100 Yıl Öncesi ile Bir Karşılaştırma

41

“14 Mayıs 2023 tarihinde bir
seçime gidilir iken Türk Milletine bunları hatırlatmak istedim… Bu yazıdan
anlattıklarım benim oy vereceğim kişiyi belirlememe neden oluyor… Sizde
umarım o dikkatle okursunuz!”

 

Seçim sonuçları için üzülen, hayıflanan, irkilen, korkan ve sevinen
var. Hâlbuki bu kadar uç noktalarda duygu ve düşüncelere kapılmaya hiç gerek
yok. Çünkü tarih bize böyle söylüyor! Onun için gelin geçmişle günümüz arasında
ufak bir karşılaştırma yapalım.

 

100 yıl önce Sibiryalı Türk seyyah Abdürreşit İbrahim Efendi “İstanbul yüz senedir Avrupa’ya tahsile
adam gönderiyor, Avrupa’dan öğretmen getiriyor, bugüne kadar tranvay
kondüktörlüğü ve tünel ağzında durabilecek, kaldırım yapabilecek, hiç olmazsa
kapıcılık rütbesinden bir derece yüksek makama layık bir adam, Türklerden hala
çıkmadı! Zannederim bu güneş gibi aşikar bir hakikattir, artık itiraf etmek
icab eder”
… Yine Kazanlı Türk gazeteci Fatih Kerimi “Türkiye’nin ticaret, sanat ve iktisat işlerinin tamamı Hristiyanların
ve yabancıların elindedir.”
sözleri ve devamla zamanın aydını Tüccarzade
İbrahim Hilmi’nin “… evdeki sobamız
kurulmak lazım gelse bir Hristiyan çağırmaya mecburuz, kapımızın kilidi bozulsa
yine bir Hristiyan getirteceğiz, duvarımız yıkılsa, evimizin badanası kararsa
yine bir Hristiyan çağıracağız.”
deyip örnekler vermeye devam ediyor.

 

100 yıl sonra bugün ülkemiz, sermayesinin tamamı yabancılara ait
31.000 şirket tarafından küresel işgale uğramış durumda. Başta finans sektörü
olmak üzere birçok iş ve sanayi kolu yabancıların ve “Türk” kelimesini ağzına almaktan imtina eden “Gayr-ı Türkler”in elinde! Türkler arasında da, “Kaht-ı Rical” dediğimiz yüzlerce
yıllık bir adam çıkartamama sorunu var…

 

100 yıl önce, Tüccarzade Hilmi Efendi; 20 bin civarında subayı bulunan
ordumuz için, “Ordu ve Donanma” adı
altında binbir fedakârlıkla bir mecmua yayınladığını bütün fedakârlığına rağmen
mecmuanın ancak 550 kişi tarafından satın alındığını söylüyor. Hafız Hakkı Paşa
ise bu durumu, dönemin Bulgaristan Ordusu ile mukayese eder ve Bulgar Ordusu’na
giren gençlerin % 70’inden fazlasının okur – yazar, dinini, vatanını bilir ve
sever insanlar olduğunu daha ana kucağından az çok bir ideal öğrendiğini
anlatır. Yine Fatih Kerimi “Babıali
Caddesi’ndeki büyük kitapçıların % 85’i, matbaacıların, mürettiplerin,
hakkakların, oymacıların, ressamların % 90’ı Ermenidir.”
demektedir.

 

100 yıl sonra yine; Türklerin pek fazla okuduğundan, araştırdığından,
tarihini bildiğinden ve bir ideale yani mefkûreye sahip olduğundan söz edilemez.
Kitap, sanat, kültür ve medya dünyası yüzyıl öncesine benzer oranlarda “Gayr-ı Türkler”in elindedir. Dün nasıl
ki; Bulgara mağlup olunarak vatan toprakları kaybedilmişse, bugünde vatan
toprakları bölücü – ırkçı terör örgütü PKK’ya kaybedilmek üzeredir.

