26.6 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 608

Asıl Lezzet Değil Cennet (3)

0

Görülen maddenin, bakılan şeylerin kendisini bir kere görmek; delâlet ettiği, ulaştırdığı sonucu yani varlık sebebini bin defa görmektir. Varlığa, var oluşa getiren irade, istek ve istencin asıl amacının farkına varmaktır. Bunun gereğini yapmaktır. Bundan isteneni anlamaktır. Onun gerektirdiği gibi olmaktır.

İşte insanın bu manaya, bu idrâke, bu anlayışa gelmesi isteniyor. Ki bu netice anlamın, anlamanın büyüklüğünü gösteriyor. Bu işlev ise sadece insandan bekleniyor.

Böylece mananın, anlamanın, derk etmenin zevki, lezzeti ve tadı herşeyin üstüne çıkıyor.

Çünkü harfe harf için değil; ifade ettiği manası için değer veriliyor. Gösterdiği anlamı için bakılıyor. Harf yerinde olan tüm varlığa da, varlık hesabına değil; başkasını gösteren manası için bakılmak gerekiyor. Bakılması isteniyor. Varlığa o manayı derceden, koyan tarafından..İşte bu gerçektir ki Yûnus’a:

 

Cennet cennet dedikleri

Bir ev ile birkaç huri

İsteyene ver sen onu

Bana seni gerek seni

 

dedirtiyor. İşte bu gerçektir ki Yûnus’a:

 

Bir ben vardır bende benden içeri

diye söylettiriyor.

“Cennet-i Bâkiye” yani cennet bâkidir. Ama onunla bâki olan bir şey daha var. Evet cennet bâki olduğu gibi, içindeki nimetler de bâki…

Nimetlerin en büyüğü, en ehemmiyetlisi ve en önemlisi olan anlama nimeti, mâna rızkı da bâkidir. Tazedir, canlıdır, canlılığından hiç bir şey kaybetmez. Her zaman diri ve zindedir.

Mânanın verdiği lezzet, mânanın tattırdığı lezzet; her zaman heyecan ve halecan verici bir mâhiyet, keyfiyet ve içerik taşır. Solmaz, sönmez bir çiçek gibidir.

Her daim rayiha ve güzel koku yayar etrafa. İşte manevî çiçek hükmünde olan mâna, anlam, idrak ve derk de ruha ruh katar. Cana can verir. Devam eden kalıcılığında her an yeniliği korur. Bıktırmaz bir nimet, usandırmaz bir rızıktır.

Rızık (ki risk kelimesi de ondan muktebes / alınmış olsa gerek. Çünkü hem lâfzen / söz bakımından aynîlik taşıyor…Hem de mânen; mâna ve anlam yönünden farklılık arzetmiyor).

Evet rızık denince, aklımıza sadece midemize hitap eden şeyler geliyor. Fakat rızık, sırf maddî şeylerden ibaret değildir. Mânevî rızıklar da vardır. Ki en değerli olanı bunlardır. Hayal kurmak nevinden, tasavvurda bulunmak çeşidinden, tefekkür etmek gibisinden sayısız rızıklar…

En büyük rızık ise insana verilen anlama kabiliyeti, mâna vermek keyfiyeti, derk etmek hasleti, idrak etmek hissidir.

“Cenneti Kur’aniye’den…bâzı çiçeklerin nümûnesi” derken anlıyoruz ki asıl cennet Kur’an cennetidir. Kur’an cenneti demek, Kur’andaki sûreler ve sûrelerdeki âyetler ve bunların mânaları, anlamları ve bunları idrâk yani Marifetullah’tır, Allah bilgisidir.

Kur’an cenneti bir bakıma Kur’an bahçesi demektir. Bahçenin süsü ise çiçeklerdir. Çiçeksiz bahçe güzelliğinden çok şey kaybeder.

Yıldızsız gökyüzü ne kadar karanlık ve derinlik arzeder. Biraz da korkulu bir manzara sunar bizlere.

Çiçeksiz bahçe de ruhsuz, cansız, kuru bir yerdir. Gönlümüze sürur ve sevinç verecek şeylerden mahrumdur. Âdeta mânasından yoksundur. Yazısız kitap, harfsiz boş sayfalar, ışıksız sokaklar gibi…

Sanki “Allah, yıldızları seyretmemiz için geceyi; çiçekleri seyretmemiz için gündüzü yaratmış!” diyen zât ne güzel ifade etmiş, ne hoş söylemiştir.

 

 

Gavslar ve reisler: Bitmeyen bulûğ çağı

“Bunlar karadır, kapkaradır!” diyor, kalabalıklar çılgınca alkışlıyor. Birkaç hafta sonra, “Bunlar aktır, apaktır!” diyor, yine aynı insanlar yine çılgınca alkışlıyorlar.

“Bu ayıp değil miii?” diyor, Hep bir ağızdan bağırıyorlar: Değiiiil! Yanlış anladınız ayıp demeniz lâzım!” diyor, yine hep bir ağızdan bağırıyorlar, “Ayııııp!”.

Bir diğeri, sapkın bir tabilik uğruna ülkesinin insanlarına ateş açıyor, meclisini bombalıyor.

Hizmetkârı olduğu örgütün menfaati için ülkeyi zora, tehlikeye, riske atıyor.

Hepsinin de taptığı, yücelerin yücesi, yanılmaz liderleri var! İlkokul mezunu bir vaiz generalleri, profesörleri güdüyor.

Sönmez Kutlu Hoca, bu hâlin yeni olmayıp İslam tarihi boyunca birçok sapık grupta gözlendiğini anlatıyor[1]. Fakat sapkınlığı katiyen Müslüman topluluklarla sınırlı sanmayın. Coğrafyanın her noktasında ve tarihin her döneminde bol bol görülüyor. Müritlerini toplu intihara götüren tarikatlar, uçan kaçan şeyhler, gurular her ülkede ve her kültürde var.  Sapkınlığın illâ dinî olması da gerekmiyor. Milyonların katili Nazi ve Sovyet Komünist Partileri lâdinî sapkınlardı.

Bu işe psikologlar bakar

Bu derece sapkınlık da şart değil. Girişteki misallerden bir kısmı “normal” siyasî partilerimize ait. Onların da ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar ayrılmayacak militanları var. Çünkü bağlanmışlar bir kere…

Eric Hoffer’in Gerçek İnanç Adamı siyaset hayatımızda hâkim. Peki neden? Bu konu açıldığında ortaya onca garip hikâye döküldüğünde, âdettendir biri mutlaka “bu psikologları ilgilendiren bir konu” der. Bu derin entelektüel bir sözdür her halde!… Ben de psikologları araştırdım ve bir tane buldum. Harvard psikoloji profesörlerinden Robert Kegan.

