Ebedin İnsana doğru yol da gösterilmiş, eğri yol da. Fakat ondan; doğru, yâni sağ yolu / Kur’an yolunu tercih etmesi istenmiştir. Bunun için, benliği; İlahî teklif karşısında iradesini gösterebilecek, tercihini yapabilecek; istek ve arzularını yerine getirebilecek his ve duygularla donatılmıştır.
Bütün bunları düşünürken, sadece istemenin insandan beklendiği, fakat yaratmanın ancak Allah’a ait olduğu unutulmamalı.
“Bismillah her hayrın başıdır.” derken insan, dünyada zıtlıklar karşısında bulunduğunun farkında olmalı. Her hâl ve şartta bir tercih karşısında bulunduğunu bilmeli. Çünkü nefsi ile İlahî istek karşısında yer almakta. Her an sınanmakta, imtihan ve sınava çekilmekte.
Üstelik bu tercihlerinden dolayı ömür boyu kazanacak veya kaybedecek! Ömür boyu artılar ve eksiler alacak! Sonuçta artıların eksilerden fazla olması hâlinde, ebedî ve sonsuz hayat verilecek. Kazanırsa ne büyük kazanç. Kaybettiği takdirde ne büyük kayıp.
İşte insan, dünyalar kadar büyük, böyle bir hayat-memat / ölüm-kalım mes’elesi karşısında. Ebediyyen var olacak insanın; ya sonsuz olarak Cennet’in baş köşelerinde, tüm sevdikleriyle birlikte yastıklara yaslanmış olarak yer alması söz konusu. Ne büyük saadet! Çünkü “Ebedî’nin sâdık dostu, ebedî olacak.”
Ne gam? Yunus Emre’nin de dediği gibi: “Ölümden ne korkarsın? Korkma! Ebedî varsın.”
Ebedî olan Allah’ın sâdık dostu isek, O’nun emirleri doğrultusunda tercihlerimizi yaptıysak. Her hayrın başında “Bismillah” dediysek. O’nun mülkünde, O’nun adıyla hareket ettiysek, ne mutlu bize. Çünkü tercihlerimizi O’ndan yana yaptığımız takdirde, inşaallah bizler ebedî / sonsuz olarak Cennet’te var olacağız.
Evet, saptanıp hesap edilemez, büyük bir kurtuluş ve sevinçle müjdelenip muştulanıyoruz! Ne mutlu bizlere. Ne saâdet; Ebedî’nin sâdık dostu olanlara. Ne mutlu her hayrın başında “Bismillah” diyenlere. Ne mutlu tercihlerini, ebedî saâdeti kazandıracak olan Ebedî Zât’tan yana koyanlara.
Evet, bir daha tekrarlıyor ve inanıyor ne kelime; adımız gibi biliyoruz ki, “Ebedî’nin sâdık dostu ebedî olacak.” Yeter ki, her hayrın başı “Bismillah” olsun. O’nun mülkünde, O’nun izniyle hareket edilmiş olsun. Evet, “Bismillah her hayrın başıdır.”
Lütfen dikkat buyurun! Bu cümle bir değil, pîr cümledir. Anlat anlat mânâ ve anlamı bitmez. Söyle söyle tükenmez. Mânâ yüklü, anlam dolu, yer kaldırmaz, gök götürmez, ağır mı ağır, büyük mü büyük, çok muazzam, çok muhteşem bir anahtar sözcük.
Çünkü ebedî saâdet kapısının tılsımı bu sözde saklı.
Çünkü ebedî mutluluk kapısının anahtarı bize; ancak bu sözü baş tâcı etmekle verilecek.
Çünkü bu söz; metot ve usûl gösterici. Rotamızı çizici bir mâhiyet arz ediyor.
Çünkü “Bismillah her hayrın başıdır.” sözü; Ebedî Saâdet Sarayı’nın taç kapısı hükmünde.
Çünkü, bu altın söz “Efrâdını câmi, ağyârını mâni.” bir ifade. Âdeta söylenecek her şey söylenmiş, lüzumsuz hiçbir şeye içinde yer verilmemiş tek sözdür bu.
Hz. Mevlânâ der ki: “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.”
İşte “Bismillah” deyişi, hem aynı dili konuşanların, hem de aynı dili konuşmadıkları halde, aynı duyguları paylaşmak isteyenlerin anlaşma vasıtasıdır.
Bunun içindir ki, “Bismillah” deyişi, mübarek bir kelime, tılsımlı bir söz, kalbleri birbirine açan bir altın anahtar.
Büyük Türk komutanı Enver Paşa, bundan tam 101 yıl önce Kurban Bayramı’nın birinci günü, 4 Ağustos 1922 tarihinde göğsünü Rus mitralyözüne siper ederek şehit edildi.
Balkanlardan Türkistan’a bir hürriyet savaşçısı: Şehit Enver Paşa
Osmanlı ordularının kahraman Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı, Türkistan Türklüğünün özgürlüğü için kendini feda eden Büyük Türk komutanı Enver Paşa, 4 Ağustos 1922’de Türkistan topraklarındaki Pamir Dağları’nın eteklerinde, işgalci Rus askerleri ile tek başına çatışırken şehit edilmişti.
Balkanlardan Türkistan’a Uzanan Hürriyet Mücadelesi
Enver Paşa’nın Makedonya Tikveş dağlarında başlayan hürriyet mücadelesi, başta Osmanlı ordularının Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı olduğu Çanakkale Zaferi olmak üzere, Birinci Dünya Savaşı ile devam etmiş ve savaş sonrasında geçtiği Orta Asya’da özellikle yerel savaşçıları Sovyet Kızıl Ordusu’na karşı örgütlediği Türklerinden oluşan Basmacı Harekatı’yla sona ermişti.
Tarihi Kişiliği İle Enver Paşa – Stratejik Ortak
Şehit olduğunda 41 yaşında olan Enver Paşa’nın kabri Çegan Tepesi’nde tam 74 yıl Ruslardan gizlenmiş ve 4 Ağustos 1996’da dönemin Türk hükûmetinin çabalarıyla İstanbul’a getirilerek Şişli’deki Abide-i Hürriyet Şehitliği’ne defnedilmişti.
II. Meşrutiyet sonrasında Talat Paşa ve Cemal Paşa ile birlikte İttihad ve Terakki erkanı arasında yer alan Enver Paşa, Türk kamuoyunda; hakkında bilinen yanlışların doğrulardan fazla olduğu tarihi şahsiyetlerin başında geliyor.
Cephelerde Geçen Kısa Hayatına Aşkı Ve Sanatı Sığdırdı
Kısa ömründe, genç bir Harbiyeli olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nin uğraştığı Balkan çetecileriyle boğuşmuş, harap bir halde cepheden cepheye koşan Mehmetçiği Balkan Savaşları sonrası kısa bir sürede Birinci Cihan Harbi’ne hazırlamış, tüm bu mücadelelerin içinde ressam ve sanatkar kişiliğini sığdırmıştı.
Hatıralarla Enver Paşa’nın Çocukluğu ve Harp Okulu Yılları – Stratejik Ortak
Sık sık Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili görüşleri üzerine de tartışmalara konu olan Enver Paşa’nın, ülkeden ayrıldığı sırada kaybedilen Birinci Dünya Savaşı ve ağır anlaşma hükümleriyle ilgili çekinceleri olan yanındakilere, “Orduyu bu haliyle Mustafa Kemal’den başkası toparlayamaz” dediği nakledilir.
Gökoğuz Yurdundan Türkistan’a Bir Hürriyet Mücadelesi: İsmail Enver
Enver Paşa, 22 Kasım 1881’de İstanbul’da Divanyolu’nda doğdu. Asıl adı olan İsmail Enver’i, soyu Gagauz (Gökoğuz) Türklerine dayanan babası Ahmet Bey koydu. Babası Nafia Nezareti görevlisi Hacı Ahmet Paşa, annesi Ayşe Dilara Hanım’dır. Annesinin ailesi, Kırım’dan İstanbul’a göç etmiştir.
Küçük kardeşi Nuri Paşa da kendisi gibi askerdi. “Bakü Fatihi” olarak bilinen Nuri Paşa, Azerbaycan Türklerinin adına marşlar yazdığı bir isim olarak tarih sayfalarındaki yerini almakta. Yine amcası Halil Kut, Osmanlı Devletinin hicaz cephesinde İngilizleri hezimete uğrattığı Kut-ül Amare Zaferi’nin mimarı olan bir askerdi.
Osmanlı İmparatorluğu Ve Enver Paşa
Son devir Osmanlı İmparatorluğu’nun en önemli isimlerinden olan Enver Paşa, 3. Ordu ve Kafkas İslam Ordusu komutanlığı yapmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyetinin önemli önderleri arasında bulunmuş, 1913’te Bâb-ı Âli Baskını adı verilen askeri darbeyle cemiyetin iktidara gelmesini sağlamış, 1914’te Almanya ile askeri ittifaka öncülük etmiş, savaş yıllarında Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili sıfatıyla askeri politikayı yönetmişti.
Şehîd-İ Âlâ Ve Gâzî-İ Nâmdar” Enver Paşa « Afşin Haber MerkeziDünya Savaşı’nın yenilgi ile sonuçlanması üzerine, Rusya’da Türk halklarının bir araya getirilmesi amaçlı pek çok mücadelede bulundu. Türkistan’daki Türkleri bağımsızlığa kavuşturmak amacıyla gittiği Türkistan’da, bugünkü Tacikistan’ın Belcivan bölgesindeki Abıderya köyünde karargâhını kurduğu sırada; 4 Ağustos 1922 tarihinde Bolşeviklerin yaptığı baskın sonrasında, bir bayram günü sabahında, göğsünü mitralyözlere hedef ederek şehit edildi.
Oğuz Çetinoğlu: Dilde tasfiye hususundaki mütalâanızı lütfeder misiniz?
Dr. Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa: Celâl Nuri, târihî şuura dayanan bir muhakemeyle, Türkçenin ihtiyaç duyduğu ve Türkçeleşmiş hiçbir kelimenin dilden tasfiye edilmesine râzı olmaz:
Bir Arapça veyâ Fârisî kelime ki Türkçeleşmiş ve bunun fâidesi de görülmüştür, ondan vazgeçmek vücûdumuzdan bir parça kesmek demektir. (Celâl Nuri 1926 / 2000: 109)
Binâenaleyh -Şemseddin Sâmi nezdinde de- dilin tabiî tekâmül yolundan sapan bir lisan ve edebiyat anlayışı, o lisana ihânet etmiş olur:
[Lisâniyata da şâmil mânâsıyla] Edebiyat[ın vazîfesi,] evvelâ, lisânın kavâidini zapt ve şîvesini, letâfet-i tabiiyesini, fesâhatini muhâfaza ile, fesâhate mugaayir elfâz ve tâbirâtın lisâna dühûlünü men’etmek ve tarîk-ı fesâhatten sapmış cihetleri var ise yoluna getirip lisânın bozulmasına meydan vermemek ve sâniyen, avâmın bittabiî ihtiyaç görmediği hissiyât-ı âliye ve maânî-i dakîka ile mevâdd-ı ilmiye ve fenniye ve keşfiyyât-ı cedîde için tâbirât ve ıstılahât bulmaktır. [Evet,] üdebânın vazîfesi budur. Erbâb-ı fen, ıstılahât-ı fenniye tâyini için edebiyâta mürâcaat mecbûriyetindedir. Tâyin olunacak ıstılâhât, kaide-i lisâna ve fesâhate mugayir olursa, lisânı bozar. Böyle ıstılahât vaz’edenler, muntazam ve mükemmel bir bahçenin çiçekleri içine bir avuç diken tohumu ekmiş olurlar. Edebiyât, dâima lisânın muhâfızı ve bekçisi olmak ıktizâ eder. Fakat üdebâ, bu ihtiyâcât-ı fenniye hâricinde, lisânı tağyîr ve tebdîl etmek salâhiyetini hâiz değillerdir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 76)
Çetinoğlu: ‘Tâyin olunacak ıstılâhât, kaide-i lisâna ve fesâhate mugayir olursa, lisânı bozar.’ Buyurdunuz. Tafsilât lütfetmeniz mümkün mü?
