28.8 C
Kocaeli
Perşembe, Ağustos 20, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 1275

Neden Cumhuriyet?

Cumhuriyet nedir?

Klasik tarifi, sayfalarda kaladursun da, biz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş felsefesini oluşturan Cumhuriyetten ne anladığımızı, farklı bir bakış açısıyla ifade edelim; Cumhuriyet, kendi içinde birçok devrimi barındıran bir hayat biçimi, yaşama biçimi olarak anlaşılmalıdır. Bu anlayış ve kavrayışla Türk milletine sunuldu.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejimini bu bakış açısına göre düşünmek gerek…

Şu hususlar sorgulanmalıdır; niye harf devrimi yapıldı?

Niye kılık kıyafet evrimi yapıldı?

Niye hukuk devrimi yapıldı, neden medeni kanun çıkarıldı?

Neden maarif devrimi yapıldı?

Neden tek yasaya dayalı eşit vatandaşlık hakkı?

Neden “kul” değil de birey, “ümmet” değil de millet olma isteği?

Bunları iyi anlamak gerek, cumhuriyeti anlamak için..

Sevr ve Lozan haritalarını kıyaslamak

Mustafa Kemal Atatürk, tüm bu soruların cevabını bulacağımız cumhuriyet devlet sistemini kurdu ve “buyurun sahip olun” dedi.

Pekâlâ, kime karşı bu savaşı kazandı?

Dışta Batı emperyalizmine, içte karanlık kafalara karşı…

Her fırsatta Batı emperyalizmi “Sevr”i çağrıştıran isteklerde bulunabiliyor…

Sevr uygulandı mı, uygulanmadı mı, tekrara gündeme gelebilir mi tartışması bile yapılıyor…

Önce şu hususta anlaşmalıyız; Sevr, bir iki yılda olup biten bir olay değildir; 100 yıllık ön çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmış bir sonuçtur.

Osmanlıyı parçalayıp paylaşmak için on yıllarca plân ve strateji örgüsü yapıldı, tuzaklar kuruldu, avlar için ağlar örüldü…

Sonuçta hedefe varıldı…

Koca dev imparatorluk paylaşıldı; 364 maddelik bir antlaşma ile paylaşım teyit edildi; belge Paris’in banliyösü Sevr’de imzalandı…

Peki, Sevr uygulandı mı uygulanmadı mı?

Kimilerine göre uygulanmadı, kimine göre de uygulandı!

Bize göre de uygulandı!

Neden mi?

Sevr antlaşması “meclis ve padişahın onayından geçmedi” diye uygulanmadığı iddia ediliyor; bu, doğru değil, şöyle ki; imzadan hemen sonra, 12 Eylül de, İzmir resmen ve törenle Yunanlıların yönetimine devredildi, bu bir.

Kapitülasyonlar yeniden yaygınlaştırıldı, bu iki.

Posta-telgraf idaresi, İstanbul sular idaresi, Devlet Demir Yolları yabancıların elinde kalmaya devam etti, bu üç.

Osmanlı idaresi dışarıdaki memurların maaşını ödüyordu, o da kesildi, bu dört.

Ordu dağıtıldı, silahlar teslim edildi, bu da beş…

Daha pek çok benzer şeyler…

Sevr uygulanmadı de daha ne olsun ki?

Neymiş, padişah imzalamamış!

İmzalayacak hali yoktu ki; çünkü Osmanlı meclis kapatılmıştı, mebuslar Malta’ya sürülmüştü…

Ardından Anadolu’da kutsal mücadele başladı; İstiklal Savaşıyla emperyalistlerin hevesleri kursaklarında kaldı…

Şimdilerde Türkiye üzerinde oynanan oyunları iyi görmek ve anlamak için, çok basit bir önerim olacaktır; Sevr ile Lozan’ın farkını iyi anlamak için, her iki antlaşmanın sonucunu yansıtan haritaları yan yana koyup kıyaslamak ve düşünmek…

O zaman, eğer kalemler ve beyinler uşaklık mukavelesi imzalamamış ise, gerçeği görebileceklerdir…

O zaman düşmanın nereden geldiği bilinir, Atatürk’ün ve İstiklal Savaşının kıymeti daha iyi anlaşılır..

Milli heyecan

Kurtuluş Savaşından sonra devlet çok fakirdi, fakat tertemiz bir vatan vardı… Bugünkü gibi yabancılara satılmış kurumları, kiraya verilmiş beyinler yoktu…

Yol yok, liman yok, uçak yok…

Bir tek tuğla fabrikası bile yok…

En önemlisi bunları yapacak ne usta, ne mühendis, ne müteahhit, ne öğretmen, ne sanatçı, ne bilim insanı vardı…

Köprü yıkıldığı zaman Belçika’dan mühendis gelirdi…

Türk müteahhit tarafından yapılmış ilk Cumhuriyet binası, Ankara yakınındaki “Kayaş istasyonu” binası…

Yapılan her yeni bir yapı, büyük bir heyecanla, bayram havasıyla ve törenlerle açılıyordu; herkes heyecanlı; ilk kez Türkler tarafından başarılmış bir iş olduğu için herkes gururlu idi…

İstanbul’un sular idaresi; posta-telefon idaresi yabancıların elindeydi.

Borçlanmadan kalkınmak

Millet fakir, fakat çalışkandı, azimliydi, milli heyecan vardı, bağımsız olmanın, vatandaş olmanın özlemini, sevincini sindiriyordu içine…

“Kul” olmaktan kurtulmuştu, yurttaş olmuştu, yurtsever olmuştu…

Millet olmuştu…

Yunan Anadolu’dan kovulduktan sonra geriye 10 bin civarında yakılmış-yıkılmış ev bıraktı… Bunların hepsini vatandaş kendisi yaptı, onardı…

Geriye, yakıp yıkmış olduğu 2000 den fazla cami bıraktı; bunları da Cumhuriyet idaresi sessiz-sedasız yeniden yaptı-onardı; siyasi malzeme yapmadan, istismar etmeden, din ticareti yapmadan, laikliğin erdemliliği içinde bunu yaptı…

Cumhuriyet döneminde kalkınma hızı %10, sanayileşme hızı %20, bunlar dünya rekoru işler…

Devletin en fakir döneminde dahi DDY millileştirildi; Osmanlı borçları ödendi…

Devletin tek kuruş dış borcu yoktu…

Her yapılan eser Türklerindi, bunun anlamı şuydu; “Anadolu bizim yurdumuzdur” demekti…

Bu toprağın sahibi “Türklerdir” demekti…

“Biz bu yurdun sahibiyiz” demekti..

Tek kuruş borç almıyor Cumhuriyet idaresi, kredi tekliflerini ret ediyor…

Ne İMF den ne de Dünya Bankasından kredi alınarak!

Her şeyi kendisi üretiyor, dışa bağımlı değildi…

Şimdi ise, alınan dış borçlara ödenen haftalık faizle 50 okul, 50 hastane, 50 kültür merkezi birlikte yapılır…

Atatürk’ün aklı yok muydu ki yabancı sermayeyi getirsin de kullansın?

Borç para alsın IMF den, Dünya Bankasından?

Ülkenin milli bir ekonomisi, milli bir maliyesi yoksa o ülke bağımsız değildir.

Bugün ne durumda olduğumuzu siz düşünün lütfen…

“Emret başkanım” deyip, kirli okyanus suyunu millete şırınga eden “uydu” kadroların egemenliğindeki bir ülke değildi…

Çağdaşlaşmak ana hedef…

Cumhuriyet çağdaşlaşma rejimidir…

Çağdaşlaşmak mecburiyeti vardı; Atatürk bunu yaptı; çağdaşlaşarak Ortaçağı yendi! Yeniçağa doğru koştu…

Atatürk hep çağdaşlığı, çağdaşlaşmayı, hatta onun da üzerine çıkmayı hedef olarak gösterdi… O’nun yolundan ayrılırsak, çağdaşlaşmaya devam etmezsek geri gideriz, tekrar Ortaçağa döneriz…

Bugünlerde “yeni Osmanlılık” hikâyeleri duyuyorum; şayet doğruysa, Osmanlının Kanuni dönemine değil, olsa olsa son batış dönemine döneriz!

Onun için çağdaşlaşma sürecinde fren olmaz, geri durulmaz…

Bilimde, sanatta, düşüncede, teknikte çağdaşlığı yakalamak gerek; milli kültürünü, dilini, gelenek ve folklorunu koruyarak çağdaşlaşmak gerek…

Gelişerek değişmek gerek; gelişmeden değişirsen, geri kalmış mahallenin ileri gitmiş sosyetik kızı gibi olursunuz!

