16.4 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1270

Köle, Efendisinden Ücret Almaz!

“1976 yılında hacca gittim, Ali Ulvi Bey’i ziyaret etmek için Avukat Bekir Berk ile Medine’ye gittik. Kendisi şöhretli bir edip ve şairdi… Orada bulunduğumuz sürece hemen hemen her gün beraberdik. Kendisiyle uzun ve faydalı sohbetlerimiz oldu. Bize ibret dolu birçok hatırasını anlattı. En çok dikkatimizi çeken ve bizi tesir altında bırakan şu hatırasıydı:

” ‘1970 yıllarında Endonezya’nın eski başbakanlarından Muhammed Nasır, Medine-i Münevvere’ye geldi. Kendisini daha önceden tanıdığım için ziyaretine gittim. Halimi hatırımı sorduktan sonra ilk sorusu şu olmuştu:

‘Bu sene de Türkiye’den hacı var mı?’

‘Var Elhamdülillah’ dedim. Tekrar sordu:

‘Kaç kişiler?’

 ‘Yüz elli bin.’ dedim.

‘Yüz elli bin mi?’ diye ağlamaya başladı ve secdeye kapandı. Hayretler içinde kaldım, büyük bir devlet adamı secdede ağlıyordu. Secdeden kalkınca oturdu. Kendisine:

” ‘Verdiğim bu haber zât-ı âlinizi çok duygulandırdı, hislendirdi. Acaba hikmeti ne olabilir?’ diye sordum. Şu cevabı verdi:

‘Aziz dostum, ben Lozan Muahedesi’ni çok iyi bilen bir diplomatım. O muahedenin hedefi, aslında Müslüman Türkiye’nin başını yemekti. İngiliz hey’etinin baş murahhası olan Lord Gurzon’un teklifi Türkiye’nin bir Hıristiyan devleti olmasıydı. Türk hey’etini bu ağır teklifi kabule zorluyorlardı. Eğer Türk milleti Hıristiyan olma fikrine şiddetle karşı çıksa -ki çıkacaktır- o zaman hiç olmazsa Türkiye’de Avrupa kültürünün tam hâkim olmasını ve sefahate a’zamî hürriyet tanınmasını sağlayacaklardı. Laiklik, batı dünyasında olduğu gibi din ve vicdan hürriyeti mânâsına değil, din aleyhtarlığı şeklinde uygulanacaktı. Gelecek nesilleri bu manevî güçten, faziletten, mahrum etmekle menhus gayelerine kavuşacaklardı’ dedi.

“O sırada Bekir Bey dayanamayarak, ‘Haçlı seferleriyle yapamadıklarını bu muahede ile yaptılar.’ dedi.

“Ali Ulvi Bey, Muhammed Nasır’ın ağzından anlatmaya devam etti:

‘…Fakat Allah’a hesapsız şükürler olsun ki düşmanların bu plânları akim kaldı, muvaffak olamadılar. Çünkü sizin kahraman ecdadınız İslamiyet uğrunda büyük bir ihlâs ve samimiyetle kan dökmüş, milyonlarca şehitler vermişler. Şehit olurken de şu samimi ifadeler ile niyaz etmişler:

-Allah’ım gelecek neslimizin imanı sana emanettir. Onların maddî – manevî varlıklarını senin Hâfız ismine havâle ediyoruz. Zira bütün ruhumuzla inanıyoruz ki, senin hıfzına ve emanına teslim edilen bir emanet asla zayi olmaz.

‘Şimdi yüz elli bin hacının Türkiye’den geldiğini duyunca sevinç gözyaşlarını dökmekten kendimi alamadım:

‘Ya Rabbi! Bu ne azametli bir tecellî sahnesidir. Cenab-ı Hakk’ın bu lütuf ve kereminin karşısında nasıl secdeye kapanmayayım? Ya Rabbi! Sen her şeye kaadirsin. Cemalin güzel olduğu gibi, Celalin de güzeldir. Celalin olmasaydı, Cemalini nasıl müşahede ederdik? Zâlimlerin bu ceberutları bu Türk vatandaşlarına hiç nefes aldırır mıydı? ‘ ” ( Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, 3. Baskı Aralık, 2007 s. 241-242 )

Bu milletin torunlarına çekilir mi hiç silah?
Çekenlerin olur elbet son sözleri ah ile vah!

Elleri nasıl varır çekmek için tetiğe?
Nasıl sığar bunların yaptıkları etiğe?

Bütün içtenliğimle diyorum ki, dokunmayın bu millete
Dokunan göze alsın; İlahî düşüşe, illetten illete

Bu millet büyük, bu millet asil, bu millet mübarek mi mübarek
Aldı varlık hakkını, hakkımdır; çünkü Hakk’a taparım diyerek

Nitekim, bu millete hakkını teslim eden bir Amerikan vatandaşı; Türk Milleti’nin keyfiyetini çok veciz bir şekilde dile getirmiştir.

İlahiyatçı, Hukukçu ve Tarihçi değerli ilim adamlarımızdan Prof. Dr. Ahmet Akgündüz başından geçen şu hatırayı bizzat anlatmıştır:

Amerika’da -San Francisco şehri olsa gerek- bir konferansa yetişmek için uğraşmaktadır. Yağmurlu bir akşamdır. Bir taksi bulmaya çalışmaktadır. Ne istese vermeye razıdır. Yeter ki, konferansa geç kalmasın. Nihayet bulur ve yola koyulur. İstenen yere gelmiştir. Ücretini sorar. “Borcunuz yok!” cevabını alınca, ısrar eder. Israr karşısında şoförün verdiği cevap ile sarsılır adeta. Şaşırır kalır. Diyecek kelime bulamaz. Lal olmuştur sanki.

Şoför; Prof. Ahmet Bey’in İngilizce konuşmasından onun müslüman bir Türk profesörü olduğunu anlamıştır. Kendisi de Yemen asıllı bir Amerikan vatandaşıdır. Verdiği şaşırtıcı, bir o kadar da düşündürücü cevap ise şudur:

“KÖLE, EFENDİSİNDEN ÜCRET ALMAZ!”    

 

 

Siyasi Boyutlu İktisat ve Kavramlar

Parayı belirli oranda hemen hemen  herkes sever; çünkü ona muhtaçtır. Ancak, maddeye ve paraya tapan bir insan tipi Türk Kültürüne ve onun manevi dünyasına yabancıdır. Maddi tatmin ile manevi tatmini dengeleyebilmek, her ikisini yerine göre birlikte düşünebilmek idealdir. Sorunlardan uzaklaşabilmenin ve kendi dışımızdaki insanlarla anlamlı işbirliği ve dayanışmaya girebilmemiz, kendimizi basit bir makinenin dişlisi olarak görerek toplumla yabancılaşmamamız ve mutlu olabilmemiz için bunlar gereklidir.  Gelir olmadan kimse yaşayamaz; bunun da farkındayız.

Bu böyle olmakla beraber; iktisadi konuları konuşmak, tartışmak beklendiği ölçüde ilgi uyandırmamaktadır. Vatandaşın gözünde dini ve inançla ilgili olumlu veya olumsuz örnekler önem taşır ve onun siyasi tercihini etkiler. Yolsuzluklar ve onun doğurduğu yoksullaşma, gelir dağılımını bozulması, iktisadi kuruluşların yabancıların eline geçmesi, yabancılara toprak satışı, hayali AB üyeliği yolunda verilen garip tavizler, garip özelleştirmeler, AB önünde aşağılanan ülke konumuna düşüşümüz, iç ve dış borcun doğurabileceği sonuçlar, üretmek yerine ithal etmenin öne çıkışı, cari açığın çok tehlikeli bir şekilde sıcak para ile karşılanma yanlışı, ülkemizdeki iktisadi durgunluk, protesto edilen binlerce çek ve senet, kapanan işyerleri, tütmeyen ocaklar, işsizlik muhakkak ki herkesi ilgilendirmelidir.

