Ötüken Neşriyat’tan 4 Kitap: İki Hikâye, Bir Şiir, Bir Roman

173

Edebiyat, insanın duygu ve düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak güzel bir biçimde anlatılması sanatıdır. Bu sanatın iki ana dalından biri olan ‘nesir’ dalının; roman, hikâye, masal destan grubuna, son yıllarda hikâyenin üvey kardeşi olarak ‘anlatı’ adı ile yeni bir dal eklendi.

Anlatı isimlendirmesi, hikâye kelimesinin yerine de kullanılıyor. Ancak anlatı metinlerinin hikâyeden farklı olduğu görülüyor. Hikâyelerde yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olay veya olaylar zinciri vardır. Anlatı olarak sunulan kitap ve metinlerde ise olay veya olaylar zincirine rastlanmıyor. Veya başı ve sonu olmayan olay / olaylar naklediliyor.

Şu hususu belirtmek gerek: hikâye yazmak, anlatı yazmaktan daha kolaydır. Okuyucu, hikâyede olayın / olayların nasıl biteceğinin merakı ile elindeki metni okur. Anlatıda ise, okuyucuyu sayfalara çekip almak ve orada tutmak mahâret ister. O mahâret sergilenebiliyor ki, anlatı kitaplarına kitapçı raflarında, yayınevi listelerinde sıkça rastlanıyor.

Bâzen hikâye ve anlatının aynı kitapta yer aldığı da görülebiliyor. Anlatı insan yaratıcılığının ve toplumu etkileme sanatının bir yüzüdür.

1-DENİZ AĞAÇLARI – KEMİK YÜZLERİ

Feyza Ay’ın yazdığı kitap, 12 X 19,5 santim ölçülerinde, 136 sayfadır.

‘Yerçekimsiz Kronotop’ başlıklı yazının ilk paragrafı:

Her şeyi ezberlemenin omzuna yüklediği uyuşuklukla etrafına bakındı. Gece üç-dört civarında buraya gelmişti. Ayaklarının arasından hatta ayaklarını içine alarak ağır ağır geçen çiy bulutlarını hissediyordu. Aşağı sarkıttığı bacaklarına baktı, ormanın derinlerinden gelen ötüşe eş ritimde sallanıyorlardı. Ağaçkakan gibi değil sapan lastiği gibi gerdikçe bırakılan tekrarlar yaptı. Zaten ayakları bir kuşun hızına yetişemezdi. Kaşlarını çattı. Alt dudağının sağ kenarını dişledi. Ayaklarına şüpheyle baktı. Deneyecekti. Nefesini tutup tüm gücüyle hareket ettirdi, sağ sol sağ sol sağ sol sağ. Olanca kası, artık kaç gram varsa, kasıldı. Öne doğru iyice eğildi, dişleri arasındaki eti unuttu, bırakmazsa koparıverecek, yarım dudakla yaşayacaktı. Sura üflenen nefesi, olduğu gibi ciğerlerine doldurmadan önce, çok çok kısa bir zaman önce, bir damla kanın deriden daha fışkırmadan kızarması kadar önce, yelkovan tamı bulurken tedirgin beklemek kadar, tren kapısına sıkışmadan içeri atlamak kadar önce, toprakla burun buruna geleceğini hissetti. Burnu sızladı, vücudunda âcil durum sirenleri çaldı. İlk nereye kaçacağını nereye sığınacağını düşünmedi. Durdu. Durmasaydı tepe taklak olacak, birkaç daldan düşüp çalıların arasından geçtikten sonra kendini yerde bulacaktı. En iyi ihtimalle kırıksız, ufak tefek sıyrıkla kurtulacaktı. Derisi yüzülür, derisinin farklı bir rengini keşfederdi. Onun için alışılmadık bir durum sayılmazdı. Geçen haftaki yaraları daha kabuk bağlamamıştı. (s: 23)

Okuyucu, geniş muhayyileli yazarın anlatıyı çeşnilendirmesinin memnuniyeti ile metni bitirdiğinde okuduklarından aklında ne kaldığını düşünmek ihtiyacı hissetmeyecektir. Hoşça vakit geçirmiştir ve bu, ona yetmektedir.

