22.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1271

Kamyonu Arkadan İtmeliyiz

Gazeteci yazar Mehmet Barlas, köşesinde okuyucularıyla bir hatırasını paylaşıyor: Barlas, 1960’larda Batman’a gider. Batman o günlerde oldukça yoksul belde görünümündedir. Yollar çamur deryasıdır. MTA’ya bağlı mühendisler petrol arama çalışmaları yapmaktadırlar. Mühendisler, yağmurlu bir günde kamyonla araziye çıkarlar. Kamyonun kasasında işçiler de vardır. Kamyon çamura saplanır. Kurtarmak için onu itmek ya da çekmek gerekmektedir. Kabinde bulunan mühendis, kasadaki işçilere “Haydi kamyonu itin.” diye talimat verir. Aradan bir dakika geçer; kamyonda bir hareket yoktur. Mühendis “Galiba bunlar beni dinlemiyor.” diye hışımla atlar çamurun içine. Bakar ki işçiler kasada olduğu halde kamyonun kabin kısmını türküler söyleyerek itmektedirler. Aslında onlar, kendilerine verilen talimatı yerine getirmişlerdir. Bir işi yapıyor görünüp yapmamak, böyle bir şey.

Bir şey üretiyor görünüp üretmemek, bir sonuçtur. Temelinde yatan ya cahilliktir ya tepkidir ya da art niyettir. Fıkralara konu olan, yukarıdakine benzer olaylar eski Demirperde ülkelerinde çok yaşanırmış. Dinler, bunlara gülerdik. Oradaki davranışların nedeni, sisteme verilen tepki. Peki bizim işçiler, kamyonu neden, sonuç alamayacakları yerden itiyorlar?

İşçilerin, bir art niyet taşıdıklarını ve bir duruma tepki gösterdiklerini düşünmüyorum. Kendilerinden isteneni büyük bir zevkle yerine getirmişlerdir. Hatta iş esnasında türkü bile söylemişlerdir. Kendilerine “İnin, arkadan itin.” denmemiştir, onlar da çamurdan kurtarılması gereken kamyonun nereden itileceğini düşünememişlerdir. Biz, buna hem iletişim hem yöntem bilmeme sorunu diyebiliriz.

Bilgi, bir eserde malzemedir, yöntem de eseri ortaya çıkaracak yoldur. Gideceği yolu bilmeyen hiçbir malzeme, değer kazanamaz. Malzemeyi değerli kılmak için, usulünce onu yerinden alıp uygun yere taşımak gerek. Bu insanlara önce kamyon denen malı, yapısıyla ve işleyişiyle tanıtmak gerekiyordu. Kamyonu nereden iteceğini bilmeyen işçilerin, yerinde sayması doğaldır.

Toplum olarak, yöntem özürlüyüz. “Yolunu bildikten sonra aşılmayacak dağ, yoktur.”,  “İtle dalaşmaktansa köşeyi dolaşmak yeğdir.” deriz, bir işte başarının önemini, atasözlerimizle anlatırız; ama bunu hayata geçirmekte zorlanırız. Yöntem bilmemeyi, işi zora sokmayı ya da bir işi zorlanarak başarmayı bir erkeklik, bir erdem sayarız. Sanırız ki güç ve zaman kaybederek elde ettiğimiz sonuç, daha değerlidir. Bu da bir kültür ve akıl eksikliğidir.

“Usul olmayınca vusul olmaz.” der mutasavvıflar. “Vusul”, kavuşma demektir. Usul de tecrübeyle, bilgi birikimiyle elde edilir, hafızayla yaşatılır. Usul, yalnız kişinin değil, insanlığın ortak birikimidir. İletişimle, eğitimle bu birikim paylaşılır. Hayvanlar, yalnız kendi birikimleriyle hareket eder, insan, kendinden öncekilerin birikimlerinden yararlanabildiği için ayrıcalıklı varlıktır. İnsanoğlu, yalnız kendi birikimleriyle davranış ortaya koyabilen canlı olsaydı, bugünkü medeni seviyeye ulaşamazdı.

“Püf noktası”nı bilmek deyimini yöntemin önemini vurgulamak için kullanırız. “Akılsız kafanın cezasını, ayaklar çekermiş.” atasözünü de yöntem bilmezliğin doğuracağı olumsuz sonuçlara dikkat çekmek için kullanırız. Yöntem; neyi, nerede, ne zaman, nasıl, kiminle yapacağını bilmenin tamamını kapsar. Bunların tamamı, kişiyi bir işte sonuç almaya götüren enstrümanlardır. Bir işi yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış insanlarla yapmak de bir yöntemsizliktir.

Ömür kısa. Çamurdan çıkmak isteyenler, kamyonu kasanın dışından ve arkadan itmeliler.

 

Bulut Teknolojisi üzerine (1)

Sürekli olarak yazılarımın satır aralarında bahsettiğim “değişim”  ve buna bağlı olarak gelişimi tetikleyen en önemli parametre IT (İnformation Teknoloji) Bilgi Teknolojilerindeki baş döndürücü gelişmeler aslında.

ABD’nin başkanı  Obama’nın seçim çalışmalarında Yeni Bilgi Teknolojileri çok kullanıldı. Hem ABD’de hem de dünyada çok kişiye ulaşıldı. Seçim sonrası da bu teknolojiyi kullanma kararı aldılar. “ABD Başkanı Obama’nın teknolojiden sorumlu yöneticisi Vivek Kundra federal hükümetin Data.gov projesi hakkında toplantı salonuna canlı bağlanarak bilgi verdi. Yeni Delhi doğumlu Kundra ABD vatandaşlarının daha şeffaf bir yönetim ve daha demokratik yaşam şekli için bilgiye ulaşmasını sağlayacak projelere adım atacaklarını söyledi. Mart’ta başlayan Data. gov projesi devletin sağlık, eğitim, güvenlik ve enerji konularında bilgiye erişimi kolaylaştırıyor. Proje Microsoft’un bulut bilişim teknolojisini de destekliyor.” (http://www.sabah.com.tr/Teknoloji/2009/11/19/obama_bulut_teknolojisini_dijital_demokrasi_icin_kullaniyor )

Daha düne kadar soğuk bakılan sadece oyun oynandığı söylenen Bilgisayarların; İnternet ortamının yaygınlaşmasıyla birlikte, herkesin onda bir şeyler bulacağı, fikirlerini paylaşacağı, alışveriş yapacağı, bir çok aktivitelerin organize edildiği ve diğer bir çok şeylerin yapılabildiği bir ortam oluştuğu gözlendi ve cazibesi arttı..

