7.8 C
Kocaeli
Pazar, Mayıs 10, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 261

Yaşamak Geçti Başımdan

Şâir ruhlu
hikâye yazarı Şerif Aydemir, 12 X
19,5 santim ölçülerindeki 152 sayfalık, kendi küçük, muhtevâsı dolgun bir kitap
hazırlamış.  Gidip gördüklerinden, oturup
dinlediklerinden tuttuğu notları, selis bir Türkçe ile okuyucuya sunuyor. Bunu
yaparken de süsten, söz kalabalığından, kalemi eline alınca yazmanın iştahlı
dolambaçlarına sürüklenmekten ustalıkla kaçınıyor. Biz okurlara, dilimizin
yalın kuvvetinden birer şerare gibi atılıp çoğalan büyüleyici hikâyeleri ve
anekdotları keyifle okumak kalıyor.

Katıksız bir
samimiyet ve letâfetle nakledilen yaşanmış olaylar, henüz 9. sayfada okuyucuyu
sayfalar arasına hapsediyor. Hikâyelerin hepsi bizden: yerli ve millî… Ve de
hissî… Duygu sömürüsü mü? Aslâ. Hepsi kalbe hitap ediyor. Hepsi Müslüman Türk’ün
asâleti, tevâzuu, içtenliği derinliği ve enginliğiyle, sâdeliği ve yalın
hâliyle ve edebiyat yapmaksızın akıcı bir Türkçe ile…

1930’lu yılların
başında bir Fransız Türkolog, folklorik araştırma yapmak üzere Türkiye’ye
gelmişti. Tâyin edilen bir görevliyle birlikte hangi vasıtayı bulurlarsa onunla
Anadolu’yu gezerler. Kasabalara, köylere kadar inerler. Meşakkatli
yolculukların birinde yol, onları bir küçük köye ulaştırır. Karşılarına çıkan
ilk kapıyı yorgun argın çalarlar. Kapıyı orta yaşlı, üstü başı dökük bir adam
açar. Tanrı misâfiri deyip dalarlar içeri. Avludaki eski bir minderin üstüne
yığılırlar adeta. Meğer ev sahibi yalnız yaşıyormuş. Testisindeki soğuk sudan
birer bardak uzatır. Sonra mahcubiyet içinde ve üzüntülü tavırlarla yanlarına
girer çıkar, girer çıkar, bir şeyler söyleyecek ama söyleyemez. Nihayet dili
çözülür. Der ki: ‘Efendiler, ben dünden
beri açım. Elimde avcumda ne varsa tükendi. Bu yüzden size yemek çıkaramadım.  Siz misâfirsiniz, töremizde misâfiri ikramsız
göndermek yoktur. İkram yerine oynasam olmaz mı
?’

Adam hem oynamış, hem
ağlamış.

Hikâyelerin hepsini nakledecek değilim
elbette. Zâten buna imkân da yok. Çünkü anlatılanların hepsi seçme ve süzme…
Eserdeki hikâyelerin hiçbiri nakil değil, hepsi bizzat yaşanmış. Gözleme dayalı
hikâyeler de usta malı kalitesinde… Dokunaklı ve didaktik… Lirik ve epik
şiirler gibi.

Öyle seçme sözler var ki… Sayfalar dolusu
anlatılacak duyguları, 3-5 kelime ile özetliyor:

*Kendi
yalnızlığımıza sığınırız
. *Gönül aşı
dediğin koyu yalnızlıklarda pişermiş
. *İnsan
içindeki savaşı kaybetti mi neler kaybetmez ki
? *Evcil duygulardan soyunmuş adam… *Sabır meyveye durdu… *Söz ve
sohbet insanı îmar eder
. Ve diğerleri…

Sayfa 41’de Sadettin Kaplan var:

19 Kasım 2015
Perşembe günü saat 11 sularında ESKADER’in kapısını aralayıp içeri süzüldüğünde
hızı kesilmiş, bütün heybeti ve şirinliği budanmıştı adeta. Selâm verdi, bir
sandalyeye ilişti. Yüzü safran gibi, mahzun ve melül… Gözleri bulutlanmış, ha
yağdı ha yağacak. Göğsünde yaralı bir serçe çırpınıyor. Benim ürkek bakışlarımı
avcuna aldı; usul usul, yutkuna yutkuna titreyen dudaklarından şu mısralar akıp
geldi:

Bakma öyle uzaklara kahırla 

Mektubumun cevabını tez gönder

Son cümleyi dudağınla mühürle

Selamını kirpiğinle yaz gönder                                                                                                                                                                                    

Ter kokundan iki demet oluştur

Her yanaktan birer tutam bölüştür

 Gözyaşını gülüşüne
iliştir

Deli dolu kahkahandan az gönder    

Bilirim, seni de kahreder acım

Ölürsem felekten kim alır öcüm? 

 Kalmadı hasrete
dayanma gücüm

Ümit gönder, sevda gönder, naz gönder                                                                                                                           
                                              

Gül dalında bitirdiğin gönlümü,

Gam çölünde yitirdiğin gönlümü

Gidiyorken götürdüğün gönlümü

Ak kâğıtta imza diye ez gönder

O gün, geldiği gibi bir hayâlet sessizliğinde odadan
dışarı kayıp gitti. Daha hiç görüşemedik. Duyduk ki 11 Haziran 2016 Cumartesi
günü ‘göç’ ilmühaberini alıp Hakk’a yürümüş.

Nihayet sustu içindeki at kişnemesi.

Ömür denen o emânet zamanı bayat ekmek gibi böldü ve
gitti.

Kalabalıklar içinde; darası alınmayan ve ısırılıp atılan
haylaz sözleri duyduğunda sanat sancısıyla kulağıma eğilir, ‘Ben Ağrılıyım ya, ağrım hiç dinmeyecek öyle
mi
?’ diye sorardı. 

İnşallah dinmiştir.                                                                                                                                         
                             Rahmetlere
gark olsun.

***

 Gürbüz
Azak’ı bilirsiniz… (Bu vesile ile belirtmiş olayım: Bilmeyen kayıptadır.)
Ninesini de tanımalısınız!

Gürbüz Azak Ağabey,
bizim ustamız olur. Kırk yıldır er meydanına kazan kuranlardan, insanın
kabasını yontanlardan.

Ressamdır,
gazetecidir, romancıdır.

Gazetecilikte
tanıdıkları, yaşadıkları, hatırında tuttukları hazine değerindedir.

Sohbet ehlidir. Adam
yoğurur.

Denizli’nin
Acıpayam’ından. Efeler diyarını anlatır, hoş anlatır. Dinlemeye doyamazsınız.
Bir insanın bu kadar mı has üslubu olur?

