28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1274

Bir Düş Bir Gülüş: Zıp Zıp Zipe(1)

Tüm ulusların ortak hedefi çocukların, değişen dünya koşullarına mağdur olmadan uyum sağlamaları için, gerekli her türlü ortamın hazırlanmasıdır. Bu anlamda ilk çalışma 1923 yılında Cenevre’de atıldı. 1924 yılında Milletler Cemiyeti Cenevre Çocuk Hakları Bildirisini kabul etti. Bu bildiri Birleşmiş Milletler tarafından o tarihte güncellenerek Birleşmiş Milletler Çocuk hakları Bildirisi olarak güncellendi. 1989 yılında Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme olarak yenilenerek değiştirildi. Türkiye’de ise ilk olarak 1924 yılında Çocukların korunmasına yönelik çalışma yürürlüğe girmiştir. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını ilk 23 nisan 1929 tarihinde kutlamaya başlamıştır. Bu tarihlerde 4000 çocuk ilk olarak TBMM’den haklarını talep etmiştir.. 

Türkiye 1990 yılında 54 maddeden oluşan sözleşme imzaladı (T.C Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı  www.ihb.gov.tr/haklarim/hak_konuları

“…….Toplumun temel birimi olan ve tüm üyelerinin ve özellikle çocukların gelişmeleri ve esenlikleri için doğal ortamı oluşturan ailenin toplum içinde kendisinden beklenen sorumlulukları tam olarak yerine getirebilmesi için gerekli koruma ve yardımı görmesinin zorunluluğuna inanmış olarak, çocuğun kişiliğinin tam ve uyumlu olarak gelişebilmesi için mutluluk, sevgi ve anlayış havasının içindeki bir aile ortamında yetişmesinin gerekliliğini kabul ederek, çocuğun toplumda bireysel bir yaşantı sürdürebilmesi için her yönüyle hazırlanmasının ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasında ilan edilen ülküler ve özellikle barış, değerbilirlik, hoşgörü, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ruhuyla yetiştirilmesinin gerekliliğini göz önünde bulundurarak, çocuğa özel bir ilgi gösterme gerekliliğinin …..”diye devam eder. (Birleşmiş milletler çocuk hakları sözleşmesi).

“…özellikle barış, değerbilirlik, hoşgörü, özgürlük, eşitlik ve dayanışma ruhuyla yetiştirilmesinin gerekliliğini göz önünde bulundurarak, çocuğa özel bir ilgi gösterme gerekliliğinin..” diye devam eden bu ifadeler çok önemli. Bu sözleşmelerde yazan ve bildirgelerde yazan maddeler uygulanmaya başladığında, ülkemizin daha müreffeh bir yapıya kavuşacağına inananlardanım.

Ülkemizin Güneydoğu, doğu ve zaman zaman farklı bölgelerinde oluşan çocuk manzaraları hiç şık durmuyor. Çocuklarımızla ilgili ciddi kaygılarımız var. Her alanda çocuk istismarlarını görüyor ve duyuyoruz. Bunlar yetmiyormuş gibi birde Polislerimize taş atan, yol kesmeye çalışan, şiddeti ön plana çıkaran oyunları çocuk oyunlarıymış gibi oynayan çocukları gördükçe, bunlar için ne yapılabilir diye düşünmüşümdür.

Ekopolitik’in düzenlemiş olduğu “Türkiye’nin Büyük Çatısı ve ortak aidiyet” çalıştaylarında Ekopolitik üyeleri tarafından bu anlamda duyarlı çözüme yönelik, içinde duygu ağırlığı olan projeyi duyduğumda çok heyecanlandım. Televizyonlarda görüyoruz, gazetelerde okuyoruz, ancak çözüme ilişkin bir proje, bir hassasiyet cılız birkaç çıkış dışında göremiyordum. Durumdan vazife çıkaran, bunun açısını içinde duyan genç dinamik, sorumluluk duyan Ekopolitik’in genç ekibini yürekten kutlamak istiyorum. Murat Sofuoğlu sahaya bizzat Hakkari’ye gidip saha araştırması ve oralarda STK’lar ve kanaat önderleri ile yaptıkları toplantılar sonucunda Ekopolitik’te bir taslak proje çalışması başlatıyorlar.

22-23 Şubat 2010 Beykoz toplantılarının ardından tekrar proje ekibi ile birlikte Murat Sofuoğlu Hakkari’de STK’lar, muhtarlar, kanaat önderleri, vatandaş ve çocuklarla görüşmeler yapıyorlar..Bu toplantılar sonucunda hem hadiseleri yerinde gözlemliyorlar, hem de birebir çocuklarla sohbet edip hadiseleri anlamaya çalışıyorlar.

Bu arada Hakkari’de geçen yıl başlayan bir gelişmeden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Şiddetin içindeki çocuklara ne yapılabilinir diye yola çıkan Dr. Dilek Yeşilbaş patoloji uzmanı İpek Erbarut’la birlikte ciddi bir çalışma başlatırlar. Baran Yetenek Avcıları Derneği’ni kurarlar. “Baran yağmur demek yağmur olup yeşersin ruhları” dedik diyorlar. Çok güzel gelişmeler. Güzel bir web siteleri var.(www.ba-ran.com)  “mademki oluktan vefa görmedin, suyu yağmurdan iste” Mevlana’nın bu dizesiyle başlıyor site. Her şey bir kıvılcımla başlıyorsa eğer;  bir kıvılcım atılmış, şimdilerde yeni bir kıvılcım atılıyor. Yeni bir heyecan, yeni bir coşku, tüm çocuklarımıza gelecekte oluşabilecek travmaların yaşanmaması, mevcut travmaların çözümü için çok güzel bir çalışma. Bu çalışmayı Ekopolitik ekibinden Ayşegül Elif Aslantepe ve arkadaşları ile birlikte, büyük bir projeye imza atıyorlar. Hakkari’nin sesini İstanbul’dan duydu bu arkadaşlarımız. Kendilerini yürekten kutluyor ve proje detaylarını sizinle paylaşmak istiyorum..

Şunu söylemeden geçemeyeceğim; birçok sözleşmeye imza atmışsınız, birçok bildirgeyi kabul etmişsiniz. TBMM kabul ettiğiniz bir çok madde var. Acaba bu maddeler sizce neden uygulanmıyor? Neden çocuklarımız için bu ortamlar hazırlanmıyor?  Tüm ülkemizdeki çocukların durumu için söylüyorum. Buradaki aymazlığımızın sonu, hepimizin gördüğü nahoş hadiseler..

Bu proje Hakkarili bir STK ile beraber yapılıyor olması güzel. Ekopolitik (Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği) ve Ati Gençlik ve Spor Kulübü Derneği. Ekopolik’de Koordinatör: A.Tarık Çelenk, Direktör: Murat Sofuoğlu, Proje sorumlusu: Ayşegül Elif Aslantepe  Ati’de Koordinatör ve proje sorumlusu; İdris Ağacanoğlu ile birlikte her iki derneğinde proje üyeleri.