Küreselleşme dediğimiz, dünya artık bir köy oldu söylemlerinin arttığı  günümüzde; Dünyamız aslında uluslar arası bir çok anlaşmanın devletler tarafından imzalanması ile birlikte, mal ve hizmetlerin serbest dolaştığı global bir pazar haline dönüştü. Kendimden bir örnek verecek olursam Çin’den beğendiğim bir ürünü ısmarladığımda herhangi bir kargo parası ödemeden 8 gün içinde adresime teslim ediyorlar. Diğer ülkelerle de birçok ürün internet üzerinden pazarlanabiliniyor.

Bu gelişen süreci iyi okumamız gerekiyor. Eğer iyi okuyamazsak bizlere zarar verebilir. Bu süreçte, baktığımızda, kazananlar var kaybedenler var. Kazananlar bu süreci iyi okuyan ona göre değişimini gerçekleştirebilen şirket ve bireylerdir. Birde en fazla şanslı olanlar var. Zaten bu işin öncülüğünü yapan uluslar arası şirketlerdir. Bireylere baktığımızda da ise dünyadaki kabul görmüş eğitim ve donanıma uygun yetişmiş bireylerin, daha yerel yetişmişlere karşı bir avantajları gözüküyor..

İnternet inanılmaz bir dünya. İnternet bize elimizin altında olacak şekilde kişi, iş, mal, teknoloji. v.b gibi bilgileri sunan muazzam bir platform. Bazı kişiler “İnsanoğlunun bulduğu en hızlı gelişen teknolojisi” diye tanımlıyor.

Modernleşme sürecine bakıldığında uzun bir süreç aslında tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçiş, oradan da bilgi toplumuna uzanış. Bundan sonra değişim çok hızlı olacağa benziyor. Sosyal paylaşım sitelerinde patlamalar yaşanıyor. İletişim, paylaşım sanal bir ortama kaydı. Bu küreselleşmenin hızının artması, ülkelerde yaşayan vatandaşların demokrasi isteklerinin artmasına sebep olacaktır.

İnternet çok fakir ülkelerde bile ciddi olarak kullanılmaya başlandı. Bu ülkelerde yaşayan insanlar hem dünyadaki gelişmelerden haberdar olurken kendi her türlü ürününün tanıtımını, bölgesinin tanıtımını, fikirlerinin ve diğer mal ve hizmetleri değerlerini tüm dünyaya taşıma imkanı bulmaktadır. İnternet ile birlikte toplumun taleplerinde artmalar olacak oda o bölgelerde değişimi tetikleyecektir.

İnternet bilişim dünyasında bulut simgesi ile gösterilir. Bulut teknolojisi kafalar karışmasın diye söylüyorum var olan bir teknoloji. Bu arada İngilizce olarak “cloud computing” denilen bu kavrama farklı isimler koyular bunlardan bazıları “net-işlem”,”ağ-işlem”, “Bulut Bilişimi” diyor. Ben yazılarımda çağrışım yapma adına “Bulut bilişimi” diye bahsedeceğim.

Bulut bilişimi mobilitenin ve sosyal paylaşım sitelerinin artması ile birlikte mevcut teknolojinin üzerine yeni özellikler ekleyerek, kullanıcılara; hem ekonomi, hem de enerji anlamında ciddi tasarruf ve kaliteli hizmet sunacak bir sistem olarak tarif edebiliriz.

Gelişmeye açık bir sistem olduğundan gelecek Bilişim yapılanmaları; Bulut teknolojileri üzerine olacaktır.

 

Yeşil tuttum bir Allah

kırnap’ın ucundaki
taşla ezilmiş gazoz kapağını,
parmaklarının arasına sıkıştırıp
kaytanı iyice sarmaladığı topacı
fırlatıp döndürmeyi bilmez
iki ucunu bağlayıp ateşte dağladığı
çatal daldan sapan yapmayı
sığırcık peşinde hep karavana.
..
uçurtma kenarına jilet gizleyip
ip kesmeyi,
uçurtma düşürmeyi hiç!
bilmezsin,
çakı ile taze söğüt dalından düdük yapmayı.
misket hazinesi bile olmamış çocuğum
çer çöp, hiza mum direk nedir?
ya “yeşil tuttum bir Allah”?

uzun eşşekten bir kez bile düşmemiş halin
hadi güvercin takla, altokka
kibrit kutusu kapağını duvardan bırak
markasız gazozun genzine kaçmadan gazı
sakızdan çıkmış artiz resimlerine bak
alt mı, üst mü?
ya japon kale, minyatür kale
üç korner penaltı,
yakan top, istop
gol atan kaleye
.
dizi açılmış pantolonla
eve dönmenin hafifliği
çelik çomağın çamurunda
ezan okunmadı mı daha dayakları
..
kalıp sabunun göz yaktığı
yorgun akşamlarda
radyo sesiyle dalıp uykuya
yakası yolda bağlanan önlüğe
günaydın diyebilmek var.
..
sen
yağlı ekmek üstüne salça sürmeyi
zeytini ısırıkla bölerek yemeyi bilmezsin
ahh çocuk!
çocukluğuma dönmesine
çöp çekelim
var mısın?  