Uz dillidir.
Deyimlerle, darbımesellerle söze çeşni katar. Yanına çömelirsiniz, yüzüne
bakarsınız, bir anda içiniz ferahlar. Sanki dudağının ucunda bayramlık haberler
getirmiştir.

Doğduğu yeri, bastığı
toprağı, okullarını, öğretmenlerini tanırız. Kulağını ilk kim doldurmuş
biliriz.

Ninesini ayrı yere
kor. Onu öyle anlatır ki; siz dinlerken çabucak kendi köyünüze, ilinize
gidersiniz. Bir yakınınızın hayali çıkar gelir önünüze oturur ve Anadolu
irfanının püfür püfür tüttüğü o saflığı, duruluğu, Hakk’a teslimiyeti hemen
hatırlayıverirsiniz.

Gürbüz Azak’ın köydeki
evlerinin duvarında yapraklı bir takvim asılıdır. Kime denk gelirse her gün bir
dalını koparıyor. Yapraklar azaldıkça ninenin içi gidiyor, üzülüyor. Kıtlık
görmüş, yoklukların içinden geçmiş, acılar yaşamış kadıncağız bir damla suyun,
bir dal kâğıdın israfına gönlü razı gelmez. Bir gün:

Gürbüz!’ diye seslenir. ‘O
takvimi idâreli kullanın, gelecek seneye de lazım olur
.’

Çevrede ‘Hoca Kızı’ diye anılıyor ninesi.
İtibarlı ve derin bir hocanın kızıymış. Gürbüz Azak çocukluğunu onun yanında
geçiriyor.

Ve… Böylece
Gürbüz Azak oluyor.

Nine’nin
hikâyesi burada bitmiyor. Niyagara Şelâlesi’nin gürlüğünü, ihtişamını gölgede
bırakacak ikinci hikâyesi 60. Sayfada..

Söz annelerden
açılmışken Şerif Aydemir’in ‘anne
kavramını gölgede unutmak, hakkaniyete uygun düşmez:

Yavrusuna
yağmur damlasını bile öpüp koklatan, ‘Sakın
kötü konuşma, dudağın kirlenir
’ diyen, sapan ile kuşlara taş atan evlâdını,
Dur! Onlara zarar verme çünkü ben
onların da anasıyım
’ diyerek evlâdının kuşlarla kardeş olduğu düşüncesini
hiç silinmemecesine çocuk zihnine yerleştiren anneler… Aydemir’in eserinde
sayfalar boyu devam ediyor.

Ve hüküm: ‘Ana kucağı dünyanın en tehlikesiz ve en
merhametli sığınağı… Güvenlik yurdumuz… Ana dizi; gönlümüzü dinlendirdiğimiz,
sınırsız hülyâlarımızın boy attığı yumuşacık yastık
…’

Şerif
Aydemir’in el emeğinin, göz nurunun, okuyucuya meçhul zihin sancılarının
verimleri olan ‘Yaşamak Geçti Başımdan
isimli eseri; Anadolu kültürüne has deyişlerin umuma açık hâzine mesâbesindeki
müzesi gibidir: İçinde iki roman saklı 9 kelimelik bir cümle: ‘Ben bu güne değin, bir Allah’ın kuluna
dişimi ışımadım
!’ Bunu, çeşme başındaki köylü kızı, Karacaoğlan’a söylüyor.

***

Hakîkaten bâzen koca
hikâyeler tek bir kelimenin içine sıkışıyor. Tıpkı Harput insanının, Birinci
Cihan Harbendeki büyük acıyı ‘Yemen Türküsü’ne sıkıştırdığı gibi…

Yirmili yaşlardaydım.
Ağın’da ‘Sato Dayı’ derdik biri
vardı, rahmet olsun. Nüktedan, konuşaklı, muhabbetli bir adamdı. Nasıl olduysa
köyüne yolum düştü. Hasta olduğunu da duymuştum, bâri ziyâret edip hâlini
hatırını sorayım istedim. Baktım kapısının önünde sırtını eski bir duvara
dayamış güneşleniyor. Selâm verdim, başını kaldırıp bakmadı bile. Ağzının
içinde geveleyip durdu. Perişanlamış. Sato Dayı gitmiş başka biri gelmiş.
Üzüldüm de:

Nasılsın?’ diye başladım, ‘Şikâyetin
ne, neren ağrıyor, niye böyle oldun, ilaçların geliyor mu, seni doktora
götüreyim mi
?’ Âhiret sorgusu böyle sürüp gitti. Güya konuşturabilirsem,
içine bir pencere açar, dumanını dağıtır, belki ferahlatırım diye düşünüyorum. 

O ise hiç
kıpırdamıyor. Neden sonra gözünün ucuyla yüzüme baktı. Kocaman bir ‘Suusss!’ işâreti yaptı ve incecik bir
sesle:

Bre oğlum dur! Ölem diyim ecel yoğ, kalham diyim mecel yoğ. Hepsi bu
kadar işte
…’

Başka ne desin?

***

Himalayalarda Yalkın
isimli kızını şehit verdikten sonra ne zorluklarla sınırımıza ulaştı. ‘Türkiye’nin ayağına diken batsa bizim
gözümüze batmış gibidir
,’ ifâdesini kuran Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf
Alptekin’e de hikâyesi sorulduğunda, sadece:

Hicran!’ diyebilmişti.

Yurdunun hikâyesiyle
kendi hikâyesini birlemişti çünkü. Ve tek bir kelime hayatını özetlemeye
yetiyordu.

***

Malcolm X’i bilirsiniz.
Amerika’da yaşamış insan hakları savunucusu. Sömürgecilerin ‘zenci’ diye aşağıladığı siyah derili
Müslümanlardan. 1965 yılında şehit edildiğinde kırk yaşındaydı.

Bir konferanstan
dönerken gazeteciler sormuşlardı:

Bize yaşadığın ve çok etkilendiğin bir hikâyeyi anlatır mısın?’

Dedi ki:

Çok gençtim. İçim içime sığmıyordu. Yüreğimde bir dağın yükseldiğini
fark ediyordum. Bir gün gözlerimin önünde bir siyah adamı bir çuval patatesle
değiştiler. Ondan sonra bütün hikâyeleri unuttum. Şimdi hayatımın içini tek bir
söz dolduruyor
: ‘İnsanlığın onurunu yüceltmek.’

Hani, Ömer
Seyfettin’de, Refik Halit Karay’da, Sait Faik Abasıyanık’ta çokça görürüz ya;
hikâyenin içine bir cümle kondurur, koca bir dünyayı önünüze açarlar.

Bâzen da iki cilt
kitap sağarsınız, tek bir söz elde edersiniz. O da yeter. Çünkü hikâye o sözde
saklıdır.

