28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1273

“Hikayelerle Hayat”

Oğluma bir köpek almak için veteriner arkadaşım Hüseyin’den yardım istedim. Cumartesi Foça yolundaki birkaç köpek çiftliğine gitmeye karar verdik.

Sabah beni evden aldı, bir köpek çiftliğine gittik. Çiftlikte bulunan veteriner teknisyeni bize köpekleri tek tek özellikleri ile tanıttı.  

– Eğer asil bir kangal düşünürseniz elimde bir tane Macar kangalı var dedi ve bizi tepenin en üstüne götürdü. Seslenerek köpeği çağırdı. Bu beyaz, iri bir kangaldı. Burada Macar kangalı ile karşılaşmak hiç aklıma gelmemişti ve bu beni yıllar öncesine götürdü…

***

Doksanların başında Avusturya, Macaristan ve Almanya’ ya gidecektim.  Bahar bitmiş yaz başlamıştı. Ankara’ya vize işlemleri için gitmiştim. Yaklaşık iki ay sonra yurt dışına çıkmayı düşünüyordum. Ankara’ya her geldiğimde yaptığım gibi Başbuğ’ u ziyarete gittim.

Özel kalemi içeride görüşmesi olduğunu, haber vereceğini söyledi. Bir çay içtikten sonra içerideki kişi çıktı ve kapıda Başbuğ beni gördü. Tok sesi, tebessüm eden yüzüyle;

– Hoş geldin evladım dedi.

– Hoş bulduk efendim diyerek elini öptüm. Odasına aldı.

Şefkat dolu sesiyle halimi, hatırımı sordu. Dışarıdan tanıyanlar tarafından çok sert bir görünüşü olduğu kanaati yaygın olmasına rağmen, bin dokuz yüz seksen beş yılından itibaren ve ocak başkanı olduğum dönemde Yakacık’ taki evinin giriş katında  üç yıla yakın, arkadaşlarla birlikte kalmış ve ne kadar kibar, nazik olduğunu bizzat yaşayarak görmüştük. Bu tabii ki sert bir yanının olmadığı anlamına gelmezdi.

Yurt dışına gideceğimi belirtince;

– Yarın burada mısın? Burada isen yarın gel.

– Evet, buradayım dedim. Zaten gidecek olsam bile değilim demeyi kendime yakıştıramazdım.

Biraz sohbet ettikten sonra izin isteyip ayrıldım. Ertesi gün tekrar ziyaretine gittiğimde bana beş tane mektup verdi ve mektupların numaralı olduğunu, sırasıyla teslim edilmesini istedi. Alıp çantama koydum.

Dışarıya çıkıp  çantamdan zarflara baktığımda zarfların yapıştırıcı ile kapatıldığını, üzerlerinde birden beşe kadar numara olduğunu gördüm. Asıl önemli olanı ise bir numaralı zarfta şöyle yazıyordu:  

Prof.Dr. Mondaki Kongur

Budapeşte/ Macaristan  

Diğer zarflara baktığımda da yalnız isim ve Prag, Bükreş gibi şehir ve ülke adı  vardı, başkaca hiçbir adres yoktu. Aldığım teşkilat terbiyesi ve yetişme tarzım tekrar içeriye girip adreslerini sormamı  imkansız kılıyordu. Ömer Seyfettin’in hikayesi ile Garcia’ya mektup götüren Rowan’ın hikayesini hatırladım.  

Diğer zarflarda belirtilen ülkeler için de vize işlemlerini tamamlayıp geri döndüm.  

Mektuplardan hiç  kimseye bahsetmedim. Onları eve gelir gelmez kasaya kilitledim, en kutsal emanetimdi bunlar ve bir elmas gibi saklıyordum.  Sırtımda bir ton yük varmış gibi bir hisse kapılarak bir an önce teslim etmek için gidiş tarihimi yaklaşık bir ay öne aldım. Budapeşte’de yaklaşık olarak on yıldır yaşayan arkadaşımı aradım, geliş tarihimi bildirdim.

Budapeşte havaalanında arkadaşım Mehmet karşıladı. Yemek yerken Mondaki Kongur’u bulmam gerektiğini söyledim, ancak mektuptan bahsetmedim.  

– Profesör olduğuna göre üniversitededir, Budapeşte’de iki üniversite var. Birisi Ote, diğeri Sote. Yarın sorarız.

Sabah birlikte üniversiteye gittik. Diğer ünivesitede olduğunu öğrendik. Vakit kaybetmeden diğer üniversiteye varıp sorduk. Mehmet: 

– Türkoloji bölümünde imiş, oraya gidiyoruz. 

Türkoloji bölümünde sekreter hanımdan adresini alıp evinin bulunduğu apartmana geldik. Üniversitede fotoğrafını görmüştüm. Evinin ziline uzun uzun bastık, ancak hiçbir ses duymadık ve geri döndük. Bu apartman eski bir yapı olup tabandan tavana yüksekliği üç buçuk dört metre civarında olan, sütunları ile daha heybetli, ferah bir binaydı.  

Sabah tekrar evinin zilini çaldık, yine açan olmadı. Bir hafta boyunca hergün zilini çalmamıza rağmen evde kimse yoktu. Artık evine nasıl gidileceğini öğrenmiştim, yalnız gidip geliyordum.  

Mehmet burada fuhşun, ahlaksızlığın diz boyu olduğunu anlattı. Özellikle genç  nesilde ahlaki değerlerin kapitalist dünyada olduğu gibi neredeyse yerle bir olduğundan şikayet etmişti. Erkeklerinde merhamet, kızlarında iffet, gençlerinde samimiyet, yaşlılarında şefkat kalmamış batılılar gibi… Tramvaylarda küpeli delikanlılar, mini etekli kızlar, sarmaş dolaş, havada üst üste uçuşan sineklere benzer edep ve hayadan uzak… Buna bağlı olarak aile kurumunun çok zayıfladığını, nüfusun azalmaya doğru meylettiğini belirtti. Macaristan Sovyetler Birliğinin çöküşü ile komünizmden ilk çıkan ülke olmuştu. Macarların Türklere karşı düşmanlık beslemediklerini söyledi.  