Bilinmesi Gerekenler : Efali Mükellefin

Mükellef: Ergenlik çağına gelmiş Allah(cc)’in emir ve yasaklarından sorumlu olan kadın ve erkek Müslüman kişilerdir.Ergenlik çağına gelme kızlarda 9-12 yaş arası erkeklerde 12-15 yaş arasıdır. Bu bedensel gelişme ve iklimin sıcak ya da soğuk olmasına göre değişir.
15 yaşını doldurduğu halde vücudunda biyolojik bir değişiklik olmasa dahi ergenlik çağına girmiş sayılır, yani ergenlikte son sınır 15 yaşını bitirmiş olmaktır.

Görevleri şunlardır:

1-  FARZ: Allah(cc)’in kesin olarak yapmamızı emrettiği işlerdir.

İki kısma ayrılır.

 a-) Farz-ı ayın: Her Müslüman’ın bizzat kendisinin yapmak zorunda olduğu emirlerdir.

 Örnek: Namaz kılmak, oruç tutmak vb.

 b-) Farz-i kifaye: Bazı Müslümanların yapmasıyla yapmayanların üzerinden sorumluluğun düştüğü emirlerdir. Yapan kişi sevabını alır, yapmayana günah yoktur.

Örnek: Cenaze namazı kılmak, hafızlık yapmak v.b.

Dikkat: Farzları yapmayan Müslümanlar günahkâr olur inkâr edenler ise dinden çıkar yani kafir olurlar.

Aman ha yapmıyorsanız bile inkâr etmeyiniz.

Unutmayınız kedi yavrusunu yerken fareye benzetirmiş

2- HARAM: Allah(cc)’ın yapılmasını kesin olarak yasakladığı işlerdir.

İki kısma ayrılır.

a-) Haram li aynihi: Haramlığı kendisinden kaynaklanan işlerdir. Yani asli haram olan işlerdir.

Örnek: İçki içmek, kumar oynamak (toto, loto, at yarışı, iddia vb.) adam öldürmek gıybet etmek, iftira atmak vb. İçkinin çoğu haram olduğu gibi azı da haramdır. ( Bir yudum olsa bile )

Arkadaş hatırını Allah (cc) hatırından üstün saymak akıllı müslümanın yapacağı iş değildir.

b-) Haram li gayrihi: Asli helal olup da geçici sebeplerden dolayı haram olan işlerdir. Ekmek helaldir. Çalınarak yenilirse haram olur. Bunun gibi.

Dikkat: Haram farzın terkidir haram işlemek insanı günahkâr yapar haramı inkar etmek saymak müslümanı dinden çıkarır helal

En büyük tehlikede dinden çıkan yani kâfir olan müslümanın kendini Müslüman zannetmesidir.

3-  MEKRUH: Yapılması dinimizce çirkin olup hoş görülmeyen işlerdir.

İki kısma ayrılır.

a-) Tahrimen mekruh: Harama yakın olup günahı gerektiren işlerdir.

Örnek: Dedikodu yapmak, laf taşımak, ayakta yemek yemek ve erkeklerin küçük abdestini ayakta bozmaları vb.

b-) Tenzihen mekruh: Hoş olmamakla beraber günahı gerektirmeyen işlerdir.

Örnek: Ayakta su içmek, sol el ile yemek yemek vb.

Müslümanlar haramdan uzak durdukları gibi mekruh olan işlerden de uzak durmalıdırlar.

4-  VACİP: Farz kadar kesin olmamakla beraber Allah(cc)’ın emri olan işlerdir. Kurban kesmek, bayram namazlarını kılmak, fitre vermek gibi.

Farzdan farkı farzı inkâr eden dinden çıkar, vacibi inkâr eden kişi dinden çıkmayıp büyük günah işlemiş olur.

Aleni büyük günah işleyenlere de fasık denir

5- SÜNNET: Peygamber efendimiz (sav)’in yapmış olduğu işlere denir. Peygamberimizin sözlerine de hadis denir.

Hadisler sünnetin sözlü olan kısmıdır.

Sünnet iki kısma ayrılır.

a-) Sünnet-i müekkede: Peygamberimizin sürekli yaptığı mecbur olmadıkça da terk etmediği işlerdir. İkindi ve yatsı namazının ilk sünnetleri hariç diğer sünnet namazlar, misvak kullanmak, teravih namazı kılmak gibi.

b-) Sünnet-i gayri müekkede: Peygamberimiz (sav)’in bazen yaptığı bazen de bile bile terk ettiği işlerdir.

Bunlara zayıf sünnette denir

İkindi namazının sünneti ile yatsı namazının sünneti bu şekildedir

Peygamberimiz bunları bazen bile bile terk etmiştir

Bunların sünnet şekli böyledir

6-  MÜBAH: Yapılıp yapılmamasın da sevap yâ da günah olmayan işlerdir.

Yemek, içmek, gezmek, eğlenmek, yatmak, dinlenmek vb.

7-  MÜFSİD: Başlamış bir ibadeti bozmaya denir.

Tuttuğun nafile orucu bozmak yâ da namazı bozmak gibi tekrarını gerektirir.

Hoş bir iş değildir.

8- HELAL: Yapılmasında dinen sakınca olmayan işlerdir.

Yapılıp yapılmaması serbest olan işlerdir.

Bürokratik Yargının Fanatikleri

0

Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’i derdest etmeleri ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılarının yetkilerini kaldırması Yargı Darbesi olarak tanımlandı. Taraflardan hangisinin yasaya göre davrandığı tartışmaları başladı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, HSYK’nun kararını bağımsız yargıya müdahale olarak değerlendirdi. Hükümet tarafı konuya bu açıdan yaklaştı. Yüksek yargıyı oluşturan kurumların üyeleri ve yöneticileri, HSYK’na destek gösterisi yaptı. Bu gösteri aynı zamanda onların, tutuklanan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısını desteklediği anlamına gelmektedir.

