TEŞKİLÂT-I MAHSÛSA NEDİR, NE DEĞİLDİR?

163

Teşkilât-ı Mahsûsa, ‘Özel Teşkilât’ demektir. Genel geçer kanaatlere göre İkinci Meşrutiyet
döneminde 1913-1918 yılları arasında faaliyet gösteren istihbarat ve propaganda teşkilâtıdır. Enver
Paşa tarafından kurulmuştur ve doğrudan ona bağlıdır. Teşkilât-ı Mahsûsa ile irtibatlı şahıslar da
şöylece belirtilir: (Alfabetik sıralama ile) Ahmet Fuat Bulca, Ali Çetinkaya (Kel Ali), Ali Fethi
Okyar, Bahaeddin Şâkir (Dr.), Eşref Sencer Kuşçubaşı, Eyüb Sabri (Ohrili), Filibeli Hilmi Bey,
Fuat Balkan, Hacı Selim Sâmi, Halil Kut Paşa, Hilmi Musallimî (Teğmen), İbn ür-Reşit
(Arabistan’da), İsmail Canbulat, Mithat Şükrü Bleda, Nuri Conker, Nuri Killigil, Rasuhi Bey
(Piyâde Subayı), Rauf Orbay. Reşit Bey (Çerkez), Sâdık Bey (ilk tayyareci şehitlerden), Süleyman
Askerî (Kaymakam), Şerif Burgiba, Yakub Cemil (Enver Paşa’nın fedâisi-tetikçisi), Zenci Musa.
(Bunlardan bâzılarının hayatı, ayrı ayrı kitaplara mevzu olmuştur.)
Şüphesiz Teşkilât-ı Mahsûsa’nın kadrosu bu isimlerden ibâret değildir. Bu isimlerin bir kısmının da
Teşkilât-ı Mahsûsa ile bağlantısı olmayabilir. Teşkilât-ı Mahsûsa’nın arşivinin varlığı bilinmekle
birlikte izine rastlanmamıştır.
13,5 X 21 santim ölçülerinde 208 sayfalık kitabın yazarı Dr. Mehmet Bilgin, Teşkilât-ı Mahsûsa
ve telif ettiği eser hakkında şu bilgileri veriyor:
Teşkilât-ı Mahsûsa konusunda yazılanlar, Türk okuyucusu tarafından dâima ilgi ile okunmuştur.
Bu konuda yayımlanan her kitap, içindeki bilgiler ‘tavşanın suyunun suyu kabilinden olsa da’
târih okuyucusu tarafından merakla okunur ve her Yakın Çağ ve Cumhuriyet târihçisinin
kütüphânesinde yerini alır.
Teşkilât-ı Mahsûsa hakkındaki bilgilerin çoğu artık efsaneleşmiştir. Tek bir amblemi, amblemli
kâğıdı, mührü elde bulunmasa da sonradan yapılan ve teşkilâta yakıştırılan amblemleri kapak
yapan ciddî araştırma eserlerinin sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktur. Teşkilâttan
bahseden küçük bir belge bile araştırmacılar için çok değerlidir. Teşkilât-ı Mahsûsa
mensuplarının listeleri yayınlanmıştır. Yakın dönem târihimizde müstesnâ bir yeri olan her
kahraman, birçok önemli şahsiyet, bu listelere özenle dâhil edilir. Oysa listelenen kişilerin çoğu
Teşkilât-ı Mahsûsa’da değildir. Belgelere dayanarak hazırladığım birçok makale ve kitapta ilk
defa bahsedilen isimler ise bu listelerde hiç yoktur. Biz bunların tamamını ‘Osmanlı’nın Son
Nesli’ olarak anıyoruz. Teşkilât-ı Mahsûsa mensupları birer kahramandır. Fakat her kahramanın
Teşkilât-ı Mahsûsa mensubu olacağına dâir bir kaide de yok elbette.
Evet, kahramanı çok olan bir milletiz. Kahramanlar bedel ödediği için biz bu coğrafyada hür ve
müreffeh yaşadık. Yirmi birinci yüzyılda yaşadığımız bozulma bu gerçeği değiştirmez. Bütün içi
boş ama iri ifâdeler, sâdece büyük bir soygunu örtmek içindir. Millet olarak genlerimizde hür ve
müreffeh yaşamanın kodları kayıtlıdır. Biz bunun farkında ve şuurunda olmasak bile, bize dâir
hesabı olanların tamamı bunu bilir. Son 70 yıldır; bâzen komünizmle mücâdele tabelası, bâzen
tehlike altındaki vatanı kurtarma iddiası, bâzen de cennette arsa pazarlama holdinglerinin
vasıtasıyla bu irâdemizi, parçalara bölünmüş kitleler hâlinde kontrol altına alma
operasyonlarının içinde yaşıyoruz. Bal tutanın parmağını yaladığı bilindiği hâlde gönüllü
mensubiyetler devam ettirilebiliyorsa, kimse irâdesinin kontrol altında olduğuna inanmaz. Genel
kanaati olanlar bu kanaatlerini bir dizi tesâdüfler sonucu elde etmiştir.(!)
Teşkilât-ı Mahsûsa gibi yapılarda, ilk bilinmesi gereken şey, en büyük kahramanların hiç
bilinmeyenler olduğudur. Aradan 100 yıl geçmesine rağmen, bilinmeyenlerin bilinenlerden kat
kat fazla olması Teşkilâtın başarı hanesine kaydedilmelidir. Bilinmesi istenenleri biliyoruz ve
Teşkilâtın onlardan ibâret olduğunu zannediyoruz. Oysa bu birçok kahramana yapılmış olan
saygısızlıktır. Teşkilâtın âhip olduğu ruha bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki karmaşık gibi gelen konular bu Teşkilât sâyesinde basite
indirgenmiştir. Araştırmacı, konusunun sınırları içindeki her ânın önemli olduğunu bilmeli ve
çalışmasında bir ânı bile doğru değerlendirememiş ise bunun sorumluluğunu üstlenmelidir.
Konu Teşkilât-ı Mahsûsa olduğu zaman okuduğumuz her metin ayrı bir önem kazanır. Çünkü
şimdiye kadar Teşkilât-ı Mahsûsa’yı açıklama çabasında olan birçok araştırmacı, gerçekte onu

