. Sayısı İkincikânun (Ocak) 1936’da yayınlandı. Bu sayıdaki makellerin başlıkları: *Kubilay İçin, *1936 Yılına Girerken, Vehbi Cem Aşkun’un ‘Bayrak’ isimli şiiri, *Bafra Merkez Okulunun broşüründen ötürü / Bravo Çocuklar, *Halkevleri Kültür Kaynağıdır. *Şarcılık ve Şar Plânı, T. Yetkin’in *Ateş isimli şiiri. *Korniy Usta’nın Sırrı: Alphonse’den Çeviren: Kemal Demiray. *Şar Haberleri. *Halk Romanı ‘Melek’: F. Yekta Çubukçu.

Altın Yaprak’ın 01 Mart 1936 târihinde yayınlanan 9. sayısında Mahmut Üstüner’in hazırladığı ‘Bafra Târihi’ başlıklı yazı dizisi başlatılmıştı. Şiirlerin çokluğu dikkat çekiyordu. F. Yekta Çubukçuoğlu’nun ‘Melek’ isimli halk romanı tefrikası devam ediyordu.  

15. sayıda ‘Esnaflığın Târihçesi’ ve ‘At Yetiştirmek’ başlıklı yazılar dikkat çekiyordu.  18. Sayı, 29 Ekim 1936 târihinde okuyucu ile buluşturuldu. Cumhuriyetin kuruluşunun 13. Yılı olması sebebiyle 40 sayfa olarak hazırlanan dergi, dopdolu idi.

31 Aralık 1936 târihinde yayınlanan 20. sayı, 18 sayfa idi. Sâlih Zeki Aktay’ın ‘Kubilây’ isimli şiiri, Dr. Divitçioğlu’nun ‘Türklük Ceryanları’ başlıklı makalesi vardı.  (başlıktaki kelimenin ‘cereyan’ olması gerekir, ceyran halk arasında elektrik akımı yerine kullanılır. Cereyan ise daha çok ‘belli bir görüş tarzı’ mânâsı tâşır.)

Altın Yaprak Dergisi ilk 10 sayıdan sonra zengin bir muhteva ile yayınına devam etmiş, daha sonraki sayılarla daha da zengin hâle gelmiş, milletimizi ve şehir halkını alâkadar eden faydalı bilgilere yer verilmiş, okuyucunun kültür seviyesini yükseltecek bir yayın politikası tâkip etmiştir.

Son 5 sayıda yer alan yazılar ve yazarlarına ait aşağıdaki bilgiler, yukarıdaki paragrafta yer alan kanaati doğrulamaktadır:

SAYI: 24 / 30 Nisan 1937

*23 Nisan: Altın Yaprak, *Bir Deniz ki: Sefer Aytekin, *Büyük Şâirin Ölümü: Ayşe Çörüş,                              *Kendini Bil-Sokrat: İ. Oğuz Çörüş, *Koca Sinan: Vehbi Cem Aşkun, *Bafra Târihi Araştırmaları: Mahmut Üstüner. *Büyük Atatürk’ün Dilinden: *Gönül: Sait Gürpınar, *Türk Devrimi (Piyes) 7: Vehbi Cem Aşkun, *Dalgalar-Anam- Darlık-Emine: Sefer Aytekin. *Melek -Halk Romanı-14:  F. Yekta Çubukçuoğlu, *Abdülhak Hâmid Tarhan Gecesi: Türkiye Genel Kimyagerler Kurumu Dergisi.

SAYI 25: Mayıs 1937

*Mümtaz Sınıf: Altın Yaprak. *Akşam Garipliği: Ayşe Çörüş, *19 Mayıs: İ. Oğuz Çörüş,  *Gönül: Vehbi Cem Aşkun, *Bafra Târihi Araştırmaları 17: Mahmut Üstüner. *19 Mayıs Gecesi: Cudi Sezener. *Çarşamba Halkevinin Evimizi Ziyâreti: İmzâsız. *Evimizin Yayın Komitesi: İmzâsız. *Türk Devrimi (Piyes) 8: Vehbi Cem Aşkun. *Halkevi ve Öğretmen: İ. O., *Kara Bahtım: Vehbi Cem Aşkun. *Melek -Halk Romanı-15:  F. Yekta Çubukçuoğlu,  *Haberler: İmzâsız.  

SAYI 26: Haziran 1937

*Evrensel Bir Örnek: Altın Yaprak, *Çoçuk: Sait Gürpınar,  *Rüya: Dr.Necmettin Divitçioğlu,  *Sarışın Güzel Kadın: Vehbi Cem Aşkun, *İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Nutkundan Bir Parçacık: Ş. Alışık, *Çoban: Kemal Güneş, *Kapasite Meselesi: F. Yekta Çubukçuoğlu, *Niyet Şekeri: Şâkir Ziya, *Serap: F. Y., *Melek -Halk Romanı-16: F. Yekta Çubukçuoğlu, *Türk Devrimi (Piyes) 9: Vehbi Cem Aşkun

SAYI 27-28: AĞUSTOS 1937    

*Münekkid Buhranı: Vehbi Cem Aşkun, *Dağ Pınarı: Sefer Aytekin, *Vaz’ı Takvim ve Menşeitevarih Risalesinden Bir Parça: Ş. Alışık,  *Ailede Çocuk Terbiyesi: Hamdi Hızal,  *Toprağa Dönüş: *Sefer Aytekin,  *Halkevleri ve Söylev:  Kâzım Anar, *Türksün Arkadaş 1: Vehbi Cem Aşkun, *Gümenüs:* Hasan Çakın. *Havza Kaplıcaları: İmzâsız, *Derenin Taşlarında: Cudi Sezener, *Türk Devrimi (Piyes) 10: Vehbi Cem Aşkun, *Melek -Halk Romanı-17: F. Yekta Çubukçuoğlu, *Haberler: İmzâsız.

*Gümenüs: Doğru yazılışı Gümenez’dir. 1896 yılında muhtarlık, 1 Mart 1963 yılında Belediye Teşkilatı kurulmuştur. Aynı yıl Gümenez olan ismi, kıyı şehri anlamına gelen ‘Yakakent’ olarak değiştirilmiştir. Gelişmeye müsâit şirin bir sâhil şehridir. (O. Ç.)