Kegan önemli bir iş yapmış. Çocuk gelişimi psikolojisini yetişkinleri kapsayacak şekilde genişletmiş. Çocuk büyütenler, bebek bir aylıkken şöyle yapar, bir yaşında, iki yaşında böyledir gibi tespitleri bilirler. Piaget kendi çocukları üzerinde yaptığı gözlemlerle bu alanın kurucusudur.

Kegan, Piaget’in bıraktığı yerden alıp devam ediyor ve insanların geçtiği beş zihin evresi sayıyor[2]:

  1. Aşama: Dürtülerin zihni (erken çocukluk).
  2. Aşama: Emperyal zihin (bulûğ çağına kadar, fakat yetişkin nüfusun da %6’sı).
  3. Aşama: Sosyal zihin (yetişkin nüfusun %58’i).
  4. Aşama: Kendi senaryosunu yazan zihin (yetişkin nüfusun %35’i).
  5. Aşama: Kendini değiştiren zihin (yetişkin nüfusun %1’i).

Çocukluk çağını bir notla geçelim: O yaşlarda gerçek ile hayal ve fantezi bir birinin içindedir, hangisinin nerede bitip öbürünün nerede başladığı belli değildir ve biri diğerine geçiverir. Bizim ilgi alanımız yetişkinler.

Emperyal zihin: Sana güvenenleri niçin dolandırdın?

Emperyal zihin denilen ikinci aşamada, zihin kendi dışındaki dünyayı ve insanları, sabit kategoriler hâlinde tanır ama merkezde daima kendisi ve kendi hazları vardır. Emredebildiklerine emirler yağdırır, emredemediklerini bir şekilde arzularını yerine getirmeye zorlar, iknaya çalışır. Şunu istiyorum, bunu istiyorum, istiyorum, istiyorum çağı… Emperyal, yani dünyayı emri altına alma çağı… Kegan, eve söz verdiği saatte dönmeyen çocuk örneğini veriyor. Bu genç, eve vaktinde dönmediği için endişelenir ama endişesi, annem babam merak eder diye değil, bir daha harçlık vermezler diyedir. İnsan ilişkileri umurunda değildir. Tabi bundan başka bir tutum da düşünmez ve herkesin sadece kendi keyfinin peşinde olduğunu, birbirini umursamadığını zanneder. Tıpkı kendisi gibi. Her şey, her his somuttur. Soyutla pek bir ilişkisi yoktur[3].

Bu aşamada donmuş fakat yaşı ilerlemiş bireyler suça yatkınlık gösterebiliyor. Eğer suç işlerlerse onlara “sosyopat” veya “antisosyal” diyoruz. Kegan’ın iki örneği var. Birkaç banka soymaktan sabıkalı gence hâkim soruyor, “Bankaları niçin soydun evladım?” Cevap: “Çünkü paralar ordaydı.” Dolandırıcı gence, “Seni sevenleri, sana güvenenleri niçin dolandırıyorsun?” diye sorulduğunda da “Güvenmeyenler kanmıyor ki hâkim bey” cevabını vermiş. Kegan bunları şaka diye söylemiyorlar, gayet samimîler diyor.

Sosyal zihin: Başkasının yazdığı senaryonun aktörü

Üçüncü safhada çevresi hakkındaki düşünce ve tutumu 180 derece değişiyor. Artık o içinde bulunduğu toplumun bir üyesi ve o üyelik her şeyden değerli. Şimdi asıl tasası, “bana ne derler, hakkımda ne düşünürler?” Yavaş yavaş soyut kavramlar da anlam kazanıyor. İlk değer hükümleri ortaya çıkıyor fakat asıl değer, mensup olunan topluluğa bağlılık, sadakat, onların gözünde takdir görmek.

Bu safhada insanların aldıkları unvanlar, tayin edildikleri makamlar bizatihi kendileri oluyor. Bir yere başkan mı oldu, bunu, “Bu yerin başkanlığını yapıyorum” diye değil, “Ben başkanım” diye algılar. Rütbeleri, makamları, görevleri kimliğidir. Onları kaybetmek, kişiliğini kaybetmekle eşdeğerdir; kişiliği unvanından, kartvizitinden ibarettir zaten.

İşte gerçek inanç adamı tam bu safhadadır. Senaryosunu başka birilerinin yazıp onların verdiği rolü oynama safhasında. Öyle bir rol ki, mensubiyet en önemli şey ve kimlik eşittir mensubiyet!

Hayatlarının senaryosunu mensup oldukları cemaat yazmış. Onu oynamaktan başka bir seçenekleri yok.

Fikir değil sadakat

Mensup olunan topluluğun bir ideolojisi var veya yok, doğru veya yanlış; hiç fark etmez. Bu safhadaki kişi için önemli olan ideoloji, fikir değil, mensubiyet ve takdir edilmek. İdeolojiden dolayı mensup değiller, mensup oldukları için ideolojiyi tekellüm ediyorlar.

Mensup olmak en üst değer olunca topluluğun lideri de dünyadaki en üst insandır. Bir sabah bu büyük lider, öyle uygun görüp söylemi değiştirirse hemen yeni söyleme uymak en tabiî davranıştır.

Dördüncü evrede bu hal tekrar kökten değişiyor ve insan kendi rolünü kendisi seçiyor, kendi senaryosunu kendi yazıyor. Bunun için “kendinin müellifi zihin = kendi senaryosunu yazan zihin ” etiketini yapıştırıyoruz. Bu aşamada ideoloji, dünya görüşü artık önemli. Bir üst kıymet olarak öne çıkıyor ve kişi, kendi değerlendirmeleri, düşünceleri ve ideolojisine göre mensubiyet seçiyor.

Burada bizim odağımızda ikinci ve asıl üçüncü aşama var. Diğer seviyelerden ancak üç’ü ilgilendirdikleri oranda bahsedeceğim.