bir şeylere indirgeme çabası sergiler. Bu çoğu zaman kasıtlı olarak yapılır ve ülkemizde en çok
yapılagelen de budur.
Okuyucunun ilgili olduğu bir konuda yazmak bilginin yanı sıra, dikkati de gerektirir. Çabamız
‘100 yıl sonra Teşkilât-ı Mahsûsa gerçeğine ulaşmak’ olarak değerlendirilmelidir.
Eserin müellifi Dr. Bilgin, ‘Teşkilât-ı Mahsûsa Nedir, Ne Değildir?’ sorusunu şöyle
cevaplandırıyor:
Teşkilât-ı Mahsûsa, bu günkü dünyâmızı şekillendiren, iki büyük savaşın ilki olan, Birinci Büyük
Savaş’ın başlangıcında, 8-9 aya sığan çok kısa bir faaliyet dönemine rağmen, etkili olmuş;
faaliyet gösterdiği coğrafyalardaki etkilerini, kapanışından bir asır sonra bile görebildiğimiz bir
kurumdur. Bunun sebebi Teşkilâtın ve mensubu olan seçkin kişilerin, ruh yapısı, zihnî donanımı
ve faaliyet gösterdiği çok kısa bir dönemin öncesi ve sonrasında sergiledikleri çelik irâdedir.
Günümüzde teşkilâtın oluşumu ve kadroları çok az bilinmektedir. Bunun iki temel sebebi vardır:
Birincisi günümüzdeki algılara temel teşkil eden, yaygın fakat maksatlı bilgilerin beslediği
karmaşa; İkincisiyse, teşkilatın karakteristiği dolayısıyla mensuplarının sessizliğidir. Son yetmiş
yıldır ülkeyi yöneten irâdenin, maksatlı çarpıtmalarla oluşturduğu algılar ve ülkenin şartlarından
dolayı oluşacak her türlü eğilimi kontrol altında tutmak gayretidir.


