22.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1272

Gel Vatandaş Gel, Yeni Anayasaya Gel!

Efenim, siz duble ve’li kısık ateşte az kavrulmuş Nevruz lâstiğinden atlarkene biz de boş durmadık netekim. Mimtazı, Nazo, D’altan kardeşler ve bendeniz (mâruz-ı çâker-i kemîneleri) Tophane‘li Yıldıray‘ın kahvehanesinde yeni anayasa taslağını okey‘ledik.

AB‘ilerimize selâm olsun misali 12 değiştirilemez madde tespit ettik. Diğer bütün maddeleri ‘Herkes için yaşamboyu spor‘ ilkesinden hareketle ayda bir değiştirme kararı aldık. Ahanda hizmeti halkımızın ayağına getiriyoruz:

1-) Devlet küçültüle küçültüle cebe sığdırılacak. Cep devlet or jeep goverment..

2-) AKP’nin iktidardan, Diyarbakırspor’un Süper Lig’den düşmesi yasaklanacak.

3-) Eskiden olduğu gibi ‘gâvura gâvur denmeyecek’ ama Türk’e Kürt, Lâz, Çerkez, Roman, Alevi, Pomak, Gürcü, Abaza vb. denecek yada denenecek.

4-) Ergenekon’un 1 numarasının Börteçine olduğu tüm ders kitaplarına işlenecek.

5-) Açılımda sınır tanınmayacak. Aşiret-aşiret, klan-klan; paso plân.

6-) Bundan böyle divanda, dergâhta, bargâhta ABD’nin sözünün üstüne söz söylenmeyecek.

7-) Ermenistan’la aramızda görüş mesafesini engelleyen Ağrı Dağı ortak konsorsiyuma ihale edilerek kaldırılacak ve yerine 72 tane 7 katlı Bâbil’in Asma Alışveriş Merkezleri inşa edilecek.

😎 Avrupa Birliği’ne girme kararlılığımız sonsuza kadar yinelenecek.

9-) Şehirlerin düşman işgalinden kurtuluşu, askerlik, nöbet, karakollar ve sınırlar tedavülden kaldırılacak.

10-) Recep Tayyip Erdoğan Ebedî – Millî Şef ilân edilecek, sürüden ayrılanlar kurt kapanına kapatılacak.

11-) Yunanlılarla bayrağımız, İsrail’le istihbaratımız, İngiltere’yle imanımız birleştirilecek.

12-) Genelkurmay Başkanı’nı TÜSİAD, Diyanet İşleri Başkanı’nı magazin gazetecileri, FB – GS – BJK Başkanlarını ise 4 yılda 1 sandıkta halkımız belirleyecektir.

Kanun-u Esasî ve Teşkilat-ı Esasiye’lerin biz cemâziye’l-evvelini biliriz.

1876, 1909, 1921, 24, 62, 80. Hadi kıvır erkeksen.

Mithat Paşa, Resneli Niyazi, A.Cevdet Paşa..

‘Mecelle’ senâike.. Velâ ilâhe…

 

Macaristan’da 1600 Yıllık Canlı Şahit – 2

Mondaki Kongur’la birkaç kez daha görüştüm. Sanırım ramazan ayının ortalarına doğru bir gün telefon edip hafta sonu ziyaret etmek istediğimi söyleyince;  

– İftardan bir saat önce gel dedi. 

Şaşırmıştım, çünkü ezan sesinin duyulmadığı Budapeşte’ de beni iftara çağırıyordu. Ramazan’ın geldiğini demek biliyordu. 

Zamanında evine gittim, beni yine o has misafirlerini aldığı odasına aldı. Biraz sonra içeriye çekik gözlü Orta Asyalı olduğu belli olan bir hanım içeriye girdi ve anlaşılabilir bir Türkçeyle 

– Hoş geldiniz dedi. Mondaki Kongur; 

– Karım, Ayça diyerek tanıştırdı. 

Hanımının Kazak Türkü olduğunu söyledi.  

– Elhamdülillah Müslümanız. Biz de oruçluyuz. 

Bunu duyduğumda, ezan sesinin dahi duyulmadığı, Ramazanın gelip gelmediğinin bile belli olmadığı, Müslüman dünyadan kilometrelerce uzakta, burada doğmuş, büyümüş birisinin, nasıl Müslüman olup oruçlu olduğunu görmekle, bu kez gerçekten ürperdim, şaşırdım, içim sevinçle doldu. 

İftarda Macarların Türklerin ana vatanı Orta Asya yemeklerini çağrıştıran, Macarlara has etli bir yemek ya da çorba olarak bilinen gulaş ve Kazak Türklerinin yemekleri vardı.  

İftardan sonra bana kısa hayat hikayesinden bahsetti. Babasının Kıpçak Türkü olduğunu söylediğini, okumak için Budapeşte’ye geldiğinde, o tarihlerde Rus işgali altında olan Macaristan’daki Rus askerlerinin içinde babasına benzeyenleri bulduğunu, onlardan Türkçe öğrenmeye çalıştığını anlattı. 

– Daha sonra da üniversitede Türkoloji bölümünü bitirdim. Zamanla Türk – İslam klasiklerini okudum. Hoca Ahmet Yesevi’yi tanıdım, İmam-ı Rabbani hazretlerini, İmam-ı Gazali hazretlerini okudum ve Müslüman oldum. O andan itibaren içim huzurla doldu ve bu huzuru hayatımın hiçbir anında tatmamış, yaşamamıştım. Bu sevinç ve huzurla tövbe ettim ve yeni bir sayfa açtım. Bu sayfayı asla ve asla kirletmeyeceğim. Çünkü vicdanımda o kadar huzurlu ve mutluyum ki, kelimelerle anlatılması hayatında bal tatmamış birine balın tadını, Isparta gülünü hiç koklamamışa onun kokusunu anlatmaktan kat be kat daha zordur…  

Sohbetimiz ilerledikçe onu daha çok sevdim, gerçekten takdir edilmeye layıktı… 

– Macaristan’da iki yüz bine yakın Kıpçak Türkü yaşıyor, onlara hem Türkçe  öğretmeye çalışıyoruz, hem de Türkçe öğrenenlere dinimizi anlatıyorum. 

– Ben ne yapabilirim? Nasıl yardım edebilirim? 

– Türkçe kitap temin edebilirseniz faydalı olur. 

Sohbet koyulaştıkça zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık, vakit hayli ilerlemişti. İzin isteyip kalktım. Yolda, bir Macar köyünde doğan, büyüyen bir aydının, cami ve ezan sesinin duyulmadığı, genç nesillerin fuhuş, ahlaksızlık bataklığında zamanı kokutarak, materyalist bir felsefede günü birlik yaşadıkları bir ortamda kendi gayretiyle hidayete ermesini, Allah ve Resulü’nün davasına koşmasını  anlattığı, hayat hikayesini gözümün önüne getiriyor ve Hocamın şu sözleri kulağımda çınlıyordu:

– Allah dilerse her şey olur! Biz buna iman etmişiz, gerisi vız gelir tırıs gider! 

Sabah olur olmaz doğrudan Türk Büyükelçiliğinin yolunu tutmuş ve hayli bir uğraşıdan sonra yetkili ile görüşebilme imkanı elde etmiştim. Kendimi bir kez daha tanıttıktan sonra kendisine bir neskafe söyleyip ne içeceğimi sorduğunda aldığı “niyetliyim” cevabı yüz ifadesinde biraz da olsa değişikliğe sebep oldu. Konuya girdim: 

– Macaristan’da iki yüz bine yakın Kıpçak Türkü yaşıyormuş, çoğunun evinde de Türk ve Macar bayrağı varmış. Bunlarla ilgilenmek gerekir diye düşünmüştüm. Bunun için rahatsız ettim. 

– Kim anlattı  bunları? 

– Bir üniversite hocası.  Mondaki Kongur. 

– Onu nerden tanıyorsunuz? O ırkçı, Turancıdır. Boş verin dinlemeğe değmez. 

Onların kazanılması  gerektiğini, bir ülkenin böyle bir lobiye sahip olmak için milyonlarca dolar harcayabileceğini, bu insanların ise Türkiye için bulunmaz bir nimet olduklarını, ayrıca soydaş olarak sahip çıkmamız gerektiğini söyledim. Ne anlatmaya çalıştıysam olmadı. 

Üzgün olarak ayrıldım. Bir tarafta doğduğunda papaz tarafından vaftiz edilen, Hıristiyan bir çevrede yetişen, çocukluğu, delikanlılığı ve yetişkinliğinde bizim kültürümüzle yakından muhatap olmamış bir Macar Türkü; Türkçe öğrenerek Türklüğü, Türk – İslam kültürünü tanıyor, İslamla şerefleniyor, Cuma namazı kılacak bir caminin olmadığı, minaresinden ezan sesinin duyulmadığı bu şehirde oruç tutuyorken, bizim dediğimiz aydınımız, yetkili bürokratımız umursamaz bir tavırla çayını yudumlarken aynı zamanda Türkçe öğretme ve Türklük konusunda bu Macar vatandaşı kadar şuur taşımıyordu.  