Bu projenin çok güzel bir ismi var “Bir Düş Bir Gülüş : Zıp Zıp Zipe” İnşallah o bölgede ve tüm çocuklarımız yaşlarına uygun düşler, oyunlar ve gülüşlerle hayatlarına devam ederler. Projenin detaylarını diğer yazılarımda vereceğim. Ancak başlangıçta projenin ana teması için kendi ifadelerini yazıyorum “Şiddetin hâkim olduğu bir ortamda doğan ve buna bağlı travmalara maruz kalan çocukların hayatlarının geri kalanı genelde iki yöne evrilir. Ya bu çocuklar geri kalan hayatlarını şiddet ile kurgularlar ve tek konuşabildikleri dil şiddetin dili olur; yahut acı tecrübelerinden ders alarak şiddete başvurmayı ve maruz kalmayı tamamen reddederek yeni bir sayfa açarlar. Küçücük yaşlarında şiddete başvuran çocuklarımızın hayatlarının ikinci yola evrilebilmesi için farkındalık yaratacak ve gereken desteği sağlayacak bir müdahale elzemdir.” (Ekopolitik)

Aklımızın bir ucunda kalması için, Türkiye 1990 yılında imzaladığı 54 maddeden bazıları; (www.ihb.gov.tr )

Madde 1

Bu Sözleşme uyarınca çocuğa uygulanabilecek olan kanuna göre daha erken yaşta reşit olma durumu hariç, onsekiz yaşına kadar her insan çocuk sayılır.

Madde 2

1.Taraf Devletler, bu Sözleşmede yazılı olan hakları kendi yetkileri altında bulunan her çocuğa, kendilerinin, ana babalarının veya yasal vasilerinin sahip oldukları, ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal ya da başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş ve diğer statüler nedeniyle hiçbir ayrım gözetmeksizin tanır ve taahhüt ederler.

Madde 3

1.Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makalar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.

Madde 5

1.Taraf Devletler, bu Sözleşmenin çocuğa tanıdığı haklar doğrultusunda çocuğun yeteneklerinin geliştirilmesi ile uyumlu olarak, çocuğa yol gösterme ve onu yönlendirme konusunda ana-babanın, yerel gelenekler öngörüyorsa uzak aile veya topluluk üyelerinin, yasal vasilerinin veya çocuktan hukuken sorumlu öteki kişilerin sorumluluklarına, haklarına ve ödevlerine saygı gösterirler.

Madde 6

1.Taraf Devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler.

2.Taraf Devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami çabayı gösterirler.

 

Gülümseyen çocuklar

Gülümseyen çocuklar

Yerleşim merkezi

Yerleşim merkezi

Yabancılara Kızmayalım, Kendimize Bakalım

Ortaya çıkan gelişmeler tek taraflı tavizlerle yürütülmeye çalışılan Ermeni açılımının istenen sonuçları vermediğini ortaya çıkarmıştır. Tek taraflı barış ve istikrar sağlanamaz. Ermeni tarafı, dış desteklerle de tezlerinden vazgeçmemiş, hatta Türkiye’nin tavizkâr tutumunu görünce  daha da katılaşmıştır. Diasporanın elinden açılımlar yoluyla Ermenistan’ı alabileceklerini ve etkileyebileceklerini sananlar yine yanılmışlardır. Yanlış yapa yapa, yanıla yanıla bir türlü doğruyu bulamayanlar ülke yönetimine de layık olamazlar.

Yakın bir geçmişte domuz gribi aşısı konusunda bile birbiriyle ihtilafa düşen, bazı ilaç şirketlerini ve ithalatçıların oyununu fark edemeyen Bakanlarımız görüldü. Sağlık Bakanının aşıdan yana tavrı ve teşviki, şimdi ise, aşıların iade edileceği şeklindeki beyanı gerçekten düşündürücüdür. Bir toplum üzerinde bu kadar oynanmaz ve bu kadar çelişkiler sergilenmez. 

ABD Temsilciler Meclisinin Dış İlişkiler Komisyonunun Ermeni Tasarısını  kabul etmesi, Yunanistan’ın Osmanlı’dan kurtuluş töreninde Obama’nın yaptığı konuşma ve tavır, uyanmayanları uyandırmalıdır. Eski Başkan Bush’un haçlı seferi şeklindeki yaklaşımı devam etmektedir. Dünya değişmiştir. Milli çıkarlar da ona göre şekil almaktadır. Aslında tartışılması gereken “stratejik müttefiklik” buharlaşıp uçmuştur. ABD pazarlık gününü arttırmak ve tavizler alabilmek için Ermeni kozunu oynamaktadır. Yılmaz Özdil’in dediği gibi, “oylamada 23-22 yenildik ama ezilmedik”!

Amerikalıları niye yadırgıyoruz. Ülkede siyaset yaptığını, Türkiye’yi açılım maceralarıyla demokratikleştireceğini ve ülkenin itibarını arttıracağını zanneden bazı yöneticilerimiz, Amerikalıları bile geride bırakmışlardır. Farklı etnik kimlikte olanların ülkeden kovulduğunu, faşizan bir yaklaşımla bunların ezildiğini, Mayın Temizleme Kanunu gündemdeyken belirten maalesef bu ülkenin Başbakanıydı. Bazıları geçmişimizle yüzleşmemiz gerektiğini ifade ederek Devlet düşmanlığını bir demokrasi gösterisine dönüştürmüştür. Devletin kuruluş felsefesiyle değişik şekillerde kavgalı olan bir siyasi iktidar, ancak dış mihraklarca başarılı addedilebilir.

Devletin Ermenilerden özür dilemesi konusunu ortaya atanların arasında maalesef üst bürokraside yer alanlar da vardı. İktidarın Milli Eğitim Eski Bakanı 2009 yılında Kafkas Dernekleri Federasyonunda, ülkede ırkçılığın ve asimilasyonun olduğunu, tanımamazlık inkarının bulunduğunu ve Türkiye’de çok sayıda ırkın mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Herhalde, bu iddiada bulunduğuna göre, bu konuda tek araştırma ve başvuru kaynağının da kendisi olması gerekir.

Her şey dahil, istihbaratın bile özelleştirilmeye gayret edildiği, MGK dahil devlet kurumlarına karşı alternatif ve rakip kurumlar yaratılmaya çalışıldığı, MİT’in bile adeta devre dışı bırakıldığı ortamda, darbe maceraları dış kaynaklı bazı sözde yerli basından ve çevrelerden öğrenilebilmektedir.

2007 yılında 35 ABD’li istihbaratçının Türkiye’ye girdiği ve faaliyet gösterdiği iddiaları ortada dolaşmaktadır. Aslında onlara gerek bile yok. İhtiyaçtan fazla yerli işbirlikçiler var. Eskiden bunlar utanır, kendilerini saklardı. Şimdi ise, tam tersi oluyor. Biz yıllardır kendi kurumlarımızı hedef tahtası yaptık, devre dışı bıraktık, bunların yerini başkaları doldurdu. Şimdiki hedef ise, “darbeler tarihi“ni gerekçe göstererek TSK olmaktadır. Sınırlarımızın korunmasını bile asker dışında özel güvenliğe emanet etmeye kalktık. Dostlarımızın hazırladığı senaryolar ve Türkiye ile savaş oyunları el değiştirerek TSK’nın üstüne yıkılıyor. Sayın Mesut Yılmaz’ın dediği gibi, darbeleri ABD yaptırıyor ise, yeni darbeler ABD’ye karşı niye yapılsın ki?