Evde bulamayınca Tuna kıyısındaki  Gültepe isimli küçük tepenin üzerindeki Gül Baba türbesine gidiyordum. Gül Baba Budin’de on yıl yaşamış, Anadolu’yu vatan yapma mücadelesinde Hoca Ahmet Yesevi’nin talebeleri alperenler, derviş gaziler gibi o da burada buna benzer bir hayat tarzı ile kendisini sevdirmiş, bin beş yüz kırk birde Budin Seferinde şehit düşmüştü. Şeyhülislam Ebusuud Efendi tarafından kıldırılan cenaze namazına Kanuni Sultan Süleyman da katılmıştır. İki yüz bin kişinin cenaze namazına iştirak ettiği rivayet edilir. Altıgen biçimindeki türbesi, bu gurbet elde bizden bir yapı olarak kollarını açmış beni çağırıyor, sımsıcak sarıyor ve bağrına basıyor hissine kapılıyordum.  

Büyük velinin kabri başında dua ediyor, sonra da bahçeye çıkıyordum. Biraz ilerleyince aşağıda ağır ağır akan nazlı Tuna’yı görüyordum. Vatanımdan ayrılalı topu topu bir hafta olmuştu olmasına da bana bir yıl gibi geliyor, köyümün kekik, çam kokan dağlarını,  ortasından derenin aktığı serin çayırlarını, ailemi, İstanbul’u, Süleymaniye’yi, Sultan Ahmet’i özlemiştim… Yalnızlık duygusuna kapılsam da burada iki dostum vardı. Birisi Mehmet, diğeri de Gül Baba… İçimdeki sıkıntıyı burada boşaltıyor, efkarlanıyor, kah bir türkü mırıldanıyor, kah marş söylüyordum. Havada, inceden yağan yağmurdan toprakla harmanlanmış bayır çiçekleri ve otlarının kokusunu duyuyordum… Nazlı Tuna salına salına akıyordu, kulaklarımda dolu dizgin at süren akıncıların nal sesleri çınlıyordu…   

Mehmet Budapeşte’de cami olmadığını, ezan sesine hasret kaldığını, yurda gittiğinde en çok sabah ezanını, özelikle Üsküdar’da saba makamında iki camiden karşılıklı okunan sabah ezanını hasretle dinlediğini anlattı.    

Onuncu gün öğleden sonra zili çaldığımda kapıyı, daha önce fotoğrafını gördüğüm, uzun boylu, kaytan bıyıklı, siyah saçlı, gözlüklü elli beş altmış yaşlarındaki Mondaki Kongur açtı. Türkçe konuştum.  

– Türkiye’den geldim. Mondaki Kongur’u arıyorum. 

– Benim, buyurun. 

– Size Türkiye’den mektup getirdim diyerek mektubu uzattım. Kapıda zarfı açtı ve hızlı bir şekilde okuyarak bana gönüldaşlarımla kucaklaştığım gibi sarıldı, kucaklaştık.  

– Sizi has misafirlerimin odasına alacağım. 

Yüksek tavanlı  evinin koridorundan geçerek arkadaki bir odaya aldı ve saygıyla;  

– Siz buyurun oturun, hemen geliyorum diyerek çıktı. 

Odaya girer girmez karşı duvarda tavandan tabana kadar bütün duvarı yekpare kaplayan büyük bir bozkurt tablosu vardı. Odanın geri kalan bölümü  duvardan duvara  bütün rafları boş kalmamacasına kitap ve dergilerle doluydu. Dergilerden biri dikkatimi çekti. Derginin adı hiç de yabancı olmadığım, uğruna tabutluklarda işkence gördükleri bir ismi taşıyordu: TURAN. Yalnız A harfinin üzerinde /  işareti vardı. Dergiyi rafdan aldım, ilk sayfasını açtım, Macarca iki mısra vardı ve sonu iki nokta üst üste Turan diye bitiyordu. Ziya Gökalp’in  

Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan;

Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan 

Şiirinin  Macarcası yazıyordu. İçim burkuldu, sevinç ve hüznün birlikteliğiyle, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim, duygulandım. 

Mondaki Kongur  içeriye girdi, bana çay getirmişti. Yemek getireceğini söyledi, tok olduğumu, yemeyeceğimi söyledim. Şivesi İstanbul şivesinden farklı olmasına rağmen anlaşılıyordu.   

– Bu dergiyi biz çıkarıyoruz, ancak ne zorluklarla çıkardığımızı anlatsam saatler alır.  

– Tahmin ediyorum. Türkiye’de de böyle bir dergiyi çıkarmak çok zordur. Görünürde bir engel yok zannedilir, fakat işin içine girince o kadar zorluklarla karşılaşılır ki şaşırır kalırsınız.  

Sohbet arasında ikinci mektupdaki kişiyi tanıyıp tanımadığını sordum, tanımayabilirdi çünkü başka bir ülkenin adı yazılıydı. Tanıdığını söyledi ve açık adresini verdi. Tekrar görüşmek üzere izin isteyip kalktım.  

Sabah ikinci mektubu teslim etmek üzere hareket ettim, Mehmet’e bir haftaya kadar döneceğimi söyledim. Adresi bulmak zor olmadı, mektubu sahibine teslim ettim. Bu yaşlı, aydın bir Gagavuz Türküydü. Üçüncü mektuptaki adresi burada öğrendim. Böylece birbirini takip edercesine dördüncü  ve beşinci mektupları bu şekilde adreslerini öğrenerek teslim ettim. Mektupları açıp okuduklarında altındaki imzadan olduğunu tahmin ettiğim bir hürmet, saygı, sıcak ilgi ve samimiyet görüyordum.

 

Arife Tarif Gerek !

Son yazdığım “Coğrafyayı temizlemede Wan örneği” başlıklı yazımdan sonra ismi bende mahfuz bir kişiden şöyle bir elektronik posta aldım.

“Ya Özcan bey ne korkuyorsunuz bu kadar… analizleriniz biraz gazete okuyan herkesin yapabileceği ve klişeleşmiş analizler, ülkenin bölündüğü bir yere gittiği falan yok, sakin olun.” diyordu  zat-ı muhterem…

Bu mesaj gelince bazı şeyler hakkındaki düşüncelerimi bir kez daha sizle paylaşmak istedim.

