Toplum Sermayesi – Takım Sermayesi

298

A ülkesi ile B ülkesi. İkisinin de nüfusu aynı. İkisinin de tabii kaynakları, üç aşağı beş yukarı eşit gibi. Sonra bakıyorsunuz, A ülkesi, harbe girip kaybetmiş, yakılıp yıkılmış buna rağmen kısa zamanda toparlıyor. B ülkesi ise ne harp görmüş ne tahribat. Fakat A’nın hep gerisinde. A’ya, kalkınmış ülke, gelişmiş ülke diyoruz. B’ye, “geri kalmış” demek ayıp olduğu için, “kalkınmakta olan” veya “gelişmekte olan” derler.

Geçen yazımda A ülkesi Almanya idi. B ülkesi de Türkiye. Niçin Almanya hep gelişmiş de Türkiye hep “gelişmekte olan” diye sorduk ve şu sonuca vardık: Almanya’nın İnsan Sermayesi, Türkiye’nin İnsan Sermayesi’nden fazlaydı.

Sonra biraz daha sorduk. Türkiye’nin İnsan Sermayesi, Almanya’nınkinin altındaydı da mesela bir Finlandiya’nın, bir İrlanda’nınkinin de mi altındaydı? Türkiye’nin içinden on Finlandiya, yirmi İrlanda çıkardı. Yani bizim yetişmiş insan sayımız olması gerekenin onda biri, hatta yirmide biri bile olsa bu hesapça yeterli İnsan Sermayesi’ne sahip olmamız gerekirdi. Bu yetişmiş insanların bir araya gelip ülkenin geri kalanını da tutup kaldırması mümkün değil miydi? Verimli girişimler, mükemmellik merkezleri, okullar, üniversiteler kurarak kendi gibileri çoğaltmaları beklenmez miydi?

Toplum sermayesi- Takım sermayesi

Beklenen niçin olmuyor?

İşte bu “niçin”in de cevabı bir başka sermayede: Toplum Sermayesi. İsterseniz “Sosyal Sermaye” de diyebilirsiniz. “Social Capital” diyorlar. Bu ne? Hani “İnsan Sermayesi” dediğimiz tek tek insanların bilgi ve becerileri vardı ya, “Toplum Sermayesi” o tek tek insanların bir araya gelip birlikte değer üretebilme yeteneği, birlikte refah üretme potansiyeli.

Şimdi vereceğim örnek, aklıma son günlerde geldi. Bu yazıyı da bu örnek için yazdım. Şöyle:

Bizim şampiyon kızlarımız var ya. Onların voleybolda geçerli insan sermayesi nedir? Tek tek her birinin etkili servis atma, blok yapma, smaç yapabilme becerilerinin toplamıdır. Ama bu kişisel beceriler şampiyon olmaya yetmez. Bu tekil kabiliyetlerin bir takım hâline gelip birlikte oynaması gerekir. İşte bu “Toplum Sermayesi’dir”. İsterseniz bu örnek için voleybol takımı sermayesi deyiniz. Tabii o sermayenin içinde antrenörün, diğer teknik destek elemanlarının ve yönetim görevlilerinin de hissesi vardır.

Voleybolu değil de futbolu tercih edenlere oradan anlatayım: Futbol takımının her bir oyuncusunun, şut çekme, pas verme, pas alma, top sürme vb. becerilerinin toplamı o takımın İnsan Sermayesi’dir. O İnsan Sermayesi bir araya gelip maça çıkıyorsa o zaman Toplum Sermayesi konuşur. Tek tek yetenekler ne olursa olsun, o yetenekler bir takım hâlinde oynayamazsa maç kazanamaz. Buna Toplum Sermayesi diyebiliriz, isterseniz “futbol takımı sermayesi” de olur. Tabii futbol takımı da oyunculardan ibaret değildir. Antrenörü, teknik adamları, yöneticileri de eklemeniz gerekir.

Nasıl toplum olunur?

Takım nedir? Voleybolda top birine geldiği zaman öbürlerinin onu izleyerek vuruşa hazırlanışıdır. Konuşmadan, işaretleşmeden ne yapacaklarını âdeta hissetmeleridir. Diyelim ki yedeklerle birlikte 10 kişilik bir voleybol takımı. O 10 kişinin içinde tam 90 adet takım arkadaşını tanıma, ne yapacağını tahmin etme ve ona göre davranma bilgisi, becerisi, hissi vardır. Bu 90 sayısı, 10 kişinin ikişer ikişer birbiriyle iletişim hattıdır.

Futbol takımı yedekleriyle 20 kişiyse o bir oyuncudan diğerine uzanan dayanışma, hissetme, bilme hattı 380 adettir.

Zihin de tek tek nöronlardan değil, beyindeki nöronların etkileşmesinden oluşur.

Takımlar birlikte çalışarak, antrenman yaparak, birçok rakiple oynayarak o hissetme, anlama, beraber oynamayı geliştirir, pişirirler… Oyunda takım sermayesini; ülkenin ekonomisinde Toplum Sermayesi’ni…

İnsan Sermayesi ve Toplum Sermayesi. Bu kadar basit ve bu kadar zor.

Zor işler, kolayı da var

Önce ülkenin İnsan Sermayesi’ni yükselteceksiniz. Öğretmenleri, okulları, üniversiteleri, araştırma merkezlerini, endüstri öbeklerini kuracaksınız. Sonra insanlarınızın “Bu iş benim!”, “Bu kurum benim!”, “Bu ülke benim!” demelerini sağlayacaksınız. Bir arada ve birbirlerine güvenerek, “Biz!” hissiyle.

Takımdakilerin; “Bu takım benim!”, “Arkadaşlarım bana pas verir, ben de onlara!” ve “Biz birbirimizi severiz ve güveniriz!” demesini sağlayacaksınız.

Bunları yapmak zorsa insanlar başka yollar deneyebilir. Mesela üstün yeteneklere sahip bir süper antrenör gelsin de bizi kurtarsın, şampiyon etsin derler. Arayan bulur. Hemen bir süper antrenör çıkar. Hatta birkaç tane çıkar ve birbirleriyle çekişip dururlar.

Sonra takım maça çıkar. Fakat oyuncuların gözü birbirlerinde değil, süper antrenördedir. Topu aldıkları anda ona bakarlar bakalım ne talimat verecek diye. Karşı takım servis yapar; topa bakmazlar, antrenörlerine bakarlar, ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için. Buna antrenörlük başkanlığı yönetim sistemi denir. Böyle bir sistem yoktur ama olsaydı mutlaka öyle denirdi. Sonuçta 3-0, 3-0, 3-0 yenilirler her seferinde. Takımları da ebediyen “kalınmakta olan” takım olur.