Daha sonra bu görüşmemi Mondaki Kongur’a anlattığımda; 

– Benimle konuşsaydın hiç gitme derdim. Bizim, biz de Türküz dememizden, Türkçe öğretmemizden galiba rahatsız oluyorlar. Halbuki dilini kaybedenler dinini de kaybeder. Ama en önemlisi ise devletini kaybeden, ileriki gelecek nesillerde hem dilini, hem dinini, namus, şeref ve haysiyetini velhasıl her şeyini kaybeder. Onların bu tavırları gelip geçer, Türk devleti yaşarsa su akar mecrasını bulur, yeter ki devlet milli olsun, bir olsun, bütün olsun, yaşasın. Onların hatalarını devlete mal etmek bizleri küstürür, azmimizi kırar, düşmanların ekmeğine yağ sürer. 

Ondaki Türklük  şuuru, İslamla şereflenmesi beni nasıl hayrete düşürdüyse, devlet şuuru da şaşırtmıştı. Yıllar sonra ülkesi işgal edilen, devleti yıkılan Irak’ta bir milyona yakın kadın ve kızın ırzına tecavüz edilmemiş miydi? İnsan olma şerefi ayaklar altına alınmamış mıydı? Bütün bunlar da demokrasi adına yapılmamış mıydı?  Ya Balkanların, Anadolu’nun işgalinde nice zulümler çektirmemişler miydi?  

Yaklaşık bir ay sonra birlikte bahsettiği köylere gittik. Mondaki Kongur tercümanlığımı yapıyordu. Köyün birinde yaşlı bir Macar kendilerinin Kıpçak Türkü olduğunu şöyle anlattı: 

-Bizim atamız ağaç  kovuğunda dünyaya gelmiş. Oğuz Han’a götürüp adını ne koyalım diye sormuşlar. O da Kıpçak koyun demiş. Orta Asya Türkçesinde Kıpçak ağaç kovuğu anlamına geliyormuş. Orta Asya’dan geldiğimizin yaşayan canlı bir şahidi de var.

– Nasıl yani? Bin altı yüz yıldır yaşayan canlı şahit olur mu? 

– Çağırayım da gör.

Seslendi ve iri bir köpek kuyruğunu sallayarak, sahibine minnet tavırlarıyla yanımıza geldi. Köpeğinin başını okşarken; 

– Biz anavatandan gelirken bu kangalı da getirmişiz. Bu kangal sadece Orta Asya’da, Anadolu’da ve burada bulunur. İşte bu bizim canlı şahidimizdir. 

Yaşlı Kıpçak Türkünün bu “canlı şahit” benzetmesi kırk yıl düşünülse akla gelmeyecek cinsden bir tanımlama idi ki, Anadolu insanının keskin zekasını hatırlatıyordu. 

Aradan geçen altı  aydan uzun zamandan sonra eşim ve kızım yanıma geleceklerdi. Avusturya’dan vize almışlar, fakat Macaristan konsolosluğu vize vermemişti. Bir akşam sohbet esnasında geçince Mondaki İstanbul konsolosunu aradı ve ertesi günü vizeyi verdiler. 

Bir ay kadar sonra eşim ve kızım geldiler. Mondaki’yi gıyaben tanıyorlardı, ben de o tarihten beri onu görmemiştim. Birlikte evine gittik. Kapıyı kısa boylu, çekik gözlü, köse, her halinden Orta Asya Türkü olduğu belli olan yaşlı birisi açtı. Mondaki Kongur’un arkadaşı olduğumu söyledim. Bir şeyler anlatmaya çalıştı, önce anlayamadım, tekrar edince bir hafta önce kalp krizinden vefat ettiğini anladım. İçeriye aldı, hanımı Ayça Hanım geldi, çok üzgün olduğu belli oluyordu. Biz de sanki yurttan kilometrelerce uzakta, burada en yakınlarımızdan birini kaybetmiş gibi üzüldük. Ruhuna Yasin ve Fatihalar okuduk.  

Vefat haberini Başbuğ’a bildirdim. Çok değerli bir insanımızı kaybettiğimizi, çok müteessir olduğunu belitti.

Kim derdi ki Foça’daki köpek çiftliğinde Macar kangalı ile karşılaşacaksın, bu hatıran tekrar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçecek! Yaşlı Kıpçak Türkünün sözlerini bize köpekleri tanıtan teknisyene aktardığımda o da teyit etti.  

Oradan ayrıldığımızda hatıramı Hüseyin’e anlattım, birer Fatiha okuduk. Ondaki Türklük ve Müslümanlık şuurunun ve devlet anlayışının hafızama mermere kazınmış bir imza olarak hiç çıkmayacağını  bir kere daha gördüm…

 

Gül Diyarı

Zulmün vahşi dipçiği dağlıyorken bağrını
Vücuduna yükleyip bir devrin tüm kahrını
Dergah eyleyip o dem de Eyyüp sabrını
Yusufiye’lerde dert ettin Gül diyarını.

Mukaddes bildiğimize zulmettiler, İlahi!
İstiklal marşımızı tersten ezberlettiler, dahi!
Hükmü sakıt yaftanın ilmeğinde, vicahi!
Yusufiye’lerde serdettin Gül diyarını?

Tek pırpır’a içtima. sayıl! dön sola, sağa
Hafakanla vesvese nasıl sığar dimağa
Zincirlerle bağlanıp taştan soğuk yatağa
Yusufiye’lerde anlattın Gül diyarını.

Rabbim o vuslat hali ilham ile gizlemiş
Mazlum ki sonsuzluğun sahibini özlemiş
Son nefeste üşüyüp imanını süslemiş
Ruhunu teslim ile öğrettin Gül diyarını.

Sen ki, gül diyarına öyle büyük sevdası
Ömründeki mihneti,gönlündeki davası
Ardın sıra seninle memleketin duası
Anadolu tahtında ağlattın Gül ahyarını

Her yaprağı goncanın elbet senden hatıra
Ey Resulü Kibriya (SAV) sen gelirsin hatıra
Mehmet Akif merhumun koynundaki satıra
Taceddin’de nefes ver, bağışla Gül diyarını..  

Bir Düş Bir Gülüş: Zıp Zıp Zipe(2)

Bu projenin isminden bahsetmiştim “Bir Düş Bir Gülüş: Zıp Zıp Zipe” İnşallah o bölgedeki çocuklarımız rüzgar gülü(Zipe) ile oynanan bu güzel oyunu tekrar oynarlar.(Zıp Zıp Zipe) Ellerinde taş veya yol aralarında oynadıkları barikatlı oyunlar yerine, yine eskisi gibi rüzgar gülünü ellerine alarak herkesi kıskandıracak şekilde,  şen, masum, çocukça koşarak oyunlarını oynarlar. Her çocuk çocukluğunu yaşamak ister. Bunun da yolu çocuklarımızın kendi yaşına uygun çocuk oyunlarını oynayacak, spor ve diğer etkinlikleri yapacak ortamların hazırlanması gerekmektedir. Bu da yetmez onların tekrar bu oyunları oynayacak bir ruh haline gelmesi için çeşitli programların, çeşitli amaca uygun bilimsel ve yerel çalışmaların yapılması çözüme bizi yaklaştırır.

Yöneticilere düşende bu ortamın hazırlanmasıdır. En azında artık bundan sonra her türlü suistimalden uzak, çocuklarımızın çeşitli simsarlar tarafından kullanılmadığı, çocukluklarını çocuk gibi yaşamalarını sağlayacak ortamların hazırlanması gerekir diye düşünüyorum. Bu kötü ortamların kaldırılarak yeni ve yaşanabilir ortamlar haline getirilmesinde herkese büyük görevler düşmektedir. Bu bağlamda hakikaten kılı kırk yararak konunun uzmanları tarafından ve proje gurubunun katkılarının da alındığı içine insan sevgisi, coşkusu, heyecanını da katarak, hazırlanan projeyi çok önemsiyorum.

Proje ekibinin projeye olan güvenleri, inançları bu projenin en önemli özelliklerinden biri bence. Projenin tamamını burada yayımlıyorum. Belki bu ve buna benzer çalışmalar yapmak isteyenlere metodoloji olarak bir katkı yapabilir.. Ben buradan Proje ekibine (Kerim Ağacanoğlu, Firdevs Aksoy, Zeynep Başer, Muhammed Ümit Çiftci, Recep Çiftci, Mustafa Kuşcu, Gökhan Övenç, Gülsünay Uysal), yöneticilerine (İdris Ağacanoğlu, A.Tarık Çelenk, Murat Sofuoğlu, Ayşegül Elif Aslantepe) ve diğer katkı koyan herkese; popülist yaklaşımdan uzak, çözüme odaklı, bilimsel,yapısal bir proje ve metodoloji hazırladıkları için kutlamak isterim.