Bu tutuklamalar, yetkisizlendirmeler, yargı darbesi değerlendirmeleri ve Sayıştay hariç diğer iki yüksek yargı organı olan Danıştay ve Yargıtay mensuplarının gösterileri, haklı olarak basında çokça yer aldı. Konu hakkında yazılı, sözlü ve görsel basında çok sayıda yorum yapıldı ve halen de yapılmaktadır. Bu tartışmalar, yargı, politika ve basının konu hakkında kendi arasında parçalandığını ve herkesin şu ya da bu şekilde “taraftar” olduğuna da işaret etmektedir.  Taraftarların yorumlarına ve açıklamalarına bakıldığında bir futbol müsabakası ile ilgili olarak yapılan yorumlar akla gelmektedir. Yargı sisteminin yasaları, yani kanunlar çeşitli şekillerde yorumlandı. Her kes haklılığına ilişkin farklı bir yasa metnini delil olarak gösterdi.

Ben bu makalede “Taraftarlar” arasındaki tartışmanın ve çekişmenin yasalar yani kanun metinleri ile alakalı olmadığını, “Grupsal çatışma” ile ilgili olduğunu göstermeye çalışacağım. Daha önce modern yargı sistemlerinin tabiatı hakkında üç tane yazı yazdım. Bu yazılarda, modern yargı sisteminde bireyin olmadığını, toplumsal disiplinin esas olduğunu, yargının bağımsız diye söylenen yasalara göre işlemediğini, yasaları olduğu gibi uygulamakla görevli olan yargı yetkililerinin bağımsız bürokratik bir iktidar alanı inşa ettiklerini açıklamıştım.

İlginçtir çatışmanın “Taraftarları”,  sorunun kapsamlı bir yargı reformu ile aşılacağı noktasında birleşmektedirler. “Taraftarların” bu beklentisi, sanki çatışmayı körükleyen asıl muharrik güç, mevcut kanunlarmış gibi bir intiba uyandırmaktadır. Yani, çatışan taraflara göre, kanunlar böyle davranmalarına yol açmaktadır. Bu mantıkla devletin tepesindeki çatışmaya baktığımızda, sanki kanunlar HSYK’lunun Erzurum savcılarının yetkilerinin kaldırılmasını mücbir kılmaktadır. Aynı şekilde Erzincan Başsavcısının tutuklanmasını yine kanun mücbir kılmaktadır. Böyle çelişik bir durum kanun metinleri arasında olabilir mi? “Taraftarların” kendi aralarındaki kavganın suçunu, mevcut kanunlara yüklemesi kendi içinde çelişik bir durumdur. Mantıksızlıktır.  Ancak futbol takımı fanatizminde örneklerine rastladığımız bu tür davranışlar ve tutumlar, olup bitene yasa metni çerçevesinde bakılmayacağını da göstermektedir.

“Grupsal çatışma”, sosyolojik bir olgu olarak toplumsal hayatın birçok alanında yaşanır. İnsanlar kişisel davalarını ve emellerini “grup değeri” olarak yapılandırır. Böylece amaçlarına ulaşmak için daha fazla güç toplamış olduklarını varsayarlar. Gruplar ise, toplumu manipüle yani yönlendirerek kendi amaçları doğrultusunda sürüleştirmeye çalışır. Bu süreç içinde kişilerin “basireti tutulur”. Bu durum Mekkeli müşriklerin içine düştüğü yanılsamaya yani inkâra benzer. Yüce Allah onların ağızlarıyla konuştuklarını, onların basiretinin tutulduğunu söyler. Grup psikolojisi aynı zamanda karşı tarafa yanlış ve kötü yüklemeler yapılmasını da besler. Yüce Allah bundan dolayı, bir gruba olan düşmanlığınız sizi adil olmaktan alıkoymasın, der.

Yargı mensupları görevleri ve vazife ahlakları gereği grupsal çatışmalarda taraf olamazlar. Yasaların eşit bir şekilde uygulanmasını sağlayan uzmanlar olarak bilinirler. Her bir yargıç kendi başına bir güç olarak algılanır. Yani kararlarında özgürdürler, her hangi bir gücün etkisi altında kalamazlar. Yasalarda yargıçların ve savcıların görevleri bu şekilde tanımlanmaktadır. Modern yargı sistemleri kurgusal olarak bu mantıkla inşa edilmişlerdir. Ancak bağımsız karar vermeyi ilkesel olarak temel alan mevcut yargı sistemi, uygulamada hiç de beklendiği gibi gerçekleşmiyor. Yargı sisteminin bürokratik retoriklere göre yapılanmış olması, yargı metinlerini bağımsız birer değer olmaktan çıkarmaktadır. Türkiye’de olup bitenler bunun tipik bir örneğidir.

Yargı neden “grupsal güçlerin” objesi ve bir parçası olmaktadır? Bu soruya birçok cevap verilebilir. Ayrıntıya girmeden bu sapmanın öncelikle yargı bürokrasisi ile alakalı olduğunu söylemek gerekir. Çünkü modern yargı sistemleri sadece kurguda, yani prensipte bağımsızdırlar. Uygulamada bağımsız olmaları mümkün değildir. Çünkü modern yargı sistemi, bürokratik bir yapının ve aygıtın parçası olarak işlemektedir. Bürokratik yapılar, kendi içinde terfi ve statü çekişmelerini besler. Bu çekişmeler, yargı mensuplarının kendi aralarında gruplaşmalarına ve terfi süreçlerinde grupsal güçleri arkalarına almalarına neden olur. Bundan dolayı yargı camiası arasında çatışma kaçınılmazdır. Bir yargı mensubunun tek başına kendi vicdanıyla karar vermesi gittikçe zorlaşır. Çünkü baktığı davanın uzantıları kendi taraftarlarını etkiler. Onların çıkarını hesaplamak zorunda kalır. Böylece bürokratik iktidar ilişkileri ve güç mücadeleleri karar süreçlerini etkiler.