Bu sorunların bir kısmı daha önce vardı deme hakkına kimse sahip değildir. İktidarların görevi, devraldıkları sorunları çözebilmek ve ülkeyi daha iyi hale getirebilmektir. Hele sekiz seneye yaklaşan bir iktidar süresi geçmişse; bu bizi dünü suçlama yanlışına götürmemelidir.

Siyaset ve iktisadi hayatın Dünyamızda iç içe girdiği bir dönemi yaşıyoruz. Türkiye siyasi bir ablukaya alınmışsa ve inisiyatif kullanamaz hale getirilmişse; iktisadi hayat da bundan tabiî ki etkilenecektir. Ülke yararına alacağınız kararlar da sınırlı hale gelecektir. Ülke yararına alacağınız kararlar, dış çıkarları kısıtlayacağından, sizi rahatlıkla siyasi merkezli bir iktisadi krizle karşı karşıya bırakabilir. Türkiye bugün bu şartları yaşıyor.  

Sanal gelire dayanıp borçlanma ve tüketimi kamçılama küresel anlamda da, milli seviyede de krize sebep olabilmektedir. Gelirlerimiz azalmış ve satın alma gücümüz oldukça düşmüş olsa da; harcamalarımızı kontrol etmek durumundayız. Biz bunları yaparken iktisadi hayati yönlendirenlerin de gerekli tedbirleri dışarıyla çelişse dahi almaları, üretimi ve ihracatı olumsuz etkileyen düşük kur, yüksek faiz politikasına sığınmamaları gerekmektedir. Ara malı ithalatına dayalı ihracat artışını öne çıkararak kamuoyu yanıltılmamalıdır. Vasıtalı vergileri azaltmak durumundayız. Bütün bu ve benzeri konuları geçenlerde düzenlenen “Türkiye Ekonomisi Nereye götürülüyor” konulu açık oturumda ele aldık. Gerçekleri gizlemek bir süre mümkün olabilir; ama bu sürekli olamaz.

Asıl üstünde durmak istediğim bir konuya geçmek isterim. Birçok temel kavramla ilgili olarak zihinlerde bir bulanıklık olduğu görülmektedir. Bazen de bu temel kavramlara çok farklı anlamlar yüklenmektedir.  Kavramlar kısaca kullanılmaktadır. Milliyetçilik ve ırkçılık birbirine karıştırılmaktadır. Milletleşme ırk tasnifi zannedilmektedir. Etniklik milli kimlikle aynı seviyede düşünülmekte, milli kimlikle etniklik rakip zannedilmektedir. Hümanizmin batıdaki yorumu ile normal sözlük anlamı birbirine karıştırılmaktadır. Azınlık niteliğine sahip olmayan etnik gruplar azınlık gibi yorumlanmaktadır. Bizde dini azınlıklar söz konusudur. Oysa Sayın Başbakan bile konuşurken azınlıklardan bahsetmektedir.

Milli kimliğin kültürel olduğu unutulmakta, kimlik sadece coğrafyaya bağlanmaktadır. Aynı coğrafyayı paylaşmış olmak kültürel kimlik değildir. Kimlikte ortak kültürel paydalar ve mutabakatlar aranır. Bunun farkında olmazsanız; Türkiyeliliği ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kimlik diye ortaya atarsınız.  Bu yanlışlar nedense hep bizde oluyor. Alman Başbakan önce Almanım, sonra Avrupalıyım diyor. Almanya’da vatandaşlarımız artık misafir işçi olmaktan çoktan çıkmış olmalarına rağmen; Türk okullarına karşı direniliyor. Orada “bütünleşme” (entegrasyon) aranıyor, Türkiye’de ise demokratikleşme için “çözülme”.. Bizim Kürt veya Kürtleşmiş Türkmen vatandaşlarımızla bir sorunumuz yok. Ama bu işten menfaatlenen ve dışarı ile işbirliği yapanlarla dün olduğu gibi bugün de sorunumuz var.

 

 

 

 

Gıdalarda Kullanılan Katkı Maddeleri

0

Gıda maddelerinde kullanılan katkılar üç ana gurupta toplanır.
Birincisi Gıdalara renk vermek amacıyla kullanılan renklendiricilerdir. Kullanılabilecek renklendiricilere ilişkin düzenlemeler ‘Türk Gıda Kodeksi Gıdalarda Kullanılacak renklendiriciler tebliği’ ile yapılmaktadır. Bu tebliğ 25.08.2002 tarih ve 24857 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İlgili tebliğde; renklendirici kullanım koşulları, renklendirici kullanımına izin verilmeyen gıdalar, genel kullanılabilecek renklendiriciler, belirli gıdalarda belirli miktarda izin verilen renklendiriciler, renklendiricilerin piyasa sunumu sırasında uyması gereken etiketleme koşulları belirtilmiştir.

İkinci kategorisi tatlandırıcılardır. Bu konudaki mevzuat yine Türk Gıda Kodeksi altında yer alan ‘Gıda Maddelerinde kullanılan Tatlandırıcılar Tebliğ’ ile düzenlenmiştir. Söz konusu tebliğ 21.09.2006 tarih ve 26296 sayılı resmi Gazetede yayımlanmıştır. Tatlandırıcıların gıdalardaki kullanım esasları, tatlandırıcı olarak piyasaya sunulan ürünlerin etiket bilgilerine dair gereklilikler hangi gıdada hangi tatlandırıcının ne miktarda kullanılması gerektiği ilgili tebliğde yer almaktadır.

Son katkı kategoriside tatlandırıcı dışında kalanlardır. Bu katkı maddeleri gıdalara çok farklı amaçlar için ilave edilmektedir. Bu katkı Maddelerini temel fonksiyonlarına göre antioksidan, nem tutucu, hacim artırıcı, emilgatör, asitlik düzenleyici, hoş koku artırıcı, koruyucu, köpük oluşturucu, kıvam artırıcı, köpüklenmeyi önleyici, stabilizatör, itici gazlar, paketleme gazları, topraklanmayı önleyici, olarak sırlayabiliriz. Tüm bu amaçlar için kullanılan katkı maddelerine ilişkin esasları ‘Türk Gıda Kodeksi-Renklendirici ve tatlandırıcı dışındaki katkı Maddeleri Tebliğ’i içerisinde bulmak mümkündür. Bu tebliğ ile bu tür katkıların fonksiyonları tanımlanmış, genel kullanıma açık olan ve teknolojinin gerektirdiği kadar kullanılan katkılar belirli gıdalarda izin verilen katkılar ve limitleri belirlenmiştir. Ayrıca piyasada bulunacak olan bu tür katkıların nasıl etkileneceğine dair hususlarda tebliğde yer almaktadır. Ayrıca ‘Türk Gıda Kodeksi Gıda maddelerinin Genel Etiketleme ve Beslenme Yönünden etiketlenmesi tebliğ’ Gıdalardaki katkı Maddelerinin etikette belirtilmesi sırasında fonksiyon ununda yazılması zorunlu hale gelmiştir. Ayrıca aynı tebliğ hükmüne göre içinde tatlandırıcı içeren gıdanın etiketi üzerinde ‘tatlandırıcı içerir’, hem şeker hem tatlandırıcı içeriyorsa ‘içinde tatlandırıcı ve şeker vardır’. Gıda Maddesine %10 veya daha fazla şeker alkol eklenmiş ise ‘Aşırı tüketimi Laktasif etkiye neden olabilir’. Kullanılan tatlandırıcı içerisinde aspartam var ise ‘Fenil alanın içerir’ ifadeleri yer almalıdır.