Dr. Yasa: Fevkalâde mühim br husûsa temas ettiniz: tespiti fevkalade mühimdir. Her ne kadar Şemseddin Sâmi bu tespitiyle Türkçede (‘asıl Türkçe’nin imkânlarıyla değil) Arapça cezirlerden ve Arap gramerinin kaidelerine uygun (fasîh) ıstılâhlar türetilmesini kasdediyorsa da, bu tespiti, Türkçenin kendi aslî köklerinden ve kendi kaidelerine uygun olarak (yâni uydurmacılığa sapmadan) ıstılâh teşkil edilmesi şeklinde kabul etmek de doğrudur. Bu mevzu ile alâkalı kitap çalışmamızda (Yasa 2013a) bir dildeki ıstılâhların, o dilin muayyen bir ihtisas sahasındaki uzantısından ibâret olduğunu tafsilâtıyla izah etmiş bulunuyoruz. Diğer tâbirle, umumî dilin kaidelerinden, kelime hazinesinden ve telâffuz zevkinden (ahenginden) müstakil bir ıstılâh dili inşa edilemez veya bu sâhada bir bütün hâlinde başka bir dilin ıstılâhları iktibas edilemez. Bu yanlış yapıldığı takdirde, bu yabancı sâha, zamanla umumî dil üzerinde de tesir gösterir ve onu bozar. Nitekim hem ‘Fesâhatçiler’, hem de ‘Öztürkçeciler’ bu bakımdan dilimize büyük zarar vermişlerdir. (Bu tezimizin de delilleri mezkûr kitap –Yasa 2013a- çalışmamızdadır.) Şemseddin Sâmi, (tespit edebildiğimiz kadarıyla) kendisinde Türkçenin aslî köklerinden ve kendine mahsus teşkil kaideleriyle ıstılâh elde etme fikri bulunmadığından ve o devirde Türkçenin leksikolojisi hakkındaki araştırmalar da henüz pek kifayetsiz olduğundan, ıstılâh sahasını bütünüyle Arapçaya terk ediyor. Halbuki böyle bir anlayış, (yine kendisinin ısrarla müdafaa ettiği) Türkçede Türkçe asıllı kelimelerin ağırlığını arttırma anlayışıyla kabil-i telif değildir.
Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi bu ifâdesiyle; ‘dilin tabiî ve târihî bir vakıa ve yine târihî bir varlık olduğunu mu bildiriyor?
Dr. Yasa: Evet! Şemseddin Sâmi’nin, dilin tabiî ve târihî bir vakıa ve yine târihî bir varlık olan milletin temel taşı ve bekasının başlıca vasıtası olma keyfiyetini çok iyi kavradığı anlaşılmaktadır. (Mehmed Âkif, Celâl Nuri, Yahya Kemal, Hüseyin Câhit, Nihad Sâmi, Fuad Köprülü, Osman Turan, Abdülhak Şinâsi, Sâmiha Ayverdi gibi daha pek çok edip ve târihçimiz de aynı şuurun temsilcileridir.)
Filhakika, dil, bir beşerî topluluğun sâdece yaşayan fertleri arasında değil, aynı zamanda, onun geçmişteki ve gelecekteki nesilleri arasında da anlaşma vâsıtası ve onları birbirleriyle kaynaştırıp aynı millet yapan başlıca sevgi, mensubiyet ve kültür bağıdır.
Çetinoğlu: Şemseddin Sâmi’nin ‘Öztürkçe’ ismi altında bir dil ihdas edilmesi hususundaki düşünceleri hakkında neler söylemek istersiniz?
Dr. Yasa: Onun Târihî Türkçeye zıt sun’î bir dil ihdas edilme teşebbüsleri karşısında ısrarla dikkati çekmek gerekir ki dil, bir topluluğun, sâdece yaşayan nesilleri arasında değil, hâlihazırdakilerle beraber, onun geçmiş ve gelecekteki nesilleri arasında da anlaşma vâsıtasıdır ve hem onun yoğurduğu, hem de onu yoğuran kültürün ifadesi olarak nötr bir vâsıta da değildir. Başka tâbirle, dil, bir topluluğun mâzisi, hâli ve istikbâli arasındaki köprüdür ve onun eseri olduğu kadar onun müessiridir de. O öyle bir ‘sihirli ayna’dır ki onda, bütün bir mâzisi, halihazırı ve istikbâliyle ustasının hayâli görünür. Ayna zedelendi mi hayâl de bulanır. Kırıldı mı, hayâl de kaybolur. Daha açık bir ifadeyle, millî kimliğin birinci unsuru din veya inanç manzumesi yahut muayyen bir dünya görüşü ise, ikinci unsuru da dildir. Onun içindir ki halkımız, millettaşlarını, (Ziya Gökalp’in pek yerinde tespitiyle) dili dilime uyan, dini dinime uyan diye târif etmiştir. (Ziya Gökalp 1973: 22) Bunlar aşındığı nispette millî benlik de tavsar ve millî varlık yeryüzünden silinmeye yüz tutar.
Çetinoğlu: Dilimizin geleceği hakkındaki düşüncelerinden bahseder misiniz?
Dr. Yasa: Yazılarından derin bir lisaniyat bilgisine dayandığı hemen anlaşılan Şemseddin Sâmi’nin, Türkçemizin, -bizi aslımızdan koparıp bilvasıta millet olarak izmihlâlimize yol açacak sun’î bir dil icat etmeye varmadan- ne nispette tasfiye edilip nasıl ıslâh edileceği hususunda da gayet sağlam ölçüleri vardır.
Bu yolda onun ilk tespiti, üç lisandan mürekkep bir Osmanlı lisânı kabul etmemektir:
Lisân-ı Osmânî, üç lisândan, yâni Arabî, Fârisî ve Türkçe lisânlarından mürekkeptir demek âdet olmuştur. Âdet-i ilâhiyeye ve tabîate mugayir olan bu tâbir, ekser kavâid ve inşâ kitaplarında ve buna mümâsil kitaplarda zikir ve tekrâr olunur. Ne kadar yanlış! Ne büyük hatâ! Üç lisândan mürekkep bir lisân: Dünyâda görülmemiş şey!
Hayır, hiç de öyle değildir! Her lisân bir lisândır ve akvâm ve ümem beyninde olduğu gibi elsine beyninde dahi derecât-ı muhtelifede karâbet ve münâsebet bulunup her birkaç lisân bir zümre teşkîl eder. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)
Osmanlı Türkçesi hakkında böyle bir zehaba kapılınmasının başlıca sebebi, Türkçede çok fazla miktarda bulunan Arapça ve Farsça asıllı kelimelerdir. Fakat, bunların Türkçe asıllı kelimelerin yerini alanları lüzumsuz ve zararlı sayılabilirse de, kalabalık miktarda dilimize yerleşmiş olmaları dilimiz için bir zaaf değildir ve bu hâl dilimizin esas hüviyetini değiştirmez. Nitekim, İspanyolca, Portekizce, İngilizce gibi büyük kültür dillerinde de durum Türkçeden pek farklı değildir:
İmdi, söylediğimiz lisân, elsine-i Tûrâniye zümresine mensûb Türk lisânıdır. Buna, birinci derecede Arabîden ve ikinci derecede Fârisîden bâzı kelimeler girmiştir. Lâkin bu kelimeler, ne kadar çok olsa, lisânın esâsını değiştiremez. Meselâ İspanyolca ve Portekizcede o kadar kelimât-ı Arabiye bulunuyor ki bunların cem’i büyük bir cild teşkîl etmiştir. Lâkin mezkûr lisânlar, Arabî ile filan lisândan mürekkeptir denilmeyip Latin zümresine mensûb müstakil lisânlar addolunur. Kezâlik, İngilizcede hemen yarıya yakın Fransızca kelimeler bulunduğu hâlde, İngiliz lisânı Cermen zümresine mensûb bir lisân olup Fransızcaya yabancı addolunur. Her lisânın me’huz ve müsteâr kelimelerine bakılmaz; esâs olan tasrîfâtına bakılır. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 77)
Çetinoğlu: Frenkçe kelimeler hakkındaki düşünceleri nasıldı?
Dr. Yasa: Gerçek bir ihtiyaca binaen iktibas edilmiş ve millî sese intibak ettirilmiş ecnebi asıllı kelimeler dile zarar vermek şöyle dursun, hatta onun hesabına büyük bir kazanç sayılmak gerekse dahi, şu da açık bir hakikattir ki Türkçe pek çok lüzumsuz kelimenin istilâsına uğramıştır. Meselâ:
Arabîden me’hûz ‘kalem’ gibi sâde, fasîh, herkesin anladığı bir kelimemiz varken, ‘hâme’ veya ‘yerâa’ gibi lugat-i Arabiyeyi nîçin kullanıyoruz? ‘Efsehu’l-kelâm mâ kalle ve delle’ kelâmı eskiden mâlûmumuz olup bunun hakîkat olduğunu kimse inkâr edemezken ve bizim ‘yazmak’ gibi sâde, muhtasar ve güzel sırf Türkçe bir tâbirimiz var iken, ‘ketb ü tahrîr etmek’ gibi veyâ ‘yerâarân-ı bahs u makal olmak’ gibi altı kelimeden mürekkeb ve yarı Arabî, yarı Fârisî alaca ve gülünç tâbirler kullanmak zevk-ı selîm işi midir? İnsâf buyurulsun! Bunlar en sâde misâllerdir. Meselâ bir şâirin tercüme-i hâlinde ‘Bursalıdır’ veyâ ‘Bursa’da doğmuştur’ diyecek yerde, bu bir-iki kelimelik mânâyı tam bir sayfalık ibâre ile ifâde eden tezkîrelerimiz vardır. Hem ne ifâde! Neûzübillâh, okumak için Hazret-i Eyyûb’un sabrı olsa kifâyet etmez. Bu da san’at imiş! Bugün, olmadığında şüphe yoktur. Lâkin vaktiyle böyle ifâdelerden, bitmez tükenmez Fârisî izâfetlerden, mütenâfir tâbirâttan, garîb lugatlerden hoşlanacak tabîatler var imiş! Hamd olsun, bunlar geçti, bırakıldı, unutuldu! (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)
İşte ayıklanıp millî lûgatimiz haricinde bırakılacak olan kelimeler, bu cinstendir: İhtiyâcımızla mütenâsip tâbirâtımız [kendi lisanımızda mevcut] olduktan sonra Kamus’a, Burhân’a el uzatarak bugünki günde Arapların, Îrânîlerin dahi anlamadıkları avuç dolusu lûgat-i Arabiye alıp kullanmakta ne ihtiyâcımız vardır?
16 Cemaziyelevvel 1316 târihli Sabah gazetesindeki makalesi ‘Lisânımızın Tahdîdi’nde bu mesele üzerinde tekrar durur:
Lisânımızla Arabî ve Fârisî beyninde bir had ve sınır yoktur. Elhâsıl, Arabî ve Fârisî ile olan teklifsizliğimizi o kadar ileri sürmeyip her Arabî ve Fârisî kelimeyi Türkçede kullanmak fikrinden vazgeçmeli ve lüzûmsuz kelimât-ı Arabiyye ve Fârisiyyeyi Türkçeye mahsûs olan lûgat kitâblarımızdan çıkarmalıyız.
