Kırım Kökenli Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU ile TATAR TÜRKLERİ Hakkında konuştuk.

48

Çetinoğlu:
Bildiğim kadarıyla yeryüzünde ‘Tatar
denilen bir millet, ırk ve hatta kabile yok. Buna rağmen, ‘Tatar’dan bahsediliyor. Hatta Kırım ve Kazan Türkleri arasında ‘Tatar olduğunu’ iddia edenler var. Orta
Asya Türklerinden, özellikle Rus okullarında tahsil görmüş ve şehirlerde
yaşayanlar arasında pek çok kişi; ‘Azeri’yim,
Özbek’im, Kazak’ım, Kırgız’ım
’ diyenler var. Kırım’da ve Kazan’da
görüştüğüm bâzı soydaşlarımız, ısrarlarım karşısında ‘Siz, bizi Türkleştirmeye çalışıyorsunuz’ diyenler olmuştur.

Tatar’ isminin
nereden geldiği, nasıl olup da soydaşlarımızın Tatarlığı benimsediği hususunu
açıklar mısınız?

Prof. Maksudoğlu: Mongollara 13. Yüzyılda ‘Tatar’ deniliyordu: Arapça bütün çağdaş
kaynaklarda, Mongollardan ‘Tatar
diye söz edilir. Sözgelimi, Arap târihçi İbnul Esir Mongollardan söz
ederken dâimâ ‘Tatar’ kelimesini
kullanmaktadır: ‘Sonra 617 (Mîlâdî 1220) yılı girdi. Tatarların İslâm
ülkelerine çıkışı’, ‘Tatarların Kıpçaklara ve Ruslara yaptıklarının anılması’
(İbnul Esir, El Kâmil fit Târîh, Beyrut 1982, xıı, s. 358, 387). İbn Haldûn da ‘Bu sultân, (Cingiz Hân), Tatarların sultânıdır’ demektedir. Hâzâ’s Sultân Cıngîz Khân huwa
Sultânu’t-Tatar
(İbn Haldûn, Kitâbul İber, Beyrut 1981,  c.v. s. 593.) Çok
iyi bilindiği gibi Cingiz Han, Mongol 
hükümdârıdır. İbn Haldûn da 14. yüzyılda yaşamıştır, (vefâtı, 15.
yüzyılın ilk yıllarındadır), o devirde hâkim olan Mongollardan o da ‘Tatar’
diye söz etmektedir, çünkü, Mongollar, Cingiz Hân, ‘Mongol’a çevirmeden önce,
‘Tatar’ diye anılıyorlardı. ‘Tatar diye
anılan bu kavme Mongol denmesi, Cingiz Hân zamanından sonra olmuştur. Mongol
tâbiri Mongolistan ve Orta Asya’da yerleşmiş, fakat Mongol imparatorluğunun
batı kısmında hiçbir zaman yaygınlaşmamıştır.’
Mongol kökenli olup bu dili
konuşan halklar kendilerine dâimâ açıkça Tatar demişlerdir. Cingiz Khân
zamânından sonra Mongolistan ve Orta Asya’da bu kelime her bakımdan Mongol’a
çevrilmiştir. (Mongol kelimesi Tatar kelimesinin yerine geçmiştir.) … Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamıştır…’ Mongol
imparatorluğunun en batısındaki bölgelerde ‘Mongol’ kelimesi, resmen konulduğu
hâlde, asla üstün, yaygın hâle gelmemiştir. ‘Çingiz Han, ülkesinde resmî olarak
‘Mongol’ isminin kullanılmasını emretmiştir. Ne var ki, Batı’nın büyük bir
kısmında ‘Mongol’ kelimesi, ‘Tatar’ kelimesinin yerini tutamamaktadır. (Hasan
İbrâhim Hasan, Siyâsî-Dînî-Kültürel-Sosyal İslâm Târihi, çev. İsmâil
Yiğit,  c. V, s. 162, İstanbul 1986.)