Onun için cumhuriyetin değerini iyi anlamak gerek, Atatürk’ü iyi anlamak gerek; çünkü cumhuriyet demek insan olmak demektir, yurttaş olmak demektir, birey olmak demektir..

Tek yol eğitimli toplum…

Cumhuriyet kurulduğunda halkın eğitimi için şehirlerde “Halk Evleri”, kasabalarda “Halk Odaları” vardı…  Şehrin belli yerlerinde “Halk Kürsüleri” vardı. Bu kürsülere isteyen çıkar düşüncelerini anlatır, konuşurdu; kimisi şiir okur, kimisi hikâye, kimisi nutuk atardı…

Halk evlerinde insanlar tiyatro oynardı, münazara yapardı, edebiyat ve şiir geceleri düzenlerdi… Böylece halkın eğitimi gerçekleşirdi, bunların hiç birine Cumhuriyet idaresinin müdahalesi olmazdı, vatandaşa hükümetin siyasi müdahalesi olmazdı… Kimse bunu hissetmez, aklına bile getirmezdi…

Özellikle “Halk Evleri” insanları uygarlığa çağırırdı..

Okullarda tek tip önlük giydirme konusu da siyasi malzeme bile yapıldı o zamanlar; işin aslı şuydu: okullarda çocuklara tek tip yakalık, önlük giydirilmenin sebebi, fakir insanların yırtık pırtık elbiseleri görünmesin diye, fakir aile çocukları mahcup olmasın, fakirlikleri anlaşılmasın, herkes en az görünüşte eşit görünsün diye giydirilirdi… Yoksa birilerinin dediği gibi “tek tip insan yaratmak” amacını taşımazdı. Bunu yazan ve söyleyen iyi niyetli olamaz…

Milliyetçi olmaya mecburuz 

Onun için mutlaka milliyetçi olmamız lazım, Türk milliyetçisi olmamız lazım…

Yanlış algılanıyor, ya da öyle empoze ediliyor; milliyetçilik ırkçılık, soy-sop ayırımcılığı demek değildir; ırka, soya dayanan bir anlam-anlayış değildir…

Milliyetçilik yurtseverliktir…

Yabancılar bu duyguyu gençliğine aşılar, kendileri adına, milletlerinin geleceği bunu gerekli hisseder, görürler…

Bir Fransız’ın, bir Alman’ın, İngiliz’in yurdunu sevmediğini, milliyetçi olmadığını göremezsiniz…

Fakat bizim milliyetçiliğimizi istemezler, bunu yasaklamaya kalkarlar, AB aracılığıyla!

Atatürk’ün resimlerine bile tahammülleri yoktur…

Milliyetçiliğin bizde bitmesini istiyorlar…

Buna da müsaade edenler, bu zihniyeti taşıyanlar şayet başımızda idareci olurlarsa, suç bizim; onları biz oylarımızla seçmişiz…

O zaman “yazıklar olsun bize” dememiz gerek!

Milli değerlerin korunması

Milli değerleri korumak gerek; kültürümüzü, tarihimizi, dilimiz bilmek ve güçlendirerek, geliştirmek gerek…

Bilimde, sanatta, resimde, müzikte, insan haklarında evrenselliğe evet, ama milli değerlerin erozyona uğramasına, yozlaşmaya, yabancılaşmaya hayır demeliyiz…

Onun için Batı emperyalizmin ne olup olmadığını iyi anlamak gerek, tanımak gerek…

Dünü bilmeden bugünü anlamak, yarını kestirmek mümkün olmaz, dünü bilmeliyiz ki bugünün doğrusunu, eğrisini bilebilelim..

Emperyalistler Atatürk’ü sevmez

Emperyalistler Atatürk’ü zoraki kabullenirler, fakat sevmezler; çünkü onların hevesleri olan “Türk’ü Anadolu’da boğmak ve yok etmek” emellerine mani oldu; heveslerini kursaklarında bıraktı; onun için sevmeler…

Atatürk sevgisini, Türk milliyetçiliğini zayıflatmak için Kemalist doktrinden vazgeçilmesini isterler; buna, AB şampiyonu siyasiler de alet oluyorlar; Atanın sınıflardaki, resmi dairelerdeki, her yerdeki resimlerine, heykellerine bile tahammülleri yoktur…

Milliyetçiliği, yurtseverliği zayıflatılmış, yok edilmiş bir toplumu sömürmek, yönetmek çok daha kolay…

Emperyalistlerin hedefi her zaman böyle olmuştur, böyle olmaya devam edecektir…

Bizim görevimiz, düşmanı iyi tanımak, birlik ve bütünlük içinde çağdaşlaşma yolunda devam etmek, çalışmak, çalışmak, pek çok çalışmaktır…

 

Avrupa Birliği Gençlik Programı ve Gençlere Katkıları

Gençlik Programı Avrupa Komisyonu tarafından gençler için uygulamaya konmuş bir programdır. Programa katılan her ülkede Programı idare eden “ulusal ajanslar” bulunmaktadır. Ülkemizin Ulusal Ajansı görevini ulusal ajans (T.C. Başbakanlık – DPT – AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı)  yürütmektedir. Programlara tam katılım hakkını elde ettiğimiz 2004 yılından beri aşağıda anlatılan alt Eylemlere ait proje başvuruları doğrudan ulusal ajansa yapılmakta ve ulusal ajans tarafından değerlendirilmektedir. Her yıl, yılda 5 dönem halinde (1 Şubat, 1 Nisan, 1 Haziran, 1 Eylül ve 1 Kasım), binlerce başvuru alınmakta ve kabul edilen başvurulara hibe sağlanmaktadır.

Gençlik Programı ve gençlere katkılarına açıklamadan önce gençlerin isteklerine ve Türkiye’nin durumuna bir göz atmak gerekir. Genel olarak gençler; saygı görmeyi, muhatap alınmayı, toplumda var olduğunu ispatlamayı, özgür olmayı, kendisine güvenilmesini,  herkesle eşit olmayı ister. Tabi bütün bunlardan daha somut ve önemlisi gelecekte; Bol maaşlı bir iş, güzel bir ev-araba, iyi bir eş ister. Bunun ışığında Türkiye’nin genel durumuna bir göz atmak gerekiyor. Türkiye’de 2008 rakamlarına göre, 15-30 yaş arası nüfus 18.910.444 kişi, buda ülke nüfusunun  %27’sini oluşturmaktadır.  İşsizlik oranı % 10 ‘dur. Bu oran ise 1.891.044 kişi’ye tekabül ediyor. Bu işsizler arasında üniversite mezunu olanların oranı ise % 44’dir.

Tablo böyle iken gençlerin %44 dilimin dışına çıkabilmesi için bir çaba sarf etmesi gerekiyor. İşte tam bu noktada AB Gençlik Projeleri karşımıza önemli bir fırsat olarak çıkmaktadır. Türkiye her ne kadar ilk yıllarda bu fırsatlardan yararlanmasa da, gün geçtikçe gençlerin bu projelere ilgisi artmaktadır. 2004 ve 2005’te bu konuda ayrılan hibe kullanılmadığı için geri iade edilmiştir. Gecen süre içerisinde ayrılan hibenin tamamı kullanılmıştır. 2003-2008 yılları arasında;  81 İl’de  1.749 adet proje ve bu projelerden dolayı toplamda 18.731.368 € hibe alınmıştır. Bu hibelerden ise 20.000 genç yararlanmıştır. Türkiye’nin 18.891.044 kişilik genç nüfusu düşünülünce 20.000 çok küçük bir rakam olarak kalmaktadır. Bölgelere Göre Gençlik Programı Projeleri (2003-2007) yararlanma oranlarına baktığımızda ise; %31 ile İç Anadolu  birinci, %24 ile Marmara ikinci, %12 ile Akdeniz’in  takip ettiğini görüyoruz.   

Gençlik Programından Kimler Yararlanabilir? 13-30 yaş arasındaki gençler,  Sivil Toplum Kuruluşları, Gençlik çalışanları,  Gençlik liderleri,  Yerel yönetimler ve Gençlik Politikaları Belirleyicileri bu projelerden yararlanabilir.

 Bu projeler neleri kapsar?