Kegan’ın seviyelerinin bazı özellikleri var. Birinden bir üsttekine geçilse de önceki hâlâ zihnin bir yerinde kalıyor. Hani bunu elinde bir resim tutan bir adam resmine benzetebiliriz, öyle ki adamın tuttuğu resimde de resim tutan bir başka adam var… İç içe zihinler, zihinler, zihinler… Ve böylece sürüp gidiyor. Dördüncü seviyedeki bir insanın benliğinin bir köşesinde üçteki insan, o üçtekinin bir köşesinde ikideki hâli ve onun da bir yerinde hâlâ fantezilere inanan küçük bir çocuk yaşıyor. Kendi senaryosunu yazan yetişkini baskılayabilirseniz, altından üç, iki hatta bir çıkabilir. Çünkü geçirilmiş o safhalar hâlâ orada, derinlerde bir yerlerdedir. Hani insanın anne karnında evrimin safhalarından geçmesi gibi. Şartlara göre bir önceye, daha bir önceye dönebilirler. Koca koca insanlar bir futbol maçında, klana bağlılık güdüsüyle “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!” diye bağırıp azgın holiganlara dönüşebilirler.

Hiç bitmeyen bulûğ çağı

Dikkat edilecek ikinci nokta, “bulûğ çağına kadar” dediğimiz ikinci seviyenin illâ bulûğ çağında bitmeyebileceği. Üçüncü safhanın da ilelebet uzayıp gidebileceği. İnsanlar bu aşamalara daha erken veya daha geç girebiliyor. Hatta bazıları bir yerde donup kalıyor. Ölünceye kadar bulûğ çağından çıkmamış erkeklerden bahsedilir, biliyorsunuz. Daimî ergenlerden!

Yukarıda, ortalamada bulûğ çağıyla son bulacak emperyal aşamanın, yani buyurma safhasının yetişkinlerin yüzde altısında devam ettiği not edilmişti. Bu koca adamlara, “sizi sevenleri neden aldatıyorsunuz” diye sorulduğunda, “sevmeyenler aldanmıyor da ondan” diyecek magandalardır veya parayı orada buldukları için soygun yaptıklarını söyleyecek tipler… Ve bizdeki yaygın örneğe bakarsak diyeceklerdir ki, “ama herkes çalıyor?“.

Fakat en kalabalık grup üçüncü, yani başka birilerinin çizdiği senaryoyu sadakatle oynayanlar. ABD nüfusu içinde bunlar %58 imiş! İşte ölmeye ve öldürmeye gelmiş kabile efradı bunlar arasından çıkar. Çoğu ergenlikte devşirilmişlerdir ve geri dönüp normal insan olmaları zordur.

İki, üç ve dörtte yetişkinlerin oranı sırayla yüzde 6, 58 ve 35’i buluyor. Hâlbuki normali, ikide hiç yetişkin bulunmaması ve üçün de ergenlikten kısa bir süre sonra sona ermesidir. Öyle olmuyor… Bunlar ABD rakamları. ABD’de medyan yaş 37, bizde 31. Demek ki biz onlara göre altı yıl daha genciz. O zaman bu yüzdeler bizde aşağı doğru kayacaktır; meselâ 9, 60, 30 gibi.

Millî eğitimin eğitmediğini cemaat terbiye eder

Gençlerin ergenlik yılları sapkınların militan avına çıktıkları dönemdir. Bundandır ki FETÖ’de de İhvan’da da “Dava” o yıllarda aşılanır. Her türlü mürit o yıllarda avlanır, “cemaat“e alınır ve “terbiye” edilir ve sonra kendi hayatlarını çizecekleri dördüncü aşamaya geçmemeleri için elden gelen yapılır. Önlem, millî eğitimin tam da bu çağda müdahale edip mensubiyet arayan gönüllere millî mensubiyeti vermesidir. Klanlara, cemaatlere değil milletinin tamamına mensubiyeti. Millî eğitimin baş görevi budur. İç çatışmaların çok olduğu ülkelerde bu görev yerine gelmez. Çünkü o ülkelerde, hangi mensubiyetin verileceği konusunda kafalar karışıktır… Veya daha beteri, karışık değildir ve yönetim de sapık mensubiyetlerden birinin askeridir. O yönetimin mensupları kendi bulûğ çağlarında bir sapkın grupça devşirilmiş ve bir daha kurtulamamıştır.

Bir sapık gider, öbür sapık gelir

Kegan, “toplumun müfredatı” diye bir kavram kullanıyor. İslamiyet’teki “mâruf”, Türkçedeki “örf” kavramı. Normal ülkelerde, millî eğitimin müfredatı toplumun müfredatıdır zaten. Fakat toplumun kendi teşkilatı olan devlet, kendi eliyle örgün eğitimde sapkın bir müfredat uyguluyorsa, o teşkilat on yıllarca sapkınların elinde silah olmuşsa, ergenlerimizi avlamak için yurtlarla, kurslarla, okullarla tuzaklar kurulmuşsa… Bir sapkın grubu temizlemek için başka sapkınlara yaslanılıyorsa. Gene resmen bir şeyler geveleyip ardından, bunların aslı başka, bak gel beni dinle, Lozan’ın gizli maddeleri var falan gibi saçmalıklar fısıldanıyorsa… İşte o zaman toplum, Engin Geçtan Hoca’nın nefis tabiriyle “Göbek kordonları ellerinde sokacak piriz arayan” çaresizlerle dolar. Dördüncü seviye hayal bile edilemez, sokakları ölmeye gelen üçüncü seviye militanları doldurur. Fikir mühim değildir. Birkaç slogan, birkaç el işareti yeterlidir. Ve sonunda sizi de öldürürler ve ölürsünüz.

Bir sapık gider, öbür sapık gelir.

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (1)

( Değerli okur;

Bu yazı dizisini kaleme almamın yegâne amacı: Büyük Türk Ulusunun canından da aziz bellediği vatan kavramının ve milli değerlerimizin kısa bir analizini sizlerle paylaşmaktır. Özellikle genç nesillerimiz için güzel Türkçemizin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatarak; sadece bulunduğumuz coğrafyada değil, dünyanın neresinde olursa olsun Türk Ulusunun bir ferdi olmanın gururunu taşıyan herkesin bu duygu ve düşüncelerime katılacağına olan inancım tamdır.)

Ay Yıldızlı Al Bayrağımız altında yaşamaktan onur duyan, Büyük Türk Milletin ayrılmaz bir parçası olmanın gururunu taşıyan her yurttaş için ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları kutsalımız, vazgeçilmezimizdir.

Kaldı ki atalarımız ardımızda kalan o dört bin yıllık muhteşem tarihimizi, bu dört önemli kavram üzerine inşa etmişlerdir.

Ben, devletimizin yüksek menfaatleri için 1974 yılında ata yadigârı Kıbrıs adasında savaşmış bir Muharip Gaziyim.