Ati(Ati Gençlik ve Spor Deneği) ile Ekopolitik’in geliştirdiği çözüm planı 3 fazlı. Prof. Dr. Vamık Volkan “taş-atan çocuklar” cümlesinin kullanılmasını istemedi. Çıkış felsefesi olarak  bakıldığında “…..Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde son 30 yıldır yaşanan şiddet ortamı ile beraber toplumsal yaşamın neredeyse tüm alanlarında ciddi problemler ortaya çıkmıştır. Bu problemlerden bölge insanlarının geneli etkilenmekle beraber en çok etkilenen kesim arasında kadınlar, gençler ve çocuklar yer almaktadır.  Bölgedeki sorunların bir sonucu olarak çocukların ve gençlerin son yıllarda şiddet olayları ve sonraki yargı süreçleri ile gündeme gelmeleri mevcut durumun vahameti açısından dikkat çekici bir konu haline gelmiştir. Söz konusu sorun Kamuoyunda hukuki ve siyasi boyutları ile yerini almış olsa da mevcut durumun farklı boyutlarla da değerlendirilmesi ve sorunun çözümü noktasında ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarla ele alınması kaçınılmaz bir hal almıştır.(Ati-Ekopolitik)

Bu düşüncemizin bir ürünü olarak da çocukların kendilerini şiddetle ifade etmeye iten sebeplerin teşhis edilerek uzun vadede ortadan kaldırılması; kısa vadede de çocukların bu sebeplerden en az etkilenmelerinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz. Bunları gerçekleştirebilmek için, önce geniş çaplı bir veri toplanması, ardından değişik disiplinlerden uzmanların bu verileri kendi disiplinleri açısından değerlendirmeleriyle sorunun teşhis edilmesi ve nihayetinde teşhise uygun çözüm yollarının belirlenmesi şeklinde basamaklandırılabilecek üç fazlı bir çözümün hayata geçirilmesini planlıyoruz. Sorunu kökenlerine inerek çözmeyi hedefleyen Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Derneği (Ekopolitik) ile Hakkari Ati Spor ve Gençlik Kulübü Derneği 3 Fazlı Çözüm planı vasıtasıyla çözüme katkıda bulunabilecek her birey ve kurumu inisiyatif almaya davet ediyor.(Ati-Ekopolitik).

Bu arada 1. Yazıyı yazarken (http://www.kocaeliaydinlarocagi.org.tr/Yazi.aspx?ID=1474 ) Proje ekibi Hakkari’de idi. Todays Zamanda 15 Mart 2010 tarihinde Yonca Poyraz Doğan’ın Ekopolitik Koordinatörü A.Tarık Çelenk’le yapılan “Bir Araya Getirilebildikleri Takdirde Düşmanlar Dost Olabilirler” temalı söyleşide çıkan Proje ekibine ait birkaç paragrafta yazıp, linkini vereceğim ilgilenen arkadaşlar bakabilir.

 “…..4-14 yaş arasındaki Hakkarili çocuklarla görüşen Gülsünay Uysal ve Ayşegül Elif Aslantepe bizlerle tecrübelerini paylaştılar.

Hakkari’de nereleri ziyaret ettiniz?

Uysal: Çocukların şiddet içeren eylemlerde yer aldığı Bağlar köyüne gittik. Çocukların resmini çekmek istediğimizde büyük bir tepkiyle karşılaştık, hatta bize taş atmaya bile yeltendiler. Fakat grup rehberimizin onlara asıl niyetimizden bahsetmesinden sonra, bizi sıcak karşıladılar. Korkmalarının sebebi, çektiğimiz fotoğrafları polise vereceğimizi düşünmeleriydi. Bir güven sorunu vardı ortada. Orada yaklaşık 20 çocuk bulunuyordu ve bunların hiçbirinin oynayacak bir şeyi yok, bir futbol topu bile.

Peki neler konuştunuz?

Aslantepe: Bize oyun oynayacak yerlerinin olmadığını söylediler. Gerekli oyun alanları oluşturulduğu takdirde oynayıp oynamayacaklarını sorduğumuzda, çok mutlu olacaklarını ve mutlaka oyun alanlarını kullanacaklarını söylediler. Kürtçe kitaplar okuyabilmek de çocukların istekleri arasında.

Başka neler yaşadınız?

Uysal: Biz çocuklarla yakınlaşmaya çalışırken, yanımızdan bir polis aracı geçti ve aniden havaya birkaç el ateş açtı. Polis aracının gitmesinden sonra çocukların yanına gittik ve yerdeki kovanlar gözümüze çarptı. Böyle bir olayla karşı karşıya kalmak bizi derinden etkiledi. Her ne için olursa olsun çocuklara ateş açmak kabul edilebilir bir şey değil. Çocuklara bu şekilde muamele edilirse, onları kaybedebiliriz.

Aslantepe: Çocukların bulunduğu sokaktan geçerken gereksiz yere ateş açıldı.

“Ne yaptığın ne olduğundan daha önemlidir” …………….

 (http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4646&pid=905) , (http://www.todayszaman.com/tz-web/news-204346-8-ekopolitiks-celenk-says-enemies-can-become-friends-if-brought-together.html)

ÇÖZÜM PLANI

FAZ 1

Veri Toplanması

Çocuklarımızı şiddete iten sorunlarla ilgili kalıcı bir çözüme gidilmesi için geçmişe dönük bir yol haritasının çıkarılması sorunlara teşhis koymak ve sorunların çözümü için hangi metot ve araçların kullanılacağını belirlemek açısından gereklidir. Bunun için aşağıda sıralanacak yerel kurum ve şahısların işbirliği ile sorun analizinin temelini oluşturacak verilerin toplanması planlanmaktadır.

Psikologlar Tarafından Yapılacak Saha Çalışması

Psikiyatrist Dr. Ayla Yazıcı’nın süpervizyonunda oluşturulacak 10 kişilik psikolog ekibinin Hakkari çapında seçilecek 50 aile ile ayda bir, toplam bir sene görüşmesi; bu sayede şehirde ikamet eden ailelerdeki temel dinamikleri, çocukların sorunlarını, risk faktörlerini, müdahale alanlarını ve henüz tam anlamıyla ortaya çıkmamış ya da henüz kamuoyunun dikkatini çekmeyen sorunları tespit etmesi amaçlanmaktadır.

Odak Grup Çalışmaları

Bu çalışmada Katılımcı Eylem Metoduyla (Participatory Action Research) çocuklar ve gençlerle yarı planlanmış mülakatlar/sohbetler yapılarak çocukların kendilerini ifade etmeleri sağlanıp, soruna bakış açıları, rahatsızlık duydukları konular, hayal ettikleri şehir ve ortama ilişkin ayrıntılı bilgiler elde edilmesi planlanmaktadır.

Hakkari Emniyet Müdürlüğü:

Hakkâri Emniyet müdürlüğünden alınacak yıllara göre kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiası ile haklarında işlem yapılan çocuk sayılarına dair verilerin karşılaştırılması planlanmaktadır. Yıllara göre olay sayıları karşılaştırılarak dikkat çekici artış ve azalmaları tetikleyen faktörler üzerine daha geniş araştırmalar inşa edilecektir.

Hakkari Devlet Hastanesi

Hakkâri Devlet Hastanesi Psikiyatri Servisinden Travma Sonra Bozukluk teşhisi konulmuş çocukların yıllara göre dağılımını gösteren istatistikler talep edilerek yine dikkat çekici artış ve azalmalar üzerinden durumu tetikleyen faktörlerin tespiti amaçlanmaktadır.

Muhtarlar ve Okul Aile Birlikleri Toplantıları

Çocukların hem okul hem de mahalli yaşantıları hem de onları etkileyecek olaylar hakkında en çok bilgi sahibi olan iki grup olan muhtarlar ve Okul Aile Birliklerinden kendi aralarında bir araya gelecekleri toplantılarda konuya ilişkin gözlem, tespitlerini ve muhtemel çözüm önerilerini iletecekleri toplantıların organize edilmesi planlanmaktadır. Bu sayede güçlü yerel bağlantıların kurulması, bölgesel hassasiyetlerin korunması, soruna ilişkin “sorunla iç içe” olan yerel insanlardan bilgi alınması ve bölgenin sorunun çözümünde inisiyatif alması amaçlanmaktadır.