Evvelâ, bir şeyin Türkçe ismi varken, onu terk edip de Arabî ve Fârisîyi kullanmıyalım: ‘et’ dururken ‘lâhim’ veya ‘gûşt’, ‘pirinç’ dururken ‘erz’, ‘odun’ dururken ‘hatab’ demiyelim ve yazmıyalım. Sâniyen, bir kelime ile ifâdesi mümkin olan şeyi iki kelime ile ifâde etmiyelim. ‘Yazmak’ dururken ‘tahrîr etmek’ tâbirine ne lüzûm var? Hele ‘yerâazen-i bahs ü beyân olmak’ Arabî ve Fârisî kelimelerinden mürekkep kitâbet türlülerinden kemâl-i nefretle tevakkî edelim. Sâlisen, istîmâline mecbûr olduğumuz Arabî ve Fârisî kelimeleri de Türkçe addederek, mümkin mertebe Türkçenin kavâidine göre tasrîf edelim ve Arabî-Fârisî kavâidine göre teşkîl olunmuş cemilerini v.s. müştaklarını ve Fârisî izâfetleri ve vasf-ı terkîbîleri kullanmıyalım. (ŞS 3 Ekim 1898; Levend 1972: 223)
Çetinoğlu: ‘Üçüncü kaide’den kastı nedir?
Dr. Yasa: ‘Üçüncü kaide’ mantıken şu suretle şerh edilebilir: Kendilerine ihtiyacımız olan ve asırlardır kullana kullana Türkçeleştirdiğimiz kelimeleri dilimizden tasfiye etmeyi düşünmemeliyiz. Şu var ki bunları tamamen Türk gramerine tâbi kılmalı, onlara hâlâ ecnebi muamelesi yaparak onlarla meselâ Farsça-Arapça gramer kaideleriyle tamlama veya çokluk yapmamalı, onlardan da (Arapça kaidelere göre değil) yine Türkçe teşkil kaideleriyle yeni kelimeler türetmeliyiz. Aynı muhakemenin bir icabı olarak, Fesâhatçilerin iddiaları hilâfına, onları menşelerindeki imlâ, telâffuz ve mânâyla da kullanmamalıyız. Bir kere biz onları iktibas ettikten sonra, onlar üzerinde, dilimizin icaplarına göre, istediğimiz gibi tasarrufta bulunmakta serbestiz: Telâffuzlarını kendi hançeremize ve imlâlarını da kendi telâffuzumuza uydurduktan maada onlara farklı mânâlar da verebilir ve onlarla –asıllarında olmayan- tabirler teşkil edebiliriz.
Hemen kaydetmeliyiz ki biz yukarıdaki kaideyi mantıken bu suretle yorumlasak da, Şemseddin Sâmi, imlâ ve ıstılâh mâhiyetindeki kelimelerin mânâsı hakkında farklı düşüncededir. (Makalemizin ‘Umumî Türkçe anlayışıyla uyuşmayan bâzı fikirleri’ ara başlıklı 3. kısmında onun bu gibi fikirleri ve bunların sebepleri üzerinde duracağız.) Bu kaideyi, daha sonra, Fesahatçiliğe de, Tasfiyeciliğe de cephe alan Ziya Gökalp’dir ki (Türkçülüğün Esasları’nda) bu mantıkî neticeleriyle beraber kabul ve müdafaa edecektir. Nitekim, dilimizde binlerce yeni ıstılâhın mimarı olan Babanzâde Ahmed Naîm de, bunun zaten fiilen böyle olduğu, yani Türkçede kullanılan Arapça menşeli kelimelerin yüzde sekseninin (telâffuz değişikliğiyle beraber) mânâ değişikliğine uğramış bulunduğu vakıasına dikkat çekmiştir:
Türkçede müstâmel kelimât-ı Arabiyenin meânî-i sahîhasını birer birer [Mütercim Âsım Efendi’nin] Kamûs Tercümesi’ne mürâcaatla tedkîk edelim. Bunların yüzde seksenini vaz’-ı aslîsinden çıkmış, mânâsı tegayyür etmiş buluruz. Bir derecede ki ekser kelimât-ı Arabîden muktebes bir cümleyi aynı elfâz-ı Arabiye ile Arabîye tercüme ve nakl etsek, nâşenîde, mânâsız bir ibâre vücûda gelir. (10 Eylül 1325/1909 târihli Sırât-ı Müstakîm’de intişar eden ‘Lisân Mes’elesi. Edîb-i Muhterem Süleyman Nazîf Beyefendi’ye’ başlıklı makalesinden; Kara’dan naklen 2001: 112)
Şemseddin Sâmi’nin ‘Lisân ve Edebiyâtımız’ başlıklı makalesindeki diğer bir fikri de, bir taraftan lisanımızdaki lüzumsuz ecnebi menşeli kelimeleri ayıklarken, diğer taraftan unutulmuş, yazı diline girmemiş halis Türkçe kelimeleri bulup yazı dilinde bunların ağırlığını arttırmaktır:
Mümkin mertebede lüzumsuz Arabî ve Fârisî ve ecnebî kelimât ü tâbirâtı lisânımızdan çıkarıp sırf Türkçe kelimeleri çoğaltmaya çalışmalıyız. Türkçemiz zannolunduğu kadar dar bir lisân değildir. Lâkin biz tehâlükle ve birbirimize karşı müsâbakat edercesine Arabî ve Fârisî elfâz-ı garîbe ve hattâ Fransızca kelimât ü tâbirât ararken zavallı lisânımızın sâde ve güzel kelimelerini unutup kaybetmişizdir. Onları bulup meydana çıkarmak, ihyâ edip mevki-i istîmâle koymak mümkin değil midir? Ondan kolay bir şey yoktur. Lâkin yolu ile teşebbüs etmek ıktizâ eder. (ŞS, ‘Lisân ve Edebiyâtımız’, Sabah, 20 Rebiülevvel 1316 / 8 Ağustos 1898; Levend, 1972, s. 221)
Çetinoğlu: Türkçenin geleceğine nasıl bakıyordu?
Dr. Yasa: Şemseddin Sâmi’nin ihya edilmesini istediği bu Eski Türkçe kelimeler, eski metinlerde kalmış, unutulmuş olmakla beraber şu ânda da kullanılmalarının dile zenginlik katacağını düşündüğü kelimelerdir. Meselâ Kamûs’una dercettiği ‘oran’ kelimesi hakkında şöyle bir not düşmüştür: Terki, bâis-i teessüf-i azîm olacak metrûkâttandır. (ŞS 1902/2010: 936) Bu anlayışla, Kamûs’una sadece ‘oran’ kelimesini almıyor, onun müştaklarına da yer veriyor: ‘oranlamak, oranlı, oransız, oransızlık’. Yine aynı anlayışın icabı olarak, mantıken, bu gruba halk dilinde, hattâ Çağatay Türkçesinde yaşayıp da Osmanlı yazı diline girmemiş bâzı kelimeler de dahil edilebilir. Gayet tabiî, bir de, (fakat Şemseddin Sâmi bundan bahsetmiyor) yeni mefhumlar için kaideli Türkçe türetmeler… Yeter ki bütün bunlar dilin selîkasına uysun ve bir ihtiyaca cevap versin, dil bunlarla zenginleşsin…
Çetinoğlu: Zenginleşir mi?
Dr. Yasa: Aksine dâir fikirler de beyan etmiş olmakla beraber, onun umumî Türkçe anlayışına nazaran, ihtiyacımız olan, lisanımızı zenginleştiren ve Türkçeleşmiş olan kelimeler, menşelerine bakarak ayıklanmamalıdır; zira (sonradan Ziyâ Gökalp’in düsturlaştırdığı veçhiyle) Türkçeleşmiş olan Türkçedir. Yukarıda atıfta bulunduğumuz makalelerinde olduğu gibi, başka makalelerinde de bu kaideyi ısrarla tekrar etmiştir:
Arabîden, Fârisîden birçok kelimeler lisânımıza girmiştir. Pekâlâ; [fakat,] onlar Türkçeleşmiş; herkes [onları] biliyor, anlıyor; biz dahi Türkçe gibi kullanıyoruz. Istılahât-ı fenniyeye gelince, onları da, her lisânda olduğu gibi, fen erbâbı anlar. Bu vechile lisânımıza girip yerleşmiş olan Arabî ve Fârisî kelimeler, lisânımızı bir kat daha zenginleştirmiştir. (ŞS 1313/1897; Tural 1999: 78)
Yine bu umumî ve objektif araştırmaya dayalı Türkçe anlayışı çerçevesinde, ‘lisanın tasfiyesi’ veya ‘arıtılması’, ‘Öztürkçeleştirilmesi’ gibi müfrit bir tavrı benimsemez ve sadece ‘lisanın sadeleştirilmesi’ fikrini işler:
Türkçeleri mevcûd olan ve tekellümde asla kullanılmıyan Arabî, Fârisî veya ecnebî kelimeleri kullanmıyalım dedik ve yine öyle diyoruz. Bunun için, ‘tasfiye-i lisân’ tâbirini tensîb etmeyip ‘lisânın sâdeleşmesi’ tâbirinden vazgeçmiyoruz. (ŞS 7 Haziran 1899; Levend 1972: 224)
Çetinoğlu: Türkçenin sadeleşterilmesi hususunda ne düşünüyordu?
Dr. Yasa: 17 Şevval 1319 târihli İkdam gazetesinde yine ‘Lisânımızın Sâdeleştirilmesi’ başlığını koyduğu bir başka makalesinde ise, bu defa, sadeleştirmede ifrata giderek lisânın kabalaştırılması tehlikesine dikkat çekiyor:
Sâdeleştireceğiz diye lisânımızı kabalaştırmaktan gayetle ihtirâz etmeliyiz. Üdebâ yerine pekâlâ edîbler, şuarâ yerine pekâlâ şâirler diyebiliriz. Lâkin lûgaviyyûn yerine lûgatçılar demek fikrinde değilim. Bu kaba bir tâbirdir. Yemişçi, kebabçı, kunduracı denilir, lâkin lûgatçı denilmemeli.
Elhâsıl biz şimdilik lûgaviyyun ve üdebâ, şuarâ gibi Arabcaları çok görmüyoruz. İbtidâ, büsbütün lüzûmsuz ve garîb olanlarından vazgeçelim, lisânımızı sâdeleştirelim. Geçen günki makalede dediğim gibi, halkımızın havas takımının zahmetsizce anlayacağı ve tekellümde dahi kullanabileceği dereceye getirelim de, îcâb ederse, ileride bir kat daha sâdeleştirilir. İfrattan tefrite gitmiyelim. Her işte lâzım olduğu gibi, bu işte dahi tedrîcle gidelim. (ŞS 27 Ocak 1902; Levend 1972: 225)
Aslında, bu parçada geçen halkımızın havas takımının zahmetsizce anlayacağı ve tekellümde dahi kullanabileceği bir yazı dili düsturu, bütün bir 19. asır boyunca yukarıda bir kısmının isimlerini saydığımız bütün edip ve Devlet adamlarının da ortak düsturudur. Bu düsturla bahis mevzuu olan, (avamın yahut Türkiye’nin şu veya bu mahallindeki halkın değil) esas itibariyle, İstanbul halkının havas takımının, diğer tabirle, İstanbul’un en zarif ve kültürlü muhitlerinin (ki bunların başında kibar İstanbul hanımları geliyor) konuştuğu dili mihver alarak onun etrafında mükemmel bir nesir, bir yazı dili geliştirmek, onu edebiyat ve Devlet dili yapmak, fakat asla sun’î bir dile sapmamaktır.
Buraya kadar yaptığımız bu tahlilden Şemseddin Sâmi’nin lisaniyat ve içtimaiyat ilimlerine dayalı sağlam bir Türkçe anlayışına sahip olduğu açıkça görülüyor. Böyle bir anlayışın ‘Öztürkçe’ şeklinde sun’î ve dayatma bir dile cevaz vermeyeceği bedihîdir. Mamafih, onun üzerinde duracağımız üzere, bu ilmî tespitlerine aykırı düşmekle beraber, ‘Türk Birliği’ni gerçekleştirme emeliyle şahsî temenni olarak müdafaa ettiği bir fikri daha vardır, ki o da ‘Osmanlı Türkçesi’ ile ‘Çağatay Türkçesi’ni birleştirmektir.