Ülkemizin kuruluş felsefesi olan Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiş, Atatürk milliyetçiliğine inanan bir yazar olarak;  Bu yazı dizisini hazırlamamın tek bir amacı vardır.

O da;

Ülkemizin aydınlık yarınlarına ancak modern ilmin çağdaş uygulamalarıyla ulaşılabileceğini hatırlatmaktır.

Günümüz Türkiye’sinde; bizi birbirimize bağlayan milli değerlerimizin, bu değerler yumağı ile oluşan vatan kavramının kimilerince görmezden gelindiği, kimilerince küresel dünya şartlarında artık ”dünya vatandaşlığı” kavramı geçerlidir algısının yaratılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanırken;

Bizler için vazgeçilmez bu değerler manzumesine değinmek, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu son vatan topraklarımızda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, ancak onun göstermiş olduğu ilkeler doğrultusunda çağdaş yarınlara ulaşabileceğine dikkat çekmek benim için önemli bir vatan görevidir.

Türk Milleti:

Asırlar boyunca devlet kurduğu, yaşam sürdüğü her coğrafyada; ”Önce Vatan” kavramını canından da aziz bilmiş. Vatan tehlikeye düştüğünde; hiç tereddüt etmeden canını da, malını da bu uğurda feda etmiştir.

Bunun içindir ki, ”ÖNCE VATAN” isimli kitabımı; tarihi niteliklerimizi unutanlara, unutturmaya çalışanlara cevap olması için kaleme aldım.

‘Milenyumlu Yılların’ başlamasıyla birlikte, ülkemiz üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmeyen emperyalizmin acımasız yüzü bu defa bir toz bulutu gibi vatan topraklarımıza çökmüştür.

Bu süreç ne yazık ki, bizi biz yapan ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları üzerinde onların amaçlarına uygun birtakım aşınmalar yaratmış, yaratmaya da devam etmektedir.

Özellikle AB’ye üyelik sürecinin başlamasıyla birlikte, bizler için çok hassas olan bu kavramlar; küreselleşen dünya standartlarıyla uyuşmuyor safsatasıyla, gelişen/modernleşen Türkiye söylemleriyle içi boşaltılmaya çalışılmıştır!

Öyle bir an gelmiş ki, milliyetçilik ayaklar altına alınırken, okullarımızda her sabah okutulan ‘andımız’ kaldırılmış. Türk kelimesini kullanmak dahi yadırganır, cumhuriyet dönemine dayanan simge olmuş kurumlarımızın önündeki T.C. kısaltması dahi kullanılmaz olmuştur.

En nihayetinde bu vatan;

Onur ve gurur timsalimiz şanlı bayrağımızı gönderinden indirme-yakma cüretinde bulunabilecek kadar hain ama nüfus cüzdanında T.C vatandaşı kimlik numarası yazan kimi alçaklara dahi tanıklık etmiştir.

Bu arada bizi millet yapan en önemli niteliğimiz olan ana dilimiz güzel Türkçemizin o zengin anlam derinlikleri olan kelimeleri, cümleleri yerini; giderek yozlaşan, yabancı kelimelerin istilasına uğramış bir Türkçeye bırakmış.

Günlük konuşma lisanımızda, anlamını yitirmiş, devşirilmiş pek çok kelimelerin yer almasının yanı sıra, yazım lisanımızda da ne yazık ki, dil bilgimizin neredeyse yok olduğu benzer bir süreç yaşanmaktadır…

Milliyetçilik,  her yurttaş için yurtseverlik olmalıdır. Ne Amerika, ne Rusya, ne de Avrupa Birliği ama her şeyden önce bizler için güzel ülkemiz Türkiye’miz, bu aziz vatanın milli ve ulvi değerleri gelmelidir.

Devletimizin kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri, devrimleri ve Türk Milletinin yapısal özelliği ile ilgili tarihe not düştüğü gerçekler, çağdaş yarınlarımızın yol göstereni olmalıdır.

Özellikle kritik bir sürecin yaşandığı ülkemizde, yaşam coğrafyamızda; bir ve beraber olabilmemizin ne kadar önemli olduğunu unutmadan;

Toplumdan ümmete, ümmet olmaktan millet olmaya giden bu kutlu yolda Türk Milletine unutturulmaya çalışılan o çok özel niteliklerimizi bir kez daha hatırlamamız gerekir.

Devam edecek

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Zalimleri Affetmek Mazlumlara Zulmetmektir (2)

0

Eski şairlerimizden biri:

 

“Unut felâket-i şahsiyyenin müsebbibini,

Fakat, hakareti affetme vâliden vatana!”

 

demiştir. Yâni:

“Şahsına yapılan kötülükleri affet fakat, anan gibi olan vatanına yapılan hakareti affetme!”

Süleyman Nazif merhûm da, asırlardan beri azîz vatanımızı parçalamak, ele geçirmek için uğraşan düşmanlara karşı duyduğu nefreti:

“Benim dinim, kinimdir!” diye ifade etmişti. (Konularına Göre Açıklamalı MESNEVÎ TERCÜMESİ, 5. ve 6. cilt. Tercüme: Şefik Can, İstanbul – 1997, s. 648 – 649)

X

Konunun açılımına bir de şu açılardan bakalım:

“Cehennem’in vücûdu ve şiddetli azabı, hadsiz rahmete ve hakîkî adâlete ve israfsız, mizanlı hikmete zıddıyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler.

“Çünkü, nasıl bin mâsumların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi afvetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir…

“Hukuklarına tecavüz ve kâinatın gaye-i hilkati (yaratılış gayesi) ve bir sebeb-i vücûdu (vücûd sebebi) ve bekası (devamı) olan tezahür – ü Rububiyet – i İlâhiyeye (İlâhî Rububiyetin zuhuruna) karşı ubûdiyetlerle (kulluklarla) mukabelelerini (karşılık vermelerini) ve âyînedarlıklarını (ayna oluşlarını) tekzîb (yalanlamak) ile hukukuna bir nevi (bir çeşit) tecavüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet bir zulümdür ki afva kabiliyeti kalmaz.”

X

“Hem âlicenabane (cömertcesine) afvetmek ise, yalnız kendine karşı cinayetini afvedebilir. Kendi hakkından vazgeçse hakkı var, yoksa başkaların hukukunu çiğniyen cânilere afuvkârâne (bol keseden affedercesine) bakmağa hakkı yoktur. Zulme şerik (ortak) olur.”