SAYI 29: 30 EYLÜL 1937

*Kadın ve Sosyete: Kâzım Anar,  *300 Sene Önce Samsun ve Bafra: Evliye Çelebi Seyahatnâmesi’nden. *Dil Bayramı: Bedri Edis, *Övgüleme: Basri Gocul, *Gözyaşları: K. Güneş. *Sürgün: Sefer Aytekin, *Aile Bütçesi: Cudi Sezener. *Dokunmayın: Vehbi Cem Aşkun, *Türk Devrimi (Piyes) 10-11: Vehbi Cem Aşkun. *Melek -Halk Romanı-18: F. Yekta Çubukçuoğlu, *Haberler: İmzâsız.

Ali Ak, güçlüklerle ve maddî-mânevî fedakârlıklarla çok mükemmel bir hizmet gerçekleştirmekle, gönüller dolusu teşekkürü hak etmiştir.

Not: Bafra Halkevi’nin yayın organı Altın Yaprak; 30 Eylül 1937 târihinde, yayın hayatından âniden sessizce çekildi. Sessizce, çünkü dergide vedâ mâhiyetinde bir not yoktu.  Hatta birkaç yazının altında ‘Devamı var’ kelimeleri bulunuyordu. (O. Ç.)

(Devam Edecek)

Türk Siyasetinin Yeniden İnşası (Reconstruction of Turkish Politics)

Kocaeli Aydınlar Ocağı önceki dönem Başkanı, değerli ağabeyim Eğitimci / Tarihçi Dr. Süleyman Pekin “Türkiye 1950’de NATO’ya girince, NATO da tüm kurumlarıyla Türkiye’ye girdi” der. Kanaatimce, Türkiye’nin reel politiğini bu kadar isabetli ve bu kadar veciz ifade eden başka bir söz yoktur.

Türk siyasetinin iktidarıyla ve muhalefetiyle tek bir merkez tarafından dizayn edildiğinin herkes farkında. Bu konudaki görüş ayrılıkları dizayn edenin kim olduğuyla alakalı yalnızca. Siyaset sahnesindeki 156 siyasi partinin her birinin zihniyet ve icraat bozukluğunun birbirine bu kadar benzemesinin başkaca bir izahı olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda getirilebilecek alternatif izah ise milletin insan kalite ortalaması ve bu insan kalite ortalamasının siyasete yansıması olabilir yalnızca.

Bugün ülkeyi yönetenlerin, ülkenin kaderi hakkında söz söyleyen ve ahkâm kesenlerin tamamına yakınının, 1970’lerde ülkeyi 12 Eylül’e taşıyan grupların saha elemanları olması tesadüf olmasa gerek. 12 Eylül rejimi, devletin adını aynı kılmakla beraber ülkenin kuruluştan gelen genetiğini değiştirmek suretiyle GDO’lu bir ülke meydana getirdi. Bu GDO’lu yapı etkisini biraz kaybeder gibi olunca 8 yıl önce yapılan hareketle konumunu bir müddet daha güçlendirdi.

Yukarıdaki iddiaları hayali veya en azında abartılı bulanlar, son 40 yıldır veya hadi en azından son 10 yıldır siyasi iktidar tarafından icraatların vatandaş yararına mı yoksa siyasi iktidar yararına mı olduğu sorusuna cevap versinler. Ki cevaba lüzum olmadığı da gün gibi ortadadır.

Önceki yazılarımızda da defaatle beyan ettiğimiz gibi; dünyanın her ülkesinde yönetenlerin menfaatleriyle yönetilenlerin menfaatleri çatışır. Yönetenlerin lehine olan yönetilenlerin aleyhine, yönetilenlerin lehine olan ise yönetenlerin aleyhinedir. Örneğin yargının siyasallaşması, siyasal iktidarı denetleyen ve / veya dengeleyen kurumların zayıflaması ve hatta ortadan kalkması yönetenlerin lehine, yönetilenlerin aleyhinedir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, medyanın tekelleşmemesi, kamu ihalelerinin şeffaflaşması, vergilerin düşürülmesi ve hatta kaldırılması gibi hususlar ise yönetilenlerin lehine, yönetenlerin aleyhinedir. Bir ülkede halkın refahını artırmanın yegâne yolu o ülkedeki icraatların kısm-ı azamının yönetilenlerin lehine olmasıdır.

Ancak bugün Türkiye’de siyasi iktidar ve vatandaş, yahut başka bir ifadeyle yönetenler ve yönetilenler arasındaki menfaat çatışması ve bu çatışmadaki terazinin dengesinin yönetenler lehine ağır basması sürdürülemez bir noktaya ulaşmıştır. Türkiye’yi yönetenlerin “karıncaya bineceksin belini incitmeyeceksin” şeklinde özetleyebileceğimiz yönetim anlayışı, karıncanın yani vatandaşın beli artık mevcut siyasi iktidarı kaldıramayacak raddeye gelmiştir. Türkiye’nin bugün mevcut siyasi düzeni tamamen kaldırıp yerine yeni bir düzen inşa etmesi gerekmektedir.

Siyaset kurumu, ülkenin problemlerini çözmek için var olan bir kurumdur. Ancak bugün siyaset kurumu ülkenin problemlerinin temel kaynağı haline gelmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, Türkiye’nin problemlerinden kurtulabilmesi için sadece siyasi iktidardan değil, yani sadece Ak Parti ve MHP’den değil, CHP’den de kurtulmalı, İyi Parti’den de kurtulmalı, Zafer Partisi’nden de kurtulmalı, DEM Parti’den de kurtulmalı ve hatta isimleri buraya sığmayan mevcut bütün siyasi partilerden ve bu siyasi partilerin temsilcilerinden kurtulmalıdır.

Türkiye’yi bugünkü problemlerine taşıyan ama öte yandan ülkenin sefasını sürüp cefasını kendisinden sonraki jenerasyonlara bırakan jenerasyon, 12 Eylül’den önce siyasetle tanışan jenerasyondur. Ülkenin problemlerinden kurtulması için, bu jenerasyonu hem siyasetten hem de bürokrasiden el çektirmesi ve ülkede söz hakkını 1980’den sonra doğan jenerasyona bırakması gerekmektedir. Nitekim meşhur bir gangsterin, Youtube videolarında “40 yaş altına sesleniyorum” dediğini hatırlarsınız.

Türkiye’de 1980’lerden sonra doğan jenerasyon tarafından mevcut siyasi düzenin tarihe gömülmesi; Türk siyasetinin ideolojik argümanlara dayanmayan, insan odaklı bir anlayışla ve daha da önemlisi nitelikli kişilerin sürekli bir devr-i daimle yahut sirkülasyonla görev alabilecekleri şekilde yeniden inşa edilmesi gerekmektedir.