  • 1. Eylem 1.1 – Gençlik Değişimleri: Gençlik Değişimleri, farklı ülkelerden genç gruplarına bir araya gelme ve birbirlerinin kültürleri hakkında öğrenme fırsatı sunar. Gruplar, karşılıklı ilgi duyulan bir konu etrafında Gençlik Değişimini birlikte planlarlar. Gençler bu Eylem ile yurt dışındaki projelere katılabildikleri gibi yurt içinde de uluslar arası projeler yapabiliyorlar. Bir Gençlik Değişimine katılmak için yabancı dilinizin çok iyi seviyede olması da gerekmiyor.
  • 2. Eylem 1.2 – Gençlik Girişimleri: Gençlik Girişimleri yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde tasarlanan grup projelerini destekler. Sokağınızda, köyünüzde, ilinizde veya bölgenizde gerçekleştireceğiniz her türlü yararlı proje fikri için geçerli olan eylemdir. Bu alt eylem ayrıca gençler arasında işbirliğini ve deneyim değişimini geliştirmek amacıyla farklı ülkeler arasında benzer projelerden oluşan bir ağ kurulmasını da destekler.
  • 3. Eylem 1.3 – Gençlik Demokrasi Projeleri: Gençlik Demokrasi Projeleri, gençlerin hem yerel, bölgesel ya da ulusal düzeyde, hem de uluslararası düzeyde demokratik yaşama katılımını destekler.
  • 4. Eylem 2 -AvrupaGönüllüHizmeti: Avrupa Gönüllü Hizmeti, istediğiniz bir AB ülkesinde sosyal içerikli bir projede 2-12 aylık süreler dahilinde yer almanızı sağlayan bir etkinliktir. Dil eğitimini de (% 5) içeren Avrupa Gönüllü Hizmeti 18-30 yaş arasındaki tüm gençlere açıktır. Avrupa Gönüllü Hizmetinin (AGH) amacı, Avrupa Birliği’nin içinde ve dışında çeşitli şekillerdeki gönüllü faaliyetlere gençlerin katılımını desteklemektir. Bu Eylem kapsamında gençler, bireysel olarak ya da gruplar halinde kâr amacı gütmeyen, ücretsiz faaliyetlerde yer alırlar.
  • 5. Eylem 3.1 – Avrupa Birliği Komşu Ülkeleriyle İş Birliği: Bu alt-Eylem Komşu Ortak Ülkelerle gençlik alanında Gençlik Değişimleri ve Eğitim ve Ağ Kurma projelerini destekler. Başka bir deyişle 2 ayrı alt faaliyet ile Eylem 1.1 ve Eylem 4.3 projelerinin Komşu Ortak Ülkelerden katılan ortaklar ile de yapılmasını sağlar.
  • 6. Eylem 4.3 – Gençlik Çalışanları ve Gençlik Kuruluşları İçin Eğitim ve Ağ Kurma: Bu alt-Eylem, gençlik çalışmalarında ve kuruluşlarında aktif kişilerin eğitimini, özellikle deneyimlerin, uzmanlığın ve aralarında iyi uygulamaların yanı sıra uzun süreli kalite projeleri ile ortaklıklar ve ağların oluşmasını sağlayacak faaliyetlerin değişimini destekler. İşbaşı Eğitimi, Fizibilite Ziyareti, Değerlendirme Toplantısı, Çalışma Ziyareti, Ortaklık Oluşturma Faaliyeti, Seminer, Eğitim Kursu ve Ağ Kurma projeleri yapmanıza olanak sağlar.
  • 7. Eylem 5.1 – Gençler ve Gençlik Politikalarından Sorumlu Olanlar İçin Toplantılar: Bu alt-Eylem, gençler, gençlik çalışmalarında aktif kişiler ve gençlik politikalarından sorumlu kişiler arasında işbirliğini, seminerleri ve yapılandırılmış diyalogu destekler. Ulusal tipinde yurt dışından ortaklara ihtiyaç yoktur. Çok sayıda gencin katıldığı büyük toplantı ve seminerleri mümkün kılar.
  • 8. TCP (Training and Coordination Plan – Eğitim ve İşbirliği Planı): Yurt dışında diğer Ulusal Ajanslarca veya Avrupa Komisyonunca; yurt içinde ise ulusal ajans tarafından düzenlenen bazı eğitim ve etkinliklere TCP kapsamında alacağınız hibeyi kullanarak katılabilirsiniz. Bu etkinliklere katılarak Gençlik Programı hakkındaki tecrübenizi daha da artırabilirsiniz. Bu etkinliklere katılan katılımcıların konaklama ve yemek masrafları ile yolculuk ve vize masrafları ulusal ajans ve diğer Ulusal Ajanslarca karşılanır.

AB Gençlik Programının gençlere katkıları neler?

AB Gençlik Programı 2003-2006 Etki Değerlendirme Raporunda; 7 coğrafi bölge, 23 il, 800 proje katılımcısı genç, 100 proje grup lideri, 90 eğitmen, proje sorumlusu, katılımcı genç ile yapılan değerlendirmede sorulan sorulara verilen cevaplar ile gençlere neler kattığını gözlemleyebiliriz.

  • Öncelikli olarak farklı kültürler tanınmış ve kendi kültürümüzü birçok ülkeye tanıtma fırsatı yakalamışız. Bu konuda “Gittiğiniz ülkedeki-ülkemize gelenler hakkında görüşlerinde olumlu değişimler oldu mu?” sorusuna cevap verenlerin %65 Evet demiştir.
  • Gençler farklı ülke vatandaşlarıyla iş yapabilme olanağı bulmuştur, buda gençlerin farklı kültürlerde yetişmiş insanlarla ilişki kurma yeteneği kazanmasına sebep olmuştur. Bu konuda ” Farklı ülke vatandaşları ile sosyal ilişki kurma beceriniz gelişti mi?” sorusuna %81,7 Evet, %11,2 Hayır demiştir.
  • Gençlerin olaylara bakış açısı gelişmiştir. “Sorunlara hem yerel hem de küresel bakış açın gelişti mi?” sorusuna ise %83 Evet ile karşılık vermiştir.
  • 1980 darbesinden sonra gençliğin en büyük eleştirilen yönü yönetime ve siyasete katılmamasıydı. Bu program sayesinde “Aktif katılım duygunuzu geliştirdi mi?” sorusuna %94 Evet, bunun karşısında sadece %2 Hayır demiştir.
  • Türkiye’de proje diyince herkes bir ilkilir ve geri kaçar. Ama program sayesinde ” Proje hazırlama-yürütme bilgi ve beceriniz arttı mı?” sorusuna %92,2 Evet demiştir.
  • Ülkemizin en büyük problemlerinden biri olan işsizlik konusunda ise; ” İş dünyasındaki şansınızı artırdı mı?” ya verilen cevapların %60 Evet.
  • Genel olarak bakıldığında ise; “Proje yapmak hayatınızı olumlu yönde etkiledi mi?” sorusuna, %91 Evet olduğu görülmüştür.

Bütün bu sonuçlar açısından bakacak olursak gençlerin bu programlardan haberdar edilmesi gerekmektedir. Bununla da yetinilmeyip bu tür programlardan istifade edilmesi sağlanmalıdır.

 

KAYNAKLAR:

  • 1. http://www.ua.gov.tr
  • 2. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2008 verileri
  • 3. AB Gençlik Programı 2003-2006 Etki Değerlendirme Raporuna

 

‘Size paşam yerine Çevik Bir diyebilir miyim?

Biraz gerilere götürmek istiyorum sizi. Yıl 2000. Yer İstanbul Sheraton Oteli. Kısa ismi RUİAD olan Rumelili İş Adamları Derneği’nin yemekli bir toplantısı var. Konuk da çiçeği burnunda Emekli Orgeneral Çevik Bir. 04 Şubat 1997 de tankları Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı’dan habersiz Sincan’da yürüten, dönemin Genelkurmay 2.Başkanı Orgeneral olarak, o döneme mühür vurmuş önemli bir isim.

“Şeriatçı bir yönetime karşı, müdahalenin kaçınılmaz olduğu” şeklindeki düşüncesini, her fırsatta emrindeki komutanlara ve Genel Kurmay Başkanı Karadayı’ya ileten Çevik Bir ile ilgili 8 Eylül 2003 tarihli Vatan Gazetesi’nde Bilal Çetin imzalı çıkan yazıdan bazı alıntılar yapmak istiyorum.

Sonra konumuza tekrar döneriz.