Alangoya’nın iki
oğlu vardı: Tatar Han ve Mongol Han. Tatar Han’ın oğlu Sung Han, Mongol Han’ın
oğlu İl Han. İl Han’ın oğlu Yesügey Bahadır Han, onun da oğlu Çingis Han.
Hâkimiyetin, önce Tatar kolunda iken, sonra Mongol koluna geçtiği anlaşılıyor.

Tatar/Mongol
ordusu 1237 yılında Moskova’yı zaptetti. Bu orduda kalabalık Kıpçak ve diğer
Türk kitleleri de vardı. Türklerin büyük çoğunlukta olduğu Mongol ordusu,
günümüzde ‘Rusya’ denilen bölgeyi onüçüncü yüzyılın ilk yarısında zaptetmişti
(Shirin Akiner, Islamic Peoples of the Soviet Union, (London: 1986)
p.55.). Bu vâkıa, Rusların, Avrupa Rusya’sındaki bütün Türk kökenli
Müslümanlara ‘Tatar’ demelerinin sebebidir. Ruslara göre, Avrupa Rusya’sında yaşayan
Müslüman Türklerin hepsi, Tatarların (Mongolların) torunlarıdır.

Çingis
Han

Cuci                                           Çağatay                             Tuluy             Ögeday

Batu     
Burka {Bereke(t)}                                                 
Hülâgü

Çingis Han’ın ölümünden
sonra oğulları arasında bölüşülen çok geniş alana yayılmış Mongol varlığının
Batı’daki, Hazar Denizi ve Karadeniz’in kuzeyindeki kısmının başında Cuci oğlu Batu
Han
(ö. 1255) vardı, o ölünce, kardeşi Burka
Han
başa geçti. Burka, bir sûfî vâsıtasıyla Müslüman olmuştu. Adı Bereke(t)
olarak değişti.[1] Gök Ordu: Kök
Orda
, Arapların Altın Ordu, Rusların
Zolotay Orda dedikleri bu devlette, halk, esas itibariyle, Hunların,
Göktürklerin torunları, Bulgar ve Kıpçak Türkleriydi. Hânlar, ileri gelenler,
asîlzâdeler, üst düzey yetkililer Mongol (Tatar) idiler. Türk nüfûsunun ezici
çoğunluğu etkisiyle, Mongollar da, son Hân Toktamış’ın
adının da gösterdiği gibi, Türkleşmişlerdi. Emîr Timur, Litvanya’ya sefer
hazırlığı yapmakta olan Toktamış Hân’ı 1396’da
yenince, Gök Ordu yıkıldı ve dört Hânlık ortaya çıktı:
Kazan, Kırım, Kasım (Sibir) ve Astrahan. Gök Ordu’nun yıkılışı, onun
hâkimiyeti altında yaşamakta olan Ruslara fırsat verdi, zamanla, Avrupa
devletlerinin de yardımıyla genişlediler ve bu Hânlıkların topraklarını ele geçirdiler.

Tatar’ kelimesi, günümüz Arap
araştırmacılar
tarafından da ‘Mongol
yerine kullanılmaktadır. Meselâ, Mongol istilâlarını gösteren harîtanın yaftası
(The Tatar Holocaust) ‘Tatar felâketi, Tatar yağmasıdır.

 

Ismâil R. Fârûqî
and Lois Lamya al Fârûqî, The Cultural Atlas of Islam

(New York:
McMillan publishing company 1986) p.253.

 

Cingiz Hân’ın
emriyle, ‘Tatar’ yerine ‘Mongol’ kelimesinin kullanılması, o geniş toprakların
doğu kısmında gerçekleşti ise de, batı kısmında ‘Tatar’ kelimesinin
kullanılması devâm etti. Bu Tatar hâkimiyeti altında yaşayan milletler de Tatar
(Mongol) sülâlesinden hânedânların idâresinde oldukları için ‘Tatar’ diye
anıldılar. Böylece, ‘Tatar’ kelimesi, zamanla, 
Tatar (Mongol) idâresinde yaşayan milletlerin siyâsî adı oldu: Osmanlı
Hânedânı idâresinde yaşayan herkesin, ‘Osmanlı’ diye anılması gibi. Yâni,
‘Tatar’ sözü, etnik (kavmî) değil, siyâsî bir anlam ifâde eder oldu.

