18.9 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 11, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 261

RAMAZANIN GÜZELLİKLERİ

Geçen yıl hüzünle uğurladığımız Ramazanı Şerife kavuşmanın mutluluğu ve huzuru içindeyiz.

Bu nadide imkânı çok iyi değerlendirmek, dağarcığımıza bol ecir, hayatımıza da yeni güzellikler,

katmanın zamanıdır. Güzel hasletlere kavuşmak büyük bir saadet, değerlendiremeden veda etmek de

üzücüdür. Zaman çabuk geçecek, bir gün yine Ramazana veda günü gelecektir.

İyilik yaptığı halde, Ramazandan sonra “keşke daha fazlasını yapsaydım” diyen biri, bu ayı

değerlendiremediği için daha çok pişmanlık duyacaktır. Zaman, bilinçli ve güzellikler üreten kimseler

için çok kıymetlidir. Bu kıymetin çok çabuk geçtiği de bir gerçektir. O yüzden ele geçen hazinenin

hakkını verme zamanıdır.

Orucun bize ve insanlığa bu anlamda olumlu, fevkalade katkıları bulunmaktadır. Oruçla,

tamahkârlığımız, açgözlülüğümüz kırılır, nefsimiz uysallaşır, isyankârlıklar yatışır. Kıskançlıklarımız

törpülenir, ötelemeden, sınırsız ve koşulsuz sevmeyi başarırız. Dil, gıybet, kötü ve çirkin konuşmak,

yalan söylemek, dedikodu gibi afetlerden kurtulur.

Sinir sistemimizin vücuttaki yeri çok mühimdir. Siniri bozuk kimse, huzursuz olur,

sabredemez. Toplumdaki kavgaların, cinayetlerin çoğu sinirli olmaktan, sabredememekten ileri

gelmektedir. Sinirlerine hâkim olan kimse huzurlu olur. Orucun bu anlamda sinirlerimizi yatıştırıcı,

sabır ve hoşgörüyü telkin eden, huzura davet eden bir katkısı da vardır.

Her şeyin bir zekâtı vardır. Vücudun zekâtı da açlıktır. Oruç tutarak aç kalanın arzuları kırıldığı

için sabretmesi kolay olur. Aç duranın basireti açılır. Anlayış kabiliyeti artar. Hadis-i şeriflerde, “Aç

duranın idraki artar, zekâsı açılır.” “Tefekkür, ibadetin yarısı, az yemekse tamamıdır.” buyuruldu.

“Oruç tutun ki sağlığa kavuşun” hadis-i şerifi gösteriyor ki, vücut oruç, açlık ve az yemekle

hastalıklardan kurtulup sağlığa kavuşur.

Çok yiyen çok uyur, çok uyuyanın da ömrü boşa geçmiş olur, dimağı yorgun düşer. Ömrü uyku

ile geçtiği için dünya ve ahiret kazancını da elden kaçırır. Açlık, kalpte incelik husule getirir.

Merhametli düşünür, naif hareket eder. Şefkatli ve duygulu bir mizaca sahip olur. Bu hal de insanı;

kibar, hoşgörülü ve duyarlı yapar. Tok, açın hâlini bilmez. Hadis-i şerifte, “Çok yiyip içmekle kalbinizi

öldürmeyin!” buyuruldu.

Ramazan ayında, hayırların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır. Sadece yeme, içmeyi terk

etmek yetmez. Yalandan, gıybetten, kalp kırmaktan, dedikodudan, komşuyu rencide etmekten,

kötülük yapmaktan vb. uzak durulmalıdır. Samimi, halis gönülle, huşu ile tutulan oruç o kişiyi bütün

kötülüklerden korur.

“Bu ayın günleri gibi, geceleri de çok kıymetlidir Kur’an-ı kerim, Ramazan ayında inmiştir.

Ramazan-ı şerif ayının Kur’an-ı kerim ile bağlılığı olduğu için, bu ay; bütün güzellikleri kendinde

toplamıştır. İbadetleri, alışkanlık olarak, herkes yaptığı için değil, Allah-ü Teâlâ’nın emri, rızası ve

sevgisi olduğu için ve şartlarını gözeterek arzu ile severek yapmalıdır.

İfrat vermeyi nimet ve fırsat bilmelidir! Çünkü çok ecri vardır. Özellikle fakirlere, düşkünlere

dost ve arkadaşlara ikramda bulunmak, sadaka vermekten daha üstündür.

Peygamber efendimiz, “Bir kimse, bu ayda bir oruçluya iftar verirse günahları af olur. O

oruçlunun sevabı kadar ona sevap verilir” buyurdu. Ashaptan bazıları, bir oruçluya iftar verecek

kadar zengin olmadıklarını söylediler. Onlara cevaben, “Bir hurmayla iftar verene de, yalnız suyla

oruç açtırana da, biraz süt ikram edene de bu sevap verilir” buyurdu.

Bu ayda bütün bencil ve kötü duygulardan arınmalı, gösterişe, riyaya kapılmadan, iyilik

yapmada kendisi ile yarış içinde olmalıdır. İftara çağırırken de, giderken de yalnız Allah rızasını

düşünmelidir! Allah-ü Teâlâ, yemek yediren cömertle meleklerine övünür.

Fakirlerin davetine gitmeyip de, zenginlerinkine gitmek kibirdendir. Kendinden aşağı olanları

ziyaret etmek de tevazu alametidir. Kimseyi küçük ve hakir görmemeli, mütevazı, alçakgönüllü,

hoşgörülü, güler yüzlü ve iyiliksever olmaya çalışmalıdır. Oruçla, bütün bedeni ve ruhi güzellikleri bir

araya toplamalıdır. Ruhumuzun, benliğimizin, tüm duygu ve düşüncelerimizin huzura kavuşabildiği,

yaşamanın anlamını yüreğimize sindirdiğimiz ahlak tarzı budur.

“Allah-ü Teâlâ’nın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile

gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.” Zorluklar içinde yapılan ibadetin sevabı daha

çoktur. Maniler karşısında, ibadeti yapmak güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini ve

kıymetini yükseltir.

Ey insan!.. Bu dünya bir han ve rüyadan ibarettir. Bir gün bu rüya bitecek, gerçekler

acıtacaktır. Çabuk uyanmak ve dönüşü olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Birçok

sevdiklerimiz bu Ramazanda aramızda yoklar. Seneye de başkaları, “belki de bizler” olmayacağız. Bu

günleri bir fırsat, bir ganimet olarak değerlendirme zamanıdır. Öyle yaşayalım ki arkamızdan

ağlayanımız ve götüreceğimiz ecrimiz çok olsun.

Rabbim, insan olmamıza değer katan güzellikleri ve iyilikleri yaşamayı cümlemize nasip

eylesin. Âmin…

Sevgiyle kalın…

Seyfettin Karamızrak

DAR SOKAK MI, ÇIKMAZ SOKAK MI?

Şu anda seçim öncesi yapılan devlet harcamaları ve siyasi partilerin vaatleri bir yana, acı gerçek bir

yana. Türkiye’yi ve biz vatandaşları seçimden sonra inanılmaz sıkıntılar bekliyor.

Ekonominin bütün parametreleri o kadar kötü ki…

Bir yandan ödenmesi gereken iç ve dış borçlar, sürekli büyüyen cari açığın kapatılması gibi dev

sorunlar var.

Diğer taraftan Deprem yaralarının sarılması, deprem bölgesinde 700 bin civarında konut ile

yeniden yapılacak şehirlerin altyapısına harcanacak paranın bulunması. Kentsel dönüşüm

kapsamında sadece Marmara Bölgesinde 1 milyon civarında yapılması gereken konutların finans yükü.

Bunun yanında Kur Korumalı Mevduatın sahiplerine, Yap İşlet Devret yoluyla yani Kamu Özel İşbirliği

ile (KÖİ) yapılan yatırımların müteahhitlerine ödenecek milyarlarca dolar.

Rusya’nın ertelediği ve 24 Milyar dolar civarında olduğu tahmin edilen doğalgaz faturaları. BAE, Suudi

Arabistan, Katar gibi ülkelerden swap yoluyla alınan meblağların ödenmesi gibi ağır yükler var.

EYT’lilerin yasal haklarına kavuşma mücadelesinin başarılı olmasıyla seçim öncesi EYT’lilerin emekli

olmasının da bütçeye ağır bir yükü olacak. Daha önce AKP/ Erdoğan yönetimi bu yasayı “ülkeyi batırır”

gerekçesiyle çıkarmamıştı. Ayrıca zorunlu olarak yapılan asgari ücret ve asgari emekli maaşlarının

artırılması (hala açlık sınırının altında kalsa da) bütçeye yük oluşturacak.

Yüksek enflasyon altında ezilen orta ve alt gelir gruplarına destekler yapılması gerekiyor.

Seçim öncesi devlet kurumlarına yaklaşık 250 bin kişi daha alınarak devlet kadroların şişirilmesi

çare değil. Bütçenin büyük kısmı maaşlara giden bir devlet yatırım yapamaz, batar.

Yeni iş alanları açılması lazım. Bu yatırımlar için de kaynak bulmak gerekecek.