Avrupa Birliği mevzuatına göre hazırlanan Tebliğler bu bilgiler ışığında zaman zaman birçok spekülasyona sebep olan katkı maddeleri mevzuat hükümlerine uygun olarak kullanılması halinde gıda güvenliği için herhangi bir tehdit unsuru oluşturmamaktadır.  

 

Hz. Muhammed’in Kur’an’ı Açıklaması

Her zaman ve her çağda, dini, felsefi ve ilmi eserlerin muhataplar tarafından iyice anlaşılıp kavranabilmesi için, onların, kendilerini iyi anlayanlar tarafından izah edilip açıklanması gerekir. Bu eserlerdeki bazı esas ve ilkelerde ne denilmek istendiğini, okuyan herkes tam olarak anlayamayabilir. Ancak insanlığı dalalet bataklığından kurtaracak esasları içeren ilahi kitapların muhataplarınca iyi anlaşılması gereği vardır. Bu bakımdan, ilahi kitapların sonuncusu olan Kur’an’ın müslümanlar, hatta bütün insanlar tarafından anlaşılması için, onun tefsir ve izah edilmesi, yani açıklanması şarttır. Bütün insanlık için prensipler ihtiva eden bir kitabın, tüm zamanlar ve mekanlar için, insanlığın bütün ihtiyaçlarını madde madde sıralayıp sayması mümkün değildir. Zira onda umum esaslar, açıkça anlaşılabilen ayetlerin yanı sıra sarih olarak anlaşılamayan ayetler de bulunmaktadır. Ayrıca yüksek edebi sanatlar da yer almaktadır (İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulu, s.210).    

Nitekim Kur’an kendisi üzerinde düşünmeyi istemiş, kapalı olan bir ayet, başka bir yerde açıklığa kavuşturulmuş ve peygamberini tebliğ ve tebyinle mükellef kılmıştır. Kur’an kendisinin anlaşılmasını, açıklanmasını, tefsir edilmesini ve uygulanmasını istemiştir(Sad 29;Muhammed 24;Mu’minun 69;İbrahim 4). 

Kur’an- ı Kerim’deki hakikatleri bizlere açıklayacak ve öğretecek olan kişi, kendisine kitap gelen mümtaz şahıs Hz. Muhammed’dir. Zira Kur’an ona inmiştir. O, mutlak olarak Kur’an’ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Bundan dolayı O, mübelliğ ve tebyin ile mükelleftir. Bu hususlar ayetlerde açıkça belirtilmiştir. “Ey Peygamber, sana Rabbin tarafından gönderileni herkese bildir”(Maide, 5/67). Hz. Peygamberin tebliğ edeceği şeyi, herkesten iyi bileceğinde şüphe yoktur.

Allah(cc), insanlar için seçtiği, kendisine vahyini gönderen Peygamberinden vahiy mahsulü olan kitabının mana ve hükümlerinin insanlara açıklamasını istiyor. Allah(cc), “Sana öğüt verici (Kur’an’ı) gönderdik ki, insanlara ne indirildiğini beyan edesin(açıklayasın), onlarda düşünsünler”(Nahl, 16/44) buyurarak, Kur’an’ın tefsir ve açıklama vazifesini Peygamberi Hz. Muhammed’e(sav) vermiştir. O’da, İslamiyet’in ilk günlerinden itibaren nazil olan vahiylerin ashabı için kapalı olanlarını onlara açıklamaya(izah etmeye) çalışmıştır. Zira Arap dili ve üslubu ile nazil olan Kur’an’ı, ilk muhatapları, kendi kültür seviyeleri nisbetinde anlayabilmişler, anlayamadıkları kısımları, bu hususta en liyakatli kişi olan Hz. Peygamber’e sormuşlardır (İsmail, Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, cilt I, s.37-41).

Kur’an-ı Kerim, eksik gelmemiştir, ancak tebliğcisi, müfessiri ve açıklayıcısı Hz. Muhammed ile kendisini insanlara takdim etmiş, anlatmıştır. Kur’an’daki hükümlerin çoğunluğu külli olduğundan, o külli hükümleri izah ve açıklamak için daima sünnete ihtiyaç duyulmuştur. Bu anlamda Hz. Peygamber ya da sünnet Kur’an’ın umum ve hususunu, mutlak ve mukayyedini, nasih ve mensuhunu ve diğer hususları izah etmiştir. Hz. Muhammed(sav)’in Kur’an’ı iki şekilde beyan ettiği(açıkladığı) görülmektedir. Bunlardan birincisi, kitaptaki mücmeli beyan(açıklama), ikincisi ise Kitapta bulunmayan bir hüküm üzerine ziyadeliktir(Cerrahoğlu, age.: s.46-47).

Hz Muhammed’in Kur’an’ı açıklamasını ya da tefsirini anlayabilmek ve ortaya koyabilmek için, mutlaka onun Kur’an’ı açıklamasını gösteren örnekler üzerinden hareket etmek gerekir. Bundan dolayı örneklerle konuyu ele almaya çalışacağız.

Kılmış olduğumuz namazların her rekatında okuduğumuz Fatiha suresinin son ayetinde, “Bizi sıratı müstakıme hidayet et; yani kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; üzerlerine gazab hak olanların ve dalalete düşenlerin yoluna değil” şeklinde dua etmekteyiz. Üzerlerine gazab hak olanlar ve dalalete düşenler” umumi mana ifade etmektedir. Hz. Peygamber(sav), “üzerlerine gazab hak olanlar Yahudiler, dalalete düşenler ise Hıristiyanlardır”(Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 2) buyurarak ayetteki bu kavramları teşrih, teybin ve tefsir ederek açıklamıştır. Peygamberleri katledenler, insanları öldürenler, kötü ahlakları, hasis huyları ve maddeye aşırı düşkünlükleriyle Yahudilerin gazaba uğramada eşi benzeri yoktur. Dolayısıyla onlar kendi karanlık geçmişlerinde gazaba en çok istihkak kazanmış kavim olarak karşımıza çıkmaktadır. Tevhidi teslise çeviren, ibadeti ve kitabı tağyir eden ve değişik sapıklıklarıyla tarih sahnesinde boy gösteren Hıristiyanlar “dallin” yoldan çıkan, dalalete düşen ve sapıp giden bir topluluk olarak izah edilmektedir. Peygamberimiz, bu açıklamalarıyla hem ayette kendilerine dikkat çekilen kavim ya da dini toplulukları nazarlarımıza arz etmekte, hem de gazaba uğramış ve sapıp gitmiş insanların ruh portelerini çizmekte, kimlerin hangi davranışlarla gazaba uğrayacağını, kimlerin de dalalete düştüğünü ve düşeceğini beyan ederek ve meseleye her açıdan açıklık getirmektedir.

“İman edip, imanlarına zülüm karıştırmayanlar. İşte, emniyet onlar içindir ve onlar, hidayete ermiştir”(Enam,6/82) manasındaki ayet nazil olunca sahabe, hak hukuk bilmezlik ve insanının hak ve hakikatin dışına çıkma anlamına gelen zulmün manasını iyi bildiklerinden endişeye kapılarak Peygamberimize geldiler ve şöyle dediler:-“Hangimiz var ki, zulmetmemiş olsun”. Bunun üzerine Rasulullah, şu açıklamada bulunmuştur: -“O sizin zannettiğiniz gibi değil; O, Hz. Lokman’ın oğluna dediği gibidir. ‘(Oğulcuğum) Allah’a şirk koşma; muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür(Lokman 31/13)”(Buhari, Tefsir, 31). Peygamberimizin bu açıklamasından anlaşılmaktadır ki, buradaki zulüm, mücerred bir hak hukuk bilmezlik ve bir haddi aşma değil, içersinde şirkin olduğu bir haksızlıktır. Eğer Peygamberimiz ayete bu şekilde bir açıklama getirmemiş olsaydı, bu ayetteki kapalılığın altından ebediyen kalkamayacaktık.