X

(Nitekim) toplum affa karşıydı. Karşı olmakta haklı olduğu da, af sonrası suç işleyenlerin sayısı görülünce bir kez daha anlaşıldı. (Emin Çölaşan, Hürriyet, 27 Ocak 2001, s. 5)

 

 

Aday Olma Başka, Aday Gösterilme Başka

İYİ Parti Genel Başkan Meral Akşener tam bilemediğimiz sebeplerle aldığı, kurultayda aday olmayacağına dair kararının kesin olduğunu açıkladı.

Ancak Başkanlık Divanının açıklamasında belirtildiği gibi, kurultayda Meral Akşener bütün delegelerin ortak ve tek adayı olarak teklif edilecek.

Hukuken bu aday gösterme işlemi kurultaydan bir gün önceden başlayıp kurultay günü divanın teşekkülü ile genel başkan adaylarının bildirilmesi saatine kadar imza verilerek yapılabilir.

Dolayısıyla Akşener aday olmayacak ama aday gösterilmesi için 17 gün geçmesini beklememiz gerekecek.

Sayın Akşener kurultayda İyi Partililerin ortak talebine uygun olarak yeniden genel başkan seçilir.

Ben Meral Hanım’ın on binlerce yol arkadaşı ve kendisine umut bağlayan milyonlarca vatandaşımıza karşı sorumluluğunu unutmayacağına ve genel kurulun kararına saygı duyup görevinin başına geçeceğine inanıyorum. Bunu temenni ediyorum.

Aksini düşünmek dahi istemiyorum. Çünkü dava insanı, mücadeleci, dik duruşun, azmin, cesaretin sembolü Meral Akşener’in bir ömür boyu yarattığı marka değeri sıfırlanır. Sadece bizlerin değil, torununun dahi yüzüne bakamaz hale gelir.

Kurultayın yeni bir başlangıç, bir tazelenme ve ülke siyasetinde ağırlıklı bir siyasi hareket olmanın bir ara durağı olacağı kanaatindeyim.

***************************************

Eğitim Seviyesi, Biat ve Sorgulama

Şimdi herkes İYİ Parti lideri Meral Akşener‘in aldığı “olağanüstü kurultay” kararının sebeplerini arıyor ve sonuçlarını tartışıyor.

Bu karar İYİ Partinin Afyon Sandıklı’da yaptığı ve benim de katılımcı olduğum çalıştay sonrası açıklandı. Bu yüzden bana da “orada neler konuşuldu da bu sonuç çıktı?” diye sıkça sorular soruluyor.

Karar daha önce de alınmış olabilir, orada konuşulanlardan sonra da. Bu konuda bilgim yok.

Ancak benim açımdan önemli olan bir husus sorgulayan, araştıran bir ekip ve lider dâhil parti yönetiminin her kademesinin rahatça eleştirilebildiği bir ortam vardı.

Daha İYİ Parti kurulmadan epey önce yazdığım bir yazımda belirttiğim gibi biat kültürü yerine eleştiri ortamının olması iyi bir durumdur:

“Tartışılmaz bir lider yerine, liderimiz olarak benimsediğimiz kişiyi denetlemek, liderin ifade ettiği görüşleri sorgulamak, gerekirse itiraz etmek, ilkelerimiz ışığında lidere ve yöneticilere farklı fikirler teklif edebilmek modern, gelişmiş, çağdaş millet yolunda olmanın işaretleridir.

Biat kültürü, tek adam kültü yerine kurumlar ve kuralların öne çıkarılması taleplerinin olması Türkiye için (tabii ki İYİ Parti için de) umut vericidir.

Bu durum aynı zamanda şehirleşme ve kültür seviyesiyle ilişkili bir sonuç.

***

Şehirli ve Eğitimli Seçmenin Farkı

Ülkeyi tek adam yönetimine teslim ettiğimiz 16 Nisan 2017 Referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimlerinde; tek adam yönetimini savunan AKP+MHP ittifakını destekleyenlerin oranı il ve ilçe merkezlerinde daha düşükken, belde ve köylerde çok yüksek olduğu görülüyor.

Aynı şekilde ilkokul mezunu ya da eğitimsiz seçmen arasında AKP+MHP ittifakını destekleyenlerin oranı hayli yükseliyor.

Buna karşılık CHP, İYİ Parti, SP ittifakının şehirlerde yerleşik ve yüksek eğitimli zümreden aldığı oy oranı, belde ve köylerden (şehirleşmemiş mahallelerden) aldığına göre çok daha yüksek.

Belde ve köylerde yaşayanlarla, eğitim ve kültür seviyesi daha düşük olan kitlede lidere sadakat kültürü etkili oluyor. (“Reis ne derse O” ve “Bilge Bey’in bir bildiği vardır” gibi.)

Buna karşılık il ve ilçe merkezlerinde yaşayan ve eğitim, kültür seviyesi yüksek kesimlerin tercihinde ilkelerin ve ülkülerin belirleyici olduğu görülüyor.

Şehirli ve eğitimli kitlelerin biat etmeyen, sorgulayan, denetleyen, yeni fikirlere açık olmasının sonuçları böyle etkilediği yapılan seçimlerde defalarca doğrulandı.

***

Bu sosyolojik açıdan farklı iki seçmen kitlesinin tercihleri kadar parti içi demokrasi talepleri de farklı oluyor.

AKP’liler kendi seçtikleri başbakanlarını, belediye başkanlarını görevden uzaklaştıran lideri hiç sorgulamıyor. MHP’de seçim mağlubiyetleri sorgulanmıyor, delege çoğunluğunun talebine rağmen kurultay yapılamıyor, partinin 49 yıllık fikriyatının tam tersi politikalara ses çıkarılmıyor.

50 yıllık MHP, iktidara yaslanarak, yüzde 10,9 oy ile 49 milletvekili kazandığı için bayram ediyor.

Buna karşılık yedi ay önce kurulmuş İYİ Parti bütün engellemelere, adaletsizliklere ve de kurumsal yapısını daha tamamlayamadan ilk defa girdiği seçimde yüzde 9,96 oy ile 43 milletvekili kazanılmasından hoşnut değil. “Daha iyisi nasıl olabilirdi?” diye sorguluyor. Olağanüstü kurultay ile sorgulama ve yenilenme ihtiyacı duyuyor.

***

Çalıştaya Katılanların Eğitim Seviyesi

İYİ Partinin yaptığı çalıştayda da demokratik bir ortamda eleştirilerin ve desteklerin serbestçe ve siyasi terbiye içerisinde dile getirilebilmesi aynı zamanda katılımcıların eğitim ve kültür seviyesiyle bağlantılı bir neticedir.