FEYZA AY: 1995 yılında Sinop’ta doğdu. Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra On dokuz Mayıs Üniversitesi’nde Dilbilim ve Türkçe eğitimi alanında yüksek lisans yaptı. Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyor. Yazdığı öykü ve denemeleri Söğüt, Post Öykü, Hece Öykü, Geçerken, Dâima Edebiyat ve Edebice dergilerinde yayımlandı. Hâlen Söğüt Dergisi yayın kurulunda editoryal faaliyetlerine devam ediyor. Anlatı sanatının bir diğer dalında, çizimleriyle farklı ifâde yöntemleri ortaya koymaya

çalışıyor. Çizerliğini yaptığı çocuk kitaplarıyla birlikte kapak tasarımı ve dijital eserleriyle de grafik alanında çalışmalarına devam ediyor.

2- GÜMRAH

İbrâhim Daş’ın Gümrah isimli şiir kitabı 12 X 19,5 santim ölçülerinde ve 92 sayfadır.

Eserde yer alan 35 adet şiirin başlıkları/isimleri:

Öflez, Susku, Kerem Yüzü, Nahnü Kasemna, Tek Hece Avlağı, Hoşundu, Derkenar, Songül, Kuz Kovan, Başıbozuk Büyümek, Sırça Kubbe: Umut, Sapa Zamîr, Sınık Yara’ya Örgü, Külbahar, Kesiğine Küs, Pamuk İpliği Oyulga, Talikayı Terk: Yularsız Yomut, Ziyan Ziyâ, Sem’ender Belâ, Aykırı Ağıt, Çerçevemde Bir Melâl: İtiraz, Teşnekâr, Damnatio Memoriae, Gümrâh, İpotek Poetik, Konsiyans, Çönge Çıdam, Çintemani, Ateş Bacayı Sarkaç, Kâm Alamayan Kam’ın Boz Bulanığını Kamanço Ettiğidir, Miğferimde Düş Deliği, Mihverimde Kam Sesleri, Bozanak Topaç, Mukavemet

1918-2008 yılları arasında yaşayan yenilikçi şâirlerden İlhan Berk, şiirlerini (?!) ‘Mısırkalyoniğne’ isimli bir kitapta toplamıştı. Kitabın isminin bile başlı başına bir şiir olduğunu belirtiyordu. İbrâhim Daş’ın kitabının adı değilse bile kitapta yer alan şiirlerinin yarıdan fazlasının ismi İlhan Berk’in iddiasını hatırlatıyor.

Sevenleri, beğenenleri vardır mutlaka. Miktarı bilinmeyen meraklıları da…

Kitapta yer alan ilk şiirin adı/başlığı: Oflez…

7 adet lügat/sözlük kitabında ‘oflaz’ kelimesinin mânâsı; ‘güzel, hoş ve iyi’ olarak açıklanıyorsa da hiçbiri ve Google, ‘Oflez’ kelimesinin mânâsını bilmiyor. Belki böyle bir kelimenin bulunduğundan haberdar bile değiller…

Şiirin tamamını vermekte bir engel olmasa gerek:

Tütünden sararan alınyazında, yiten günün gecenin izi kalır. Işığı kararan yol ayazında, yere bir kez çökenin dizi kalır. Suya düşen umudun yorgun argın, o gün bugündür yağmurlara dargın. Buzdan yansa tenin, çözülse sargın, türkü tutar, ruhunda sızı kalır. Bilinmez üç vaktin ardı neresi Dönmez aklını başına deresi İkisi olmayanın bir keresi dağlanırken elinde cızı kalır

……

-Yere bir kez çökenin dizi kalır.

İBRÂHİM DAŞ: 14 Eylül 1998’de İstanbul’un Kâğıthane ilçesinde doğdu. Sivaslı bir ailenin tek çocuğu, şu an yüksek lisans öğrencisi. Kısık Sesler, Söğüt, Ayarsız, Gündöndü dergilerinde şiirleri, Kitap Şuuru bünyesinde mütevazı kitap tahlilleri ve Millî Mecmûa, Çelebi dergilerinde mütevazı makaleleri yayımlandı. Gümrah, İbrahim Daş’ın ilk şiir kitabıdır.

3-YARALI BÂDEM AĞACI

Ayşe Ünüvar’ın 12 X 19,5 santim ölçülerindeki 141 sayfalık eserinde 21 hikâye var. Hepsi hikâye tadında… Klâsik hikâyelerde olduğu gibi, karşılıklı konuşmalar var:

Karayağız bir oğlan çocuğu öğleye doğru gelip çardağa oturdu. Bir sıkıldı iki döküldü. Dallarıma dallarıma sıçramaya, sulu çağlaları koparıp şapur şupur yemeye başladı. Ses etmedim. Birazdan bağrığı yiyecekti biliyorum. Derken başgardiyanın düdüğü ötmez mi? Çocuk dalmış, çil yüzü dallarımdan görünmez olmuş ha bire yiyor da yiyor. Sonra kalın, kıllı bir kol uzanıp kulağından tuttu kara yağız oğlanı:

‘İn aşağı edepsiz, kapısız köyden mi geldin? Kimsin sen? Bir izin almak, sormak, ‘yiyebilir miyim?’ demek yok mu?’