Birincisi Allah’tan başka kimseden korkum yoktur. Canı vereninde vakti zamanı gelince de alacak olanın da, Allah olduğunu bilir ve ona göre yaşarım.

Öngörülerde bulunmak korkmak demek değildir. Biraz tarih okursanız, milletinizin ve devletinizin nelerle karşılaştığını bilir, bunlara uygun bir hareket tarzı ve yaşam bilincine sahip olursunuz.

Örneğin Kıbrıs feth edilirken 70 bin şehit verilmiştir. Kıbrıs’a gidin bir tanesinin bile kabrini bulamazsınız. 1974 Kıbrıs Barış Harekatında verilen şehitlerin kabri şimdilik yerinde durmaktadır. Geçmiş unutturulursa onlarında mezarları birilerince yok edilecektir. Tıpkı tarihimiz gibi.

Analizlerimiz biraz gazete okuyan herkesin yapabileceği klişeleşmiş analizler ise niye okuyorsunuz ve okuduğunuz gibi bir de yorum yazma zahmetine niye katlanıyorsunuz?

Öyle ya ne okuyun ne de yorum yapın! Ne de olsa bunlar değersiz yazılar…

Bu hafta CHP Genel Başkanı Deniz Baykal partisinin Erzurum İl Kongresinde yaptığı konuşmada: orduya, camiye, yargıya, okula siyaset bulaşırsa Allah korusun Balkan Savaşlarındaki akıbete uğrarız diye konuştu.

Ne kadar değersiz bir tespit değil mi? Peki Baykal’ın işaret ettiği Balkan savaşında ne oldu?

Bilmeyenler bir daha öğrensin: ülkemizin yarısı elimizden uçtu gitti. Öyle ya zaten hepiniz bunu biliyorsunuz onun için hatırlatmak inanın çok gereksiz! Bir daha asla böyle şey olmaz!!! Dini kullanan siyaset tacirleri okuyup, üfler bela başımızdan def olur gider.

Size 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesinden sonra işgale uğrayan İstanbul’da Türk Milletine hangi muamele reva görüldü, 15 Mayıs 1919’da İzmir’e ayak basan Yunan ordusu Anadolu Rumları ile birleşerek nasıl tecavüzler ve katliam yaptı, Ermeniler Ruslarla nasıl birlik olup Anadolu’yu kan gölüne çevirdi anlatmayalım.

Ya ne anlatalım?

Yunan ile kardeş, Ermenilerle dost, PKK ile de gün gelip kucaklaşmamız gerektiğini mi anlatalım? Her halde Şiwan Perver kardeşin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı nasıl sevgi ile kucakladığını “memleketim” şarkısını nasıl bir iştiyakla okuduğunu gördünüz. Bunu da es geçelim isterseniz.

Bakın Taraf gazetesinin 14 Mart 2010 tarihli nüshasında “Pontuslu Rumlar böyle “temizlendi” ” vurgusu ile Ayşe Hür tarafından kaleme alınan yazı şöyle bitiyor”… Rumların da kendi ulus devletlerini kurmak istemelerinde bir garabet yok. İsveç Parlamentosu nu üyeleri, bu karmaşık tarihçeyi biliyorlar mı emin değilim ama Pontus milliyetçiliğini bastırmak için Topal Osman ve çetecilerinin uyguladığı yöntemlerin 1948 Soykırım Sözleşmesindeki tanıma uyduğunu düşünmeleri anlaşılır bir durum.”

Ayşe Hür, Ermeni yasa tasarısını onaylayan  İsveç Parlamentosuna Pontus’u hatırlatma yolu ile “bu soykırımdır” pasını atıyor. İsveç Parlamentosu da aklı sıra bunu da gol yapacak. Bunu da yazmayalım değil mi?

Birileri iç ihanet dediğimizde rahatsız oluyor diye biz ihanet edenleri teşhir etmekten vaz mı geçelim?

Erzurum’un Cinis köyünde 1891 doğumlu Ziya Demirtaş anlatıyor: “Ruslar ve Ermeniler Erzurum’u işgal etmiş batıya doğru ilerliyorlardı. Beş on gün sonra köyümüzü işgal ettiler. Rusların çekilişinin iki veya üçüncü günü, Ermeniler halkı köy meydanında topladı. Kadın ve çocukları ayırıp, camiye doldurdular. Caminin kapısını kilitlediler. Erkekleri de olayı seyredelim diye caminin önüne dizdiler. Sonra camiyi gaz döküp ateşe verdiler. Annem, karım, iki küçük oğlum, yengem ve çocukları caminin içinde idiler. Caminin kapısını açmak isteyenleri kurşunladılar. Biraz sonra cami içindekilerle yanarak kül oldu. Cami yandıktan sonra 100 kişi kadar olan erkekleri köyün dışında kurşuna dizmeye başladılar. Yaralanarak cesetlerin altında kalmışım.”

Bunlardan bahsetmeyelim, ne iyi olur değil mi? Biz yazmayalım, çizmeyelim, konuşmayalım, su uyur düşman uyumaz misali Türk Milletine husumet besleyenler etrafta cirit atsın öyle mi?

Türk Milletini parçalara bölme siyasetini yapanlara, Haburcu zihniyete laf etmeyelim mi istiyorsunuz? Orhan Pamuk’u, Elif Şafak’ı, Doğu Ergil’i ve bunlara benzeyen tayfayı mı alkışlayalım?

Size Balkanlardan bir örnek vereyim de belki yapılanı daha iyi anlarsınız.

Balkanlardaki bütün Romanlar daha düne kadar Türk olma çabasında idiler ve kendilerini Türk olarak görmeyenlere sitem ederlerdi. Dillerinden Çingeneceyi değil Türkçeyi düşürmezlerdi. Türkiye’de de durum aynen böyleydi. Şimdi biri kalkmış onlara siz ayrısınız biz açılıyoruz sizi de tanıyoruz diyor. Ne kadar garabet değil mi?

Türk Milletini kürt, çerkez, gürcü, laz  arnavut, boşnak vs. diye 36 etnik parçaya bölmek nedir? Bu projeyi ayakta alkışlayalım onumu istiyorsunuz?

Türk Dünyasının beyni ve kalbi olan Türkiye’nin sınırları, devleti ve milleti ile bölünmez bir bütündür dediğimiz için bize “sakin olun” deniliyor.