 

W. Bathhold,
‘Tatar’ maddesi, Encyclopaedia of Islam, Leiden 1934, IV, s. 101 de,
Cingis Han’ın, ‘Tatar’ adını ‘Mongol’a çevirdiğini, Mongol adının, o geniş
toprakların doğusunda tuttuğunu, batı kısmında Tatar adının devam ettiğini
belirtir.

 

Türk dünyâsı, bir
bütün olarak öğretilmediği için, kendilerini, nesillerden beri ‘Tatar’ olarak
bildiklerinden, durumu kavramaları kolay olmuyor. Aynı olayı, gittiğimde
Kırım’da yaşadım. Konuşmamın yarısı Anadolu Türkçesi ile, yarısı da ‘Tatarca’
denilen kuzey lehçesinde idi. Hepimizin Türk olduğunu anlatmıştım. Kazan
Türklerinin Mongollara endişe ile baktığını anlatan, lehçelerindeki ‘Tatar
barda khatar bar/Nerede Tatar varsa, tehlike vardır’ deyimini anmıştım. Bu
konunun anlaşılması, biraz zaman alacağa benzer.

Eskişehir Türk
Ocağında konuşan Kırımlı orta yaşlı bir hanımın konuşmasını internete
koymuşlar, orada dinledim. Kadın, bilinçli, büyük bir geçmişin vârisi olduğunun
farkında; diyor ki: ‘menim tilim, Altın Orda tili.’ (Benim dilim, Altın Ordu’
da konuşulan dil.) Altın Ordu, Mongol kuruluşu idi, Kıpçak Türklerinin
çoğunluğundan ötürü Türkleşti, halkın konuştuğu dil de, ‘Tatarca’ denilen kuzey
lehçesi idi. Bunun bilincinde olan kuzey Türkü (Kazanlı veya Kırımlı) o
geçmişten kopmayı istemiyor olabilir, tabiî, en mühimi, Türk dünyasının çok
geniş olduğu, kendilerinin, bu dünyânın bir parçası olduklarını bilmeyişleri.
Anadolu lehçesini öğrenip kullanan Kırımlılar var, bâzıları da, bunu assimile
olarak
görüyor: Rusların, rusçayı
dayatması paralelinde anlıyor. Mühim değil; zamanla kendiliğinden çözülecektir.
Temaslar bunu sağlar. Ayrıca, anlatılıyor da.

 

Çetinoğlu: Yıldırım
Beyazıd ile Emir Timur yönetimindeki 1402 Ankara Savaşı’nda Emir Timur tarafına
geçen Kara Tatarların menşei hakkında bilgi lütfeder misiniz? Onların
Anadolu’da Kırım’da ve Kazan’da yaşamakta olan ve de ‘Tatar’ olarak anılan soydaşlarımızla soy birliği var mı?

Prof. Maksudoğlu: Ankara
manâsız savaşında Timur ordusuna geçen Tatarlar, 1243 te Kösedağı savaşında
yenilen Selçuklular kendilerini toparlamasınlar diye Anadolu’da bırakılan -on
üçüncü yüz yılda Tatar denilen- Mongollardır. 
Sultan Abdulhamîd devrinde Defter-i Hâkkanî Nâzırlığı yapmış olan, Netâyicul
Vukuu‘ât
adlı 4 ciltlik çok değerli bir analitik Osmanlı Târihi yazmış olan
Seyyid Mustafa Nûri Paşa, eserinde bu durumu çok güzel anlatır. Yıldırım
Bâyezîd Hân; bu, Tatar denilen Mongolları asker olarak kullanıyordu. Emîr
Timur, savaştan önce bunlarla iletişim kurup, Anadolu’yu onlara vereceğini va’d
ederek kendi tarafına kazanmış, onlar Timur 
ordusuna katılmışlar. (‘Tatar’ denilen Kırımlılar, en erken Kırım
Harbi’nden (1856 dan) sonra Anadolu’ya geldiler, bunlarla ilgileri yok, 1258 de
Bağdad’ı alıp Abbâsî Halîfeliğini yıkan, o yüz yılda ‘Tatar’ denilen
Mongollarla da ilgileri yok.)