Siyasi niteliği olmayan, kendini savunamayan kurumların karalanması karşısında siyasiler susuyor. Bazen de tam tersi karalamaya ortak oluyorlar. Demokrasinin temeli ve altyapısı milli ve üniter devlet ve milli mutabakatlardır. Gerisi havada şato kurmaya benzer. Devletin yıpratıldığı, çatının çökertildiği bir yerde demokrasi de kalmaz. Çöken bir binaya hangi renkte badana yaptırılacağı tartışılabilir mi? Asıl yapılması gereken, rövanş almayı, siyasi hırs ve hırçınlığı bir tarafa bırakıp milli değer ve çıkarlarda uzlaşabilmektir. 

 

 

Darbeci Paşa trilyonluk arabada

Klavye önümde yaklaşık iki saattir konuları gözden geçiriyorum.

Okudukça içim karardı. 

Okudukça ruhum daraldı.

Okudukça güven duygularım erozyona uğradı.  

Yazmak ama neyi?

Gündem belli. Darbe, generaller, tutuklamalar.. Tüm Türkiye darlanmış bir halde aynı konuların etrafında kilitlenmiş, kalmış.  Türkiye son iki yıldır görünürde darbe iddialarını açığa çıkarmakla uğraşırken, aslında birilerinin de iktidarının uzaması konusunda sergilenen oyunlarla enerjisini kaybediyor.

Neticede oyunun oyuncuları da yanlış seçilmiş. 

Nerede dönemin Genelkurmay Başkanı Özkök?

3. Ergenekon İddianamesi kapsamında, savcının bizzat komutanın evine giderek tanık sıfatı ile aldığı ifadesinde;  “Ben Ayışığı ve Sarıkız darbe planlarından haberdardım” diye ifade veriyor.

Adama sormazlar mı,” haberdar olduğunda ne gibi işlem yaptın bu darbe planlarını hazırlayanlar hakkında?” diye..

Neden sorulmuyor Özkök’e bu soru?

Ya Büyükanıt’a ne demeli.

O nerede?

Neden gözaltında değil?  

Komutanları  hepside sorguda, Paşa, kurşun geçirmez trilyonluk arabası ile sefada.

Olur mu böyle bir soruşturma?

Başındaki adamın haberi olmadan altındaki komutanlar darbe planlıyor olabilir mi?

Ama Paşa, Dolmabahçe’den sonra dut yemiş bülbül gibi. Ne sesi çıkıyor ne de soluğu. Bana dokunmayın, ne haliniz varsa görün havasında.  

Mustafa Balbay 19 aya yakın içerideyken, yayınladığı “Darbe Günlükleri” nin sahibi daha şimdi gözaltında. Hiçbir vicdan sahibi bu konuya mantıklı bir açıklama getirebilir mi?

Bu Büyükanıt da dâhil sesi çıkmayan üst düzey komutanların bir çoğunun “Erdil Paşa Sendromu” yaşadıklarını düşünüyorum.

Ordu içinde yapılması gereken en önemli şey, harcamaların ciddi devlet denetimine tabi tutulması  olmalı. 

En kötü kokuların oradan çıktığını  artık tüm kamuoyu aleni bir şekilde konuşmaya başladı.

Bunlar o kadar sefahat içinde yaşarken, darbe falan düşünecek halleri kalmaz zaten merak etmeyin.

Sefahatin emeklilikten sonra da devamı  konusunda harcadıkları mesai, meslekleri için harcadıkları  mesaiden daha fazla.

Ordunun kurumsal yapısına zarar vermeden, bunların ciddi olarak ele alınması gerekirken, yapılan şeyler, sadece ülkenin moralini bozmaktan öteye geçmiyor.

***

Biz nüfusu 70 milyonu aşan ve çok genç nüfusa sahip bir ülkeyiz. Enerjimizi, üretmek için harcamamız, dünyada teknolojik gelişmelere ayak uyduracak bilimsel çalışmalar için harcamamız gerekirken, bizler “Muz Cumhuriyeti”  gibi kendi kendimizi bitirmenin her türlü yolunu, her gün biraz daha hızlı kat ediyoruz.

Üstelik samimi bir amaç da yok. Bir hiç uğruna,  AKP’nin iktidarını uzatmak uğruna, bu sıkıntılı süreci yaşatıyorlar ülkeye.

Ankara’dayım. Akşam saat dokuz. Sokaklar bomboş. 

Moraller bozuk moraller. Bu moralle ne üretim yapılır, ne de ülkenin insanlarını mutlu edecek bir gelişme yaşanır. Olan bu gün de zam haberleriyle güne başlayan, fakir fukara, samimi Türk Milleti’ne olur. 

Kalem – Silgi ve Bağımsızlık

“Bazı çevreler, bugünlerde yaşadığımız sorunların Cumhuriyet‘in kuruluş ideolojisinden kaynaklandığını söylüyor. Yapmak istedikleri mevcut iktidarın ‘Resmî Tarih‘ini oluşturmak. Peki, Cumhuriyet tarihinde kimlerin üreten ‘Kalem‘; kimlerin sürekli satıp savan ve mülk kalmayınca umudunu dışa bağlayan ‘Silgi‘ olduğunu öğrenmek ister misiniz?” diye başlıyor Soner Yalçın. Ve 1838‘den 1938‘e olan biteni sıralıyor. Ben yalnızca ‘sıfır‘dan yapılanları ve gâvurdan alınıp devletleştirilenleri bir göreyim dedim. Özeti bile birkaç sayfa. Bazılarına göre ‘Borç yiğidin kamçısıdır’. Bazılarına göre ‘Denk bütçe bağımsızlık‘ demekti. Bakın bakalım, fark görebilecek misiniz?