Sivil Toplum Kuruluşları

Şimdiye kadar konu üzerinde çalışmalar yapmış, çocuklar ve ailelerle görüşmüş yerel Sivil Toplum kuruluşlarıyla bilgi paylaşımına ve eylemde işbirliğine gidilmesi düşünülmektedir.

Kanaat Önderleri

Konu ile ilgili fikirlerine danışılabilecek yerel ve ulusal kanaat önderleri ile bağlantıya geçilerek farklı kesimden insanların sorun ile ilgili tespit ve çözüm önerilerinin alınması.

Anket

Çocuklar ve aileleri arasında konunun uzmanları tarafından hazırlanmış, çocukların ve ailelerinin sorunlara bakışını, onları tetikleyen faktörleri ve hali hazırdaki psikolojik durumlarını ölçecek anketlerle çocukların sorunlara bakış açılarının ve algılarının öğrenilmesi planlanmaktadır.

 

 

FAZ 2

Teşhis

Faz 1 ile birlikte toplanılan verilerin değerlendirilmesi geçmiş ve güncele dönük bir sorun profili ortaya çıkarılması ve sorunun çözümüne yönelik girişimlerin başlatılması için Prof. Dr. Vamık Volkan,  Murat Belge, Vedat Bilgin, Ayşe Betül Çelik, Ferhat Kentel, Dr. Ayla Yazıcı ve Mesut Yeğen’den müteşekkil bir ulusal (Ek 1: Danışma Kurulu özgeçmişleri) ve 12 yerel kanaat önderi, kamu görevlisi ve uzmanlardan oluşan bir yerel danışma kurulu oluşturulmuştur.

  • Psikiyatrist, Psikolog, Sosyolog, Siyaset Bilimci, Eğitimcilerden oluşan ulusal danışma kurulu ve yerel kanaat önderleri, kamu görevlileri ve uzmanların işbirliği ile Faz 1’de toplanan veriler ışığında sorun teşhisinin yapılıp, durumun mevcut haritasının çıkarılması;
  • Sorunun çözümü için aciliyet arz eden grup ve konu başlıklarının belirlenmesi;
  • Normalleşme araç ve metotlarının tespiti;
  • Sorunu farklı açılardan kuşatan somut çözüm önerilerinin ortaya konması;
  • Ortak bir çözüm ve eylem planının hazırlanıp hem kamuoyuna hem de karar vericilere sunulması planlanmaktadır.

FAZ 3

Eylem Planı

Bu aşama Faz 2’de ortaya çıkarılan çözüm önerilerinin hayata geçirilmesi noktasında atılacak somut adımları kapsamaktadır. Danışma kurulunun sunduğu çözüm planının projelendirilmesi ve farklı projelerle sorunun holistik bir yaklaşımla çözülmesi amaçlanmaktadır.  Sorunları kuşatma adına projelerin hedef kitlesi olarak şu an için belirlenen 4 grup vardır. Projelerin çocuklar, gençler, kadınlara ve eğitimcilere yoğunlaşması beklenmektedir. Bu kapsamda muhtemel proje başlıklarının şunlar olması beklenmektedir:

Çok Kültürlü Ortamlarda Eğitimcilere Çatışma Yönetimi Becerisi kazandıracak Eğitim Programı:

Bu proje ile Eğitimcilerin çocuklarla ilgili problemlere farkındalıkla ve çözüm odaklı yaklaşmasının sağlanması ve çok kültürlü ortamlarda yaşanabilecek iletişim kazalarının en alt düzeye çekilmesi bu sayede çocukların okuldan ayrılma gibi sorunlarının minimuma indirilmesi amaçlanmaktadır.

Çocuklar için Yaşam Merkezi Projesi:

Çocukların enerjilerini ve yaratıcılıklarını Bilim, kültür, spor ve sanat alanlarında değerlendirmelerini, böylece çeşitli becerilerinin inkişaf etmesi ve geliştirilmesi projenin ana hedeflerindendir.

Kardeş Okullar Projesi

Hakkâri’deki ilk ve orta dereceli okullar ile İstanbul başta olmak üzere diğer illerimizdeki okulların kardeş okul ilan edilerek farklı illerdeki öğrenciler ve velileri arasında dostluk köprüleri oluşturulması ve Hakkâri’deki okulların maddi imkânsızlıklarının azaltılması amaçlanmaktadır.

Kadınlar için Eğitim ve Üretim Merkezi Projesi

Kadınların sosyal ve ekonomik yönden güçlendirilmesi amacı doğrultusunda bölge kadınlarının üretebilecekleri pazarlama potansiyeli olan ürünlerin pazar bağlantılarının kurulması, kadınların ürettikleri ürünlerin satılabilmesi için altyapı kurulması ve kadınlara yönelik mesleki beceri alanlarda eğitimlerini verilmesi hedeflenmektedir.

 

Gençler İçin Meslek Edindirme Kursları

Bölgedeki iş gücü ihtiyaçları doğrultusunda Ticaret Odaları ve Üniversiteler ile işbirliği halinde istihdam garantili meslek edindirme kursları açılarak çocukların rol modelleri olan bölge gençliğinin en büyük problemlerinden biri olan işsizlik sorunun çözümüne katkıda bulunulması planlanmaktadır.

Ek 1: Danışma Kurulu Özgeçmişleri

Prof. Dr. Vamık Volkan:

1932 yılında Kıbrıs’ta doğdu. Kıbrıs İslam Lisesi’nde okudu; son sınıftayken çıkan isyanla adı değişen Kıbrıs Türk Lisesi’ni bitirdi. Türkiye’ye geldi, Ankara Tıp Fakültesi’nden 1956’da mezun oldu. Türk vatandaşı olamadığı için çalışma şartları zordu.

1957’de ABD’ye, Şikago’ya gitti. Üç ay sonra babasından gelen mektupta, en yakın arkadaşının Kıbrıs’ta bir eczanede milliyetçi Rumlar tarafından öldürüldüğünü anlatan gazete kupürü çıktı. 10 yıl Türkiye ve Kıbrıs’a gelemedi.

2002’ye kadar tam 45 sene Virginia Üniversitesi’nde ders verdi. 18 yıl Virginia Üniversitesi hastanelerinden birinde başhekimlik yaptı. 2002’den bu yana da Virginia Üniversitesi’nde Psikiyatri Bölümü’nde emeritus profesör olarak çalışmalarına devam etmektedir. Prof. Volkan, 2005’te Finlandiya Kuopio Üniversitesi’nden, 2006’da da Ankara Üniversitesi’nden fahri doktora almıştır. 1987 yılında Mind and Human Interaction adlı bilimsel derginin kuruculuğunu yapmış ve 2003 yılına kadar bu görevini sürdürmüştür.

Prof. Volkan’ın politik psikoloji üzerine çalışma ve projelerinden bazıları şunlardır:

  • 1979 ile 1986 yılları arasında üst derecedeki İsrail ve Arap temsilcileri arasında gayri resmi diplomatik toplantılarda bulundu ve bu projenin son üç yılında bu toplantıları idare etti.
  • 1987’de Virginia Üniversitesi’nde Mind and Human Interaction Merkezi’ni kurdu. Bu merkezin üyeleri psikanalistler, psikiyatrisiler ve psikologların yanında emekli yüksek seviyeli diplomatlar, tarih profesörleri ve diğerleriydi. Reagan ve Gorbachev Soğuk Savaş’ı bitirmeye çalışırken merkezin bir projesi olarak Prof. Volkan iki yıl Amerikalılar ve Sovyetler arasında gayri resmi diyaloglar açtı. Sözkonusu süreçte Sovyetler Birliği Duma’sı Prof. Volkan’ın merkezi ile resmi bir anlaşma yaptı.
  • Sovyetler Birliği çöktükten sonra Rusya ve Baltık ülkelerinin birbirlerinden ayrıldıktan sonra barışçıl ilişkilere girmeleri için Prof. Volkan Ruslar ve Baltık ülkeleri (bilhassa Estonya ) arasındaki gayri resmi diyalogları altı buçuk sene idare etti.
  • Daha sonra uzun yıllar süren projelerde Sırplar ile Hırvatlar, Gürcüler ile Güney Osetleri diyaloglarla bir araya getirdi. Komünizm çöktükten sonra Arnavutluk’ta ve işgal bittikten sonra Kuveyt’te ortaya çıkan toplum psikolojilerini inceledi.
  • 10 sene eski Cumhurbaşkanı Jimmy Carter’ın başkanlığındaki ve birçok tanınmış dünya liderlerin üye olduğu Uluslararası Görüşmeler Ağı (International Negotiation Network) üyesi olarak çalıştı.
  • Türk-Ermeni Uyuşma Komisyonu’nda Türk heyetinin bir üyesi olarak görev yaptı.
  • Son üç yıldır Volkan ve Eski Kuzey İrlanda Parlamento Başkanı Lord John Alderdice (Türkiye’den, Bahçeşehir Ü. Rektörü Deniz Ü. Arıboğan ve Ankara Politik Psikoloji Cemiyeti şefi Prof. Abdülkadir Çevik’in de katıldıkları) Batı ve İslam dünyalarının temsilcilerini bir araya getiren çalışmalar yapıyor ve iki dünya için sözkonusu edilen ayrımların temelindeki hisler ve varolan algılamalar üzerinde çalışıyor.