 

Mustafa Nûri Paşa,
Çelebi Mehemmed’in (o çağdaki ve daha sonraki telâffuz öyledir) bu
Tatar/Mongolları, Filibe civârındaki ‘Tatar Pazarcığı’ denilen yere sürmüş
olduğunu anlatır. Zamanla, onlar da Türkleşmiştir.

Bu, Anadolu’daki
‘Tatar’ denilen Mongollarla, Kırımlı, Kazanlı olup da ‘Tatar’ denilen Türkler
arasında hiçbir soy ilişkisi yoktur. O kuzey Türklerine (Kıpçak Türkleridir
çoklukla, az sayıda da Peçenek) ‘Tatar’ denilmesinin sebebi, Tatar/Mongol
hâkimiyetinde yaşamış olmalarındandır. Anadolu’da da 1243 ten beri devam eden
Tatar (Mongol) hâkimiyeti, Osmanlı Devleti’nin genişlemesiyle ortadan
kalkmasaydı, Anadolu Türklüğü de ‘Tatar’ olarak anılacaktı, Osmanlı Devleti
hâkim olunca, o devlette yaşayan her ferd ‘Osmanlı’ oldu.  ‘Osmanlı’ denilen halk içinde, Türklerden
başka Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Arnavutlar, Çerkesler, Boşnaklar…
gibi çeşitli etnik zümreler vardı; 19. yüzyıl sonlarına kadar hepsi ‘Osmanlı’
diye anılıyordu.

 

Avrupalılar,
Timur’u da ‘Tatar’ zannederler; hiç de öyle değildir. Beşinci dedesi
Tatar/Mongol ordusunda bulunmuş da olsa, nesil değiştikçe Türkleşmiştir, Timur,
Türktür. Timur, ‘demir’ kelimesinin Türkistan’daki telâffuzudur. Eskimez
harfleri kullandığımızda, ‘Hicâz Timur Yuly’ (Hicâz Demir Yolu) diye
yazılıyordu. Osmanlı’da birkaç Timurtaş Paşa vardır. Bâzı Kırımlı’lar da
(Türkiyedeki) Timur’u, lehçe yakınlığından dolayı, kendilerinden zannederler;
hiç ilgisi yoktur.

 

Çetinoğlu: 1683
İkinci Viyana Kuşatmasına katılan Murad Giray Han’ın ihânet ettiği iddia
ediliyor. Genel Kurmay Başkanlığı tarafından yayınlanan ‘İkinci Viyana Kuşatması’ isimli kitapta, İkinci Viyana Kuşatması
Bozgununun sorumlusu olarak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gösteriliyor ve bu
görüş, kuşatma hazırlıklarındaki, kuşatma sırasındaki hatâları ile en ince
noktasına varıncaya kadar açıklanıyor. ‘Çok
mükemmel târihçi’
olarak tanınan isim yapmış târihçilerimiz ise, bütün suçu
Murat Giray Han’a yüklüyorlar.