Tarihte olduğu gibi Türk Milletinin bu gün çevresi kuşatılmıştır. Derin bir uyku haline sokulan Türk milleti gazete, kitap, edebiyat, televizyon, din – iman denilerek sürekli uyutuluyor. Bu garipte buğday silosuna bir buğday taşıma mücadelesi veriyor. Ve ona “sakin ol” deniliyor.

Orhun Abidelerinde, batı cephesinde birinci taşta yani Tonyukuk Abidesinde Bilge Tonyukuk’un dediği gibi: “Türk Milleti öldü, mahvoldu, yok oldu. Türk Milletinin yerinde boy kalmadı. Ormanda taşta kalmış olanı toplayıp yedi yüz oldu. İki kısmı yaya idi. Yedi yüz kişiyi sevk eden büyükleri şad idi. Katıl dedi. Katılanı ben idim “Yaptığım ve yazdıklarımın bütün özeti işte bu… Ne diyelim arife bir tarif gerekti!     

Hangi Balları Tüketmeliyiz?

0

Balın en makbulü çiçek sayısı ve çiçek kalitesi ile ilgilidir. Ayrıca balların ilaç antibiyotik, naftalin, kalıntı ve sirayetlerinin olmamasıdır. En makbul bal çiçek sayısı fazla yüksek rakımlardan elde edilen polenlerin çapının küçük olduğu ve temiz yaylalardan elde edilen ve arıların ilaçlanması konusunda yeterli bilgi becerisi olan işine hile katmayan insanların arılarından elde edilen ballardır. Ancak günümüzde bu tür balları bulmak pek mümkün olmamaktadır.,

O yüzden tüketicinin çok bilinçli olması günümüzde kaçınılmazdır. Bununla ilgili tüketicilerimizi bilgilendirme amaçlı pratik bilgiler vermek istiyorum. En azından ilaç kalıntılı olup olmadığını anlamayabiliriz ancak diğer olumsuzlukları anlayabiliriz. Bunlardan sizlere önerebileceğim bazı hususlar şunlardır.

Süzme Balmı, Petek Balımı Yiyelim?

Petekli bal göze hoş görünür iştahı celbeder hileli olup olmadığı hususunda alıcıya pek endişe vermez. Bununla beraber, petekli bal içindeki balmumunun hiçbir besleyici değeri olmadığı sindirim sisteminde hiçbir değişikliğe uğramadan dışarı atıldığı hatta barsak parazitlerine sebebiyet vermektedir. Bu nedenle balı petekli olarak yemek israftır.

Balın Rengi ve Aroması:

Balın rengi yaklaşık su beyazından siyaha kadar değişir. Balın rengine nektar içerisindeki bitki pigmentleri sebep olur. kolloidal maddeler ısıtma ile balın koyulaşmasına sebep olur. Fazla ısıtılan ballarda bal içerisindeki aminoasitleri ile şekerlerin acılaşmasına sebep olur. Balın iyisi esmer petekte olur. Belirtilen analiz raporlarına göre koyu renkli ballarda potasyum, sodyum, magnezyum, demir, bakır, manganez, klor ve kükürt gibi kül maddeleri daha fazladır. Koyu renkli ballar asidikte, nitrojen mineral maddeler çok karmaşık şekerler bakımından açık renkli ballardan daha zengindirler.

Hileli Ballar:

1)-Zararsız olanı: Bal arılarına bol nektar akışı esnasında şekerli şurup yâda glikoz verilerek yapılan hileli baldır.

2)-Sahte Bal: Tamamen Kimyasal karışımlarla (Bal esansı. Atık şeker, mısır şurubu, tatlandırıcı vs) gibi karışımlardan yapılan sahte ballardır.

Hakiki bal kendine has kokusu, rahiyesi, rengi ve akışkanlığı vardır. Balın özelliği arının çiçekten aldığı nektara göre değişir. 2 şekilde öğrenilir.

Aldığımız balı az bir miktar bölüp bir tabak içerisine yerleştirip buzdolabının derin dondurucusuna yerleştiriniz. Haliyle donacaktır. Donan bal tereyağı gibi ise sahte değildir. Şayet balda pütürlenme ve reçeldeki gibi ağza alınınca çıtırdama varsa hile var demektir.

Diğer Yöntemler: Doğal bal tahta bir kaşık alıp akıtılır bal ip gibi kaymadan akarsa şekersiz doğal kesik, kesik akarsa şekerli baldır.

Şekerli Bal İle Doğal Bal Arasındaki Farklar:

Şekersiz doğal balı boğazı yakmaz tadı hafif ve hoştur. Şeker varsa boğazda yanma hissedersiniz. Tadı da dilinize garip gelebilir. Doğal balda ağır ilaç kokusu olmaz. Genelde çiçek ve bitkinin türüne göre kendine has hoş koku taşır. Kağıda 1 damla dökün ateşle yakın yanmadığını göreceksiniz.

 

İmza

İmza, nedir? Bunun cevabı, imzaya hangi açıdan baktığınızla ilgili. Grafoloji, namus algılaması, kendinizi evrende konumlandırma tarzı; birer bakış açısı.

Grafoloji ile ilgilenenler imzayı, kişiliğin dili olarak tanımlıyorlar. İmzaya şekil olarak baktığımızda şunlar söylenebilir: İmza, normal boyutta ve düzgün ise bu kişi için, gösterişten uzak, abartısız bir hayat süren, başkalarının haklarına saygı gösteren, kendisiyle barışık; imza, normalden küçük ise kendine güvenmeyen, topluma karışmaktan çekinen, kimseyle problemi olmayan, kendi halinde yaşamayı seven biri diyebiliriz. İmzanın kendisi ya da imzalardaki çizgiler yukarıya doğru ise bu imza sahibi, hedef ve ideallerini gerçekleştirecek güçlü duyguları olan biriymiş.

Bunun yanında, imzanın kendisi ile beraber çizgilerin yukarıya doğru çokluğu, doyumsuz bir kişilik demekmiş. İmzanın kendisi ya da imzalardaki çizgiler aşağıya doğru ise bu, kişinin benlik saygısının düşük olduğu (kendine güven ve cesareti olmadığı) anlamına geliyormuş. Çizgi üzerine atılan imza, kendini beğenen, özel hayatını gizlemeye çalışan, kuralcı ve toplumda ahlak memuru kesilen bir kişiliği yansıtıyormuş. Daire çizilerek atılan imza, sadece kendini düşünen bencil, paylaşmayı sevmeyen ve kendi kararını vermekte zorlanan bağımlı bir kişilikmiş.