Prof. Volkan 49 kitap çalışması yaptı ve 400’ü aşkın bilimsel makale yayınladı. Ayrıca psikopolitik teoriler ve dünyanın sorunlu birçok yerinde barış için yaptığı çalışmalar nedeniyle 2005-2008 yılları arasında dört kez peşpeşe Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi. Prof. Volkan, aynı zamanda American College of Psychoanalysts’in başkanıdır.

Murat Belge

1943 yılında Ankara’da doğdu. İşadamı ve milletvekili Burhan Belge’nin oğlu, yazar ve diplomat Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yeğenidir. 1966’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Aynı bölümde asistanlık ve doktora yaptı. Faulkner ve Joyce’den başarılı çeviriler yaptı. 12 Mart döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te üniversiteye döndü. Doktora tezi Christopher Caudwell üzerinedir. Halkın Dostları (1970) ve Birikim (1975) dergilerinin kurucuları arasında yer aldı. Bu dergilerde sosyalist teori ve siyasete ilişkin yazılar yazdı. Fransız düşünürü Althusser’in görüşlerini savundu. 1980’de doçent oldu. 1981’de YÖK yasasının çıkmasından sonra üniversiteden ayrıldı. Demokrat ve Cumhuriyet gazetelerinde yazılar yazdı. 1983’te Yeni Gündem dergisinin ve İletişim Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendi. İletişim’in kısa sürede Türkiye’nin en başarılı ve güvenilir yayınevlerinden biri haline gelmesinde öncü rolü oynadı. Yeni Gündem dergisinde bir dönem Sadık Özben takma adıyla mizah yazıları yazdı. Ayrıca İstanbul’un tarihi bölgelerinde düzenlediği kültür turlarıyla tanındı; yemek ve mutfak kültürü ve geziye ilişkin kitaplar, gezi rehberleri ve popüler tarih kitapları yazdı. Belge halen, bir dönem uluslararası başkanlığını yaptığı Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin Türkiye şubesi yöneticisi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nin Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü başkanıdır. Halen Taraf gazetesinde yazılarına devam etmektedir.

Vedat Bilgin

Vedat Bilgin, 1954 yılında Bayburt’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Bayburt’ta tamamlamıştır. 1974-1980 Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesinde yüksek öğretimini yapmış olup, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde Master ve Doktora programını tamamlamıştır. 2000 yılında Başbakanlık Baş danışmanlığı yapmış olan Bilgin, halen Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesinde öğretim üyeliği ve MHP MKYK üyeliği görevini sürdürmektedir.

Ayşe Betül Çelik

SUNY Binghamton’dan Siyaset Bilimi doktorasına sahip olan Betül Çelik, Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi ile aynı fakültenin Uyuşmazlık Analizi ve Çözümü yüksek lisans programında öğretim üyesidir.

 

Ferhat Kentel

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Doç. Dr. Ferhat Kentel, 1965’te Ankara’da doğdu. 1981’de ODTÜ’de İşletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, EHESS’ten Sosyoloji doktora derecesi aldı. Fransa’da çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, yeni sosyal hareketler, din, İslami hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayınlanmaktadır.

Dr. Ayla Yazıcı

Ayla Yazıcı Türk Psikiyatri Derneğinin Başkanı olup, Avrupa Psikiyatri Derneğine Türkiye’den üye olan 16 Psikiyatrist’ten biridir. Kendisi halen Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları hastanesinde görev yapmaktadır.

Mesut Yeğen

Mesut Yeğen 1964’te Siverek’te doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’nden mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden lisans ve yüksek lisans, Essex Üniversitesi (İngiltere) Sosyoloji Bölümü’nden doktora derecesini aldı. Halen ODTÜ sosyoloji bölümünde öğretim üyesidir ve Mürekkep dergisi yayın… kurulunda yer almaktadır.

Aklımızın bir ucunda kalması için, Türkiye 1990 yılında imzaladığı Çocuk Hakları Sözleşmesinin 54 maddeden bazıları; (www.ihb.gov.tr )

Madde 12

1.Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar.

Madde 13

1.Çocuk, düşüncesini özgürce açıklama hakkına sahiptir; bu hak, ülke sınırlarına bağlı olmaksızın; yazılı, sözlü, basılı, sanatsal biçimde veya çocuğun seçeceği başka bir araçla her türlü haber ve düşüncelerin araştırılması, elde edilmesi ve verilmesi özgürlüğünü içerir.

Madde 14

1. Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler.

Madde 15
1. Taraf Devletler, çocuğun dernek kurma ve barış içinde toplanma özgürlüklerine ilişkin haklarını kabul ederler.

Madde 16

1.Hiçbir çocuğun özel yaşantısına, aile, konut ve iletişimine keyfi ya da haksız bir biçimde müdahale yapılamayacağı gibi, onur ve itibarına da haksız olarak saldırılamaz.

Madde 20

1.Geçici ve sürekli olarak aile çevresinden yoksun kalan veya kendi yararına olarak bu ortamda bırakılması kabul edilmeyen her çocuk, Devletten özel koruma ve yardım görme hakkına sahip olacaktır.

Madde 23

1.Taraf Devletler zihinsel ya da bedensel özürlü çocukların saygınlıklarını güvence altına alan, özgüvenlerini geliştiren ve toplumsal yaşama etkin biçimde katılmalarını kolaylaştıran şartlar altında eksiksiz bir yaşama sahip olmalarını kabul ederler.

Madde 24

1.Taraf Devletler, çocuğun olabilecek en iyi sağlık düzeyine kavuşma, tıbbi bakım ve rehabilitasyon hizmetlerini veren kuruluşlardan yararlanma hakkını tanırlar. Taraf Devletler, hiçbir çocuğun bu tür tıbbi bakım hizmetlerinden yararlanma hakkından yoksun bırakılmamasını güvence altına almak için çaba gösterirler.

Madde 27

1.Taraf Devletler, her çocuğun bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal ve toplumsal gelişmesini sağlayacak yeterli bir hayat seviyesine hakkı olduğunu kabul ederler.

Madde 28

1.Taraf Devletler, çocuğun eğitim hakkını kabul ederler.

Madde 31

1.Taraf Devletler çocuğun dinlenme, boş zaman değerlendirme, oynama ve yaşına uygun eğlence (etkinliklerinde) bulunma ve kültürel ve sanatsal yaşama serbestçe katılma hakkını tanırlar.

Madde 33

1.Taraf Devletler, çocuğun, ekonomik sömürüye ve her türlü tehlikeli işte ya da eğitimine zarar verecek ya da sağlığı veya bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlâksal ya da toplumsal gelişmesi için zararlı olabilecek nitelikte çalıştırılmasına karşı korunma hakkını kabul ederler.

Madde 34

Taraf Devletler, çocuğu, her türlü cinsel sömürüye ve cinsel suistimale karşı koruma güvencesi verirler.

Hakkari'de bir okul

Hakkari’de bir okul

Hakkari'den bir görünüm

Hakkari’den bir görünüm

Önceden di

Bir zamanlar yar sevmek,

Hem suyudu hemi ekmek.

Aşk uğrunda çile çekmek,

Öncedendi önceden.

 

Seven aşık bahtiyardı,

Taştan yastıkta yatardı.

Dünyayı pula satardı,

Öncedendi önceden.

 

Çetleşmeler hiç olmazdı,

Her sevgili mektup yazdı.

Nameler, ne güzel hazdı,

Öncedendi önceden.

 

Sevgilerde vefa vardı,

Ömür boyu hep yaşardı.

Hem, bir yastıkta kocardı,

Öncedendi önceden.

 

Herkes sevgiyle bakardı,

Gönülleri aşk yakardı.

Yıllar su gibi akardı,

Öncedendi önceden.

 

Bir çırpıda aşk bitmezdi,

Sevenlere hiç yetmezdi.

Üzülen yar, kin gütmezdi,

Öncedendi önceden.

 

Gurbetteki  özlenirdi,              

Gece gündüz gözlenirdi.                    

Yürekte aşk közlerdi,

Öncedendi önceden.

 

Seven kalpler uyumazdı,

Daldan dala da uçmazdı.

Hemencecik unutmazdı,

Öncedendi önceden.

 

Sevgililer pek kibardı,

Birbirine saygı vardı.

Kabalıklar büyük ardı,

Öncedendi önceden.