Yine yaptığımız izahattan gayet vazıh bir surette anlaşılmış olmalıdır ki o, (şahsî kanaat ve temennisi farklı olabilse dahi) bir lisaniyat âlimi olarak ve bu sıfatla, dilde zorlamalara ve sun’î bir dil ihdasına muhaliftir. Ayrıca, Türkçenin târihî seyri üzerinde tefekkür ederek başlangıçtaki haşîn Türkçenin, Garp Türkçesi kalıbına dökülerek, fevkalâde incelip eski huşûnetinden aslâ eser kalmıyacak derecede latîf ve şirin bir lisân hâline geldiği tespitinde bulunmaktadır. Bu tespitin gayet tabiî olarak intaç ettiği soru şudur: Öyleyse bunu temin eden nedir? Gayet açıktır ki bunu temin eden başlıca âmil, Türkçenin Arapça ve Farsça gibi iki zarif dille teması, onlardan aldığı yeni sescikler (‘phonèmes’) ve -telâffuzları bir nağme gibi kulağa hoş gelen- ahenkli kelimelerdir. Şu hâlde, bu vakıanın da belki herkesten daha fazla şuurunda olan Şemseddin Sâmi’nin ‘Tasfiyeci / Öztürkçeci’ olması kabil midir? Buradaki tespit ve izahlarımız çerçevesinde bu suale herhalde müspet cevap verilemez.
Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim.
YESEVÎZÂDE ALPARSLAN YASA Yesevîzâde Şâkir Alparslan Yasa, 1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazâsında doğdu. Baba tarafından Türkistanlı (Fergana’nın Beşarık kazâsından, Hoca Ahmed Yesevî sülâlesine mensûb bir âile), anne tarafından Halfeti’lidir (Kâtibler sülâlesi). 1967-1973 senelerinde “Millî Eğitim Bakanlığı” burslusu olarak ve iktisâd tahsîli maksadıyle Fransa’da bulundu; fakat, tahsîlini tamâmlıyamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde “Siyasal Bilgiler Fakültesi”ne kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsîlini yarım bırakmak zorunda kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde araştırma makaleleri ve ayrıca kitaplar neşretmekteydi. Bu devrede, bâzıları gazetelerde sâdece tefrika olarak kalan on iki kitap neşretti. Bunlar, daha ziyâde, bâzı siyâsî doktrinler, milletler arası siyâsetin perde-arkası, Yahûdilik ve Masonlukla alâkalıdır. İslâm hakkındaki birçok çalışmasından sâdece iki tânesini kitap hâlinde neşretmeye muvaffak oldu. 1978’den 1987’ye kadar uzun seneler boyunca bir lokma, bir hırka yaşıyarak hayâtını İslâm Dâvâsına vakfetti. Sonrasında ise, zamân zamân muhtelif işlerde çalışarak maîşetini kıt-kanâat têmîn edebildi ve kendisine hep sâde hayât tarzını düstûr edindi. Anarşi mağdûrları için çıkarılan aftan istifâde ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrâr kayıt yaptırdı ve –hem çalışıp hem okumak sûretiyle- 1998 Ekiminde bu Fakültenin İktisâd Bölümünden mêzûn oldu. 1999-2000 Öğretim Yılında A.Ü. Dil ve Târih-Coğrafya Fak. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’nde okuyarak ikinci sınıfa geçti. Aynı öğretim yılının ikinci döneminde Hâcettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümü’ne “Özel Öğrenci” statüsünde devâm etti ve bir sonraki öğretim yılında aynı Üniversitenin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Ana Bilim Dalı’na “Araştırma Görevlisi” olarak tâyîn edildi. H.Ü. Fransız Dili ve Edebiyâtı Bölümünde 2003 Haziranında kabûl edilen Yüksek Lisans Tezi, György Lukács (Lukaç)’ın ictimâiyâta dayalı (sociologique) tenkîd usûlüyle Fransız klasik romanı hakkında bir tedkîkdir. Tedkîkde evvelâ Lukács’ın usûlü îzâh edilmiş, müteâkiben bilhassa Balzac, Flaubert ve Zola üzerinde durulmuştur. Yine aynı Bölümde 2009 Haziranında kabûl edilen Doktora Tezi ise, “tercüme ilmi”nin müstakil bir müsbet ilim dalı olarak inşâına bir teşebbüs mâhiyetindedir. Doktora Tezi, aynı zamânda, 19. asır ilâ 20. asrın ilk yarısında bilhassa Fransızcadan Türkçeye tercümeler vâsıtasıyle Türk kültürünün Avrupa kültüründen istifâdeye yöneldiği, tercümeler lâlettâyîn değil, gayet şuûrlu bir şekilde Türk dilini, edebiyâtını ve sâir cepheleriyle bir bütün hâlinde kültürünü geliştirmek gayesiyle yapıldığı için bu kültürel temâsın umûmî bilançosunun gayet müsbet olduğu, Türk kültürünün bu sâyede yeni edebî türler ve ilmî-teknik bilgilerle zenginleştiği ve asrî Türk nesrinin de bu tercümelerle kurulmuş olduğu gibi husûslara dikkat çekmekte ve mukayeseli edebiyât çalışmalarına da yol göstermektedir. Hâcettepe Üniversitesinin Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında 2000-2001 Öğretim Yılından başlıyarak 2013-2014 Bahar Dönemi sonuna kadar evvelâ “Araştırma Görevlisi”, sonra “Öğretim Görevlisi” sıfatıyle, tercüme sâhası ile alâkalı muhtelif derslerle berâber, mukayeseli Fransız-Türk edebiyatı, kültürler arası haberleşme, mukayeseli Fransız-Türk grameri, iktisâd, hukuk, Avrupa Topluluğu hukuku, milletlerler arası kuruluşlar, gazete dili, gibi 20 civârında farklı ders verdi. Sonra 15 ay kadar AİBÜ İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünde Yrd. Doç. olarak çalıştı ve orada matbûât târihi dersini verdi. 2016 Nisanında yaş haddinden emekliye sevkedildi. 2002 senesinden beri, tercüme sâhasıyle, ayrıca mukayeseli edebiyât ve Fransız edebiyâtı ile alâkalı ve muhtelif “akademik” mecmûalarda neşredilmiş –bâzıları kitap hacminde- 20 civârında makalesi bulunmaktadır. Bunlardan mâadâ, tercüme kitapları, milletler arası “sempozyumlar”da sunduğu teblîğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları ve (ortak müellifi olduğu Türk Eğitim Sistemi. Alternatif Perspektif, T. Diyânet Vakfı Yl., 1996 gibi) daha başka münteşir “akademik” çalışmaları mevcûddur. Araştırma makalelerinin neşredildiği gazete ve mecmûalar: Hilâl (1967, 1975, 1980), Yeniden Milli Mücâdele (1970-1971), Millî Gazete (1974-1977), Vesîka (1976), Sebil (1976-1980), Yeni Devir (1977-1978), Şûrâ (1978), Nizâm-ı Âlem (1979), Defter – Edebiyat, Tarih, Politika, Felsefe (1987), Dış Politika – Risâle (1988, mülâkat), Yeni Düşünce (1988), Zaman (1989, mülâkat), Önce Vatan (2015, mülâkat), Derin Tarih (2014-2016). Yeni Söz (2017-2018). Münteşir kitapları: Perde-Arkasında Kalan Yönleriyle Sosyal-Demokrasi (Dağarcık Yl., 1975), TÖB-DER Mes’elesi (Sebil Yl., 1976), Kıbrıs Harekâtının Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, 1977), Kıbrıs Mes’elesi – Bir İhânetin Perde-Arkası (Yeni Devir, tefrika, Temmuz – Ağustos 1978), Bilderberg Group – Bir Gizli Cem’iyet Ötesinden Dünyâda Fikriyatlar Mücâdelesinin Perde-Arkası (Kayıhan Yl., 1979), Sovyetler Yahûdi Aleyhdârı mı, Âleti mi? (Yeni Devir, tefrika, Mart 1979), Nasıl Bir Dünyâda Yaşıyoruz? (Hilâl Yl., 1980; evvelâ Aralık 1978 – Ocak 1979’da Millî Gazete’de tefrika edildi), Yahûdi Âlet-Fikriyatı Sosyal-Demokrasi (Millî Gazete, tefrika, Nisan 1986), Lâisizm – İlme Göre Dîn-Dünyâ Münâsebeti (Zaman Yayın-Dağıtım, 1986), Yahûdilik ve Dönmeler (Araştırma Yl., 1989), Süleyman Demirel veyâ Yalan Üzerine Kurulu Bir Politik Hayât (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1990), Kur’ânî Hadîslerin Diliyle Hz. Muhammed’in Gerçek Şahsıyeti – Sevgi Peygamberi (Hakîkati Arayış Neşriyatı, 1996), Türkçenin Istılâh Mes’elesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar (“Öztürkçe” Dayatmasıyle Fransızcalaştırılan Resmî Dil) (Kurtuba Yl., 2013), Türkçenin İnkişâfı İçin Tercüme (Hitabevi Yl., 2014), Milletimize Revâ Görülen Kültür Jenosidi (Hitabevi Yl., 2014), Kur’ânî Milliyet Telâkkîsi ve Irkçılık Sapması (Kurtuba Yl., 2015), 1920’li, 30’lu Senelerin Tercüme Faâliyeti (Nazariye ve Kültürel-İctimâî Tahavvül) (Kurtuba Yl., 2018).
Son köşe yazımdan kısa bir hatırlatma yapayım. Ülkelerin zeka seviyesini ölçen testlerde 2023 yıl sonu itibarıyla, vatandaşlarıen zeki ülke Güney Kore oldu. Güney Kore’yi Çinliler,İranlılar ve Japonlar izledi. İlk 10’a giren diğer ülkeler ise Singapur; Avusturya, Kanada, Almanya, Slovenya, Moğolistan olarak sıralandı.
Zeka (IQ) ortalaması en yüksek ülkeler arasında gelişmişler olduğu gibi gelişmemiş olanlar da var. Yine bu ülkeler arasında demokratik hukuk devleti vasfında olanlar olduğu gibi- Çin ve İran gibi farklı ideolojilere dayalı da olsa- demokrasiden hayli uzak ülkeler de var.
Nasıl oluyor dabu kadar zeki insanın yaşadığı ülkelerde baskıcı rejimler kurulabiliyor ve bu toplumlar özgürlüklerini kısıtlayan refah seviyelerini düşüren bu tür rejimlerle yönetiliyor?
Sosyal olayları tek faktörle açıklamak zorunda kaldığımızda bu tür çelişkileri kavramakta güçlük çekeriz. Çünkü sosyal olayların sonuçlarını belirleyen, etkisi ve yönü farklı, çok sayıda faktör vardır.
Toplumların zeka seviyesi ile ekonomi, hukuk ve demokrasi arasında açıkça ilişki vardır. Fakat toplumun zeka seviyesi ülkenin ekonomi, hukuk ve demokrasi seviyesini belirleyen tek faktör değildir.
*******************************
İnsan Aptallığının Temel Yasaları
Bir ekonomi tarihi profesörü olan Carlo Cipolla (1922 -2000), Berkeley Üniversitesinde görev yaparken, mizahi bir dil kullanarak APTALLIK üzerine bir makale yazdı. Bu makale İNSAN APTALLIĞININ TEMEL YASALARI adıyla kitap haline geldi.
Carlo Cipolla’nın bu tezine göre, İnsanlar dörde ayrılır: Saflar, zekiler, haydutlar ve aptallar.
Yaptığı eylemden zarar eden, ama bir başkasına da yarar sağlayanlara SAFLAR,
Yaptığı bir eylemden yarar sağlayan, aynı zamanda bir başkasının da yarar sağlamasına neden olanlara ZEKİLER,
Yaptığı eylemle kendine yarar sağlayan, başkasına da zarar verenlere HAYDUTLAR,
Kendisine hiçbir yarar sağlamadan, hatta bazen zarara uğrayarak başka birine zarar veren kişilere de APTALLAR diyoruz.