İmzanın şekliyle ilgili yorumları çoğaltmak mümkün. Hatta imzalardaki ayrıntılara girerek komplo teorileri üretmek de mümkün. Bu, zarfa bakarak mazrufu görmemek, demektir. Halbuki atılan her imzanın bir bedeli vardır. Bir nikahtır, imza. Bir şeyi aldım, verdim, sattım, gördüm, duydum; demektir imza. Geri dönüşü mümkün olmayan kararlılıktır attığımız her imza. Kendini ortaya koymak, gerekirse uğrunda ölürüm; ama asla vazgeçmem, demektir. Basit bir karalama işi değildir.

Bir yere imza atmakla, sorumluluk ve bilinç sahibi olduğunu anlatmış olur kişi. Yüksek bir şahsiyet, güvenilecek kişi olmanın karşılığıdır imza. Altına imza atılan bir metinde yazan her sözcük, kişiyi sadece resmen değil, ahlaken, vicdanen bağlar. Sözün resmidir imza. Kişinin öncelikle kendine, sonra muhatabına ve Yaratan’ına verdiği sözdür. “Ben karaladım, işte oldu.” mantığıyla atılan imza, bir cibilliyetsizliğin, düşük ahlaklığın ifadesidir. Bir sırdır aynı zamanda imza. “Ser verip sır vermemeyi” gerektirir o. Sahibini her yönüyle, bağlar, yönlendirir, kontrol eder.

İmza, aynı zamanda bir eserdir. İmza atmak, eser sahibi olmaktır. Bir kişiye “Hangi esere imza attın?” dediğimizde, “Sen insanlık adına ne eser bıraktın?” demiş oluruz. Bizi yarınlarda da yaşatan güçtür, o. Mimar Sinan’ın yapıları, Yunus’un şiirleri ve birçok yüksek şahsiyetin kurduğu devletler, onların imzalarıdır aynı zamanda. İnsanlık, onların imzalarıyla bugüne gelmiş; tarih, onların imzalarıyla oluşmuştur. İster grafoloji ister etik açıdan bakalım, insan için bir değerdir, onurdur imza. Sahiplenmedir, hayatla bütünleşmedir, sosyal birlikteliktir, zamana yolculuktur. İmza atmak; tarihin ekseni, kutbu olmaktır.

Gölgeniz sizi yansıtır, imzanız da… Sizin taşıdığınız anlamın ta kendisidir imzanızın anlamı. Hayatın değeri, imzada gizlidir. “Söyle bana arkadaşını, söyleyeyim senin kim olduğunu.” atasözümüzdeki “arkadaş” yerine “imza” sözcüğünü koyabilirsiniz. Siz değerli olun ki imzanız değer bulsun.

“Topraklarımızı alamazlar”

Herkese Merhaba… Herkese Merhaba… Herkese Merhaba…
İşte hemen kıssadan hissemiz geliyor sevgili okur.

İki şey ‘Kalitesiz İnsan’ın özelliği: 1-Şikayetçilik  2-Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:

1-Bakış açısını değiştirmek.  2-Karşısındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:

1-Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgeçinden geçirmek.  2-Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür:

1- Demagoji (Laf kalabalığı) 2-Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı ‘Nitelikli İnsan’ yapar: 1-İradeye hakim olmak.  2-Uyumlu Olmak.

İki şey ‘Ekstra Değer’ katar:

1-Hitabet ve diksiyon eğitimi almak.  2-Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek.

İki şey geri bırakır: 1-Kararsızlık  2-Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar: 1-Nitelikli çevre. 2-Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:

1-Baskın yeteneği bulmak. 2- Sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır: 1-Ustalardan ustalığı öğrenmek. 2-Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:

1-Niyetin saf olması. 2-Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:

1-Sorunun değil, çözümün parçası olmak.
2-Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şey gelişmeyi engeller: 1-Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat). 2-Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir: 1-Tebessüm (gülümseme)  2-Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır: 1-Anne  2-Baba

İki şey geri alınmaz: 1-Geçen zaman. 2-Söylenen söz

İki şey ulaşmaya değerdir: 1-Sevgi. 2-Bilgi

İki şey “hayatta önemli olan her şey” içindir: 1-Nefes alabilmek. 2-Nefes verebilmek.

Bu kısa alıntıyı yaşamımıza geçirebilmemiz dileğiyle sizinle paylaştım… Onu da ancak şöyle yapabiliriz… Yazının çıktısını alıp, gidip gelip okuyabileceğimiz bir yere asarak, mesela buzdolabının üstüne… Deneyimledim… Bir de bakıyorsunuz ki yaşamınıza geçirmişsiniz… Size de tavsiye ederim…

Hadi artık köşeme geçelim ve gelelim bugünkü konumuza sevgili okur…

Ender bir haftasonu evimde oturuyorum… Dışarıya çıkmakla çıkmamak arasında gelgitler yaşarken, cep telefonuma bir mesaj… Avatar filmine özel bir gösterimle gidiyoruz… Sizi de bekleriz… Saat 17.15… Gösterim 18.15… Aydınlar Ocağı…

İşte diyorum ben de bunu bekliyordum… Hemen hazırlanıp kendimi sokağa atıyorum… Yıldırım hızıyla Özdilek Sinemaları’nın önünde buluyoruz kendimizi kardeşimle…

İşte diyorum organizasyon budur Ahsen Bey… 1 saat içinde bu hızla toplanabilme kabiliyetimize hayran oldum sayın başkan ve değerli üyeler…

Eee zaten Aydınlar Ocağı’ndan farklı birşey beklemiyordum… Çünkü yıllar önce Aydınlar Ocağı’yla görevli gittiğim GAP Gezisi’nin nasıl bir deneyim olduğu anlatılmaz ancak yaşanır…  

Neyse sevgili okur… Keyfime diyecek yok… Dostlar arasındayım… Biraz da sinemadan bahsedeyim…

Dünyadaki ve Türkiye’deki en iyi ve yeni sinema teknolojisi olan 3 boyutlu sinema keyfi Kocaeli’de ilk ve tek olarak Özdilek Alışveriş Merkezi’nde izleyicilerle buluştu.
İşletme müdürü Ayhan Okyar Bey güleryüzlü konukseverliğiyle ağırlıyor bizleri… Kentin ilgisinden oldukça memnun olduklarını belirtiyor ve ekliyor… “Bu ilgi karşısında sinemamızı yenileme ve salon sayımızı 5’e çıkarmak için yatırım kararı aldık. Kocaeli Özdilek Alışveriş Merkezi olarak 12 yıldır olduğu gibi müşterilerimizin her türlü ihtiyaç ve isteklerine uygun olarak yeniden dizayn edeceğiz. Bu keyfi yaşamaya Kocaeli’yi davet ediyorum.”