Seçim sonrası dolar kurunu baskılamak için Merkez Bankasında döviz kalmadı, kurların bu

seviyelerde tutulması mümkün olmayacak. Enflasyon maaşlara yapılan bütün zamları kısa sürede

yutuyor. Enflasyonu hızla düşürecek tedbirler alındığında ekonomik durgunluk riski var.

Tasarruf etmemiz ve daha çok üretmemiz lazım. Ama geniş halk kesimleri bırakın tasarruf etmeyi, en

temel ihtiyaç maddelerine ulaşmakta zorluk çekiyor.

Sonuçta tablo çok ağır ama bu durumdan muhakkak çıkılacak.

Türkiye bunu yapabilir. Ama nasıl ve hangi kadrolarla?

*****************************

İKİ İTTİFAKIN FARKI

Seçimi Millet İttifakı kazanırsa sıkıntılı bir süreçten sonra genişliğe ve feraha çıkma şansı var.

Millet ittifakının yıldızlar kadrosu diyebileceğimiz çok değerli ekonomist kadroları var. İlke olarak tek

kişinin iradesine bağlı değiller. Ortak akılla, bilimin ışığında çözüm üretmeye çalışıyorlar. Hazırladıkları

“Mutabakat Metni” bu anlayışı ortaya koyan bir çalışmanın ürünü.

Yine de “Millet İttifakı iktidar olduğunda her şey birden düzelecek” demek mümkün değil. Zaten mucize

çözüm yoktur.

Bu kadroların ekonomimizi ameliyata almasından sonra hızla bir iyileşme sürecine girilecektir.

Ama ameliyat safhasının sancılarına, bir süre hastanede yatmaya razı olacağız.

Seçim sürecinde vaatlerin uçuştuğu bir ortamda bunları anlatmak kolay değil. Ama gerçek bu.

Ekonomimiz hasta ve acilen ameliyata alınması gerekiyor.

Çare ameliyattan kaçmak değil. En iyi hastanede, en iyi doktor ve sağlık ekibine ameliyat olmaya

çalışmak lazım.

****

Eğer AKP liderliğindeki Cumhur İttifakı kazanır ve aynı “heterodoks” politikalara, Nebati ve Kavcıoğlu

gibi kadrolarla devam ederse bu şans da olmayacak. Çünkü bu yol bir çıkmaz sokak!

AKP’nin yönetim zihniyeti, bir gün “Nass var, size bize ne oluyor?” demekte, ertesi gün ortodoks

politikanın sembollerinden Mehmet Şimşek’i davet ederek “heterodoks” politikalardan dönme

sinyali vermekte. Ve daha ertesi günü “mevcut politikalara devam” işareti veren tutarsız, akıl ve

bilimden uzak, ideolojik saplantılar etkisinde bir zihniyet bu.

Ayrıca AKP, MHP, BBP, VP’den oluşan Cumhur İttifakı da, YRP ve Hüda Par’ın da dahil olmasıyla, 6

parçalı bir hale geldi.

“6 benzemez” bir araya geldiğinde hangi konularda mutabakata vardıklarını öğrenmemiz gerekirdi.

Oysaki, AKP ile YRP arasında düzenlenen bir sayfalık muğlak ifadelerin yer aldığı metin dışında, bu

ittifakın yazılı politikalarının olmadığı ortada.

Yani Cumhur İttifakı yeniden kazanırsa, Reis’in günü birlik değişen ruh haline göre yönetimin devam

edeceği anlaşılıyor. Oysaki bu anlayışın 90 milyonluk koca bir Türkiye’yi getirdiği yer uçurumun

kenarı.

Akıl ve bilimden uzak, demokrasinin temel ilkelerinden sapmış, hukuk devleti olmaktan uzaklaşmış

bir devletin zaten ekonomide başarılı olması mümkün değil.

Bu seçimde -kişilere değil- zihniyete, devleti yönetme ilkelerine, kurumları ve kuralları yaşatma

iradesine odaklanırsak bu dar sokaktan çıkabiliriz.

“Bize kral değil, kural lazım.”

Ruhittin Sönmez

30 Mart 2023

Demokrasimiz, Siyasi Partiler ve 2023 Seçimleri

“Siyasetle
ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç; cahiller tarafından
yönetilmeye mahkûm olmaktır.”  Platon

 

Demokrasi; halkın iradesinin, taleplerinin yönetimde etkili olma
iddiası ve fikri üzerinden oluşturulan bir yönetim şeklidir. Bunu da siyasi
partiler aracılığı ile  yaparlar.Burada
seçileceklerin vatandaşlarca oluşturulan siyasi parti teşkilatları tarafından
ortaya çıkarılması önemlidir.Teşkilatların etkili oldukları listeler ile halkın
önüne çıkılmalı ve vatandaşların oylarına talip olunmalıdır. Seçimlerde hizmet
sorumluluğunu omuzlayacak olan adayların ortaya çıkışı , siyasi partilerimizin
aday adaylarının oluş şeklini değerlendirdiğimizde bu sistemi iyi
çalıştıramadığımızı görmekteyiz. Siyasi parti teşkilatlarının bu konuda
yeterince etkili olamamaları sistemin aşağıdan yukarıya “üye, teşkilat
yöneticisi, seçilmiş idareci, başkan” yerine yukarıdan aşağıya
yapılanmasındandır. Bu durumda yukarıdakiler teşkilat mensuplarını hizmette
takım arkadaşı olarak görmek yerine kendi karar ve kanaatlerini teşkilatlar
üzerinden halka ulaştıran bir görevli gibi görmektedirler. Böyle olunca da
teşkilatın öncelikleri ve tercihleri yerine üst yönetimlerle ilişkisi olan veya
oralarla bir şekilde irtibat kurabilenler halkın seçtiği isimler, kişiler
olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şekli ile demokrasinin en önemli unsuru olan
sandık, halkın tercihlerinden ziyade sistemi kontrol eden çok küçük bir elit
grubun onay yeri haline dönüşmektedir.

Demokrasimizdeki bu işleyiş siyasi partilere olan güveni
azaltmaktadır. “Etkisiz teşkilat” yorumuna sebep olmaktadır. Yapılan veya
yapıldığı söylenen teşkilat – sivil toplum – kamuoyu yoklamaları gibi
değerlendirmeler ise siyasi kurumlara güvensizliği giderememektedir. 1950,
1965, 1982, 2002 yıllarındaki seçimlerde oluşan meclislerin çıkardığı
hükümetlerin çok daha başarılı hizmetler vermesinde kuruluş dönemlerinde parti
teşkilatlarının güçlü olması ve halkın sesine daha çok kulak veren bir TBMM’nin
oluşmasında görmeliyiz. Siyasi partilere güvensizliği oluşturan noktaların
düzeltilmesi gerekir. Parti teşkilatlarında görev almanın, partilere katılımcı
– etkili üye olmanın önemli olduğu bilincinin geliştirilmesi gerekir. Ancak bu
şekilde partilerimizin üye ve teşkilat yapısı güçlenecektir. Bu güçlü yapılar
sayesinde de yetkilendirmekte, seçtirmekte teşkilatlar daha etkili
olabilecektir. Aynı husus sivil toplum kuruluşlarımız (meslek odaları,
dernekler, vakıflar) için de geçerlidir.

Kuruluşunda içinde bulunduğum, hizmetlerinde parti mutfağından katkı
verdiğim Ak Parti, 2002 genel seçimlerinde, 2004 yerel seçimlerinde bunu
yaşamış ve çok iyi sonuçlar almıştır. 2007 ve 2009 seçimlerinde de bu durumun
çok belirgin ve etkin olduğuna inanıyorum. Ak Parti üst yönetimi, kuruluşundaki
hedeflerinden olan siyasi partiler yasasını gerçekleştirerek, partilerin
finansmanı, siyasi etik kurumu gibi çalışmaları sonuçlandırabilse ve çok üye
yerine katılımcı üye konusunu gerçekleştirebilseydi, çok partili demokratik
hayatımıza çok daha fazla katkı yapmış olurdu. Siyasi partilerimizin
parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi tartışmasından ziyade;
demokrasimizi daha iyi çalışır hale sokacak düzenlemeleri yapmaları gerekir.
Demokrasimiz bunu başardığı zaman Türk halkının huzur, güven ve refahı çok daha
ileriye taşınacaktır.

Siyasetin halkın huzur, güven ve refahını daha iyi hale getirmek
iddiası ile yapılması gerekmektedir.Seçimlerin siyasi partilerin bu konudaki
iddialarının tartışıldığı bir şekle dönüşmesi gerekmektedir. Dini ve milli
konuların, etnik kimliklerin günlük siyasi tartışmalarda kullanılmaması siyasi
çalışmlara kalite katacaktır. Yeni bir seçim süreci öncesi siyasi partiler
üzürinden hizmet etmek üzere aday adayı olanları tebrik etmek gerekir.Siyaset
çok fedakarlık gerektiren bir alan olup buralarda eğitimli , işi ve mesleğinde
başarılı olmuş , toplum tarafından sevilen insanların olması halkın daha iyi ve
güzel hizmetler almasını sağlayacak , yönetimin daha iyi işleyişinde etkili
olacaktır.