Erzincan savcısı, Kur’an kurslarına giden çocukları, bir suçlu grup olarak tescil etmek için, kişi hak ve özgürlükleri ile bağdaşmayan uygulamaların tarafı olmakla, kendi taraftarlarına karşı borcunu ödemek istemiştir. Aynı şekilde yasaya uygun davranmayan bu savcıyı tutuklatan Erzurum savcıları da böyle davranmıştır. HSYK ise fanatizm ve taraftarlık konusunda örneklerine gençlik grupları arasında bile rastlanmayan bir tarzda, hukuki metinlere aykırı davranmıştır. Böylece bindiği dalı kesmiştir.

Yargı bürokrasisi kendi içinde terfi ve statü çelişkilerinden dolayı parçalanırken, diğer taraftan yasaları yorumlama, yeniden inşa etme ve esas anlamından saptırma yetkisini de kendinde görmektedir. Bu da bürokratik bir gücün ve iktidarın doğasından kaynaklanmaktadır. Benzer anlayışlar sadece yargı bürokrasisinde mevcut değildir. Devletin ve büyük şirketlerin bürokratik yapılarında da bürokratlar, resmi uygulamaları özgün amaçlarından saptırırlar, kendi çıkarlarına gelecek şekilde yorumlarlar. Kayırma, ahbap çavuş ilişkileri ve rüşvet bu yorumlarla çoğu kere olağan karşılanır. “Bal tutan parmağın yalar” atasözü bu durumu anlatmaktadır.

Yasaların özgün anlamlarından saptırılarak yeniden inşa edilmesinin en eski örneklerinden birisini Katolik kilisesi bürokrasisi, yani ruhbanları gerçekleştirmiştir. Hıristiyanlığın en önemli inançlarından birisi, bilindiği gibi kilise bürokrasisinin tanrı adına yetkili olduğuna iman etmektir. Kilise de bu yetkisini, Hıristiyanlığın inanç ilkelerini tanrı adına yenilemek?!  yetkisi adına kullanmaktadır. Ancak çoğu kere kendi bürokratik gücünü ve iktidarını sağlamlaştırmaya çalışır. Bilindiği gibi, kiliseye karşı Avrupa’da çıkan isyanlar da hep bu sebepten dolayı çıkmıştır. Bu isyanlar aynı zamanda kilisenin kendi arasında parçalanmasına da neden olmuştur. Çünkü bürokratik olarak düzenlenmiş kapalı cemaat ilişkileri doğaları gereği çatışmayı, bölünmeyi ve esas metinlerden sapmayı sürekli olarak besler.

Günümüzde Türkiye’nin yargı bürokrasisi arasında ortaya çıkan çatışmalar, birçok bakımdan kilisenin yaşadığı bu serüvene benzemektedir.  Yargı bürokratları cübbeleri ile nümayişler yaparken kilisenin ruhbanlarının düştüğü duruma düşmektedirler. Onlar da kilise ruhbanları gibi, kurucu ilkelere, metaforlara ve ideolojik değerlere sarılmaktadırlar.

Son olarak şunu ifade edeyim. Bu çatışmada kişisel olarak kaybedenler ve kazananlar belki olacaktır. Ancak halk nezdinde yargı bürokrasisinin gücü ciddi manada sarsılmış olacaktır. Halk zaten yargı bürokrasisinin kararlarında, adil olduğuna, hiçbir zaman tam olarak inanmadı. Sadece ondan korktu. Birçok problemini uzun süre yargıya götürmedi. Hukuki sorunlarını, geleneksel yöntemlerle,  kaba kuvvetle veya barış elçileriyle/kanaat önderleriyle çözümlemeye çalıştı.  Son yıllarda ise mafya ve medya yargıçları devreye girdi. Yargı bürokrasisi, yasalara göre davranmadıkça, kendi içinde çatıştıkça, mevki ve makam hırslarını bürokratik tırmanışın temel yolu olarak kabul ettikçe, daha çok güç kaybedecektir. Ve iktidarını medyatik gösterime malzeme yapacaktır.

Doğu ve Güneydoğu’da asimilasyon süreci 400 yıldır devam ediyor

İnsanlar, dillerini, kültürlerini, adetlerini unutmuşlar.

Demografik yapı, geçen bu 400 yıl içinde, hep bir tarafın lehine gelişmiş.

Farklılıklar ortadan kaldırılıp, şimdiki mevcut duruma ulaşılıncaya kadar devem etmiş bu asimilasyon.

Dün Ankara’da Urfa İli ile ilgili bir rapor geçti elime.

1600 lü yıllarda Urfa’da bulunan aşiretlerin içinde 630 tanesi Türkmen Aşireti, 128 tanesi Kürt Aşireti. 8 tane de Arap Aşireti var aralarında.

Peki, şimdi kalan aşiretlerden kaçı Türk, bu aşiretlerin?

1600 lü yıllarda var olan Arap aşiretlerinin sayısı kadar mevcut mudur?

– Sanmıyorum.

Ya 93 Harbinden sonra Doğu ve Güneydoğu’da iskân edilen Balkan Göçmenleri’ne ne oldu?

Tamamı Batı’ya mı göç ettiler tekrar?

Balkanlar konusundaki araştırmaları ile ünlü Tarihçi-Yazar Yıldırım Ağanoğlu’nun Göç adlı eserinde, Osmanlı-Avusturya Savaşı’ndan başlayarak, Balkan Harbi sonrasında da devam eden göçler esnasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya yüz binlerce Balkan Göçmeni iskân edilmiş.

Dikkatimi çeken bir şey olmuştu.

Sadece Bitlis’e, 1200 aile iskân edilmiş o süreçte.

Bitlis’te Hizan Şıhı, Gavs Hazretleri’nin torunu, Eski Devlet Bakanı Edip Safder Gaydalı’ya sormuştum birlikte yaptığımız Bitlis ziyaretlerinin birinde.