“4 Şubat sabahı Sincanlılar müthiş bir palet gürültüsüyle uyanıyorlar. 15 tank, 20 zırhlı kariyer, cip ve REO’lardan oluşan konvoy ağır ağır Sincan’ın ana caddesinden ilerliyor.. İlçe merkezine gelindiğinde birlik komutanı yüzbaşı çadırı arıyor, ama çadır çoktan kaldırılmış. Çünkü kamuoyundan yükselen sert tepki RP’lileri de endişelendirmiş ve o gün akşam saatlerinde RP Genel Merkezi, Belediye Başkanı Yıldız’a “o çadırı kaldır” talimatı vermişti. Palet gürültülerinin Sincan caddelerinde duyulduğu sabahın erken saatlerinden itibaren Ankara’da müthiş bir panik yaşanmaya başlıyor.  Darbe oldu mu, oluyor mu konuşmaları sürerken Genelkurmay’dan kısa bir açıklama geliyor: “Motorlu yürüyüş tatbikatı yapılıyor.”  

Haberi duyan Cumhurbaşkanı  Demirel, Genelkurmay Başkanı  Karadayı’ya telefon ediyor. Karadayı, Cumhurbaşkanı Demirel ile yaptığı telefon görüşmesinin ardından 2. Başkan Çevik Bir’i makamına çağırıyor. Karadayı oldukça sert bir ifadeyle “Tank emrini kim verdi?” diye soruyor. “Ben verdim komutanım” oluyor Bir’in yanıtı. Bir an susuyor Karadayı ve şunları söylüyor: Keşke yapmasaydın. Durum nazik bir noktada. Cumhurbaşkanı ile konuşuyoruz. Bu ayki MGK toplantısında her şeyi halledeceğiz…” Çevik Bir kıpkırmızı oluyor, adeta kendini kaybediyor, Karadayı’nın üstüne yürüyor ve iki eliyle yakasına yapışıp çok sert bir ses tonuyla şunları söylüyor: “Komutanım Türkiye elden gidiyor, siz ne diyorsunuz. Demirel de bizi uyutuyor. Çıkın bakın birlik komutanları neler söylüyor, bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin alt personeline bile sorsanız hâlâ ‘Bunları niye seyrediyoruz’ diyorlar, İrticanın Atatürk Cumhuriyeti’ni ele geçirişini seyredecek miyiz? Bunun sorumluluğunu nasıl taşırız?”  

Bu olayın ardından hepimizin yakinen bildiği 28 Şubat tarihinde alınan MGK tavsiyesi (!) yapılıyor RP-DYP Hükümeti’ne.  

Biz gelelim yine Fenerbahçe’nin Efsanevi Başkanı Ali Şen’in yöneticiliğini yaptığı  o RUİAD Toplantısı’na.  

Basın yoğun ilgi göstermişti. Kimler yoktu ki. Hatırımda kalanlardan bazıları Mehmet Ali Birand, Deniz Arman, Ali Kırca ve Reha Muhtar.  

Reha Muhtar bir soru sordu Bir’e.   

– 1960- 1971-1980 derken 28 Şubat. Türkiye’nin kaderi midir bu? 1960 İhtilali’nde babam elimden tutup, “Oğlum gel bak tanklar geçiyor” deyince korktum. Bu tanklar ne zaman kışlaya dönecek?  

Çevik Bir bu soruya karşılık bir soruyla cevap verdi Reha Muhtar’a.  

– Kaç doğumlusun sen?  

Reha Muhtar;  

– 1959.  

Çevik Bir’in; 1960 ta 1 yaşındayken mi hatırlıyorsun bunu sen şeklindeki cevabı karşısında Reha Muhtar’ın düştüğü duruma herkes gibi ben de gülmüştüm.  

Gecenin bombasını  ise Gazeteci Mehmet Ali Birand patlatmıştı. Soru sordu Çevik Bir’e.   

– Efendim, şimdi size bir soru soracağım. Ama cevabını  da net olarak almak istiyorum. Cumhurbaşkanlığı’na aday mısınız?   

Çevik Bir, lafı biraz sağından solundan dolaştırsa da sonunda gönlünden geçeni, ağzındaki baklayı  çıkarttı.

–  Şartlar da uygun olursa neden olmasın.

O cevapla birlikte Çevik Bir’in hayallerinin sonu oldu. Zira artık 28 Şubat’ın o güçlü  Paşa’sı gitmiş, siyasetçi Çevik Bir gelmişti. Bunu teyiden hemen bu cevaptan sonra salonda bulunan Kurt Politikacı Orhan Keçeli’nin Bir’e dönerek; “Size Paşam yerine Çevik Bir diyebilir miyim” diye sorması bitişin de başlangıcıydı.

Bu anımı sizinle neden paylaştığıma gelince:

Bütün bunlardan sonra 2002 de AKP İktidar oldu. Hem de tek başına.

28 Şubat’ın Mimarı diye bilinen Çevik Bir, bu Hükümet’in görevlendirmesiyle mutemet bir vatandaş  olarak, AKP İstanbul Milletvekili Alaattin Büyükkaya, RUİAD Başkanı Em. General İdris Koralp ve beraberindeki heyetle geçen yıl Makedonya’daki seçimlerde Türk Partisi TDP’ye duygusal (!) ve de fiziki destek vermek üzere Makedonya’ya gidiyor.

Peki, şimdi söyleyin bakalım. Komutanlara yönelik bu operasyona 28 Şubat’ın rövanşı diyenlere sesleniyorum özellikle.

– 28 Şubat kime yaramış?

– 28 Şubat Paşası’nın Hükümet ile bu kadar yakın olmasını  nasıl izah edeceksiniz?

Madem bir rövanş var, öyle ya, hayali falan değil, harbi bir müdahalenin gerçek Mimarı  ile ilgili neden herhangi bir girişim yok da aksine bir yakınlaşma söz konusu.

Yoksa 28 Şubat, “Bu Hükümet’in temellerinin atılmasına yardım etmekten başka bir şey değildir” diyenler haklı mı?

Veya 28 Şubat’ın Mimarı, Amerika’nın koruyup kolladığı bir askerken, gözaltına alınanlar Amerika’nın yaramaz çocukları mı?

Temeli Eskiye Dayanan Gerginlik

1960’lı, 70’li yıllarda Hukuk Fakültelerinde, Siyasalda sağcıların okuması mümkün olmuyordu.

Hele ODTÜ, geleceği şekillendirecek ilim ve bilim adamları(!)’nın tatbikat sahasıydı.

Sular hiç durulmaz, hiçbir bölümüne sağcılar giremez ve sol fraksiyonların taşlı, sopalı eğitimleri bütün hızıyla sürdürülürdü.

Ülkenin yönetiminde gerekli olan siyaset bilimi solcuların elinde olduğu gibi, ders kitapları da militan yazarlar tarafından şekillendirilip, Türk Milletinin milli ve manevi değerleri, örf ve ananeleri göz ardı edilerek yazılırdı.

Bu çöreklenme sebebiyle, o yıllarda hükümette kim olursa olsun, bu hakikat değişmiyordu.

Oldukça uzun bir süre okullarda kontrolü elinde bulunduran o zümre, hükümette kim olursa olsun, iktidarı elinde bulunduracak gücü elinde tutmuştur, tutuyor.

Belki bu zümreye tepkidendir, uzun süredir genelde sağ hükümetler kurulur.

Ancak iktidar hep solun elinde olur.

Zira en büyük güç, yani anayasayı kullanma, işletme, uygulama yetkisi olanlar, genelde solculardan oluşmuştur.

Hele birde Moğoltay faciası sonucu, solcuların da en güçlüleri(!) toplu halde işbaşına getirilince, sol iktidar, gücüne güç katmış oldu.

İşte bu yüzden bugünkü hükümet de, meclisteki muhalefetin zorlayamamasına rağmen hep diken üzerinde, zamanının önemli bir bölümünü kapatma savunmalarını hazırlamakla ve mahkeme kapılarında geçirmektedir.

Yani tarihi bir meclis çoğunluğuna rağmen AKP hükümeti iktidar olamıyor, hatta devrik bir savcı kadar güçlü olamıyor.

12 Eylül darbesi silahla, kaba kuvvetle, zorbalıkla yapılan son darbeydi.

O günden sonra Rütbeliler bir takım tatbiki darbe hazırlıkları(!) ile oyalanırlarken, Cübbeli darbeciler peş peşe darbelerini sıraladılar bile.