YENİ KURULANLAR: Merkez Bankası, İş Bankası, Sanayi ve Maadin Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, Halk Bankası, Sanayi Kredi Bankası, Sümerbank, Etibank, Denizbank, Kayseri Uçak Fabrikası, Alpullu Şeker Fabrikası, Bursa Dokuma Fabrikası, Ankara Çimento Fabrikası, İstanbul Otomobil Fabrikası, Uşak Şeker Fabrikası, Bünyan Dokuma Fabrikası, Bakırköy Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, İzmit Selüloz ve Kâğıt Fabrikası, Bursa Süttozu Fabrikası, Kayseri Mensucat Fabrikası, Keçiborlu Kükürt Fabrikası, Turhal Şeker Fabrikası, Isparta Gülyağı Fabrikası, Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası, Antrasit Fabrikası, K. Ereğli Bez Fabrikası, Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası, Nazilli Basma Fabrikası, Gaz Maskesi Fabrikası, Beykoz Ayakkabı Fabrikası, Gaziantep Buz Fabrikası, Karabük Demir Çelik Fabrikası, Malatya Bez Fabrikası, Konya Bez Fabrikası, İzmir Klor Fabrikası, Gemlik Sunî İpek Fabrikası, Divriği Demir Madenleri İşletmesi, Bursa Merinos Fabrikası, Çubuk Barajı, Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Toprak Mahsulleri Ofisi, Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi, Ziraî Kredi Kooperatifleri, Tarım Satış Kooperatifleri, Kamu İktisadî Teşekkülleri, Türk Hava Yolları, Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti, Ankara Radyosu, Samsun – Çarşamba Demiryolu, Kütahya – Tavşanlı Demiryolu, Menderes Köprüsü, Samsun – Kavak Demiryolu, Amasya – Zile Demiryolu, Samsun Limanı, Kelkit Akçağıl Köprüsü, Yerköy – Kayseri Demiryolu, Samsun – Amasya Demiryolu, Gediz Köprüsü, Kayseri – Şarkışla Demiryolu, Samsun – Havza Demiryolu, Ankara – Sivas Demiryolu, Göksu Köprüsü, Mudanya – Bursa Demiryolu, Malatya – Doğanşehir Demiryolu, Sakarya Köprüsü, Kütahya – Balıkesir Demiryolu, Ulukışla – Niğde Demiryolu, Fırat Köprüsü, Afyon – Antalya Demiryolu, Diyarbakır – Fevzipaşa Demiryolu, Ergani – Osmaniye Demiryolu, Çankırı – Atkaracalar Demiryolu, İstanbul – Edirne Karayolu, Kızılırmak Köprüsü, Ankara – Zonguldak Telefon Hattı, Diyarbakır – Cizre Demiryolu, Erzurum – Sivas Demiryolu, Haliç Köprüsü, Zonguldak – Çatalağzı Demiryolu Hattı, Burhaniye – Ayvalık Yolu, Erzurum-Erzincan Demiryolu, Murat Köprüsü, Konya Buğday Siloları, Üsküdar – Kadıköy Tramvay Hattı, Bursa Hasanpaşa Köprüsü, ilk kömür treni, ilk Türk gemisi, ilk Türk denizaltısı..

GERİ ALINANLAR: Ergani Bakır Madeni, Haydarpaşa Limanı, Ankara Demiryolu Hattı, İzmir Rıhtım Şirketi, Mersin – Adana Demiryolu Hattı, İstanbul Liman Şirketi, Aydın Demiryolu Hattı, İstanbul Telefon Şebekesi, Ereğli Kömür İşletmesi, İzmir Havagazı Şirketi, Kadıköy Su Şirketi, İzmir Telefon Şirketi, Edirne-Sirkeci Demiryolları Hattı, İstanbul Elektrik Şirketi, Adana Fevzipaşa Tren Hattı, Şark Demiryolları Şirketi, Denizyolları, Ormanlar..

“Ve Mustafa Kemal vefat etti. O büyük bir ‘kalem‘di. Türkiye o günden bugüne kalemler ile silgilerin çatışmasına sahne olmaktadır.”

ABD Saldırılarının Doğası

0

Amerika’nın Irak ve Afganistan’ı işgal etmesi ve bu işgallere bağlı olarak meydana gelen çatışmaların seyri, savaş veya çatışma biçimleri hakkındaki geleneksel tutumları ve söylemleri yeniden düşünmemizi gerektirmektedir.

Malum olunacağı üzere, savaş ve çatışma hakkındaki geleneksel tutumlar ve söylemler, savaşan tarafların görünürlüğü, tanınırlığı ve aşikârlığı esasına dayanır. Gerçekten de tarihte örneklerine rastladığımız bütün savaşlarda, savaşan taraflar kendilerini açık bir şekilde gösterirler. Orduların düşman kuvvetlerine saldırması süreci birkaç gizli keşiften sonra aşikâr olarak gerçekleşir. Saldıran ve savunan taraflar ve güçler kendilerini gizlemezler, saklamazlar. Bu durum ikinci dünya savaşında, savaşan kuvvetler arasında bile böyleydi. Savaş er meydanı olarak görülürdü.  Savaşan taraflardan birisinin meçhul kalması ihtimali yoktu. Ordular kendileri için uygun gördükleri meydanları, savaş alanı olarak seçerlerdi. Bu meydanlarda mevzilenirlerdi. Bir ordu kiminle savaştığını bilirdi. Savaşını ona göre örgütlerdi. Bu tür savaşlara nizami savaş denmektedir.

Ayrıca bir de nizami savaşlarla birlikti yürütülen ikinci bir savaş türü daha vardı. Bu ikinci tür savaşla, karşı tarafın kamuoyu hedeflenirdi. Düşmanın morali çökertilmeye çalışılırdı. Halkın rakip kuvvetlere destek vermesi gayrı nizami harp teknikleri ile engellenmeye çalışılırdı. Gayrı nizami harp denilen bu savaş türü, saldırının gizli yapılmasını ve kitlelere yönelik olarak gerçekleşmesini de kapsardı. Modern savaş teknolojilerinin yani konvansiyonel silahların savaşlarda kullanılması yaygınlaştıkça, saldırılar sadece düşman kuvvetlere değil, aynı zamanda halka, şehirlere ve ekonomik hedeflere de yöneldi.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları konvansiyonel silahların kullanıldığı, nizami ve gayrı nizami harp tekniklerinin birlikte icra edildiği savaşlardı. Amerika’nın Vietnam’a saldırısı da buna örnektir. Gayrı nizami harbin yapıldığı şartlarda da muharip taraflar belirgindir. Hangi saldırının kim tarafından yapıldığı bilinirdi. 

Nizami ve gayrı nizami savaşların doğası hakkındaki tartışmaların ayrıntısına girmeyeceğim. Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak ve Afganistan’ı işgal ettiğinden bu yana, yeni bir savaş yöntemi ile Müslümanlara saldırdığını, bu yeni savaş tekniğinin önceki savaş biçimlerinden farklı olduğunu ortaya koymaktır. Asimetrik savaş olarak adlandırılan bu yeni saldırı biçimine göre, düşmanın yeri, gücü ve saldırı zamanı belli değildir. Dolayısıyla  asimetrik savaş yaptığını iddia eden emperyal ve işgalci kuvvetler, kavramın anlamına bakılırsa Don Kişot gibi muhayyel düşmanlar ihdas etmektedir, muhayyel kuvvetlere saldırmaktadır!?

Hatırlanacağı gibi, ABD kuvvetleri kısa bir süre içerisinde Irak kuvvetlerini yendi. Mesela 1991 de yapılan birinci Körfez savaşı sadece bir ay sürdü ve Irak kuvvetlerinin yenilgisi ile sonuçlandı. 2003 yılında başlayan ikinci ABD saldırısında Irak kuvvetleri bir iki hafta içinde yenildi. Resmi Irak hükümeti dağıldı. Irak, ABD işgal kuvvetlerince yönetilmeye başlandı. Irak’ta bilindiği gibi, ABD işgali, aradan uzun süre geçmiş olmasına rağmen hala devam etmektedir. Aynı durum Afganistan için de geçerlidir. ABD Afganistan’ın büyük kısmını da birkaç hafta içinde işgal etti. 