Bakü’de, rahmetli
Bahtiyar Vahapzade’nin çiftlik evine misâfir olmuştuk. Oğlu Azer Bey’in
annesinin adı Gülizar’mış. Kadın, ‘Bu
evden Gülizar eksik olmasın
’ diye hep duâ edermiş Azer Bey dedi| ki: “Şimdi beş nesil kızlardan, gelinlerden
birinin adı mutlaka Gülizar olur. Bizim evin hikâyesi ‘Gülizar’dan ibarettir
.”

 Bütün insanlığın dramını kazı kazı, geriye
küçük bir hikâyecik kalsın.

Demek her birimizin
uzun metraj bir temel hikâyesi var. Bir de gün be gün nice emeklerle ördüğümüz
ve içinde oynayıp oyalandığımız odacıklarımız…

Debdebeli ve
şatafatlı bir hayat süren Sezar’ın yeğeni Kral Augustus, ölürken son sözüyle
hem bize bir tiyatro deyimi bıraktı hem de ibretlik hayatını özetledi:

‘Oyun bitti!’

Shakespeare’in beş perdelik
bir dramla sanat dünyasına mal ettiği 3. Rişar’ın son sözleri de ilgi
çekicidir: ‘Bir at, bir at, bir ata bir
krallık veriyorum
,’ dese de ölümün elinden kaçamamıştı.

Allah Kur’an’da; Âl-i
İmrân, Enbiyâ ve Ankebût sûrelerinde insanın fâni olduğunu ve mutlaka ölümü
tadacağını bildiriyor. Hiç kaçarı yok, bir gün gelecek herkesin bu dünyadaki
hikâyesi sona erecek.

Cenaze namazı ‘er kişi’ niyetine kılınan Ayşe Şasa Ablamız,
‘Delilik Üzerine Notlar’ adlı kitabında, ‘Kıyamet
günü Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim
,’ diye
yazmıştı.

Hikâyesini bilmediğimiz
insanı bilemeyiz.

Ama şunu biliyoruz:
Habil ile Kabil’in ayrı ayrı birer hikâyesi var ve bütün insaniyet binlerce
yıldır bu iki hikâyenin izleğinde yol aldı. Kıyâmete kadar da bu yolculuk devam
gidecek. Fakat asıl olan şu ki; kurulan hayatların iç merkezlerinde sâlihler mi
geziniyor yoksa zâlimler mi? Kim Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye
götürebilecek?
(s:
69-71)

***

Kısa kısa…

v 
Mektuba yazdırılan feryat gibi bir cümle:

v 
Ah
oğul, gurbete sen çıktın, garip kalan ben oldum
(s: 77)

v  Akhisarspor-Antalyaspor
maçı var. Yağmur sicim gibi yağıyor. Seyirci fazla gelmemiş. Akhisarlılar
kapalı tribünde, misâfir takımın taraftarları ise açıkta yağmur altında
ıslanıyorlar. Akhisar Belediye Başkanı da kapalıda… Başkan öncülük yapıyor,
Antalyalıları kapalıya dâvet ediyorlar. Bağıra çağıra, gelin, ıslanmayın
deseler de polis güvenlik sebebiyle izin vermiyor. Bu sefer Başkan’la birlikte
bütün Akhisar seyircisi açık tribüne geçiyor ve hep birlikte ıslanıyorlar.
Maçın skoru mu? Hiç önemli değil. Çünkü o günden sonra kardeş takım olmuşlar.

Berâber
seyredilen maçlar, gösteriler, filmler; berâber gülen dudaklar, berâber atan
kalpler, aynı havada berâber soluklanmalar… İnsana nasıl da lâzım oluyor kış
ortasında bir sevinç baharı yaşamak…

Çünkü
insan insanın hızırıdır. Şifası, sılası, yurdudur. Şirazlı Sadi’yi 1200’lü yıllardan
alıp getirsek mi? Misâfir etsek gönlümüze. Ne içten söyler: ‘Bu dünya, bir kez olsun bir dosta selâm
vermek için bile yaşanmaya değer
…’

İlgi Çekici Gelişmeler

Değerli okurlarıma selam ve
saygılarımı sunar; geçmiş Regaip Kandillerini tebrik ederim.

Dışişleri Bakanlığı’mızın yabancı ve
ırkçı saldırılara karşı bir açıklama yaparak İslamifobi ve Türk düşmanlığı
dolayısıyla AB ve ABD’ye seyahat konusunda TC vatandaşlarını uyarmasını çok
isabetli buluyorum.

Aslında gelişme kavramı olumlu bir
farklılaşma ve değişme anlamını taşır. Maalesef okurlarımıza olumlu bazı
değişmelerden çok olumsuzları da aktarmak durumunda kalıyoruz. Endişemiz bazı
olumlu gözükenlerin de zamanla olumsuz bir dönüşüm kazanabileceği ihtimalidir.
Zamansız bir şekilde silahlar sussun diyebilenler, HDP’nin kapatılmasına karşı
çıkabilenler var. Kürt sorunu var diyerek eski yanlış ezberleri tekrarlayanlar
bulunmaktadır. İçerde olan Selahattin Demirtaş’a selam gönderenler görülüyor.
Anlaşılan Kemal Bey de herhalde Demirtaş’ı partisine kaydedecek.

Siyasette öncelik parti midir, yoksa
devletin varlığı ve sürekliliği midir? Devletin egemenliğinin, bağımsızlığının
doğrudan ve dolaylı ortadan kalktığı bir siyasi ortamda demokrasi nasıl
tanımlanabilir? Türk Milleti’nin sosyal bütünleşmesi, birlik ve beraberliği
zaafa uğrar, milli mutabakatları yara alırsa; bu temel üstünde nasıl bir
demokrasi inşa edilebilir? Nasıl sürdürülebilir? Siyasi partiler tabii ki
demokrasilerde önemli unsurlardır. İktidar veya muhalefette olsunlar önemli
görevler ve hizmetler yerine getirirler.