Seçimlerimizin demokrasimizi daha çok geliştirecek ,  ülkemizin birlik ve dirliğini arttıracak
sonuçlar vermesi dileğiyle.

AKP ve YRP Benzer Zihniyette

Yeniden Refah Partisi (YRP) Millî
Görüş hareketinin lideri merhum Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan’ın
kurucu Genel Başkanı olduğu parti.

YRP’nin Cumhur İttifakı’na katılma süreci içinde tartışılan konular partinin yönetimi ve
görüşlerini öğrenmemiz açısından faydalı oldu.

Bu süreçte YRP’nin iletişim yüzü
Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Doğan Aydal idi. Aydal gerek
yumuşak üslubu ve gerekse daha çok teknik ve fazla iddialı projelerden
bahsetmeyi seven biri olarak beğenildi.

Prof. Aydal AKP ile yürütülen müzakere
sürecinin arka planına dair
bilgiler de verdi. Meğer Necmettin
Erbakan’ın kızı Elif Erbakan
ve damadı (Elif Erbakan’ın eşi) de
YRP’nin Merkez Karar Yönetim Kurulu (MKYK) üyesi imiş.

Süreç YRP’nin MKYK’sında son derece “demokratik
bir şekilde tartışılmış. Mesela Elif Erbakan Altınöz Yeniden Refah
Partisi’nin Cumhur İttifakına dahil olmasına karşı çıkmış.
Eşi Mehmet
Altınöz ise tam tersi görüşle YRP’nin Cumhur İttifakına katılması gerektiğini
savunmuş.

Fakat bu bilgileri veren Doğan Aydal -nedense-
şöyle bir cümle kurma ihtiyacında hissetti: “Burası bir aile şirketi değil.”

Bundan sonraki şu cümlesi benim için çok
dikkat çekiciydi:

“Genel Başkanımız MKYK’da ifade edilen
görüşleri dinledi, bir çetele tuttu. Siyasi riski alacak kişi Genel Başkanımız
Fatih Erbakan’dır, kararını kendisi verdi. Nihayetinde GELECEK KIRK YILA
HÜKMEDECEK KİŞİ KENDİSİDİR”
dedi.

İşte ben de tam bu zihniyete dikkat çekmek
istiyorum.

*******************************

Hükmetmek ve Yönetmek

Fatih Erbakan halen 44 yaşında. 2018
yılında YRP’yi kurdu. Şimdi partisinin kendisine bakışını yansıtan cümleye
bakarsak, daha kırk yıl -yani 84 yaşına kadar- partisine ve (imkân bulabilirse
Türkiye’ye) “hükmedecek.”

Hükmetmek “buyruğu, etkisi, egemenliği altında bulundurmak”
demek.

Böyle bir cümle herhangi bir gelişmiş
demokratik devlette kurulabilir mi?

Siyasi partiler “bir aile şirketi
değildir.”
Bir liderin şirketi de değildir. 45
yıl bir genel başkanın egemenliğini hedefleyemez. Çünkü yönetimini ve
politikalarını güncel şartlara göre değiştiremeyen partiler zayıflar ve
küçülürler.

YRP Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr.
Doğan Aydal
kendi “genel başkanının belirlediği
politikaların kırk yıl Türkiye’yi etkileyeceğini” söyleseydi bunu anlayışla
karşılardım.

Fakat bu da doğru olmazdı. Çünkü YRP ve
Fatih Erbakan yeni bir dünya görüşü ve orijinal bir parti programı ortaya
koymuyor.
Sadece “Rahmetli Necmettin Erbakan’ın Millî Görüş çizgisini en
iyi ben devam ettiririm
” iddiasında.

Necmettin Erbakan’ın kurucusu olduğu Saadet
Partisi
de aynı iddianın sahibi. Ama defalarca genel başkan değiştirdi. Necmettin
Erbakan, Recai Kutan, Temel Karamollaoğlu yaşlı idi fakat Mustafa Kamalak ve
Numan Kurtulmuş için de “gelecek kırk yıla veya yirmi yıla hükmedecek” gibi bir
ifadenin kullanıldığını duymadım.

Özetle Fatih Erbakan için kullanılan,
“gelecek kırk yıla hükmedecek kişidir” cümlesi sorunludur.

****

Demokratik ülkelerde Başbakan veya
Cumhurbaşkanları hükmetmezler.
Devlet
aygıtını, sınırlı bir süre içinde ve yasalarla tanımlanmış yetkilerle yönetirler.

Doğan Aydal’ın bu ifadesi ile İçişleri
Bakanı
Süleyman Soylu’nun  “Tayyip
Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet ezeli ve ebedi başkanıdır”
sözü aynı
zihniyetin
dışavurumudur.

Ölçüyü böyle kaçırınca daha da ilerisine
geçen saçmalıklara yol açılmış oluyor:

“Erdoğan’a dokunmak bile bence ibadettir.”
“Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış liderdir.” “İkinci peygamber
gibidir.” “Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir” gibi.

Bu zihniyetin yarattığı “egemenlerden” Batı
tipi demokratik davranışları bekleyemeyiz:

Gelişmiş demokratik ülkelerdeki devlet
başkanları (veya başbakanlar) diğer vatandaşlar gibi marketten kendisi
alışveriş yapar, bisiklete binip evine gider, emniyet kemeri takmadan aracını
kullanırsa polis ceza yazabilir. Pahalı hediye alamaz, devletin parasını özel
ihtiyacı için harcayamaz.

*******************************

AKP Ve YRP Müzakere Süreci

·        
YRP Genel Başkanı Fatih Erbakan,
kendilerini Cumhur İttifakına davet eden AKP temsilcilerine verdiği “30 maddelik
metinde
mutabakat sağlarsak gelebiliriz” mesajını verdi.

·        
Ancak bu maddelerden biri olan, 6284
sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair
Kanun”un kaldırılması talebi kamuoyundan ve AKP’li kadınlardan
sert tepki gördü.

·        
Fatih Erbakan “20 senenin günahına
son dakika ortak olmak bizim açımızdan uygun değil”
dedi. YRP’nin seçime
yalnız gireceği açıklandı
, Fatih Erbakan Cumhurbaşkanı adayı olmak için
YSK’ya başvurdu.

·        
Cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için
gerekli 100 bin oyu toplama aşamasında (69 binde) iken, Fatih Erbakan ile Erdoğan
görüştü ve taraflar anlaştılar. Fatih Erbakan CB adaylığından çekildi.

·        
Belli ilkelerde anlaştıklarına dair bir ittifak
deklarasyonu
imzaladılar. Bu yeni metinde, 30 maddelik ilk liste oldukça küçültülmüş
ve ifadeler yumuşatılarak bağlayıcı olmaktan çıkarılmıştı.

·        
*******************************

20 Yıllık Alışkanlık Değişecek mi?

Fatih Erbakan daha bir ay önce şunları
söylemişti: “Yanlış ekonomi modelinin uygulaması şu: İktidarın üç gelir
kalemi var. 1- Borç almak, 2- Devlet varlıklarını satmak, 3- Zamla vergiyle
milletin suyunu çıkarmak.”

“Yine ‘biz çözeriz’ diyorlar ama bunun
için 20 senelik alışkanlıklarından vazgeçmeleri lazım. İmtiyazlı holdinglere
kaynak aktarıyorlar.
Diğer taraftan faiz ödemeleri. Bir
de kamuda ciddi israf söz konusu. Milyonluk makam araçları, milyarlık
makam uçakları…
Bu 3 gider kalemi düzeltilmeden, buraya giden paralar
tasarruf edilip millete aktarılmadan düzelmesi mümkün değil. 20 seneden
sonra bu alışkanlıklarından vazgeçeceklerini zannetmiyorum.”

Erdoğan ise mevcut programın başarılı
olduğunu
seçimi kazanırsa aynen devam edeceğini söylüyor. İsraf ve
yolsuzlukların
azalacağına dair bir emare gözükmüyor.

Ama Fatih Erbakan, milletvekili
pazarlığından kârlı çıkmış olmalı ki, soyut ifadelerin yer aldığı
deklarasyondan sonra AKP iktidarının (Erdoğan’ın) 20 yıllık alışkanlığının
değişeceğine inanmış gibi davranıyor.

Bu tavrıyla değil “40 yıla hükmetme”
hayalini, kanaatimce gelecek seçimdeki iddiasını bile tehlikeye soktu. 

Hoş Geldin Ya Şehri Ramazan

İslam’ın beş şartından biri de, Ramazan ayında, her gün
oruç tutmaktır. Oruç, hicretten 18 ay sonra, Şaban ayının onuncu günü, Bedir
gazasından bir ay evvel farz oldu. Ramazan, “yanmak” demektir. Bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları
yanar, yok olur.