İşin ilginç tarafı, işgalin tamamlanmasından sonra ölenlerin ve şehit olanların sayısı, işgal süreci içinde ölenlerle mukayese edilmeyecek kadar çoktur. Uluslararası kuruluşların hazırladığı raporlara göre savaşın bitmesinden 2008’in kasım ayına kadar beş yıl içerisinde, sadece Irak’ta iki milyon beş yüz bin sivil ıraklı öldürülmüş. Dört milyon beş yüz bin Iraklı ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır. Dört milyon çocuk yetim kalmıştır. Bir milyon Iraklı kadın dul kalmıştır. Sekiz yüz bin Iraklı kayıptır. İki milyon beş yüz bin Iraklı ülke içinde yaşamakla birlikte evini terketmek zorunda kalmıştır.

Asimetrik denilen bu savaşın yan etkilerinden dolayı Irak halkının sağlık, hastalık ve beslenme düzeni de bilindiği gibi bozulmuştur. Bu bozulmalar sonucunda ne kadar Iraklının öldüğü ise belli değildir. Muhtemelen bu ölümlerin oranı, doğrudan ve dolaylı olarak yapılan ABD saldırılarında ölenlerin birkaç katıdır. Iraklı yetkililer bu ölümlerin soykırım düzeyine ulaştığını beyan etmektedirler.

İşgalin tamamlanması klasik savaş kurallarına göre düşünüldüğünde,  savaşın bitmesi demektir. Ancak olup bitenlere baktığımızda savaş işgalden sonra daha da artmıştır. ABD ise, işgali tamamlamış olmasına rağmen, savaşın bitmediğini ve devam ettiğini tekrarlamaya devam etmektedir. Halen Irak’ta işgalci kuvvetlerin nizami orduları dışında 126 tane özel güvenlik şirketi faaliyet göstermektedir. Bunların hepsi de yabancı istihbarat servislerine bağlı olarak çalışmaktadır. ABD’nin devam eden savaş hazırlıklarına bakılırsa, bu savaşın çok daha uzun bir zamana ve daha geniş bir coğrafyaya yayılacağı da açıktır. Zaten şimdiden Pakistan, Yemen, Sudan ve İran’ın bazı bölgeleri işgal sonrasında süregelen bu savaşın kapsamına girmiş bulunmaktadır.

İşgal sonrasında devam eden ve etkisi gittikçe şiddetlenen bu kirli savaşa asimetrik savaş denmektedir. Yani, kuvvetleri mütekabil olmayan güçlerin savaşı. İşgal sonrasında etkisi gittikçe artan bu asimetrik savaşın taraflarından birisinin ABD ve müttefikleri olduğu açıktır. Ancak diğer tarafın kim olduğu ve nerede bulunduğu belli değildir.

ABD’nin nizami, gayrı nizami ve açıkça tanımlanamayan kuvvetleri, bu geniş coğrafyada operasyonlara ve saldırılara devam etmektedir. Bu güne kadar ABD işgal kuvvetlerine karşı kimlerin savaştığı somut bir şekilde ortaya konamadı. ABD, fundamentalist İslamcı teröristlerle savaştığını iddia etmektedir. Onların kendisine saldırdığını ileri sürmektedir. Ancak şu ana kadar, bu terörist örgütlerden hiç birisi hakkında somut bir veri elde edilemedi. Elkaide adlı terör örgütü, ABD kuvvetlerine karşı düzenlenen küçük çaplı bazı saldırıları, sanal ortamda üstlenmektedir. Ancak Elkaide’nin gerçekten bu eylemleri yaptığı, resmi kurumlarca isbatlanmış bile değildir.

Bu asimetrik savaş, intihar bombalarının patlaması ve yüzlerce kişinin camide veya çarşıda topluca öldürülmesi ile bir vahşete dönüşmektedir. İntihar bombalarının patlaması ile ilgili haberlerin verdiği mesaja bakıldığında, sanki savaş ABD’nin işgalci kuvvetlerine karşı yapılmıyor. Bombalar camide, Müslümanların toplantılarında, çarşıda, pazarda, devlet kurumlarında ve masum halkın bulunduğu mekânlarda patlıyor. Bombaların patlamasına eşlik eden haberlerde ise, Sünniler, Şiiler, aşiret isimleri, resmi güvenlik kuvvetleri ve devlet memurları kavramları yer almaktadır. Direnişçilerin işgalci ABD kuvvetleri ile değil, sanki bazen Sünni olma sıfatı ile Şiilerle, bazen Şii olma sıfatıyla Sünnilerle, kendi kabilesi adına diğer kabilelerle savaştıkları söylenmeye ve anlatılmaya çalışılmaktadır.

ABD işgaline karşı savaştığı ve direndiği iddia edilen mazlum bir halkın savaşı, her nedense ABD kuvvetlerine beklenen zararı vermiyor. Ancak bölge halkına, millettaşlara, hemşerilere ve dindaşlara daha çok zarar veriyor. İntihar saldırıları daha çok dindaşlara, vatandaşlara ve soydaşlara karşı gerçekleşmektedir. Bu durum ABD savaşının doğası hakkında başka türlü düşünmeyi gerektirmektedir. Sanki işgal kuvvetleri, işgal bölgesindeki halkı, bir arenaya toplamıştır. Bu arenada sanal figürlerle kışkırtmaktadır, çatıştırmaktadır. Kendisi de bir taraftan çatışmaya teşvik etmektedir, diğer taraftan çatışmayı izlemektedir. Ölüm ve çatışma ABD’nin işgalini böylece meşrulaştırmaktadır.

Haberlerin ağı ile inşa edilen bu asimetrik savaş söylemine bakıldığında ABD kuvvetlerine karşı çok nadir saldırı yapılmaktadır. Ancak Sünnilere, Şiilere, yerli halka ve devletin milli güvenlik birimlerine ise çok sayıda saldırı düzenlenmektedir. Bombalar hep bu toplulukların arasında patlamaktadır. ABD saldırılarının kapsamı alanındaki ülkelerde, halk arasında kabile, mezhep ve benzeri etnik çatışmaların yaşandığı izlenimi uyandırılmaktadır.

Bölge halkları arasında etnik ve mezhep farklılıklarının olduğu doğrudur. Ancak bu etnik farkların gruplar arası sıcak çatışmalara neden olduğuna dair ciddi bir örnek yoktur. Bilindiği gibi, bu etnik farklarla birlikte, bölge halkları yüzyıllardır kardeşlik ve barış içinde birlikte yaşamaktadır. Etnik bilincin inşa ettiği bir çatışma şimdiye kadar mevcut olmamıştır. Ayrıca tarihte örneklerine rastladığımız, etnik çatışmalarda halkın ve etnik grupların doğrudan biri birlerine saldırdıklarını görmekteyiz. Etnik taraflar sokaklarda taşkınlık yaparlar. Karşılıklı olarak biri birlerinin meskenlerini ve işyerlerini yakarlar. Ciddi manada karşı tarafı ötekileştirirler. Beyazların 1960’lı yıllarda ABD’de zencilere yükledikleri olumsuz sıfatlara benzer sıfatlarla karşı tarafı itham ederler. Karşı tarafa baskı ve şiddet uygularlar. Farklı olduklarına inanan topluluklar ve halklar arasındaki çatışmalar, örgütlü, planlı ve hedefleri belli olan saldırılar değildir. Gruplar arası çatışmalar, gündelik hayatın her alanında kendini gösterir.