– Nerelere yerleştiler, nerededir bu Balkan Göçmenleri? diye.

Cevabı çok açık ve yalındı.

– Hiç kimse kalmadı onlardan. Zira hepsi de Kürt oldular.

Yani diyor ki Gaydalı, Kürtleştirildiler onlar.

Bu Urfa’da ve Doğu’daki Türkmen Aşiretleri için de, o bölgeye iskân edilen Balkan Göçmenleri için de geçerli.

Yani asimilasyon gerçeği gün gibi ortada.

Asimilasyona uğrayıp Kürtleştirilen Türker var.

Toplumda koparılan yaygaranın aksine, Kürtçülerin bağırıp çağırmalarının aksine, asimilasyona uğrayan Kürtler değil, Türkler.

Gerçekten uğramamış olsalardı Türkler asimilasyona, bölgedeki demografik yapının, bugünün tam aksine bir durum seyredeceğini söylemek yanlış olmaz.

Eski Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na sorun bakın, bugün kendisini Kürtçü Politikalara adayan, kökleri Türk olan ama asimile edilerek Kürtleştirilen kaç siyasetçi var.

Böyle bir araştırmaya asla yanaşmaz bu Kürtçü siyasetçiler. Zira ellerindeki sermaye kaybolur.

***

İsveç Parlamentosu’nun Ermeni Soykırımı’nı tanımasının ardından Büyükelçimiz Korutürk’ün geri çağrılması karşısında ne olacağını soran dostlarıma demiştim ki;

– Hiçbir şey olmaz. Tıpış tıpış geri gönderirler Büyükelçi’yi.

Dünkü açıklamalarına bakılırsa,  Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Stockholm Büyükelçisi Zergün Korutürk’ün en geç hafta başı İsveç’e geri döneceğini ifade etmiş.

Peki, biz neden çağırdık Büyükelçi’yi, şimdi neden gönderiyoruz?

İsveç Parlamentosu, verdiği kararı geri mi aldı ki Büyükelçi geri gidiyor?

-Tabii ki hayır.

İsveç, verdiği karardan dönmediği gibi, yapılan bu protestoyu kaile bile almadı.

Elinizdeki kozu her daim kullanırsanız, o koz, koz olmaktan çıkar, bu örnekte olduğu gibi.

Türk Dış Politikası, bu dönemde olduğu kadar, hiçbir dönem, bu kadar acemice manevralarla şahsiyetsizleştirilmemişti.

“Attığın taş, ürküttüğün kuşa değmeli” diye dilimize yerleşmiş bir söz var.

Değecek kuş yakalasak da bir gün, elimizde atacak taş kalmayacak acemi politikacılar sayesinde bu gidişle.

Bilmekle Başlıyor Anlamak

Yaşanan bir olaydan bahsetmek istiyorum: Hollanda’da yaşatan Türklerden biri dört yaşına gire kızını yuvaya vermek ister. Yuvaya götürmeden önce baba: “Bak kızım buradaki çocuklar Türkçe konuşmayı bilmez, sakın üzülme.” diye kızını uyarır. Okula geldiklerinde kız: “Bir çocuğa adın ne?” diye sorur. Çocuğun verdiği cevabı anlamayınca, çocuk: “Baba sen haklıymışsın; bunlar konuşmayı bilmiyor.” der ve durumu kabullenir. Akşam çocuk eve geldiğinde: “Baba, sana şaşıracağın bir şey söyleyeceğim, sadece çocuklar değil, öğretmen de konuşmayı bilmiyor.” diye şaşkınlığını ifade eder. Aradan bir hafta geçer. Yuvadaki günlerinin nasıl geçtiğini soran babasına çocuk bu defa: “Baba, herkes yavaş yavaş konuşmayı öğreniyor.” der. Sizce konuşmayı öğrenen kimdir?

Meşhur hikayedir. Bizim Türkler hac için Arabistan’a gittiklerinde: “Bu Arapların dilinden anlamak mümkün değil, bunların sadece ezanları Türkçe.” derlermiş. Arabistan’daki ezanın Türkçe olması ne demek?

Konuşmak, anlamak demektir. Anlaşılmayan konuşma, konuşma değil, bir gürültüdür. Anlamak da işitmek, idrak etmek, buna göre tepki vermek demektir. Tepkiye dönüşmeyen anlama da eksiktir. Tepki ise, anlaşılanın yankısıdır. Bu, idrak ve değerlendirme ile ortaya çıkar.

Hollanda’da yaşayan Türk çocuk gibi miyiz, yoksa ezanın hala Türkçe olduğunu iddia edenlerden miyiz? Öykücükteki çocuğumuz konuşulanları kendisi anlamaya başladığı için, diğerlerinin ve öğretmeninin konuşmayı öğrendiğini düşünüyor. Değişen, çevre değil, kendisi. Anlamak, kendini öğrenmeye açmakla başlar. Ne kadar öğrenirsen o kadar anlarsın. Geçen gün öğrencilerime: “Sözcük hazineniz geniş olsun, ne kadar kelime bilirseniz olayları, düşünceleri o kadar anlar ve meramınızı o kadar güçlü ifade edebilirsiniz. Dil, anlamakta ve anlatmakta bir güçtür, bir motordur. En büyük edebiyatçılar, sözcük hazinesi en geniş olanlardan çıkar.” demiştim.