****
Toplum sadece zekilerden oluşsa, yani tutum, davranış ve eylemleriyle hem kendisine ve hem de başkalarına ve topluma yarar sağlayan insanlardan teşekkül etse ne kadar harika olurdu?
Hatta ZEKİLERİN yanında SAFLAR da olsa toplum çok fazla bir şey kaybetmeyebilirdi. Çünkü saflar kendilerine zarar verirken başkalarına ve topluma fayda sağlayan bir zümredir.
Fakat HAYDUTLAR zararlıdır. Çünkü kendilerine yarar sağlamak için başkalarına ve topluma zarar vermekten çekinmezler.
Belki şaşıracaksınız ama APTALLAR toplum için HAYDUTLARDAN daha zararlıdır. Haydut toplumda bir zarara yol açacağını bilmesine rağmen bencil bir içgüdüyle hareket eder. Fakat aptal insan başkalarına ve topluma zarar verirken mantıksız bir şekilde kendisinin de zarar göreceği şekilde davranır. Üstelik APTALLAR öngörülemez oldukları için en zararlı insan tipi olmaktadır.
*******************************
Akıllı veya Aptal Olmanın IQ ile İlişkisi
Cipolla’nın yaptığı bu ironik sınıflandırmada tanımlanan, zekiler veya aptallardan olmanın IQ meselesi ile bir ilgisi var mı?
Cipolla “aptallığı bir IQ meselesi olarak değil, ilişki becerilerinin eksikliği olarak” kabul etmiş ve sınıflandırmasını ona göre yapmış.
Cipolla”ya göre; “çevremizde hepimizin tahmin ettiğinden çok daha fazla sayıda aptal vardır. Ancak çeşitli etkilerle bu sayıyı olduğundan daha az algılarız.”
Ona göre “tarih; büyük çapta aptalların yönlendirdiği olaylar ile gelişiyor.”
“Bir bireyin aptal olma olasılığı bu kişinin diğer tüm kişisel özelliklerinden bağımsızdır. Aptallar doğaları gereği aptaldır ve neden öyle olduklarına dair herhangi bir faktörle nedensellik bağı yoktur. Aptallık sınıf ya da karakter ayırt etmez. Herhangi bir insanın aptal olup olmaması, cinsiyetinden, eğitim düzeyinden, etnik kimliğinden, dininden, fiziksel görünüşünden, varlık durumundan bağımsızdır.”
Okumuş, okumamış, zengin fakir, köyde kentte, üniversitede, ilkokulda, sarayda, büroda, boşta olan toplumun her kesiminde aptallar var. Profesörler, iş adamları, doktorlar, mühendisler, öğretmenler, politikacılar, işçiler arasında da; kadınlar ve erkekler arasında da belli oranlarda aptal var.
Toplumların yükseliş dönemlerinde aptalca davrananların oranı kendi asgarisine iner; çöküş dönemlerinde ise, oran tavana vurur.
Demek ki bir toplumun gelişmişlik seviyesini belirlerken toplumdaki IQ seviyesi yüksek olanların oranına bakmak yetmez. Çünkü bunlardan daha çok APTALLARIN oranı daha belirleyici olmaktadır.
APTALLAR sadece topluma değil, şahsi ilişkide bulunduğu kişilere de zarar verir.
“Aptal olmayan insanlar, aptal bireylerin zarar verme gücünü her zaman hafife alırlar.”
“Aptallara iletişim ya da herhangi bir şekilde ilişki içinde olmak, aptal olmayan insanlar için her şartta hatadır.”
*******************************
En Çok Zarar Veren Aptallar
“Aptallığın çevreye zarar verme özelliği, yapanın toplumsal veya kurumsal hiyerarşi içindeki yerinin yüksekliği ile doğrudan orantılıdır.”
Şimdi, yukarıdaki açıklamalar ışığında yasama, yürütme, yargı gibi devlet güçlerini kullanan kişilerin -Cipolla’nın tanımına göre- hangi gruba ait olduklarını anlamaya çalışalım.
Siyaset ve devlet kademelerinde yer alan HAYDUTLARIN (yani eyleminin sonucunda kendine menfaat sağlarken, topluma zarar verenlerin) verdiği zarar tahrip edicidir. Bu kademelerdeki HAYDUTLARI belirlemek ve bunlarla mücadele etmek için böyle bir tespite ihtiyacımız var.
Fakat APTALLARIN (yani eyleminin sonucunda hem kendisine ve hem de topluma zarar verenlerin) verdiği zararı azaltmak için farkındalığımızı artırmaya daha fazla ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Çünkü aptalların verdiği zarar bu mevkilerde yıkıcı olabilmektedir.
Daha da zoru, birey ve vatandaş olarak yaptığımız toplumsal ve siyasi tercihleri dikkate alarak özdeğerlendirme yapmak.
Yani kendimize ‘biz hangi kategorideyiz?’ ve “Haydutları ve Aptalları destekliyor olabilir miyiz?” sorularını sorabilmek.
Bu soruların cevabını tarafsızca verebilecek cesaretimiz var mı?
“Neden başkası için çırpınıyor?” “Neden başkası için kendini paralıyorsun?” “Başkalarından sana ne?” gibi güya akıl verici sözler karşısında kalırsak; onlara karşılık olarak: “İnsan, kendisi için istediğini diğer insanlar için de istemeli, kendisi için istemediğini başkaları için de, istememeli.” Zira, insan olmanın şartları bunu gerektirir.
Çünkü İslâm’da: “Bana değmeyen yılan, bin yıl yaşasın!” düşüncesi yok.
Çünkü İslâm’da: “Adâm sende!” demek yok.
Çünkü İslâm’da: “Gemisini kurtaran kaptan!” anlayışı yok.
Çünkü İslâm’da: “Senden başka düşünen yok mu? Boş ver!” zihniyeti yok.
Çünkü İslâm’da: “El için yanma nâra, yak çubuğunu bak sâfânı ara!” bencilliği yok.
Çünkü İslâm: Herkesi, herkesi düşünmeye sevkediyor.
Çünkü İslâm: Herkesi bir olmaya çağırıyor.
Çünkü İslâm: Herkesi diri olmaya çağırıyor.
Çünkü İslâm: Herkesi iri olmaya çağırıyor.
Kısaca: Herkes İslâma, herkes Kur’ana, herkes devlete, herkes millete, herkes vatana, herkes bayrağa hizmette; sadece kendisinin var olduğunu bilecek.
Herkes diyecek ki: “Ben olmasam bu dâva çöker!”
Herkes kendisini dâvanın ana direği bilecek. “Ben olmasam bu dâva binası yıkılır!” diyecek.
Çünkü ancak bu gibi düşünceler; herkesin dâvayı omuzlamasını sağlar.
Çünkü herkes; başkasının varlığından ötürü, kendisine lüzum kalmadığını düşünerek; “Ben olmasam da olur!” derse, işte o zaman o dâva yürümez, o dâva ayaklar altında kalır.
Demek ki, dâvayı herkes kendisiyle var, kendisiyle ayakta, kendisiyle yürür bilecek. Aksi takdirde, herkesin göstereceği ihmal; dâvanın yerlerde sürünmesi sonucunu doğurur ki, bundan herkes mes’ûl ve sorumludur.
Kur’an okyanusundan esinlendiğimiz bu fikirler bize, Kur’an’ın şunu da dediğini, âdeta kulaklarımıza fısıldar gibidir: “Kim isterse Beni dinlesin! İcbar / zorlama yok. Ben akla kapı açıyor, isteği kulumun eline veriyorum. Benim yaptığım tekliftir. Tehdit değil. Benim yaptığım tebliğdir. Tenkit değil. Kim isterse dinlesin!” derken:
Bunu yaparken; kendi yarattığı dünyasında gezip tozan insana; rahatça dolaşması ve istendiğinde kim olduğunu belirtmesi için, âdeta bir pasaport hükmünde ve resmî kimliği mahiyetinde olacak olan “Bismillah.” parolasını edinmesini, özellikle tavsiye ediyor.
Ve bununla demek istiyor ki: “Bismillah her hayrın başıdır. Sen de her şeyin başlangıcında, o İlahî kelimeyi telâffuz et / söyle. Çünkü bu mübarek kelime İslâm nişanıdır. Aynı zamanda canlı cansız bütün mevcûdat ve varlıkların lisanı hâlleriyle sık sık söyledikleri bir kelâmdır.”
Ne demek? “Bismillah her hayrın başıdır.”
Aslında çok açık ve çok veciz bir söz. Anlamı da güneş gibi meydanda. Ama yine de farklı mânalara da kapı açmakta. Çünkü düşünen herkesin açık mânalara ilâve olarak ekleyebilecekleri çok sözleri olabilir. Evet “Bismillah her hayrın başıdır.” Peki “Bismillah” diyecek olan kimdir? Tabii ki, insan. Ne zaman diyecektir “Bismillah” lâfzını? Her hayrın başında. Hepimizin bildiği gibi, insan ihtiyar sahibidir. Yâni seçme yeteneği vardır. İki şeyden birini seçebilendir. Kısaca insan, tercih edebilendir. Tercih kabiliyeti ile yaratılmıştır.
İnsan, muhtar yâni seçebilen bir varlıktır. İnsana akıl verilmiştir. Aynı zamanda cüz’î ihtiyarî, azıcık da olsa seçme, tercih etme imkân ve yeteneği de, yaratılışına konmuştur. İşte bu bakımlardan insan, muhtar bir varlıktır. İhtiyar sahibidir. İnsanın aklı başına konmuş, ihtiyar eline verilmiştir. İnsan aklını kullanacak, istediğini seçecek, tercih edecektir. Çünkü insan teklif için yaratılmıştır. Bundan dolayı da, İnsanın karşısına her şey çift olarak çıkarılmıştır. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış vb. gibi. Bütün bunlar insana sunulmuş. Bütün bunlar insana teklif edilmiş. İnsandan ise bunlardan birini seçmesi istenmiştir.
Yukarı/aşağı tuşları ile sesi artırın ya da azaltın.
Önceleri mekanik hesap makineleri vardı. Sürgülü cetveller ve şu car car çevrilen kollu Facitler, en alıştıklarımızdı. Almanların şifre makinesi Enigma da en meşhuru. Elektronik bilgisayarlarla elektronik hesap makineleri yaklaşık aynı zamanların ürünüdür. Mekanik makinelere “analog bilgisayar” derdik, elektroniklerden ayırmak için. “Elektronik Beyin” de gayrı resmî fakat yaygın bir tabirdi. Eh Türk şakacılığı ile fıkralar bile türetmiştik. Elektronik beyne ne sorulsa cevap veriyor demişler. Bizim kahramanımız da gidip bir şeyler fısıldamış ve makine çalışmış, çalışmış, çalışmış; dumanlar çıkarmaya başlamış ve sonunda yanmış. Elin adamı dehşet içinde bizimkine dönüp sormuş:
─ Ne dedin? Ne dedin?
─ Hiçbir şey. Sadece “Ne var ne yok?” dedim.
Zengin olup bilgisayar almak
O zamanların elektroniği lambalara dayanırdı. Lambalar, daha sonra çıkan transistörlere göre kolay bozulan parçalardı. Elektronik beyin hata yapmaya başlayınca hangi lambanın ne yaptığını belirleyen uzmanlar türemişti. Bunlara, elektronik beyin psikiyatrı deniyordu. Günümüze kadar gelmiş bir tabir, program böceği, “bug”dır. Programcıların mutlaka yaptıkları hatalara verilen addır. Program geliştirmenin bir aşaması – hatta birkaç aşaması – programın böceklerinden temizlenmesi, “debugging”dir. Kelimenin doğuş hikâyesi o lambalı bilgisayarlardan birinin devrelerinin içine giren gerçek bir böceğe, bir güveye dayanır.