Oysa ABD işgal kuvvetlerinin etki alanı içerisindeki ülkelerde gerçekleşen şiddet eylemlerine ve saldırılara baktığımızda, hepsisinin de örgütlü güçlerce düzenlendiklerini, merkezi ve otoriter bir kuvvet tarafından yönetildiklerini müşahede etmekteyiz. Bu durum etnik diye medyatik gösterime konan bombalama eylemlerinin failleri hakkında başka türlü düşünmeyi gerektirmektedir. Yani mezhep çatışması olarak gösterime konan ve intihar saldırısı şeklinde gerçekleşen vahşi eylemler, aslında profesyonel bir şekilde işgal kuvvetleri tarafından örgütlenmektedir, düzenlenmektedir.

Eğer gerçekten, ABD’nin işgal kuvvetlerinin etkisi altındaki ülkelerde, meydana gelen ve yerli halkın kitlesel kıyımına dönüşen bu terörist eylemler, bizzat işgalci güçlerin uzantıları tarafından yönetiliyorsa, Don Kişot’un hayallerini teknik olarak örgütleyen ve öldürmeleri sürece yayarak korku ve tedhiş yaratan yeni bir savaş ve çatışma stratejisi ile karşı karşıyayız.  Zaten ABD’nin yeni savaş stratejisi ve saldırı biçimi de tam olarak budur.

Alo

Alo kelimesi, genelde telefonla yapılan konuşmalarda söylenen ilk sözdür. Bütün dillerde de böyle kullanılır. Bu nedenle dünyada en çok kullanılan sözcüktür.
Alo sözcüğü aslında genç, güzel ve sevimli bir kızın isminin baş harflerinin bir araya gelmesiyle oluşturulmuştur. Telefonun mucidi Alexander Graham Bell’in büyük hayranlık duyduğu sevgilisi Alessandra Lolita Oswaldo’nun isminin baş harflerinden esinlenerek kullandığı “Alo” sözü günümüze kadar ulaşmıştır. Halen de milyonlarca  kişinin her gün telefon görüşmelerinde defalarca kullandığı söz olarak yoluna devam etmektedir.
Graham Bell ilk telefon hattını sevgilisinin evine çekmişti. Telefon çalınca arayanın sevgilisi Alessandra Lolita Oswaldo olduğunu bildiğinden sevinçle ahizeyi kaldırıyor ve “-ALO” diye sesleniyordu.
Graham Bell’in telefonunun sür’atle yayılmaya başlaması ve işlerinin çoğalması nedeniyle sevgilisini eskisi gibi sık arayamaması, A. L. Oswaldo ile aralarının açılmasına neden olmuş ve Graham Bell, sevgilisi tarafından terk edilmişti.

Telefonun icadında yıl 1876’dır.
Telefon kullanılmasından beş yıl sonra 1881’de İstanbul’a gelmiştir. Ancak yaygın kullanımı 1909’da Büyük Postahane’de ilk telefon santralinin kurulmasıyla başlamıştır. Telefon abonesi 1915 yılında 11.000’e ulaşmış, cumhuriyet döneminde ise bütün ülkeyi kaplamıştır.
Graham Bell telefonun patentini aldıktan sonra bir davayla karşı karşıya kaldı. Bir İtalyan olan Antonio Meucci telefonun kendi icadı olduğunu, 1871 tarihinde geçici ruhsat aldığını söyledi. Dava devam ederken 1889’da Meucci ölünce dava düştüğünden Graham Bell mucit ilan edildi.
Ancak yıllar sonra, 2002 yılında A.B.D. Temsilciler Meclisi’nin kurduğu komisyon, yaptığı araştırmalar sonucunda, mevcut eski evraklara ve belgelere dayanarak, Antonio Meucci’nin telefonu ilk defa bulan kişi olduğunu kabul etmiştir. Böylece buluşun iki sahibi olmuştur.

Gene yapılan araştırmalarda Alo sözcüğünün Graham Bell’in sevgilisi Alessandra Lolita Oswaldo ile ilgisi olmadığı da açıklanmıştır. Kullanılan sözcüğün “hullo” (hallo-hello) olduğu, kelimenin o tarihte yaygın bir dil olan Fransızcada “allo” diye söylendiği ve alo sözcüğünün de bütün dünyada  bu şekilde yaygınlaştığı anlaşılmıştır.
Alexander Graham Bell, Edinburgh – İskoçya doğumludur (03.03.1847). Edinburgh Üniversitesi’ni bitirmiştir.  Ailesiyle beraber Kanada’ya göç etmişlerdir. Çalışmalarına A.B.D.’de devam etmiştir. Oxford Üniversitesi’ne profesör olarak atanmıştır. Hayatını işitme engellilerin sorunlarının giderilmesine adamıştır. Fransız hükümetince 1880 yılında on bin dolarlık “Volta Ödülü”ne 1882’de de “Legion D’honneur” nişanına layık görülmüştür.
Graham Bell, öğrencisi olan, zengin bir ailenin  duyma engelli kızı  Mabel  Hubbard ile evliydi. Bu insanlık için yararlı ve önemli mucit 02. 08. 1922’de Kanada’da yaşama veda etmiştir.

Coğrafyayı Temizlemede “Wan” Örneği

Gazeteci Behiç Kılıç 05 Mart 2010 günü Yeniçağ Gazetesindeki köşe yazısında bölücü terör örgütü PKK’nın Van ilimizde nasıl bir coğrafya boşaltma işlemi yaptığını ortaya koydu.

Yazıda belirtilen hususlar durumun ne kadar vahim olduğunun bariz bir kanıtıdır. Behiç Kılıç “Türk kökenliler kenti terke zorlanıyor, zaten şu an çoğu da göç etmiş durumda!.. Türk kökenli hele hele kürtçe bilmeyen esnaftan artık alış veriş ettirilmiyor!.. PKK’ya karşı duranlara hayat hakkı tanınmıyor, mülklerine inşaat izni alamıyor, kiraya veremiyorlar. PKK’nın isteği dışında mülkünde hareket sağlayan kiraya veren vs. insanlar saldırıya uğruyorlar… Evlerinde, işyerlerinde Türk bayrağı asamıyorlar. Bayrak asan tehdit ediliyor, polise şikayetin karşılığında “sen de asma kardeşim, tatsızlık çıkmasın” cevabı alınıyor…” diye anlatıyor. Sanki Yunanistan’da Batı Trakya Türklerine yapılanların bire bir aynısı… Oysa burası Türk toprağı. Burda böyle yaparlarsa Yunanistan’ da ne yapmazlar?

Bu sözlerin benzerlerini birkaç ay önce Aydınlar Ocağı Şurası için gittiğim Elazığ’daki toplantıya katılan Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan gelen akademisyenlerden dinlemiştim.

Anlaşılan o ki bir coğrafya boşaltma işlemi yapılıyor. Bu konu da PKK tarafından epey mesafe katedilmiş olduğu anlaşılıyor.

Bu gibi coğrafya yani şehir, köy, mezra boşaltmaları sadece Van’da değil, bölgede çok yaygın. Başlangıcı da ilk kürt isyanlarına kadar gidiyor. Bunu 30 yıl önce Bitlis’in Ahlat kazasından göç eden bir aileden dinlemiştim. Babaları beş evladına da batıya göç etmelerini vasiyet etmişti.