 

Çirkin aşık yok, derdiler,

Sevilenler güzeldiler.

Kayboldular birer birer

Öncedendi önceden.

 

Sevgilerde lezzet vardı,

Buram buram kokarlardı.

Şimdi gönüller karardı,

Öncedendi önceden.

 

Gözler ağlardı önceden,

Buse alırsa goncadan.

Kalpler yanardı  inceden,

Öncedendi önceden.

 

Tatmaz olduk özlemleri,

Sulandırdık sevgileri.

Artık kalmadı değeri,

Öncedendi önceden.

 

Sevgililer gitti bir bir,

Ne nağme kaldı, ne şiir.

Gönüllerde bitti sihir,

Öncedendi önceden.

 

Onlar bindi bulutlara,

Uçup gitti uzaklara.

Sevdalarda bitti kara,

Öncedendi önceden.

 

Ruhlar ayrıldılar tenden,

Robotlarla doldu evren.

Sevmeye kalmadı neden,

Öncedendi önceden.

 

Diyarbakırspor Başkanını Alkışlıyorum

Diyarbakırspor Türk futbolunun değil, Türkiye’nin bir sorunu haline geldi.
Bu olayın altında neler var onlar ayrı bir konu.
Ancak Diyarbakırspor Kulübü başkanı Çetin Sümer’in Habertürk’te yer alan bir programda Bursalıları kasd ederek “… kendileri de Türkiye’nin gülü. Biz 14 asırdır bu ülkedeyiz. Onlar gibi göçmen değiliz. Bu ülkenin gerçek sahipleriyiz…” diye konuşması bizi yakından ilgilendirdi.

Diyarbakırspor Kulübü Başkanı Çetin Sümer’i bu sözlerinden dolayı ayakta alkışlıyorum . Onu kınayanları da protesto ediyorum.
Çetin Sümer doğruyu söylemiş. Bir de adama kızıyorsunuz.
Balkanlardan kendisi ve ailesi Türkiye’ye gelmiş 35 milyonun üzerinde insan var.
Bu insanlar Türkiye’de neyi etkileşmişler ki Çetin Sümer’i protesto ediyorlar.

Göçmen olduklarını vurgulayan bizzat kendileri. Bu gün buraya göç edersin yarın da başka bir yere!
Bakın Çetin Sümer başka yere göç etmeye tevessül ediyor mu?
Balkanları koruyamadınız, savunamadınız, kan akıtmadınız, ölmediniz hop diye bu topraklara geldiniz. Adam size burayı yedirir mi?
Buraya Türküz diye geldiniz şimdi Arnavutum, Boşnakım, Bulgarım, Pomakım, Torbeşim falan diyorsunuz. Hele bazı Selanik Mübadillerinin müslümanlaştırılmış Rum olduğunu düşünmesi  insana pes doğrusu! dedirtiyor. Demek ki buraları sizin toprağınız değil. Çünkü burası Türk toprağı ve siz sadece sıradan bir göçmensiniz.
Dernekleriniz de bile “Türk” sözcüğünü kullanmıyor ve kullandırtmayanlara tepki bile vermiyorsunuz.
Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer, Balkan göçmenlerini iyi tanıyor olmalı ki size böyle sallamış.

Göçmen denilen Rumeli – Balkan ya da Trakya insanı bir araya gelemez, toplu hareket edemez, milli şuur dersen hikaye…
Türklüğünü Balkanlarda da haykıramamış ve buraya topuklanmış insanların; Türkün anavatanı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarını da korumak ve savunmak adına içinde bulunduğu gevşeklikte ortada.
Sahi kuzum siz buralara niye geldiniz?
Milli birlik, kardeşlik, demokratik açılım veya kürt açılımı denen projelere en büyük destek de Bursa’daki göçmen derneklerinden yükseliyor.
Bir de kalkmış adama kızıyor ve tepki koyuyorsunuz.
Nerede samimiyet? Kimseye inandırıcı gelmiyorsunuz.
Balkan Göçmenleri bir defa silkinip kendine gelsin. İstikametini iyi tayin etsin. Ondan sonra konuşsun. Yoksa adama böyle misafir muamelesi yapıverirler. Siz göçmenler Çetin Sümer’in sözlerini fazlaca hak ettiniz. Bu durum sadece aysbergin görünen küçük bir yüzü…
Ben ise bir Balkan Türküyüm göçmen değilim, Balkanlarda, Türkiye’de benim toprağım . Hem de öyle 1400 yıldır falan değil  4000  küsur yıldan beri benim.
Mehmet Akif Türk Milletini yani beni tarif ederken
        “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
          Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
          Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
          Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” diyor.
Yine milli şair;
“Bastığın yerleri “toprak!” diyerek geçme tanı.” diyerek de hükmü koyuyor.
Kendine halen göçmen diyenler şöyle bir aynaya baksın diye defalarca yazdım.
İnşallah Çetin Sümer size bir aynaya bakma fırsatı vermiştir.
Öyle ya bu toprağın sahibi misiniz? yoksa misafirimisiniz? bir karar verin, Diyarbakırspor Başkanı sizler için bir karar vermiş bu kararı ona verdiren sizsiniz bunu unutmayın.

Hacim Kütle Meselesi 4-5

Yıllarca montaj yapıp civata sıkmakla milleti kandırdık.

Uçan tabutları savaşan Şahin diye millete yutturduk.

Yâ da yutturmak zorunda kaldık.

Bütün bunlara rağmen karamsar olmamak gerekir.

Bugün gerek fert bazında  gerekse uluslararası arenada İslam dünyası eskisiyle kıyaslanamayacak kadar farklıdır.

Dev uyanmaya başladı.

Fakat kendine gelmesi biraz zaman alacaktır.

Fazlaca kandıramıyorlar.

Tehditlerde eskisi kadar işe yaramıyor.

İslam Dünyası bugün uluslararası arenada az da olsa varlığını belli etmeye kütlesini göstermeye başlamıştır.              

Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmaları,

Balkanlardaki ve Ortadoğudaki gelişmeler bunun ilk işaretleridir.

Elbette ki her asırda Musa’larda Firavun’larda olacaktır.

Mısır örneğinde olduğu gibi..

İsrail’in Hizbullah a saldırdığı gün ABD’nin Dışişleri bakanı yeni Dünya düzeni gereği 22 tane ülkenin sınırlarının değişeceğini söylüyordu.

Bu ifade Ortadoğu da DENGELER YENİDEN AYARLANIRKEN MÜSLÜMANLARIN ciddiye alınmadığının ifadesidir.

Hizbullah İsrail’e dolaysıyla tüm Dünya’ya Müslümanlarında bir kütlesinin olduğunu gösterdi.

Artık Kral çıplaktı.

İsrail’in burnu sürtmüş gururu kırılmıştı.

Acısını savunmasız Gazze halkından çıkarmak istedi.

Orada da umduğunu bulamadı.

İkinci kez acıyı ve yenilgiyi tattı.

Artık İsrail efsanesi bitmişti.

Müslümanlarda uluslararası arenada kendilerini göstermeye başlamışlardı.

Başbakanımızın Davos’ta bir dakika çıkışı..

İsrail Cumhurbaşkanını siz öldürmeyi iyi bilirsiniz diye kameralar önünde adeta fırçalaması Müslümanlarında bir kütlesi varmış denilmesine sebep oldu.

Tabii bunlar bizim açımızdan güzel şeyler.

Yıllarca bu tür seslere ve dirençlere hasret kalmıştık.

Attığımız şut rakip takımın kale direğinde patlamış kale sarsılmıştı.

Tribünler adeta coşmuş fakat gol olmadığı için skor değişmemişti.

Filistin ve Gazze açısından değişen fazlaca bir şey yoktu.

Filistin ve Gazze yine açlık ve ölümle baş başa idi.

Olsun yine de İsrail acıyı sadece savaşta değil Davos’ta da tatmıştı.

İsrail kırılan gururunu alçak koltuk kriziyle aşmak istedi.

Alçak adamlardan alçaklık beklenir.

Oda ters tepti.

Bu İsrail açısından akıllıca bir hareket değildi.

Çünkü öfke ile kalkan zararla otururdu.

Öylede oldu tarihinde ilk kez özür dilemek zorunda kaldı.

Burada büyükelçimize bir çift sözüm olacak.

Kabul edelim ki iyi niyetten dolayı karşı tarafın art niyetini anlamadınız.

Bu bile diplomaside eksikliktir.

Koltuğun alçaklığını da fark etmediniz.

Masanın üzerindeki Türk bayrağının yokluğunu nasıl fark etmezsiniz.

Bunun özrü olmaz.

Kütle (ağırlık ) denilen hadise sizin kantardaki kilonuz değil muhataplarınıza karşı göstereceğiniz asil tavrınızdır kimliğiniz ve kişiliğinizdir.