Ülkenin en büyük makamına oturacak kişi, yani Cumhurbaşkanı, sadece bir kişinin, hem de meclis dışında, devrik bir savcının biryerlere direktifi doğrultusunda, akıllara durgunluk veren bir ihtilal sonucunda, planlanan sürede makamına oturamadı.

Cübbeliler o kadar ileri gittiler ki, rütbelileri de rahatlıkla kullanabildiler, bir takım rütbelilerle içli dışlı oldular ve Türkiye’nin bekası için(!) ortak eylem planları yaptılar. Hem de Genelkurmay Başkanlığını bile uyutarak.

Hani Sayın Genelkurmay Başkanımız ıslak mı-kuru mu diye tartışılan bir belgeye “sadece bir kağıt parçası” demişti ya, hani ciddiye almamıştı ya…

Adli Tıp’tan sonra, TSK’dan da aynı yönde bir karar ile, belgenin gerçek ve imzanın ıslak imza olduğu açıkladı.

Şimdi merak ediyorum; Bir subay tarafından, bir ülkenin, koskocaman Orgenerali uyutuldu, ana muhalefet lideri ve birçok KÖŞE yazarı uyutuldu(!), peki imzanın ıslak olduğu kesinleşti, şimdi ne olacak?

Emelleri uğruna askerleri kullanma ve yönlendirme yolunda marifet sergileyen hukukçuların hali şimdi ne olacak?

Hastanelerde bile öncelikli olan bu elit(!) insanlara, bu görevleri adaleti adilce dağıtmak olması gereken insanlara hala dokunulamayacak mı?

Ya da hasbelkader dokunulursa HSYK hemen gereğini mi yapacak?

HSYK’nun yapacağı (gereği) hangi kıstaslara uygun olacak?

Bu kurulun tavrı gerçekten hukuki mi, yoksa siyasimidir?

Benim cevabım; tereddütsüz SİYASİ.

Bunu Erzincan Başsavcısı konusundaki kararları ile alenen ortaya koydular.

Malum Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in evi ve ofisinin aranma kararını da tutuklama kararını da hâkimler vermiş, itirazı reddedenler de yine hâkimler olmuştu.

Bu karar; yürüyen bir soruşturmayı etkilemeye yöneliktir, bu karar siyasidir, bu karar skandaldır.

Aksini iddia mümkün müdür?

Ortada gerçekliği şüphe götürmez bir Ergenekon çetesi var, malum başsavcı zaman zaman bu çetenin toplantılarında başkanlık yapıyor, dindar insanlara “evlerine silah koydurtarak” tuzak kuruyor, Polis ve askeri karşı karşıya getirmeye çalışıyor, Ergenekon’u aklamaya, delilleri sulandırmaya gayret ediyor, AK Parti’yi kapatmaya yönelik yasa dışı yoldan delil oluşturmayı planlıyor vs. vs…

Karıştırmadığı halt kalmamış ve bu zevat HSYK’nın şemsiyesi altında.

“İBDA-C” ve “HİZBULLAH” mensubu olarak gösterilen dindar insanların telefonları gizli takibe alınmış.

İsmailağa Cemaati’ne mensup olduğuna inandığı insanlar hakkında dinleme yapabilmek için onları terörist olarak resmi belgelere kaydetmiş.

İki yıl boyunca Ağır Ceza Savcıları’nın alanına giren bir soruşturmayı üstlerinden gizlemiş…

Bütün iddiaları bir yana, tele-kulak skandalından en çok şikâyet edenler Yargıtay, YARSAV, HSYK üyeleri değil miydi?

Tele-kulak konusunda hassas yayın yapan basın kuruluşları da Cihaner konusunda ters köşede yer aldılar.

CHP’nin tavrı ise bir başka skandal…

CHP, tele-kulak konusunda İçişleri Bakanı aleyhine gensoru bile vermişti.

Ama CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin Erzurum’a gidiyor ve Sayın Cihaner’i cezaevinde ziyaret ediyor.

Neden? Acaba yasa dışı dinlemelerin nedenini sormak için mi?

Sayın Ersin, İnsan Hakları Komisyonu’nda oluşturulan “Gizli Dinleme Yoluyla Özel Haberleşmenin İhlali” Alt Komisyonu’nun bir üyesi değil mi?

Komisyonun raporunu yeterli bulmayarak muhalefet yazısı yazacak kadar bu konuda hassas!

Ancak, Erzincan soruşturmasının her safhasına tepki koyan bir isim. Acaba neden?

Kendini Ergenekon’un savcısı ilan eden ana muhalefet partisi, her hukuki sürecin de karşısındayım mı demek istiyor?

Adaleti savsaklayan, yasaları kullanmayı tekelinde zanneden, dindarlar için tele-kulak özel hayatın ihlali değil diri ima edenlerin samimiyetleri sorgulanmalıdır vesselam.

Özetle; İrtica diye bir düşman üretip, bununla insanları korkutup sindiren bir Gizli Komite yapılanması varmış ve sürekli bizi kandırıp değerlerimiz ve gözyaşlarımız üzerinden fayda temin eden çetelerin esiri edilmiş bir ülkede yaşıyoruz

Ne Ekersen Onu Biçersin

Yazının başlığı olan meşhur atasözümüz, ‘herkes yaptığının veya davranışlarının karşılığını görür’ anlamında kullanılır.

Bu atasözü buğday ekenin buğday hasat edeceğini, yulaf ekenin yulaf elde edeceğini anlatırken, ekilen miktar ile hasat edilen arasındaki verim oranını ifade etmiyor. Ekonomik terimle anlatmaya çalışırsak, fayda/maliyet oranına bir atıf/gönderme yapmıyor.

Tarımın ilkel şartlarda yapıldığı çocukluk dönemlerimizde (hâlâ bazı yörelerde devam ediyor) tohumları toprağa serpen köylü ‘bu yele, bu kurda/haşereye, bu kuşa, bu toprağa’ diye ekerdi. Yani ektiklerinin küçük bir kısmı toprakla buluşur, tohum ürüne dönüşürmüş. Fakat toprakla hemhal olan tohum öyle bir bereketli mahsul verir ki yele, kuşa verilen yani görünüşte zayi olandan çok daha fazla ürün elde etmek, kendinin ve ailesinin rızkını temin etmek mümkün olabilirdi.

İnsanlar da bazen sosyal ilişkilerinde umutsuzluğa kapılıyor. ‘Ben çevremdeki insanlara hep iyi davranışlarda bulunmama, çeşitli fedakârlıklarda bulunmama rağmen yeterince karşılık göremiyorum’ şeklinde hayıflanmalar, karamsarlıklar içine düşebiliyor. Hatta daha karamsar tipler ‘ben iyilik ekiyorum ama karşılığında kötülük görüyorum‘ düşüncesini dile getirirler.

Toplumda bu tarz yakınmaya içten inananın pek olmadığını düşünüyorum. Çünkü toplum vicdanı, gerçekten ne ekilirse onun biçileceğine dair köklü bir inanç içindedir. Topluma, çevresine iyilik içerisinde olan insanlar kıskanılabilir, çekememezliklere muhatap olabilir ama böyle kişilerden toplumun nefret ettiği görülmemiştir.

Yüce Yaratıcımız, dünyevi bir karşılık beklemeksizin sırf Allah rızası için yapılan iyiliklerin karşılığını Kitabında anlatıyor: “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lütfü geniştir, O her şeyi bilendir.” (Bakara 261)

Hadis-i Şerifte ise şöyle bildiriliyor: “Rabbiniz Rahimdir. Bir iyilik yapmak isteyip de yapamayana, bir sevap verir. On mislinden yedi yüz misline kadar veya daha fazla sevap yazar. Kötülük yapmak isteyip de yapmayana bir sevap, yaparsa bir günah yazar.” (Taberani)

Bana bütün bunları, 05 Mart Cuma günü Avukatlık Büromun açılışında çevremden, dost ve arkadaşlarımdan gördüğüm yakın alaka, verilen moral ve gönülden yapılan teşvik, iyi dilekler ve dualar düşündürttü.

Eğer benim fiil (eylem) ve davranışlarıma Cenab-ı Allah bire bir karşılık verseydi, yani ektiğim kadar biçmek durumunda kalsaydım, böyle bir güzelliği yaşamam mümkün olamazdı. Yaratıcımızın, bizim yapmadığımız kötülüklere bile sevap yazan, yaptığımız iyiliklere de yedi yüz kat ve daha fazlasını veren rahmeti ve cömertliği olmasaydı bu kadar güzel dostlara, kardeşlere sahip olmanın hazzını tadamazdım.

