8.8 C
Kocaeli
Cuma, Mayıs 1, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 137

Derdini Sev

Derinden, derinden ne kaynarsa hepsi derinden. İnsanın içine düştüğü yaşam cenderesinden çoğu zaman emeklerinin zay olmasına göz yummak zorunda kalıyor. Bir değil bin ah çeksen de gece sabahına, sabah akşamına koşuyor. Olanlar, olmayanlar, olacak olanlar kendi yatağını bulmadan akmayan ırmaklar gibi bendini yıkıp geçiyor.

Ateşe, kora dayanan insan, başına gelen her acıyı göğüsleyecek kadar güçlü bir varlık.

Aşık Veysel ‘’Aşk ehli’’ demiş her türlü acıya göğüs gerebilenler için. Aşka talip olan bilir bu yolda yanacağını, dayanacağını.

Karalar bağlayanda, karalar giyinende aynı duyguya hitap eder.

Acıya talip olmak da budur zaten. Bülbül güle ağlar da, gül bülbüle ağlamaz mı? Yanmak bir anlamda kırmızı gülün alıdır. Gülün sessizliğine karşın, bülbülün zarı ağıt gibidir.

’Ey gönül derdinden etme şikâyet

Yüce dağlar gurur duyar karından’’ Aşık Veysel

Gurbet, hemen gidilip gelinecek bir yer değildir. Özlemek bir yılan gibi insanın içine çöreklenir kalır. Çoğu zaman sadece yol gibi gelsen de değildir. Gidilebilen yerler de vardır, gidelemeyen yollar da. Kat kat dürülü dertlerden hangisinden geçsen ötekinden yolda kalırsın. En çok bunu yolda kalan yolcu bilir.

Şikâyet etme derdinden diyor Aşık Veysel. Ah işte derdinden şikâyet etmeyen insan ne güzel insandır.

‘’Ben derdimle ah ederdim, Derdim bana derman imiş’’ Yunus Emre… Derdini sevmeyi işaret ediyor.

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip / Kılma derman kim helâkım zehr-i dermânındadır.” Fuzili

Dert iste sen, aşk derdine derman sorma’’Hz Eyyüp

Derdini sevmeyi işaret eden şairler, çare bulmadığındanmıdır, yoksa derdinin güzel olduğundan mıdır bilinmez ama sadece aşk değil, hangi dert olursa olsun derdini sevmeyi bilmedikçe üstesinden gelinemiyor. ‘’Gülünü seven, dikenine katlanır’’ Sözü de buradan geliyor.

Bir derdim var, Bin dermana değişmem...” Şah Hatayi…

Hayat çok kısa derdimle dertlenemem diyen öyle bir güzel dertlenir ki. Ömrünün boşa geçmiş olduğunu derdine çare aramakla geçtiğinin farkına bile varamaz. İnsanı özel kılan gönül güzelliğidir. Günümüz insanın da mutsuzluğu hep bu yüzdendir.’’ Ne yaparsan yap aşk ile yap, ne dediğin değil, nasıl dediğin onay, açılır kapılar ardına kadar ‘’ Şarkı sözlerindeki gibidir tam da.

‘’Anlatmam derdimi, dertsiz insana ‘’ Diye de noktayı koymuş. Aşk ehli olmayan, derdini sevmeyen, şikâyet edip duran insana dert anlatmayın. Hem dinlemezler, hem anlamazlar.

Aşk, öyle engin bir denizdir ki ne başlangıcı ne de sonu vardır. –

Hz. Mevlâna

Başlangıcı da, sonu da belli olmayan bir aşk deryasında son aramayın. Son diye bir yer yok. Derman da aramayanız sadece derdinizi seviniz ve güzelleşiniz. Aşk ten de değil, yürektedir. Aşk ehli yüreğini bilir, sever ve dermanında derdinde arar.

Sarte ‘ye göre dünya ya fırlatılmış insan.

Fırlatılmış insan olarak düşünürsek eğer insanın fırlatıldığında düşebileceği tek yer aşk olmalı. İnsan kendini bir başka insana duyduğu aşk ile tanımlayabilir ancak. Kendini arayan insan, en kolay aşk da bulur ve inşa eder.

Bir Gezinin Bana Öğrettikleri

Yanlışlarımızı yaşayarak öğrenmek, daha pahalı olabiliyor. Sahip olduğumuz kıymetleri zamanla idrak edebilmek de öyle. Yaşamak zorunda kalmak ve zamanın öğrencisi olmak, çoğumuzun kaçınamadığı bir gerçek. Hangimiz, bir gün “ah, keşke, akılsız kafam, şimdiki aklım olsaydı… gibi hayıflanma ünlemi kullanmamıştır?

Beşerî sermaye büyük zenginliktir. Ağaç, yaprağıyla gürler, denir. Hısım, akraba, dost birer beşerî sermayedir. Beşerî sermaye, güven ve vefa gibi değerleri gerekli kılar. Uzun soluklu arkadaşlıklar, beşerî sermayenin en kalıcı birliktelikleridir. Soyut değerler üzerine inşa edilen arkadaşlıklar ise kişi için hem bir kimliktir hem bir güçtür, gıdadır. Aynı iddianın sahibi olarak aynı duayı yapmak, ortak lisana sahip olabilmek, ortak hatıralardan beslenmek ve oradan enerji üretebilmek, herhalde az sayıda insanoğluna nasip olur. Bunlardan biri de benim.

Elli yıl öncesinin Türkiye’sinin ateş çemberinden geçmiş, o ateşin lavlarından etkilenmiş ve küllerinden doğmuş insanlarla bir arada oldum hafta sonu. Çoğu “Ununu elemiş, eleğini asmış” yaşta olmasına rağmen yarım asır önceki heyecana, yüksek dava aşkına sahip. O yıllarda kızdıklarına yine kızıyorlar, sevdiklerini yine seviyorlar. Vatan ve insan sevgisi, hesap korkusu, doğru yol üzerinde olabilmek iddiası her birinin yol haritasında birer kırmızı çizgi olarak yer alıyor. Dünyada var olmanın farkında olmak, nedenini bilmek, ömrünü bilgili ve bilinçli tüketebilmek, bu grubu oluşturanların ilkesi olmuş.

Zaman zaman yapılan dost buluşmaları, kişiyi hem rehabilite hem şarj ediyor. Kişiye, kendini muhasebe etme imkânı veriyor. İnancımızda sıla-i rahim, tavsiye edilir ve bunun ömrü uzatacağı belirtilir. Terim olarak hısım ve akrabanın ziyaret edilmesi diye tanımlanan sıla-i rahimin, doğup büyüdüğümüz toprakları, hukukumuz bulunan insanları vefa duygusuyla ziyaret etmemizi kapsadığını da düşünmekteyim. Ömrün bereketlenmesini, mecazen, kazanımların kaybedilmeden çoğaltılması ve canlı tutulması şeklinde de yorumlayabiliriz. Bunun somut örneğini, hafta sonunda bir kez daha yaşadım.