Sizi izzet ve de zillet sahibi yapacak olan budur..

Kütle Siyonizm’e uşaklıkla değil millete hizmetle olur.

Uluslar arası arenada İran’ı ve Mahmut Ahmedinecad’ı önemsemek gereklidir.

ABD – Avrupa ve İsrail’in her türlü baskı boykot ve tehdidine rağmen boyun eğmeden dimdik ayakta durması savunma sanayisinde nükleer güç durumuna gelmesi İslam Dünyası açısından elbette güzel bir olaydır.

Bugün İran’ın elindeki silahlar dolayısıyla Türkiye için tehdit olması söz konusu değildir.

Mezhebimiz farklı olsa da inançlarımız aynıdır.

Her fırsatta kinini kusan İsrail’i değil de, her zaman yanımızda olan İran’ı düşman tehdit görmek akıllı insan işi midir?

Burada Mısır’ı es geçmek olur mu?

Firavunlar hep tarihte mi kaldı?

Günümüzde hiç firavun olmaz mı?

Tarihteki firavunlar günümüzdeki firavunlardan daha şerefli idiler.

Haksızda olsa İsrail oğullarına karşı bir mücadele veriyorlardı.

Günümüzdeki Firavun ve avanesi aynı mücadeleyi kendi halkına ve kendi dindaşına karşı yapıyor.

Burada hangisi daha şerefli diye sorulmaz.

Günümüzdekilerin tarihtekilerden daha alçak olduğu aşikârdır.

Bugün İslam Dünyası halkı ve de sivil toplum örgütleriyle eskisinden çok farklıdır.

Bu da ümit verici bir gelişmedir.

Dev uyanmaya başlamıştır ama kendine gelip toparlanması biraz zaman alacaktır.

Bugün petrol Müslümanlarda…

Doğalgaz Müslümanlarda…

Para Müslümanlarda…

Nüfus Müslümanlarda…

Yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Müslümanlarda…

Fakirlik,

Geri kalmışlık,

Ezilip sömürülmüşlükte Müslümanlarda…

Eksiklik nerede?

Sıkıntı beyin naklindedir.

İthal beyin ile vücut doku uyuşmazlığı yaşıyor.

İthal beyinler aracılığıyla İslam Âlemi adeta zombileştirilmişti.

Bu şoklar zombilerin uyanışına sebep olacak.

Uyanan zombiler.

Tarihini geçmişini kültürünü hatırlayacak işte o zaman esaret bitecek.

1,5 Milyar nüfuslu İslam âlemi batının pazarı olmaktan çıkıp kendi ihtiyacını kendi karşılar hale gelecek.

 İşte o zaman işsizlik, yoksulluk, ezilmişlik ve geri kalmışlıkta ortadan kalkacak..

 ABD, kıtalar ötesinden gelip Irak ve Afganistan’ı işgal edemeyecek.

Çin ve İsrail’de bugünkü zulmünü yapamayacak.

İşte o zaman D-8 hayal olmaktan çıkıp gerçekleşecek.

Bu aziz millette tarihteki saygın konumuna kavuşacak.

Ecdadına layık olacak.

Kardeş kavgası, kan, zulüm, gözyaşı son bulacak.

İnsanlık inananıyla inanmayanıyla huzur bulacak.

Bizim tarihimiz vahşet katliam soykırım tarihi değil medeniyet tarihidir.

Ecdadımız gittiği yerleri sömürmemiş oralara adalet ve medeniyet götürmüştür.

Osmanlı 3 kıtaya kılıç zoruyla hükmetmedi.

Aksini düşünenlere Bizans serpuşundansa Osmanlı sarığını görmeyi tercih ederim diyen Bizans halkının sözü yeterli gelir.

Müslümanların hacimleriyle kütleleri eşit orantılı olduğu zamanlarda insanlarda kardeşlik barış, sevgi, saygı, hoşgörü, huzur ve mutluluk vardı.

Sokaklar barut kokmuyor, toprak kanla sulanmıyordu.

İnsanlar köleleştirilmiyor, ülkeler sömürgeleştirilmiyordu.

Müslümanlar kütlelerini kaybedince adaletin yerini zulüm, kardeşliğin yerini kalleşlik aldı.

Mazlumları koruyamadıkları gibi kendileri de mazlum durumuna düştüler.

Kütle, Müslüman da adalet, Zalimde ise zulüm vesilesidir.

Kütle sahibi olmak birazda basiret sahibi olmakla ilgilidir.

Cennet Mekân Sultan Abdülhamit’e sormuşlar,

En zor dönemde 33 sene toprak kaybı olmadan Devleti Ali Osmanî’yi nasıl yönettin?

Cevaben Rus, İngiliz, Fransız elçilerini çağırır onlarla dünya meselelerini istişare eder çoğu zaman aksine hareket ederdim, isabet ederdi. Cevabını verir.

Çünkü ayıdan post, batıdan dost olmayacağını gayet iyi biliyordu.

Basiret herkesi düşman görmeden, dostu düşmanı doğru tespit edebilmektir.

Basiretin halkta olması güzel, ama İdarecilerde olması daha güzeldir.

Kütlemizin hacmimize denk,

Yarınımızın bugünümüzden güzel olması temennisiyle…

 Hacim kütle meselesi burada sona ermiştir.                                                        

Mesafenin Aslı

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde zaman zaman sıra dışı ve yüksek gerilimli toplantılara şahit oluruz. Karşı görüşlerin savunulması esnasında nadiren de olsa milletvekillerimizin kastı aşan sözleri, parlamentomuzda arzu edilen üslûbun dışına çıkılmasına neden olur.

İşte o andan itibaren de gürültü, niza, sövgü ve giderek artan tansiyon işi arbedeye itiş kakışa kadar vardırır. Meclisi yöneten başkan, milletvekillerini ılımlı, ölçülü ve soğukkanlı olmaları için uyarır, sonuç alamazsa idare amirlerini göreve davet eder yine başarı sağlanamazsa oturuma ara verir. Eğer başkan deneyimli değilse bu kargaşayı seyreder.

Geçenlerde T.B.M.M.’de böyle kavgalı ve gürültülü bir oturum yaşandı. Meclis başkan ve ilgililerinin girişimleri etkili olamadı. Milletvekilleri birbirlerini tartakladılar.

Bu olaylı oturumdan kısa bir süre  sonra M.H.P. lideri sayın Devlet Bahçeli “- Bundan sonra mecliste M.H.P. sıralarına bir metre yaklaşan, ne olacağını görür.” Açıklamasıyla, parlamentoda yeni bir sınırı gündeme getirdi.

Ancak, parlamentolarda parti grupları arasındaki ilk sınırın, orta çağa kadar uzanan eski bir tarihi vardır. 1215 yılında kabul edilen ve kralın yetkilerini  sınırlayan Magna Carta Libertatum’un kabulünden sonra oluşan gelişmeler ve edinilen deneyimler sonucunda İngiliz parlamentosunun oturma düzeni tespit edilmiştir. Bu  düzene göre, iktidar ve muhalefet milletvekilleri birbirlerini görebilecek şekilde karşılıklı tribünlerde otururlar ve aralarında yeşil rengin hakim olduğu bir koridor bulunur. Bu koridorun her iki tarafına çizilmiş birer kırmızı bant vardır. Koridorun genişliği  yaklaşık   dört metredir.

Tarafların bu kırmızı bantları aşmaları ve birbirlerine hasmâne  bir şekilde yaklaşmaları yasaktır. Ama daha önemlisi parlamenterlerin bu yasağa gösterdikleri kesin uyumdur.( http://www.editorsweblog.org/parliament_000.jpg)

Kırmızı bantların nedeni, eski dönemlerdeki en etkili silah olan kılıcın herkes tarafından taşınmasıdır ki, parlamentoda vuku bulan ateşli, sert ve kavgalı toplantılarda sinirlerine hakim olamayan vekillerin birbirlerine kılıç çekip saldırmalarını ve anında kılıç kılıca gelmelerinin önlenmesidir.

Demokrasinin gelişme ve olgunlaşma sürecinde tüm dünya parlamentolarında sert tartışmalar ve gerginlikler yaşanmıştır. Önümüzdeki dönemlerde de gene yüksek tansiyonlu ve tartışmalı oturumlar gerçekleşecektir. Önemli olan bu olaylardan çıkarılacak tecrübe ve birikimlerin gerçek demokrasiye ulaşmamıza  olumlu katkılar  sağlamasıdır.

 

Mehmet Akif 2010’da Yaşamış Olsaydı

 

İstiklâl Marşımızın TBMM tarafından kabul edilişinin yıl dönümünü geride bıraktık. Bu vesile ile örnek aydın, idealist, dürüst bir abide insan olan Mehmet Akif’i yine saygı ve rahmetle andık.