Osmanlı Cihan Devleti’nin son nesli için büyük suçlamalardan biri macerâcılık ve Turan
hayalleridir. Zihinlerimizde kirletilmiş bu kavramlar sebebiyle birçok kişi fazla düşünmeden karar
verir ve onları mahkûm eder. İşte algı budur. Maksadımız İttihatçı savunması yapmak değil.
Ayrıca Maksadımızın Teşkilât-ı Mahsûsa ve faaliyetlerinin arkasında yatan, ruh ve inanç
yapısını açıklamak olduğunu da unutmadık. En mâceracılarından hem de algılarla Turancı
zannedilenleri anlatarak kimin, neyi, niçin suçladığına veya kimin ne için mücâdele verdiğine bir
ışık tutalım istedik.
İttihat ve Terakki’den önce de Osmanlı subayları, Orta Asya coğrafyasına gönderilmişti. Fakat
Teşkilât-ı Mahsûsa o bölgeye biraz daha kapsamlı şekilde el atmıştı. Amacı mı? 11 Eylül’den
sonra taarruza geçen ABD’nin Afganistan’a yerleşmesi hangi stratejinin ürünüyse hemen hemen
aynı. ‘Hindistan, Çin ve Rusya gibi güçlere aynı mesâfede olan bir noktayı elde tutup oyun
kurmak’ diyelim. Millî Mücâdele esnasında, en çok subaya ihtiyacı olduğu dönemde Mustafa
Kemal’in Afganistan Devleti’nin kuruluşuna yardımcı olmak için bir grup subayı bu coğrafyaya
göndermesi gibi…
Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Orta Asya’ya gönderilen beş kişiden biri Çerkez, biri Gürcü.
Bunların Turan ateşiyle (!) tutuştuğunu iddia etmeyelim. Enver Paşa gibi onlar da İslâm’cı olmak
mecbûriyetindeydi Çünkü Orta Asya henüz Türk ve Turan kavramından habersizdi. Bu beş
kişiden biri de genç bir subay olan Âdil Hikmet Bey’di. Âdil Hikmet Bey; babasının görevi icabı
Derne’de doğmuş büyümüş, Harp Okulu’ndan 1907 yılında teğmen olarak mezun olmuştu.
Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Arapça, biraz da Rusça bilirdi. Daha önce Garbî Trakya
Cumhuriyeti’nin kuruluşunda çalışmış. Bu göreve gitmeden 7-8 ay önce evlenmiş, 1914’te
telgrafla vazife emri alınca doğacak çocuğu erkek olursa adının ‘Oğuz’ konulmasını tembih
ederek evden ayrılmıştı. 1921’de yurt dışından dönünce askerî görevine devam etmiş, Millî
Mücadele’de yer almış, binbaşı rütbesiyle 46 yaşında vefat etmiştir. Beş dil bilen Âdil Bey;
hâmile eşini bırakıp doğacak çocuğunu görmeden, geri dönme ihtimali çok az, uzak bir
coğrafyaya göreve gidiyor. Bir silahşor ve mâceracı mı yoksa vatan için verilen her türlü vazifeyi
yapmaya hazır son nesil mi siz karar verin…
Maksatları değişik de olsa ‘silâhşor’ ve ‘mâcerâcı’ çarpıtmalarının kimler tarafından yapıldığı,
eserlerinden biliniyor. Biz de çarpıtmanın kimler adına yapıldığı anlaşılsın istiyoruz. Bunun için
bu ‘Turancı’ ve ‘mâcerâcıların’ Orta Asya’ya nasıl gittiğine bakarak devam edelim. Fakat bir
tespit daha yapmak durumundayız. Bu da Osmanlı’nın Orta Asya’yla çeşitli vesilelerle ilişkisi
olduğunu ve o coğrafyaya İttihat ve Terakki var olmadan önce de bazı subayların gönderildiğidir.
İttihatçıların yaptığı oyunu kuralına göre oynamak… Mâcerâya atılmak kimin haddine,
diyorsanız o başka ama unutmayalım varlıkları mücâdele içinde şekillenmiş son neslin inanç
esaslarının nirengi noktası burada…