Sandıktan çıkan iktidarların
görevleri, dış destekli bir takım marjinal gurupları veya işbirlikçilerini
tatmin edecek politika uygulamak değil; büyük çoğunluğu ile Türk milletinin
talepleri, milli ve manevi çizgisi yönünde faaliyetler gösterebilmektir. Seçim
öncesi farklı bir görünüm verip seçim sonrası aldığı sözde müttefik dış desteğe
göre politika değiştirmek kabul edilemez. Türk Milleti’nden yetki alacak
olanlar milli kimliği anayasa ve yasalardan silemezler. “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”
özdeyişini kaldıramazlar. İsimlerin önünden TC’yi atamazlar. Madalyalardan
Atatürk resmini kaldıramazlar. Atatürk ismini stad ve havaalanlarından
dışlayamazlar. Çocuklarımızda mensubiyet duygusunu pekiştiren andımızı depoya
kaldıramazlar. Hukuk devletini parti devletine çeviremezler. Bunları yapmak
için rey almış değillerdir. Hiçbir siyasi iktidar hizmetinde bulunduğu milletin
ve devletin kuruluş amaç ve felsefesini değiştirip onu tanınmaz hale getirmeye
yetkili değildir. İsterse %100 rey almış olsunlar… Bu yönde kararlı gözüken
küçük parti ve şahıslara ses çıkarmamak da o çirkinliğe ve ayıba ortak
olmaktır. Genel seçimler yaklaştıkça bizde bazı siyasilerde birden HDP ve terör
sevici, dost olmayan ABD hayranlığı nükseder. Gözler müttefik ağabeye çevrilir.
ABD deplasmanına çıkanların bir kısmı sevinerek, bir kısmı da üzülerek
dönerler. Ağabey de bu manzarayı gülerek ve mutlulukla seyreder. Tecrübesiz,
ilkesiz, siyasete onun bunun paraşütü ile indirilmiş olanların hata üstüne hata
yapmaları kaçınılmazdır.

Unutmayalım
ki, milli irade sınırsız değildir. GENİŞ
ANLAMI
ile milli irade, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının
Türk Milleti ile beraber çöken Osmanlı’dan milli devlet ve üniter yapıya geçen,
Milli Mücadeleyi yapan ve O’nu Cumhuriyetle taçlandırma şeklindeki iradedir. DAR ANLAMDAKİ milli irade ise; bir
ülkenin, milletin iradesiyle belirli bir süre kimin tarafından hangi politika
ile yönetileceğinin tayin edilmesidir.

Siyasete soyunan bazı amatör görüntü
sahipleri birkaç defa Atina’yı neden ziyaret ederler bilemeyiz. Belki bazıları
gibi berberleri orada olabilir. Ekümenik dedikleri Patrik efendiyi ihmal
etmedikleri ziyaretlerini de anlamak zordur. Malum bazı ülkelerin
büyükelçilerinin hangi sıfatla kabul buyrulduğunu da anlayamayız. Hapisteki
teröristlere methiye ve HDP ile flört birbirini takip eder. Ardından da Umre
ziyareti gelir. Böylece program şimdilik sonlanır.

Anayasanın giriş maddelerini
okudukça, 66. Maddeye itiraz edenleri gördükçe, onlarla birlikte TC vatandaşı
olmaktan utanırız. Maalesef içerden dışardan desteklerle anti-Türk duruş moda
oldu. Liberali, muhafazakârı, aşırı sol artığı atışa devam ediyor. Rahmetli
Ebulfeyz Elçibey “Türk değilim diyene karşı sakın ısrar etmeyin” diyordu. O’na
göre, “Allah’ın bahşettiği şerefi istemeyen şerefsize biz zorla şeref verecek
değiliz ya” sözleri bugün için olduğu kadar yarınlarda da geçerli olabilir.
Böyle dost ve müttefiklerimiz ve kolay dolduruşa gelenlerimiz oldukça… 

Yine Bir Sıfırlama İddiası

Yürürlükte olan Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan 3. defa
Cumhurbaşkanı adayı olamaz. Çünkü Anayasa’nın 101’inci maddesinde “Bir
kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir”
şeklinde çok açık
bir hüküm var. Erdoğan da iki defa seçilerek Cumhurbaşkanı oldu ve ikinci
dönemi sona eriyor.

Bunun tek istisnası olarak TBMM tarafından bir erken
seçim kararı alınırsa
aday olabilirdi. Fakat Cumhur İttifakının erken seçim
kararı için gerekli 360 milletvekili olmadığından, 14 Mayıs’ta yapılacak erken
seçim Cumhurbaşkanı Kararı ile olacak.

Devlet Bahçeli bile, mevcut yasal şartları bildiği için, “Cumhurbaşkanının
en az üç dönem seçilebilmesi amacıyla gerekli yasal düzenlemenin yapılmasına
var gücümüzle çalışır, bunu da başarırız”
demişti. (08 Şubat 2022)

Ama anayasal mevzuat değişmedi. Buna rağmen Erdoğan 3. defa aday
olacağını açıkladı. Muhalefet Anayasayı hatırlatınca “2018’de kronometre
sıfırlandı”
diye cevap verdi.

Zaten bu konuda bir altyapı oluşturmak için (siz buna minareye
kılıf uydurmak da diyebilirsiniz) TBMM Başkanı Mustafa Şentop ve Adalet
Bakanı Bekir Bozdağ
“2018 seçiminde sistem yenilendi. Bu seçimde ikinci
defa Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan aslında yeni sisteme göre birinci defa
seçilmiş oldu. Bu dönem aday olursa ikinci defa seçilmiş olacağından Anayasaya
aykırı bir durum yok” tezini savunuyor.

****

AKP Genel Başkanı ve CB Erdoğan bir hukukçu olmadığından, usta bir
siyasetçi diliyle bu tezi “2018’de kronometre sıfırlandı” tabiri ile
anlattı.

Fakat bu iletişim yönteminin etkisi olumsuz olabilir. Çünkü “sıfırlama”
tabiri başka olaylara çağrışım yaptırıyor:

“Oğlum paraları sıfırladın mı?” videosu herkesin
hafızasında.

17/25 Aralık 2013 tarihi Milat kabul edilip, FETÖ örgütüyle “ne
istediler de vermedik?”
derecesindeki ilişkileri olan AKP’lilerin destek,
irtibat ve iltisak kayıtlarının “sıfırlandığını” da unutmak mümkün
değil.

Bir de buna benzer bir başka deyimi hatırlıyoruz: “Atı alan
Üsküdar’ı geçti.”
Parlamenter Sisteme son verip, tek adamın iradesini hâkim
kılan Cumhurbaşkanlığı Sistemine geçişi sağlayan 16 Nisan 2017 Referandumu
sonuçları daha kesinleşmeden söylenmişti.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde de az kalsın
“atı alan Üsküdar’ı geçecekti.”
Seçim sonuçları açıklanmadan, sabah
saatlerinde İstanbul’un bütün bilboardları Erdoğan ve Binali Yıldırımın
fotoğraflarıyla süslenerek zafer kutlaması yapılmıştı. Ama sandıklara iyi sahip
çıkıldığı ve emrivakiye izin verilmediği için seçimi Millet İttifakının adayı
Ekrem İmamoğlu kazandı.

Ak Parti Genel Başkanı şimdi de hukuka aykırı bir sürece
emrivaki ile “evet” dememizi bekliyor.