Şimdi de gelelim filmin konusuna… Yunan mitolojisinde Pandora’nın öyküsü şöyle anlatılır: Eskiden insanoğulları bu dünyada dertlerden, kaygılardan uzak yaşarlardı, bilmezlerdi ölüm getiren hastalıkları. Pandora açınca kutunun kapağını, dağıttı insanlara acıları, dertleri. Bir tek umut kaldı dışarı çıkmadık, kapağı açılan dert kutusundan.

Umut tam çıkacakken Pandora kapatmıştı kapağını, böyle istemişti bulutlar devşiren Zeus. Gündelik dilde Pandora’nın Kutusu “bütün kötülükler”i ifade etmek için kullanılırken James Cameron Pandora’ya umut açısından bakıyor. Na’viler ise ona göre bizim sahip olmak isteyip de doğadan uzaklaştıkça kaybettiğimiz beceriklilik, maneviyat ve bilgeliğin simgesi.

Daha fazla anlatmayayım… Filmden çıktığımda kulaklarımda şu cümle çınlıyordu… Sevimli mavi canlılar Na’viler “Topraklarımızı alamazlar” diyorlardı… Duyduk duymadık demeyin…

Anlayana sivrisinek saz… Anlamayana “Her Şeye Maydanoz”unuzun davulu az sevgili okur… Güm be de güm güm… Güm be de güm güm güm… Güm güm güm…

Şimdilik benden bu kadar sevgili okur… Yeniden görüşünceye kadar en çok beni özleyin… En çok beni özleyin… En çok beni özleyin… Hatta bir tek beni özleyin…

Yaşlandı

Gönül senden hoşlandı,
Yoksun diye içlendi.
Hasretinle haşlandı,
Gözler yine yaşlandı.

Kırık bir asa elde,
Aradı durdu çölde.
Adın dilde,  gönülde,
Gözler yine yaşlandı.

Bu kalp seni özledi,
Yıllar yılı gözledi.
Yüreğini közledi,
Gözler yine yaşlandı.

Hasretle yandı yıllar,
Kırkbin damar oldu har.
Sevgin eyledi pınar,
Gözler yine yaşlandı.

Yağmurla yer yaşlandı.
Dünya yine yaşlandı.
Senden ayrı yıllardır,
Gözler yine yaşlandı.

 

Hacim Kütle Meselesi – 3

Bu ülkenin ve de İslam  ülkelerin üniversiteleri ne iş yaparlar?
İTÜ- ODTÜ v.b.
Ticaret ve sanayi odaları ne iş yaparlar?
Yoksa daha öncelikli meseleleri mi var?
Japonya 2. Dünya Savaşından iki tane atom bombası yemiş olarak çıktı. Bugün dünyanın ekonomi ve teknoloji devi.
Biz ne 2. Dünya savaşına girdik, ne de atom bombası yedik.
Japonya ile Türkiye’yi kısaca kıyaslarsak bugün Japonya’nın yüzölçümü Türkiye’nin yüzölçümünün yarısı, nüfusu da bizim 2 katımızdır ayrıca toprağı da tarıma bizim ki kadar elverişli değildir.
Orada kişi başına düşen milli gelir 34.000 dolar bizde ise 5.500 dolar civarındadır. Görüldüğü üzere Japonya’nın milli geliri bizimkinin 6 katıdır.
Bugün ülkemizi Japonya’ yla kıyasladığımız zaman bizim ülkemiz yaklaşık 250 milyon nüfusu kişi başına 34 bin dolar milli gelirle geçindirebilecek konumdadır.
Heyhat! Heyhat ki ne heyhat!
Japonya sanayi ve teknoloji ile uğraşırken bizimkiler bu asil milleti yıllarca tarihinden, kültüründen, inancından, bizi biz yapan değerlerden koparmaya çalıştılar, hala da vazgeçmiş değiller.
Gel gör ki bugün biz nelerle uğraşıyor yâ da uğraştırılıyoruz.
Peki ya Almanya olmasaydı bugünkü işsizliğin üzerine 2,5 -3 milyon daha işsiz konulsaydı. Allah korusun millet açlıktan birbirini yerdi.
Bugün bir sosyal patlama olmuyorsa oralarda çalışan insanların gönderdiği zekât, fitre ve yardım paralarının büyük katkısı vardır.
Peki, tarihte değil insanları hayvanları bile aç bırakmamış bir milletin çocuklarına bu durum reva mıdır?
Bu milletin laneti müsebbipleri üzerinedir.
Allah (cc) onları dünya da da ahirette de bildiği gibi etsin.
Biz dönelim esas mevzuumuza.
Bugün Arap şeyhlerinin, Müslüman zenginlerin paraları İsviçre bankalarında yatar. Onlar bu paralara faiz falan vermezler ayrıca koruma ücreti de alırlar.
Elin keferesi uyanık Müslümanlar gibi saf değil ki. Siz üç kuruş kredi için IMF kapılarında dolanırsınız. IMF heyeti Müslümanların parasıyla Müslümanları teftiş eder.
Sonra kütleden bahsedersin. Özgül ağırlığın kaç gram gelir?
İslam Dünyasının bugün acilen IMF benzeri bir bankası olmalı bunu da sömürü için değil insanlık için kullanmalıdır.
Yoksa çok daha müslümanın parasıyla bizim gibi gelişmekte olan ülkeleri sömürürler.
Günümüz dünyasında uluslararası arenada izzet itibar sahibi olmanın başka bir yolu da kendi güvenliğinizi kendinizin sağlayacak durumda olmanızdan geçer. Güvenliğinizi NATO ya havale etmek sizi garantiye almaz. Esas NATO ya karşı güvenliğinizi garantiye almak durumundasınız.
İnanmazsanız Irak’a ve Afganistan’a bakın.
Bize bir şey olmaz demeyin.
Bugün ABD İran’a giremiyorsa sevdiği için değil, nükleer gücünden çekindiği içindir.
Demek ki güvenliği garantiye almanın yolu nükleer güce sahip olmaktan geçer
Bilmem anlatabildim mi?
Nükleer güç sahibi olmak zor ama imkânsız değildir.
Bugün akbabalar nasıl İran ve O’nun yönetimini gagalıyorlarsa aynısını size de yaparlar. Bütün bunlara rağmen İran emin adımlarla ilerleyebiliyor. Pakistan yıllar öncesinden ATOM bombası yapabiliyor. Peki bizim bu devletlerden yada tarihi bile olmayan dünkü İsrail’den neyimiz eksik.
Bizim gibi 3 kıtaya adalet götürmüş ecdadın torunlarına yakışıyor mu? Bu durum
Bütün bunları yaparken de Rahmetli Ziya’ül Hak’ın başına gelenleri unutmamak tedbirli olmak gerekir.
Evet, Zor mu? Zor.
Ama görüldüğü gibi imkânsız değil.
Kurtuluş savaşı yıllarında bizim yerli yapım uçağımız vardı.
Yoksa.
Nuri Demirağ’ı unuttunuz mu?
Belki de hiç duymadınız.
Haklısınız.
Sabancı’nın da fabrikalarını kapatın bakalım. 80 sene sonra Sabancı’yı hatırlayan olur mu?
Avrupa 2. dünya savaşından sonra yıkılan sanayisini tamamlarken biz kendi elimizle kendi sanayi ve iş yerlerimizi kapatıyorduk.
Sonra da Avrupa’ya bu vatandaşlarımı ben doyuramıyorum al sen doyur diye işçi olarak gönderiyorduk. Şu an hala da doyuramıyoruz ya.
Bir hastaya yıllarca aynı reçete uygulandığı halde iyileşme olmuyorsa ya reçete değişmeli ya da doktor değişmelidir.
Aksi durum ya cehalet ya da ihanettir.
Esas mesele organ naklindeki doku uyuşmazlığıdır.
İnşallah bu asil millet bu meseleyi de kısa zamanda aşacaktır.
Yarınınızın bugününüzden aydınlık olması temennisiyle..