Büro açılışıma katılan, çiçek gönderen, telefon, e-posta, telgraf ile mesaj gönderen, bu suretle moral ve güç veren dostlarıma teşekkürlerimi arz ediyor, bana bu dostlukları bahşeden Rabbime şükrediyorum.

* * * * * * * *

Ne ekersen onu biçersin” atasözünün değişik halleri de var. Mesela güncel siyasette sıkça kullanılan “rüzgâr eken, fırtına biçer” sözünü anmamız için “siyasi gerilimin” iyice arttığı günümüzde yeterince sebebimiz olduğunu sanıyorum.

Camilerde hocalardan sıkça duyduğumuz “ne verirsen elinle, o gelir seninle” atasözü de yapılan iyiliğin mükâfatının mutlaka alınacağını gösterirken, “eden bulur” sözü ise yapılan kötülüğün karşılıksız kalmayacağını vurgulamakta.

Bu atasözlerinin hepsi farklı gerçekleri, değişik boyutlarıyla içimize nakşeden ve dünyaya bakış açımızı/ değerler dizimizi (paradigmamızı) oluşturan çok faydalı özlü sözler. Yeter ki yerinde kullanmayı bilelim.

*******************

Çin Bambu Ağacının Yetişmesi

Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabından yıllar önce okuduğum ve internette çok yaygın olarak paylaşılan Çin Bambu Ağacının yetişmesine dair örneği kendime ve sizlere hatırlatmak istiyorum.

Çin Bambu ağacının yetişmesi, kısa vadeli semerelerden ziyade, uzun vadeli başarılara odaklananlara cesaret verici, olumlu ısrar için güzel bir örnektir.

“Çinliler bu ağacı şöyle yetiştiriyorlar:

Önce ağacın tohumu ekilir, sulanır ve gübrelenir.

Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.

Tohum yeniden sulanıp gübrelenir.

Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.

Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.

Çinliler büyük bir sabırla beşinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.

Ve nihayet beşinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye başlar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır.

Akla gelen ilk soru şudur:

Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı? Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır? Kuşkusuz ki beş yılda.

Büyük bir sabırla ve ısrarla beş yıl süresince, tohum sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edilebilir miydi?”

 

Yar ile sohbet

Hani mutlu olacaktık gel gör dertler yığın, yığın
Nasıl da düştük peşine ayrılığın, dargınlığın
Kenarına güller çizip hayaline yolladığım,
Mısralara dudak büküp, ilhamımı çalan kimdi?

Erguvani akşamlara tutkundu yağmur gözlerin
Yüreğimdeki o serap öyle ılık, öyle serin
Sahibi sen değil misin? hayatımdaki her demin
Bir sözüme gönül koyup, günahımı alan kimdi?

Erik çiçeği misali, aldandık erken bahara
Oysa bağrım alışkındı senden gelen ah-ü zara
Adresimi unutmadın.beni yüreğinde ara
Efkarımı ezberleyip, aynı yerde kalan kimdi?

Kimdi? kavak yellerine salan ipek saçlarını
Gönül denen hoş iklime serpiştiren düşlerimi
Hataysa da, günahsa da söyle,cümle suçlarımı
İnsafını mühürleyip,beni derde salan kimdi?

Ey sevgili ne dersen de! kadersen de, ölümsen de.
Duruyorsa can bedende, düşün! aşk mı yalan şimdi?  

Hacim Kütle Meselesi -2

Müslümanlar zalimlerim mallarını bir sene boykot etseler yeryüzünde zülüm kalmaz işte kütle o zaman ortaya çıkar.

Tüketimden gelen hakkımızı kullanarak ulusal ve de uluslar arası zalimlerin mallarını 12 ay boykot etmek imkânsızı mıdır?

Biz tüketmeyince onların üretimi beş para etmez kısa zamanda iflas konumuna gelirler o zaman zulmetmek şöyle dursun saygıda bile kusur etmezler.

Karanlığa küfretmeyip mum yakmış oluruz.

Burada dindar zenginlere de önemli görevler düşmektedir.

Vatandaşların boykot ettikleri malların alternatiflerini sizlerin üretmesi gerekmez mi?

Siz özel güvenlikli sitelerde oturmaktan,

5 yıldızlı otellerde hayatın tadını çıkarmaktan,

Yabancıların ürettikleri otomobilleri makam aracı olarak kullanmaktan başka bir iş bilmezmisiniz?

Bindiğiniz arabayı,

Seyrettiğiniz televizyonu,

Kullandığınız çamaşır ve bulaşık makinelerini buzdolabını üretmek akıllarınıza gelmez mi?

Halk boykot ederken sizde bunları üretirseniz,

Böylece hacmimizin yanında kütlemizde ortaya çıkar.

İslam dünyası açısından meseleyi ele aldığımızda da aynı durum karşımıza çıkar.

Takriben 6 Milyarlık Dünya nüfusunun 1,5 milyarı müslümandır.

Buda %  25 e denk gelir.

Çin’i Hindistan’ı Japonya’yı yani Komünizmi, Hinduizm’i, Budizm vb dinleri çıkarsanız Hıristiyanların nüfusu % 25 e bile denk gelmez.

Hele Yahudilerin nüfusu  % de ye bile girmez.

Ama bu işler nüfus meselesi değil nüfuz meselesidir.

Bu gün Dünya yönetiminde söz sahibi olanlar kimlerdir.

NATO da veto hakkına sahip kaç Müslüman ülke var?

 Yâda var mı?

Arap Birliği ne işe yarar.

Peki ya Türkî cumhuriyetler.

Doğalgazı, petrolü yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kimlerin ne amaçla kullandıklarının farkındalar mı?

Yeryüzünde kaç Türkî Cumhuriyetin olduğunu ne kadar nüfusa sahip olduğunu bili yomusunuz?

Bu hacim niye kütleye dönüşemiyor.

Eksik olan nedir?

İslam kalkınma Örgütü hangi İslam ülkesini kalkındırmıştır.

Bunlar niçin kurulmuşturlar ve de ne iş yaparlar?

Şurası acı bir gerçektir ki.

Bugün İslam dünyasının başında bulunan insanlar istisnalar hariç halklarını temsil etmezler.

Onlar için Halk her zaman başı ezilmesi gereken potansiyel bir tehlike yani iç düşmandır.

ABD ye yakın olmak koltuğun selameti açısından en garantili yoldur.

İçerideki izzetiniz dışarıdaki zillete bağlı olursa kütleniz ortadan kalkar hacminizde 5 para etmez.

Rüzgârın önündeki yaprak gibi olursunuz.

Bugün İslam Dünyasının NATO benzeri bir İslam savunma paktı,

İMF benzeri bir kalkınma bankası,

AİHM benzeri uluslar arası bir insan hakları mahkemesi,

NASA benzeri bir uzay ve teknoloji merkezi,

Hollywood  benzeri sinema sanayi,

Ve de bir ağır savunma sanayi si olması gerekmez mi?

Ağır savunma sanayiden kastım Muhterem Erbakan Hocanın 70 li yıllarda söylediği uçak tank top sanayisi değil onlar zaten çoktan olmalıydı,

Bugünün ağır sanayisi nükleer sanayidir.

Bugün nükleer güce sahip olmayan ülkeler futbol tabiriyle nci. Ve de 3ncü lig takımları

Yani devletleridir,

Tabi birde mahalle takımları vardır,

Bugün İsrail’den insansız uçak (heron ) almaktansa onları yapmak daha doğru değil midir?

50-60 senelik geçmişi olan İsrail’in üreterek bize sattığı bir uçağı hadi şu Arapları boş verelim zaten onlar bir işe yaramaz diyoruz ya peki biz Üniversiteleri bilim adamları ve sanayicileri ile ne işe yarıyoruz

Tarihi ister 1040dan isterseniz 1071 den başlatın 1000 senelik geçmişi olan ayrıca tarihte 16 tane devlet ve de imparatorluk kurmuş olan bir milletin nesli olan biz yapmıyor ya da, yapamıyorsak hangi kütleden bahsedersiniz.

Yâda sizin kütleniz kaç gram eder?