Hz. Peygamber, Kur’an’da pek çok mücmel meseleyi tafsil etmiştir. Kur’an’da, “namazı kılın” diye emredilir; fakat, namazın nasıl kılınacağı ve ne zaman kılınacağı çok vazih bir şekilde açıklanmamıştır. “Namaz, mu’minler üzerine muayyen vakitlerde yazılı bir farzdır” (Nisa,4/103) ayetinde ifade edildiği üzere, mü’minlere belli vakitlerde farz kılınan namazın hususi vakitlerini sünnet belirlemiştir.(Ebu Davut, Salat, 2; Tirmizi, Mevakıt,1). Nitekim Peygamberimiz, “Beni nasıl namaz kılıyor görüyor görüyorsanız, işte öyle kılın”(Buhari, Ezan, 18) buyurarak, namazın farzları, vacibleri, müstehapları, mekruhları, müfsidleri, rukuları, secdeleri, kıraatları, tahiyyatı ve selamla çıkılmasında da tek kaynak konumundadır.

Namaz gibi, hac menasikini de tafsil eden Hz. Peygamber olmuştur. Nitekim Veda Haccı’nda bizzat bineğinin üzerinde ve herkesin görebileceği şekilde hac menasikini yerine getirmiştir. Sonra da “Menasikinizi alın”(Nesai, Menasiki, 220) buyurarak hacc hususunda söz ve davranışlarının teşrideki yerine dikkat çekmiştir.

Kur’an’da mirastan umumi olarak bahsedilmektedir. “Allah size çocuklarınız hususunda vasiyette bulunuyor: Erkeğe, iki kadının payı vardır”(Nisa, 4/11) buyurulmaktadır. Ancak Peygamberimizin vefatından sonra, kızı Hz. Fatıma, Hz. Ebu Bekir’den babasının mirasını almaya geldiğinde, Rasulullah’tan duyduğu, “Biz peygamberler geriye miras bırakmayız. Bizim bıraktığımız, ancak sadakadır”(Buhari, İ’tisam, 5; Müslim, Cihad, 51) hadisini okumuştur. Yine “katil mirasçı olamaz”(Tirmizi, Feraiz, 17) hadisiyle, katilin mirasçı olamayacağını, dolayısıyla babasını öldürenin, amcasını öldürenin, dayısını öldürenin, kardeşini öldürenin miras alamayacağını hükme bağlayarak Kur’an’ın umumi hükmünü tahsis ederek Kur’ın’ı beyan etmiş, yani açıklamıştır. 

Hz. Peygamberin Kur’an’ı açıklaması, mutlak ifade eden kavram ya da hükümlerin takyidi şeklinde de olmuştur. “Mallarınızı aranızda(çalıp çırparak, ihtikarla, rüşvetle, riba ile) batıl bir surette yemeyin; ancak anlaşma ve karşılıklı rızaya dayalı ticari mübadeleyle yiyin” (Nisa, 4/29) ayetini sünnet, bir konuda takyid etmiştir, “meyveler, tam belirli hale gelinceye kadar satmayın” (Buhari, Buyu, 82) hadisiyle Hz. Peygamber, ayetteki bir konuyu takyid ederek açıklamıştır.

Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, Hz. Peygamber’in Kur’an’ı açıklaması, hükümlerin beyanı ve tefsiri, güzel ahlakı(mekarimi ahlak) izah etme ve teşvik etme şeklinde olmuştur. Ayrıca Rasul-i Ekrem’in iş ve sözleriyle ortaya koyduğu örnekliği ve şayan-ı hayret hayatı, Kur’an-ı Kerim’in getirdiği esasların tefsiri, canlı temsili ve beliğ bir açıklaması olmuştur( Muhammed Esed, Yolların Ayrılış Noktasında İslam,Ter. Hayrettin Karaman, s.80).O, hem bir insan ve hem de Peygamber olarak, muhataplarını ikna etme anlayışı içersinde olmuş ve Allah’ın ayetlerdeki muradını belirtmiştir. Bunu da bazen tahsis, bazen geniş bir anlamı tahdit, bazen kelimenin Arap dilindeki anlamını teyid, bazen şahısların durumunu ve o zamanki edebi sanatları izah etme, tefsir etme ve uygulama(tatbik), bazen temsil, remz ve işaret, bazen intibaha davet ve insanın psikolojik durumundan faydalanmak şeklinde açıklamakla gerçekleştirmiştir(İsmail, Cerrahoğlu, Tefsir Usulu,233).

Birtanem

Gül severmiş dikeni,

Gönül sever seveni.

İlk sıcacık buseni,

Özlüyorum bir tanem.

 

Yaktın beni derinden,

Geçtim artık serimden.

Yandım, ne gelir elden,

Özlüyorum bir tanem.

 

Kirpiğin ok bağrıma,

Bakışın hap ağrıma.

Cevap ver şu çağrıma,

Özlüyorum bir tanem.

 

Gönlü gönle koy artık,

Bu sevgime doy artık.

Şu aşığı duy artık,

Özlüyorum bir tanem.

 

 Yanağında ben olsam,

 Beni seven sen olsam.

 Özlenen busen olsam,

Özlüyorum bir tanem.

 

Oldun gönlüme neşe,

Yaktın beni ateşe.

Oldum zevkten dört köşe,

Özlüyorum bir tanem.

 

Sabrım bitti geliver,

Beni benden alıver,

Şu gönülde kalıver.

Özlüyorum bir tanem.

 

Bu sevgimiz bitmesin,

Kimse gölge etmesin.

Derim canan gitmesin,

Özlüyorum bir tanem.

 

Bil ki bu kalp senindir,

Gel de beni sevindir.

Özleyen, çok sevendir,

Özlüyorum bir tanem.                                      

 

 

Namaz Vakitleri

1- Sabah namazı vakti: İmsak vaktinden güneşin doğma anına kadardır.  Güneş doğarken, tam tepede iken ve batarken namaz kılınmaz.
İmsak, yatsı namazının bitişi orucun ve sabah namazının başlama vaktidir.
Ramazan ayında sabah ezanı imsak ile okunur. Diğer aylarda ise imsaktan 40-45 dakika sonra okunur. Her halükarda imsak vakti girince sabah namazı kılınabilir.

2- Öğlen namazı vakti: Güneş tepe noktasından biraz batıya kayınca başlar. Her şeyin gölgesi kendi boyunun iki katı olunca biter.

3- İkindi namazı vakti: Öğlen vaktinin bitmesi ile başlar. Güneşin batma zamanına kadar devam eder. İkindi namazını güneşin batmasına 40 dakika kalana kadar tehir etmek mekruhtur. Buna kerahet vakti denir

4- Akşam namazı vakti: Güneşin batması ile başlar. Batıdaki kızıllık kaybolana kadar devam eder.

5- Yatsı namazının vakti: Akşamın vakti çıkınca başlar. İmsak vaktine kadar devam eder.