Türk’ü Türk’e Yerenlere İnat, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene”

Türklerin, “1915 olaylarında” Ermenilere soykırım yaptığı iddiası, ABD senatosunda kabul edildikten sonra son olarak ta İsveç Parlamentosunda kabul edildi.

Başlangıçta, tarihi bir olayın alakasız üçüncü ülkelerin parlamentolarında kabul edilerek bir baskı aracı olarak kullanılması deli saçması ve mantıksız görünüyordu. Ancak Ermeni Diasporasının sistemli ve azimli çalışmaları semeresini vermeye devam ediyor. Böylece 20 ülkenin parlamentosu soykırım iddialarına destek vermiş oldu. Bu ülkeler şöyle: Uruguay (1965), Kıbrıs Rum Kesimi (1982 , Arjantin (1993), Rusya (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), İtalya (2000), Vatikan (2000), Fransa (2001), İsviçre (2003), Slovakya (2004), Hollanda (2004), Polonya (2005), Almanya (2005), Venezuela (2005), Litvanya (2005), Şili (2007), İsveç (2010).

Bütün bunlar bizleri muhakkak rahatsız ediyor. Ancak beni bunlardan daha çok rencide eden içimizdeki “tarihimizle hesaplaşmalıyız” sloganı altında “Türk’ü Türk’e yerenler.”  Ermenilerden özür dileyen sözde aydınlar, 30 bin Kürdü öldürdüğümüzü söyleyerek Nobel ödülü alan yazar ve benzerleri. Devletten beklentisi sadece iş ve aş olan çeşitli alt kimlik mensuplarından, azınlık yaratmaya çalışan, etnik ayrımcılığa çanak tutan siyasetçiler.

Her fırsatta utanılacak bir geçmişimiz olduğuna dair yayınlar yapan, medyanın demirbaşı olan eski sosyalist, neo- liberal yazarların başını çektiği ve maalesef muhafazakâr (!) yandaş medyanın Türk olmaktan utanan yazarlarının iştirak ettiği koro, bizi Türk olmaktan utandırmaya çalışıyor.

“Türk’ün Türk’e propaganda yapması” diyerek küçümsedikleri için, güzel hasletlerimizi, tarihimizde övünülecek başarılarımızı ve mevcut üstünlüklerimizi farkındalık yaratabilmek açısından dahi anlatamaz olduk.

Bizim söylediklerimizi pek dikkate almazlar. Ancak pek hayran oldukları Batılıların Türkler için söylediklerini hatırlatmak istiyorum. Türk milletinin hain kontenjanından geçinen bu yazar taifesine inat... Türk olmanın gururunu bir kere daha yaşamak ve şöyle derin bir temiz hava teneffüs etmek için…

İsterseniz öncelikle Ermeni soykırımı iftirasını kabul eden İsveçlilerin atası Demirbaş Şarl ile başlayalım.

“Poltava’da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum.

Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar âlicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı.” (Demirbaş Şarl -İsveç Kralı -Ruslardan kaçıp Osmanlıya sığınmıştır)

İnsanları yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler” (Napoleon Bonaparte – Fransız İmparatoru.)

“Irk ve millet olarak Türkler, bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini, sosyal ve örfi faziletleri, tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır.” (Lamartine-Fransız Yazar, şair ve Devlet adamı.)