Ramazan ayı, çok şereflidir. İlk günleri rahmet, ortası af
ve mağfiret ve sonu Cehennemden azat olmaktır.” Ramazan ayı, en büyük
nimetlerden, eşsiz hazinelerden biridir. Kur’an-ı kerim, bu ayda indi. Affın,
ihsanın, bereketin, iyiliklerin, güzelliklerin, manevi atmosferin yağmurlar
gibi yüreklere aktığı eşsiz müjdelerin dolu olduğu bir aydır. Bir günü, bine
bedeldir. Hele içinde bir de, “bin aya bedel olan Kadir gecesi” vardır ki, nimet
üstüne nimettir.

Ramazan, sabır ayıdır. Bu ay, güzel huylu olmak iyi
geçinmek, yardım ve düşkünlere, kimsesizlere, komşulara, akrabaya, kendi
ailesine ve çocuklarına iyilik yapma, gönül alma ayıdır. Bu ay, İnsanlığımızı
hatırlama, insan olabilmeye pencere açma zamanıdır.

O yüzden insanları “kırmamalı, üzmemeli, rencide
olabileceği kaba söz, gıybet, alaya alma, küçük görme, aşağılama” vb. kötü söz
ve davranışlardan kaçınmalıdır. Kendisine kötülük edenlerden, kırıcı söz
söyleyenlerden, münakaşa etmek isteyenlerden, “ben oruçluyum” diyerek uzak durmalı kesinlikle kalp kırmamalıdır.

Oruç tutmak, belli bir süre midemizin aç susuz kalması
anlamına gelmez. Ya da en leziz ve haddinden fazla yemeklerle nefisimizi
doyurup, sahura kadar eğlenip, öğleye kadar uyuyarak günü doldurmak hiç
değildir. Orucunu bütün uzuvlarıyla, bütün ruhuyla en samimi, içten duygularla
tutan mümin tertemiz olur. İşte hakiki oruç budur ve böyle olmalıdır.

Bu ay, kendimize öz eleştiri gözüyle bakarak; hatalarımızı
görüp düzeltme, kötü huylarımızı terk etme ayıdır. Cömertlik, iyilik yapma,
affetme, anne, baba, dede, nine vb. akrabaları, hısımları ve dostları hatırlama
ayıdır.

O yüzden, Ramazanda “bedeni yormadan, sıkıntıya sokmadan”
kalbimizle, zihnimizle ve tüm uzuvlarımızla birlikte; ibadetle, iyilik
yapmakla, gönül almakla, sevindirmekle, huzurla, aşkla ve sevgi ile huşu içinde
değerlendirmelidir.

Bütün azalarımızı, düşüncemizi ve gönlümüzü kötülüklere
kapatarak, güzel, tatlı, kendimize ve insanlığa yararlı iyi iş ve söylemlerle
meşgul olmalıdır. Böylece tüm insanlara karşı; güler yüzlü, tatlı sözlü,
mütevazı, nazik, yüreği sevgi ve merhametle donatılmış, duygulu, hoşgörülü,
yardımsever vb. olmalıdır.

Niyetimiz Mevla’nın rızası için, samimi, sade ve mütevazı
iftarlar verebilmek olmalıdır. İftarın zenginliği, aşırı külfete sebep olması,
nefsi okşayan şaşaalı, gösterişe kayan, israfı körükleyen türden olması da
uygun değildir.

Ramazan-ı şerifte edeple, saygıyla, huşuyla, buruk ve kırık
bir kalple, Kur’an-ı kerim okunmalı, geceler; zikir, istiğfar, münacat ve
tefekkürle yad edilmelidir. Böylelikle bedenler latif, geceler huzurlu,
gündüzler bereketli, duygular deruni, zaman kıymetli, ömür mesut geçer.

Ramazanın her günü bayramdır, çünkü her gün yüz binlerce
Müslüman affa uğruyor. Bu günlerin kıymetini bilip değerlendirenin, bütün bir
senesi bereketli geçer. Oruçluya Allah-ü Teâlâ’nın ihsanı boldur. Hazineler
elinde iken, niçin aç durduğu Yusuf aleyhiselama sorulunca, “tok olunca açları unutmaktan korkuyorum”
buyurmuştur. Atalarımız da, “Tok, açın hâlinden bilmez” demişlerdir.

Dünyada misafir olan ey ahiret yolcusu, uyanmak ve dönüşü
olmayan yolculuğa azık toplama zamanıdır. Doğmak ölümün habercisidir. Her fani
ölümü tadacaktır. Geçen sene oruç tutan niceleri şimdi aramızda yoklar.
Kimilerimiz de bundan sonraki ramazanda olmayacaktır.

Ramazan bir fırsat, bizlere hediye edilmiş büyük bir
ihsandır. Bu nimetten yararlanmasını bilelim. Gönlümüze hikmet pınarlarını,
merhamet duygularını, sevgi ve dayanışma aşkını akıtalım.

Allah-ü Teâlâ cümlemize, razı olduğu, beğendiği yolda
bulunmayı, “maddi, manevi huzuru, sağlığı ve mutluluğu” nasip eylesin! Âmin.

Sevgiyle kalın.

Aydınlar Ocakları’nın Faaliyet Alanları Neler Olmalı

Dernekler
bir bakıma;  bir araya gelme, biz
duygusunu geliştirme, birbirinden haberdar olma, kendilerini rahatça ifade edebilecekleri
bir ortam ve yeni gündemler oluşturma, ülke meselelerine katkıda bulunma ve
buna benzer amaçlarla belirli kişiler tarafından kurulurlar. Örgütlenmiş bir
yapı her zaman bireysel mücadeleye göre daha etkin ve amaç geliştirmede daha
fonksiyonel olmaktadır.  Bu açıklamaların
ışığında Aydınlar Ocakları nasıl hareket etmeli:                                                                

          Aydınlar Ocakları;
bir sivil toplum kuruluşu hüviyeti içinde, Ana Tüzüklerine uygun, Dernekler
Kanunu ve  Dernekler  Yönetmeliğine 
aykırı  olmayan, yeni  gelişmeler 
karşısında  bir takım  girişim 
ve  bir çok  etkili 
faaliyet  yapabilirler.  Bu cümleden hareketle;  milli ve milletlerarası konularda Türk Milleti’nin
menfaatleri doğrultusunda, milli birlik ve beraberliği, Türk Bayrağı, Türk
Milleti ve Türk Vatanı kavramlarını ilke edinerek onların tesisine çalışılmalıdır.

          Faaliyet ve çalışmalar yapılırken her
yönüyle detaylı incelemeler yapılmalı, tarım, hayvancılık, şehirleşme,
uyuşturucuyla mücadele, kültür, eğitim, turizm, siyaset, dil, tarih, ekonomi ve
buna benzer konularda açık oturum ve konferanslar organize edilmeli, bu
konularda raporlar hazırlanarak ilgili mercilere gönderilmeli, yayın
faaliyetlerine önem verilmeli, yurt dışına ve özellikle Türk Dünyasına kültür
ağırlıklı geziler organize edilmeli, üyelerle yıkılmayan bir sosyal bağ ve
dayanışma içine girilmeli, ülke yararına faydalı olabilecek bütün düşünce ve
fikirlere  önem verilmelidir.                                                                                                                   

          Aydınlar  Ocakları; her şeyden  önce, bulundukları  ilin 
ve  ilçenin  protokolüne 
mutlaka  girmeli  ve  bu
hususta Ocak  Yöneticilerinin  gerekli 
gayret  ve  hassasiyeti 
göstermeleri  gerekmektedir.                                                                                   

          Senede 
iki  defa  yapılan,  Türkiye ve Dünya’daki  son 
gelişmelerin  de  değerlendirildiği  Aydınlar 
Ocakları  Şûraları, bütün    Ocakların 
ortak  faaliyeti  olduğundan;  
önemi  kavranarak, her  Aydınlar Ocağı’nın  kalabalık 
delege grubuyla katılması ve en az bir tebliğ  sunması  
gerekir. Bu  durum  aynı 
zamanda; Ocaklar  arasında  bir sosyal 
dayanışma  ve  işbirliği 
ortamını  da  canlı 
tutacaktır. Şura’ya ev sahipliği yapan Ocak, Şura’yı “ Şura Yönetmeliği “ esaslarına göre düzenlemeli
ve gerekirse Şuralar dört güne çıkarılmalıdır.     

          Bu 
vatanın  birliği,  dirliği 
ve  bölünmez  bütünlüğü 
için  canlarını  çekinmeden 
vererek  şehit  düşen 
kahramanlar asla  unutulmamalı,
şehit  kuruluşları  ve 
şehit  aileleriyle  iyi  ilişkiler 
içinde  bulunulmalı, onların  her 
türlü  sorununa  ortak 
olunmalı, şehitlikler 
mutlaka  ziyaret  edilmeli; şehit  çocuklarının 
eğitim  ve  öğretim 
yapabilmeleri  için  gerekli 
yardım  ve  desteğin 
en  iyi  şekilde 
yerine  getirilmesi, şehit
cenazelerine kalabalık üye gruplarıyla iştirak edilmesi, Aydınlar  Ocakları’nın 
en  büyük faaliyeti ve  görevi 
olmalıdır. Ocak  Yöneticileri’nin,
bulundukları  yerlerdeki  Yerel Yöneticilerle iyi  ilişkiler 
kurarak, şehit  isimlerinin  yaşatılması 
için  cadde,  sokak 
ve semtlere  onların  isimlerinin 
verilmesini sağlamaları  ve ” 
Şehitler  Abidesi “
  yapılması 
hususunda da  gerekli  projeleri hazırlayarak  ilgililere 
teslim  etmeleri  ve 
daha  sonra da bu işlerin takibi
en doğru bir hareket olacaktır.