Yakın zamanda Nobel ekonomi ödülü alan Daron Acemoğlu ve James Robinson’un “Ulusların Düşüşü” kitabında “yaratıcı yıkım” diye bir kavramdan bahsedilir. Bu “yaratıcı yıkım” kavramını, halkın faydasına olacak şekilde dar bir azınlığın mevcut menfaatlerinin yıkılması şeklinde özetleyebiliriz. Daha açık anlatmak için matbaa geldiği zaman hattatların işsiz kalmalarını yaratıcı yıkıma örnek olarak gösterebiliriz. İşte artık Türkiye için siyasette birilerinin saltanatını tamamen yıkacak ve milletin refahını gerçekleştirecek bu “yaratıcı yıkıma” ihtiyaç vardır.

Aylarla ifade edilebilecek yakın bir gelecekte Türkiye için artık olmazsa olmaz hale gelen bu “değişimin”, bu “yeniden inşanın” ve “yaratıcı yıkımın” gerçekleşeceğini tahmin ve temenni ediyoruz.

Cenab-ı Allah bizleri problemlerimizden ve problemin kaynağı kişilerden kurtarsın; bizlere her şeyin iyisini ve güzelini nasip etsin; bize müreffeh bir hayat ile bilimde, sanatta, askeri sahada, siyasette ve uluslararası dengede söz sahibi olma imkân ve gücünü versin.

Bafra’lı Eğitimci Ali Ak’tan Kıymetli İki Eser:

1-‘Altın Yaprak’ Bafra Halk Evi Yayın Organı  

2-Atatürk Vahdettin Görüşmeleri

(Birinci Bölüm / Giriş)

Bafra, Samsun ilinin ilçesidir. Şehir merkezi, Karadeniz’e 20 km uzaklıkta, denizden yüksekliği yaklaşık 20 m olan ve Kızılırmak’ın biriktirdiği birikinti ovası üzerinde kurulmuş bir yerleşim yeridir. Nüfusu 144.465’dir.

Târihçe:

İlçenin adının M.Ö. 521 yıllarında Fenikeliler zamanında ticâret gemilerinin yanaştığı koylara kurulan, ticaret evlerine, ‘Bafira’ veya ‘Bavra’ denilmesinden geldiği zannedilmektedir. Luvi Dili’nde Kızılırmak’a verilen ‘Ba-Hura’ (Büyük Irmak) adından geldiğini söyleyenler de vardır. İlçenin târihi MÖ 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik döneme  (MÖ 5000-4000) ait yerleşim yerlerinin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde MÖ 4000 yıllarından MÖ 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı yapılan araştırmalarda anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (MÖ 3000-2000) ve Erken Hitit (MÖ 1900-1800) (Ki, bazı kaynaklarda başşehri Hattuşaş olan Hititlerin Anadolu’ya Kızılırmak Vadisi’nden geldikleri için, sonradan mukaddes başşehirin İkiztepe olduğu belirtilmektedir.) dönemi kültürlerinin izlerini taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. MÖ 670 yıllarında Paflagonların  da Kızılırmak Vadisi’nde yaşadıkları bilinmektedir. MÖ 6. yüzyılda Lidyalıların eline geçen bölgeyi MÖ 546’da Persler istila etmiştir. İkiztepe’de Helenistik döneme (MÖ 330-30) ait bir anıt mezar da bulunmaktadır. Bu bölge MÖ 47’de önce Roma (bu dönemde Gadilon ve Helega adlarını almıştır), sonrada Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra Selçukluların eline geçen Bafra’ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı Birinci İzzeddin Keykavus Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243’de başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına sebep olmuştur. Bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460’da ise Bafra, Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.

Bafra ilçesi Osmanlı Cihan Devleti döneminde Trabzon Vilayeti’ne bağlı Canik Sancağı’na ait bir kazaydı. Salname kayıtlarına göre 1854 yılı sonlarında kaza merkezi olduğu anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında 1876 harbinden sonra Kırım’dan Bafra’ya çok sayıda Türk gelmiştir. Daha sonraları çıkan Balkan ve Birinci Dünya savaşları Türk halkının azalıp, fakirleşmesini, azınlık olmalarına rağmen Rum ve Ermenilerin iktisadî hayatı ellerine geçirip zenginleşmelerini sağlamıştır. Bundan dolayı cesaretlenerek Pontus Cumhuriyeti kurma hevesine kapılan Rumlar Mavri Mira Cemiyeti’nikurmuşlardır. Fakat 1919’da Millî Mücâdele’nin başlamasıyla maksatlarına ulaşamadılar.  Ddaha sonra Yunanistan’ın Kavala, Drama ve Selanik yörelerinden gelen ve tütün yetiştirme işini çok iyi bilen Türklerle mücâdele etmişlerdir. Bafra’ya gelen mübadiller  özellikle ilçe merkezinin güney kısmında kalan Kızılırmak nehri boyundaki köylere yerleştirilmişlerdir.

Bunun dışında ilçe merkezindeki Gazipaşa Mahallesi ile Sarıköy, Sarıkaya, Kahraman köyleri başta olmak üzere birçok köye yerleştirilmişlerdir. Bafra’nın zirâî, kültürel ve ekonomik gelişiminde mübadillerin yeri son derece önemlidir. Mücâdelenin ardından 1950-1951 yıllarında Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden az sayıda Türk Bafra’ya yerleştirilmiştir. Ancak Bafra’da yaşadıkları sosyal ve ekonomik problemlerden dolayı pek çoğu göçmenlerin daha fazla olduğu bölgelere veya sanayi şehirlerine yerleşmişlerdir. Daha sonra Alaçam ilçesinin köylerinden gelen insanlar ile Doğu Karadeniz, Tokat, Sivas ve Anadolu’nun çeşitli illerinden gelen insanlar ilçeye yerleşmişlerdir.

1893 yılı Osmanlı nüfus sayımına göre Bafra’da yaşayan kişi sayısı 62.782’dir. Bunların büyük çoğunluğu (yani % 62’si (38.936 kişi) Türklerden oluşmaktadır. Bafra’daki Rum nüfusu ise 22.834 kişidir (% 36). Günümüzde Rum nüfusu tamamen Yunanistan’a göç etmiş olup onların yerine Yunanistan’daki (Batı Trakya hariç) Müslüman halk yerleştirilmiştir. Göç eden Müslüman halkın çoğu Türk olup Pomak bir azınlık da ilçede mevcuttur. Pomakların köylerde yaşayan bir kısmı hâlen kültürlerini devam ettirmektedir. Ayrıca Balkan Savaşları (1912) sonrası Kosova’dan gelen Arnavut göçmenlerden büyük bir nüfus Bafra çevresine yerleştirilmiştir. Arnavutça çoğu Arnavut tarafından unutulmuştur, sadece yaşlılar arasında köylerde konuşulmaktadır.