Turistik gezi veya tatil amacıyla yurt dışına giden insanları bir türlü anlayamamış, kabullenememişimdir. Oysa ülkemizde gezilecek, görülecek, ibret alınacak o kadar özgün mekanlar, eserler varken bizim insanımız niçin buraları ziyaret etmeyi tercih etmez? Yerli turistlerimiz için, niçin ülkemizdeki tarihi ve doğal mekanlar cazip hale getirilmez? Ülkesinin zenginliğini tanıyan insanlar hem bu toprakları daha çok sevecekler hem de gezme ihtiyacını daha ucuza halledeceklerdir. Turizm sektöründe iştigal eden, özel veya resmi kişi ve kurumlar, derhal ülkemizin zenginliklerini repertuarlarına almalıdırlar, hizmet verdikleri kitleyi, yurt dışına gitmekten alıkoymalıdırlar. Bunun için tanıtım ve reklam, şart.

Aksaray, Niğde, Nevşehir’i görünce ülkemizde güzel işlerin de yapıldığının mutluluğunu duydum. Ben ülkem adına hiç de kötümser değilim. Sözünü ettiğim şehirlerdeki yapılaşmaya, mimariye, gelişmişlik düzeyine şahit oldum ve her fırsatta kötülük tohumu ekenlerin boşa uğraştıklarına inandım, onlar adına da üzüldüm. Şüphesiz, her güzellik, bünyesinde kendi oranında kusur barındırır, sizin hangi açıdan baktığınız önemlidir.

Ihlara Vadisi, Göreme, Kapadokya, Ürgüp Türkiye’nin turizm zenginliği. Bu bölgedeki teolojik ve arkeolojik eserler, insanın tefekkür dünyasını harekete geçiriyor, cevabını bulamadığımız sorulara mahkûm ediyor. Kısa süreli bu gezimde Rabb’imin, Hac suresi 46. ayetteki “Bu inkârcılar, biraz olsun yeryüzünde ibret nazarıyla gezip dolaşmazlar mı? Eğer böyle yapsalardı, belki bu sayede akledip duygulanacak kalplere ve gerçeği duyacak kulaklara sahip olurlardı. Ne var ki kör olan, başlardaki gözler değil, gerçekte kör olan sinelerdeki gönüllerdir.” uyarısını daha iyi anlayabiliyorsunuz.

                Yükseklerde, yüzyıllar önceki medeniyetlerin yaşamlarına işaret eden inanç mekanlarını gezdikçe, yapılaşmadaki orijinalliği gördükçe Al-i İmran suresi 140. ayette belirtilen “… biz bu günleri insanlar arasında döndürür dururuz …” hakikatini, yine En’am suresi 6. ayette “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettiğimizi görüp üzerinde hiç düşünmezler mi? Üstelik biz onlara yeryüzünde size vermediğimiz imkânları vermiş, üzerlerine bol bol yağmurlar yağdırmış, ev ve bağlarının altlarından ırmaklar akıtmıştık. Evet, günahları sebebiyle onları helâk ettik ve onların ardından başka nesiller meydana getirdik.” uyarısının tecellisini en somut biçimiyle müşahede ediyorsunuz.

                Zamanı, mekânı, duyguları, düşünceleri paylaşmak, bilinmeyenleri öğrenmek ve bilir hale gelmek ömrü bereketlendiren eylemler. Hayallerin, düşüncelerin sınırlarını gözler, kulaklar belirler. Beş duyu, bilgi ambarının ayaklarıdır. Fırsat buldukça bu imkanları kullanmalıyız, gönlümüze bu yönde telkinde bulunmalıyız, birbirimizi motive etmeliyiz. Gönül isterse ayaklar gider.

                Bize emanet edilen zaman, güneş gören buz gibi eriyor. Bu hayatın tekrarı, yok.

“Vatani Ahlâk” Yoksa Herşey “Masal” Olur!

            Mavi Vatan da vatanımızın bir parçasıdır. Vatanda kara ve deniz fark etmez. Demek ki bazıları iktidarda olsalar her halde masal diye birçok kara ve deniz parçasını Akdeniz’de ve Ege’de (Adalar Denizinde) masal kabul ederek barış için ona buna ikram edecekler. Maalesef ülkemizde bazıları genel kabullerle çelişen garip ve aykırı beyanlarla toplumda tanınabileceklerini zannetmektedirler. Bu yolla siyasilerin hemen kendilerini kapacaklarını düşünmektedirler. Aykırı tavır ve beyanlardan makam ve görev bekleme hastalığı sürmektedir. Bazıları her an Dışişleri Bakanlığı için davet bekler dururlar. Bakü Büyükelçiliği’nde bir zat vardı; maalesef CHP bu zatı Dışişleri konularında yetkili kılmıştı. Geçenlerde kendi ülkesini suçlayıcı beyanatıyla Yunanistan’ı sevindiren bu zatın görevden ayrıldığını öğrendik. Bu defa aynı ekipten birisi “Mavi Vatan” için yine Yunanistan’ı çok mutlu edecek aykırı lafları yumurtladı. Yunan basını bu haberi büyük puntolarla yayınladı. Yunan için hamaset olmayan ve o çerçeveye sokulamayan bir ciddi konu maalesef bizim için çerçeveli hamaset oluyormuş. Hamaset ve masal denen konu Türkiye’nin Akdeniz’deki yasal haklarını korumak oluyor.

            Burada Mavi Vatan’ı anlatacak değiliz. Bu tip sözde aydınlar TC Devleti’nin her olumlu çıkışını içlerine sindirememiş; korku ve endişe ile hareket etmişlerdir. Bunlara göre sınırlarımız dışında operasyon yapmak yanlıştır. Orada burada ne işimiz var demek marifet sayılmıştır. Mavi Vatan fikrini anlatan milli ve yerli birçok değerli komutanımıza, kitap yazarak toplumu aydınlatan amirallerimize ne kadar teşekkür etsek azdır.

            Aslında ülkesiyle hep sorunlu örnekleri görünce rahmetli sosyolog ve fikir adamamız Ziya Gökalp’i hatırlarım. Gökalp ahlakı ikiye ayırıp “Vatani Ahlak” ve “Medeni Ahlak”tan bahsederdi. Ona göre, milli dayanışmanın temelinde vatani ahlak vardır. Vatani ahlak yerleşmemişse, yükseltilememişse medeni ahlaka varmanın faydaları azalabilir. Vatani ahlaka sahip olunarak dost gibi görünen düşmana ve müttefiklere karşı caydırıcı olunabilir. Milletlerin tarih boyu sürekliliği sağlanarak üniter ve milli devlet yapısı üzerindeki oyunlar boşa çıkarılabilir. Çokkültürlülük tuzakları aşılabilir. Uyuşturulma ve istismar önlenebilir. Milli meseleleri ve davaları koruma ve sahip çıkma sözde dostların iradesine bırakılmaz. Son yıllarda Anayasa üzerinde yapılmak istenen milli kimliksizleştirme ve Türk Milletini kalabalıklaştırma oyunları aynı zamanda birer vatansızlaştırma sürecidir. Emperyal güçler bu sürece bayılırlar ve gerçekleşmesini beklerler. TBMM kürsüsünden masal iddiasında bulunan Milletvekili ABD meclisinde katil Netanyahu’yu alkışlayan bir misafir milletvekili de değildir.

