Konudan Konuya  (41)

57

    -İnsanın keyfiyet, nitelik, kıymet ve değerini müşahhas / somut olarak görmek istiyorsan; insanın tarih boyunca yazdığı sayısız kitapları ve onlardan oluşan kütüphane ve kitaplıkları, göz önüne getir. Çeşitli konularda ele aldığı eserleri, bir düşün. Gözlerinin kamaşmayacağı mümkün mü? Böylece insanın nasıl bir mânâ / anlam hazînesi, nasıl bir fikir defînesi ve ilim deryası olduğunu heyecanla görmemek kabil mi? Dağlar kadar bir kitap yığınıyla karşılaşırız. Bütün bu kitaplar; zâhiren / görünüşte insanın maddeten küçücük top büyüklüğündeki bir et parçasından ibaret olan beyninin; harf, kelime ve cümlelere bürünerek dışa vurmuş hâli, malûmat ve bilgileridir. Böylece insan, sadece kâinatın maddeten bir hülâsası / özeti olmakla kalmıyor; aynı zamanda mânen de kâinat ve evrenin; onu temsil eden rûhu olduğu anlaşılıyor. Öyleyse insanı hor görmemeli. Hz. Ali’nin dediği gibi, insanda âlemler tayyedilmiş / dürülmüştür. Yani insan bedeniyle kâinatın tüm maddesini, mânâsıyla kâinatın bütün anlamını temsil etmektedir. Velhâsıl insan; Yüce Allah’ın özene bezene yarattığı, kâinatın biricik nazar boncuğudur.

     -Filimler, diziler bir âlem! Evet, dizilerde vurmak, kırıp dökmek, öldürmek, çalmak çırpmak, yakıp yıkmaktan geçilmiyor! Öğretici olmaktan, ders vermekten, yol göstermekten eser yok! Halbuki, bâtıl fikirleri iyice tasvîr; saf zihinleri idlâl eder / bozar. Yani yanlış ve bozuk fikirlere yer vermek, onları ortalığa saçıp dökmek; temiz ve saf zihinleri bozmaktan başka bir işe yaramaz.

     -Alttan zirveye çıkış; ayrılıklar, çileler ve zorluklar çekmeden olmuyor. Rahat bir şekilde çıkanlar da, ne hazindir ki, bundan lezzet almıyor alamıyor. Çünkü her şey zıddıyla anlaşılıyor, idrâk ediliyor. Ancak bu şekilde elde edilişten zevk alınıyor. Unutmayalım ki, Peygamber çocuğu olan Hz. Yûsuf, Mısır’daki yükselişe, yüksek mevki sahibi oluşuna; kardeşlerinin canına kastetmek isteyişlerinden, onu kuyuya atmalarından, kervancıların onu kuyudan çıkararak Mısır’da bir köle olarak satmalarından, iftiraya uğramaktan; bu yüzden zindana atılmaktan ve daha nelerden sonra kıymeti bilindi. Değeri anlaşıldı. Baş tâcı edildi. Evet, karanlık olmasaydı, ışığın ne olduğu bilinmezdi! Ayrılık olmasaydı, vuslat ve kavuşmanın sevinci tadılmazdı. Acıkmak olmasaydı, yemekten lezzet alınmazdı. Ramazan sofralarındaki tad; başka zamanlarda alınabiliyor mu? Elbette sıkıntı istenmez. Ama geldiği zaman, elden geleni yapıp, asla şikayet etmeden, sabır ve gayretle ondan kurtulmaya çalışmak gerek. Vermek istediğini alıp, hayat tecrübesine bir yenisini daha eklemenin hazzına varmak lâzım.

     -Çocukları çocuk olarak değil, yarının büyükleri olarak görüp, ona göre hitap ederek / seslenip konuşmak gerek. İnsan olarak içlerinde var olan potansiyel ve kabiliyetlerin ortaya çıkarılmasının; kendilerine bağlı olduğunu. Bunun da okumak, dinlemek ve derse çalışmaktan geçtiğini, güzel bir şekilde, sevecen bir tavırla belirtmek ve göstermek icap eder.

     -Okuldan sonraki hayatın sunacağı mevki, makam ve güzelliğin bilinç ve şuurunda olmayan öğrencinin ders çalışmakta gözü yoktur! Aklı fikri teneffüstedir. Zilin bir an önce çalmasını dört gözle ve heyecanla bekler. Çünkü arkadaşlarıyla oynamak, zıplamak, koşmak ve mânâsız, gayesiz boş konuşma imkân ve fırsatını bulacaktır. Ders dinleme sıkıntısından kurtulmuş, bir süre de olsa, mecburiyetten / zorunlu okuma, yazma ve ödev yapma külfetinden kurtulacaktır. Oysa  mezuniyetten sonraki güzel, rahat ve renkli hayat; ona düşündürüldüğünde; yani ders yükümlülüğünü derk edip anladığı takdirde, çalışmaktan çok memnun olacağı muhakkaktır.

     -En çok sevip saydığımız, başımız üstüne koyduğumuz, en yükseklere kondurduğumuz, yürekten sevip saygı gösterdiğimiz, fakat ne hikmetse hiç elimize almadığımız, alıp da okumadığımız, okuyup da anlamadığımız bir kitap var: Kur’an. İşte içine düştüğümüz tezatların en büyüğü bu. Kur’an: Bir kitap ama pîr kitap. Bin bir kitaba kapı açan bir kitap.

Bir kitap ama yok yok içinde.

Ne ararsan var onda hepsi de.

     -Allah nerede? Ruh bedenin neresinde ise, Allah da kâinatın orasında. Ruh bedenden münezzeh, fakat her yerinde olduğu gibi, Allah da mekândan münezzehtir. Ruh bedenin her yerinde olduğu gibi, Yüce Allah da her yerde hazır ve nazırdır.

Önceki İçerikAlev Alatlı Ebedi Aleme Göç Etti
Sonraki İçerikAlev Alatlı: Akıl, Ahlak, Adalet, Adap, Aşk
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.