Lüzumlu bilgiler

  • Vaktinde kılınan namaza eda
  • Vakti çıktıktan sonra kılınan namaza kaza namazı denir.
  • Namazı mazeretsiz kazaya bırakmak günahtır.
  • Kaza namazında sadece farzlar ve vitir namazı kılınır.
  • Namazda tadili erkâna riayet etmek vaciptir.
  • Cemaat ile kılınan namazda imamdan önce hareket etmek rüku ve secdeye varmak namazı bozar.
  • Namazda farzlardan birini terk etmek namazı bozacağından yolculuk esnasında otobüste mazeretsiz oturarak namaz kılınmaz. Çünkü kıyam (ayakta durmak) farzdır.
  • Sadece akşam namazında farz önce kılınır. Sebeplerinden en önemlisi akşam namazının vaktinin kısa olmasıdır.

İTİKADİ MEZHEBLER

1- Maturidilik: İslam’ın inanç konularında Ebu Mansur Maturidi’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu akıma denir. Ehlisünnet mezheplerinin çoğu tarafından kabul edilmiştir.

Maturidilik İslamın itikat alanında ayet ve hadisleri mutlak kaynak görmekle beraber aklıda dinin anlaşılması için gerekli görür.

Ameli konularda Hanefi mezhebinden olanlar itikadı konularda Maturidi mezhebindendirler.

İmam-ı Maturidinin görüşleri şunlardır.

  • İnsan akılla Allah’ı bulabilir.
  • İyi- kötü, güzel ve çirkin akılla bilinir.
  • İnsanda bir cüzi irade vardır. Sevap ve günah bunun neticesidir.

2-  Eşarilik:  İtikat konularında Ebul Hasan El Eşari’nin görüşlerini benimseyenlerin oluşturduğu akıma verilen isimdir. Maturidilik ten sonra gelen önemli bir mezheptir. Bu akım mutezileye karşı bir tez olarak doğmuştur. Kelam ilmine yenilikler getirerek O’nu felsefeyle rekabet edecek güce kavuşturmuştur.

Görüşleri şunlardır:

  • Kendilerine dini tebliğ ulaşmayan kimseler imanla sorumlu değildir.
  • İyi-kötü, güzel ve çirkin akılla değil din ile bilinir.
  • Kulda cüzi irade yoktur. O’nun iradesi Allah’ın iradesine bağlıdır.
  • Allah’ın fiillerinde sebep ve hikmet olabilirde olmayabilirde.
  • Amelde Maliki ve Şafii olanların çoğu itikatta Eşaridir.

AMELİ VE FIKHİ MEZHEBLER

1- Hanefilik: İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin öncülüğünde gelişen bir akımdır. Kişisel içtihadı(rey) ve kıyası kullanan Hanefilik Türkiye, Irak, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da yaygındır. Biz Hanefi mezhebindeniz.

İmamı Azam’ın ismi Numan, babasının ismi Sabit’tir. Bunun için ona Numan b. Sabit denir.

En meşhur öğrencileri İmamı Muhammet, İmamı Yusuf, İmamı Züfer’dir. En meşhur eseri ise Fıkhul ekberdir.

2- Şafilik: İmamı Şafiye dayanan mezhebin adıdır. Şafii mezhebi

Suriye, Mısır, Irak, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaygındır.

3- Malikilik: İmam-ı Maliki’nin öncülüğünde gelişmiş bir mezheptir.

Mısır, Tunus, Fas ve Sudan bölgelerinde yaygındır.

4- Hanbelîlik: Ahmet b. Hanbel’in öncülüğünde oluşan mezhebin adıdır.

 Suriye, Irak, Hicaz bölgesinde yaygındır.

5- Caferilik: Kurucusu Hz Hüseyin’in torunlarından İmamı Cafer’dir.

İmamı Cafer aynı zamanda imamı Azam’ın da hocasıdır.

Şia’nın en önemli koludur. Esas adı İmamiye’dir.

Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin soyundan gelen on iki imama inanmak hem iman esaslarından biri hem de mezhebin ana düşüncesini oluşturur.

Görüşleri: Abdeste çıplak ayak üzerine mesh edilebilir. Boşanmada iki şahidi şart koşarlar. Zekâtı din adamları eliyle toplarlar.

Beş vakit namaz üç vakit olarak kılınabilir .

Namazda Kerbela toprağından yapılmış türbet denilen parça üzerine secde ederler

Caferiler itikatta Şia Mezhebindendirler.

Bugün İran’ın resmi mezhebidir. Irak ve Azerbaycan’da da yaygındır.

 

Bir Tuzak Daha: Anayasa

Son günlerde hepimizin biraz merak ve biraz da şüpheyle izlediği yeni anayasa tartışması var.
Ülkemin bu kadar yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu bilmiyordum!

Meğer bütün sorunlarımızın başı şimdi 12 Eylülcülerin Anayasası olarak tanımlanan fakat halkın yüzde doksanının onayladığı bu anayasaymış… Bu halkta hiç bir şeyden anlamıyor! Böyle bir anayasaya evet denir mi?

Ancak sevindiğim husus mevcut anayasanın yerine yeni bir anayasa kabul edilince ülkemin yaşadığı tüm sorunların çözülecek olmasıdır.

Yeni anayasa ile işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ortadan kalkacak eğitim, sağlık, ulaşım ve enerji gibi temel problemler çözülecek, terör bitecek ve aklıma gelmeyen nice çıbanbaşı patlayacak cerahat temizlenecektir.

Gelecek nesillere sorunları çözmüş ve anamızın ak sütü gibi bir anayasa bırakacağız. Ne mutlu böyle bir anayasayı yapacak olan bizlere!

Sorunlarımızın temeli Anayasa Mahkemesinin yapısı, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, geçici 15. Madde falanmış. Hakikaten haklı adamlar. Bunları kökünden kaldırmalı!

Birde bunlara seçim barajını düşürmek ve terörle mücadele kanununu kaldırmak da eklenmeli. Bunlar ülke üzerinde fena halde bir yük.

Öyle ya daha geçen gün Hakkari’de askeri konvoy taşlandı. Taşlayanlar yürürlükte olan kanunlara göre suçlu. Çağdaş dünyada böyle suç olur mu?  Bu kanunu derhal kaldırmalı. Hatta yetmez askeri  konvoyu taşlayanlara maddi yardımda bulunmalı. Belki taş yetmiyordurda!

Aranızda bu kadarla kalmayalım, devleti taşlayanlara maaş da bağlayalım diyenler çıkabilir. Olsun memlekete düşünce özgürlüğü de lazım. Saygı duyarım…

Bunların hepsi yeni anayasa da yer almalı. Zaten varlar yapacağımız iş bunlara yasal dayanak hazırlamaktan ibaret.

Yeni anayasa kömür ve erzak dağıtımını legalleştirmeli,  ülkeye ihanet etmeyi suç olmaktan çıkarmalıdır. Çünkü bizim ülkemizde olan biten bölücülük yolu ile ihanet değil özgürlük mücadelesidir. Ne yapalım yerseniz!

Türk sözcüğü görüldüğü her yerde yasaklanmalı ve halk onayından geçmesine rağmen faşist bir anayasa olarak nitelenen 1982 Anayasasından 66. Madde ve meşhur 301. Madde bir daha anılmamak üzere yeni anayasa tarafından tarihe gömülmelidir.

Türkiye Cumhuriyetini milli ve üniter bir devlet yapısından uzaklaştırması beklenen yeni anayasa demokratik hak kılıfı altında bazı gruplara grev hakkı gibi yasal rüşvetler dağıtılarak yürürlüğe girmelidir. Bu rüşvetin yasallaşmasının önünü açacak bir hukuki gelişme olacaktır.