Bilgiyle değer kazanıyor her şey. Bilgi açıyor, bütün kapıları. Bilgisizlik, insanı kör, sağır, dilsiz, elsiz ediyor. Bilgi sahibi değilseniz, anlayamıyorsunuz insanın dilini, eşyanın ruhunu, düşüncenin yüksekliğini, duygunun derinliğini. Bilgisiz insana, onu kuşatan her şey bir yük oluyor, onun altında eziliyor; ama o bunun farkında dahi olamıyor. Varsa bilginiz, doğa güzelliklerini bir sanat harikası, evreni fizik dehası, canlıyı biyoloji okyanusu olarak algılayabiliyorsunuz. Her şey sizin için bir ayet oluyor okunması, anlaşılması, yorumlanması gereken. Bırakın Samanyolu’ndaki mükemmel sistemi, kozmik alemdeki harika düzeni; bir sineğin kanadı bile kişiyi hayrete düşürmeye yetiyor. Bunun için bazen “Allah’ım, hayretimi artır!” diye dua etmek lazım. Anlayışımız, algılamamız, idrakiniz artsın ki hayretimiz gerçekleşsin. Her hayret basamağı, aynı zamanda idrak yükselişi, teslimiyet olgunluğudur.

Sınavları yaklaştığı halde hala çalışmayan, gününü gün eden öğrencilerime kanser hastalarını örnek veririm. “Hastaların sayılı günlerini doktorları genellikle bilir; ancak hasta her gün ölüme yaklaştığının pek farkında olmaz. Hasta yer, içer, güler. Doktorun, hastasına baktıkça içi yanmaktadır belki. Hastadan fazla o üzülür. Biz öğretmenler de çalışmayan sizlerin sonunu tahmin edebiliyoruz, karşılaşacağınız sonuca şimdiden üzülüyoruz. Siz niye bu kadar duyarsızsınız?” derim. Hastanın duyarsızlığının nedeni bilgisizlik, doktorun üzülmesinin sebebi bilgi sahibi olmasıdır. Duyarsızlık, bilgisizliğin meyvesidir.

Bilgi vitaminiyle beslenenler, insan olmanın mutluluğunu, hazzını daha fazla duyarlar. Bilgi güçtür, gıdadır. Bilgiyle beslenmeyen imanlar bile kağıttan yapılmış birer gemidir. Dirençten, kaptandan yoksun bir gemi, her an sürüklenmeye, karaya oturmaya, batmaya mahkumdur.

Şimdi bilgilenme zamanı. Bilgilenirseniz, ezanın Türkçe olmadığını siz de bilirsiniz.

 

Üzülme Dostum

Ne ekiyorsa insan daima onu biçer,
Kardeşini seçemez lakin dostunu seçer,
Muhteşem saltanatın bil ki sonunda göçer,
Üzülme sen haline, dostum bunlarda geçer.

Makam, mevki, koltuklar belki sana haz verir,
Ne kadar kazansan da hepsi sana az gelir,
Tonlarca malı olan daima çıplak göçer,
Üzülme sen haline, dostum bunlarda geçer.

Beterin beteri var, bu gününle mutlu ol,
Nasibin kadar gelir, bulamazsın başka yol,
Hiç yorulmaz sandığın vücudun bir gün göçer,
Üzülme sen haline, dostum bunlarda geçer.

Kimsenin dünyaya gelmek elinde değil,
Haksızlığa duvar ol, sen Yaratan’a eğil,
Zalim hükümdarlarda sarayda kalmaz göçer,
Üzülme sen haline, dostum bunlarda geçer.

İmrenme başkasına kim bilir ne derdi vardır,
Alem’e sığmam sanırsın girdiğin mezar dardır,
Zenginde fukarada Dünya’da kalmaz göçer,
Üzülme sen haline, dostum bunlarda geçer.

Şişmanoğlu bilir ki Dünya’da ömür azdır,
Bir gönül kazanmaksa duyulan büyük hazdır,
Binlerce yıl yaşayan peygamberlerde göçer,
Üzülme sen haline,  dostum bunlarda geçer.

Elektrikte Özelleştirme Açılımı

Türkiye’nin gündemi AKP’yi destekleyenlerce devamlı olarak saptırılıyor.
Ergenekon, balyoz, kürt açılımı, roman açılımı ve sanatçılarla buluşma, one minute tiyatrosu ve şimdi de 100 bin Ermeni’yi geri yollarım açıklaması.

Bunlar vatandaşın karnını doyurmuyor.

İşsizlik tarihi rekorlar kırıyor, esnaf kepenk indiriyor, fabrikalar kapanıyor bunları konuşan yok.

En önemlisi AKP iktidarı döneminde zenginlik el değiştirmiş durumda.

Ya yeni zenginler türedi ya da yabancı sermaye özelleştirmeler eliyle ülkeye el koydu.

AKP gidince biz bize kalacağız. Zengininin malı züğürtleşmiş Türk milletinin çenesini yoracak.

Artık ülkeyi yeniden döndürecek kamu işletmeleri de elimizde yok.

Kim ne anlatırsa anlatsın yabancıların kölesi haline geldik.

Bankaları sattığımızdan daha fazla bir para geçtiğimiz yıl bankaları satın alan yabancılar tarafından kar transferi olarak yurtdışına çıkarıldı.

Anlayacağımız o ki; ABD, AB ve küresel güçlerin teslim aldığı bir ülke haline getirildik.

Şimdi yargıya ve TSK’ya müdahale etmeye çalışılıyor. Onlar da nereye kadar dayanacak  merak konusu.

Yazılı ve görsel medyada işgal çoktan tamamlanmıştı. Bu medya Türk toplumunu istediği şekilde yönlendirerek efendilerine hizmet sunuyor.

İşsizlik ve ekonomi başta olmak üzere  sorunlar örtülüp gözden kaçırılırken, Türk Milletine ait değerler özelleştirme adı altında peşkeş çekilirken, sessiz işgalin medyası haline gelen gazete ve televizyonlar sus pus durumda.

Şimdi yeni bir özelleştirme peşkeşi daha sahneye konacak. Sekiz milyon aboneyi kapsayan elektrik dağıtımının özelleştirmesi  yapılmaya hazırlanıyor.

Epey karlı bir iş. Eminim onu da bir yıllık karı karşılığında satacaklar. Kime mi? elbette kendilerini iktidarda tutma sözünü verenlere.