            Milli çapta sevgi ve duygularımızın yoğunlaşması ve Türkiye’den yana düşünebilme şuuru olan milliyetçi aydınlara ihtiyaç büyüktür. İçimize sinse de sinmese de bu filim böyle başlar ve milliyetçiliği selamlayarak sürer. Maalesef milli dava da neymiş diyerek Kıbrıs davasını küçümseyenleri, ciddiye almayanları da gördük. Gerek bu konuda gerek Ermeni soykırımı yalanlarına ve iddialarına karşı takındığımız tavır, Türk Milleti’nin Mavi Vatan konusunda ortak kolektif şuura sahip olduğunu gösterir. Masal olarak isimlendirilmek istenen ciddi konularla uğraşalım. Milli meseleleri birlikte kucaklayıp gereğini yapmak nerede kaldı? Eğer bazıları yanlış anlaşıldıysa; yanlış anlaşılmayı doğuracak hatalardan da kaçınalım.     

Siyâsetçi ve Milliyetçi Yazar Merhum Ali Erat’tan İki Eser:

1-Atatürk’ün İslâmiyet İçin Yaptığı Önemli Hizmetler

(Birinci Bölüm)

Merhum Ali Erat; aklı, fikri, kalbi, gönlü ve hayatı tertemiz bir insandı: Ahsen-i Takvim* üzerine yaratılmış, yaratılışına uygun olarak yaşamış müstesna bir şahsiyetti. Karşılıklı görüşmenin ilk saati dolmadan iç dünyâsı hakkında muhatabında kalıcı fikir oluşturacak ölçüde şeffaf yapıya sâhipti.

Onunla; müşterek bir dostun, bana gönderdiği ‘Müslüman Milletlerin Geri Kalış Sebepleri’ isimli kitabı hakkında yazdığım tanıtım yazısının yayınlanması vesilesiyle tanıştık. İstanbul’a gelişlerindeki sohbetlerimizle dostluğumuz pekişti.

İkinci kitabı ‘Osmaniye Kahramanı Hamdi Alkan’da, 1868 yılında Sivas’ta dünyâya gelen, Hükûmet Tabibi olarak göreve başladığı Osmaniye’de 1929 yılında belediye başkanlığına seçilip 20 yıl aralıksız başkanlık yaptıktan sonra 1949 yılında ebedî âleme intikal eden seçkin bir zatın hayatını ve hizmetlerini anlatıyor.  Bu noktada, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın berceste cümlesi akla geliyor: ‘Değerli insanların kıymetini, ancak değerli insanlar bilir.’

Ali Erat’ın işi ve evinden sonraki meşguliyeti siyâset idi. O, bulunduğu mevkiden güç alan, aldığı güçle kendisine menfaat sağlayan bir siyâsetçi değildi. Bulunduğu mevkie güç veren, ürettiği gücü; vatanı ve milleti… bu vesile ile de partisine hizmet için kullanırdı.  Parti’de, Belediye Meclisi Üyeliği, Belediye Başkanlığı, milletvekilliği gibi görevlere tâlip olmadı. Delegeler Merhum Erat’ı ilçe başkanlığına lâyık gördüler, parti kurultaylarına seçtiler. O kadarıyla yetindi.

Merhum Ali Erat’ın ‘Atatürk’ün İslâmiyet İçin Yaptığı Önemli Hizmetler’ isimli eseri 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, parlak kuşe kâğıda basılı, 72 sayfadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 100. Yılına Armağandır.                                                       

Siyâsetçilerin çoğu, ister bir kişiyle olsun, ister kalabalıkça bir grupta, ‘Ben de konuşacağım,  en çok ben konuşacağım, yalnız ben konuşacağım…’ düşüncesiyle hareket eder. Ali Erat, dinlemesini de konuşmasını da susmasını da bilen bir insandı. Topluluktan biri yanlış ve veya mübalâğalı bir söz söylediğinde; ‘O meseleyi şu şekilde anlatanlar da vardır.’ Diyerek nezâketle doğruyu söylerdi. Her doğruyu söyleyemese bile, söylediği her şey doğru olurdu. Galip Erdem’in prensibini kendisine düstur edinmişti. 

Atatürk’ün İslâmiyet İçin Yaptığı Önemli Hizmetler’ isimli eserde söz; efrâdını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde kullanılmıştır:

Milliyetçi Hareket Partisi’nin Târihi Adana’da Başlar’ ve ‘Atatürk’ün İslamiyet İçin Yaptığı Önemli Hizmetleri’ isimli iki kitabımı da yazmayı nasip eden Cenabı Allah’a sonsuz şükürler olsun. Her iki kitabımızın Editörü Mehmet Aksoy, kitabı hazırlamada emeği geçen Mustafa Fettahlıoğlu ile Sayfa Dizgicisi yapan Fatma Ersoy’a da teşekkür ediyorum. Eserlerimizin basımında Hasret Matbaası’nı bizlere açan Kadim Dostum merhum Gökhan Erkmen’in evladı Ahmet Erkmen’e teşekkür etmeden geçemem.

*   *   *

Atatürk’ün İslâmiyet için Yaptığı Önemli Hizmetleri’ isimli eserin  3. sayfasında Atatürk’ün kalpaklı ve renkli bir fotoğrafı var.

Eserine;  ‘Nasıl ki bir eşyanın üç boyutu (eni, boyu, yüksekliği) varsa, sosyal olayların da üç boyutu vardır. Eğer bir sosyal olayı üç boyutuyla değil de sadece bir boyutuyla değerlendirirseniz yanılgıya düşersiniz. Ben de bu gerçeği göz önünde bulundurarak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü, 1919 târihinden vefatına kadar; siyasî, askerî, dinî, sosyal ve kültürel boyutlarıyla derinliğine inceleyerek, değişik cepheleriyle tanıtmaya çalışacağım.’ Cümlesiyle başlıyor.

Hemen belirtilmeli ki, okuyanlar takdir edecektir: Çalışmasını başarıyla tamamlamıştır.  