Çocuk aşağı düşercesine atladı ve ilk işi sulu sulu sırıtmak oldu. Başgardiyan kulağından tutarak bağırdı:

‘Kim aldı bu veledi bahçeye?’

Ses çıkmayınca düdüğünü öttürdü. Koşup gelen bıyığı yeni terlemiş, daha dün işe girmiş gardiyanın etekleri tutuştu:

‘Başefendi buyurun,’ derken sesi titriyordu.

‘Kim bu çocuk? Ne işi var mahpushane bahçesinde? Hanginiz aldı bunu içeri?’

‘Ben görmedim başefendi.’

Diğeri de yetişip ‘ben de almadım,’ derken yanı başımıza koşup gelen bir kadın göründü:

‘Çocuk benimdir başefendi, şey etmeyesin memur beylere,’ dedi.

Dudağı yarıya kadar uçuk bağlamış bu kadın varıp tuttu çocuğun elinden:

‘İçeri görüşe geldim. Babası damda buncağızın. İki yıl oldu adam vurduydu da. Almadılar bunu görüşe, ‘şuracıkta oturuver / dediydim.’

‘Tamam be kadın tamam, al çocuğunu da sâhip çık, babası gibi düşmesin mahpus damlarına!’

Çok sonraydı, duyduğumla içime gömdüğüm bir oldu bu sırrı. Aynı mahkûm aynı sesle:

‘Kandım ben!’ dedi.

‘Anlat,’ dedi öteki. (Devamı kitabın 67. Sayfasında)

…………………….

AYŞE ÜNÜVAR: Ayşe Ünüvar, Küpe Dağı eteklerinde leblebi kokulu, Seydişehir’de doğdu. Lisansını Felsefe, yüksek lisansını Psikolojik Danışma ve Rehberlik alanında tamamlayarak öğretmenlik mesleğine başladı. Yüreğime Cemre Düştü, Kör Kalbe Aşk Dokunmaz, Bekleyiş, Kuşlar da Düş Görür adlı dört romanı, Cebimdeki Fesleğen, Hikâyemin İncindiği Yerdeyim adlı iki de hikâye kitabı bulunmaktadır. Ağaçlarla susmayı, sularla akmayı, dağlarla durmayı ve kalbiyle bakmayı düstur edinen yazar; bilenlere, erenlere, gelip de geçmeyenlere hürmeten karşısına çıkan her hikâyeyi şifadan saydı. Şifa ki müderris dedesinden kalan kalemin tükenmeyen mürekkebiydi…

4-KÜLHAN

Adnan İslamoğulları’nın 13,5 X 21 santim ölçülerindeki roman kitabı 431 sayfadır. ‘Bir kar tânesi olup Mekke’ye düşmek isterken, üşümeye terk edildiği Keş Dağı’nın buzdan gecelerinde kaybettiğimiz Muhsin Yazıcıoğlu’na… satırları ile başlıyor..

Yazar, romanın kahramanı Yusuf’un şahsında bir Türk milliyetçisin anlatıyor. Roman üslubunu ustaca kullanıyor. Muhtemelen hakîkatlerden uzaklaşıldığı da oluyor. Fakat romanın görgüsü en ince tığ ile işleniyor. Buna rağmen, okuyucuyu sıkmadan… yormadan… Çünkü Müslüm Gürses, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur gibi arabeskin zirvedeki isimleri de sayfalarda arz-ı endam eyliyor. Başka hakîkatler ise aynen vuku bulduğu gibi: ‘Atatürk’ün Türk müziğini radyolarda yasakladığı’ gibi söylentiler ve bu sebeple halkın Mısır radyolarına yönlendiği, böylece Arabesk’in Türkiye’ye girip yerleştiği, Arabeskçi ses sanatkârlarının halkı Türk radyolarına yönlendirmek gibi maksatları olduğu ve sâire: Demokrat Parti’nin hiçbir ekonomik, sosyal ve alt yapı hazırlığı olmaksızın fütursuzca köyden şehire göç olgsunun başlatıldığı… Takrir-i sükûn kanunu… ve daha çarpıcı ifâdeler… Bach yorumları ve sâire… Bunlar yetmemiş olmalı ki Bolşoy Balesi, balerin Galine Aleksevna’nın sığınma hikâyesi… Ahmet Kabaklı ile Necip Fâzıl adının karıştığı ‘Sanat sanat için mi, sanat Allah için mi?’ Tartışması ve tartışmanın seyrini değiştirme çabaları ile meşgul olan Defne…