Bütün açılımları bir kenara koyun. Zenginliğinizin gittiğini bir tarafa yazın. Bu gerçeği gelecekte daha net anlayacaksınız.

Evine ekmek götüremeyen, çocuğuna harçlık veremeyen, üniversiteyi bitirmesine rağmen iş bulamayıp babasından harçlık alan, ilaç parası bulamayan insanların gözü açılımı maçılımı göremez. Zaten görmüyorlar da…

Yapılan bütün kamu araştırmalarında birinci sorun işsizlik çıkıyor. Ülkeyi eline geçiren yabancı sermaye işsizimize iş bulmaz. Toplum menfaati için insanımızı istihdam etmez. Kamu yararını asla gözetmez. Bilelim bunları.

Bu AKP iktidarı halen elde avuçta kalan ve para getiren zenginliklerimizi üç beş kuruşa özelleştirme adı altında satmaya çalışıyor.

Küresel güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından ele geçirilen medyada bunlardan hiç bahsetmiyor.

Başbakan Erdoğan, Yılmaz Güney’le magazin şov yapacağına bize ülkenin ekonomik göstergelerini açıklasın.

Elektrik Dağıtım özelleştirmesinin nasıl yapılacağını öğrenelim. Bu iş kaç para kar getiriyor kaça satılacak bilelim. Esas bizim bu açılıma ihtiyacımız var.

Böyle giderse adalet ve kalkınma anlayışı, sadaka kültürünün gelişimi ile azık ve kömür anlayışına dönüşerek memlekette kazık kakacak.

Nihayet ülkenin zenginliklerini ele geçirenler ve onların işbirlikçileri; ele geçirdikleri zenginliklerin ufak bir bölümünü zekat adı altında bize karnımızı doyurmak için lütfedecekler.

Ey halkım; gördüğünüz her AKP’liye elektrik dağıtım özelleştirilmesinin kime peşkeş çekileceğini ve ekonominin gittiği yeri ve de muhakkak işsizlerin hesabını soralım, bakalım size karnınızı doyuracak hangi açılımdan bahsedecekler.

Bence her yol Washington’a çıkar diyecekler. Ne yapalım bunlar Amerikancı İslamcı…

 

Fındık Yetiştiriciliği

0

İklim İsteği: Fındığın iyi bir gelişme göstermesi ve bol ürün vermesi, nemli mutedil iklim bölgelerinde olmaktadır. Karadeniz kıyı bölgesi fındık yetiştiriciliği bakımından en uygun iklim özelliğine sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklığın 13-16 C olduğu yörelerde fındık en uygun olarak yetişmektedir. Ayrıca bu yörelerin en düşük sıcaklığının -8,-10 C yi en yüksek sıcaklığında 36-37 C yi geçmemesi yıllık yağış toplamının 700 mm. üstünde olması ve yağışın aylara dağılımı dengeli olması gerekmektedir. Bunun yanında Haziran, Temmuz aylarındaki oransal nemde % 60 ın altına düşmemesi gerekmektedir. Kış aylarındaki şiddetli rüzgâr ve yağışlar tozlanmayı engellediği gibi ilkbaharda gelen uzun süreli sislerde fındıkta döllenmeyi olumsuz etkilemektedir.

Toprak İsteği: Fındık saçak köke sahip bir kültür bitkisi olduğundan kökleri fazla derine gitmeyip özellikle meyilli arazilerde 80 cm toprak derinliğine ulaşabilmektedir. Toprak istekleri bakımından fazla seçici olmamakla beraber besin maddelerince zengin tınlı-humuslu ve derin topraklarda iyi gelişme gösterir. Taşlı çakıllı, kumlu ve ağır topraklar ile taban suyunun yüksek olduğu yerlerde toprağın havalanması iyi olmadığından fındık kökleri besin maddelerinden yeterince faydalanamaz. Bundan dolayı ileriki yıllarda sararma ve kurumalar meydana gelir.

Dikim Zamanı: Fındık fidanlarının dikimleri, ekim ayından itibaren, ilkbaharda bitkilere su yürüyünceye kadar geçen zaman içinde yapılır. Dikim kışları ılık geçen yerlerde veya sahil kol ile orta kolun alt kısımlarında ekim, kasım aylarında, kışları soğuk ve sert geçen yerde veya orta kolun üst kısımları ile yüksek kolda soğuklar geçtikten sonra şubat mart aylarında yapılabilir. Erken dikilen fidanların köklerinde kış boyunca emici kökler meydana gelir. Bu kökler kış boyunca yağan yağmurlarla yumuşayan toprakla temasa geçerek fidanların daha iyi adapte olmasını sağlar. Bu fidanların yaz sıcaklığına daha fazla dayanır. Sonbaharda yapılan dikimin diğer bir avantacıda tutmayan fidanların yerine Şubat, Mart ayında yenileri dikilerek dikimlerin tamamlanmasıdır.

Gübreleme: Fidanların sağlıklı gelişmesi, bol ve kaliteli ürün verebilmesi için dikimden önce temel gübreleme yapılmalıdır. Toprağı organik maddece zenginleştirmek amacıyla dekara 3-5 ton çiftlik gübresi ve toprak analiz sonuçlarına göre tavsiye edilen miktarlarda kireç, fidan çukurları açılmadan önce bütün arazi yüzeyine homojen olarak dağıtılmalı ve derince çapalanmalıdır. Ayrıca temel gübreleme olarak dikimden önce fidan çukurlarına tavsiye edilen çeşit ve miktarlarda fosforlu ve potasyumlu gübreler karıştırılarak verilmelidir. Dikimden önce yapılan bu temel gübrelemeden sonra 5.yıla kadar her fidan başına 40 gr azotlu gübrenin yarısı Mart ayı başında diğer yarısı da Mayıs sonu Haziran ayı başında olmak üzere fidanların etrafına atılarak çapalanmalıdır.