Türkiye’de yaşadığı bizzat başbakanın dilinden ifade edilen 36 etnik parçanın varlığı yeni anayasa da belirtilmeli, bayrakları anayasal güvence altına alınmalı ve mutlaka özerklikleri tanınmalıdır . Bu bizzat başbakan tarafından deklare edilen gerçeğin ilanından ibaret olacaktır.

Ermenilerin Akdamar’da yılda bir kez dini ayin yapmaları onları kesmez. Bu bir insan hakları ihlalidir. Ermenilere Akdamar’da yılın her günü ibadet izni verilmelidir.

Ayrıca ülkemizdeki bütün kiliseler bizim cemaat ve tarikatlarımız tarafından kampanyalar yapılmak sureti ile dinler arası diyalog felsefesi  içinde onarılıp hizmete açılmalı. Yeni anayasada bu hususlar yasal bir çerçeveye oturtulmalıdır.

Bunları ve daha nice hamleyi yeni  anayasada görmek beklentisi içindeyiz!

Tabii ki yazdıklarımızın hepsi gerçekleri hiciv eden birer latife…

Anayasa hazırlayıcıları yani AKP’nin kurmayları maalesef her seçim öncesinde olduğu gibi yine ülkeyi kutuplaştırarak seçime gitmeyi planlıyor.

AKP iktidarının kutuplaşmalardan beslendiği ve politikalarını bu zemin üzerine oturttuğu gün gibi aşikardır.

Baş örtüsü ve müslüman cumhurbaşkanı argümanlarından sonra seçim için yeni bir argüman arayışında olan AKP şimdi de yeni anayasa  silahına sarılmıştır.

İktidar ve yandaşı olan medya ülkenin sorunlarının tek çözümünün yeni bir anayasa olduğunu vurgulayarak muhalefeti halkın gözünden düşürmeye ve köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadır.

Bu iktidar döneminde milletin birliği ve bütünlüğü erozyona uğramıştır . Ekonomik sorunlar ağırlaşmış işsizlik ve yoksulluk inanılmaz boyutlarda artmıştır. Dış ve iç borç ise tarihi rekorlar kırmaktadır.

İktidar bunlarla uğraşmak yerine yine yeni bir oyunla sorunları daha da ağırlaştıracak ve içinden çıkılmaz bir hale getirecek olan suni bir anayasa tartışmasını kamuoyunun önüne getirmiştir.

Halbuki yapılacak olan bir uzlaşı ile ihtiyaçları karşılamaktan ibarettir. Ama maksat üzüm yemek değil bağcı dövmektir.

Türk Milleti kendisine reva görülen bu muameleye layık değildir. İnşallah gerçekleri görerek kendisine kurulan ve adına anayasa denilen bu tuzağı da silip atacaktır.

Doğu Türkistan Değil Yabancı. Behey Dünya Denen Köhne Hancı!

          Doğu Türkistan ağlarken yine kan

          Sel oldu gözlerden boşanıp akan

           Aslında için için kaynamakta yıllardır Doğu Türkistan

          Bardağı taşırdı son olaylar, oldu zalim Çin’e asistan

           Hiç uyanmayacaktı dünya, taşmasaydı son zulüm bardağı

          Doğu Türkistan; Orta Asya’nın dinmeyen tek volkanik dağı

           En masumane gösteri, edildi bahane

          Korkunç bir katliam yaptı Çin; oh ne şahane!

           Doğu Türkistanlı; öz vatanda çok iken oldu azınlık

          Çin ejderhası ediyor gündüzü, karanlık mı karanlık

           Oysa, burnu kanasa bir Hıristiyan’ın, hem de kazaen

          Ayağa kaldırırlar dünyayı, hiç araştırmadan hemen

           En vahşi usuller deneniyor Türklere; mesela kısırlık

          Dünya seyirci hala; bakıyor mazlum Türklere, alık alık

           Çinli silahlandı; güya görünmesin resmi ordu, ortada

          Elleri sopalı çeteler; Türklerin olduğu her noktada

           Urumçi Han Tenkri Camii bile, yakılmak istendi

          Uygur Türkleri, bütün güçleriyle ne yaman direndi

           Çıktı Çin’li polis ile Uygur asıllı polis arasında atışma

          Uygur asıllı polis bile dayanamadı, oldu arada çatışma

           Pekin Merkezi Milletler Üniversitesi Öğrenci Yurtları

          Uygur Türkü öğrencilerin ellerinde tutuklanma kartları

           Nüfus kağıtlarını bile çok görüyorken zalim Çin

          Nasıl “devletim” diyebilsin Uygur? Olanlar çok çirkin!

           Hem Urumçi’den gitmek isteyene, vermiyor pasaport Çin!

          Hem de bulunduğu yerde, varlığını sorguluyor niçin?

           Bir hak ve adalet arayışı, daha terk edildi nisyana

          Nice öksüz ve yetim çocuklara, ne baba kaldı ne ana!

           Değiştirdi Çin, Doğu Türkistan’ın o güzel adını bile

          Niye kullanıyor Türk Basını “Sinkiang” adını ne diye?

          Boşaltılıyor Uygur Türklerinden Doğu Türkistan, baskı ile

          Zorlanıyor göçe; Çin içlerinde olması için asimile!

           Hem İslam hem Batı Dünyası, seyretmekle yetiniyor vahşeti!

          Ey bir kaşık suda fırtına koparanlar, görün artık dehşeti.

           Filistin konusu, tüm İslam dünyasının olmuşken mes’elesi;

          Neden geçmez Doğu Türkistan’ın Alem-i İslam’da esamesi?

           Kasıt aramıyoruz lakin; gelsin kendine Alem-i İslam

          Yoksa, manasız olmaz mı birbirimize verdiğimiz selam?

           Gerçekleşsin artık;  kalp, ruh ve eylemde Birlik Manası

          Değil mi İslam; hepimizin inançta ortak anası?

          Aksak Uygur kadın; koca ve erkek kardeşler için yürüdü

          Uygur kadını, yine o yüksek cengaverlik ruhu bürüdü

           19 Temmuz’da, götürdü onu polisler meçhule

          Bulunduğu yer; oldu erişilmez karanlık bir kule

           “Hiç mi hiç korkmadım! Beni döver ya da öldürürler diye!”

          “Biliyordum arkamda var, yerimi dolduracaklar nice…”

           “Polise özgürlük ve barış istediğimizi söyledim,

          Kocamı, dört erkek kardeşimi geri istiyorum, dedim.”

           Sonrası malum; işlemişti çok büyük bir suç(!) Uygur kadın

          Ne gam ey koca hatun! Anılacak artık ebedi adın

           5 Temmuz olayları sonu; oldu sayısız hapis ve idam

          Uygun gördüler Uygur Türklerine, olmayan hayatı haram

           5 Temmuz’da patlak veren olaylar, durmuş gibi

          Manzara; karanlık derin suların sanki dibi

           Doğu’da Çin, Batı’da Rusya; Uygur Türk’ü iki dere bir arada

          Velhasıl, yok rahat Türk’e, tarih boyunca, ne denizde ne karada

     Velhasıl:

           Kadın – Erkek demeden yak yık, vur öldür, sonra görün suret-i Hak’tan

          Herkesi kör alemi sersem sanış gözleniyor! Çin denen ahmaktan

          Kazakların Kazakistan’ı, Kırgızların Kırgızistanı var

          Doğu Türkistanlım! Sahipsizliğin sürecek, daha ne kadar?

           Urumçi’li Uygur Türk’ü; yok elinden tutacak kimsesi!

          Nerede kaldı, görünmez oldu, O; kimsesizler kimsesi?

          Yok mu Uygur Türkü’nün elinden tutacak bir yiğit?