Coğrafya:

İlçenin doğusunda Samsun Merkez ilçe ve Ondokuzmayıs ilçesi, kuzeyinde Karadeniz, batısında Alaçam, güneyinde Kavak, Havza ve Vezirköprü ilçeleriyle çevrilmiştir. Yüzölçümü 175 kilometrekaredir.  Samsun’a uzaklığı 51 km’dir.

Kızılırmak deltasını kaplayan Bafra Ovası güneyde dağlarla çevrilidir. Bunlardan en yükseği 1224 metre ile Nebiyan Dağı’dır. Bu dağlar Canik Dağları’nın uzantılarıdır. Bafra’nın en büyük, Türkiye’nin ise en uzun akarsuyu Kızılırmak bu dağları derin bir vadi ile geçerek ovaya ulaşır. Bafra Ovası tamamen Kızılırmak’ın etkileri ile oluşmuştur. Irmağın denize yakın kısımlarında birçok göl oluşmuştur. Nebiyan Dağı’nın etekleri ise yayladır.

Kızılırmak’ın uzunluğu 1151 km’dir. Sivas’taki Kızıl Dağ’dan doğar, Orta Anadolu’da geniş bir yay çizerek Bafra’dan denize dökülür. En çok Nisan ve Temmuz dönemlerinde su taşır.

Kızılırmak’ın denize döküldüğü yerde oluşmuş göller, ırmağın her iki yakasında da yer alır. Batıdaki göl Karaboğaz, doğudaki ise Balık Gölleri’dir. Doğu yakada yer alan göllerin başlıcaları şu göllerdir; Dutdibi, Liman, Hayırlı, Çernek, Uzungöl, Tombul göl, İnce göl. Göllerin çevresi sazlık ve bataklıktır. Ancak, ormanlık alanlar da vardır.

İklim:

İlçede hâkim rüzgârlar genellikle mevsimlere göre farklılıklar gösterir. Yaz mevsiminde Karadeniz Bölgesi’nde mevzii yüksek basınç, Anadolu’da ise mevzii bir alçak basınç merkezi meydana gelir. Dolayısıyla Karadeniz’den antisiklon merkezine doğru akan rüzgârlar oluşur ve bunlar Kuzey-Doğu ve Kuzey-Batı rüzgârlarıdır. Kış mevsiminde ise geçici alçak basınç merkezlerinin etkisi altındadır. İlçede güneybatı ve güney yönlerinden esen kuru ve sıcak rüzgârlar, ilçede bulunan nemi azaltır. İlçenin nem ortalaması % 73’tür. Özellikle Nisan ve Mayıs aylarında bu rakam ortalama % 77-79’a ulaşır. Aralık ayında ise % 70’e düşer. İlçenin mutlak nemi ise yılda ortalama 5,0 gramdır. Mutlak nem sıcaklıkla doğru orantılı olduğundan yaz aylarında en yüksek değeri bulur. İlçeye en fazla yağış Kasım ayında, en az yağış ise Mayıs ayında düşer. Yıllık ortalama yağış miktarı 700 mm civarındadır. Yağmurlu gün sayısı yılda ortalama 100 gündür.

Ekonomi:

Samsun-Bafra Grubu: Samsun, Maden, Canik, Evkaf, Bafra, Alaçam, Çarşamba, Sinop, Gerze tütünleri bu grubu oluşturur. Bu gruptaki tütünler çok düşük oranda nikotinli, küçük boyutlu, kırmızı, açık kırmızı renkli, ince damarlı, ince nesiçli elastikiyeti, yüksek, tok içimli, tatlı aromatik kokulu tütünlerdir. Yabancı sigara üreticileri sigara harmanlarını ıslah etmek, aromatik özelliklerinden dolayı kalitelerini yükseltmek, lüks harmanların nefâsetini artırmak, tok içimli çeşitler yapmak maksadıyla bu tütünleri talep etmektedirler.

Özellikle Bafra tütünleri dünyanın en yüksek evsaflı sigara tütünleri olarak devamlı aranmıştır. Küçük boyutları, ince nesiçleri, parlak ve cazip renkleri kendilerine has kokuları, sigara verimleri, tat-lezzet ve içimi itibarıyla eşi bulunmayan tütünler olmuşlardır.

Dünya sigara harmanlarının Samsun-Bafra tütünü ihtiyacına karşılık üretimin az olması ve giderek de azalması bu tütünlerin harmanlarda az kullanılmasına sebep olmuştur. Marmara Bölgesi tütünlerinde olduğu gibi bu tütünlerin üretimi de devamlı düşmektedir. Hükümetin TEKEL’i kapatmasıyla bölgede tütün üretimi hemen hemen sıfırlanmıştır. Ayrıca sigara tiryakilerinin zevklerinin değiştirilerek geniş yapraklı tütünden elde edilen sigaralara yönlendirilmesi sebebiyle Bafra tütününe rağbet azalmıştır. 

Mutfak Kültürü:

Pide: Bafra Pidesi Bafra’nın kendine has yemeğidir. Normal pide hamurundan farklı yapılır.

Bafra Nokulu: Üzümlü, fındıklı, cevizli olarak yapılan bir hamur tatlısıdır. İnce hamurdan, şerbetsiz olarak yapılır.

Demografik Yapı:

Bafra’da değişik ve çok sayıda etnik gruplar (Rum, Ermeni, Laz, Kürt, Gürcü, Arnavut, Çerkez, Bulgar, Karadenizli ve Balkan göçmeni) bulunduğundan mutfağı zengindir. Ancak bu zenginlik evlere hapsedilmiştir.

Şenlikler ve Panayırlar:

Karadede Panayırı: 100 yıllık bir geçmişi olan ve her yıl Ağustos ayının son pazar günü Bafra’nın Gökçeağaç Köyü’nde kurulan târihî panayırdır. Panayıra her yıl binlerce kişi katılmakta, panayır kapsamında konserler, değişik etkinlik ve gösteriler düzenlenmekte ayrıca alış-veriş pazarı kurulmaktadır.

Bafra Karpuz Şenliği: Bafra karpuzunu ülkemize ve bütün dünyaya tanıtmak ve çiftçilerimizi daha iyi ürün elde etmeye teşvik etmek maksadıyla kutlanmaktadır. Her yıl Ağustos ayının son haftasında yapılan kutlamalarda konserler, folklor gösterileri, sergiler ve konferans gibi etkinlikler düzenlenir. Bu etkinlikler iki gün sürer. Bafra halkı çoluk çocuk bu etkinliklere katılır. Ancak belediye desteği olmadığı için şenlik düzenlemesi 2014 itibariyle durdurulmuştur.