          Aydınlar Ocakları, yabancı kimlikler
karşısında Türk Kimliği’nden asla taviz vermemeli. Atsız Hoca bu konuda ne kadar güzel söylemiş: “ Biz Türk’üz. Tarihimize ve yakın mazimize dayanarak Türk’üz der ve bundan haklı bir iftihar duyarız.”
Ayrıca,  Mustafa Kemal Atatürk’te aynı konuda şunları
söylüyor: “ Bu memleket tarihte Türk’tü,
bu gün de Türk’tür ve ebediyen Türk
olarak yaşayacaktır.”

         Aydınlar
Ocakları’nın  AnaTüzükleri’nde “ Türk Milliyetçiliği “ ibaresi bulunmaktadır.
Bu bakımdan, bazı güç ve odaklar, Aydınlar Ocakları’na düşmanca tavırlar
sergilemekteler. Fakat bu düşmanca tavırlar Ocakların haklılığını ortaya
kaymaktadır. Bu konuda, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nin değerli üyelerinden ve
uzun yıllar İlim – İstişare Kurulu’nda görev yapan rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör şunları
söylüyor:  “ Biz Türk milliyetçileri
milliyetçiliğimize karşı yapılan suçlamaları şeref madalyası olarak
taşımaya alışmış kimseleriz.”

          Aydınlar
Ocakları’nın titizlikle üzerinde durmaları gereken bir diğer mesele de,  binlerce yıldır varlığını sürdüren ve
Milletimizin teminatı ve gurur kaynağı olan “ Türk Ordusu “ na sahip çıkmak, 
O’nu karanlık odaklara ve düşmanca hareket edenlere karşı korumak
olmalıdır. Mustafa Kemal Atatürk bu
konuda  da şöyle söylüyor: “ Ordu, Türk ordusu. Bütün milletin göğsünü itimat, gurur duygularıyla kabartan
şanlı ad “
                                                

          Son yıllarda;
Avrupa  Birliği  ve 
Soros  Vakfı  fonlarından 
destekli  birtakım  yeni 
vakıf  ve  dernek 
kurularak  veya  kurdurtularak, Türkiye’nin sosyal, siyasal  ve 
ahlaki  yapısına  şekil 
verdirilmeye  çalışılmaktadır. Bu
dışarıdan  kumandalı  kuruluşlara 
çok dikkat  edilmeli  ve 
yaptıkları  faaliyetler  yakından 
takip  edilerek ,
milletimizin  menfaatlerine  ters  düşen  çalışmalar 
karşısında,  Ocakların  basın toplantıları  yaparak 
veya  basın  bildirileri 
hazırlayarak  kamuoyuna  açıklama 
yapmaları , hepimizin 
vicdanlarını  rahatlatacaktır.
Ocakların yöneticileri  ve  üyeleri  bu 
hususları  göz önüne  alarak , kendi  kuruluşlarına 
en iyi  şekilde  sahip 
çıkmaları  boyunlarının borcu  olmalıdır. Bu 
böyle  olmakla  beraber; çok 
faydalı, etkili  ve  olumlu 
faaliyetlerde  bulunan  Ocakların 
da  haklarını  teslim 
etmek  gerekir. Temennimiz, bu  şekilde 
faaliyet  gösteren  kuruluşlarımızın  sayılarının artmasıdır. Ayrıca, Aydınlar
Ocakları’nın  mali  yönden 
de  kuvvetlenmesi  en 
büyük  dileğimizdir. Bu açıdan
da  gerekli  adımların 
atılması  yerinde  olacaktır.                                                           

           Aydınlar
Ocakları’nın, her türlü  tertip, oyun, tezgah  ve 
tehlikeye  karşı   iç bünyelerini  kuvvetlendirmeleri  ve 
mevcut  üye  sayılarını 
temsil  gücü  yüksek , inisiyatif  sahibi 
ve  üyeliğe  mani 
bir  hali  olmayan 
akademisyen , sanayici , işadamı , serbest  meslek 
sahibi  ve  onurlu 
kişilerle  takviye  etmeleri 
çok önemlidir.  Alınacak  bu 
yeni  üyeler , Aydınlar Ocakları’nın
gücüne  güç  katacaktır. Türk  Vatanı 
üzerinde  oynanan  oyunları n ve kurulan tuzakların farkına
varılarak, yapılacak olan faaliyetlerin 
bir  bölümünü  de 
bu  yönde  yoğunlaştırmak  gerekmektedir. İllerde  Türk 
Milli  Kültürü’ne  üstün 
hizmetlerde  bulunmuş  kişiler 
tespit  edilerek, bu  kişilere 
gerekli  ödüllerin  verilmesi, Türkiye  üzerinde 
hevesi  olanları  telaşlandıracak ve  dolayısıyla, Türk  Milleti için 
gözünü  budaktan  esirgemeyen 
kişi, kurum  ve  kuruluşların 
var olduğunu  bileceklerdir.
Bütün  bu 
olasılıklar  göz önüne
alındığında; Aydınlar Ocakları , yapmış 
olduğu  ve  yapacağı 
yeni  çalışmalarla
milletimizin  bağımsızlığının  ve 
geleceğinin  teminatı  olmalıdır. Aydınlar  Ocakları 
aynı  zamanda  bir 
okuldur. Gerçekten  yapmış  olduğu 
girişim  ve  faaliyetleriyle  bir 
okul  görevi  görmektedir. Ocakların  bu 
özelliklerinin  devam  edebilmesi 
için  büyük  bir 
çaba  ve  gayret 
içinde  çalışma  yapmaları   
ve  bu  çalışmaları 
yaparken  de  araştırma 
ve  geliştirme  ( AR – GE ) sistemine  önem 
vermeleri  gerekir. Yapılacak olan  açık 
oturum, konferans   ve buna  benzer faaliyetlerde aktüel  ve 
canlı  konuların  ve 
konuşmacı  olarak  da  o
konunun  uzmanları  seçilmelidir. Dolayısıyla, Ocakları’nın  nasıl 
bir  kuruluş  olduğu, gayesi , yaptıkları, yapacakları  kamuoyuna 
en iyi  şekilde  anlatılmalıdır.                           

             Aydınlar
Ocakları’nın    bünyelerinde  doğabilecek 
ayrışmalara kesinlikle 
müsaade  edilmemeli  ve 
o  ortamı  oluşturan 
üyeler  için  tüzük 
ve  ilgili  kanun 
ve  yönetmelik  hükümleri 
çerçevesinde  gerekli  işlemlerin 
yapılması ; Aydınlar Ocakları’nın 
geleceği  açısından  ve 
uzun  yıllar  yaşaması 
için  çok önemlidir.
Hizipleşme  hadisesi  öyle 
bir  olgudur  ki; yapılacak olan  iyi 
niyetli  her şeyin  önünde 
bir  engel  oluşturur, kırgınlıklar  ve 
küskünlükler  meydana  getirir. Birlik olmazsa hiçbir şey
yapılamaz  Bu konuda da Mustafa Kemal Atatürk diyor ki: “ Büyük işler, önemli atılımlar; ancak
birlikte çalışma ile elde edilebilir.”
  

Hastalık Riski Olan Hayvanlar İthal Ediliyor

Brezilya Tarım
Bakanı
, 3 Mart’ta ülkesinde “deli dana hastalığı” görüldüğünü
açıkladı. Brezilya bir numaralı müşterisi Çin’e sığır eti ihracatını
askıya aldı. İran, Ürdün ve Tayland da ülkeden sığır eti ithalatını
geçici olarak durdurdu.

Türkiye’nin de önlem alması lazım. Çünkü T.C.
Tarım ve Orman Bakanlığı
Brezilya’dan besilik ve kasaplık büyükbaş
ithalatına izin veriyor.

Ayrıca Hollanda ve İspanya’da da
deli dana hastalığı görülmeye başlandı.

****

22 Mart itibarıyla, “deli dana
vakalarına rağmen, Türkiye’den bir firma adına Brezilya’dan 16.500 adet dana
yüklendiği söyleniyor.
Bunlar Türkiye’ye getirilince belgeleri ile
açıklayacağız.

İlginç olan şu ki Brezilya’dan
hastalıklı olması muhtemel danaları ithal eden firmanın
bir işletmesinde
kesime uygun 30 bin hayvanı var.”

Bu korkunç iddiayı Kocaeli’de Vadi
Besicilik
adlı işletmesinde hayvancılık yapan iş adamı Cezmi Çiçek’e
ait.

Hadi diyelim ki özel şirket para kazanma
hırsı ile insanlarımızın sağlığını tehlikeye atmaktan çekinmiyor. Ama “deli dana”
hastalığının görüldüğü ülkelerden dana ithaline devlet nasıl izin verir?
Anlamak mümkün değil.