Bilgisayarlar trilyonlarca kat güçlendi, aynı oranda ucuzladı… Çocukluğumda – seyrettiğim bir filmin ilhamıyla – bir hayal kurmuştum: O kadar zengin olacaktım ki evimde kendime ait bir bilgisayarım olacaktı. On yıllar geçti. Asır devretti ve ben zengin falan değilim ama evimde, eskileriyle birlikte birden fazla bilgisayar var.
Bilgisayar hayatımızın kanıksanan bir parçası oldu ve artık ne “elektronik beyin”den ne de bilgisayar psikiyatristlerinden söz ediliyordu.
Asıl elektronik beyin şimdi
Derken yapay zekâ çıktı!
İşte, “elektronik beyin” lafını etmenin tam zamanıdır. Nedense kimsenin aklına bu eski söz gelmiyor. Elektronik bilgisayarların insan – veya hayvan – beyniyle pek bir benzerliği yoktu. Hâlbuki yapay zekâ neredeyse bire bir beyin taklidi. Nöronlarıyla, sinir demetleriyle, bağlantılarıyla, sinapslarıyla gerçekten elektronik beyin. Yapay zekâda bu yaklaşıma da zaten “nöral ağlar” deniyor. Beyin de tam budur. Nöral ağlar.
Yanlış anlaşılmasın, yapay zekânın içinde bu saydıklarımız elle tutulur parçalar gibi değil. Yapay zekâyı bir bilgisayar programı sanal olarak kuruyor. Onu kuran şey bir program. Her program gibi bir algoritma. Fakat yaratılan şey algoritma değil. Tıpkı beyin gibi eğitilen, öğrenen, tecrübe kazanan bir yapı. Eğitimi de bir bakıma beyinlerin eğitimi gibi: Doğru yaptıkça ödüllendirilen, yanlış yaptıkça cezalandırılan bir kurgu.
Yapay zekâ bir algoritma değil. Algoritma, yani bütün bilgisayar programları, 1, 2, 3… gibi belirli adımlarla çalışır. Bu adımların bazılarında dallanmalar vardır. Yani şöyleyse 4, başka türlüyse 5, daha da başkaysa 6 vs. gibi. Fakat programın her zaman ne yapacağı bellidir. Bir hata olduğunda arayıp hatanın hangi adımdan kaynaklandığını (böceğin nerede olduğunu) bulup düzeltiriz. Yapay zekâda bu mümkün değil. Bazen yapyalnış şeyler söylüyor. Bazen gerçekte var olmayan makalelere, kitaplara atıflar yapıyor. Düpedüz uyduruyor. Fakat nerede takıldığını bilmiyoruz. “Hayal görme – halüsinasyon” dediğimiz bu yanlışları en aza indirmeye çalışıyorlar.
Ne var ne yok?
Hata yapabiliyor yapmasına da üniversite girişten lise geçişe kadar her türlü sınavda insanlardan çok daha başarılı. ABD baro sınavlarında avukat adaylarını solluyor.
Elektronik beyne soru sormak geçen asırda fanteziydi. Yapay zekânın “chat” cinsleri tam bunun için kurgulanmış. Soru soruyorsunuz cevap veriyor. O hâlde fıkradaki soruyu sorabilirim dedim ve sordum. chatgpt.com sitesine (GPT 3,5) “Ne var, ne yok?” yazdım. Buyrun cevabı:
— İyiyim, teşekkür ederim! Sen nasılsın? Sana nasıl yardımcı olabilirim?
Fıkrada, elektronik beynin Türkçe soruyu kelime anlamıyla algıladığı ve aptal bir makine olduğundan sigortalarının attığı – yandığı kabulü vardı. ChatGPT 3,5 Türkçedeki bu sorunun gerçek maksadını biliyor.
Peki, 4o versiyonu ne cevap verdi? Buyrun:
─ Merhaba! Her şey yolunda, teşekkür ederim. Seninle sohbet etmek her zaman keyifli. Senin tarafında neler var, nasıl gidiyor?
Bu samimiyete hata veya halüsinasyon diyemezsiniz. Çünkü sorunun kendisi de fazla samimi. Yapay zekâ da aynı havada cevap veriyor. Bizim klasik algoritmaya dayanan bilgisayar programlarımız zamanındaki gibi ne diyeceğini bildiğimiz günler daha mı iyiydi? Buyrun: İşte beyin, işte zekâ. İster alın, ister bırakın.
2-Milliyetçi Hareket Partisinin Târihi Adana’da Başlar
Alparslan Türkeş’in 1964 yılında Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine girdiği dönemde Genel Başkan Osman Bölükbaşı idi. CKMP, 27 Mayıs 1960 askerî darbesi sonrası süreçte, 15 Ekim 1961’de yapılan genel seçimlerde oyların %14’ünü alarak 54 milletvekili çıkardı ve üçüncü parti oldu. Seçim sonrasında İsmet İnönü başkanlığında kurulacak koalisyon hükümetine katılmaya karşı çıkan Osman Bölükbaşı genel başkanlıktan istifa etti, partiden ayrıldı. CKMP Genel Başkanı Alparslan Türkeş Oldu
Adana’da MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ile buluşan Osmaniye îlçe Başkanı Ali Erat, Gençlik Kolları Başkanı Mustafa Merkan, Esef Mehmet, Muammer Özener, Muzaffer Özdağ, İsmail Haykır, Zekeriya Korkmaz, Remzi Arslankurt, Av. Hanifi Kal, Osman Yüksel Serdengeçti, Sait Urul, Zübeyir Toprak, Yılmaz Algan ve gençler tarafından CKMP’nin güçlenmesi için yeni girişimlerde bulunuldu. 31 Mart 1965’te Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Ahmet Er ve Dündar Taşer partiye katıldılar. Bunları 19 Haziran 1965’te Mustafa Kaplan, Fazıl Akkoyunlu, Şefik Soyuyüce ile Numan Esin tâkip etti. Türkeş, Anadolu’yu dolaşarak partilileri yakından tanıma fırsatı buldu. 20 Şubat 1965’te Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında kurulan koalisyon hükümetine katılan CKMP’nin yönetimi, Türkeş ve arkadaşlarının eleştirilerine hedef oldu. Bunun üzerine Ahmet Oğuz genel başkanlıktan istifa etti ve toplanan olağanüstü kongrede Alparslan Türkeş 1 Ağustos 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisine Genel Başkan seçildi.
Sağ kesimde tereddütlerin ve sâhipsizliğin hüküm sürdüğü bu bunalımlı yıllarda, Mehmet Niyazi Özdemir tarafından Anadolu’daki sağcı sivil toplum kuruluşlarına bir dâvet mektubu gönderildi. Bu dâvet ile 10-12 Şubat 1967 târihinde, ‘Milliyetçiler Büyük Kurultayı’ yapıldı. Ülkenin önemli meselelerinin komisyonlarda tartışıldığı Kurultaya; Prof. Dr. Sebahattin Zaim, Prof. Dr. Fâruk Kadri Timurtaş, Prof. Dr. Mümtaz Turhan, Prof. Dr. İbrâhim Kafesoğlu, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Halûk Karamağaralı, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Saffet Sert, Prof. Dr. Muharrem Ergin, Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Altan Deliorman başta olmak üzere değerli insanlar katıldı.
Yurt dışından gelen merhum Alparslan Türkeş’in 14’lerden olan bazı arkadaşlarıyla Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne girmesi ve CKMP Genel Başkanlığına seçilmesiyle; milliyetçi ilim, fikir, kültür ve sanat adamları Türkeş’in açmış olduğu Milliyetçi şemsiyenin altında toplanmaya başladılar. Mustafa Kaplan, Muzaffer Özdağ, Numan Esin ve arkadaşları partiye katıldı. Genel Merkezden İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, Dündar Taşer, Ahmet Er, Fâruk Akkülah, Galip Erdem, Osman Yüksel Serdengeçti, Sâdi Somuncuoğlu, Özer Ravanoğlu, İbrahim Metin gibi isimler de partimizin adının ‘Milliyetçi Hareket Partisi’, ambleminin ‘Üç Hilal’ olmasını istiyorlardı. Adana’da yapılan parti kurultayında bu istek kabul edildi.
‘Tanrı Dağı Kadar Türk, Hira Dağı Kadar Müslümanız. İçimizde Tanrı Dağından taşıdığımız Ergenekon şeddini eriten ateş, gönlümüzde, zihnimizde Hira Dağından doğan güneşin ışığı var. Biz Müslüman Türkün öz nizamını, millî nizamı temsil eden millî hareketiz. İslâm imanı ve fazileti, Türklük şuur ve gururu, Türk harsı ile 21. yüzyıl medeniyeti, feza, atom, elektronik çağının yeni Müslüman Türk medeniyeti; dâvamız budur. Bu gaye ile iktidara tâlibiz. Bu amaçla Türk milletini yeniden teşkilâtlandırmaya, devleti yeniden kurmaya kararlıyız. Tembelliği, meskeneti, yokluğu, sefâleti, geriliği, karanlığı, adâletsizliği yeneceğiz. Hür ve mesut insanların barış ve refah yurdu büyük, kudretli, müreffeh Türkiye’yi inşa edeceğiz. Mâlî ve iktisadî, içtimaî tedbirlerimiz sıhhatli ve âdil bir toplum bünyesi hazırlamaya yönelecek ve emeğe, istidada, ehliyete değer verilecektir. Milletin tamamı için sosyal güvenlik ve yardımlaşma teşkilâtı hazırlanacak, yurttaşlarımız kaderlerine terk edilerek toplum içinde sâhipsiz, çâresiz olmaktan çıkarılacaktır.
Dokuz Işık hareketinin temel ödevi sanayileşme hareketleri ile belirecektir. Tarımdaki nüfus fazlası sanayiye kaydırılacak, köylü emek ve ürününü tüketen suni şehirlerin yerini endüstri, kültür ve tarım kentleri alacaktır. Sanayileşmeyi Türkiye’yi bağımsız büyük sanayi devleti olma ölçülerine göre yürüteceğiz. Milliyetçi Türk gençleri, asil bozkurtlarımız milliyetçi toplumculuğun, mukaddes dâvâmızın teminatıdır. Geleceğin müjde işâretidir. Hepsi akla gelmez maddî sıkıntılar içinde, temiz bir ülkücülüğün hazzını yaşamakta genç ve değerli varlıklarını, gönüllerini Türklüğe bağışlamanın gururunu taşımakta, Allah’ın yardımına ve dâvânın kazanılacağına heyecanla inanmaktadır. Huzurunuzda kendilerine teşekkürlerimi, sevgi ve takdirlerimi sunmayı şerefli bir vazife sayarım. Olağanüstü kurultayımızın hayırlı, uğurlu olmasını dileyerek hepinize saygılarımı sunarım.’