Sele-Sepet top Kandil Şenlikleri: Ramazan ayının 15. gecesinde yapılan bir eğlence ve anma şenliğidir. Bafra’dan başka hiçbir yerde (yakın ilçeler dâhil) bilinmeyen bir eğlencedir. Çocuklara hitap eder.

Neyzen Tevfik Kültür Şenlikleri: Neyzen Tevfik, Bafra’nın Kolay Beldesi’ndendir. Kolay Belde Belediyesi her yıl Ağustos ayının son haftasında Neyzen Tevfik adına şenlikler tertip eder. Şenliklerde müzik ve folklor gösterileri, tiyatro faaliyetleri, halk ozanlarından deyişler, sergiler vb. faaliyetler vardır.

Dokumacılık ve İşlemecilik:

Bâzı kişiler işlemecilik için ‘el sanatları’ tâbirini kullanmaktadır. Sanatın bütün çeşitleri zâten el ile yapılar. Ayakla yapılan (şâyet sanat ise) yalnızca futboldur. Bu sebeple ‘işlemecilik’ kelimesi kullanılmıştır. Günümüze kadar önemini koruyan ve Türk kültürünün vazgeçilmez unsurları olan halı, kilim örücülüğü gibi değerler Bafra’da devam ettirilmektedir. Kilim dokumacılığı, hasır ve zembil örücülüğü, yöre hanımlarının yaptığı işlemeler ve oyalar özellikle dağ köylerinde devam ettirilen sanatlardır.

***

Bafra’da doğup büyümüş yazarlardan hâlen hayatta buluna; Alptekin Ahıshalıoğlu, Atillâ Çilingir, Bülent Arslan, Mehmet Güntekin, Oğuz Çetinoğlu ve Tâner Ay’ın hayat hikâyeleri ve eserleri Kocaeli Aydınlar Ocağı internet sitesinde önceki yıllarda ve 2024 yılında yayınlanmıştı. Yeni yazarlar ve kitapları hakkındaki bilgiler ulaştıkça yayına devam edilecektir.

(Devam Edecek)

Çöp Torbası

Hanımefendi, erkenden kalkar, kocasıyla kahvaltısını yapar, büyük bir sevgiyle ütülediği elbiselerini giyerken eşini seyreder ve huzurla kapıdan uğurlar.

Saatler sonra gelen telefonla uyanır. Telefondaki ses, “Eşinize anjiyo yapıldı, şimdi yoğun bakımda, elbiselerini alabilirsiniz.” Adam, memuriyet yaptığı iş yerinde aniden fenalaşmış, hastaneye kaldırılmış, kalp krizi geçirdiği anlaşıldığı için kendisine acilen anjiyo yapılmış, tıkalı iki damarına stent takılmış. Hanımefendi, bunları hastaneye gittiğinde öğrenir. Yoğun bakım kapısının önünden elbiselerini alması istenir. Elbiseler, mavi bir çöp torbasının içine özensizce konmuştur. Kadın, “Hayat, işte bu.” der. Derin duygularla temizlenip ütülenen, kişiye kimlik kazandıran elbiseler şimdi çöplerimizi attığımız mavi torbanın içindedir. Kadının gözünde, denizlere baktığında ferahlatan, göğe baktığında dinlendiren mavi, artık o mavi değildir. Mavi, acının, belki de bir sonun habercisidir. O yakışıklı adam, sanki buruşturulmuş, mavi bir çöp torbasına sıkıştırılmıştır. Hangimiz, böyle trajik bir sahneye konu olmayacağımızın garantisine sahibiz?

Amca, derdim kendisine, ismiyle birlikte hitap etmek, coşku veriyordu bana. Asırlık çınar ağacıydı. Yüz yaşına girmesine on yıl vardı. Dinç görünüyordu, kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyordu. Zihin faaliyetlerinde zayıflama yoktu. Aniden fenalaşmış, “Acil Servis”e kaldırmış oğlu. İlk müdahaleden sonra yoğun bakıma almışlar amcamızı. Hastane görevlileri elbiselerinin alınmasını istemişler. Gittiğinde bir hasta bakıcı kapının aralığından oğluna siyah bir çöp torbası uzatıvermiş. İçinde amcamızın elbiseleri. Doksan yıllık çınar ağacı, doğranmış, sanki yongaları siyah bir çöp torbasının içine sıkıştırılmış. Artık, siyah her anlamıyla siyahtı yakınları için. Doksan yıldır görülen bütün renklerin bileşkesi, siyahmış meğer.

Mavi, siyah …  ve çöp torbası, artık size ne anlatacak? Çöp torbasından, mavi ve siyahtan hareketle hangi duyguları yaşayacağız, hangi düşüncelere varacağız? Nereden biliyoruz, belki hepimiz mavi veya siyah çöp torbasına bir şekilde konulmak için yaşıyoruz? Çok derin anlamlar yüklediğimiz hayat, uğruna kavga ettiğimiz dünya, mal mülk, makam, bizi ete kemiğe büründüren kıyafetler, bir çöp torbasına atılmak için mi? Hayat tiyatrosunun bu sahnesi size ne anlatıyor? Oyunda bir hata var mı, varsa nerede?

Necip Fazıl, kurulu düzeni “Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan; / Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!” dizeleriyle eleştirir. Ördeğin, bülbüle lisan öğrettiği, tarih kitaplarının, balığın kavağa çıkma hikayesi ile doldurulup gerçeklerin gizlediği bir düzende hangi işin doğru, saygın olması beklenir? İnsan, değerlidir, insanla ilgili her ürün, kıymetlidir. İnsan, yaratılmışların en şereflisidir. İnsana Yüce Yaratıcının verdiği değeri ayakta tutacak olan da yine insandır. Beşikten mezara kadar bir değer olduğunu hissetmek, her insanın hakkıdır. Bu da bir sistem konusudur. Dünya insanlığını kendisine hizmet etmekle görevli sürü gören, her çocuğu terbiyeye muhtaç bir vahşi olarak değerlendiren ve böylece eğitime başlayan, insanların, sınırlı dünya kaynaklarını tüketmek üzere var olduğuna inanan, paran kadar adamsın yoksa bir hiçsin hayat felsefesiyle insana yaklaşan bir sistemden, insanın eşref-i mahlukat olarak konumlandırılacağı bir sistem beklemek ham hayal olur.