****

“Deli dana hastalığı, hayvanlarda ortaya
çıkan ve
hayvanlardan insanlara bulaşan bir
beyin iltihabı hastalığıdır.”
Yani çok ciddiye alınması gereken bir sağlık
sorunu bizi bekliyor.

Deli dana hastalığına yakalanmış
hayvanların etlerinin veya sakatatlarının yenmesi ile bulaştığı düşünülüyor.

Deli dana hastalığının belirtileri, hastalığın
bulaşmasından sonra ortalama 10-20 yıl içerisinde ortaya çıkabiliyor.

Bu yüzden ithal edilecek hasta hayvanları
yiyenlerin hastalıkları yakın zamanda fark edilmeyecek. Ama sonuçta feci
hastalık ortaya çıkacak.

**************************

Et ve Süt Neden Pahalı?

Cezmi Çiçek’in, Nokta TV’de, sektörün Kocaeli’deki diğer önemli
isimleri olan Ali Nazmi Tok ve Özcan Filiz ile birlikte yaptığı
programda anlattıkları bundan ibaret değil.

“Para kazanma hırsı ile Türkiye’de et ve
süt fiyatlarının yükselmesine yol açanlar” ile deli dana hastalıklı olması
muhtemel hayvanları ithal ederek insanlarımızın sağlığını hiçe sayanların aynı
olduğunu da iddia etti.

Türkiye’de orta ve alt gelir grubundaki
vatandaşlarımızın et ve et ürünleri ile süt ve süt ürünlerine erişiminin çok
zorlaştığı malum. Kıymanın kg’ı 260 TL, bir kg klasik beyaz peynir 200 TL
civarında olduğu için bu maddeler gramla tüketilir hale geldi.

Tarımda ve hayvancılıkta kendi kendine
yetmesi gereken Türkiye’de, bu pahalılığın muhtelif sebepleri var. Vadi
Besicilik sahibi Cezmi Çiçek bu sebeplerden birini açıklıyor ve adeta failin
adresini tarif ediyor:

“Devlet et ve sütün neden pahalı olduğunu öğrenmek
istiyorsa şu üç işlemi takip etsin:

1-   
Türkiye’de çiftliklerinde en fazla inek
kesen firma kim?

2-   
Türkiye’de halen en çok kesime hazır besi
hayvanı olan kim?

3-   
Yurtdışından ithal et getirip, Et Balık
Kurumunun yurtiçindeki fiyatları ucuzlatma çabasına destek veriyor gözüken kim?”

Cezmi Çiçek bu üç işlemi yapanın aynı firma
olduğunu iddia ediyor. Devlet isterse 2022 yılında mezbahalarda en çok inek
kestiren firmanın, halen çiftliklerinde kaç bin hayvanı olduğunu da tespit
edebilir. Bu firmanın aynı zamanda en çok büyükbaş hayvan ithal eden firma
olduğu bilgisinin doğru olup olmadığını da bilir.

Cezmi Çiçek aynı TV programında “etin
220 TL’ye çıkarılmasının sebebi inek kesimini teşvik etmektir”
dedi.

Kandıra Süt Birliği Başkanı Özcan Filiz “şu anda üretici süt satışından hiç kâr
etmiyor. Bir inekten sadece bir buzağı kazancı oluyor. 70 bin TL değerindeki
inekten sadece 12 bin TL değerindeki buzağı kazancı olduğu için çoğu üretici
inekleri kesip parasını faiz veya başka yollarda değerlendirmeyi tercih ediyor”
diye anlattı.

****

Ben bu anlatılanlardan şunları anladım:

Devlet, üreticinin süt satışından kâr
etmesini sağlayıcı önlem almıyor.

Birçok işletme mecburen ineklerini kesime veriyor.

(TÜİK’e göre, 2022’de büyükbaş hayvan
sayısı
bir önceki yıla göre yüzde 5,6 azalarak 17 milyon 24 bin
oldu. Küçükbaş hayvan sayısı ise bir önceki yıla göre yüzde 2,2
azalarak
56 milyon 266 bin oldu.)

Hayvan sayısı azalınca, artan fiyatları
baskılamak için devlet ithalata kapı açıyor. Bütün bu gelişmelerden
haberdar olan en büyük üretici elinde 30 bin hayvan olmasına rağmen en büyük
ithalatçı firma olarak hayvan/ et ithal ediyor.
Bu firma devletin
belirlediği yüksek et fiyatından satmak üzere bir kısım hayvanlarını kesip
piyasaya veriyor.

Yani yerli üretici üretimden
caydırılırken ithalatçı büyük kârlar elde ediyor.

Bu işler tek başına bir firmanın
yapabileceği şeyler değil. Devlet içinden bu mekanizmaya destek verilme
ihtimalini düşünmemek imkânsız.

Sonuçta ne oluyor?

Cevabı Özcan Filiz veriyor: “Türkiye
2010 yılından bu yana 12 Milyar dolarlık et ithalatı yaptı. Türk
çiftçisinin cebine girmesi gereken bu para yabancı çiftçilere aktarıldı. Devlet
bu paranın yarısını Türk çiftçisinin cebine koyabilseydi, et ve süt piyasasında
yaşamakta olduğumuz sıkıntıları yaşamazdık.”

“Evlerine et değil dert giren” milyonlarca
vatandaşımız bu oynanan oyunların elbette farkında değil.

“Konya büyüklüğündeki Hollanda’nın
2021 yılı tarımsal ihracatı 118 milyar dolar oldu.” Buna karşılık Türkiye’nin
hastalık riski olan ithal ete bile muhtaç edilmesinin, bilerek uygulanan kötü
yönetimin eseri olduğunu öğrenmek çok acı.

Muharrem İnce 2. Tura Kalabilir mİ?

Oğlum, kızım yeğenlerim derken
büyük ailemde ilk defa oy kullanacak çok fazla sayıda genç var.

Haliyle dün çocuk dediğimiz bu
günün gençleri ile hemen hemen her akşam
siyaset konuşur olduk.

Doğduklarından beri televizyonda
sosyal medyada ve okulda maruz bırakıldıkları olumsuz siyasi atmosfer,

A politik olacağı düşünülen bir nesli Z politik yaptı.

Ortaya öyle değişik bir şey çıktı
ki sormayın.

Sordukları çoğu soruya cevap
veremediğim için, sadece susma hakkımı kullanıyorum!

***

Geçen gün kendi aralarında
yaptıkları bir sohbete kulak misafiri oldum!

Oğlum Mustafa Kemal; Muharrem İnce Cumhurbaşkanı adayı olabilsin
diye dilekçe vermekten bahsediyordu!

Ondan böyle siyasi bir adım hiç tahmin etmezdim.

Şaşırdım!

Neden diye sorduğumda; 2 adaylı
bir seçimin doğru olmadığını,

Muhalif seçmenin kendi adaylarını
kabul ettirebilmek için, kötünün iyisine oy verelim diye bir ifade
kullandığını,

Hatta Erdoğan’ın karşısına 6’lı
masanın masası bile konsa oy veririz dendiğini,

Bunun nedeninin!

Size sizin içinize sinmeyen bir aday sunacağız şimdiden hazır olun kim
olursa olsun kabullenin
diye hazırlanmış bir algı yönetme oyunu
olabileceğini!!!

Böyle bir tercihin ve
kabullenişin Türk Milletine yakışmadığını, bu duygunun aynı zamanda çaresizliği
çağrıştırdığını ve insanların önüne daha fazla seçenek koymanın doğru olacağını
söyledi!

***

O an oğlumla gurur duydum.

Hele hele bu dilekçe için para
vermem gerekse bile veririm deyince iyice şaşırdım.

Çünkü tanıdığımı zannettiğim
oğlum, siyaseti babasına bırakmış,

Bir siyasetçi için değil 50-100
TL on dakikasını ayırmaz diye düşündüğüm oğlum meğer kocaman adam olmuş ve
ülkenin geleceği için endişelenir olmuş.

İnanın hem duygulandım hem de gururlandım.

Diğer adaylar hakkında
görüşlerini sorduğumda da; şayet mevcut Cumhurbaşkanı değişecekse daha iyisi
ile değişmesi gerektiğini!

Millet ittifakını oluşturan
birbiri ile çok alakasız 6 partinin seçimlerden sonra kendi aralarında
çıkarlarına ters gelince büyük anlaşmazlıklara düşebileceğini,

Dünyanın ve ülkemizin içerisinde
bulunduğu ekonomik ve siyasi buhrana deprem ve sel felaketini de ekleyince çok
başlı bir yönetim anlayışının yaşayacağımız olası sorunların şiddetini kat kat
arttırabileceğini!

Ülkenin birkaç ay içerisinde
olası bir erken seçimi kaldıramayacağını!

***

Muhaliflerin, Anlaşabildikleri tek konunun Cumhurbaşkanı
Erdoğan karşıtlığı olduğunu!

Sistemi ve mevcudu değiştirelim
gerisi kolay anlayışının sağlıklı bir temeli olmadığını!