Kütleli yarınlar temennisi ile…

Devam edecek…                                 

“Demokratikleşme”ye doğru (2)

22-23 Şubat 2010 tarihlerinde Beykoz’da yapılan “Demokratikleşme”ye doğru toplantı bir hazırlık safhası sonucunda meydana geldi. 16-17 Kasım toplantısında oluşan taslak çalışması gereği “çalıştay katılımcıları toplantıları anlama, analiz ve çözüm geliştirme düşünce, duygu, güç ve iradesine kani olmaları halinde toplantıların devamlılık arz edecek şekilde bir sürecin parçaları karakterinde organize edileceği bir yapı geliştirilme düşüncesi mahfuz tutulacaktır” ifadesi vardı.

Prof. Dr. Vamık Volkan’ın politik psikoloji disiplinine uygun olarak bu çalıştay sonrası bir “çekirdek ekip” oluşturuldu. Çekirdek ekip oluşturulurken Milliyetçi, Kürt, liberal ve farklı yapıları bulunan 16-17 Kasım toplantı tecrübesi yaşamış Ekopolitik’in titizlikle üzerinde çalıştığı süreçleri yakın takip eden bir ekip olmasına özen gösterildi.

Bu “çekirdek ekip” 4 defa bir araya geldi. Çekirdek ekip en fazla 12 kişiden oluşuyordu. Toplantılar sırasında ilginç ve önemli diyalogların yanında duygusal diyologların olduğunu Ekopolitik yöneticilerinden öğrendik. Ekopolik’in ifadesi ile “Belki de problemin siyasal alandan insani boyuta çekilebildiği bir çerçevede konuşulması ve çözüm arayışlarının geliştirilmesi birtakım reçetelerin ortaya çıkmasında kritik bir rol oynayabilecektir.” Bende bu görüşe katılıyorum. Bizler duygusal insanlarız. Çözümde bu yön ihmal edilmemeli diye düşünüyorum.

Kısaca Ekopolik’in yöntemini, bakış açısını vermek istersem eğer;

Çekirdek ekip ülkede gelişen hadiselere karşı medyada ve kamuoyunda verilen büyük tepkilerle uğraşmayan (tabi ki bunlardan haberdar olan) en kritik anlarda bile ortak bir çözümün arayışından vazgeçmeyen bir keşif birliği olarak düşünülmektedir. Çekirdek ekip karşılıklı diyalogu geliştirerek kolaylaştıran, yerel çekirdeklerin oluşumuna öncülük eden, yerel projeler düşünen ve süreçten ortaya çıkan fikirleri inceleyen ve yayan bir istasyon olarak tasarlanmaktadır.”  (Ekopolitik)

Gelişen ilk “Çekirdek Ekip”in bir “sivil inisiyatif” olarak tüm kesimlerle konuşmaya açık ve kendi iç kohezyonunun tüm ülke için emsal teşkil eden karakteri ile -eğer öyle ise- yaşanan süreci olumlu manada belli bir istikamete oturtabilecek temel bir fonksiyon görebilir. Toplantılar sonrası “sivil inisiyatif” unsurları duygu ve düşüncelerini kamuoyuyla paylaşma yoluyla pozitif bir atmosferin doğmasına yardımcı olabilir ve “demokratik açılım” öncesi ve sonrası var olan tansiyonu rasyonel bir seviyeye indirip sorunun ilahinihayede Türkiye’nin normalleşmesi çerçevesinde doğal ve hakiki bir zemine yerleşmesini sağlayabilir.

İnisiyatif Türkiye’nin önde gelen siyaset liderlerini ziyaret ederek sürecin verilerini, duygu ve düşüncelerini aktarabilir ve paylaşımlarını Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı, askeri liderler ve STK öncüleri ile genişletebilir. Tüm bu temaslar ile “sivil inisiyatif“in ülkenin karşı karşıya olduğu tarihsel eşiğin büyük kazalar olmadan atlatılmasında pozitif bir katalizatörlük misyonu göreceği umut edilmektedir. Süreç boyunca temel pusulanın hakikat ve hakiki bir inşa düşüncesi olması “Büyük Çatı” toplantılarının asli amacıdır. Ekopolitik doğal süreçlerin ve hakiki insanların gerçek, adil ve barışçı süreçleri üretmenin doğru adresleri olduğu inancı ve düşüncesi ile “Büyük Çatı” toplantılarını organize etmektedir. (Ekopolitik)

22-23 şubat 2010 Beykoz toplantısında metot olarak;

Çekirdek ekibin bu toplantı öncesi yaptıkları toplantılarda oluşturdukları ortak düşünceleri, ortak olmayan düşünceleri, ortak düşüncelerin bölgesel ve genel olarak ülke yaranına ne tip projelere dönüşebilinir. Ayrıca ayrışma-çatışma dinamiklerinin nasıl bir arada yaşama dinamiklerine dönüşebilir. Bu diyalog ortamının farklı alanlarda karşılığının nasıl bulunacağının enine boyuna konuşulduğu bir ortam olarak düşünüldüğünü öğreniyoruz.

Format olarak Prof. Dr. Vamık Volkan’ın yönetiminde yuvarlak masada çekirdek ekip olacak, 7 veya 8 kişiyi geçmeyen bir gözlemci ekibi de bir yuvarlak masa dışında “çekirdek ekibi” en iyi şekilde gözlemleyecek şekilde konumlandırılacaktı. ve de o şekilde oldu. 22 Şubat toplantıları 4 oturumdan oluştu. Tüm oturumlar kamuya ve medyaya kapalı bir formatta gerçekleşti. 23 Şubat ise “çekirdek ekip” , isteyen gözlemciler ve Türkiye’nin önde gelen gazetecilerini bir araya geldi. Prof. Dr. Vamık Volkan’ın yöntem hakkında verdiği bilgi ile başlayan toplantı, çalışmaların değerlendirilmesi ve gazetecilerin soru ve cevapları şeklinde gerçekleşti ve çok verimli oldu.

Ekopolik’in konuya ilişkin özetlerini veriyorum..

“Açılış konuşmasında Prof. Dr. Vamık Volkan Demokratik Açılımın çok iyi bir süreç olduğunu belirtti. Kendisinin de kafasında somut bir çözüm önerisinin olmadığını söyleyen Volkan, bugün burada hep beraber bu sürece yön vermeye çalışacağız dedi.

Vamık Volkan’ın ardından söz alan Murat Belge, bugünlerde demokratik açılım kapsamında yapılan girişimlerden bahsetti. Daha önce de bu tür toplantılara katıldığını belirten Belge, hiçbir toplantının bu tür bir çeşitlilik arz etmediğini bununda çözüm için çok önemli olduğunu söyledi. Dağda insanların birbirine silah atacağına burada ne yapabiliyorsak onu yapalım, meseleyi çözmek değil belki ama yönetilecek hale getirelim, sorunla yaşamayı öğrenmemiz gerek dedi.

Sonrasında ise Prof. Dr. Vamık Volkan toplantıda bulunanlara tek tek “Niye buradasınız?” sorusunu yöneltti. Çekirdek Ekip’ten gelen cevaplarla toplantıdaki insanların arasındaki geçmişten gelen önyargılar kırılmaya çalışıldı.

İlk olarak Altan Tan, Türkiye’de insanların ortak bir gelecek tasavvur edebilecek iradeye sahip olup olmadığını öğrenmek için bu tür toplantılara iştirak ettiğini ve bu toplantılarda sahnede birbiriyle çatışan unsurların bulunduğunu ve bunun ise farklılık yarattığını belirtti. Tan, birbirinden bu kadar uzak insanların birbirlerini anlamalarının ülkenin ortak menfaatine dönüşebileceğini söyledi.

DTP İstanbul eski İl Başkanı olan Halil Aksoy ise, Bugün varılan noktayı önemsediğini belirtti. “Var mıdır, Yok mudur” demiyoruz, “Nasıl aydınlanırız?”ı konuşuyoruz. Halil Aksoy, halkla sohbet ettiği zaman beraber yaşama inancının halen var olduğunu gördüğünü vurguladı.

İstanbul Türk Ocakları Başkanı Cezmi Bayram, burada insanların gözüne bakıp duygularını anlamaya çalıştığını Seydi Fırat’ın sesinden ümitlendiğini belirtti. Biz hep Türkiye’nin büyümesini hayal ederek büyüdük küçülmesine de razı değiliz dedi. Çözüm noktasında insanların duygularının çok önemli olduğunu söyleyen Bayram, karşı tarafın duygularını anlamak için toplantıya katıldığını belirtti.