Nasrettin Hoca, bir vakit eşeğini hava alsın diye, zar zor dama çıkarmış. Bir müddet sonra “Yeter artık, inme vakti.” diye çekmiş eşeği, kan ter içinde kalmış Hoca, ama nafile. İnmemiş eşek bir türlü. “Ne halin varsa gör.” diye eşeği damda bırakıp inmiş aşağıya. Oynama alanı bulan eşek, zıplamış durmuş damda. Öyle zıplamış ki dam delinip aşağı düşüp ölmüş. Akıbeti ibretle izleyen Hocamız hemen dersi çıkarmış tabi:  “Demek ki eşeğin mertebesini yükseltirsen, hem bulunduğu yere zarar veriyor hem de kendine.”

Dünya, “eşek kafalı” adamlarla dolu. Hem kendilerine hem insanlığa zarar veriyorlar. İnsanlığın iyiliği adına olmaması gereken yerde olan bu insanların ihtikarlığı ve ihtirasları, insanların huzurunu kaçırıyor, insanları hak ettiği saygıdan mahrum ediyor.

Ayette Yüce Rabbi’mizin “(Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri) bu dünya hayatı hakikatte sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir; ahiret yurduna gelince işte asıl hayat odur; keşke bunu bilselerdi!” diye buyurduğu gibi dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bu buyruk, insanın veya dünyanın tamamen değersizliğiyle ilgili değil, bilakis maddeye tamahla ilgili ciddi bir uyarıdır. Ahiret merkezli bir dünya sisteminde taşlar yerine oturmuş, sapla saman karışmamış, insan layık olduğu makama kavuşmuş olacaktır.

Kul hakkı, sadece birine ait bir malı çalıp çırpmak, gasp etmek değildir. Kişiye, beklentisi olan davranışı, layık olduğu itibarı göstermemek de bir kul hakkıdır. Kaçımız, bunun bilincindeyiz, hangi sistem bu bilinç üzerine kuruludur?

Bakara suresi 29. ayete göre Allah öyle bir zat ki yeryüzündeki şeylerin tamamını insan için yaratmıştır. Sonra göklere yönelip onları yedi gök olarak düzenlemiştir.  Ayrıca İsra suresi 70. ayette “Şüphesiz ki biz insanoğluna değer verdik. Onları karada ve denizlerde taşıdık. Onlara temiz rızıklar verdik. Onları yarattığımız birçok mahlûkattan daha üstün kıldık.” denir.

Eşyanın yaşanmışlığı, hatıraların heyecanı vardır. Ne kadar yaşanmışlık, ne kadar heyecan o kadar insan demektir. Adı eşya da olsa yeri çöp torbası değildir.

Her varlığın layık olduğu değerini bulduğu bir sistem inşa etmek zorundayız.

Kırmızıda Durulur mu?

Bazı ülkelerde bir eylem planlanırken “Kanuna uygun mu?” diye sorulur. Kanuna uygunsa yapılır; değilse vaz geçilir. Bu “bazı ülkeler” büyük ihtimalle geri kalmış, devletin güçsüz olduğu, hiç olmazsa devletin derinlikten yoksun bulunduğu ülkelerdir. Çünkü tecrübeli ve bilge siyasetçilerin yönettiği ve “derin devlet” kavramını dünyaya öğreten bizim gibi ülkelerde bunun tam tersi olur. Bir eylem düşünüldüğünde, “Kanuna uygun mu?” diye sorulur. Kanuna uygunsa yapılır; değilse kanun eyleme uygun hâle getirilir. Engel çıkaran kanun, anayasa bile olsa uygun hâle getirilir. Zaten bizim en sık değiştirdiğimiz kanunlarımız, İhale Kanunu ve Anayasa’dır. Bu davranışımızın ne kadar doğru olduğunu dünyaya göstermek için de buna, “Kanunla fiili durum arasındaki tenakuzu kaldırmak.” diyoruz.  Çok oturaklı bir söze benziyor. Oturaklı olduğuna göre herhâlde doğrudur.

Yaparsam ne olur? 

Bize bir zamanlar “yok kanun, yap kanun” ülkesi demişler. Şimdi var kanun. Kanun yokken kanun yazma uzmanlığına ihtiyacımız vardı. Şimdi başarılı insanların kanun uzmanlıkları farklı. Birinci uzmanlık, “Kanun var da nasıl etrafından dolaşılır? Bu kanunun, içinden deve geçirebileceğimiz, deliği neresinde?” ihtisasıdır. Başarılı bürokratlarımız bu konuda uzmandır, eylemleriyle öğünürler ve genç meslektaşlarına işin inceliklerini öğretirler. İkinci uzmanlık, “Bu kanuna uymazsak ne olur ki?” ihtisası. Eğer bir şey olmayacaksa o kanunu yok sayabilirsiniz. Velev ki kanun anayasa olsun. Anayasa’yı ihlal ederseniz Anayasa Mahkemesi sizi düzeltmez mi? Hayır sizi düzeltemez. Yaptığınızın yanlış olduğuna, onu yapmamanız gerektiğine karar verir ama siz o karara uymak zorunda mısınız? Bir bakarsınız, uymazsam ne olur diye. Bir şey olmuyorsa umursamaz ve devam edersiniz. Bir şey olacak gibiyse bir başka mahkemeden aksi kararı çıkarırsınız ve mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin kararına direnir. Anayasa’ya göre direnemez ama direnirse ne olur? Bir şey olmuyorsa yolunuza devam edersiniz. 

Kanunların özellikle Anayasa’nın, vatandaşları devletin gücünden koruyacağı söylenmiş. Bizde mevzuat ama boş verin mevzuatı, tatbikat, iktidarı vatandaşlardan korumak için işler. Mesela vatandaşlar fikirlerini tek veya toplu olarak açıklama hürriyetine sahiptir, izin almaksızın toplantı ve gösteri yürüyüşü yapabilirler, değil mi? Değil. Yapsınlar da göreyim. Ya o yerde yapmak yasaktır ya o saatte yapmak yasaktır. Yer ve saat mevzuatta belirlense bile kaymakamlıkça veya valilikçe o gün için yasaklanmıştır. Onun için siz yine izin alın… Muhalifseniz alamazsınız ve hiç olmazsa toplantı hazırlığı zahmetinden kurtulursunuz. 

Asansör kime bozuk?