Çalıştaya katılanların yüzde 75’i lisans ve yüksek lisans mezunu idi. Buna ön lisans tahsili yapmış olanları da katarsak yüzde 87’si lise üstü tahsil yapmıştı.

Böyle bir gruptan biat, sorgusuz sualsiz sadakat beklemek doğru olamazdı.

Çalıştaya katılanların hemen hepsinin partinin lideri Meral Akşener’e derin bir minnet, şükran ve saygı duyduklarını biliyorum. Çünkü uzun bir mücadeleyi O’nun önderliğinde bugüne getirirken tam bir kader birliği etmişlerdi.

Bu hareket bir cesurlar hareketiydi. Herkes O’nun liderliğine ve açtığı yola inanarak birçok riskleri göze almıştı.

On binlerce yol arkadaşı edinmelerinde ve beş milyon vatandaşın umudu olmakta en büyük pay O’nundu.

Sosyal medyada birkaç edep dışı paylaşım hariç, yapılan eleştirilerde bile hep bu duyguların izi vardı. Olağanüstü kurultay talep edenler bile “Meral Akşener’den başka bir lider düşünmediklerini” vurguladılar.

Bana göre çalıştayda Meral Akşener’in genel başkanlıktan ayrılma kararı vermesini gerektirecek boyutta bir olumsuzluk olmadı.

 

 

Babam Cemil Meriç:

0

Prof. Dr. Ümit Meriç, ‘Babam Cemil Meriç’ isimli eserine; ‘Bu kitapta dünya tarihinde benzerine rastlanmayan bir baba ile evlâdının hikâyesini bulacaksınız.’ Cümlesiyle başlıyor. (s: 11)

Dimetoka’dan Reyhaniye ‘ye‘ başlıklı birinci bölüm; selis Türkçesiyle, akıcı üslûbu ve kullandığı iç kafiyelerle 19. Yüzyıl ediplerinin telif ettiği roman tadında alegorik cümlelerle dolu. Cümlelerin rehberliğinde Makedonya’yı, Dimetoka’yı, Meriç nehri kıyılarını, Trakya’yı rahatlıkla tahayyül edebiliyor, hatta görüyorsunuz. (s: 13-16)

21. sayfada Cemil Meriç karakterini oluşturan maya var: ‘Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur Sinem, özüm ateş ile doludur‘ diyen Mehmet Emin Yurdakul’un

 

Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et,

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,

Sevenleri toprak olmuş öksüz gibidir…’

Mısraları…

Bu maya ile oluşan karakter, babası Mahmut Niyazi Bey’i tarif ediyor:

Kabuğuna çekildi babam, kendine küstü, kâinata küstü. Hasta bir gurur, pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh. Ve sükût. Babamla dost olmayı çok istedim. O da kökünden sökülen bir ağaçtı. Ve yalnızdı. Haysiyetiyle, hatıralarıyla, irfanıyla yalnız. Muhacir trenleri, Edirne, İstanbul, Halep vilâyeti. Ve bir mezara kapanır gibi odasına kapanan adam.’

Babasını bu kadar mükemmel tarif eden Cemil Meriç de kızı Ümit Meriç tarafından aynı mükemmellikle anlatılıyor.

Az kelime ile çok şey ifade etmek… Cemil Meriç’in edebî üslûbunun mayası da Ahmet Mithat Efendi’den geliyor. (s: 23) Ümit Meriç’e de babasından… olsa gerek.

Baba Meriç, liseden itibaren çok tanınmış hocalardan feyz alır: Tarık Mümtaz (Göztepe), Selim Sırrı (Tarcan)’ın talebesi Lâmi Cankat, Mesut Fâni (Bilgili). Öğrencisi olmasa bile tanımak imkânını bolduğu Refik Hâlid (Karay) (1888-1965), Rıza Tevfik (Bölükbaşı) (1869-1949)

Rıza Tevfik Bölükbaşı, küçük Hüseyin Cemil’in yazdığı şiiri beğenmiş olmalı ki, O’na 800 sayfalık ‘Kamûs-u Felsefe‘ isimli eserini güzel bir ithaf yazısıyla armağan eder. Cemil Meriç’i felsefeye yönlendiren, bu hediye olmalı.

Yine bu yıllarda Mehmet Âkif Ersoy’un ‘Safahat‘ından ‘Bayram‘ şiirini ezberler. Ablasının oluşturduğu bir imkân ile babasına okur. Konuşmayı sevmeyen, sevgisini daima gizleyen babası Mahmut Niyazi Bey, oğluyla konuşarak O’nu mükâfatlandırır. Bir cümlesini hiç unutmaz: ‘Akif bu ülkenin namusudur evlâdım!’ (s: 41)

1941 yılında Cemil Meriç, ‘bir daha dönmemek‘ kararıyla Hatay’dan ayrılır, İstanbul’a gelir. O artık Beyoğlu’nda taşralı bir gençtir. Kendini burada inşa eder. Teselliyi kitaplarda bulur, kültürü ve irfanı ile birlikte kendini çoğaltır. Sonra evlenir ve baba olur. Eşinin hiç sütü yoktur. Caddebostan civarında ne kadar lohusa varsa hepsi küçük Mahmut Ali’ye sütannelik ederler. Oğul Meriç, belki de bu sebeple her kültürle dost bir entelektüel olur.

Görme kabiliyetini kaybedince, dermanı olmayan ızdırabını, intiharla dindirmeyi düşünür. Onu, münevver bir hanım olan eşi hayata bağlar:  ‘Cemil niye bu kadar egoist oluyorsun? Haydi sen öldün, kurtuldun. Bizler ne olacağız? Ben senin elin, kalemin olurum. Okurum, çevirirsin. Söylersin, yazarım. Çevren talebelerinde, dostlarınla dolu… Sohbetlerinde yaşarsın….’

Sonra ayrılık acısının, ümit deryasında boğulacağı hayaliyle Paris’e yolculuk… Dünyaca tanınmış göz doktoru Madame Suzanne Schiff Wertheimmer, bir ameliyatla Cemil Meriç’i aydınlık bir dünyaya yolcu edecektir. Heyhat, hayaller ölü doğan bebekte kaybolur. Fakat bir olay yaşanır ki… müthiş efsanedir, harikulâde bir destandır. (s: 116)

Destanlar, efsaneler değilse bile Cemil Meriç, eli ve kalemi, gözü ve spikeri olan kızı aracılığı ile muhteşem eserler yazar ve tercüme eder… Sohbetleriyle de çevresinde fikir ve irfan müritleri oluşturur. O müritlerden biri olan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü

Başkanı Profesör Nurettin Şazi Kösemihal şöyle diyor: ‘Siz bir hoca gibi değil, bir tekke şeyhi gibisiniz. Size bir kere bende olan derviş, bir daha dizinizin dibinden ayrılamıyor.’