Eserin, dikkati çeken bölüm başlıkları:

*Müspet Eğitimle Din Eğitimi Birleştirilir. *Kur’an Arapça, İrşat Türkçe ve Yesevî Hazretleri.* Atatürk 3.997 Kitap Okumuş. *Kurtuluş Savaşı Yıllarında İslâm Târihi Okuyor. *Bâzı Kitapları Yurt Dışından Getirtiyordu. *Arapça Kur’ân Türkçe İrşat. *Türk Müslüman İlim Adamları ve Buluşları. *Batının Karanlık Çağı Doğu ile Aydınlanır. *Yunan, Mısır, Mezopotamya, Anadolu Havzası ve Doğu-Batı Ayrışması. *Yunan Yarımadasında Ortak Değerler Medeniyeti. *Rönesans, Reform ve Aydınlanmanın Kaynağı Doğu’dur. *İslâmyet’in Altın Çağı ve Hikmetler. *Atatürk ve Arapça Kur’an Türkçe İrşat. *Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi. *Arapça Hutbenin Ardından Arnavutça Açıklaması. *Mustafa Sabri Arapça Hutbenin Savunucusuydu. *Börekçi’den Hutbelerin Türkçe İrat Edilmesi. *Türk Târihinin En Önemli Kavşak Noktası. *Türk Tasavvuf Geleneğinde Türkçe’nin önemi. *Hikmetler, Türklerde İman Bağını Güçlendirdi. *Yesevî Okulu Önemli bir korunma silâhıdır.  *İslâmiyet Anadolu’ya Arabistan’dan Değil, Orta Asya’dan Gelmiş. *İmam Ali Rıza ve Türkler. *Zülfikâr Altaylarda Bileyleniyor ve Anadolu’ya Geliyor. *Atatürk’ün Öncülüğünde Okuma Yazma Seferberliği. *Ankara Mütüsü Rifat Börekçiyi Unutmadı. *Atatürk Din Düşmanı Olsaydı Bunları Yapar mıydı? *Türk Dilini Sâdece Anadolu İnsanı Konuşurdu. *Ezanın Türkçe Okutulması Tasvip Edilmedi. *İmam Hatip Okullarını Tevfik İleri Açtı. *Lise Deploması Alanlara Bin TL. İkrâmiye. *Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk Mütedeyyin Bir Müslüman ve Gerçek Türk Milliyetçisidir. *Taassuptan Uzak Değerlendirme. *Nutuk Ders Olarak Okutulmalı. *Basmakalıp Sözlerle Olmaz. *İçtenlikli Bir Müslüman’dı. *Doğru Anlamak ve Anlatmak. *Atatürk’ün İnanç Dünyâsı. *İfrat ve Tefrit Bırakılmalı. *Gazi ve Atatürkçüler. *Nutuk’tan Alıntılar Koyacağız. *İlmî Zihniyetle ve Objektif Olarak Anlatacağız. *Dil Milleti, Millet Devleti ve Devlet de Dulu Beslemelidir. *İngiltere Neden Demokrasinin Beşiği? *Osmanlı’da Arapça Konuşma Emirnâmesi. *Anglo Sakson Kültürün Köşe Taşları. *Oxford ve Cambridge Üniversitesi’nin Önemi. *16. Yüzyılda İngilizce Konuşan Altı Milyon. *İnsanlığın Huzurlu Geleceği; Dinî İlimlerle Müspet İlimlerin Birbirlerinden Yararlanmasına Bağlıdır. *Trigonometrinin Babası Gökbilimci Hipparchus Değildir. *İlk Olarak Babilliler, 60 ve 360’lık Sistemi Buluyorlar. *Büyük İskender Bâbil’deki İlmi Makedonya’ya taşıyor. *Bütün İlimlerin Sâhibi Cenâb-ı Allah’tır.

***

Ali Erat’ın telif ettiği ‘Atatürk’ün İslâmiyet İçin Yaptığı Önemli Hizmetlerisimli eserinden üç bölüm:

Kur’ân­ı Kerîm Arapça, İrşat Türkçe

Yüce Rabbimiz’in Hazret-i Muhammed Efendimiz’e ilk emri ‘Oku!’dur. Peygamberimize Hira Dağı’nda, MS 610 yılında, Alak Suresinin ilk 5 âyeti ‘Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alakadan (sevgi, ilgi, pıhtılaşmış kandan) yaratmıştır. Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren Rabbin sonsuz kerem sâhibidir. İkinci emri ‘Kalem’ Suresidir. ‘nûn kaleme ve kalem tutanların yazdıklarına and olsun ki Resul’üm sen Rabbinin nimeti sâyesinde mecnun değilsin’ ile gelen Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı, ihtiyaç durumuna göre 23 yılda tamamlanmıştır. Bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup ona ve onun şahsında bütün Müslümanlara ve insanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin ‘Oku’ emriyle başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve bilmenin dinde ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Âyette Hz. Peygamber’e emredilen okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yâni üzerinde inceleme yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması, iyi ve faydalı sonuçlar üretilmesi gereken her şeyi tanıması, hakîkatini anlayıp kavraması istenmektedir. Şüphe yok ki en başta yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, Yaratan Rabbinin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir.

Türk Târihinin En Önemli Kavşak Noktası

Yusuf Hemedânî Hazretleri tarafından yetiştirilen Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri, Türk târihinin en önemli kavşak noktalarından birinde; Türklerin yeni bir din yeni bir yurt yeni bir kültür hayatıyla karşılaştığı, tanıştığı ve kabul etmeye başladığı bir dönemde, târihin kendisine yüklemiş olduğu büyük vazifeyi başarılı bir şekilde îfa eden önemli bir şahsiyettir! Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri, Türk milletinin Orta Asya’da varlığını devam ettirdiği dönemde; iklimin, coğrafyanın ve tabiatın gerektirdiği hayat ve düşünce biçiminden, yeni tanışmış olduğu İslâm Dini’nin düşünce ve hayat tarzına geçişte iletici, denetleyici ve yumuşatıcı bir görev üstlenmiştir!

Ahmed Yesevî Hazretleri ve Yesevîlik okulu, Türklerin İslamiyet’i benimsemesine zemin hazırlamakla berâber, Türklerin ve Türk kültürünün İslâm Dini’ni, Arap ve Fars kültürü etkisi altında kabul ederek, asimile olmasını değil, Türklerin İslâm Medeniyeti ile kaynaşmasını sağlamıştır! Bununla berâber, dinin sert ve katı yorumlarını muhataplarının anlayacağı, kabul edebileceği ve pratikte uygulayabileceği tarzda terennüm etmiştir! Ahmet Yesevî Hazretleri, eski Türk inanışlarının insanlara, İslam’ın sıcak, samîmi, hoşgörülü, insan ve Allah sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıttı. Bütün bu gelişmelerle İslâm Dini, Türklerin inanç birliğini oluşturan din hâline gelmiştir.

Taassuptan Uzak Değerlendirme

Atatürk üzerine yazılan kitaplardan doksan kadarını okuyabildiğini, onlardan kırk kadarını, Müsteşar Yardımcısı olduğu yıllarda, satır satır gözden geçirerek Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları arasında bastırdığını belirten Araştırmacı Yazar ve Şâir Yavuz Bülent Bakiler, ‘Taassubun her çeşidinden uzak durduğum için, Atatürk’ü, meselâ Dr. Rıza Nur kiniyle, öfkesiyle, hastalığıyla yerden yere vuran kimselerin kitaplarını da okudum; Edirne Milletvekili Şeref Aykut gibi, Erzincan Milletvekili Behçet Kemal Çağlar gibi veya Osman Nuri Çerman gibi Kemalizm’i yeni bir din, Atatürk’ü de bu yeni dinin peygamberi veya Allah’ı, ilâhı, yaratanı gibi gösteren kimselerin kitaplarını da inceledim. Her iki gruptaki kişilerden utandığımı, iğrendiğimi bilmelisiniz. Atatürk’ü, adam gibi yazanlardan da okuyup öğrendim.