Bizim devletimize “Derin Devlet” denmesinin sebebi bu karmaşık ve yazılı olmayan kurallar mı acaba? O kadar derin ki kimse içinden çıkamıyor. Onun için hiç anlamaya çalışmayın. İman edin: İktidarı zikridelim evvela. Vacip oldur cümle işte her kula. Yandaşlık olursa bir işin başı, herkiz ebter olmaya annın sonu. Ya kanun? Ya hukuki engel varsa diyorsanız yukarıda yazdıklarımı iyi okumamışsınız demektir. 

Daha önce bu sütunda da anlattığım iki anekdotbu sütunda da anlattığım iki anekdot kültürümüzü pek güzel anlatıyor. Birini rahmetli Doğan Cüceloğlu’ndan dinlemiştim. Girdikleri apartmanın asansörüne “asansör bozuk” yazan bir kâğıt yapıştırılmış. Cüceloğlu merdivene yönelirken içeri giren bir kalantor kapıcıya seslenir: “Asansör bize de mi bozuk?”. 

Yasak ama kime yasak?

İkincisi benim başımdan geçti. İçinde bulunduğum taksi kırmızıda durmuştu. Önündeki arabaya ısrarla korna çalmaya başladı. Ben dayanamadım, “Kırmızı yanıyor, niçin korna çalıyorsun?” diye sordum. Cevabı unutamam. “Kırmızıda durulur mu? Müsaitse geçilir.” 

Demek ne imiş… Bir: Yasak size de mi yasak diye düşüneceksiniz. Size de yasaksa ona yasak olmayan bir adam bulup onun sayesinde asansöre binip yükseleceksiniz. İki: Kırmızıda durulur mu? Müsaitse geçilir! Aklıma geldi. Sanırım Onuncu Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer kırmızıda dururdu. Bugünkü iktidar zamanındaki ilk açıklamalardan biri, “Kırmızıda durmayacağız!” olmuştu. Ne demek! Kırmızılar onlara feda olsun, kırmızılar dursun, onlar geçsin. 

İşte bu inceliklere hâkim insanlar ya siyasette ya bürokraside yahut mafyada karşınıza çıkacaktır. Onlara kanunsuz demek bühtandır. Tam tersine onlar kanunlara, kanun adamlarından daha hâkimdir. Siyasi, bürokrat ve mafya… Bunların üçü de varlıklarını devlete borçludur. Onun için bizim devlete derin devlet diyoruz. Varsın vergi toplayamasın. Derindir bizim devletimiz. 

Kırmızıda durulur mu! – Milli Düşünce Merkezi

Özel Kocaeli Hastanesi – Muayenehanelerden hastaneye (6)

İzmit’te bir hastaneye gelip, aynı zamanda muayenehanesiyle de hekimlik yapanların bir kısmının özel hastane kuruluşu çalışmalarını anlattığım bu yazımda, Özel Kocaeli Hastanesi’nin hik’ayesini yazacağım.

Yaşar Ellialtı: 1979 Nevşehir doğumlu olup 2002 yılında İstanbul’dan İzmit’e gelmişlerdir. Demiryolu Caddesi üzerindeki Dündar Rorf İş Merkezi’nde Merkez Polikliniği açmışlardır. Dr. Ramazan Uçar ve ağabeyi Hurşit Ellialtı ile birlikte açtıkları bu poliklinik çok uygun bir ücretle (o günün şartlarında özel muayene hizmetlerinin 1/10’u) 7/24 her uzmanlık dalında poliklinik hizmeti veren bir yerdir.

Bu merkez 2006 yılında Özel Kocaeli Tıp Merkezi adıyla hizmetini sürdürmüştür.

2011 yılında Rafet Karacan Bulvarı No:11’e taşınarak daha geniş imkânlar ile hizmet vermeye devam etmiştir. Bu yeni adrese geçişte Dr. Ramazan Uçar ve Hurşit Ellialtı ayrılıp İstanbul’a dönmüştür. Yaşar Ellialtı ise yeni hekim ortaklarla hizmeti yürütmüştür. Bu ortaklar Dr. Yusuf Yazıcıoğlu, Dr. Fuat Ayar, Dr. İnci Çavuşoğlu, Dr. Eray Çalışkan ve Dr. Ayhan Arpacı’dır.

Yaşar Ellialtı ayrıca 2008 yılında Alemdar Caddesi girişindeki 6 nolu tarihi binada İlgi Çocuk Sağlığı Tıp Merkezi’nin kurucu ortağıdır. Burada çocuk hastalıkları uzmanları Dr. Yusuf Çalışkol, Dr. Hüseyin Aktürk, Dr. İsmail Pehlivan ve Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Yusuf Yazıcıoğlu diğer ortaklardır. Bu merkez halen Yahyakaptan Demokrasi Bulvarı No:10’da yeni ortaklık yapısı ile hizmetine devam etmektedir. Çocuk hastalarına poliklinik hizmeti veren İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi Gebze ilçemizde de yeni bir şube açarak çalışmalarını sürdürmektedir.

İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi ortaklarından Dr. İsmail Pehlivan 2016’da buradan ayrılıp özel muayenehanesinde hekimlik yapmaya devam etmiş olup daha sonra şehrimizden ayrılmıştır. Dr. Hüseyin Aktürk ise 2012 yılında üst ihtisas yapmak üzere ayrılmış, 2016’da Kocaeli Tıp’tan çocuk enfeksiyon uzmanı olmuş ve Derince Hastanemize atanmıştır. 2021’e kadar burada hekimlik yapan Hüseyin Aktürk, 2021’de emekli olmuş olup halen Körfez ilçemizde serbest hekim olarak muayenehanesinde hasta kabul etmektedir.

Dr. Yusuf Çalışkol: 1967 Trabzon doğumludur. 1989’da hekim, 1997 yılında çocuk hastalıkları uzmanı olmuştur. Tabip asteğmenliğinden sonra 1998 yılında İzmit SSK Hastanesi’ne gelmiştir. 2008 yılına kadar burada hekimlik yapmıştır. O yıl istifa ederek hastaneden ayrılmış, yeni kurulan Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi’nin ortağı ve hekimi olmuştur. Halen burada mesleğine devam etmektedir.

Dr. Ersin Öztürk: Annesi ve babası sağlıkçıdır. Bu sebeple küçüklüğünden itibaren hekimlik mesleğine ilgi ve sevgisi olup 2001 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden hekim olmuş ve Körfez 4 No’lu Sağlık Ocağımıza gelmiştir. Daha sonra Kocaeli Tıp Fakültesi’nin çocuk hastalıkları bölümünden 2014’te uzman olmuştur. Mecburi hizmeti sonrası İzmit’e dönerek daha verimli ve mesleğini daha güzel yapacağı düşüncesiyle Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi’nde hekimliğe başlamış ve ortağı olmuştur. Halen burada hekimlik yapmaktadır. Eşi de aynı yerin çocuk hastalıkları uzmanı olan hekimlerindendir. Özel İlgi Çocuk Sağlığı Merkezi; çocuk cerrahisi, çocuk diş hekimi ve rehberlik hizmetleri olmak üzere 20 hekimi, 130 çalışanı ile kendi alanında sağlık hizmeti veren kurumlarımızdandır.

