Muhabbet

267

     İnsan için en önemli, en yüksek maksat ve gaye; Yüce Allah’ın muhabbet ve sevgisine mazhar ve lâyık olmaktır. Bu yüce arzunun gerçekleşmesi ise, Allah’ın habibine / çok sevdiği kulu Hz. Muhammed’e tâbi / bağlı olmak ve sünneti seniyesine / O’nun yüce yoluna uymakla mümkündür. İnsan, fıtraten / yaratılıştan, şu kâinatın Hâlık’ına / Yaratanı’na karşı hadsiz / sınırsız bir muhabbet / sevgi beslemek istidat ve kabiliyetiyle yaratılmış. Çünkü insanın yaratılışına cemale / güzelliğe karşı bir muhabbet / sevgi duyma hissi konmuş.

     Kemale / mükemmelliğe karşı perestiş edercesine aşırı bir sevgi duymak özelliği verilmiş. İhsana / insanın kendisine yönelik maddî mânevî veriş, saygı ve ilgilere karşı; insanda, sevgiyle mukabele etme duygusu vardır. Üstelik cemal / güzellik, kemal / tamlık ve ihsan / maddî mânevî veriş ve ilgilerin derecelerine göre, onlara karşı duyulan muhabbet ve sevgiler artar. Öyle ki, aşkın son sınırına kadar gider.

     Kaldı ki, bu küçük insanın küçücük kalbinde; kâinat / evren kadar bir aşk yerleşir. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası hükmünde olan hafızası; bir kütüphane sayılabilir. Binlerce kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, insan kalbi, kâinatı içine alabilir. O kadar muhabbeti taşıyabilir.

     Madem insanın yaratılışında; ihsan / veriş, cemal / güzellik ve kemale / tam oluş ve mükemmelliğe karşı; böyle hadsiz / sayısız bir muhabbete istidat ve kabiliyeti vardır. Madem bu kâinat Hâlık’ının; kâinatta ortaya çıkan eser ve sanatlarıyla, varlığı apaçık bir şekilde sabittir. Hadsiz mukaddes / kutsal cemal ve güzellikleri vardır. Bu mevcudat / varlıklarda görülen sanat nakışlarıyla, ister istemez bir gerçek olarak karşımızdadır. Sayısız kutsal mükemmellik ve bütün canlılarda görülen hadsiz ihsan ve çeşitli nimetleriyle, kesin olarak kendini ortaya koymuştur. Kaldı ki, bunlar gerçekleşen sayısız ihsanlarından bazılarıdır. Elbette, şuur ve bilinç sahiplerinin en kapsamlısı, en muhtacı, en tefekkür edeni ve en âşıkı olan insandan; bunlara karşı hadsiz bir muhabbet duyması beklenir. 

     Evet, her bir insanın; o Celâl sahibi Hâlık’a karşı hadsiz bir muhabbet etmeye uygun olduğu muhakkaktır. O Hâlık / Yaratan da, herkesten ziyade cemal / güzellik, kemal / mükemmellik ve ihsanına karşı hadsiz bir mahbubiyete / sevilmeye lâyıktır. Hattâ mü’min / inanan bir insanın; hayatına, bekasına,  vücuduna, dünyasına, nefsine ve mevcudata karşı; türlü türlü muhabbet ve aşırı alâka göstermesi; ondaki İlâhî muhabbet istidadının sızıntılarındandır. Hattâ insanın çeşitli aşırı istek ve arzuları; o muhabbet istidadının; halden hâle geçmelerinden ve başka şekillere girmiş reşha / katre ve damlalarından başka bir şey değildir. Malûmdur ki, insan kendi saadetinden lezzet aldığı gibi, ilgilendiği kimselerin mutluluklarıyla da mesut ve bahtiyar olur. Kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini de kurtaranı öyle sever. İşte bu rûh hâlinden ötürü, insan eğer her insana ait çeşitli İlâhî ihsanlardan yalnız bunu düşünse:

     “Benim Hâlık’ım beni ebedî adem / yokluk karanlıklarından kurtarıp, bu dünyada güzel bir dünyayı bana verdiği gibi, ecelim geldiği zaman, beni ebedî idam / yokluktan ve mahv olmaktan yine kurtarıp, bâkî bir âlemde, ebedî ve çok şaşaalı bir âlemi bana ihsan edip verecek. O âlemin çeşitli lezîz güzelliklerden yararlanacak, aralarında gezip dolaşacak; zahirî / görünen ve bâtınî / görünmeyen hasse ve duyguları bana nimet olarak vereceği gibi, çok sevdiğim ve çok alâkadar olduğum bütün dost ve yakınlarımı da, öyle sayısız ihsan / verişlere mazhar edip, onlara bütün bunları lâyık görecek. İşte o ihsanlar bir bakıma bana ait oluyor. Zira onların saadetleriyle de mesut oluyor ve memnun kalıyorum.”

     Madem “İnsanda ihsan edene karşı muhabbet vardır.” sırrıyla; herkesin içinde, ihsana / verişlere karşı bir sevgi ve saygı uyanır. Elbette, böyle hadsiz ebedî ihsanata karşı, kainat kadar bir kalbi olsa, o ihsana karşı onun muhabbetle dolması gerekir. İnsan, fiilen o muhabbeti / sevgiyi göstermese bile, istidat, iman, niyet, kabul, takdir, arzu ve istekleriyle gösteriyor demektir. Bunun gibi, cemal ve kemale karşı insanın göstereceği muhabbet ise, kısaca işaret ettiğimiz ihsana karşı gösterilen muhabbetle kıyas edilsin.

Önceki İçerikHiçbir diktatörün elinde tutsak olmak istemiyorsan sadece bir şey yap: oku, oku, oku! – Ali Şeriati
Sonraki İçerikGençlerle Röportajlar:
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.