Bir hüküm: ‘Milliyetçilik yüzyılın başındaki temele ve zenginliğe dönmelidir’ düşüncesinin tahlili…

Eserin birçok yerinde sık sık okuyucuyu derin düşüncelere yönlendiren derinlemesine tahlillerden kısa bir örnek:

Milliyetçi aydınlar, teorik olarak da olsa sanatın bizzat kendisiyle değil, dine, ideolojiye ve siyâsete değen taraflarıyla ilgilendikleri için yalanlardan ve sahteliklerden kurtulamıyordu. Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii ile gurur duyuyorlar ama Goethe’nin ‘Mimarî müziğin taşa dönüşmüş hâlidir,’ sözünün ne anlama geldiği üzerinde kafa yormadıkları gibi bu sözü belki bilmiyorlardı bile. Mimarî nasıl mekânda vücut buluyorsa, müzik de zamanda vücut buluyordu. Mimarîde simetri ne ise müzikte ritim oydu. Üslup bir armoni olarak somutlaşıyordu mimaride. Bir ırmak taşlara çarpa çarpa gürül gürül akıp yüksek bir yerde coşkun bir şelâleye dönüştüğünde, birden keskin bir kutup soğuğu geliyor ve şelâle donuyorsa, işte mimarî de o akan ırmağın donmuş hâline dönüşmesiydi. Müziğin içinde akıp giden zamanın bir anda donması, müziğin taşa, mermere ve üsluba dönüşmesiydi. Milliyetçi aydınların bu tefekkürden uzak olması, milliyetçiliğin yüzyılın başındaki yüksek kalitesinden yüzlerce yıl uzaklaşmasıydı. Çünkü günümüzdekilerin hakîkat gibi bir dertleri yoktu. Siyâset, devlet ve ideoloji üçgeninde yaşamak onlara yetiyordu, şeytan üçgeni gibiydi, insanı yutuyordu.

İki ya da üç yıl önce Yeni Hizmet isimli milliyetçi bir dergide yazarının ismini hatırlamadığı bir yazı okumuştu:

Bütün güzel sanatlar; insanoğlunun kendisinden gayrı varlıklarda kaybettiği kendisini, eşref-i mahlûk idrâkiyle bulması, varlığına şah damarından daha yakın Mevla’sının mutlak güzel, mutlak doğru ve mutlak varlık oluşunun idrâkini sağlayan vasıtalardır. O, cümle yaratılmışlarda gizli-açık güzelliklerden hareketle yaratana olan aşkı, bu aşkın heyecanını, nihâyetteki vuslat arzusunu ülkü kabul ederek nakış nakış, beste beste, beyit beyit, satır satır, gönüllere sunar. Saadet asrının tebliğ edicisi sanatkârlar, her şeye materyalist açıdan yorum getiren Batı’nın madde kölesi ruhsuz -sözüm ona- sanatçılarından alacağı bir şey yoktur. Onların hümanizması benim eşref-i mahlûkat anlayışım karşısında diz çökmeye mahkûmdur.

Yazıyı yazan ne Batı’yı tanıyordu ne sanatın ne olduğuna ve sanat-din ilişkisine dâir bir fikri vardı. Ne dinin sanata veya sanatın dine katkısının ne olduğunu düşünmüştü ne de sanatın her şeyden bağımsız sâdece insana ait bir tanımını biliyordu. Sanatın sâdece hazdan ibâret olduğu ise, haz kelimesinden dolayı onun için ahlakî bir problem teşkil ediyordu, çünkü haz dendiğinde aklı fikri genital bölgelerde dolaşırdı. Bildiği bir tek şey vardı, o da sanatın Tanrı’ya, dinî ve millî değerlere hizmet etmesi gerektiği ve sanatın tüm ilham kaynağının Tanrı ve yarattığı o muhteşem kâinat olduğuydu. Böyle olunca da

sanat bir haz kaynağı ya da hazzın ve güzellik fikrinin ürünü değil sâdece propaganda malzemesi olmaktan başka bir şey ifâde etmiyordu. Bu durumda toplum, içinde bulunduğu cendereye herhangi bir plastik sanatla değil, sâdece arabeskle ve arabeskçilerin sözleriyle itiraz edebiliyordu. Ayrıca illâki arabeskçi olmak da gerekmiyordu. Ülkece içerisinde bulundukları durum ne bir eksik ne bir fazla baştan sona arabeskti aslında. Yusuf bunu izah etmeyi de denedi elbet. Tabîi ki herkes yazabilir ve belki söyleyebilirdi bunları ama bu insanlar herkesin adına söylüyordu.