Konuşmanın ardından salonda kargaşa çıktı ve Divan Başkanı Orhan Kaleli kongre hâkimiyetini kaybetti. Merhum Alparslan Türkeş’in, birkaç defa kürsüye gelerek, gençleri sükûnete dâvet etmesine rağmen salonda kavgalar durmadı. Olayların devam etmesi üzerine Gençlik Kolları Başkanı Mustafa Merkan yanıma gelerek salonun asayiş ve düzeninin Osmaniye Teşkilatı tarafından sağlanması için İl Başkanı Fâruk Akkülah’a teklif edelim, dedi. Bunun üzerine ben de Fâruk Akkülah’a giderek Alparslan Türkeş Bey’in salonun asayiş ve düzenini sağlamak üzere Osmaniye Teşkilatına yetki vermesini teklif ettim. Fâruk Bey, ‘iyi düşünmüşsünüz’ dedi. O anda Alparslan Türkeş ve berâberinde bulunan Mehmet Altunsoy, Osman Yüksel Serdengeçti, Sadi Somuncuoğlu, Hüseyin Üzmez salonun bir köşesinde oturmakta idiler. Fâruk Beyin teklifimizi iletmesi üzerine Genel Başkanımız Türkeş, o tok sesiyle ‘muvafık’ dedi. Hemen Gençlik Teşki-latından Sorumlu Genel Başkan Yardımcımız Sadi Bey’e talimat vererek, ‘Gençlik Kolları’Genel Başkanını çağır, salonun asayiş ve düzenini sağlama yetkisi Osmaniye Teşkilatına verilsin dedi. Ben de Gençlik Kolları Genel Başkanından aldığım yetkiyle Osmaniye Gençlik Kolları Başkanımız Mustafa Merkan Bey’i çağırarak, yetkiyi kendisine verdim. Salonda Osmaniye’den gelen fikren ve bedenen gelişmiş yaklaşık 200 genç ve 300’e yakın partili arkadaşlarımız vardı. Salonda asayişsizlik çıkaran ne kadar genç varsa hepsini dışarı çıkardık. Salonda Bozkurt taraftarı olan gençlerin etkisinin bittiğini gören Rıfat Baykal, Cengiz Gökçek ve birçok delege kartlarını atarak salonu terk ettiler. Kongre Divan Başkanı Orhan Kaleli’nin yerine Konya İl Başkanımız Tevfik Fikret Kılıçkaya getirildi.
Salonda sükûnetin sağlanmasından sonra normal kongre çalışmaları devam etti. Partinin adı büyük alkışlar altında ‘Milliyetçi Hareket Partisi’ olarak değiştirildi. Amblemin belirlenmesi kararı ise, yeni seçilecek genel idâre kuruluna tevdi edildi. Yeni seçilen genel idâre kurulu üyelerinin ağırlığı Türk İslam Ülküsüne inanmış kimselerdi. 1967 yılında yapılan Milliyetçiler Büyük Kurultayı’nda tespit edilen milliyetçi düşünceler Milliyetçi Hareket Partisi’nin fikriyatına kaynak oluşturdu. İleriye yönelik tasavvurlar MHP’nin Yeni Ufuklara açılan hedefleri oldu. Seçilen Genel İdâre Kurulu kongreden aldığı yetkiyle Parti’nin amblemini Üç Hilal, Gençlik Kollarının amblemini de Hilal içinde Bozkurt olarak değiştirdi.
Alparslan Türkeş, kapanış ve teşekkür konuşmasında, Kurultayda yaşanan tartışmalarla ilgili şunları söyledi:
‘Arkadaşlar, sırası gelmişken çok ehemmiyetli saydığım bir hususu işâret edeceğim, pek az olmakla birlikte, bazı kimselerin milliyetçilikle İslamiyet’i çatıştırmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Böyle bir tutum yanlıştır. Abestir, câhilliktir. Şuurlu bir şekilde yapılıyorsa ihânettir, nifaktır. Mücâdele farklı, hatta birbirine düşman mefkûreler arasında olur. Hâlbuki Türklükle İslamiyet, bin yıldan beri aynı mukaddes potada kaynaşmış, etle tırnak misâli ayrılması imkânsız bir hâle gelmiştir. Partinin en yetkili ve sorumlu mevkiine layık gördüğünüz bir insan olarak, bir kere daha açıkça ilan ediyorum; milliyetçiliği reddeden bir dincilik anlayışı ve İslamiyet’e düşman bir milliyetçilik anlayışı bize yabancıdır, bizim dışımızdadır. Bu sakat görüşleri savunanlar bize mensup olduklarını ileri sürseler bile, bizimle bir ilgileri yoktur, bizden değildirler. Aziz Türk milletine ve savaşımıza katılan yiğit yürekli, mücahit ruhlu kardeşlerimizden istirham ediyorum, nifak zamanı değildir; birlik günüdür.
Ayrıca ve nihâi olarak şunu belirteyim ki, motiflerde, sembollerde hayatiyet; güç ve enerjisini kaybetmiş kalıplarda mûcize gücü yoktur. Türk İslam dünyâsının utanç ve ıstırap veren perişan hâli önümüzdedir. Çağın hâkim medeniyetini temsil eden mağrur ve zâlim kuvvetler, eski muhteşem medeniyet yurtlarında hüküm yürütmekte ve tâlihsiz ülkeleri zillet içinde tutmaktadır. Bu ülkeler çocuklarını, yurtlarını, varlıklarını korumak ve devam ettirmek için, bulacakları çâre ve yol, ömrünü tamamlamış köhne kurumlara, tozlu küflenmiş motiflere şuursuzca sarılmak değil, hâkim medeniyetin üstünlük sebeplerine nüfuz ederek daha üstün bir hayat nizamı kurmak için çaba göstermektedir. Millet hayatını yepyeni temeller üzerinde inşa ederken, millî nizam kurarken, insanı da yenileme, geçmişle ilgili kırgınlıkları silme kararında olmalıyız. Bu sebeple genel ve şümullü bir affı savunduk, savunuyoruz. Kuracağımız millî nizam, kendi öz değerimizin, Türk’ün yaratıcı dehâsına göre cihanşümul aklın, bilimin kanunlarına uygun düşüşünü temin eden bir hayat tarzı olacaktır. Faşizme, Nazizm’e veya yabancı diğer bir sisteme özentiyi Türk milliyetçileri olarak reddederiz. Bu kabil özentiler dünün ve bugünün iktidarında görülmüştür. Ama millî nizamların yolu değildir. Büyük kudretli Türkiye’yi ayakta selamlıyorum, Tanrı Türk’ü korusun.’
MHP’nin Târihi, Fâruk Akkülah ve Osmaniye Teşkilatı
Anlattığımız Târihi bilgilerin ışığı altında şunu açık yüreklilikle ve memnuniyetle ifâde etmek isterim ki; Büyük Kurultayda Milliyetçi Hareket Partisi’nin Adana’da yazılan târihini, başta dönemin Adana İl Başkanı Fâruk Akkülah ve benim öncülüğümde Osmaniye Teşkilatı yapmıştır. Bu önemli gerçeği târihe not düşmek adına kaleme almak istedim. Târihin derinliklerinden akıp gelen suyla beslenen bu Ulu Çınar’ın Anadolu’da yeniden kök salmasında emeği geçen bütün dâvâ arkadaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum. Hayatta olanlara sağlıklı ve hayırlı ömürler diliyorum. Vefat edenlere Yüce Rabbimden rahmet niyaz ediyorum. Geleceğimizin teminatı gençlerimizden bu Târihî Ulu Çınar’ın yaşaması için yeniden gayret kemerlerini çift kuşanmalarını ümit ediyorum.
Kendi Kaleminden Yazar ALİ ERAT’ın Hayat Hikâyesi: Bendeniz Ali ERAT; 01.01.1939 Târihinde Osmaniye doğumluyum. İlk ve ortaokulu Osmaniye’de, liseyi Adana’da bitirdim. Ankara İktisâdî ve Ticârİ İlimler Akademisi’nden 1962-1963 Eğitim-Öğretim Yılında mezun oldum. Askerlik görevimi Topçu Subayı olarak yaptım. 1965 yılında Osmaniye’de Serbest Muhasebeci ve Mâli Müşâvir olarak çalışmaya başladım. Mesleğimin yanı sıra toplumun sosyal, iktisâdî ve siyyâsî alanlarındaki gelişmelerle de yakından ilgilendim. İlk olarak 1965 yılında, o dönemdeki ismi ile Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’nin Osmaniye İlçe Teşkilatını ve yine o yıllarda Türkiye’de gündemde olan Türkiye Komünizmle Mücâdele Derneği’nin Osmaniye Şubesini kurdum. O günkü parti ve dernek mensubu arkadaşlarımla Osmaniye’de sosyal ve siyâsî faaliyetlerde bulunduk. 1968 yılında Rahime Hatun Kız Meslek Lisesi Yaptırma Derneği Başkanı oldum ve arkadaşlarımızın çalışmalarıyla, okulumuza Lise Yolu üzerindeki Osmaniye Belediyesi Yeni Hizmet Binası altında bulunan bugünkü binayı kazandırdık. Osmaniye’de yayınlanan üç gazetenin kuruluş aşamasında bulundum. Çataloluk Gazetesi’nin kurucusu ve yöneticisi olarak görev aldım. Yeni Osmaniye Gazetesi’nde üç yıl mesul yazı işleri müdürlüğü yaptım. Ayrıca yayınına devam eden Hasret Gazetesi’nin kuruluşu içerisinde bulundum ve 7 yıl mesul yazı işleri müdürlüğü görevini icra ettim. Görevimi Haşan Kılıç arkadaşıma devrettim. Bu gazetelerde günün aktüel, akademik ve siyâsî konularında yazılar yazarak yayın hayatına katkılarda bulundum. 1971 yılında Osmaniye Meslek Yüksek Teknik Okulunu açmak için kurduğumuz derneğin yönetim kuruluna o günkü parti başkanlarını ve belediye başkanını aldık. Kaymakamımız Tahsin Bilgen’i de Yönetim Kurulumuzun Fahri Başkanı yaptık. Dernek Yönetim Kurulunun uygun görmesi üzerine benim başkanlığımda Osmaniye ve Ankara’da gereken çalışmaları yaptık. Bugünkü Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi’nin nüvesini teşkil eden Yüksekokulun kuruluşunu tamamlayarak Çarşı Polis Karakolu karşısındaki belediyemize ait eski binada hizmete açtık. Osmaniye’de ilk Anonim Şirketi kurdum. Osmaniye’de açılan Öncüler Tuğla Fabrikasında Yönetici, Kale Kireç Tuğla Fabrikasında Hissedar ve İdâre Meclisi Başkanı olarak görev yaptım. Ortağım ve Kayınpederim Mustafa Sarıkâtipoğluile birlikte 1971 yılında Toprakkale Yolu üzerine Örnek Hayvancılık Çiftliği kurduk. Bu çiftliğimizin arâzisi 1981 yılında askeriye tarafından istimlâk edildi. 1978 yılın-da Adana İktisâdî ve Ticârî İlimler Akademisinde Lisans Üstü Master yaptım. 1986 yılında, Osmaniye’yi il yapmak için ileri gelen insanların katılımı ile Osmaniye’yi Güzelleştirme ve Tanıtma Derneğini kurduk. 1986 yılından itibâren başkanı bulunduğum dernek çalışmaları ile on yıl tabanda ve tavanda Osmaniye’nin il olma olayını gündemde tuttuk. Rahmetli Belediye Başkanımız Musa Şâhin’in bir kaza neticesinde ölümü sebebiyle yapılan belediye seçimi arifesinde Osmaniye il olmuştur. İl olmamızdan havadaki uçan kuş dahi nasiplenmiştir. Bundan dolayı her Osmaniyelinin merhum Musa Şâhin’e duâ etmesi lâzımdır. Turizm ve Seyahat Acentem olması sebebiyle Osmaniye’yi turizm yönünden tanıtmak için çalışmalarda bulundum. İlk olarak, TÜRSAB’ın Milletlerarası Türkçe ve İngilizce yayın yapan aylık mecmuasının 2004 Şubat sayısında Osmaniye’nin turizm değerlerini altı sayfada genişçe tanıttık. Osmaniye’nin ismini Türk Hava Yolları’nın bir uçağına verilmesine öncülük ettim. ‘Osmaniye’ isimli uçağımız yurtiçi ve yurtdışı uçuşlarına devam etmektedir. Merhum Alparslan Türkeş’in siyâsete atıldığı, Genel Başkanlığa yükseldiği ve Ankara Milletvekili seçildiği Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin adı 1969 yılında, şubat ayında Adana Büyük Kurultayı’nda ‘Milliyetçi Hareket Partisi’ (MHP) olarak değiştirildi. Başkanlığını yaptığım Osmaniye Teşkilatımız, CKMP’nin MHP ismini almasında öncülük yapmış ve ambleminin Üç Hilal olmasında etkin rol oynamıştır. MHP, 1969 seçimlerinde, Türkiye genelinde sadece bir milletvekili olarak Alparslan Türkeş’i çıkarabilmiştir. O da Adana’dan seçilmiştir. MHP, 20.000 civarında aldığı oyun 9000’ini bugünkü Osmaniye ve Kadirli ile Bahçe ilçelerinden almıştır. 1965 yılında kurduğum parti teşkilatımı başarıya ulaştırmak için bugüne kadar çalıştım. Osmaniye Merkezinde kazandığımız dört belediye başkanlığı seçiminin Seçim Komitesi Başkanlığını yaparak, partime hizmet ettim. Mesleğimin Muhasebeci ve Mâlî Müşâvir olması sebebiyle 2003 yılında Osmaniye Mâlî Müşavirler ve Muhasebeciler Odasını arkadaşlarımla kurarak Oda Başkanı oldum. Meslek hayatımda 40. yılımı tamamladığım 2004 yılında, jübilemi yaparak Şeref Oda Başkanı olarak mesleğimi bıraktım. Emekli olduktan sonra, her şeyden el/etek çekerek, bir kenara çekilmeyi düşünmediğim için daha fazla okuma, araştırma, inceleme fırsatı buldum. Elde ettiğim sağlıklı bilgileri, 80 yıllık hayatım boyunca kazandığım tecrübelerimle harmanlayarak yazdığım makalelerimi, merkezi Osmaniye olan, ancak millî ve milletlerarası düzeyde yayın yapan YENİSES Dergisi’nde yayınlıyorum. Diğer taraftan daha kalıcı olsun ve gelecek nesillere vesika olsun düşüncesiyle yazdığım ‘Müslüman Milletlerin Geri Kalış Sebepleri / Müslüman Milletleri İslam Dini mi Geri Bıraktı?’ isimli ilk kitabım ve ‘Türkiye’de İlk Demokrasi Hareketinin Öncüsü Osmaniye/ Kahramanı; Eski Belediye Başkanı Dr. Ahmet Alkan’ isimli ikinci kitabım Hasret Yayınları arasında neşredildi ve piyasaya sürüldü. Özellikle kültür ve düşünce seviyesi yüksek olan aydın insanlarımızın kitabımız hakkındaki olumlu düşünceleri beni yeni eserler yazmaya teşvik etti ve kalemimi yüreklendirdi.