Coğrafya boşaltma ve bu coğrafya üzerinde kurulu yerleşim birimlerinin yandaşlarca doldurulması işlemi yüzyılın başında Balkanlarda gerçekleşti. Aynı dönemlerde Ermenistan, Türklerin Erivan dahil olmak üzere coğrafyadan temizlenmesi sureti ile kuruldu. Irak Türklerinin tarihi şehirleri Erbil, Süleymaniye, Musul ve nihayetinde Kerkük bu metodla kürtleştirilmeye çalışılıyor.

Maalesef  Osmanlı – Türk İmparatorluğu ve günümüze kadar  gelen süreçte Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu coğrafyanın Türklerce ve kendini her daim Türk görenlerce boşaltılmasını sadece seyretmiştir. Günümüzde bunun tezahürü Erbil’de konsolosluk açma sureti ile malumun ilanı şeklinde tecelli etmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin bu politikası Irak Türklerini daha da yalnızlığa itecek ve Türk düşmanlarını azdıracaktır. Tıpkı Türkiye’nin doğusunda yaşayanların PKK’nın insafına terk edildiği gibi…

AKP hükümeti bu konularda başarısızdır demiyorum, ülkeyi bu noktaya bilerek ve isteyerek getirmiştir diyorum. Ancak bu tahribatın hesabını yüzyıllar boyunca  Türk Milletine veremeyeceklerdir.

AKP, PKK’nın yaptıklarına karşı sessizdir, bölücüler azmıştır, kanunlar sulandırılmış, suçlar ve suçlular adeta cezasız bırakılmıştır. Siz öyle Belçika’da yapılan operasyonlara ve Roj Tv’yi kapatmalarına  aldanmayın. Bu göz boyamalar mevcut durumun halkımızın gözünden kaçırılması içindir. Türk halkına her olumsuzluk alıştıra alıştıra zerk edilmektedir.

Behiç Kılıç’ın yazdıkları doğru ise İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Van Valisi, Emniyet Müdürü, Van Cumhuriyet Başsavcısı yazılanları ihbar kabul ederek ne yapmıştır?

Başbakan Erdoğan; gündemi bu gerçeklerden sürekli uzak tutarak, Büyük Türk Milletini nereye götürmek istemektedir?

Yürütme – yargı çatışması, Tekel işçilerinin eylemleri, ermeni meselesi, işsizlik, darbe  vs. gibi konular ülkenin bütünlüğünden ve Türk milletinin birliğinden önde olamaz.

Vatan elden gitmişse bu konuların ne hükmü kalır?

Dediğim gibi biz bu boşaltma işlemlerini Balkanlarda ve Irak Türkmeneli bölgesinde gördük ve yaşadık.

Sayın Erdoğan inanmıyorsan danışmanların sana şehit Rıza Demirci’nin bütün Irak Türkmeneli coğrafyasını gezerek hazırladığı haritayı göstersin  de, bu gün kürt şehirleri denilen Erbil’in, Süleymaniye’nin, Musul’un ve Kerkük’ün nasıl Türk şehirleri olduğunu birde sen gör.

Irak Türkmeneli bölgesinin Türklerden arındırılması ve Doğu ile Güneydoğu’da yaşayan kardeşlerimizin “ötekileştirilme”si  Düvel-i Muazzamanın yüzlerce yıldır uygulamaya koyduğu politikalar sebebiyledir. Petrol ve su yatakları başta olmak üzere yer altı ve üstü zenginliklerimize el konulmak istenmektedir.

Eğer sizde bu politikalara karşı doğru politikalarla karşılık veremiyorsanız; bu coğrafyada yaşayan ve ayrılmaz bir parçanız olan insanlara önce başkalaşmak sonra başkalaşana tabi olarak asimile olmak ya da buna direnerek bu baskılarla karşılaşmayacağı topraklara göç etmek düşmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’ni  bu güne kadar yöneten hükümetlerin seyirci kaldığı ve Erdoğan hükümetlerinin üzerine tüy diktiği uygulamalar sebebiyle Vanlıların başına gelenler kısaca böyle izah edilebilir .

Bu yazımı okuyacak olan ve kalbi Türkiye ve Türk Milleti için atan her kardeşimi bu büyük tehlikeyi halkımıza anlatarak Türkiye’nin gündemini değiştirmeye davet ediyorum.

Eğer bu ülkede bir futbol maçında seyircilerin büyük bölümü İstiklal Marşını ıslıklıyor ve ardından bölücülerin marşı olarak kabul edilen bir şeyi çoğunlukla okuyor ve biz bunları seyrediyorsak; o ilin valisi ile emniyet müdürü bunlara karşı gerekenleri yapamıyorsa nerede bir yanlış var diye durup düşünmek lâzım.

Siz herkesi bölücülerle bir görüp ülkenizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerini çakallara bırakıp, ülke – bayrak – millet sevdalılarını önce başkalaşıma, sonra asimilasyona ve nihayetinde  göçe terk edemezsiniz.

Onun için ülkenin AKP’yi iktidarda tutmak için tanzim edilen gündeminden uzaklaşarak “Wan” gibi gerçeklerini görmek için çaba sarf edelim

Arı Ürünlerinden Şifa Kaynağı Bal

0

Bal, insan bünyesi için en mükemmel bir kuvvet ve kudret kaynağıdır. Bu sebeple gelişme çağındaki çocukların, zayıf kimselerin, zafiyet geçirenlerin beslenmesinde ve her türlü sportif yarışa çıkanların enerji ve başarı kazanmasında önemli yer tutar.

Bal, kansızlık, barsak iltihabi, iskorbüt gibi hastalıklara uğrayan ve vaktinden önce doğduğu için gelişmesi geri olan çocuklara verilir. Bağırsak yumuşatıcı özelliğinden başka on iki parmak bağırsağındaki ülserler’ede iyi gelmektedir.

Ameliyatlardan sonra kalbin zayıflaması, tansiyonun düşmesi ve hastanın birdenbire fenalaşması gibi hallerde tehlikeyi Fransızlar damardan bal enjekte suretiyle, diğer tedavilerden çok daha iyi sonuç aldıklarını müşahede etmişlerdir.

Difteri, boğmaca, kızıl, kızamık; balın içindeki sıcaklık verici maddeler ve mikroplar öldürücü özellik sebebiyle süratle önlenmektedir. Boğaz iltihaplarına nezle, grip, damar sertliği ve romatizmaya karşı koruyucu iyi edici özellikleri tıpça kabul edilmektedir. Balın sarhoşları kısa zamanda ayıltarak rahata kavuşturması bileşiminde mevcut B6 vitamini ile ilgilidir.

Yapılan Laboratuar çalışmalarından edinilen bilgilere göre bal aynı zamanda antibiyotik özelliğine sahiptir. En ağır yanıklarda bile krem yerine kullanılan bal yaranın iz bırakmadan iyileşmesini sağlar. Kansızlığın ve solunum yolları hastalıklarının da en iyi ilacı bal zature ve tifo gibi hastalıklarında mikroplarını diğer antibiyotiklerinden daha çabuk yok etmektedir.