Mehmet Akif‘i, Ziya Gökalp‘i ve Yahya Kemal‘i ve fikir dünyamızı şekillendiren, duygu ve düşüncelerimizi yönlendiren bunlar gibi diğer zirve isimleri sürekli hatırlamalı ve bugünler için yorumlamalı ve düşünmeliyiz. Milletlerin geleceğini kurtarmak ve bugünkü ihanetleri alt edebilmek için bu isimler unutulmamalı, unutturulmamalıdır. Genç nesiller rehbersiz bırakılarak olmadık isimlere özendirilmemelidir.

Bugün, meselâ rahmetli Mehmet Akif yaşasaydı; Türkiye’nin önüne çıkarılan demokratikleşme ve açılım etiketli tuzakları nasıl değerlendirirdi?  Bu hileli kavramlar ve kamuflajlı tuzaklar, macera özentileri, O’nun ve diğerlerinin karakterine hiç uymayan çizgilerdir. Üstü örtülü tuzaklar, milli bağımsızlığı ve ülke bütünlüğünü hedef alan dıştan kumandalı fikirler, proje ve operasyonlara âlet olmak; sosyal bütünleşmeyi çözülmede görmek ancak fırıldak adamların işidir. Mehmet Akif ve diğerleri böyle bir çizgiden o kadar uzakta ki…  Bir taraftan yakanıza ayyıldızlı rozet takacaksınız; ondan sonra milli kimliği dışlayıcı, milli değerlerle tezat eylemler yapıp fikirler ortaya koyacaksınız. Bu tipik bir sahtekârlıktır.

Mehmet Akif’i Milli Marşın kabul yıldönümünde hatırlayacak ve M. Akif’in “Allah bu millete bir kere daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” şeklindeki çok anlamlı, ders verici ifadesine sığınacaksınız; diğer taraftan Anadolu coğrafyası üzerinde dünün emperyal güçlerine davetiye çıkarıcı işlere âlet ve destek olacaksınız, açılım maceralarına açılacak, kurumlararası çatışmaya göz yumarak veya bizzat destekleyerek Türkiye’ye değişik müdahale şekillerine ortam hazırlayacaksınız. Yabancı çıkarların hedef ve engel gördüğü TSK’yı yıpratmak için her şeyi yapıp kamyonları takip edeceksiniz.

Ne garip ve acıdır ki; bazıları farkında olarak veya olmayarak “Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” diyen M. Akif’in aksine; Türk Milletine bir daha İstiklâl Marşı yazdırabilmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bunlarla Türkiye’nin demokratikleşeceğini zannetmektedirler. İş törene ve gösteriye geldi mi, bazıları M. Akif’e methiyeler döşenmektedirler.

Mehmet Akif, ferdi duygu, düşünce ve zevklerini dile getiren  bir şair değildir. O, milli endişe ve milli heyecan sahibi, milleti için düşünmüş, üzülmüş ancak hiçbir zaman yok olmayan ümit ve inancı ile eserlerini yazmıştır. Teslimiyetçiliği, haysiyetsizlik ve şerefsizlik olarak görmüş, milli mücadeleye gönül vermiştir. Bu anlayışı ile de bugünkü milliyetsiz sağ ile tamamen ters düşmektedir. “Türk’e hiçbir kavmin horoz olmasını tahammül edemem” diyen, Türk’e düşman olunarak İslâm’a dost olunamayacağını öğreten yine kendisidir. Yeter ki bazıları O’ndan gerekli dersi alabilsin ve sadece yapay tören göstericiliği yapmasın. Çanakkale Şehitleri Şiirinde, aziz mehmetçikleri “Bedr’in aslanları” olarak isimlendiren yine Mehmet Akif’tir. Ancak, bundan bazıları maalesef rahatsız bile olmuştur.

“Türkçe’nin çekilmediği yer vatandır” diyen Yahya Kemal de, “Türk memleketinin asıl sırrı Türk’te imiş; Arnavut’u, Çerkez’i, Kürdü hâkim ve metin millet kitlesi eden Türk mayasıymış” demiştir.

Rahmetli Nihat Sami Banarlı üç şiiri muhteşem ve şiir üstü kabul etmektedir: İstiklâl Marşı, Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitleri ve Yahya Kemal’in Süleymaniye’de Bayram Sabahı.

2009 yılında Sırbistan’da yapılan Mehmet Akif Sempozyumu‘na oldukça geniş bir iştirak olmuştur. Rahmetli’nin köyüne gidilmiş ve akrabaları ile görüşülmüştür. Türklük ve Türkiye sevgisini rehber almış olan bu insanların tavrı ve sözleri Türkiye’deki Türk düşmanlarını utandıracak cinstendir. Türkiye’de zihinlere etnik fitne aşılamak isteyenler, etnik yobazlığı demokratikleşme diye yutturanlar Türk Milletini ve kurumlarını zayıf düşürmeye çalışanlar, kimlere hizmet ettiklerini anlayabilmeleri için; Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan ve Avrasya’dan Türkiye’ye bakabilmeli ve ülkenin asıl gündeminin maalesef burada tartışılmadığını fark edebilmelidirler.

“Soykırımı Saldım Çayıra”

Başbakanımız Davos‘ta Peres‘e ‘Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz‘ diye gider yapmıştı. Şimdi de bize gider yapmak için ülkeler sıraya girmiş ‘Siz toplu adam öldürmeyi iyi bilirisiniz‘ diye diye meclis kararı alıyorlar.

Tayyip Erdoğan‘ın İsrail Cumhurbaşkanı‘na yaptığını ağır çekim / hızlı çekim (Oynat Uğur’cuğum) bol ketçaplı seyredenler şimdi sıranın ABD Başkanı ve İsveç Başbakanı‘na geldiğini görüyorlar. Dağılın üleyynnn!

Diyarbakır Belediye Başkanı BaydemirHastir‘ çekme terbiyesizliğinde bulundu, bakın başına neler geldi. Diyarbakırspor neredeyse küme düşmek üzere.

Hazır ol vaktine Mister Obama!2 ay sonra Kasımpaşalı Başbakanımız geldiğinde Beyaz Saray‘da kaçacak delik arayacaksın. White Party mi yaman, White House mı yaman; görürsünüz.

Avrupalı korsan ve haydutların kurduğu USA nam devlet, Kızılderili kanı ve zenci kamçısı üzerinde yükselttiği kibir anıtı gökdelenlerden – utanmadan – Türk tarihine ahkâm kesiyor. “Uy kesileyum sağa!

İsveç; hani şu dinamitten Nobel çıkaran, her çatışma bölgesine silah pazarlayan ve Sami, Tater, Lapon demeden kıra-geçe etnik kurutemizleme hizmeti yapan Stock ülkesi mi? İsveç’ten soykırım dersi; Yersen! Danimarka‘dan Petersen, Norveç‘ten İstersen!

21 AB ülkesi, 38 ABD eyaleti, 60 küsur dünya devleti çoktandır yoktan bir soykırımı var diye yutturdular. Bu gidişle Muhammedü’l-emin‘e (SAV) ‘yalancı‘ demek serbest olur, sözde Ermeni Soykırımına ‘yalan‘ demek yasaklanır. Allah sizi karikatürlerinize benzetsin.Kininizle geberin!”

Bizim Ermenici‘lerimiz gelinen süreçten mesut ve bahtiyar mı? Tarihle yüz’leşmede astar istemeye devam mı? Bursa‘da Âzeri bayraklarını yasakladığınıza değdi mi? ‘Açıl susam açıl!’ deyince açılıyor mu kapılar? Sevan Nişanyan çalsın, Sezen Aksu söylesin; oynasın kızlar ve vicdansızlar.

Bunlar iyi günlerimiz. Dünyada eşi ve benzeri görülmemiş ‘Komşularla sıfır problem‘ adlı 0 km. politikamız işledikçe neler olacak neler. Ve ‘yılanın kuyruk acısı, adamın evlat acısı‘ gibi eski hikayeler..

Sayın Başbakanımız, futbol terimlerini iyi bilir. Beraberliğe yatan bir takıma hakemin ittirmesiyle ofsayttan kontra iki gol döşenmek densizliktir. Bu tasarıların o ülke meclislerinden geçmesinde Futbol Mafyası‘nın ve Ergenekon‘un katkısı iyi irdelenmelidir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın sevdiği Futbol Diplomasisi 2 maçta 6 puana mâl oldu. Âcizane önerim; diplomatik temas sırası Kick-box‘a gelmiştir. Erzurum‘lu Âdem Bozkurt‘la Ermeni Gago Drago, Ağrı‘da her iki ülkenin Cumhurbaşkanının da katılımıyla bir maç yapmalıdır. Bay ve Bayan Obama3 G‘ ile maça bağlanmalıdır. Hokus, Fox’us !