Ayrıca; Avrupa ülkelerinin ve
terör örgütü sözde yöneticilerinin de Erdoğan karşıtlığının çok önemli soru
işaretleri içerdiğini!

Masada ki bazı liderin %1 oy ile
hükümet ortağı olma sevdasının etik ve adil olmadığını,

Ülke yönetiminde onlara ihtiyaç
olmadığını hatta varlıklarının bu günkünden daha büyük sorunlara neden
olabileceğini,

Onları destekleyen yabancı
ülkelerin, yabancı basın ve yabancı finans çevrelerinin iyi niyetli olmalarını
beklemediğini!

Millet ittifakı adayı Sayın Kemal
Kılıçtaroğlu’nun 74 yaşında olduğunu, daha genç daha enerjik onlarca
seçenekleri olduğu halde neden daha önce defalarca seçim kaybetmiş ve oldukça
yaşlı bir aday ile seçimlere katıldıklarını anlayamadığını!

***

Masada ki pek çok partinin ön
seçim dahi yapmayarak,

Halka değil de kendilerine yakın
isimleri Milletvekili yapacaklarını ve bu kadar birbirine benzemeyen dünya
görüşü ve yaşam tarzı farklı yapının kazanmasının büyük risk olduğunu
belirterek,

3. Güçlü bir aday olarak Muharrem
İnce’nin de yarışa dâhil edilmesinin doğru olacağına siyasete olumlu katkı
sağlayacağına değinince.

Benimle aynı siyasi görüşte olmamasına rağmen oğlumla gurur duydum.

Hani gençlerin bir tabiri var ya
“ Ben şok ben iptal” inanın diye öyle oldum.

Ne diyeyim çocuklarımız bizim de
bir şeyleri bilmeye ve değiştirmeyi hayal ettiğimiz yaşlara gelmişti.

Evet oğlum “oğullarımız-kızlarımız”
büyümüştü.

Gelecek onlarındı.

Ve endişelenmekte haklıydılar!

Ve sosyal medyada gördüğü A mı B
mi sorularına gençlerin verdiği C cevabı bizim evde de karşılık bulmuş tu.

Olaylara bir de bu pencereden
bakınca Muharrem İncenin hiç te yabana atılmaması gerektiğini, pek çok Muhalif
lidere nazaran özellikle Dini ve Milli konularda Muharrem İnce’nin gençlere
daha güven verdiğini ve geçmişte %20 lik oyu olan partileri % 3’lere beşlere
düşüren Türk seçmeni düşününce!

Hele bir de 81 ilde halkta
karşılığı olan kendisine ve siyasi yürüyüşüne katkı sağlayacak 81 tane 1. Sıra
aday ile seçmenin karşısına çıkarsa!

Olur mu olur, diye geçti içimden.

***

Evet ilk defa oy kullanacak
gençlerde Muharrem İnce’nin ciddi bir karşılığı olduğu belli

Ve tek neden de otobüste yaptığı
dans olmadığı da bir gerçek.

Bakarsın 2. Tura Muharrem ince
kalır belli mi olur,

Bakalım görelim Mevlâ’m neyler
neylerse güzel eyler.

Bende seçimlerin kavgasız
gürültüsüz birlik beraberlikle tamamlanmasını ve ülkemiz için hayırlısı ne ise
onun olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

Selam ve dua ile…

Ekonomi Politikaları Seçimden Sonra Değişecek

Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan yine “Türkiye
Yüzyılı
vizyonuyla ülkemizi dünyanın en büyük 10 ülkesine çıkarma
hedefindeyiz” sözünü tekrarladı.

Türkiye’yi 17. Büyük ekonomi
olmaktan 22. Sıraya düşüren bir devlet başkanının en büyük 10 ülke
arasına çıkarma vaadinin gerçekçiliği ve inandırıcılığı ayrı bir tartışma
konusu.

Fakat CB’nın bu sözünden “Türkiye
yüzyılı vizyonu”
dediği politikalara, Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin
tabiriyle “heterodoks politikalara” devam edileceği izlenimi ediniyoruz.
Genel kabul görmüş çözüm yolları yerine bilim adamlarının kabul etmediği
ekonomik arayışlara devam edilecek demek bu.

Oysaki aynı gün Reuters, kendisine
bilgi veren “yetkililere” dayanarak, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın piyasa
ekonomisi ilkelerine geri dönmek ve Mehmet Şimşek’i ekonominin başına getirmek
istediğini”
haber veriyordu.

Bu haber AKP yetkilileri tarafından
şimdiye kadar yalanlanmadı.

AKP’nin mevcut “modelden” vazgeçip eskiden
olduğu gibi ekonomistlerce genel kabul gören (ortodoks) bir modelin uygulayacağının
işaretlerini verdiği anlaşılıyor.

Çünkü bu “sözde model” aslında ideolojik
bir saplantının eseri olan sistemsiz bir savrulma.

Seçime kadar dolar kurunu ne pahasına
olursa olsun 18-19 TL bandında tutmak için kaynakların tüketildiği, günübirlik
bir vaziyeti idare etme politikasına “model” denemez.
(Bloomberg’in
haberine göre, TCMB’nin 2022’de döviz piyasalarına 108 milyar dolar
kadar müdahale ettiği tahmin ediliyor.)

Bu sözde “yerli ve milli ekonomi
politikasının” gerekçesi akıl ve bilim değildi.

Bu gerçek bizzat RTE’nin “Faiz
sebeptir, enflasyon neticedir.
Bu
konuda nass ortada. Nass ortada olduğuna göre, sana bana ne oluyor? Biz
değerler silsilemiz içerisinde olaya bakacağız” şeklindeki ifadesiyle ortaya
konmuştu.

Bu politika uygulanmaya başlandıktan sonra enflasyon patladı, kurlar inanılmaz yükseldi, TL
aşırı değer kaybetti, maliyetler yükseldi. Türk vatandaşlarının yarıdan fazlası
en temel ihtiyaç maddelerine erişemez hale geldi. Orta ve dar gelirliler için
konut ve araç sahibi olmak hayal oldu. Hatta büyükşehirlerde maaşlı insanların
kiralık evde oturması bile imkansızlaştı.

************************

Dış Borç Faizi ve Cari Açık Tehlikeli
Boyutta

Ekonomideki kötü gidişatı daha da
kötüleştiren iki parametre daha var:

Türkiye, risk primi yükseldiği için,
çok yüksek tefeci faizi ile bile zor borç buluyor.

Türkiye’nin ödemekte olduğu yüksek faiz Osmanlı
Devleti’ni önce ekonomik ve siyasi çöküşe götüren düyun-u umumiye faizlerinin
bile iki katıdır.

İkinci parametre cari açık sorununun
büyümesi.
Bu “heterodoks politikalar” ile faizler düşürülecek ayrıca döviz
kurları yükselmesine izin verileceği için ithalat zorlaşacak, ihracat artacak
ve cari açık kapanacak hatta cari fazla verecektik.

Oysaki beklenenin tam tersi oldu: Kredi
faizleri
arttı, İthalata bağımlı ihracatçı yapımız dolayısıyla ithalat
ihracattan daha fazla arttı.
Negatif faiz ile üretim artmadı,
tüketim arttı.
(Enflasyondan arındırılmış verilere göre, 2022 yılında
üretim %0,3 artarken tüketim %19,7 arttı.)

Sonuçta cari açık patladı. 2021’de
8 Milyar dolar olan cari açık 52 Milyar dolara çıktı.

Yani hem daha çok döviz borç almak
zorundayız ve hem de aldığımız borçların faizleri ödenecek gibi değil.

Bu durum sürdürülemez. AKP bunu görüyor ve çıkış için şimdiden finans
çevrelerine güven sağlayıcı haberler uçuruyor.

Millet İttifakı partileri baştan beri buraya gelineceğini gördüler ve bu sözde
modele karşı çıktılar. “Ortak Politikalar Mutabakat Metni” adlı kitapta
akıl ve bilim rehberliğinde yapacaklarını açıkladılar.

Yani ister Cumhur İttifakı, isterse Millet
İttifakı seçimi kazansın, seçimden sonra “Yeni Türkiye Ekonomi Modeli” denilen
akıl ve bilim dışı politikalara son verilecek.

Ama Erdoğan’ın/ AKP’nin bu yanlışlarının
bedelini millet olarak çok acı ödeyeceğiz.

************************

Erdoğan’ın Tutarsız Politikaları Güven
Vermiyor

R. Tayyip Erdoğan milletin yararına olan uzun
vadeli politikalar
yerine, en yakın seçimi kazanmaya odaklanmış bir
siyasetçidir. Bu yüzden günlük duruma göre politik savrulmalar yaşıyor.

Özellikle Cumhurbaşkanlığı sistemine
geçtikten sonra, kazandığı orantısız gücünü kullanırken kendisine
yanlışını söyleyebilecek hiç
kimse ve denetleyebilecek hiçbir
kurum kalmayınca
savrulmaların boyutu arttı.

Dış politikada Suriye (Esad rejimi), Mısır, İsrail, BAE ve Suudi
Arabistan ile ilişkilerdeki kopukluk hatta düşmanlıktan sonra hepsiyle yeniden
ilişki kurmak için onur kırıcı U dönüşleri yapmasının ülkeye zararı
ölçülemez.