Önce Allah’ı, sonra Peygamberi sonra da babasını seven’ Ümit Meriç… hem kendi iç dünyasına hem de babası Cemil Meriç’in nurlu karanlıklarına yaptığı yolculuklarla Babam Cemil Meriç’ isimli eserine; Cemil Meriç hakkında yazılan yazılarla (s: 147-176) ve babasının hayatından kesitlerin yer aldığı okunası sayfalarla devam ediyor…

Cemil Meriç, çocukluk ve gençlik yıllarını kitaplarda yaşamıştır. Elde edebildiği kitapları okumuş, entelektüel yapısını o yıllarda oluşturmuştur. O, görme nimetini kaybettiği günlerde yazdığı eserlerle, Türk kültür ve irfanının doruklarına çıkmıştır. ‘Babam Cemil Meriç‘ isimli eser de kültür ve irfanımızın yüceliklerine çıkmak isteyenlere eşsiz bir rehberdir.

İNSAN YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr // intermet: www.insanyayinlari.com.tr

CEMİL MERİÇ:

Babasının memuriyet sebebiyle bulunduğu Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde 12 Aralık 1917 tarihinde doğdu. 13 Haziran 1987 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Antakya Lisesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde başladığı yüksek tahsilini yarıda bırakarak Hatay’a döndü. İlkokul öğretmenliği ve Nahiye Müdürlüğü Tercüme Kalem’inde Reis Muavinliği yaptı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden diploma aldı.

1942-1945 yılları arasında Elazığ Lisesi’nde de öğretmenlik yaptı. 1974’te İstanbul Üniversitesi’nden emekli oldu. 1955’te görme kabiliyetini kaybetmesine rağmen kızı Ümit Meriç ve öğrencilerinin yardımıyla çalışmalarına ebedî âleme intikal ettiği güne kadar devam etti.

İlk yazısı 1928 yılında Antakya’da Yeni Gün gazetesinde çıktı. Daha sonra 20. Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyatı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş-Edebiyat gibi dergilerde yazdı. Güçlü bir yazı mütercimi olduğunu daha gençlik yıllarında Hugo ve Balzac tercümeleriyle ispat etmişti.

Batı medeniyetinin kökenlerini araştırırken Hint ve eski İran medeniyetleri üzerinde araştırmalar yaptı.  Türkçe meselesi üzerinde önemle durarak, dilin, bir milletin kendisi olduğu görüşünü savundu. Sansüre ve militan edebiyata şiddetle karşı çıktı. Kendine has bir fikir dünyası kurmaya çalıştı.

Yayınlanmış telif eserleri: *Saint-Simon-İlk Sosyolog, İlk Sosyalist (1967), *Ümrandan Uygarlığa (1974), *Mağaradakiler (1978), *Bir Facianın Hikâyesi (1981), *Işık Doğudan Gelir (1984), Bu Ülke (1985), *Kültürden İrfana (1985), *Kırk Ambar (2 Cilt, 1985), *Jurnal (2 Cilt, 1992), *Sosyoloji Notları ve Konferansları 1993), *Letçe-t’ül Hakayık (2006).

Tercümeleri: *Hint Edebiyatı (1964), *Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri (1980), *Köprüden Düşenler (1981), *Batıyı Büyüleyen İslam (1983)

 

 

Prof. Dr. ÜMİT MERİÇ:

Cemil Meriç ve coğrafya öğretmeni Fevziye Menteşoğlu Meriç’in kızıdır. Çamlıca Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirerek 1969 yılında aynı bölüme asistan oldu. 1975’de doktorasını verdi. Profesörlüğe yükseldikten sonra 1999 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.

Yayımlanmış eserlerinden bâzıları: *Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüşü: (4. Baskı), *Babam Cemil Meriç (5 Baskı),  *Sosyoloji Konuşmaları, *Türkiye Kanatlarınızın Altında, *Dualar ve Âminler (2006), *Ahmet Hamdi Tanpınar Ebediyetin Huzurunda, *Seyyahların Aynasında Şehirlerin Sultanı İstanbul, *5 Vakit İstanbul, *İçimdeki Cennete Yolculuk (2007), Işık Batıdan da Gelir (2012), Babam Cemil Meriç (2018).

Prof. Meriç, Dünden Yarına Sosyoloji ve Sosyolojik Düşünce Atlası isimli eserini hazırlamaktadır.

KUŞBAKIŞI

Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer:

Dört yıl ‘Mustafa Kemal Paşa’nın Yaveri’ olarak vazife gören Cevat Abbas Gürer, bu süre içerisinde pek çok tarihî hâdiseye şâhitlik etmiştir. Meselâ: ‘Geldikleri gibi giderler‘ sözünü ilk duyan kişidir.

Yaverlik vazifesine, Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde başladı. Mondros Mütarekesi’nden hemen önce Mustafa Kemal’in Yıldırım Orduları Kumandanı olarak kendi inisiyatifiyle Suriye sınırını çizdiği sırada yanındaydı.

Millî mücadele planlarının yapıldığı Şişli’deki evde Mustafa Kemal’in yanında kalan tek yaverdir. İşgal kuvvetlerince gözetim altında tutulan bu evde yapılan özel görüşmelerin de şâhidi olmuştur.

19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkışından aylar önce Mustafa Kemal’in Anadolu’ya karadan gizlice geçme planını açıkladığı ve bu maksatla Paşa’nın ilk Millî Müfreze’yi teşkilâtlandırma vazifesi verdiği kişidir. Bandırma Vapuru’yla Anadolu’ya geçmeden önce gemi kadrosunun oluşturulmasını Cevat Abbas’tan isteyen Mustafa Kemal, yine çok özel görevlerden biri olan Amasya Genelgesi’ni Cevat Abbas’a dikte ettirmiştir.

Abbas Gürer, Mustafa Kemal Paşa’nın talimatıyla Kurtuluş Savaşı sırasında gizli vazifeli olarak Avrupa’ya gönderildi. Gürer, Avrupa’da 417 gün boyunca Millî Mücadele için destek bulma görüşmeleri yaptı. Hizmetleri Mustafa Kemal’in yaverliği ile sınırlı kalmadı. Meclis-i Mebusan’ın son döneminde ve TBMM’de beş dönem Bolu milletvekilli olarak bulundu. Türk Tayyare Cemiyeti’nin kurucu başkanlığını üstlendi. Türkiye İş Bankası yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı.