Üyelerini Erdoğan’ın seçtirdiği Yüksek Seçim Kurulu’nun
Erdoğan’ın 3. defa Cumhurbaşkanı adayı olması yönünde karar vereceğine dair bir
genel kanaat var.

Öyle de olsa Anayasaya aykırılığın vurgulanması ve bu oldu
bittiye itiraz etmek hukuk devleti olmanın bir gereğidir.

****************************

Hukukun Temel İlkeleri

Roma Hukukundan bu yana evrensel hukukun temel ilkeleri olarak
benimsenmiş bazı kurallar vardır.

“Açık hüküm yorumlanmaz.” Ya da “Anlam açıksa yorum
yapılmaz.”

“Kanunun lafzından uzaklaşılmamalıdır.”

Ülkemizin yüz akı hukukçularından Yargıtay Onursal Başkanı Prof.
Dr. Sami Selçuk’a göre
, bu yorum yasağı şeriata dayanan Mecelle de ifade
edilmektedir:
“Tasrih mukabelesinde delâlete itibar edilmez” (madde 13). “Sarahat
(açıklık) karşısında delâlete (aracılık ederek kanıtlamaya) itibar
yoktur.”
Çünkü fıkıhta, “sarahat, delâletten akvadır (güçlüdür,
üstündür).”

Mecelle’nin genel kurallarını anlatan çok özlü
hükümlerden biri de “Kadim kıdemi üzere terk olunur.” (Yeni bir etken
olmamışsa, yeni bir hüküm konulmamışsa) Eskiden var olanın aynen devam
ettiği varsayılır.

“Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir”
hükmü 31.5.2007 tarihli Anayasa Değişikliği ile getirildi.
2017
Anayasa referandumunda,
Anayasa’da önceden var olan bu kural değişmemiştir.
Herhangi bir geçiş düzenlemesi de getirilmemiştir. Halen aynen
önceden olduğu gibi geçerlidir.

Bu kadar açık olan bir hükmün tartışılması bile abestir.

Prof. Dr. Sami Selçuk bu yüzden “Demek, her
boyda ve her katmandaki insanlar, iki kez seçilememe gibi bir ‘temel ilke’yi
düzenleyen bu anayasal hükme kesinlikle uyacaklardır. Sizler, ABD’de
de bir başkanın iki kez seçileceğine ilişkin temel hükme uyulmadığını hiç
gördünüz mü?
Elbette görmediniz. Dahası kimsenin aklına bile gelmez böyle
bir durum” demektedir.

****************************

Sami Selçuk- Mustafa Şentop- Bekir Bozdağ

Erdoğan’ın 3. defa Cumhurbaşkanı adayı olamayacağını söyleyen Prof.
Dr. Sami Selçuk ve diğer saygın hukukçularımız,
iktidar sözcüsü hukukçulara
göre “gerçek hukukçu değiller.”

Sami Selçuk ise Anayasa Hukuku hocası olduğu söylenen TBMM
Başkanı Mustafa Şentop
’un Anayasa Hukuku uzmanı değil, Hukuk Tarihi
hocası
olduğunu hatırlatıyor. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ için ise “verdiği
sözlere pek bağlı kalmayan Adalet Bakanı da evlere şenlik ve de çok engin
hukuk düşünürü duruşuyla
aynı doğrultuda konuşuyor” ifadesini kullanıyor.

Şentop ve Bozdağ’ın siyasetçi kimlikleri hukukçu
kimliklerini örttüğü için hukuku eğip bükmesini yadırgamıyoruz. Ama Prof.
Dr. Sami Selçuk gibi ülkemizin en değerli hukukçularını gerçek hukukçu
saymamalarını yakışıksız buluyorum.

****

Prof. Dr. Sami Selçuk’un sözleriyle temenni edelim: “Umarım,
YSK’nın büyük hukukçuları bu konuda, ‘cumhurbaşkanları üçüncü kez aday
olamazlar’, kuralına bağlı kalır. Çünkü Anayasa’nın ancak iki kez seçilmeye
izin veren bu maddesi, şeref üzerine ant içilen ve bu konuda ‘ilke
düzeyinde olan kesin bir anayasal buyruktur.’ Hiç kimse, yorum görüntüsü
altında hukuk normuna işkence ederek hukukla oynamaya kalkışmasın. Çünkü
hukuk, eninde sonunda buna kalkışanı çarpar.”

Meseleye yine evrensel hukukun temel kuralları ile nokta koyalım:

“Hiçbir şey satın alınmış bir adaletten daha adaletsiz değildir.”

“Yasalar çıkaranları da bağlar.”

Milliyetçi İttifaka Çağrı!

Kazanamayacak Ama Çok İyi Bir Adayımız Var; Oy Vermez misiniz?

– Vermezsiniz,
vermezsiniz; sizi bilirim.

         ‘Sen parti kur, oy verelim’ diyenler
dahi ‘aha kurdum, adayımız da ciğerli biri’ desem yine vermezsiniz.

         Her zaman bir bahaneniz vardır. Bahane yoksa
bile banane’niz vardır, “amaan bana ne” der geçersiniz.

         Hem ciğerliler ve hakikî iyiler yurda
baş olursa kime söyleneceksiniz, kimin arkasından atıp tutup yüzüne karşı
yalakalık (tabasbus) yapabileceksiniz?!

Hem
kızma numarası yapıp hemi oy verecek (hele sövecek kadar kızıyorsa oy kesindir,
zira sin-kef ile nikâh mevzu olur).

         Korkmayın adayımız Kılıçdaroğlu değil
Hilmi Özden. Anatomi profesörü, yazar-şair, kültür araştırmacısı, gezgin bir aktivist,
sağlık ve eğitim gönüllüsü, aynı zamanda Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma
Merkezi kurucusu…

Özetle;
bir Hoca ve bir gönül insanı..

Anadolu’nun
irfan yüzü ve varlığını şakacıktan değil essahtan başkalarına (arzu eden Türk
Milleti de diyebilir) adayan biri, adayın biri.

         Zaten www.youtube.com/user/hilmiozden
sayfasını takip ettiğinizde anlayacaksınız ama idealistlerle tanışmak
tehlikelidir, unutmayın.

Bambağımsız
Cumhurbaşkanı aday adayı. Ahanda sitesi: www.hilmiozden.com

         Hem Cumhur hem de Millet kanadından oy
verilmemesi gerek. Aksi halde çarpık ve çökmeli, iş düşürmeli – ihale
pişirmeli, rantlayarak rahatlamak, menfaatlenmek ve keriz devlettin varlık
denizinden nasiplenmek nasıl söz konusu olacak.

         Kelime anlamı kadar ‘iyi’ adamdır Hilmi
Hoca. O yüzden de “Namusluymuş namussuz” muamelesi görecektir muhtemelen.
Yanılmak niyazıyla..