 

100 yıl önce Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Türk unsurunun iş hayatı
dışında kaldığından bahisle hemen her gün Türklere ait ev, bahçe, tarla ve
arazinin süratle yabancılara ve gayrimüslimlere geçtiğini anlatmaktadır.

 

100 yıl sonra bugün, yine Türklere ait ev, bahçe, tarla ve arazi;
yabancılar ve pkk muhipleri tarafından, ya yüksek bedellerle yada tehditle çok
düşük bedellerle hemde tüm yurt sathında satın alınmak suretiyle
toplanmaktadır.

 

100 yıl önce Bekir Fikri Grebene’nin anlattıklarına göre önemli bir
kısmı Türk olan Müslüman ahali; Osmanlı – Türk Devleti’nin kendilerinden
beklediği “vatanseverlik ve sadakat”le
bağdaştırılması pek mümkün olmayan bir hareket tarzını tercih ederek, yüzlerce
yıllık Türk yurtlarının düşmana mukavemet edilmeden, teslim edilmesine neden
olmuştur. Rumeli’de; Manastır, Üsküp, Kalkandelen ve Gostivar’da halk,
şehirlerin düşmana harp yapılmadan teslim edilmesi taleplerini içeren mazbata
tanzim edip, yetkili makamlara vermiştir. Yine Prizren, Yakova, İpek halkı
düşmana teslim olmayı tercih etmiş ve civarda bulunan bazı askerlerimizi de
bizzat elleriyle öldürmüşlerdir.

 

100 yıl sonra, yine Türk topraklarını “demokratik çözülme” projesi ile pkk’ya terk iradesini ortaya
koyanlar, seçimlerde önemli bir kitle tarafından desteklenmiştir. Daha yüzyıl
öncesinde vatan kaybedenlerin bir kısmının, bugün fikri ve ruhi bir erozyona
uğrayarak, bölünme yada ülkeye el koyma talebinde bulunan bölücü ve “Gayr-ı Türkler”in yanında yer alması
bizler için hiç şaşırtıcı değildir.

 

100 yıl önce Fatih Kerimi; son derece vurdumduymaz, gayretsiz, vatani
hisleri kalmamış, devlet ve milletlerinin şerefi için hiç bir fedakârlığa
yanaşmayan, insanlarımızı tasvir eder. Zenginlerinde gidişata kayıtsız
kaldığını söyler. Hatta “Kesilecekleri
zaman koyunlar bile, biraz olsun çırpınırlar…”
diye anlatır. Mehmet Akif
Ersoy’da bunu “His yok, hareket yok, acı
yok… Leş mi kesildin?”
diye edebileştirmiştir.

 

100 yıl sonra bugüne baktığımızda, insanımızın benzer bir halde
olduğunu görüyoruz ve doğal olarak bunu eleştiriyoruz. Ancak yüzyıl önceki
halimizin, hepimize büyük bir faturası olmuştur. Günümüzün de böyle fatura
doğurması büyük bir ihtimaldir. Yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet ve ihanet
insanımızın önemli bir kısmında tepki oluşturmuyorsa bunun nedenleri vardır. Bunları
da bilmek ve de göz önüne almak zorunluluğundayız. Türk toplumunu tanımadan
çözüm üretmeye kalkışmamız hayalcilik olur.

 

100 yıl önce de, Türk Ordusu’nun insan kaynağı, doğal olarak içinden
çıktığı toplum yapısından büyük bir farklılık göstermemiştir. Dönemin birçok
tanığı, subay kitlesinin “vatan için
dövüşmeye”
niyetli olmadığında hem fikirdir. Fevzi Çakmak’ın tanıklığına
göre subaylar Üsküp’ün savunmasını red etmişlerdir. Birlikler açlıkla
boğuşurken, askeri erzak müteahhitlere devredilebilmiştir. Abdurrahman Nafiz “Çare yok, boş yere kan döküyoruz. Bize bir
kaç vilayet yeter… Anadolu’daki dört vilayet kâfidir. Rumeli için boş yere
kan dökülüyor. Biz Konyalıyız, Diyarbakırlıyız!”
denildiğini anlatıyor.
Yine dönemin aydınlarından H. Kazım Kadri cepheden kaçan Kayserili bir askere
neden kaçtığını ve nereye gittiğini soran subaya “Adam sen de! Kayseri Ovası benim neme yetişmez” dediğine şahit
olmuştu.