Suriyeliye Var Emekliye Yok!

Ülkemizde fakirlik ve yoksulluk diz boyu (Bu sorun halâ devam ediyor)… Bunu Soma ve Ermenek’teki maden kazalarında bir kez daha gördük. İnsanlar üç kuruş için canlı canlı mezara giriyor.

Vahşi kapitalizm ve Türk Milletine düşman sermaye, iktidarın desteği ile halkımızı eziyor da eziyor (bu durumda bir değişiklik yok gibi duruyor!)

Madenlerde ölenlerin ve ardında kalanların, fakirlikten kaynaklanan çaresizliklerini, hep birlikte izliyoruz.

Ayrıca iş güvenliğine para ayırmak istemeyen gözü doymaz sermayedarlar yüzünden, meydana gelen iş kazalarını ve kaybettiğimiz canları görüyorsunuz değil mi? (Vallahi görmeye devam ediyoruz)

Elma toplamaya giden işçilerin veya asansörle tırmanılan yüksek katların ölümsüz kahramanları her nedense yoksullar oluyor. (Ya da askerimizin daima fakir fukaradan olması gibi)

İşin kahreden diğer bir tarafı da ülkeyi idare edenlerin veya patronların “bu işlerin fıtratında kaza vardır” açıklamaları. Sen eşeğini sağlam kazığa bağladın da mı tevekkül ediyorsun diye çıkıp sorarlar adama!

Biliyorsunuz, ülkemizde 10 milyon civarında emekli vatandaşımız (şimdi 16-17 milyonu buldu her halde) var. Değişik sendika ve STK’lar tarafından yapılan açlık ve yoksulluk değerlendirmelerine göre, bu insanların aç ve yoksul yaşadığını kabul etmek gerekiyor. (Emeklilerin bu can sıkıcı halinde bir değişiklik yok)

Deniliyor ki; ülkenin imkanları bu kadar ve bundan fazlasını emeklilere veremeyiz. (Başkalarına nasıl bulunuyor? Özellikle 15 milyonu bulduğu söylenilen sığınmacılara?)

2015 yılı içinde emekliye, Ocak ve Temmuz ayları için % 3 + 3 zam uygulanacak. (Bakalım 2025 Ocak ayında ne verecekler!) Tabii bu arada azgın patronlar, her ürüne daha emeklinin parası cebine girmeden “fiyat ayarlaması” altında zamlar yaparak, paraya ceplerine doğru “lübletecek”ler! (Enflasyonun günümüzde zenginleri daha da zenginleştirdiği ve yeni zenginler yarattığı gün gibi ortada!)

Bizim sosyal güvenlik sistemimizin, devlet bütçesinde kara bir delik ve ülkemizde geçmişte yapılan hatalar nedeni ile insanların çok genç yaşta emekli olduğu doğrudur. Ancak vatandaşına karşı birçok görevini yerine getirmeyen devletin, bırakında “sosyal devlet” anlayışı ile vatandaşına bu kadar kıyağı olsun.

Tabii vereceğine kuzgun, alacağına şahin olan devlet anlayışımız, emekliye % 3 zam verir vermez, hemen 2015 yılında trafikten çöpe, emlaktan taşıta, iletişim vergisine kadar onlarca vergiyi ve harcı yüzde 10.11 oranında artıracağını açıkladı.

Ey iktidar! Emekliden esirgediğin parayı, vatanlarını savunmaktan aciz ve kapağı bedavadan Türkiye’ye atan Suriyelilere verdiğini söylüyorsun. Ayıp değil mi? Emeklinin, işçinin, memurun, köylünün, çiftçinin, esnafın Suriyelilere harcadığını söylediğin ve her ekonomi için korkunç bir büyüklükte olan 4 milyar dolarda hiç mi hakkı yoktur? Her gün değişik kalemde artan bu 4 milyar dolar ve üstünü; başta emeklin olmak üzere memurun ve işçin için harcasaydın ya da sosyal güvenlik sisteminin ıslahında kullansaydın daha iyi olmaz mıydı? (Suriyeliler ile özdeşleşmiş olan sığınmacılara harcanan paranın 100 milyar doları geçtiği söyleniyor)

İş bununla kalsa iyi! Türkiye’ye düşman, PKK işbirlikçisi PEŞMERGE, gururumuzu kırarcasına 29 Ekim’de Suriye’ye geçerken, oturuyor kebap yiyor, arabasına benzin dolduruyor ve Türk’e karşı gövde gösterisi ile çekip gidiyor. (Şimdilerde 2024’te yani yeni bir açılımı tartışıyoruz…bu acizlik değilse nedir?) Sende kebabın ve benzinin parasını, emeklinin ve diğer vatandaşların ödediği vergi ile oluşan devlet bütçesinden ödüyorsun öylemi? Yazıklar olsun size! (Demişim ama ne halk ne de iktidar umursamamış!)

Emekli kardeşim! Sen bin bir sıkıntı ile boğuşurken ve sahip olduğun ülkenin nimetlerinden faydalanamazken, iktidar sahipleri seninle adeta dalga geçiyor ve hakkın olanı Suriyeliye, Iraklıya (Afganlı, Afrikalı vs.) peşkeş çekerek dağıtıyor.

Eğer sen bu düzene son vermezsen, Allah’ta seni bildiği gibi yapsın. Çünkü bazen dua’nın ve nasihatin da yetmediği yerde, gelir bir musibet her şeyi anlatıverir.

Ben Türk Milletine ait olanın öncelikle Türk Milletine dağıtılmasından yanayım hele ki; fakirlik ve yoksulluk milletimin kaderi olmuş iken…

“Yahu ben bunları 11 sene önce yazmışım… Mehter marşı gibi bir ileri iki geri maşallah! Biz Türkler yüzyıllardır akıllanmamışız bundan sonra da zor! Sorsan kader der geçeriz… başlarım sizin kaderinize… Haşa Allah’a sorsam o bile sizin kulluğunuzdan rahatsız olduğunu söyler!

Ne bu hiç bir şey yapamam azlık hali? Kendinize gelin!”

Not: Ekim 2024 ayı enflasyonu %2.88 olarak açıklandı! Bizde yedik tabii;(