         Herkesin şeyinin keyfine göre adres
aradığı ve seçimini ona göre yaptığı bir langırt sandığında kimsenin kolay
kolay aklına gelmeyeceği biridir. Ki budur asıl kıymet.. Lâkin hep basit
çıkarına göre tercih yapar bizim Millet. Gene yanılmak niyazıyla..

         Yolun açık olsun Hilmi Özden; medenî
cesaretine şapka çıkarıyoruz.

Kıbrıs, Bizim İçin Neden Bu Kadar Çok Önemli?

     Ülkemizin seçim atmosferine girdiği bu
özel süreçte Kıbrıs adasının önemini gündeme taşımak nereden çıktı denirse
eğer?

    Böyle bir soruyu soranlara verecek cevaplarım
şunlar olacaktır:

    Çünkü Kıbrıs Türkiye’nin, Türk Milletinin
özellikle böylesine özel süreçlerde hatırlaması gereken en önemli konusudur da
ondan.

   Çünkü Kıbrıs, Türkiye’nin ön cephesidir.

    Çünkü Kıbrıs, Atalarımızdan yadigâr vatan
toprağıdır. Bu vatan toprağında on binlerce şühedayı barındıran pek çok
şehitliğimiz vardır.

    Çünkü
Kıbrıs, Peygamber efendimizin halası ve sütannesi Hala Sultanın türbesinin
bulunduğu yerdir.

   Çünkü Kıbrıs, bundan yaklaşık yarım asır
önce Cumhuriyet ordularımızın şanlı tarihimize önemli bir zafer hediye
ettikleri yerin adıdır.

    Çünkü
Kıbrıs, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin adıdır.

    Çünkü
Kıbrıs, Akdeniz’in maviliklerinde donanmamıza kucak açan tarihi bir liman,
burçlarında şanla şerefle dalgalanan ay yıldızlı bayraklarımıza serdarlık yapan
son kalemizdir.

   Çünkü Kıbrıs, Türk milletinin asla
vazgeçmediği, adına milli davamız dediği, üzerinde kurulan son Türk devleti;
KKTC’nin bulunduğu yerin adıdır.

   Özellikle seçim dönemlerinde, seçimde iktidar
olmayı hedefleyen partilerin, parti liderlerinin yaptıkları, yapacakları seçim
konuşmalarında ülkemizin dış sorunlarından bahsederken neredeyse bir asırdan
beri çözüm bekleyen Kıbrıs konusunda ne yapacaklarını açıklamaları da çok
önemlidir.

   Adanın anlaşma bilmez, anlaşmak adına ne
versen yetinmez, türlü oyunlarla adayı Yunanistan’a bağlamaktan vazgeçmeyen Rum
tarafına özellikle önemli seçimler öncesinde bundan sonra adada ne olacağı
mesajının da net bir şekilde vermek gerekir.

   Çünkü Kıbrıs, Rum tarafı için bir Enosis
(adanın Yunanistan’a bağlanması) meselesidir.

   Çünkü Kıbrıs, Rum – Yunan tarafı için adada
daima var olmasını istedikleri çözümsüzlüğün adıdır.

   Çünkü Kıbrıs, Rum – Yunan ikilisinin
uluslararası platformda dikkat çekebilmek, türlü yardımlardan istifade
edebilmek için ada çevresindeki doğal gaz yataklarını, adanın stratejik önemini
pazarladıkları yerin adıdır.

   Çünkü Kıbrıs, emperyalist ülkelerin Doğu
Akdeniz’de ve adanın çevresinde tespit edilen milyarlarca metreküp doğal gaz
yataklarını kendi menfaatlerine kullanabilmeleri için Kıbrıs konusunu hiç
olmaması gereken AB zeminine taşıyarak türlü sorunlar yaratılan, sonra da bu
sorunları çözmek adına adada olmak istedikleri yerin adıdır.

  Çünkü Kıbrıs, Hristiyan âleminin tarihin hiçbir
döneminde bu adada İslam’ın sesini duymak istemedikleri yerin adıdır.

  Yukarıda sıraladığım gerçeklere bakıldığında
Kıbrıs adasının ülkemiz için neden bu kadar çok önemli olduğu apaçık ortadadır.

  Şu gerçek bir kez daha anlaşılmıştır ki!

  Bundan böyle Kıbrıs’ta çözüm adına Rum
tarafıyla bir araya gelinmesi boşa harcanmış zaman olacaktır.

  Çünkü 1968 yılından beri yapılan çözüm
müzakerelerinin hiç birisinde anlaşma olmamış, yapılan her görüşmede yeni bir
taviz isteyen Rum-Yunan ikilisi; adanın tamamında söz sahibi olmadıkça hiçbir
anlaşma paketine evet demeyeceklerini net bir biçimde açıklamışlardır.

  O halde Kıbrıs’ta tarihi ve hukuki
kazanımları olan Türkiye’ye, özellikle de Türkiye’de yapılacak 14 Mayıs 2023
seçimleri sonrası iktidara gelecek yönetime düşen en önemli görev; Kıbrıs’ta
kurulu KKTC’nin dünya devletlerince tanınması yönünde atacağı önemli adımdır.

  2022
yılında Türk Devletleri teşkilatınca gözlemci ülke olarak tanınan KKTC’nin 2023
yılında en azından bir dost ülke tarafından resmen tanınması; dış
ilişkilerimizde Türkiye’nin önemli bir başarısı olarak tarih sayfalarımıza
altın harflerle yazılacaktır.

  2023 yılında hem adanın güneyinde Rum
kesiminde, hem de Yunanistan’da seçim yapılacaktır. Şundan hiç kimsenin şüphesi
olmasın ki, hem Rum kesiminde, hem de Yunanistan’da yapılacak seçim öncesi
mitinglerinde, hem de seçime katılacak parti liderlerinin seçim konuşmalarında
Kıbrıs en çok konuşulan konuların başında olacaktır.

  Daha şimdiden 5 Şubat 2023’te yapılacak Rum
kesimi seçimleri öncesinde, seçime katılacak olan Rum parti liderlerinin her
konuşmasında Türkiye’nin adayı işgal ettiği, bir an önce adadaki işgal
güçlerinin adayı terk etmesi vurgulanırken;

   Yunanistan’da da yapılacak seçimler
öncesinde hem iktidardaki, hem de iktidar olmayı hedefleyen parti liderlerinin
Türkiye’ye yönelik sert mesajları basın haberlerine yansırken;

   Türkiye’de yapılacak böylesine önemli bir
seçim öncesinde de Kıbrıs konusunda parti liderlerimizin yapacağı açıklamalarda
neler söyleyeceklerini duymak, Kıbrıs’ın bizim için neden önemli olduğunu bir
de onların ağzından dinlemek, hem milletimize ama özellikle de adada yaşayan
soydaşlarımıza çok iyi gelecektir.