Millî Mücâdelemizin hemen her safhasında bulunan Rauf Orbay diyor ki, ‘Biz olmasaydık, Mustafa Kemal, Millî Mücâdelemizi zafere ulaştırırdı. Fakat o olmasaydı, biz bu işi başaramazdık!’ Rauf Orbay’ın ‘biz’ dediği Millî Mücêdelemize, Atatürk’le birlikte katılan diğer paşalarımızla, subaylarımızdı. Biliyorum; şimdi bana öfkelenenler olacaktır. Ama ben başkaları kızmasınlar diye, kanaatlerimi niçin saklayayım? Bizim Cumhuriyet târihimizde, Cumhurbaşkanlığı makamında oturanlar arasında da, ben, Atatürk’ten daha dirayetli, daha vakur, daha bilgili ve cesur ikinci bir kişi görmedim.

Okuma Parçası:

Atatürk’ün Balıkesir Hutbesi

Mustafa Kemal Atatürk sürekli Anadolu’yu dolaşarak, halkının yanında olmuş, problemlerini dinlemiş, Cumhuriyetin kurulmasına yardımcı oldukları gibi korumalarını da istemiştir.

Balıkesir’i de 7 defa ziyâret etmiştir. Ziyâretlerinin ilki, 6 Şubat 1923’te gerçekleşti. İzmir’den trenle Balıkesir’e gelen Mustafa Kemal Paşa’nın berâberinde eşi ve Kâzım Karabekir Paşa ile diğer zevat bulunuyordu.

Milli Kuvvetler Caddesi üzerine serilen halılar ve devasa taklarla süslenen cadde boyunca halkı selamlayarak Belediye binasına gitti ve burada yapılan geçit törenini tâkip etti.

Balıkesir Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı büyük bir sevgi ve heyecanla kucakladı. Paşa geceyi Sacitzade Mahmut Bey’in evinde geçirdi.

7 Şubat 1923 günü öğleyin Paşa Câmii’nde okunan mevlidden sonra minbere çıkarak câmide bulunanlara hitap etti.

Balıkesir Hutbesi’ diye anılan bu konuşmasına ‘Allah birdir, şânı büyüktür. Allah’ın selâmeti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun diyerek başladı ve kurulacak yeni devletin temel esasları ile yapılacak işler ve cumhuriyete ışık tutan mesajlar verdi.

Atatürk, Zağnos Paşa Câmi Hutbesin de cemaata şöyle seslenmiştir:

‘Ey millet! Allah birdir, şânı büyüktür. Allah’ın selâmeti, sevgi ve iyiliği üzerinize olsun. Peygamberimiz  Efendimiz Hazretleri,  Cenâb-ı Hak tarafından insanlara dinî hakîkatleri tebliğe memur edilmiş ve resul olmuştur. Temel nizamı, hepimizin bildiği Kur’ân-ı Azimüşşan’daki açık ve kesin hükümlerdir.

İnsanlara maneví değerler vermiş olan dinimiz, son dindir, mükemmel dindir. Çünkü dinimiz; akla, mantığa ve gerçeklere tamamen uymakta ve uygun gelmektedir. Eğer akla, mantığa ve gerçeklere uymamış olsa idi bununla diğer ilâhî tabiat kanunları arasında birbirine zıtlık olması gerekirdi. Çünkü bütün tabiat kanunlarını yapan Cenab-ı Hak’tır.

Arkadaşlar! Cenab-ı Peygamber çalışmalarında iki yere, iki eve sahipti. Biri kendi evi, diğeri Allah’ın evi idi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i peygamber’in mübarek yollarını tâkip ederek bu dakikada milletimize ve milletimizin şimdiki ve geleceğine ait konuları görüşmek maksadıyla bu mukaddes yerde, Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni bu şerefe kavuşturan Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyorum.

Efendiler! Câmiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Câmiler, söylenenleri dinleme ve ibâdet ile berâber din ve dünyâ için neler yapılması lâzım geldiğini düşünmek, yâni birbirimizin görüş ve düşüncelerini almak için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihninin başlı başına faaliyette bulunması lâzımdır. İşte biz de burada din ve dünyâ için, geleceğimiz için her şeyden önce hâkimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.

Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşüncelerini anlamak istiyorum. Millî emeller, millî irâde yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, millet fertlerinin tamamının arzularının, emellerinin birleşmesinden ibârettir. Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.

Atatürk, hutbenin ardından cemaatle yaptığı sohbette şunları söylemiştir;

Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin hisleri, fikirleri ve lisanı ile medenî ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir.

Efendiler! Hutbe demek topluma hitap etmek, yâni söz söylemek demektir. Hutbenin mânâsı budur. Hutbe denildiği zaman bundan, farklı birtakım kavram ve mânâlar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yâni söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber’in hayatta olduğu saadet dönemlerinde hutbeyi kendisi söylerdi. Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün meseleleridir, o günün askerî, idâri, mâlî ve siyâsî, sosyal konularıdır.

İslâm toplumunun çoğalması ve İslâm ülkeleri genişlemeye başlayınca, Cenabı Peygamber’in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar câmilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O şart da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmamasıdır. Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet hâlinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete âit olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi. Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları câhillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir.

Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi’nde söylediğim bir nutukta demiştim ki, ‘Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur.’ Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lâzımdır. Hutbeyi verenlerin siyâsî olayları, sosyal ve medenî olayları her gün tâkip etmeleri mecbûridir. Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu sebeple, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır ve olacaktır.

 (Devam Edecek)

Zekâ Ortalaması Yüksek Ülkelerde Ekonomi ve Demokrasi

Dünyada zeka seviyesini ölçmek amaçlı standartlaştırılmış testler yapılıyor. Bu testlerle ülke bazında IQ ölçümlemeleri yapan araştırmalarda küresel ortalama IQ 100 olarak kabul ediliyor.

2023 yıl sonu itibarıyla, en zeki ülke vatandaşları 107.54 ortalama ile Güney Koreliler oldu. Güney Kore’yi 106.99 ile Çinliler, 106.84 ile İranlılar, 106.18’le Japonlar izliyor.

Türkiye ise IQ (zekâ seviyesi) sıralamasında 95,63 ortalama IQ ile 105 ülke arasında 73’üncü oldu.

İlk 10’da yer alan diğer ülkelerde zekâ seviyesi (IQ oranı) Singapur’da 106.18; Avusturya, Kanada, Almanya, Slovenya, Moğolistan 102 puan mertebesinde. (Bu konuda 26 Şubat 2024’te bir köşe yazısı yazmıştım. İsteyen linkten okuyabilir.)

Çin çok büyük bir nüfusa sahip. Dünya nüfusunun yaklaşık %18’ini temsil eden Çin çok yüksek ortalama IQ puanı ile diğer ülkelerin puanlarını etkiliyor. Fakat bu durumun sıralamaya etkisi söz konusu değil.