Seydi Fırat, teselli aradığı için burada olduğunu ve gruplar arasında bir denge aradığını vurguladı. Gelecek hayalinden bahsetti. Şu anda bazı korkularını olduğunu söyleyen Fırat, süreç içinde bu korkulardan kurtulmayı umduğunu belirtti.

Ümit Fırat, şiddeti dışlayan bir çözüm için burada olduğunu söyledi. Fırat, Buradaki insanlardan bir siyasi parti oluşmayacağını buradaki insanların burada oluşan zemini siyasi partilere taşıması gerektiğini vurguladı. Tartışılanların inandırıcı, çalışmaların ise samimi olması gerektiği belirtti.

Mete Yarar önemli olanın aynı hedefe yürümek olduğunu vurguladı. Yarar, ortak giriş kapısını aradığını, hangi kapıdan girmem gerek öğrenmek için buradayım dedi. Geçmişi konuşuyoruz, ancak geleceği konuşmuyoruz diye ekledi. Bu sorunun sadece Kürtler ve Türkler olmadığını söyleyen Yarar, 72 milyonun bu sürecin tarafı olduğunu bunun içinde ortak bir dil oluşturulması gerektiğini söyledi.

Avni Özgürel, Ortak bir dil ihtiyacının farklı kesimleri bir araya getirdiğini söyledi. Özgürel, demokrasi herkesin ilk tercihi ile yaşaması değil ikinci tercihine rıza göstermesidir dedi.

Vamık Volkan, Kıbrıslı biri olarak kendisinin de tarihin yükünü taşıdığını belirtti. Kendisi için Kürt ve Türk ayrımı olmadığını söyleyen Vamık Volkan, bu işi yapmanın kendi öz sevgisini arttırdığını söyledi. Psişik gerçek ve gerçek olmak üzere İki tür gerçekliğin olduğunu vurgulayan Volkan, insanların kimliklerini bazen psişik gerçekliğin üzerinden kurgulayabildiklerini bunun da problemlere neden olduğunu belirtti.

Hakkari’den toplantıya katılan Halit Yalçın, kendini anlatmak için burada olduğunu, geçmişi anlamamız gerektiğini söyledi. Daha sonra Altan Tan, mevcut durumu böyle sürdürülemeyeceğini belirtti. Siyasi, ekonomik, kültürel haliyle bugünü devam ettirirsek rahat edemeyiz dedi. Her iki tarafında güvenin şartlarını koruması gerektiğini söyledi.

Seydi Fırat, geçmişi tartışmanın bir sorun olduğunu ve Türk aydınlarının ve milliyetçilerinin devlete saygı duyduklarına eminim ama bu açılımın ne kadar arkasındalar onu bilmiyorum dedi.

Avni Özgürel, şehitlerimiz için kanınız yerde kalmayacak diyoruz, bu sorun çözülemez ve ülke bölünürse şehitlerimizin kanı yerde kalacak bu Türk toplumuna iyi anlatmalıyız dedi. O insanların öldüğünü ama ülkeyi böldürmemek için öldürmediklerini vurguladı. Özgürel, ülkenin bölünmemesi için ne gerekliyse yapılması gerektiğini ifade etti.

Musa Serdar Çelebi, ortak bir zeminde buluşmak zorunda olduğumuza vurgu yaptı. Çelebi, kardeşçe yaşamak istediğimizi vurgulamamız gerekiyor dedi. Kürt kardeşlerimizin ülkenin sınırlarıyla ve bayrakla problemleri olmadığını duymak beni çok sevindirdi. Böyle bir anlayışla bu sorunu çözebiliriz dedi. Çelebi, Gandi’nin ” Dünyada bir tek mum ışığı bile yanıyorsa kimse dünyanın karanlık olduğunu iddia edemez.” sözünü hatırlatarak umut var olduğundan bahsetti.

Daha sonra Ekopolitik ekibinden Ayşegül Aslantepe Hakkarili çocuklar için hazırlamış olduğu projeyi paylaştı. Bu projeyi beraber yürütmenin planlandığı Ati Derneği’ni Başkanı İdris Ağacanoğlu, yeni nesildeki diyalog sorununun altını çizdi. Ayşegül Aslantepe, bu projede çocukları taş atmaya iten sebepleri aradıklarını belirtti. Ekopolitik ekibinden Mehmet Emre Ölmez, Mezkur Meçhul Mesele toplantılarının yerel ayaklarını Mersin’de başlatmak istediğini ve bu amaçla Mersin’de gerçekleştirmiş olduğu görüşmelerini anlattı.

Mete Yarar, eğer mesele çözülecekse sivil toplum tarafından çözülmelidir dedi. Bu işin bir galibinin ya da mağlubunun olmadığını söyleyerek bu durumun topluma iyi anlatılması gerektiğini vurguladı. Geçmişte yaşanan kötü olayların kurumlara mal edilemeyeceğini çünkü suçun kişisel olduğunu söyledi.

Cezmi Bayram, Kürtlerin başına gelen olumsuz her durumu Kürt olmalarına bağlamamaları gerektiğini söyledi. Aynı sorunların Türkler tarafından da yaşandığını belirtti.

Seydi Fırat, bu tür toplantılarda ortak bir diyaloğu nasıl oluşturabileceğimizin yolunu bulmamız açısından toplantıların yararının altını çizdi. Milliyetçi düşünce tarzının hassasiyetlerinin neler olduğunu öğrenme fırsatı bulduğunu söyledi.

Yavuz Aslan Argun, ferdin kendine inanması ile toplumun değişeceğine inandığını belirtti. Türkiye’nin bu gergin ortamdan çıkmak zorunda olduğunu ve bu tür toplantıların bu çıkış için bir kapı olabileceğini söyledi.” (http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4586&pid=11)

 

Toplantıya katılanlar

Toplantıya katılanlar

Katılımcılar bir arada

Katılımcılar bir arada

Sessizce

Bu dünyada, kalmak diye bir şey yok,
Bir gün olur, götürürler sessizce.
Bu dünyada, gülmek diye bir şey yok,
Öldüğünü bildirirler sessizce.

Artık uyan, duy birazcık selahı,
Çok uyursun şafaklarda sessizce.
Artık iste yalvararak felahı,
Beyaz gömlek giydirirler sessizce.

Bu dünya boş, hayal meyal sessizce,
Anla artık, kendine gel sessizce.
Tövbe et, ölmeden öl sessizce,
Namazını kıldırırlar sessizce.

Dünya fani, etmez para kıymetsiz,
Ölüm var ya, sende sıra kıymetsiz.
Ve bu hayat; yazı – tura kıymetsiz,
Tabutunu götürürler sessizce.

Merhem olmaz hiçbir ilaç ağrına,
Toprak bir gün, alır seni bağrına.
Hüvel Baki yazarlar mezarına,
Pılın pırtın kaldırırlar sessizce.

Fırsat kaçar ellerinden sessizce,
Ruhun uçar bedeninden sessizce.
Bir gül açar mezarında sessizce,
Dostlarında unuturlar sessizce.

 

Budama Zamanı

 

Budama zamanı, Meyve ağacının toplu büyümesini, kesime karşı göstereceği tepkiyi, verimini, fizyolojik ve ekonomik ömrünü etkiler. Budama kış ve yaz (yeşil) olmak üzere iki ayrı ve zıt mevsimlerde yapılır.

Kış Budama Zamanı:

Kış ılık geçen yerlerde Meyve ağaçlarının kış dinlenmesine girmelerinden sonraki süre, Budama bakımından en uygun zaman dilimidir. Ancak kışı sert geçen yerlerde şiddetli donlardan önce, budama yapılması doğru olmaz. Meyve ağaçlarını budamak için en uygun dönem, yaprak dökümünü izleyen günlerle, ilkbahar gelişme periyodunun başlaması arasında geçen dönemdir.

Yaz Budama Zamanı:

Yaz boyunca meyve ağaçlarında sürgünlerin seyreltilmeleri, uç alma, bükme, eğme, dalların birbiriyle karşılıklı olarak bağlanmaları ve açıların genişletilmeleri, daraltılmaları gibi yapılan işlemlerin tümüne yaz budaması denir. Yaz budamasında amaç, Meyvelerin daha iyi renklenmelerini sağlamak, vejatatif gelişmeyi düzenlemek, kış aylarında yapılacak budama işlemlerini azaltmak ve derim işleri kültürel etkinlikleri geliştirerek kolaylaştırmaktadır. Yaz Budaması özellikle Meyve ağaçlarının şekillendirme yıllarında yapılması gerekli olan önemli bir teknik işlemdir.