Tek Çare İlhan Kesici

Aklın yolu bir. Ekonomi ve iktisadi alanlarımız başta olmak üzere;
Ülkemizin Cumhuriyet tarihinin en ağır, en sorunlu İç ve Dış problemleri
karşısında bulunduğunu aklıselim çakma değil; gerçek anlamda YERLİ ve MİLLİ
olan hangi TÜRK evladı RED edebilir ki?

Anılan bu sorunların İVEDİ çözüme kavuşturulması kapsamında iç ve dış
piyasalara güven ile istikrarı sağlayacak ve de bahse konu mevcut sorunları
çözecek uygun reçeteleri icraya sokacak şu an ülkemizde İlhan KESİCİ ismi çok
açık ara öne çıkmıştır.

(Elbette ki Kemal KILIÇDAROĞLU ile Meral AKŞENER İlhan Bey’ i rahat
bırakırlarsa başında BOZA pişirmezlerse)

Sayın KESİCİ Cumhurbaşkanı adayı olarak sahaya sürülebilir ise Seçimi
en az % 20 fark ile ilk turda kesin kazanacağı için Sayın R.T. Erdoğan’ ın aday
olmayacağını çok kuvvetle ön görenlerdenim.

Sayın Erdoğan; karşısına aday olarak öncelikle Ekrem İMAMOĞLU’ nu,
Kemal KILIÇDAROĞLU’ nu, Abdullah GÜL’ ü, Meral AKŞENER’ i, Hikmet ÇETİN’ i,
Haşim KILIÇ’ ı v.b. adayların çıkması için çeşitli plan ve siyasi projeleri
uygulamaya sokmuştur.

(söz konusu bu perde arkası çok kurnazca hazırlanarak uygulamaya
sokulan anılan planları kapsamlı olarak birçok analiz çalışmalarımda
açıklayarak Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin bilgisine sunmuştum)

Bu çerçevede; her kim hangi mevki ve makamda olursa olsun aklını başına
almak zorundadır. Her şey Yüce TÜRK Milletinin BEKASI kapsamında
değerlendirilmelidir.

İktidarı ile muhalefeti ile siyasi saha mücadelelerinde çok dikkatli
olmalıdırlar.

Ülke hızla MORATORYUM’ a koşmaktadır. İşte bu çıkmaz durumdan acil
olarak kurtulmamız için İç ve Dış piyasalara GÜVEN ile İSTİKRARI sağlamamız
gerekmektedir. Hatta…. Zorunluluktur.

Daha öncede defalarca ifade ettiğim gibi; hiç bir siyasi partiye mensup
değilim. Tüm amacım Asil, Aziz ve Yüce TÜRK Milletinin milli menfaat ve
çıkarları çerçevesinde; İlim, bilim, akıl ve mantık süzgeçlerimi objektif
kullanıp; dünya ve de ülke insanımız gerçeklerini öncelik kabul ederek ülkeme
hizmetten başka hiç bir çıkar ve menfaat peşinde olmadığımı kesin olarak
bilmelisiniz.

Sonuç olarak; ülkemizi bu çıkmaz ve karanlık sokaktan çok İVEDİ
kurtaracak kişinin ise 2.5 Yıldan beri İlhan KESİCİ olduğunu açık olarak kamuoyuna,
kamu vicdanına dekare eden biriyim.

Sayın Can ATAKLI ile ülkemizde ve dünyadaki birçok sorunlara karşı
farklı fikri görüşlerim ile çözüm reçetelerim olsa da Cumhurbaşkanlığı için
İlhan KESİCİ ismini açıklamasını çok doğru ve yerinde bir ön görüsü olarak
kabul ediyor ve AKLIN YOLU BİİİİİİR diyorum.

Yaşadığımız şu zaman süreçlerinde ülkemizde R.T Erdoğan karşısında
Cumhurbaşkanlığı seçimini açık ara farkla kazanacak 1-) İlhan KESİCİ 2- İse
Mansur YAVAŞ’ tır.

Mansur YAVAŞ’ ın bulunduğu konumu ve Beld. Meclisindeki azınlığı
nedeniyle aday olabilmesi asla mümkün değildir.

Çare…İlhan KESİCİ’ dir.

İlhan KESİCİ Cumhurbaşkanı olduğunda; 10 gün içerisinde tüm her saha ve
alandaki piyasalarda en az % 50 ucuzlama olacaktır.

Döviz ve Altın hızla düşecek, T.L. İVEDİ değer kazanacak, İç’ te
istikrar ve güven sağlanacak, Dış’ ta ise Ülkemizin saygınlığı v.b. artacaktır.

Daha ne olsun ki?

Ülkemizde mevcut her saha ve alandaki kronikleşmiş gayri hukuki, gayri
ahlaki bir çok gerçek demokrasi dışı eylem, söz ve söylemlerin karşısındaki
uygun çözüm reçetesi İlhan KESİCİ’ dir

Yeter Söz Milletin!

                7 Ocak
1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Mehmet Fuat Köprülü
tarafından kurulan Demokrat Partinin 1950 Genel seçimlerinde kullandığı “Yeter Söz Milletin!” seçim sloganı
Mimar Selçuk Milar tarafından ilk
defa kullanılmış ve bu söz Milar’ın kendisine
aittir. O günleri yaşayanların anlattıklarına göre, afişlerdeki bu sözün Demokrat
Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerini kazanmasında büyük rolü olduğu
söylenmektedir.

 

                27
Yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı döneminde henüz Osmanlının enkazı
temizlenmeden ve kanayan yaralar sarılmadan, her ne kadar Türkiye Cumhuriyeti
olarak biz girmemiş olsak bile sınırlarımızın hemen batısında bir de 2. Dünya
Savaşı patlak vermiş, hükümet olası savaş riskini düşünerek bazı tedbirler alma
yoluna gitmiştir. Bunların en başında ekmeğin karne ile dağıtılması ve
buğdayların silolarda çürütülüp halka dağıtılmaması, vergi memurlarının köylüye
zor kullanması gibi sebepler milletin hafızasında her zaman tazeliğini korumuş,
sanki yakın tarihte olmuş bir olay gibi halâ konuşulmaktadır.

 

                Özellikle
başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bazı AKP milletvekillerinin
sık sık CHP’nin tek parti dönemine atıfta bulunmaları, eleştiriler dile
getirmeleri işte yukarıdaki millet hafızasında derin yaralar açan sebeplerdir.