****

Ekonomi, Hukuk ve Demokrasi Arasında İlişki Var mı?

NE KADAR HUKUK O KADAR REFAH, NE KADAR HUKUK O KADAR EKMEK gibi başlıklarla yazılar yazıyorum. Gelişmiş ve ekonomisi sağlam bir ülke olmanın temel şartının hukukun üstün olduğu bir toplum olmakta yattığı tezini şu tür gerekçelerle savunuyorum:

Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ilkelerinden uzaklaşılması toplumda, iç ve dış yatırımcılarda güven azalmasına yol açıyor. Yabancı sermaye girişi ve kalıcı yatırımları olumsuz etkiliyor. Bu da ekonomik dengeleri bozuyor.

Hukuktan uzaklaşıldıkça yolsuzluk, hırsızlık ve usulsüzlük yapanların cesareti artıyor. “Adalet” duygusu zarar görüyor.

Yargının siyasallaşması sonucu hiç kimse özgürlüğü ve mal varlığı konularında kendisini güvende hissetmiyor.

Güvensizlik ve öngörülemezlik ekonomide gelişmeyi önlüyor.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, “bir ülkede hukukun üstünlüğü ilkesi ne kadar yerleşmişse o ülke o kadar refah içindedir.”

Yani Hukukun Üstünlüğü Endeksinde 117. sırada olan Türkiye’nin Küresel Refah Endeksinde 93. sırada olması tesadüf değil.

******************************

Çin’de Hukuk mu Var da Gelişti?

Şu sıralarda, çok sayıda bilim insanı, siyasetçi ve yazar, “Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek liderliğinde yürütülen ekonomik programın başarılı olması için, öncelikle Türkiye’nin hukuk devleti olmasının önündeki engellerin kalkması lazım” diye yazıyor.

Fakat Çin’in durumu bazı kafaları karıştırıyor. “Çin’de hukuk mu var da gelişmiş ülke oldu?” diye soruyorlar.

İşte bu soruya Eski Hazine Müsteşarı ve Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez X (Twitter)’de şöyle cevap verdi:

“Çin’de bizim anladığımız anlamda hukuk yok. Buna karşılık ekonomilerinde öngörülebilirlik var. İkide bir karar değiştirmiyorlar, kimse merkez bankasına ‘faizi indir veya artır’ diye talimat vermiyor. Öyle olunca da Batı sermayesi Çin’i öngörülebilir ülke olarak görüyor, emek de ucuz olduğu için yatırım yapıyor.

Çinliler, ÇALIŞKAN ve IQ DÜZEYİ YÜKSEK insanlar. Batı’nın yatırımlarını değerlendirerek önce taklit ürünler yaptılar, son on yıldır da artık kendi ürünlerini yapıyorlar, kendi buluşlarını piyasaya sürüyorlar.”

******************************

Güçlü Ekonomi İçin

Demek ki güçlü bir ekonomiye sahip olmak için 1- Güvenilir ve öngörülebilir olmak, 2- Zeki ve çalışkan bir toplum olmak gerekiyor.

Keşke ülkeleri yöneten iktidarların ZEKÂ ve AHLÂKLARINI ölçen araştırmalar da yapılabilse. Çünkü gelişmiş bir ülke olmak için ülkeyi yöneten kadroların zekâ ve ahlâk seviyelerinin de yüksek olması şarttır kanaatindeyim. (Merak ediyorum, Türkiye kaçıncı sırada olurdu?)

Eğer bir sihirli el değmezse, bu verilere göre Türkiye’nin çok güçlü bir ekonomiye sahip olması mümkün olmayacak.

Çünkü mevcut yönetim güvenilir ve öngörülebilir olmadığı gibi halkımız da ticari ve sosyal hayatında birbirine güvenmiyor. Komşumuzun, akrabamızın dahi yarın bize kazık atıp atmayacağından emin değiliz.

Büyük Atatürk “Türk Milleti’nin karakteri yüksektir. Türk Milleti zekidir, çalışkandır” diye motive etmişti bizi.

Ama yapılan araştırmalara göre, son yıllarda ortalama zeka seviyesi yüksek olmayan bir toplum olduğumuz gibi artık ortalama insan yapımızın çalışkan olmadığı da açıktır.

“Suriyeliler, Afganlar olmasa başta tarım ve hayvancılık alanında olmak üzere üretim ve hizmet sektöründe çalışacak insan bulamıyoruz” yakınmaları bunu gösteriyor.

****

Gelişmiş Ülke Demek

Yukarıda “Güçlü Ekonomi İçin” başlığını kullandım. Çünkü ekonomisi güçlü olmak “gelişmiş bir ülke olmak” demek değildir.

Mahfi Eğilmez bu konuda şu açıklamayı yapıyor: “Çin, dünyada en yüksek ikinci GSYH’ye sahip olmasına karşılık gelişmiş ülkeler arasında değil. Bunun birçok nedeni var ama üçü önemli:

(a) Kişi başına gelirin düşüklüğü (12 bin dolar.) Gelişmiş ülke statüsüne geçebilmek için 25 – 30 bin dolara ulaşmak gerekiyor.

(b) Öngörülebilirlik olsa da bu, gelişmiş ülke sayılmak için gerekli olan hukukun üstünlüğünün yerini tutmuyor. (Hukukun üstünlüğü “devlet gücünün ve kurumların hukuk ile sınırlanması ve bunun üzerinde hiçbir güç olmaması” demek. RS)

(c) Demokrasi ve gelişmiş insan hakları sistemi yok.”

******************************

Zihniyet Değişmeden Başaramayız

Kötü beslenen ve iyi eğitim almayan, düşünme ve hayal etme melekeleri körelen halkımızın ekonomik, sosyal ve ruhsal gelişimini sağlayarak ortalama IQ seviyesi, ahlakı ve motivasyonu yükseltilebilir. Yükseltmek zorundayız.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın ABİDE 2019 araştırmasına göre, “Türkçede öğrencilerin yüzde 66,1’i orta düzey ve altındadır. Bu öğrenciler deyimleri, atasözlerini, hiciv ve nüktelerdeki mesajları anlayamıyor.”

Bu yüzden halkımızın çoğu hukuk, adalet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı gibi soyut kavramların ekonomi ve siyasetle sebep sonuç ilişkisini kavrayamıyor.

“Cahillerin ferasetine güvenen,” “okumayan, okuduğunu da anlamayan insanları tercih edenlerin” ve “kindar nesil yetiştirme gayretinde olanların” uzun süreli iktidar olmaları mümkündür. Ama böyle bir zihniyetin ülkeyi kalkındırması ve gelişmiş bir ülke yapmasını beklemek, tekeden süt çıkarmayı umut etmekten farksızdır.

Muayenehanelerden Özel Hastanelere- Gölcük MEDAR

Hekimlikte doksanlı yıllar muayenehanelerinde yoğun çalıştığı yerlerdi. Bu imkân vatandaşın istediği hekime ulaşmasında kolaylık sağlardı. Ayrıca bilgi ve becerisine güvenen, çalışma azmi yüksek hekimler için bilinip tanınmayı kolaylaştırır, hekimin daha iyi ekonomik imkân elde etmesine fırsat verirdi. 2002 yılında başlayan sağlıkta dönüşüm programı ile muayenehanecilik zorlaşmaya başlamış ve birçoğu kapanmak mecburiyetinde kalmıştır. 