Mevzu ile alâkalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Maksudoğlu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683
yılında Viyanayı kuşatacağına, hücum etseydi, çok büyük bir ihtimalle,
alabilirdi. Başarısızlığın ESAS, TEMEL sebebi, Osmanlı Bürokrasisinin o
yıllardaki çürümüşlüğüdür. Birkaç nesildir İslâm’a soğuk yetiştirildiğimiz
için, askerler de, târihçilerimiz (!) de, alt yapı eksikliği yüzünden şunu
ATLIYORLAR: İslâm savaş geleneğinde, uygulamasında, SAVAŞla ele geçen GANÎMET,
mücâhidler arasında kısmet edilir; ordunun 3 gün yağma hakkı vardır. Mustafa
Paşa, İmparator’un kaçıp gittiği Viyana’nın teslîm olacağını umdu, bekledi,
kuşattı. Viyana, teslîm olsaydı, savaşsız ele geçen: FEY’ olacaktı; her şey
Devlet hazînesine (Beytul Mâle) kaçacak, Sadrâzam olarak, kendi tasarrufunda
olacaktı. Dağıtacağı hediyelerle durumu sağlamlaşacak, rakiplerine karşı daha
güçlü duruma gelecekti. Bürokrasi öyle çürümüştü ki, bozgun haberi üzerine
Kızlar Ağası ve Mîrâhur, sarayda, mendil çıkarıp oynamışlardı! Mîrâhur, daha
sonra Serdâr (Başkomutan) olmuş, Jan Sobiyevski’ye yenilmişti.

 

Viyana’ya varmadan
geride bırakılan iki kale, süvârilerin atlarına ot bulmak için 20 saatlik
mesafeye gitmeleri … var ama, esas NOKTA, hücum yerine muhâsara yapılması idi.
Sebebi de bürokraside mevki kapma yarışı. (Turgut Reîs/Paşa, Trablusgarb
Beylerbeyi olarak 1565 Malta muhasarasına SONRADAN yetişti. Yakındaki küçük
kalenin kuşatılmış olduğunu gördü. Büyük kale kuşatılıp alınsa idi, küçüğü
teslîm olurdu, dedi, ama kuşatma başlamıştı, öyle devam etti.)

Viyana alınsaydı,
Yanık ve Komoron kaleleri de teslim olurdu her hâlde.

 

İsim yapmış
târihçilerimizin alt yapıları eksik ve ‘duruş’ sâhibi değiller, papağan gibi
‘Osmanlı İmparatorluğu’ derler; 10 vurulup 1 diye sayılırsa, ancak kendilerine
gelirler.

 

Çetinoğlu: Kazan
Hanlığı 15 Ekim 1552’de Rusların eline geçti. Kanûnî Sultan Süleyman Han
yönetimindeki Osmanlı Devleti’nin yönetimindeki Osmanlı Devleti, ordu göndermek
bir tarafa, elçi gönderip işgal ve ilhakı önleyebilirdi. Bu olumsuzluğun mâkul
bir izahı var mı?

Kanûnî’nin. Slav asıllı olduğu rivâyet edilen çok sevdiği
eşi Hürrem Sultan’ın dahli olmuş mudur?

Prof. Maksudoğlu: Kanûnî
Süleymân Hân, 1552’den 4 yıl sonra, oldukça yaşlı ve hasta olduğu hâlde 1566 da
Zigetvar’da Hakkın rahmetine kavuşacaktır. Zannederim şişirilmiş
şöhretlerimizden Sokollu Sadrâzamdı, İkinci Selîm devrinde de o etkiliydi,
azledilemedi, ortadan kaldırılışı -sözde- bir deli derviş tarafından 1579 da
suikasde uğraması ile oldu. Yeniçeri ileri gelenleri ile arası iyiydi; orduyu
yönetime karıştırmanın  öncüsü
denilebilir. 1559’daki Volga Kanalı konusundaki başarısızlığından dolayı İkinci
Selîm’in: ‘cümle masârif senden tazmîn edilmelidir’ hitabına uğramıştır. Konuyu
incelemedim ama, İran, iç isyanlar (Celâlî) birtakım işler Kanunî’nin (yaşlılık
da var) bu konuyla ilgilenmesini önlemiştir sanırım.