 

                O
yıllarda Demokrat Partinin haklı veya haksız “Yeter Söz Milletin!” sözünü söyleme hakkı vardı. 27 Yıllık tek
parti döneminden sonra yeni bir parti kurulmuş, yoksulluk ve fakirlikle
mücadele eden halka aydınlık günlere çıkma vaatlerinin verilmesi doğruydu ve
gerekiyordu. Bu çarpıcı mesaj millete verildi ve başarılı da olundu.

 

                Hâlbuki
bugün karşımızda: “Yeter Söz Milletin!”
ifadesini kullanan kesintisiz 20 Yıllık iktidar sahibi, AKP Genel başkanı,
partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var.

 

                Bunca sayısız
hatalarına, bunca kandırılmışlığına, enflasyonun %180’lere dayanmış lığına,
devlete ait ne kadar mal varlığı varsa hepsinin satılmasına, 600 Milyar dolar
dış borca rağmen gene de: “Yeter Söz
Milletin
!” denilebiliyorsa bu tek kelimeyle milletin aklıyla alay etmektir.

 

                Cumhuriyet
kurulduğundan buyana ilk defa toprak kaybı yaşadığımız Suriye’de Süleyman Şah
türbesinin arazisinin terkedilmesine, Ege denizinde 19 ada ve bir kayalığın
Yunanistan tarafından işgaline sessiz kalınmasına rağmen gene de İktidar
sahiplerince “Yeter Söz Milletin!”
deniliyorsa bu pişkinliğe şapka çıkarılır doğrusu.

 

                Türkiye
toprakları, doğusundan ve güneyinden gelen 10 milyon sessiz istilâcının
işgaline uğramışsa ve buna rağmen 20 yıldır iktidarda olanlar: “Yeter Söz Milletin! Deme hakkını
kendilerinde görüyorlarsa bunu anlamak gerçekten zor.

 

                Normal olarak
bireysel düşünen vatandaşlar için “Yeter
Söz Milletin
!” sözünün hiçbir gerekçeli tarafı yoktur ve yok hükmünde
sayılır.

 

                Ancak:

·        
“Tayyip
ağabey Türkiye’nin başında. Dünyanın lideri. Kendi kendimize ihanet etmek gibi
bazı şeylere sapıyoruz. Şimdi kalkıp da böyle ucuz sebeplerle Tayyip ağabeye
ihanet etmek, Türkiye’ye ihanet etmektir…

Tayyip ağabeye
ihaneti bırak, sırtımızda taşımamız lazım. Yani ayakkabısını elimizle yalamamız
lazım…” diyenler,

·        
“Erdoğan’ın
G…. Kılıyım” diyenler,

·        
“Karşımızda
Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider var, onunda önünü kesmek
istiyorlar.” Diyenler,

 

        Bırakın
birey olmayı, ümmet dahi olamayan köle ruhlu, sürü mantıklı yaratıklar
kabullenir ancak bu sözü.

        Sağlıklı kalın.

6-7 Eylül’ü Biliyorsunuz, Ya 29 Ocak’ı?

Yeter Söz “Millet”İn!

0

Cumhuriyet Halk Partisi 1923’ten 1950’ye kadar 27 yıl
iktidarda kaldı. 1946 yılında çok partili hayata geçildi. Fakat CHP iktidarda
kalmaya devam etti.

Atatürk’ün vefat ettiği 1938 yılından sonra milleti rahatsız
ve huzursuz eden gelişmeler oldu. 1939-1944 yılları arasında çıkan İkinci Dünya
Savaşı sırasında Türkiye, zor da olsa savaş dışında kalmayı başardı. Fakat
ülke, ekonomik anlamda büyük sıkıntılar çekti. Savaş dönemine ait uygulamalar
halkı zor duruma soktu, genç nüfusun askere alınmasıyla da üretim durma
seviyesine geriledi. Büyük şehirlerde yaşayan halk, temel gıda ihtiyaçlarını
gideremez hale geldi. Savaşı görmeyen halk, açlığı ve yokluğu en şiddetli
şekilde yaşadı. Milli Korunma Kanunu çerçevesinde 1942-1946 yılları arasındaki
ekmek karnesi uygulaması, vatandaşı çok az miktarda ekmekle yaşamaya mahkûm
etti.  Karaborsacılık en üst seviyelerde
kendini gösterdi. Halk, çektiği yoklukların temel nedeni olarak iktidarda
bulunan Cumhuriyet Halk Partisi’ni gördü. Ayrıca bu dönemde bazı devlet
memurları, devrim kanunlarını yanlış yorumlayarak, özellikle dindar
vatandaşlara karşı sert davrandılar. 
Ayrıca vergi tahsildarları, jandarmaları da kullanarak kırsal kesimde
yaşayan vatandaşlardan zorla vergi toplamaları, ellerinde neleri varsa almaları
halkı hayatından bezdirdi.

Bütün bu olumsuzluklar, halkın CHP’den kopmasına sebep oldu.
Bu durumu iyi değerlendiren Demokrat Parti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinde halkın
karşısına “Yeter,  söz
milletin!” sloganıyla çıktı ve 27 yıllık CHP iktidarına son verdi.

Bugün de 21 yıldır iktidarda olan AKP, 70 önceki CHP
uygulamalarını pişirip pişirip gündeme getirerek CHP’yi düşmanlaştırıyor.
DP’nin zaferiyle sonuçlanan 14 Mayıs 1950 seçimlerinin sloganıyla muhalefetin,
hem 6 partinin birlikteliğinden oluşan Millet İttifakı’nın karşısına çıkıyor:
“Yeter,  söz milletin!”. Millet
İttifakı,  önümüzdeki seçimler için bir
tarih ve slogan düşünseydi; 14 Mayıs tarihini ve “Yeter, söz
milletin!” sloganını  seçerdi.
Çünkü;

1. Bu sloganın sahibi ve 14 Mayıs seçimlerinin galibi
Demokrat Parti’dir ve bu parti şu anda Millet İttifakı’ndadır.

2. 14 Mayıs 1950 seçimlerinin galibi muhalefettir. Bugünün
muhalefeti ise Millet İttifakı’dır.

3. Siyasette “Yeter” hitabı uzun süre iktidarda
kalan partiye karşı kullanılır. Muhalefetteki partiye “Yeter” diye
hitap edilmez.

Cumhurbaşkanı ekonomist olduğu gibi aynı zamanda futbolcudur
ve iyi gol attığını söyler. Ama bu defa muhalefete güzel bir gol pası
vermiştir. Bu iletişim hatası sonucu, kendi kalesine gol atmıştır. Önce 6’lı
Masanın Millet İttifakına dönüşmesini, konsolide olmasını sağlamıştır. Sonra da
MİLLET İTTİFAKI’nın sloganını ilan etmiştir.

YETER, SÖZ “MİLLET”İN!