Bu yıllarda özel hastaneler ve tıp merkezlerine SGK’lı vatandaşlara hizmet verebilme imkânı tanınırken, muayenehanelere tanınmaması buraların kapanmasında etkili olmuştur. Bunun sonucunda bazı hekimler iş birliği yaparak özel hastaneler ve tıp merkezleri açma yoluna gitmiştir. Gölcük Aile Konak / MEDAR Hastanesi bunlardan biridir. Bu yazıda Gölcük Aile Konak / MEDAR’ın hikâyesini anlatacağım.

Dr. Mehmet Ersöz; 1990’larda Bahçecik’e sağlık ocağı tabibi olarak gelmiştir. Bahçecik Seymen’de açtığı muayenehanesinde de hekimlik yapmıştır. Bu çalışmaları ile bölge halkının sevgisini kazanmıştır. Aynı beldede ana çocuk sağlığında çalışan Dr. Selvi Çınar (Ersöz) ile evlenmiş olup, o da bölgenin sevilen hekimlerindendir. Bu arada tanıştığı Dr. Şahin Talus ile anlaşarak, 1996 yılında muayenehanesini Seymen Aile Polikliniği’ne dönüştürmüşlerdir. 1998 yılında Dnt. Ali Yarış da buraya katılmış ve bölgenin güvenilir bir adresi olmuştur. Bu çalışmalarını Gölcük 1999 depremi sonrası 3- 4 ay gönüllü ve ücretsiz sağlık hizmeti şeklinde devam ettirmişlerdir. Bu hizmetleri onları bölge halkının çok sevilen, aranılan bir konumuna taşımıştır. Dr. Mehmet Ersöz, 2006 yılında beklenmedik bir trafik kazası sonrası vefat etmiştir.

Dr. Şahin Talus; şehrimize 1996 yılında gelmiş ve Gölcük Ana Çocuk Sağlığı Merkezi’nde kısa sürede çalışkanlığı ile sevilip aranılan bir hekim olmuştur. Çalıştırdıkları Seymen Aile Polikliniği’nin çok tutulması üzerine, 2000’li yıllarda Dr. Şeref Kural, Dr. Mehmet Ersöz ve Dr. Veysel Besnili ile iş birliği yapıp, Gölcük merkezde ana yol üzerinde Gölcük Özel Aile Polikliniği’ni açmışlardır. Bu birliktelik daha sonra çok ortaklı Gölcük Aile Tıp Merkezi’nin şirketi olan Seygöl Limited Şirketi’ni kurdurmuş ve yeni doktorlar eklenerek çalışmalarına devam etmişlerdir. Dr. Şahin Talus daha sonraki çalışmalarda öncü rol oynamıştır. 2008 yılında istifa ederek kamudaki görevini bırakmıştır. Sonrasında Aile Konak Hastanesi’nin kuruluşu ve MEDAR sürecinde etkin rolü olmuştur. MEDAR sağlık grubunda 2023’e kadar yönetim kurulu başkanlığı yapmıştır. 2023 yılından itibaren ise AK Parti Kocaeli İl Başkanlığı görevini yürütmektedir.

Dr. Veysel Besnili; kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olup Hakkâri Yüksekova’da tamamladığı mecburi hizmeti sonrası atama ile Gölcük’e gelip yerleşmiştir. Hastanedeki gayretli çalışmaları ve aynı yıl ilçe merkezinde açtığı muayenehanesindeki hizmetleriyle kısa sürede Gölcük’ün sevilen hekimlerinden olmuştur. Burada tanıştığı Dr. Mehmet Ersöz ve Dr. Şahin Talus ile Özel Gölcük Aile Polikliniği’ni kurmuşlardır. Burasının 2007’de donanma yolu üzerinde kendi yerleri olan Aile Tıp Merkezi şekline dönüşmesinde de etkin rol oynamıştır. Bu tıp merkezinin yeni hekim ortaklarıyla 2014 yılında Gölcük Aile Konak Hastanesi olarak yapılıp açılmasında da öncü isimlerdendir. Halen MEDAR sağlık grubu yönetim kurulu başkanıdır.

Dr. Mustafa Çalışkan; iç hastalıkları uzmanıdır. 1989 yılında Altınova’ya sağlık ocağı hekimi olarak gelmiş ve o dönemde Gölcük’te sağlık ocağı hekimi olarak çalışan Dr. Asuman Hanım’la tanışıp evlenmiştir. 2000 yılında da dahiliye uzmanı olarak tekrar Gölcük SSK Hastanesi’ne atanarak gelmiştir. Bu yıllarda Dr. Şahin Talus ile tanışmış, onun davet ve teşvikiyle Gölcük Aile Tıp Polikliniği’nde çalışmaya başlamış ve daha sonra ortağı olmuştur. Bu birliktelik tıp merkezinde de devam etmiş, 2011 yılında ise devlet memurluğundan istifa ederek yalnız tıp merkezinde çalışmaya devam etmiştir. 2014 yılında açılan Gölcük Aile Konak Hastanesi’nin hem ortağı hem de çalışanıdır. Halen Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı olan eşi Asuman Çalışkan ile Gölcük MEDAR Hastanesi’nde hizmet vermektedir.

Dr. Adem Ertunç, 1992’de kendi isteğiyle radyoloji uzmanı olarak Gölcük Devlet Hastanesi’ne atanmıştır. Aynı yıl ilçe merkezinde muayenehane de açmış ve kısa sürede tutunarak çevre ilçelerden de hastaların başvurduğu bir hekim olmuştur. 1997’de Gölcük TOMOMER Görüntüleme Merkezi’ni kurarak çalışmalarına devam etmiştir. Bu merkez 2007’de Gölcük Aile Tıp Merkezi ile birleşmiş ve Dr. Adem Ertunç devlet görevinden de emekli olarak buranın ortağı ve çalışanı olmuştur. Gölcük Aile Konak Hastanesi’nin kurucu ortağı olup burada çalışmasına devam etmektedir.

Dr. Faruk Karakaya, Gölcük Deniz Hastanesi’ne 1984’te tabip asteğmen olarak gelmiştir. Gölcük merkezde açtığı muayenesindeki çalışmalarıyla sevilip aranan bir kadın doğum uzmanı olmuş ve askerlik sonrası Gölcük Ana Çocuk Sağlığı Merkezi’ne sonra da Gölcük Devlet Hastanesi’ne atanmış ve buraya yerleşmiştir. Çalışkanlığı, gece-gündüz, hafta sonu ve tatil demeden yoğun bir çalışma ile hekimliğini sürdürmüştür. 2008 yılında devletten emekli olup yalnız özelde çalışmaya devam etmiştir. 2014 yılında Gölcük Aile Konak Hastanesi’nin kurucu ortağı ve çalışanı olmuştur. 2022 yılında tam emekli olmuş olup halen Değirmendere’de yaşamaktadır.