Ve kitabın arka kapak yazısı:

Mumdan bir gemi limanda açık denize açılmak üzere son yolcularını bekliyordu. Onlar ateş denizindeki mumdan gemiye binmek ve yanmak için ateşe doğru koşuyordu. Önlerindeki duvarı zafer takı zannedip süratle duvara doğru koştukları gibi, karanlıkta kendilerine uzatılan yılanı ip zannedip tutundukları gibi, ateşin yaydığı ışığı da yollarını aydınlatacak şehrayin sanıyorlardı.

En fazla ne olabilirdi, yanabilirlerdi. Ateşten korkmuyorlardı ki yanmaktan neden korksunlardı? En fazla ne olabilirdi, suya ulaşamazlardı. Susuzluktan korkmuyorlardı ki, onlarınki zâten müzmin susuzluktu. En fazla ne olabilirdi, gölgeliğe varamazlardı. Kuyunun dibinden geliyorlardı, zâten gözleri de karanlığa alışkındı. En fazla ne olabilirdi ki, silinip giderlerdi bir gölge gibi. Kimse onlardan bahsetmemişti ki zâten. Ne bir romanları yazılmış ne bir filmleri çekilmişti. Sanki hepsi ‘Bizim Çocuklar’ müstearının içinde kimliksiz yaşıyorlardı. Yazılmak gibi bir dertleri yoktu ki silinip gitmek umurlarında olsundu.

Mumdan gemilere binmişler, ateş denizinde ilerliyorlardı. Yanmak, erimek ve ateş denizinde kor olmak mukadderattı onlar için.

Adnan İslamoğulları Külhan’da yalnızca ülkücü-milliyetçi câmianın röntgenini çekmekle kalmıyor, aynı zamanda ‘Yeni Türkiye’nin parke taşlarının nasıl döşendiğini de gözler önüne seriyor. Kuyunun karanlığı ile Külhan’ın ateşi arasında bırakılan Türk milliyetçiliğinin dramatik siyâsî serencamını tıpkı uzun metraj, siyah-beyaz bir film gibi yine ustalıkla işlerken, büyük bir özenle ördüğü romanının sâhici karakterlerine yine ustalıkla ruh üflemeyi ihmal etmiyor. Zengin Türkçesi ve şahâne üslubuyla okurunu bir dil şöleninin içerisinde ağırlıyor âdeta.

Külhan, farklı bir roman… Muzaffer İlhan Erdost, 1950’li yıllarda şiirde ‘ikinci yeni’ akımını başlatmıştı. Adnan İslâmoğulları romanda yeni bir anlayışın öncüsü… olabilir mi acaba?

Külhan: Türk hamamında, hamamın altında bulunan, tabanından hamamı ve suyunu ısıtan, kapalı ve geniş ocak…

ADNAN İSLAMOĞULLARI 7 Ocak 1962 târihinde Bursa’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı. Yarım kalan üniversite eğitiminden sonra Ankara’da Bizim Ocak dergisi ve Gençlik Kültür Sanat Ocaklarında vazife aldı. 1992 Temmuzu’nda yayımlanamayan Bizim Ocak dergisinin özel 100. sayısına kadar dergide yazdı. Aynı şekilde Gündüz gazetesi, Nizam-ı Âlem, Alperen, Gelecek, Muhalif gibi bütün teşkilat dergilerinde sayısız yazı yazdı. Ülkücü harekete dâir denemeler, tahliller, edebî denemeler, portreler, ‘Fakiy- r-i pür Taksiyr’ müstearıyla kara mizah yazıları olmak üzere farklı türlerde yazılarıyla ülkücü camianın yakından tanıdığı ve okuduğu bir yazar olarak en son, 21 Ağustos 2010 – 11 Temmuz 2018 tarihleri arasında Yeniçağ gazetesinde kalem oynattı. Evli, Yûnus ve Ersagun isimli iki erkek çocuk babası olarak Bursa’da yaşamaktadır.

Önceki İçerik“Bil ki; yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın ve unutma; ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın.”- Lev Tolstoy
Sonraki İçerikAllah’la Barışmak
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.