****

·        
Ekonomide Ali Babacan ve arkasından Mehmet Şimşek’in etkili
olduğu dönemlerde Merkez Bankası bağımsızdı. Kurallı bir piyasa savunuluyor, faiz
piyasa şartlarına göre belirleniyordu.

·        
Sonra damat Berat Albayrak’la (2018)
“heterodoks politikalara” dönüldü ve bunun maliyeti ağır oldu. Dolar kurunu sabit
tutmak için 128 Milyar dolar rezerv heba edildi. (Berat Albayrak’ın
döneminde,
yaklaşık 28 ayda, dolar kuru 4,53 TL’den 8,52
TL’ye çıktı.
Yani TL yüzde 88 değer kaybetti.)

·        
Yerine Maliye ve Hazine Bakanlığına getirilen
Lütfi Elvan piyasa şartlarına göre faizi belirleme politikasına geri döndü.
Elvan bir sene dayanabildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ekonomi
politikasına uyum sağlamadığı için “affını istemek” zorunda kaldı.

·        
Lütfi Elvan’ın yerine getirilen Nureddin
Nebati
R.T Erdoğan ile tam bir uyum içinde. Fakat ekonomik göstergeler
felaket.

Ekonominin en sevmediği şey belirsizliktir.

Bu kadar istikrarsız politikalar izleyen, gücü dengelenmemiş ve denetlenemeyen bir
Cumhurbaşkanı finans piyasalarına güven verebilir mi?

****

Buna karşılık Millet İttifakının (Cumhurbaşkanı
adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun) izleyeceği ekonomik politikalar net ve yazılı
olarak
taahhüt edilmiş durumda.

Millet ittifakına dahil partilerin
ekonomistleri adeta bir yıldızlar topluluğu. Çok nitelikli bir ekonomik
kadro ile akıl ve bilim çizgisinde izlenecek ekonomi politikalarının daha güven
verici olacağı kuşkusuz.

Bu kadro iktidara geldiği anda oluşacak güven
ortamı ile Türkiye’nin risk primi ve borçlanma faizleri hemen düşmeye
başlayacaktır. Kurlar istikrara kavuşacak ve enflasyondaki artış oranları kademeli
olarak bir veya iki yıl içinde kalıcı olarak tek haneli rakamlara düşebilecektir
kanaatindeyim.

Zamanın Ramazan İsimli Muallimine Selam Olsun

Bazı kişiler vardır, insanı duruşuyla etkiler, bazı zamanlar ve mekânlar
vardır, insanları ve toplumları bir halden bir hale koyar. Zamanın, mekânın,
insanlara karşı etkili bir özne olarak kullanılması oldukça değerli.

Yılın on bir ayında zil zurna sarhoş gezen ayyaş, Ramazan ayı
gelince şişesini saklar ve Kadir Gecesi kesinlikle kafayı çekmezmiş. Bir gün
kendisine niçin böyle davrandığını sorarlar: “Eee, o kadar da gavur değiliz hani.”
cevabını vermiş.

Ramazan, üç heceden veya yedi sesten oluşan bir sözcük değil. Ramazan,
anlam bütünlüğüyle, insanı, toplumu disipline eden, kötülüklerden koruyup
iyiliğe yönelten hem enerjisi hem motivasyonu yüksek bir kelime. En müptela
sarhoşu bile o pis alışkanlıktan, kısmen de olsa, alıkoyma gücüne sahip anlam
gücü nereden geliyor?

Ramazan ayı, içinde ifa edilmesi emredilen orucun olmasıyla,
kişilerin, verilmesi emredilen zekâtın bu ayda yaygınlık kazanmasıyla, toplumun
sihirli bir muallimi olmuştur. Ramazan ikliminin kişilerde ve toplumda
oluşturduğu güzelliği, İslam dışındaki dinin müminlerinde, Türkiye dışındaki
milletlerde görmek mümkün değildir. Tarihin süzgecinden damıtılan bu lezzet ve
mana gücü, yalnız bu toplumun ürünüdür, birikimidir. Ramazan;  edebiyatıyla, sosyolojisiyle, tarihiyle en
güzel davranış ve düşünüş kalıplarını bu toplumda oluşturmuştur. Ona “Hoş
geldin, iyi ki geldin.” denmesi, onun hem hakkıdır hem bu toprakların değerini
bilenlerin görevidir.

Ramazan, bir terbiye ayı; oruç, bir terbiye açlığıdır. Rabb’imiz,
bize gönderdiği Kitabında oruçla ilgili şunları buyuruyor: “Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta
olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü
yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim
bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha
hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
(Bakara Sûresi 184)

Oruç, iyiliğin adıdır, Ramazan, iyiliğin mevsimidir.
Kendine iyilik yapmak isteyenler, mazeretleri yoksa, mutlaka oruç
tutmalıdırlar. Bu anlamda oruç, bünye için biyolojik dinginlik, ruh için
esenliktir. Oruç, kişi tutamayacaksa, ayette emredilen şekliyle, ihtiyaç
sahiplerine fidye vereceğinden, yani maddi yardım yapacağından dolayı,
insanlığa karşı bir iyiliktir. Her ritüeli iyilik ve diğerkâmlık içeren bu mevsim,
elbette heyecanla beklenecek, saygıyla karşılanacaktır.

Bulunduğumuz coğrafya,  tarihin her döneminde bize hep olağanüstü bir
yaşamı armağan etti. 6 Şubat 2023’te son beş asrın en büyük felaketi olarak
değerlendirilen depremi yaşadık. Depremden on bir il etkilendi, en az 50 bin
canımızı kaybettik. Maddi zararı, trilyonlarla ifade etmek mümkün değil.
Yaşanan, basit bir doğal olay değil, afetti, felaketti. Yaraların sarılması,
beş on yılla mümkün değil. Depremle ilgili çok şey söylenebilir, ancak üç şey dikkatimizi
çekmeli: Necip milletimizin yardım seferberliği, mağdur depremzedelerimizin
tevekkülü ve değerbilirliği, yöneticilerimizin duyarlılığı ve samimi
gayretleri. Bu felaket sonrası “toparlanamaz” denen ülkemizin, kısa sürede
kendine gelmesi, birlik ve beraberlik örneği göstermesi, diğer milletlerin
şaşkınlığına ve hayranlığına yol açtı, takdirine sebep oldu.

Şimdi, Ramazan iklimindeyiz. Bu mevsimin mana
gücüyle, Rabb’imin buyurduğu vaatlerle, inşallah bu millet, bu yarayı
saracaktır, bu imtihanı da başarıyla verecektir. Bereket, paylaşmaktır.
Paylaşmak; azaltmaz, artırır. Paylaşmak; dayanışmaktır, güvendir, mutluluktur,
ibadettir. Kendi acısını hissedene canlı, başkasının acısını hissedene insan
denir. Paylaşmak, insan olmaktır.

Kaçınılmaz bir seçim süreci yaşıyoruz. Bizi felaketler
birleştiriyor, ancak siyaset fena vaziyette ayrıştırıyor. Beş asırda bir
yaşanabilecek toplumsal acımıza rağmen, işin içine siyaset girince, birbirimize
karşı çok acımasız olabiliyoruz. Sosyal psikolojimiz iyi gözlenmeli. Dünyada,
bizden daha zengin bir örnek bulunamaz, inancındayım. Körler koşuyor, dilsizler
bağırıyor, sağırlar dinliyor. Herkes yanlışın peşinde. İyilik, doğruluk,
güzellik adına yapılmaması gerekeni yapıyor. Vicdanlar tatilde, akıl kısa
devre, ahlak çelik çomak oynuyor.

Ramazan’ın manevi gücü, siyaset atmosferimizi de egemenliğine
alsın, istiyorum. İstiyorum ki, siyasi söylemlerimiz derinlikli ve yapıcı, hedeflerimiz
isabetli, tekliflerimiz sağduyulu, algılarımız yanlışsız, projelerimiz akılcı,
vaatlerimiz tutarlı ve bilimsel, tercihlerimiz doğru, seçeceklerimiz ve
seçtiklerimiz hamiyetperver, fedakârlık yaptıklarımız değerbilir olsun. Kimse
söylediğini yalanlamak, tükürdüğünü yalamak zorunda kalmasın. Herkes,
varlığıyla iftihar edilen, bulunduğu zamanın ve mekanın hakkını veren,
düşünceleriyle gelecek kuşaklara öncü, eserleriyle tarihe damga vuracak olsun.
İstiyorum ki, seçim öncesi teneffüs edeceğimiz bu güzel Ramazan havası, yanlış
bedenleri yeniden formatlasın, doğru bedenlere iyilik ve doğruluk yolunda daha
hızlı koşma enerjisi versin.

Zaman, emanettir; kıymetlidir. Ramazan daha kıymetlidir. Acırım,
zamanını, bilhassa Ramazan’ını boşa geçirenlere… Akıp giden zamanın, Ramazan
isimli muallimine selam olsun.