 

100 yıl sonra bugün, Diyarbakır’dan da vazgeçilmek üzeredir. Türk
Ordusu’nun özellikle kendisine karşı yürütülen yargı savaşı sonrasında ne halde
olduğunu sorgulamak lazım! Medyaya düşen Suriye ile ilgili tapelerde konuşulanların
neler olduğu aşikârdır… Onun için seçim sonuçlarını, bunları bilerek ve
halimizi görerek değerlendirmeliyiz. Bunları konuşanların arasında Türk
Ordusu’nu temsilen Genelkurmay 2. Başkanı’nın olması, bizim tüylerimizi diken
diken etmiştir. Bu nedenle imam ne yaparsa cemaat ona uyar misali insanımızın
seçimlerde verdiği kararlara bakınca, büyük bir kısmının, olan bitene, yüzyıl
önceki hallerine benzer tepkiler verdiğini görüyoruz…

 

100 yıl önce bütün bunlar olup biterken, Rahmi Apak’ın hatıralarında
anlattığına göre “… Sarıklı softalar
dünya malına heves etmeyiniz, bir lokma bir hırka ile yaşayınız diye haykırıyor
ve Müslüman Türkler bunlara inanıyordu. Evler pis, tahtakurusu, bit ve pire
salgın halinde. Şehirlerde verem, köylerde malarya…”
vardır.

 

100 yıl sonra bugün yine kendilerine göre bir din uydurmuş olan imam,
müezzin, tarikat ve cemaat adamları; yolsuzlukları, rüşveti, hırsızlığı, vatan
toprağını terk edişini Türk Milletinin umursamamasını sağlıyor, insanlarımızı
sadece ameli ibadetlere yöneltiyor ve dünya ile uğraşmamalarını buna karşılık
ahireti kazanmak için çalışmayı telkin ediyorlar. Buna karşılık, bunları
söyleyenler dünya mallarını götürdükçe götürüyor! Ne yazık ki; vatan toprağının
ve tüm şahsi menfaatlerinin elinden kayıp gittiğini görmeyen Müslüman Türk
Milleti, bu sahte din adamlarının söylediklerine kanarak, çakma dincileri her
seçimde ayakta tutuyor. Öte yandan maddi ve manevi hayatı çöküşe giren Türkler,
diğer tuzaklar nedeniyle sağlıklarını da süratle kaybediyorlar. Tıpkı 100 yıl
önceki gibi…

 

Örnekler gösteriyor ki; 100 yıl önceki halimizle 100 yıl sonraki yani
bugünkü halimiz arasında pek bir fark yok. Anlıyoruz ki; hem siyasi hem de
psikolojik savaşlara yenik düşmüşüz. Seçim sadece bu savaşın ritüellerinden
biri… Hatırlıyor musunuz AKP’nin 2007 Genel Seçimlerindeki en büyük
propagandasını? “Müslüman Cumhurbaşkanı
Seçtirmediler!”
di. Atatürk, İnönü, Bayar, Demirel hepsini bir kenara
bırakın Turgut Özal Müslüman değil miydi? Ancak uyduruk bir din anlayışı ile
hipnoz edilmiş Müslüman Türk Milleti bu zokayı çok kolay yuttu…

 

Son sözü ise Mahmud Muhtar Paşa’ya bırakalım “Ahlaki ve ilmi seviyemizin henüz pek geri durumda bulunmasından dolayı
uğradığımız bozgunların ve utanç verici hallerin yalnız orduya değil bütün
millete ait olduğu aşikârdır…”
. Onun için seçim sonuçlarını, bunları
bilerek ve halimizi görerek değerlendirmeliyiz.