Dünya ve Sonrası

47

Dünyayı kesben değil, kalben terkettiğimiz / dünyayı
çalışmayarak değil, dünyaya kalbimizde yer vermeyerek terkettiğimiz; yani hiç ölmeyecekmişiz
gibi dünya, yarın ölecekmişiz gibi âhiret için çalıştığımız takdirde, üstelik
burada ebed için bulunduğumuz ve ebedî / sonsuz saadetin / mutluluğun ancak
burada, yani dünyada kazanabileceğimizi idrâk ederek, bilinçli bir şekilde; ne
dün ne yarın demeyip, sadece içinde bulunduğumuz günü çalışarak
değerlendirdiğimiz zaman; yani dem bu demdir, dem bu dem dediğimiz ve gereğini
yaptığımız takdirde; bizleri ebediyyen nasıl bir geleceğin beklediğini
hatırlayalım ve şimdiden; gelecek mesut günlerin havasını teneffüs ederek,
soluklanalım biraz be dostlar! Ne dersiniz?

     Çünkü, kâinat /
evren; ebedî / sonsuz saadeti / mutluluğu sonuç olarak önümüze koymaz ise,
akılları hayrette bırakan kâinatta görünen çok bariz / çok açık ve besbelli
olan bu mükemmel nizam / düzen; aldatıcı zayıf bir suretten ibaret kalır! Başka
bir şeye yaramaz!

     Bütün mâneviyât ve
alâkalar / ilgi, ilişki, bağ ve rabıtalar, nispet / kıyas, ölçü ve oranlar hep
heba  olup gider! İşte o nizamın nizam
olması, ancak ve ancak ebedî saadetle sonuçlanması ve taçlanmasıyla imkân
dâhiline girer.

     Çünkü, o nizamdaki
mâneviyat ve nükteler, ancak âhiret âleminde sümbüllenecektir. Yoksa, bütün
mâneviyat söner. Rabıtalar kesilir, nisbetler darmadağınık olur. Nizamın da
mânası kalmaz! Halbuki, o nizamda bulunan kuvvet, bütün haşmetiyle o nizamın
berhava edilmeyeceğini ilân ediyor.

     Yüce Allah
Tevhîd’in, yani Allah’ın bir olduğuna inanmanın, O’nu birlemenin semere ve
neticesini ve rahmetinin ünvanını; Cennet ve ebedî saadet ile göstermiştir.

     Cennet ve
Cehennem; hilkat şeceresi / yaratılış ağacından ebede doğru uzanıp giden iki
daldan tezahür eden / kendisini gösteren iki meyve yani iki sonuçtur.

     Evet, Cennet ve
Cehennem; kâinatın zincirleme hâlinde birbirini takip edip gelmekte olan
silsilelerinin iki neticesi ve ebede doğru akıp giden kâinat selinin iki
mahzeni ve iki havuzudur.

     Çünkü, Allah
sonsuz ve nihayetsiz hikmetler, yani İlâhî gaye ve yüksek bilgiler için bu
âlemi imtihan ve sınav yeri yaptı.

     Yine sonsuz
hikmetler için inkılâp, değişim ve başkalaşımlara mahal ve yer olmasını irade
etti /

diledi.

     Yine, sonsuz
gayeler için hayır ile şerri / kötülüğü, fayda ile zararı, güzellik ile
çirkinliği; kısaca iyilikle kötülüğü, karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem’e tohum
olmak üzere, kâinatın şu mezraa ve tarlasına ekti.

     Evet, madem ki bu
âlem insanoğlu için imtihan, sınama ve deneme meydanı, yani müsabaka alanıdır.
İyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek / birbirinden ayrı
tutulamıyacak derecede  çeşitli ve
karışık olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri ortaya çıksın, belli olsun
ve görünsün.

     İmtihan ve tecrübe
zamanları bittikten sonra kötü insanlar: “Ey mücrim ve suçlular! Bir tarafa
çekiliniz!” (Yasin: 59) diye tüyler ürpertici, korkutucu İlâhî emre maruz
kalıp, cezaya uğrasınlar. İyi insanlar da: “Daimî kalmak üzere Cennete
giriniz.” (Zümer: 73) diyen Allah’ın nimetler 
verdiği, ikramlarda bulunduğu Cennetteki şefkat ve merhametine mazhar
olsunlar.

     İnsanlar, iki
kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye, ameliyat ve operasyona uğrayacak.

     Kötülüğü, şerri,
zararı tevlit eden / doğuran maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennemin,

     İyiliği, hayrı,
nef’i / faydayı doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennetin,

     Böylece, her
ikisinin de teçhizatları / donanımları ikmal edilecek / tamamlanacaktır.

     Evet, “Büyük
İnsan” hükmünde olan Kâinat’ın ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata /
Kıyameti kopmaya başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından meydana
gelen fırtınanın ne tasavvuru, ne tarifi, ne de görülmesi mümkündür! Bu
şiddetli ölümle, âlem ve içindekiler ve tüm yaratılmışlar âdeta bayılır, kâinat
yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesi ve
içindekileriyle bir tarafa çekilir. Cennet de, letafet / hoş güzelliği, lezaiz
/ tüm lezzetleri ve bütün güzel unsurlarıyla muhteşem ve parlak bir şekilde
tecellî eder.

Önceki İçerikÇığlık Gibi Son Uyarılar
Sonraki İçerikAnayasa’nın Anatomisi
Avatar photo
1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1955'de Ordu ili, Mesudiye kazasının Çardaklı köyü ilkokulunu bitirdi. 1965'de Bakırköy Lisesi, 1972'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu. 1974-75 Burdur'da Topçu Asteğmeni olarak vatani vazifesini yaptı. 22 Eylül 1975'de Diyarbakır'ın Ergani ilçesindeki Dicle Öğretmen Lisesi Tarih öğretmenliğine tayin olundu. 15 Mart 1977, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Osmanlıca Okutmanlığına başladı. 23 Ekim 1989 tarihinden beri, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Yakınçağ Anabilim Dalı'nda Öğretim Görevlisi olarak bulundu. 1999'da emekli oldu. Üniversite talebeliğinden itibaren; "Bugün", "Babıalide Sabah", "Tercüman", "Zaman", "Türkiye", "Ortadoğu", "Yeni Asya", "İkinisan", "Ordu Mesudiye" ve "Ayrıntılı Haber" gazetelerinde ve "Türkçesi", "Yeni İstiklal", "İslami Edebiyat", "Zafer", "Sızıntı", "Erciyes", "Milli Kültür", "İlkadım" ve "Sur" adlı dergilerde yazıları çıktı. Halen de yazmaya devam etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa'nın Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefası'nı sadeleştirmiş ve 1981'de basılmıştır. Metin Muhsin müstear ismiyle, gençler için yazdığı "Irmakların Dili" adlı eseri 1984'te yayınlanmıştır. Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nce hazırlattırılan "Van Kütüğü" için, "Van Kronolojisini" hazırlamıştır. 1993'te; Doğu ile ilgili olarak yazıp neşrettiği makaleleri "Doğu Gerçeği" adlı kitabda bir araya getirilerek yayınlandı. Bu arada, bazı eserleri baskıya hazırlamıştır. Bir kısmı yayınlanmış "hikaye" dalında kaleme aldığı edebi yazıları da vardır. 2009 yılında GESİAD tarafından "Gebze'de Yılın İletişimcisi " ödülü kendisine verilmiştir.