 

Öte yandan;
Kazan’da asîller ile halk arasında sanıyorum, sürtüşmeler vardı, zayıf düşen,
Ruslardan yardım alıyor, onlara meylediyordu. Osmanlı’nın bu kötü işlerden
haberi olduysa -ki her hâlde oluyordur- o tarafla fazla ilgilenmemiş olabilir.
Konu, araştırmaya muhtaçtır.

 

Hürrem Sultanın
Ukrayna, dolayısıyla Slav asıllı olduğu biliniyor. En kabiliyetli Şehzâde
Mustafa’ya karşı olduğu da. Olabilir… Araştırılması gereken bir konu, gerekli
bilgim yok.

 

Çetinoğlu: Türkiye’deki
Kırım Türkleri, Kırım’ın 18 Mart 2014’te Rusya tarafından ilhak edilmesinin
yıldönümlerinde, protesto gösterileri düzenliyor. Bu gösterilerin, ilhakın
iptaline zerrece faydasının olmayacağı biliniyor. Hattâ Rusya’nın Kırım’da
yaşayan soydaşlarımıza daha ağır baskılar uygulamasına yol açacağı da ihtimal
dâhilindedir. Rusya ile iyi ilişkiler içerisinde olmak, Kırım Türklerini
nispeten rahatlatan neticeler sağlayabilir mi?

Prof. Maksudoğlu: Son
cümlenize evet demek gerek ama bu işlerle ömrünün her ânında meşgul olan Prof.
Hakan Kırımlı: ‘Putin durmaz, durdurulur’ diyordu, bir vesileyle.

 Doğru, daha çok baskı yaparlar, zâten
yapıyorlar. Gösterileri yapanlar, herhâlde târihe not düşmek istiyorlar, bir
de, hareketlerinin, oradakilere, yalnız olmadıklarını hissettirmeğe
yarayacağını düşünseler gerek.

 

 

Prof. Dr. MEHMET MAKSUDOĞLU

Akademisyen,
İlahiyat Profesörü, Dekan,  Araştırmacı
yazar. Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde 1939 yılında doğdu. İnkılâp
İlkokulunu (1950), Eskişehir Lisesini (1956) ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat
Fakültesini (1960) bitirdi.

İzmir İmam-Hatîp
Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve
Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi
Asistanı oldu (Temmuz 1961).

Tunus’ta (1961-63)
doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça’nın
pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba
Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi.

Türkiye’ye dönüp
İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi, 1966 yılı Mart ayında
‘ Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti’ konulu doktorasını verdi.

İngiltere’de,
University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de (1967-70), Türkçe
öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü.

Türkiye’ye dönüp
Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik
yaptı, askerlik görevini Yedek Subay olarak yaparken bir askerî okulda Târih
ve İngilizce öğretti (1970-73).

İstanbul Yüksek
İslâm Enstitüsü’nde öğretim üyeliği yaptı (1973-82), İslâm Târihi ve Arapça
öğretti. Askerlikte öğrendiği ‘dili, hep bir ağızdan tekrarlama’ metodunu,
yazdığı Arapça kitaplarında uyguladı.

Marmara
Üniversitesi’nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında
Profesör oldu.