Bu hastanemiz, çalışan hekimlerin yatırımı sonucu Gölcük’e marka değer katan bir kurumdur. Bu isimlerden başka Gölcük Deniz ve Devlet Hastanesi hekimlerinden Kadın Doğum Uzmanları Dr. Numan ve Funda Ubay, kovid salgınında kaybettiğimiz Kardiyolog Dr. Aydın Ünsal, Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Füsun Çelikkol, Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Rıza Güneri de Gölcük Aile Konak’ın ortak ve çalışanı olmuşlardır. Bölgenin sevilen doktorlarından Dr. Beyti Karaca ve Dr. Süha Ünüvar gibi isimler de bu hastanenin çalışanlarındandır.

İzmit Konak ve Gölcük Aile Konak Hastaneleri’nin iş ve güç birliği Gebze- Sakarya- Ataşehir Hastaneleri ile daha da büyümüştür. 2019 yılında ise grup ikiye ayrılmış, İzmit Konak ve Gölcük MEDAR sağlık grubu olarak hizmetlerini sürdürmektedir. MEDAR grubu Dr. Şahin Talus, Dr. Nevzat Doğan, Dr. Metin Göklü, Dr. Veysel Besnili ve Dr. Numan Ubay yönetiminde çalışmaktadır. 2024 yılında Gebze ve İstanbul Hastaneleri Medikal Park grubuna kiralanmıştır. Bu yıl Gölcük’te açılan ek bina ile fizik tedavi ve rehabilitasyon birimi daha da donanımlı hale getirilmiştir.

Buraların zincir hastanelerden ayrı olarak, bu şekliyle yaşamaları, sağlık hizmetlerinde kalite ve rekabet bakımından gerekli olup, desteklerin verilmesinin ve devam ettirilmesinin önemli olduğu kanaatindeyim.

Selam ve saygılarımla.

Tanıtım dizimiz Atakent Cihan Hastanesi ile devam edecek…

Rehber Olmanın Yolu

               Büyük mürşit ve rehberler: “Nefsimle beraber dinle!” diyerek nasihatlerine başlardılar. Çünkü bu ifade tarzında; rehber olmanın en güzel yolu gösteriliyor. “Nefsimle beraber dinle!” tümcesinde, bir işte sonuç almanın en büyük, en etkin yoluna işaret ediliyor. “Nefsimle beraber dinle!” hükmünde, etkili olmanın, peşine takmanın en sihirli, en büyüleyici rûhu nazara veriliyor.

    “Nefsimle beraber dinle!” hitabında peşinden sürüklemenin, harekete geçirici olmanın en etkin tesir gücü ortaya konuyor. Neler hatırlatmıyor ki bu söz, bu hitap ve bu çağrı insan olan insana. Önümüzde tarih canlanıyor. Önümüzde bu hitabın gönülleri nasıl tutuşturduğunun misalleri görülüyor. Önümüzde şanlı tarih, resmigeçit yapıyor.

    “Nefsimle beraber dinle!” seslenişi, yüksele yüksele bir haykırış oluyor. Tarihin somut örnekleriyle zihnimiz, dolup dolup taşıyor. “Nefsimle beraber dinle!” öğüdünde rehber oluşun, kumanda edişin, eser ortaya koyuşun, insanlarla bir ve beraber bulunuşun; kısaca “Nefsimle beraber dinle!” hitabında, İslâm Medeniyeti’ni ortaya koyan hamurun mayası saklı. Çok ileri gidersek, aslında bu sihirli sözde neler saklı değil ki…

     Emîn olun “Nefsimle beraber dinle!” haykırışında İslâm’ın özü saklı. İslâm’ın sözü saklı. İslâm’ın rûhu saklı. Birkaç somut örnekle buna temas edelim. Çünkü bu sözün arkası bir umman, bir okyanus. Onu lâyıkıyla açmaya ne bende güç var, ne de sizde okumaya tâkat. En iyisi damla denizden haber verir hükmünce, bu söze kısaca yer vermeye çalışalım.

     Evet “Nefsimle beraber dinle!” çağrısında, önder olacak kişilere başarı yolları gösteriliyor. Onlara demek isteniyor ki, yapılmasını istediğiniz şeye, önce siz, bizzat kendiniz başlayın. Sefere çıkmasını istediğiniz ordunun başında, önce siz bulunun. Yapılmasını istediğiniz ibadeti, önce siz yapın. Uyulmasını istediğiniz, Allah’ın ve Peygamberinin emirlerine önce siz uyunuz.

     Velhasıl her şeyde, başı çeken önce siz olun. Her yerde önce siz yer alın. Her zaman önce siz, ilk adımı atın. Bina yapılacaksa, ilk harcı siz koyun. Köprü kurulacaksa ilk taşı siz taşıyın. Yardım yapılacaksa, cebinize ilk önce siz el atın.

     Nitekim Kuba mescidinin yapımında Peygamberi zîşan, bir işçi gibi çalışmadı mı? Rumeli Hisarı’nın inşasında koca  Fâtih Sultan Mehmed bizzat yapımına katılmadı mı? Vezirleri bu işte başı çekmedi mi? Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinde tek başına yürüyüşe geçmedi mi?

     Böyle önderlerin başbuğluğunda hangi iş başarılmaz? Böyle önderlerin arkasından kim gitmez? İşte ancak böyle gecelerin sabahından hayır umulur. Evet, herkesten ziyade insanın kendi nefsi nasihate muhtaçtır.

     İnsan kendi yapmadığını, başkasının yapmasını istese,

     İnsan kendi uymadığına, başkasının uymasının istese,

     İnsan kendi istemediğini, başkasının istemesini istese,

     Hiç o iş yapılır mı?

     Hiç o şeye uyulur mu?

     Hiç o şey istenir mi?

     Elbette insanın, ancak kendi yaptığını yap demeye hakkı var.

     Elbette insanın, ancak kendi uyduğuna uy demeye hakkı var.

     Elbette insanın, ancak kendi istediğini iste demeye hakkı var.

     Yoksa tepkiyle karşılaşır. Yoksa soğuk karşılanır.

     Yoksa başta karşı çıkılmasa da, sonuçtan hayır gelmez.

     Büyük zâtlar: “Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.” derken, demek istiyorlar ki: “Söyleyeceklerim öncelikle benim kabul ettiğim, inandığım ve yaptığım hususlar. Benim nefsim, yani ben; sana söyleyeceklerime çok daha fazla muhtacım. Ben bunları nefsime, yâni kendime kabul ettirdim. Nefsimi onlara inandırdım. Nefsime dediklerimi yaptırdım. Bundan  maddî – mânevî faydalar da gördüm. Şimdi nefsimin yararlandığı, nefsimin kabul ettiği gerçekleri sen de kabul eder, sen de gerekeni yerine getirirsen, benim gibi sen de, her iki dünyanı düzene sokmuş, sonsuz hayattaki güzel yerini şimdiden almış olursun.”