İlim ve Metod

159

     Bugünün insanı, ilim ve irfan yolunda,

     Daha çok aklî ilimler ve menfî felsefeyle uğraşarak sonuca varmak istemekte.

     Hakikatü’l-hakikata / gerçeklerin gerçeğine ulaşmak için, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakîkat gibi

     Bir meslek ve yol arayışına girmekte.

     Çünkü “Eşyanın (şeylerin, varlıkların) tek tek neler olduklarını bilmek önemli olduğu gibi,

     Bunların gerçekte ne oldukarını bilmek çok daha önemlidir.

     Mesela hayat ve ölüm iki hakikattir…Bu ikisi Allah’ın Muhyi (diriltici) ve Mümit (öldürücü)

     İsimlerinin tecellîleridir. Nitekim…her şeyin hakîkatinin ilâhî isimler olduğu (gibi).”

     (Prof. Şadi Eren)

     Fakat ehl-i tarikatın yaptığı şekilde, yalnız kalben harekete geçmeye /

     İlim yoluna düşmeye, insanın gönlü razı olmaz ve olmamalı.

     Çünkü aklı, fikri menfî felsefe ile oldukça yaralıdır. Bunun menfî etkisinden kurtulmak gerekir. 

     İnsan; hem kalben, hem aklen hakîkate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek ister.

     Bakar ki, onların her birinin ayrı, câzibedar / çekici bir hassası / özelliği var.

     Hangisinin arkasından gideceğine tahayyür ve hayrette kalır.

     İmam-ı Rabbanî’nin işaret ettiği gibi, “Tevhid-i Kıble” /

   “Kıbleyi bir etmek.” lâzım geldiğini anlar.

     Yani yalnız bir üstadın arkasından gitmesi gerektiğinin şuur ve bilincine varır.

     Hakikî / asıl üstad / yol gösterici ise Kur’an’dır. “Tevhid-i Kıble” sadece bu üstadla olur.

     Evet, hakîkî üstad Kur’an’dır. Tevhid-i Kıble, ancak bu üstadla mümkün.

     Demek ki, o Üstad-ı Kudsî’nin irşadıyla hem kalb, hem rûh gayet garip bir tarzda sülûka başlar.

   “Sülûk yol almak demektir.

     Nasıl ki, ilkokula başlayan biri on beş yıllık bir eğitimle üniversite mezunu oluyor.

     Bu zaman zarfında daha önce bilmediği nice şeyleri öğreniyor.

     Onun gibi, kalb ve rûhun da sülûkları vardır. İnsan, bu sülûkun netîcesinde

     İlim, ihlas, sebat, sadakat, fedakârlık, cömertlik…vâdilerinde yol alır.” (Prof. Şadi Eren)

     Nefs-i emmare / kötülük ve fenalıkları, çok emredici nefis, husûle getirdiği şek ve şüphelerle;

     İnsanı manevî ve ilmî cehd ve gayrete mecbur eder.

     Çünkü işte ancak bu şekilde hem kalb, hem rûhla hakîkati bulma yoluna çıkabilir.

     Zaten, nefs-i emmâre de, insanı şek ve şüphelerinden dolayı, manevî ve ilmî mücahedeye /

     Hak’ın istediği doğrultuda yol almaya mecbur eder durur.

     Fakat, gerçeklere ulaşmada şüphenin rolünü, gözden uzak tutmamalı.

     Çünkü, devamlı olmamak şartiyle şüphe bizi araştırmaya sevkeder.

     Gerçeği anlamamızda yardımcı bir rol oynar. Fakat şüphenin üstünde aşırı durmak;

     Gerçekten uzaklaşmamızı sağlayacağı gibi, çıkmaz bir yola saptıracağını da gözardı etmemeli.

     Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî, Mevlânâ Celâleddin ve İmam-ı Rabbanî gibi

     Kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak yol almalı. Ehl-i istiğrakın / manevî coşkunlukla

     Kendinden geçenlerin; akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gitmeli.

   “İnsanda beden gözünün yanında ‘akıl, kalb, rûh gözleri’ de vardır.

     İnsan beden gözüyle renklere, ‘akıl, kalb, rûh gözleri’ ile de gerçeklere muhatap olur.

     İnsanın maddî gözüne ‘Basar’, kalb gözüne ise, ‘Basîret’ adı verilir.” (Prof. Şadi Eren)

     Mevlânâ Celâleddin, İmam-ı Rabbanî ve İmam-ı Gazalî gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gidenler;

     Herşeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi eder.

     Nefsin evham ve vehimlerden kurtulmasını, böylece temin eder.

     Üstelik, Kur’an’ın bir i’câz-ı mânevîsi / mânevî mucizesi olarak;

     Herşeyde Allah’ın mârifetine / bilinmesine bir pencere açar.

     Bir senelik işi; bir saatte görür gibi,

     Kur’an’a mahsus bir sırrı da anlamış olur.

Önceki İçerikÖtüken Neşriyat’tan Değerli Üç Kitap:
Sonraki İçerikDevlet Yalan Söyler mi?
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.