İzinli olar

Önceki İçerikAile Planlaması, Nüfus Planlaması ve Gerçekler
Sonraki İçerik14 Mayıs Seçimlerine Bir Hafta Kala Türkiye
Avatar photo
28 Kasım 1938 tarihinde Bafra’da doğdu. İlk ve ortaokulu doğduğu şehirde bitirdikten sonra Ankara Ticaret Lisesi ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. İş hayatına Ankara’da muhasebeci olarak başladı. Ankara ve Karabük’te; muhasebeci, mali müşavir ve profesyonel yönetici olarak devam etti. İstanbul’da, demir ticareti ile meşgul oldu. SSCB’nin dağılmasından sonra Türk Cumhuriyetlerinde sanayi yatırımları gerçekleştirmek üzere çok ortaklı şirket kurdu. Şirketin murahhas azası olarak Azerbaycan’da ve Kırım’da tesis kurup çalıştırdı. 2000 yılında işlerini tasfiye etti. İş hayatı ile birlikte yazı hayatı da devam etti. İlk yazısı 1954 yılında Bafra’da yayımlanmakta olan Bafra Haber Gazetesi’nde başmakale olarak yer aldı. Sonraki yıllarda İlhan Egemen Darendelioğlu’nun Toprak Dergisi’nde, Son Havadis ve Tercüman gazetelerinde yazıları yayımlandı. Türk Ocakları Genel Merkezinin yayımladığı Türk Yurdu dergisinde yazdı. İslâm, Kadın ve Aile, Yörünge, Ufuk, Emelimiz Kırım, Papatya, Tarih ve Düşünce, Yeni Düşünce, Yeni Hafta, Sağduyu, Orkun, Kalgay, Bahçesaray, Türk Dünyâsı Târih ve Kültür, Antalya’da yayımlanan Nevzuhur, Kayseri’de yayımlanan Erciyes ve Yeniden Diriliş, Tokat’ta yayımlanan Kümbet, Kahramanmaraş’ta yayımlanan Alkış dergilerinde, Dünyâ ve Kırım’da yayımlanan Kırım Sadâsı gibi gazetelerde de imzasına rastlanmaktadır. Akra FM radyosunda haftanın olayları üzerine yorumları oldu. 1990 – 2000 yılları arasında (haftada bir gün) Zaman Gazetesi’nde köşe yazıları yazdı. Hâlen; Önce Vatan Gazetesi’nde, yazmaktadır. Oğuz Çetinoğlu; Türk Ocağı, Aydınlar Ocağı, ESKADER / Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmacıları Derneği ve İLESAM / Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği Üyesidir. Yayımlanmış Kitapları: 1- Kültür Zenginliklerimiz: (2006) 2- Dört ciltte 4.000 sayfalık Kronolojik Tarih Ansiklopedisi: (2008 ve 2012), 3- Tarih Sözlüğü: (2009), 4- Okyanusa Açılan Kapılar / Tefekkür Mayası Röportajlar: (2009). 5- Altaylardan Hira’ya Türk-İslâm Dostluğu: (2012 ve 2013), 6- Bilenlerin Dilinden Irak Türkleri: (2012), 7- Türkler Nasıl ve Niçin Müslüman Oldu: (2013), 8- Türkmennâme / Irak Türkleri Hakkında Bilmek İstediğiniz Her Şey: (2013). 9- Türklerin Muhteşem Tarihi: (Nisan 2014 ve Nisan 2015) 10- 115 Soruda Türk İslâm-Âlimi Mâtüridî (Röportaj): 2015) 11- Cihad – Gazi – Şehid: Kasım 2015. 12-Yavuz Bülent Bâkiler Kitabı (2016 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 13-Her Yönüyle Kâzım Karabekir (2017 Mehmet Şadi Polat ile birlikte) 14-Dil ve Edebiyat Dergisi / İlk 100 Sayı Bibliygorafyası (2017 Mehmet Şâdi Polat ile birlikte) 15-Büyük Türk İslâm Âlimi Serahsî (2018), 16-Âyetler ve Hadisler Rehberliğinde Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2018), 17-Edib Ahmet Yüknekî ve Atebetü’l-Hakayık (2018), 18- Büyük Türk İslâm Âlimi Mâtürîdî (2019), 19-Kâşgarlı Mahmud ve Dîvânu Lugati’t-Türk (2019). 20-Duâ / Huzura Açılan Kapılar. (2019) 10-Yesevi Yayıncılık, 12-Yakın Plan Yayınları, 13-Boğaziçi Yayınları, 14-Dil ve Edebiyat Dergisi, diğer kitaplar Bilgeoğuz Yayınları tarafından yayımlanmıştır.