Dr. Bilgin’in belirttiğine göre; Ömer Seyfeddin’in eserlerinde Teşkilât-ı Mahsûsa’nın ruh yapısı
hakkında bilgiler bulunmaktadır.
Müellif, eserinin son satırlarında okuyucuyu, Teşkilât-ı Mahsûsa mensuplarını hayırla anmaya ve
Fâtihalar göndermeye dâvet ediyor:
Misyonda görev alanların en önemli vasıfları cesâret ve fedakârlıkları idi. Hiçbir siyâsî veya
maddî çıkar beklemeden, vatan için görev almış kişiler olarak, her şartta kendilerine verilen
görevleri icraya çalıştılar. Cepheye gönüllü olarak gelmiş ve üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla
yapmaya çalışmışlar. Askerî eğitimden mahrum, hafif silâhlarla donatılmış gönüllülerden oluşan
müfrezelerin, top ateşi sonrası taarruza başlayan düzenli ordu birlikleri karşısında muzaffer
olmalarını bekleyerek yargı oluşturmak bu fedâkârlara karşı yapılmış bir haksızlıktır.
Başarısızlığın suçunu, cepheden cepheye koşmak mecbûriyetinde kalan ve her halükârda
görevini yapmak için savaşmış olanların üzerine yıkmanın ve başarısız olduklarını söylemenin,
hakkaniyetle ne ilgisi olduğunu sorgulamak gerekir. Sonuç olarak bu nesil hakkında söz
söylerken, değerlendirme yaparken o günün şartlarını göz önüne almak ve âzamî titizlikle
seçilmiş kelimeler kullanmak gerekir.

Dr. MEHMET BİLGİN
1955 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 1974 yılında
Aankara Üniversitesi Dil ve Târih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümüne giren Bilgin, 1978 yılında
fakülteden mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü ve baba tezgâhında tıbbî bitkiler ve çiçek soğanları
ihracatı ile uğraştı.
Doğu Karadeniz Bölgesi’nin târihi ile ilgilenmeye bu dönemde başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra
bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri kitaplarına temel teşkil etti.
Bölge târihi ile ilgili eserlerin çoğunun ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu
düşünmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu sebeple 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel
Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı.
Samsun, Giresun ve Trabzon’da düzenlenen Târih Sempozyumlarında bildiriler sunan yazarın çeşitli kitap
ve dergilerde yazıları yayınlandı.
2010 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Din Sosyolojisi dalında Yüksek Lisansını, 2015
yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde Doktora eğitimini tamamlayan Dr.
Mehmet Bilgin hâlen İstanbul Aydın Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Târih Bölümünde hocalık
yapmaktadır.
1990 yılından bu yana İstanbul’da yaşayan Dr. Mehmet Bilgin, evli ve bir çocuk babasıdır.
Yayınlanan Kitapları: Sürmene Târihi, Rus İşgalinde Trabzon Direnişi, Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi
Âilesi Sarıalizadeler [Sarallar), Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk, Doğu Karadeniz, Karadeniz
Dünyası, Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar, Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve
Operasyonları.

Önceki İçerikKANDIRILMANIN DAYANILMAZ RAHATLIĞI 
Sonraki İçerikParti mi Başkan mı?
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.