Konudan Konuya  (38)

66

     – Bir şeyde mehasin / güzellikler, iyilikler ve şeref hâsıl oldukça havâssa / önde gelenlere, üst tabaka ve seçkinlere mal ederler. Yani başkasının malını ve başarısını, başka birine bağışlarlar! Bir şeyde seyyiat / fenalıklar, kötülükler olsa, avama / halkın ilim irfanca alt tabakasına taksim eder / paylaştırırlar!

     – Devletler, milletler muharebesi / harp ve savaşları, tabakât-ı beşer / insan tabakaları, sosyal sınıflar muhârebesine terk-i mevki / yerini terk ediyor. Zira, beşer / insan esir olmak istemediği gibi, ecir / ücretli işçi olmak da istemez. Nitekim işçiler, çalıştıkları iş yerinde işe ortak olmak istiyorlar.

     – Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez’a / ağlama ve sızlamaya iltica etmemek / sığınmamak gerekir.

     – Hayatın yarası iltiyam bulur / iyileşir. Fakat, izzet-i İslâmiye / İslâm’ın gerektirdiği haysiyet, şeref ve yüceliğin, namus ve izzet-i milliye / millî izzet ve şerefin yaraları pek derindir.

     – Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır, bir kurşun otuz milyonun mahvına sebep olur. Nitekim, Sırplı bir neferin Avusturya Veliahdına attığı tek bir kurşun, Birinci Cihan Harbini / Birinci Dünya Savaşı’nı çıkardı. Otuz milyon nüfusun / insanın mahvına / yok olmasına sebep oldu.

     – Bir tane sıdk / doğruluk, bir harman yalanı yakar. Bir tane hakîkat bir harman hayâle müreccah olup tercih edilip, hayâllerden üstün tutulur. Öyleyse “Her sözün doğru olmalı. Fakat her doğruyu söylemek doğru değil.” Çünkü ya doğru söylemeli ya susmalı. Zira bu zaman ve zeminde, yalana cevaz / yol yok. Bu konuda şoförlerin çok güzel bir sözü var: “Haklı olup kaza yapmaktansa, haksız ol kaza yapma.”

     – Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Çünkü zâhiren / görünüşte çirkin görünen şeylerde bile; hikmet gözüyle bakıldığında, işin arkası, içyüzü ve sonu düşünülerek nazar edildiğinde; aslında o çirkin görüntü arkasında, ne güzellikler bulunduğu anlaşılır. Bu da hayattan tad ve zevk almamıza vesile olur.

     – İnsanları canlandıran emeldir, öldüren yeistir. Gaye, maksat ve güdülen hedefler; gayrete getirir. Yeis ise bunlara erişmekte, önümüzdeki en büyük engel teşkil eder. Evet yeis, her türlü ilerleme ve gelişmenin önüne çıkan, en büyük yol kesicidir.

     – Şöhret / ünlü ve meşhur olmak, insanın malı olmayanı dahi, insana mal eder. Bu da insanı yersiz bir gurûra sevk ederek, mânen düşüşüne sebep olur.

     – Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenasın, fenasın” denilse fenalaşması nâdir değildir. Nitekim Hz. Muhammed olmuşu değil, olması lâzım geleni nazara veriyor. İnsanlara; nasıl olduklarını hatırlatmıyor, nasıl olmaları gerektiğini söylüyor ve onlardan bunu istiyordu. Çünkü biliyordu ki, insan mükerrem bir varlık. Fakat fıtraten iyiyi, doğruyu ve güzeli ararken yanlışa düşmekten kurtulamaz. Zira “Nübüvvet / Peygamberlik beşerde / insanlar için zaruridir.” Peygamber olmayınca, O yol göstermedikçe, doğruyu ve hakikati bulmaları âdeta imkânsız gibidir. Ancak gerçeğin etrafında dönüp dolaşır; fakat hakikate tam olarak vakıf olamazlar. Bunun içindir ki, Hz. Muhammed; sadece ve sadece gerçekleri, doğru ve hakikatleri nazara veriyor, halka ancak bunları sunuyor. Kısaca, insanların akıllarına kapı açıyor; tercih ve seçimi onlara bırakıyordu.

     – İnadın işi: Şeytan kendisine yardım etse, “Melektir” der, rahmet okur; muhalifini / kendisi gibi düşünmeyeni melek gibi görse, “Libasını / elbisesini değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.

     – En bedbaht / en kötü, fena, mutsuz, bahtsız ve talihsiz ve en muzdarip / ıztıraplı, acı çeken ve en sıkıntılı; işsiz güçsüz adamdır. Zira, atalet / tembellik ademin / yokluğun biraderzadesi / kardeş çocuğu yani yeğenidir. Sa’y / çalışma, vücudun hayatı ve hayatın yakazası / uyanık hâlidir.

     – Kudret-i Fâtıra / herşeyi farklı bir fıtrat ve yaratılışta ve en uygun şekilde yaratan kudret, ihtiyaç ile, hususan / özellikle açlık ihtiyacıyla, başta insan, bütün hayvanatı / hayvanları gemlendirip nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü merç / karışıklık ve dağınıklıktan halâs edip / kurtarıp, hem ihtiyacı; medeniyete üstad ederek, terakkiyatı / ilerleme ve gelişmeleri temin etmiş / sağlamıştır.

Önceki İçerikBağımsız Türk Cumhuriyetleri
Sonraki İçerikYeni Şeyler Söylemek…
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.