          Öncelik sana düşer Türkiyem, bu sesi sen işit!

           Uygur üzerindeki baskı ve korku, halen ber-devam

          Sanki diyor: Ekmeksiz yaparım, hürriyetsiz yapamam!

           “Atom denemeleri mağduru”ysalar da, Doğu Türkistan halkı

          Bulacaklar er-geç yanlarında, o yenilmez güç sahibi Hakk’ı

           Urumçi’nin dar sokaklarında, yürürken bir Türk gazeteci

          Uygur’un yüzü gülüyor, işte beni kurtaracak Cebeci

           Var ihtiyacı Türkiye’ye Dünya’nın; dahil buna Çin!

          Öyle ise nedir yaptıkları? Geçin efendim geçin…

          Ta 1877’de yıkıldı, Atalık Gazi Devleti

          Tanımıştı Osmanlı Devleti’ni metbu, fakat olmadı kıymeti

           1888 : Tamamen bağladılar, zorba Çin yönetimine

          7 Temmuz 1928 : Karşı çıktı esaret kemendine

           1931’de ilk toplu ayaklanma oldu.

          33’te Doğu Türkistan Cumhuriyeti kuruldu.

           34 : Karışınca işin içine, bir de emperyalist Rusya

          Kaçırır mı hiç fırsatı Çinli, işgalden geri kalmadı yaya?

           Yıl 47: Doğu Türkistan, yeniden bir Türk Cumhuriyeti

          Yıl 50 : Çin’in Urumçi’ye gerçekleşti, saldırı niyeti

           Çekildi binlerce Türk, yalçın Himalayalara doğru

          Yeniden toparlanış için, sanki Ergenekon’du bu

          Atatürk; vermişti Afganistan’a, büyük hayati önem

          Nahçıvan da almıştı nasibini, söylemeden edemem

           Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyandı, Atatürk

          Arar olduk bugün böyle devlet adamlarını, boynu bükük

           Ne zaman ki, ziyaret etse Çin’i bir Türk Devlet Adamı

          Çin gecikmez, kuruverir hemen Doğu Türkistan’a damı

         Ucuz ve bozuk olarak, her şeyi yapıp ederken ihraç!

          Kalıyor Çin yüzünden Türkiye’de, milyonlarca insan aç!

          Türk Medeniyet Tarihi’nin Doğu Türkistan, olmuş iken beşiği

          Gerçekleşti Türk Cihan hakimiyeti; ancak, aşınca o eşiği

          Gök ve Al-Bayrak; dünyanın en güzel iki bayrağı

          Fakat, yasak bugün Gök-Bayrak Türkiye’de bayağı

           Çok zaman, Türkiye alırken dış politika’da hava

          Çin hiç olmuyor Türkiye’nin yanında, hatta bir defa

           Kendi vatanlarında Türkler; edilmiş iken birer parya

          Niçin sessiz akar bilmem ki, istiklal sembolü Sakarya?

           Otuz milyonluk Doğu Türkistan, bugün öksüz ve yetim

          Tek ümitleri var dünyada, Türkiye Cumhuriyetim

           Hem sahib-i vatan, hem çaresiz, işsiz, güçsüz ve de aç

          Tek Türkiye, derde deva, koyacaksa ağzına ilaç

           Kaldı Doğu Türkistan’ım, yine üzgün yine mahzun

          Düşündürüyor insan olan insanı, uzun uzun

           İş işten geçmedi, olmayalım sakın ha! Hiç çaresiz

          Ey istikbalin genç evladı! Olacaksınız çare  siz

      Öyleyse:

           Bulanlar Türkiye gibi mübarek bir vatanda, hürriyeti

          Ederek eziyet Türk Milleti’ne, çok görmeyin saadeti

           Çünkü gelirse bir zarar, şayet kutlu Türk devleti’ne

          Sebep olanın pişmanlığı da, olmaz deva derdine

           Bu kutlu, mübarek vatanın, bilinmiyor maalesef kıymeti

          Rahatsız ediyor rahatlık! Bazı nankör, bozguncu zihniyeti

          Çevre ülkeleri gezip de, bir görseler kimdeymiş gerçek hürriyet

          Bilmek için ülke değerini, hissetmeli gurbet içinde gurbet

           Velhasıl, Türkiye; mazlum milletlerin sığındığı, sıcak bir yuva

          Değil Spartalıların; düşmanı aldattığı diyar-ı Truva

           Türkiye de artık kendine gelip, almalı aklını başa

          Yoksa, vuracak olur başını  -Allah etmesin-  taştan taşa

           Türkiye’ye büyük bir iş düşüyor; kalsa da tek başına

          “Doğrunun yardımcısı Hazret-i Allah” yazılmış taşına

 

“Allah’tan Büyük Olsun”

Demişler ki; ‘Öküzün dikkatini çekmek için alnının ortasına odunla vuracaksın‘. Osman Saraç‘ın başlıktaki adla çıkan ikinci şiir kitabı gâvurcasıyla full aksesuar o türden.

Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlı‘ hadisini sermaye, Müsiad ekolüne ‘Zengin Müslüman fakir Müslümandan hayırlıdır‘ diye yedirmişti.

“Okeyde taş çaldı diye ayıplanırken bizim Murat

Bunlar taş ocağı çalar

 İtibar görür”

Bense hep Müslüman‘ın cesaretine bakarım. El ile, dil ile veyahut yüreğiyle gözükara olmak imanımızın namus borcudur.

“Allah büyüktür diyor, her şeyden korkuyorsun

 Öyle bir şeyden kork ki Allah’tan büyük olsun”

Ne demişler; hacı hacıyı Mekke‘de, derviş dervişi tekkede, deli deliyi dakkada.. O dakikaya ‘one minute‘luk bir manzara koyuyor H.Osman Saraç kitabın ortasından.

“Her şair biraz delidir

 Biraz da veli

 İyi şiir için çok delirmeli”

Arka kapakta Abdürrahim Karakoç Usta‘ya benzetiyorlar şairi. Doğrudur; öyle bir tat var lâkin ben daha çok bir Neyzen ve Kazak Abdal lezzeti aldım. Bodoslama hiciv..

              “Irak’a bombalar düştü                    Dön de bir bak etrafına

                    Müttefikinizi sileyim                      Bindi Fatma’nın sırtına

                    Bırakmadınız şu pushtu                 Kına yak bir tarafına

                    Müttefikinizi sileyim                      Müttefikinizi sileyim”

Burnuma yeni Serdengeçti Osman kokuları geliyor. Hani diyor ya; ‘Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş ne sönmüşüm / Ben bu imanın uğruna çılgınlara dönmüşüm‘. Yada; ‘Siz onları göreydiniz deli derdiniz..’

Alın siz bir ‘deli‘ ve ‘Filistin Gözlüm‘ şiiri. Gayri neylerseniz eyleyin.

 

                “Vietnam’a girdin yüreğimde

                     Kahrolmadı Amerika

                     Somali karası oldu yüreğim

                     Acısı kâr oldu

                     Kime yar oldu?

                     Seni sevdim Habeş soylum

                     Yüreğim Gazze oldu

                     Ceplerim Afrika!”

Anayasa Değişikliği Hangi İhtiyaçtan Çıktı

Anayasa değişikliği tartışmaları gündemin en önemli maddesi durumunda. Türkiye gündeminin ilk maddesi haline gelen bu siyasi atağın hangi ihtiyaçtan doğduğunun tespiti önemlidir. Çünkü bu değişiklik teklifi TBMM’de görüşüldükten sonra büyük ihtimalle referanduma sunulacak gibi görünüyor.