Hazreti Peygamber efendimiz(SAV) dünyada en yararlı üç şey varsa bunun biri baldır, demiştir. Çünkü besin maddeleri arasında arı balının büyük önemi vardır. Hiç bir şeyle kıyaslanmayacak tadım ve besleyici özellikleri olan bal tedaviyi ve organizmayı zinde tutma yönünden çok önemlidir.

Eski devirlerden beri bilinen balın bu özellikleri, içindeki terkibinde bulunan glikoz, früktoz, sakaroz, dekstrin, albümin ve azotlu mineral ile diğer maddelerin fermentlerin,12 ayrı vitamin mikro elementlerin, fosfor, demir, magnezyum, kalsiyum, bakır, kurşun, makro-mikro elementleriyle çeşitli hormonların bileşik karışımından meydana gelir.

Ne kadar yenmelidir; sorusuna gelince günde 60-100 gram arasında olmak üzere yemeklerden iki saat önce ya da yemekten 3 saat sonra yenilebildiği gibi kahvaltıda ihmal edilmemelidir. Uzmanların belirttiklerine göre bal ılık süt, çay veya ıhlamurla birlikte alınmalıdır. Şeker hastaları içindeki glikoz miktarını düşünerek ölçüyü kaçırmamalı veya yememelidirler.

 

İksir

Seni sevmediğimi söylemiştim ya
İnanmıyordun doğruydu
Çünkü sen bir yılan gibisin
Hayatımı zehirleyen iksirsin
 
Anlamıştım bunu zaten
Seni gördüğümü zannettiğim
Sesini duyduğum ilk an
İğnen kahkahalarınla aşağılıksın, vahşisin
 
Böyle şeyler düşünemezdim
Fakat tanımamıştım ki seni
En iyisi uzak ol benden
Gölge etme sen başka ihsan istemem
 

Temel de Dursun da Lazım

“Ben geri zekalı mıyım, acaba?” diye düşündüğünüz oldu mu? Bazen öyle durumlar oluyor ki, söylenenleri anlamıyor, yorumlayamıyor, değerlendiremiyoruz. Başkalarının kolayca anladığı ve çözüm ürettiği bir soru veya sorunu bir türlü kavrayamıyoruz. İdrak yoksunluğu, basiretsizlik, önyargı, zeka geriliği, aptallık diyebileceğimiz durumlar, bizde kompleks, pişmanlık, özgüvensizlik oluşturabiliyor.

Zaman zaman yaşadığımız bu duygular geçici de kalıcı da olabilir. Bilgisizlik, yaşlılık, yorgunluk, hepsinden öte, insan olmak, birer hata yapma nedenimizdir. Kalıcı bazı nitelikler, kişinin karakteri haline gelebiliyor. Buna önyargı, düz mantık diyebiliriz. Bizim Temel, bir gün bir işi için devlet dairesine gider. Kendisinden vesikalık altı fotoğraf istenir. Köye döner, Dursun’a vesikalık fotoğrafın ne olduğunu sorar. Dursan, belden yukarı çekilen fotoğrafa “vesikalık” dendiğini, bunun için onun fotoğrafını çekebileceğini söyler. Temel, “Bu nasıl olacak?” deyince, Dursun, “Sen kuyu kazacaksın, beline kadar içine gireceksin, ben fotoğraf makinemi alıp geleceğim, senin kalan kısmının fotoğrafını çekeceğim.” der. Biraz gecikerek dönen Dursun, bir bakar ki Temel altı kuyu kazmıştır. Dursun şaşırır, “Niye bu kadar yoruldun? Ben senin için altı tane fotoğraf makinesi getirmiştim.” der. 

Dinleyenler için tebessüme yol açan, Temel’le Dursun arasındaki bu ilişki, düşüncedeki ayrıntıyı görmemek, idrak edememek demektir. Buna düz mantık diyebiliriz Yalnız siyahla beyazı tanımak, diğer renkleri tanımamak demektir. Böyle bir insan ne resim yapabilir ne şiir yazabilir ne bir güfteyi besteleyebilir. Güzellik, sanat, feraset, hikmet, ilim; ayrıntıdadır. Ayrıntıyı yakalama yeteneği, insanı nükteli, sanatkar, duygulu yapar. İnsan olmanın lezzeti, ayrıntıya nüfuz ettikçe artar. Zaten, bir ince seziş, bir ince ürperiş, bir ince duyuş değil midir şair olmak? Şairler, sanatkarlar; insanın sahip olduğu soyut vasıfları sonuna kadar kullanma çabasına olan kişilerdir.

Göz göre göre, arabayla kırmızı ışıkta geçtiğimi, önümdeki duvara vurduğumu hatırlıyorum. Öğrencilerimin sorduğu çok basit soruda bile yanlış cevap verdiğim oluyor. Yaptığım hatayı anlayınca “Ben aptal mıyım, niye böyle yaptım?” diye söyleniyorum. O gün kendimle barışıksam tebessüm ediyorum, değilsem komplekse düşüyor, kendime öfkeleniyorum. Sizler de böylesi durumlar yaşamışsınızdır. Yoğunluk, yorgunluk, önyargı; hata yapma sebebimiz. Biz insanız; hata da yapacağız, hatamızı anlayıp bundan pişmanlık da duyacağız, başkalarına zarar verdiysek onlardan özür de dileyeceğiz. Kimse kusursuz değil, ilah değil.

Bir yapı, değişik malzemelerin; bir orkestra, değişik enstrümanların bileşkesidir. Yapıda her malzemenin kullanıldığı yere göre kıymeti vardır. Bir orkestra da sadece sazlardan oluşmaz. Vurmalı, üflemeli enstrümanlara ihtiyaç var. Kompozisyondaki mükemmeliyet, malzemeler arasındaki uyumla gerçekleşir. Toplumlar da böyledir. Farklı yetenekler, farklı zekalar olacak ki toplum kendini kompoze edebilsin, ayakta tutabilsin. Bir işyerinde herkes müdür olamaz, müstahdem de gerekli. Toplumda zekilere, aptallara, anlayışı düşük ve yükseklere ihtiyaç var. Her kesim birbiriyle dayanışacak, birbirinden geçinecek. Toplumların kuruluş yasası bu.

Kimse, yapabileceğinin daha fazlasından sorumlu tutulamaz. Bu, ilahi yasaya aykırıdır. Kırk kilo kaldırabilen bir insandan seksen kilo kaldırmasını istemek, ona haksızlıktır, zulümdür. Bu anlamda Temel’e ve Dursun’a ne kızabiliriz ne de onları küçümseyebiliriz. Onların da toplum içinde görebilecekleri oldukça faydalı işler vardır. Önemli olan, bunu bilmek ve bu kişileri buna göre değerlendirebilmektir. Kişileri taşıdıkları niteliklerden dolayı küçümsemek veya yüceltmek yanlıştır. Doğru olan, nitelik sahiplerini kendi konumları içinde değerlendirmektir.

İnsani değerleri önemseyenler, öncelikle buna dikkat etmeli. Unutmayalım, değerleri tanımayanlar, değer üretemezler.