Her iki eser için iletişim kaynağı: Hasret Matbaası – Osmaniye. Telefon: 0.535-890 48 79
(BİTTİ)
VEFAT HABERİ: 13 Haziran 2024 Perşembe Osmaniye’nin duayen, akil insanlarından Mâlî Müşâvir ve Yazar Ali Erat, ebedî âleme uğurlandı.. Milliyetçi Hareket Partilelarenen ağabeyi Erat’ın vefatı, Osmaniye’de büyük üzüntüye sebep oldu. Şehirde çok sayıda hizmet ve kültür faaliyetlerine öncülük eden Erat, bir süredir sağlık problemleri sebebiyle tedâvi görüyordu. Erat, Milliyetçi Ülkücü Hareketin Osmaniye’de Kurucusu, CKMP ve MHP’nın İlk Kurucu İlçe Başkanı, MHP Merkez Karar Kurulu Üyesi, Başbuğ Alparslan Türkeş’in yakın dostu ve parti büyüğü bir isimdi. Vefat eden Erat’ın cenazesi, ikindi namazından sonra Bahçeli Câmiinde kılınacak cenâze namazından sonra Asri Mezarlıkta son yolculuğuna uğurlanacak. Tâziye evinin Esenevler Mahallesi Bahçeli Câmii civarı olduğu öğrenildi. Bizler de www.akdenizgazetesi.com olarak Merhuma Allah’tan rahmet, kederli ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. MUHABİR: ÜMİT KAHRIMAN
“Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.” Mevlana
İnsan, varlıklar arasında eğitime ve öğretime en çok muhtaç olanıdır. Oysa hayvanlar, içgüdüleriyle doğduklarından, kısa sürede çevreye uyum sağlarlar. Yaşamlarını sürdürebilmek için eğitime ihtiyaçları yoktur.
Fakat yeni doğan çocuk, aciz bakıma ve korunmaya muhtaçtır. Kendi başına hayatını sürdürmesi, çevreye intibak etmesi imkânsızdır. Uzun süre, hatta hayat boyu bakıma, yardıma ve eğitilmeye muhtaçtır.
İnsanın bu muhtaçlığı ve eğitilmeye temayüllü olması, bilgi, beceri ve tutumlarla donanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu eksende eğitim; “gerekli davranışları istendik biçimde oluşturma, geliştirme ve uygulamalar için yapılan kasıtlı ve planlı öğrenme faaliyetleridir.”
Eğitim, “bireyleri bir yandan topluma rahat ve mutlu şekilde uyacak davranışlar kazandırmaya, bir yandan da yarınların toplumuna hazır esneklikte düşünme gücü ve becerisine sahip davranışlar kazandırmaya yarayan planlı ve kasıtlı öğretim faaliyetlerinin tümünü içeren bir süreçtir”.
Bireyin, “insan” özelliğine ve onuruna yakışır davranışlar kazanması, kendisini değerli, güçlü ve sevilen biri olarak görmesi, olumlu duyguların etkili olduğu ortamlarda bilgi ve sevgi ile donatılması ile mümkündür.
Eğitim, “çocukların benlik algılarını sağlıklı kılmayı ve kendileriyle barışık olmalarını amaçlamaktadır.” Böylelikle, çocukların doğuştan getirdikleri saflık, temizlik duyguları korunmaya çalışılmaktadır.
Dünyaya biyolojik anlamda insan olarak gelmekle insan olunmuyor. Bireylerin, anne karnında teşekkül etmesinden itibaren beden ve ruh sağlığının korunması gerekmektedir. Böyle olduğu takdirde saldırgan eğilimlerden, olumsuz duygu düşünce ve davranışlardan kurtularak “insanlaşmaları” mümkündür.
Çocuklarımızın sevgi ortamlarında, bilimsel bilgi ile donanmaları, kendilerini gerçekleştirmenin anahtarı, insanlaşmalarının ön koşuludur. Bunu sağlayacak olan yetişkinlerin de, bu anlayışta kendilerini yenilemeleri ve yetiştirmeleri bir zorunluluktur.
İnsanların büyük çoğunluğu sahip olduğu; “mal, şöhret, makam ya da zenginliklerle övünür. Bunlara sahip olmakla “insan” olduklarını sanırlar. Oysa sahip olunanlar her zaman insan olma anlamında o kişiye bir şey vermez. İnsan olmayana da kötülük yaptırır.
Bu vicdan yoksunlarına bakarak Dostoyevski insanı; “iki ayaklı nankör” olarak tanımlamıştır. Schopenhauer (Alman filozof, yazar); “İnsanları tanıdığımdan beri, hayvanları daha çok sevmeye başladım.” diyor. Mark Twain (Amerikalı yazar) ise; “Bütün canlılar arasında bilinçli şekilde kötülük yapma becerisine sahip olan tek canlı, insandır.” Demektedir.
Tabi ki yazarları, düşünürleri bu yargılara götüren, yine insan suretinde ama insanlaşamamış kişilerdir.
Bu yüzden Mevlana: “İnsanı öğrendim. Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük olduğunu öğrendim.” Diyor.
Şairler, yazarlar, sanatla uğraşanlar, düşünürler, filozoflar, bilim insanları aynı deryanın gezginleridir. Her biri kendi alanında, kendi içindeki “eşref-i mahlûkat” denilen insanı ararlar. Böylesi insanlar, insanlaşma yolunun yolcularıdır. İnsanlaşma yolu uzun ve meşakkatli bir yoldur. Yürümesi zor, sonu ferahlık ve huzurdur.
İşte insanlaşma yoluna girenlerin sayesinde dünya yaşanmaya değer hale gelebilmektedir. İnsanlaşma yolunda mesafe kat edenler, aldıkları makam ve mertebeden öte, insanlık mertebesine kavuşurlar. Zaten insan olanların, olabilenlerin hiç bir mertebeye, hiç bir sıfata da ihtiyaçları yoktur.
Unutmayalım ki medeni insanlar da öfkelenebilir ancak haksızlıklar karşısında, asla seviyelerini düşürmez, insan olmanın gerektirdiği değerlerden ödün vermezler. Hak aramanın, kendini savunmanın duyarlılığı, asla insan olmamızı unutturmamalıdır.
İnsanlık özümüz geri plana itildiğinde, “sevgi, saygı, adalet duygusu, hakkaniyet, gerçek vicdan” vb. nadide duygu ve davranışlarımız kaybolmaktadır.
Bu yüzden gerçek insan olabilmemiz için; egolarımızdan sıyrılmalı, kıskanmamalı, kin ve nefretten uzak durmalı, yüreğimizde sevgi ve saygıya yer vermeli, kendimizle ve insanlarla barışık olmalı, ben duygusundan sıyrılarak, biz duygusunu yüreğinde hissetmeli, kin, nefret, düşmanlık, kıskançlık, öteleme vb. gibi kötü huyların tutsağı olmamalı,“para, ün, mevki için her yol mubahtır” duygusunu kalbimize yerleştirmemeliyiz.
Özü sözü bir olmalı, güvenilir, saygın mütevazı, güler yüzlü olmalı, insanlara, doğaya, tüm canlılara zarar vermemeli, sorunlara duyarlı olmalı, “bana ne” duygusu taşımamalı, kibirden, böbürlenmekten, yalandan uzak durmalıyız.
Sabırlı, hoşgörülü, şefkatli, adil, nezaketli, cömert, vefalı, adaletli, onurlu vb. güzel hasletlerle donanımlı olmalıyız.
İşte böylelerine; “erdemli insan”, “akil insan”, “insani kamil”, “güzel insan”, “adam gibi adam” ya da “gönül insanı” denir. Topluma rol model olan böylesi kişilerde, insanlık adına güzel olan her özellik mevcuttur.
Artık yüce-gönüllülükten başlayarak, tüm insani erdemler için gayret göstermenin zamanı gelmedi mi?
İyi bir insan olmanın, toplumda olumlu bir etki bırakmanın, etrafımızdaki dünyayı daha iyi bir yer yapmanın fırsatına sahibiz. Küçük adımlar, büyük değişimlerin başlangıcıdır. Bu olumlu tutumumuz, kendimizin ve başkalarının hayatına olumlu katkılar yaparak sosyal uyumu arttırır ve toplumsal huzura katkı sağlar.
İyi insanlar, başkalarının ihtiyaçlarını fark ederler, yardımcı olurlar. Böylece toplumda dayanışmayı ve yardımlaşmayı arttırırlar. Çevrelerindeki insanlar için olumlu rol modellerdir.
Kendi değerlerimize ve evrensel etik değerlere uygun hareket etmek, kişisel huzuru ve toplumsal mutluluğu artırır. İyi bir insan olmak, sadece çevremizdeki insanlar için değil, bireysel yaşamımız için de büyük faydalar sağlayan önemli bir özelliktir.
Edison, Pasteur, Galile, Graham Bell vb. insanlığa ömürlerini adadılar. Bizler de hiç olmazsa olumlu anlayış ve tavırlarımızla insanların işlerini kolaylaştırarak, mutluluklarına bir nebze katkıda bulunabiliriz.
Unutmayalım ki insanlar medeni doğmuyor. İnsani değerlere sahip olunmadıkça da medeni olunmuyor. Yaradılışın mükemmelliğine, yaşamın güzelliğine, varlıkların ahenk içerisinde hayatlarını sürdürdüklerine tanık oldukça; hayata, doğaya, diğer canlılara ve insana karşı sorumluluğumuz artmaktadır.
İnsan olmanın bilinciyle yaşayabilirsek, evrenin uyumlu ve yararlı bir parçası haline gelebilir, ardımızda bir hoş seda bırakabiliriz.
Unutmayalım, insanların değerlisi, insanlara hizmet eden ve insanlığa katkıda bulunanlardır.