Türk, asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir. (Pierre Loti)

Türk’ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk’ün vakur kalışı, kuşku yok ki körlerin gerçeği, eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor.(Pierre Loti)

Türklerle dost ol ama düşman olma. (Gianni de Michelis)

Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır. (La Martine)

Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler. (Comenius -Çek Bilgini)

Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder. (Albert Einstein)

“Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır.” (Feldmareşal von Moltke -Alman Genelkurmay Başkanı)

Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz.” (William Martin)

Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır. (William Pitt -İngiliz Devlet Adamı)

Her biri kendi alanında ünlü ve saygın yabancıların, biz Türkler için sarf ettiği bu övgü dolu sözlerin muhatabı olarak Türkmen, Kürt, Laz, Çerkez, Roman, Sünni, Alevi ayrımı var mı? Bu sözlerin muhatabı bütün alt kimlikleriyle bir bütün oluşturan Türk Milletidir.

Heyhat

Şişhane yokuşunda
boynuzu telden ayrılıp troleybüsler
yolda kalırdı her sabah
tıklım tıklım
..
yakası düğmeli gömlekler
vitrinleri süslerken
İstiklal caddesinde
gençliğimin
taze İstanbul günleri
….
boğaz vapurlarının
demli çaylarına yeni yeni alıştığım
para üstü bile beklemeden
bu kaçıncı sürgün
talebeliğime
Harem’den el sallayarak

melbusat torbasında disiplin
tüfek, tesisat
rahat, hazrol, rahat
gurbet üstüne gurbetimin acemi nöbetleri.
ne göl
ne de gül gördüğüm Isparta kışlarında
ser de hüzün
ser de muhtemel aşk
havada ayaz
içtima alanında hayaline uzandığım
deniz öylesi uzak
…..
bir elimde bafra sigarası
bir elimde zarf
avuçlarımı ısıttığım dumanında
tütsülenmişti
mektuplarım, şiirlerim

bilmezdim
ömrün sonbaharı gelecek
bilmezdim saçlarım kar misali.
gün olur
böylesi bir suali cevaplamak var.

divane.
haydi sandığında biriktirdiğin
hülyaları
şiirleri havalandır
….
ne
o eski İstanbul
var şimdi
..
ne de
ihtiyar kaleminle
aşk kokutabilirsin
şiirlerini
Heyhat…

 

Ülke selameti için olur mu olur

Pazar günü, Star Televizyonu’nun TMSF döneminde Genel Müdürlüğü’nü yapmış olan başarılı televizyoncu Cengiz Özdemir‘in babası Cemal Amcamız’ın Hakk’a yürüyüşü münasebetiyle Hereke’deydik.

Mütevazı yaşantısı ile Hereke’de sevilen sayılan bir adam olduğunu cenazeye katılan herkesin söylediği Cemal Amca’ya Mevla’dan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.

Cenazeye Kocaeli’den katılan siyaset erbabı ile birlikte, Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ahsen Okyar ve diğer sivil toplum kuruluşlarının yanında, Erkan Mumcu‘yu da gördük.

Mumcu, siyaseten nadasa çekilmiş. Bir lokma, bir hırkayla iktifa eden bir derviş görüntüsündeydi.

O gün orada bulunanların birçoğunun tanımakta güçlük çekeceği kadar değişmiş gördüm ben de kendisini.

Neler yapıyorsunuz diye sorduğumda,  kitap yazdığını, tüm zamanını bu işe ayırdığından bahsetti.

Umarım DP ile yapmayı denedikleri ilk birleşmede, o birleşmenin önündeki gerçek engellerin kimler olduğundan da bahseder. Kimler hangi oyunları oynadılar, onları da yazar. Zira o mesele Türkiye’deki ve Atlantik ötesindeki bazı kişilerin isminin geçtiği, birçok spekülasyonun da yer aldığı bir konu olmaya halen devam ediyor.

O gün orada çok sürpriz isimlere de rastladım. Ve gördüğüm bu isimlerin tamamı Başbakan Sayın R.Tayyip Erdoğan’ın mahreminde de yer alan kişilerdi.

Cenazeden sonra sohbet ettiğimiz, bir Kocaelili olarak ağırladığımız bu arkadaşlarımız,  ülke meseleleri hakkında ilginç tespitlerinden bahsettiler.

Örneğin “Açılım” meselesinin, AKP’de ve tabanında yarattığı erozyonu kabul ederken, bu kısır döngüden çıkacak bir senaryonun Mart sonunda devreye alınmasının pek sürpriz sayılmayacağını anlattılar.

Buna hiçbir tarafın hazır olmadığını söyleyince ben, gerekirse ülke selameti için bir “cast” düzenlenmesinin mümkün olacağını dinledim.

Daha da açık yazmamı bekleyenler kusura bakmasınlar. Bu arkadaşlarımızla eskiye dayanan hukukumuzun varlığı ve halen süre gelen sosyal münasebetlerimizin mevcudiyeti, kendilerinin iznini almadan daha da açık yazmama engel.

Hepsinin de bu sohbet esnasında üzerinde ortak mutabakat sağladıkları konu, ekonomideki kötü gidişti. Bu konudaki eleştirileri hoşgörüyle dinlediklerini gördüm. Bu konuda, ileriye matuf beklentilerinden başka tek olumlu bir cümle söyleyemediler.

Hülasa, Sayın Başbakan ekranlarda istediği kadar ekonomideki müspet gelişmeleri halkımızın gözüne baka baka söylese de, en yakınındakiler bile bunun böyle olmadığını ifade etmekte bir beis görmemekteler.

*** 

Pazar günü sabah, bir Anma Töreni ve Kur’an Ziyafeti’ne daha iştirak ettik.

Kuruluşunun 60. Yılını kutlayan Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği‘nin düzenlediği bir törenle, Fındıkzade’deki  bir salonda, 28 Şubat 1948 yılında, tek suçları Türk olmak olan, komedi gibi bir yargılanma sonucu Üsküp’te idam edilen dört Yücel Şehidi’ni andı Rumelililer.

Kosova Çevre Bakanı Mahir Yağcılar, Rumeli Federasyonu Başkanı Süheyl Çobanoğlu  ve Rumeli Eğitim Vakfı Başkanı Tamer Türker ‘in de hazır bulunduğu bu merasimde, sabahın o erken saatinde salon, hınca hınç doluydu.  

Bu hassasiyetlerinden dolayı,  ülkenin böyle bir döneminde ihtiyacımız olan birlik ve beraberliği bizlere yaşattıkları için, o salonda bulunan, genci, yaşlısı, kadını ve erkeğiyle tüm Rumelililer’in önünde saygıyla eğiliyorum.