Halkın büyük çoğunluğunun böylesine teknik konuları bilmesi ve teknik detayları gözeterek değerlendirmesi mümkün olmadığına göre, çoğunluk genel algılama ve taraftarı olduğu partilerin tepkilerini dikkate alarak oy verecektir.

Anayasalar bir toplumsal sözleşme olarak kabul edilir ve bunlarda yapılacak herhangi bir değişikliğin normalde bir milli mutabakatla yapılması istenir. Bunun için Meclis’te oylaması esnasında nitelikli çoğunluk aranır. Ancak kabul edilen metinlerin uzun ömürlü olması, toplumda barış, huzur ve gelişme sebebi olması için, azlık oyların görüşlerini de içine alan dengeli bir yapıda olması beklenir.

Yapılmak istenen değişiklikler için toplumda genel bir mutabakat (konsensüs) sağlanmasını bir yana bırakın, proje Meclis’te bile AKP’nin yalnız kaldığı bir teşebbüs durumundadır. Yapılmak istenen değişikliklerin “akıbetinin hayır olması için, niyetin de hayırlı olması gerektiği” düşüncesiyle niyetin neler olabileceğini anlamaya çalışalım.

GÜNDEMİ DEĞİŞTİRME: AKP gündem değiştirme konusunda hep son derece ustaca manevralar yapıyor. Seçimlere bir yıl civarında bir süre kalmışken, hükümeti yıpratan “önemli başarısızlıklar” sıcaklığını korurken seçime gitmek AKP açısından çok olumsuz sonuçlar doğurabilecekti.

Ekonomik krizin yarattığı işsizlik, esnaf, çiftçi ve işçinin yaşadığı sıkıntılar.. Bunların yanında sıkıntının adil paylaşılmadığına, iktidara yakın olanların nemalandığına dair örnekler bu kitlelerin AKP’ye duyduğu güveni çok aşındırdı. 

“Kürt açılımı/ demokrasi açılımı” , “Ermeni Açılımı” teşebbüslerinin kardeşlik ve barış getireceği vaatlerinin birer ütopya olduğu anlaşıldı. Habur‘dan giriş yapan PKK’lıların yarattığı toplumsal travma kolay geçeceğe benzemiyor. Bu yüzden “Kürt Açılımı” rölantiye alındı.

“Ermeni Açılımı” ise bir başka fiyasko oldu. ABD ve bazı AB ülke parlamentolarında “soykırım” iddialarının kabul edilmesi, yapılan açılımın bir faydası olmadığı gibi kardeş Azerbaycan’ın küstürülmesi gibi ağır zararları olduğunu ortaya çıkardı.

AKP açısından bu olayların yarattığı ağır havanın dağıtılması için gündemin değiştirilmesi gerekiyordu. 7 seneyi geçen iktidar döneminde yapamadığı değişiklikleri bu dar vakitte ve hem de referandumu göze alarak yapmak için kendince önemli sebepleri olmalı.

KAPATILMA VE YARGILANMA KORKUSU: AKP’nin kurmay heyeti geçmişte birkaç partisi kapatılmış “Milli Görüş” ekolünden geliyor. Ayrıca AKP de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaktan bir oy ile kurtuldu. Ayrıca “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmak” suçundan hüküm giydi.

Bu partinin iktidardan düşmesi halinde, mevcut dış desteğin devreden çıkabileceği ve partinin kapatılıp, birçok yöneticisinin Yüce Divan’da yargılanabileceği korkusu var. Bu korku anlaşılabilir ve insani bir duygudur. Bunun için Yüksek Yargı (Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay) ile Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) içinde AKP’ye yakın üye sayısını artıracak bir çalışma içine girilmiştir.

REFERANDUM KUMARIYLA OY ARTIRMAK: Değişiklikler halkoyuna sunulacağı için, AKP paketin içerisine geniş halk kitlelerinin hoşuna gidebilecek bazı düzenlemeler ile birtakım grupların desteğini sağlamaya yönelik haklar verilmesi yoluna gidiyor. Bu suretle oy oranını normal seçimlerde alabileceği oranın üzerine çıkartmak istiyor. Genel seçimlere de bu moral ile girmek ve iktidar gücünü korumayı planlıyor.

ANAYASA MAHKEMESİ İPTAL EDERSE: AKP referandumu göze alırken belki de en istediği şey, referanduma gidemeden Anayasa Mahkemesinin bu değişiklik teklifini iptal etmesidir. Mahkemenin böyle bir iptal kararı vermesi zayıf bir ihtimal değildir. Böyle bir olay olursa AKP çok sevdiği mağdur rolünü oynamak için güzel bir fırsat yakalamış olacak.

BAŞKANLIK SİSTEMİNE DOĞRU: Rahmetli Turgut Özal’ın gönlünden geçirip başaramadığı Başkanlık sistemine geçiş hevesinin Başbakan Erdoğan‘da olmadığını söylemek mümkün değildir. Cumhurbaşkanını halkın seçmesi yönünde yapılan son Anayasa değişikliği bu sisteme hazırlığın önemli bir adımıdır.

Başbakan Erdoğan’ın da Turgut Özal gibi partisinin zayıflamaya yüz tuttuğu dönemde Çankaya’ya çıkma arzusunu gütmesi normal bir davranış biçimidir. Böylece hem tarihe Cumhurbaşkanı olarak ta geçmek ve hem de dokunulmazlık zırhını kullanarak yargılanma tehlikesinden kurtulmuş olacaktır. Her ne kadar yıpranmış bir iktidara dayanarak halkoyuyla Cumhurbaşkanı seçilmek pek kolay değilse de, Erdoğan’ın bu şansı mutlaka deneyeceği kanaatindeyim.

Yapılması düşünülen Anayasa değişikliklerini hazırlayan komisyon içindeki önemli isimlerden hocam Prof. Dr. Burhan Kuzu‘nun ve diğer bazı önemli AKP’lilerin Başkanlık Sistemi taraftarı olduğunu biliyorum. (Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu, daha AKP’nin kuruluşu tamamlanmadan, Kocaeli TV’de yaptığım Geniş Açı adlı programımda bu görüşlerini Kocaelililerle de paylaşmıştı.) Bu ekibin Tayyip Erdoğan’ın hırsı, cesareti ve ihtirası ile bu sisteme geçiş için iyi bir fırsat yarattığına inandıklarını düşünüyorum.

DEMOKRASİMİZİN GELİŞTİRİLMESİ: Yapılan değişiklikler “12 Eylül Anayasasının dar kalıplarını, kişi hak ve özgürlükleri açısından geliştirmek” yönünden bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

AİHM’ne Rusya’dan sonra en fazla müracaatın olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti aleyhine (insan hakları ihlalleri olduğuna dair) kararların yüzde doksanı bulduğu bir yargılama sistemimiz var. Adalet geç tecelli ediyor, çoğu zaman eksik ve yanlış işliyor. Bu sistemi geliştirmek için gerekli olan adalet reformuna başlangıç teşkil edecek bazı düzenlemeler keşke ilave edilebilse. Sivil yargı/ Askeri Yargı ikileminden çıkılabilse. Hâkimler ve savcılarımız gerçekten bağımsız olabilse ve yalnız adalet için çalışabilse, “vicdan ve cüzdan arasında sıkışmasa”.

Yapılmak istenen Anayasa değişikliklerinde bu niyetlerin hepsinden birer parça var. Yemeği oluşturan ana unsurlar önceki maddeler, son başlık yani “demokrasimizin geliştirilmesi” ise yemeği tatlandırması için konulan tuz kabilinden.

Anayasa değişiklikleri ile ilgili daha çok düşünecek ve yazacağız gibi gözüküyor.