Cevat Abbas Gürer’in şahsî arşivinden torunu Turgut Gürer tarafından bir araya getirilmiş yazıları, nutukları, notları, mektupları ve orijinal fotoğrafları ihtiva eden kitap, 15,5 X 23 santim ölçülerinde, 538 sayfa hacimle Mart 2018’de yayımlandı.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

 

Dönüş

Kırım Türklerinden dünyaca tanınmış yazar Cengiz Dağcı’nın ‘Dönüş’ isimli romanın konusu Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında geçer. Romanın kahramanı Niyazi adlı bir üniversite öğrencisidir. Niyazi’nin babası asrın başlarında yaşamış katı ve heyecanlı bir Kırım milliyetçisidir. Hırçın kişiliği yüzünden sık sık başı belâya girer. Bir gün polislerle girdiği kavgada bir polisi öldürür ve kendisi de öldürülür. Bu olaydan altı ay sonra Niyazi’nin annesi de ölür. Küçük Niyazi amcaları tarafından büyütülür. Önce Gurzuf’taki bir okula, daha sonra da Yalta’daki bir okula yazdırılır. Ardından yüksek tahsil için Petersburg’a gönderilir.

 

Eserin başında Niyazi’nin Petersburg’daki üniversiteden izinli olarak kasabası Gurzuf’a geldiğini öğreniriz. Niyeti üniversiteyi bitirebilmek için gerekli olan iki yüz rubleyi amcalarından alabilmektir. Bu arada büyük babası ağır hastadır. Amcaları karşı kıyıya, ‘ak topraklar’ olarak andıkları Türkiye’ye göçme niyetindedir. Büyükbaba çok geçmeden ölür. Cenazeden sonra iki amcasından tahsil parası için ancak seksen ruble alabilir. Amcaları Türkiye’ye göçer. Niyazi Gurzuf’ta eski arkadaşı Veli’yle karşılaşır. Zaman içerisinde Veli’nin fikirlerinde değişiklikler olmuştur. Vaktiyle milliyetçi duygular besleyen Veli hayatın gerçekleri karşısında daha ayakları yere basan gerçekçi bir görüşü benimsemiştir. Rus sosyal demokratların görüşlerini kendine daha yakın bulmaktadır.

 

Bu arada Rus subay Gorohov ve onun karısı Anna Arkadiyevna ile tanışır. Onlara tercümanlık yapar. Aradıkları dostlarını bulmalarına yardım eder. Bu çiftin dostları artık Gurzuf’a yerleşmiş bulunan sabık Rus subayı Varabyov’dur. Niyazi misâfirleri Varabyov’un evine kadar götürür. Ertesi gün bir kır gezisi için sözleşirler. Yalta’dan gelen bir emir bu iki subayın derhal evden ayrılmalarını mecburî kılar. Anna Arkadiyevna ve Niyazi tek başlarına Ayıdağı’na doğru at gezintisine çıkarlar. İç dünyalarında büyük yalnızlıklar çeken bu iki insan arasında bir ilişki cereyan eder.

 

Bu arada Birinci Dünya Savaşı patlak vermiştir. Veli limanda yaptığı bir kavgada omzundan yaralanır. Gururu kırılmıştır. Niyazi dostunu teselli etmek isterse de Veli buna izin vermez.

 

Niyazi’nin gidecek kimsesi yoktur. Savaş çıktığı için üniversiteler de kapatılmıştır. Akmescit’te bir Yahudi olan Dr. Levin-Zagorski’nin oğluna Rus dili ve edebiyatı dersi verir. Bu arada Alman Vrangel’in ordusu Kırım’ı işgal eder. Niyazi, Kırım’dan ayrılmak mecburiyetinde kalır. Yalta’dan bir vapura biner. Maksadı Romanya’nın Köstence şehri üzerinden İstanbul’a gitmektir. Fakat vapurun Köstence’de yükünü boşaltır boşaltmaz tekrar Yalta’ya döneceğini öğrenir. Daha önce Dr. Levin-Zagorski’nin dâvetini hatırlayarak Krakov’a gider. Burada dört yıl kalır; geçimini temin edebilmek için çeşitli işlerde çalışır. Dr. Levin-Zagorski’ye bir mektup yazar. Dr. Zagorski onu Prag’a dâvet eder. Elinden gelen yardımı yapar. Üniversiteyi bitirebilmesi için ona bir Rus bursu temin eder. Niyazi bu bursla üniversiteyi bitirir. Prag’da geçen yıllar içinde büyük bir yalnızlık çeken Niyazi kendisini içkiye vurur. İki yıl süren bu aylaklıktan sonra kendisine gelir.

 

Romanın ‘Dönüşten Sonra‘ adını taşıyan son bölümünde Niyazi’yi tekrar memleketi Gurzuf’ta buluruz. Fakat Gurzuf eski Gurzuf değildir. Baba evine dönen Niyazi buranın başkaları tarafından geçici olarak kullanıldığını görür. Bir gece evinde kalır. Ertesi gün muhacirler evi boşaltırlar. Niyazi iş istemek için okul müdürü Nuri Efendi’ye gider. Artık devir değişmiş, ülkeye komünizm gelmiştir. Her tarafta Lenin’in fotoğrafları vardır, parti hemen her işe el koymaktadır. Ailesinin eski bir tanıdığı olan Nuri Efendi, Niyazi’yi ajan zannederek soğuk davranır. Niyazi öğretmenlik veya her ne iş olursa olsun yapabileceğini söylerse de iş vermenin artık Reyon Maarif Komiserliği’nin elinde olduğunu belirterek sözünü bitirir.

 

Niyazi umutsuzluk içinde evine döner. Yolda rast geldiği bir köpeği yanına alır. Vaktiyle dedesinin cesedinin yattığı odada ateş yakar. Dışarıda bir kasırga ulumaktadır. Köpek mutludur. Niyazi ise dalgın ve üzüntülü…

 

12 X 19,5 santim ölçülerinde 109 sayfalık kitap, Ocak 2018’de yayımlandı.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

 

İYİ Kİ YAŞ ALIYORUM:

35 yıllık Dr. Tekin Akpolat, sağlıklı bir hayat ve genç kalabilmek için nasıl bir hayat yaşanması gerektiğini, kitabında tecrübelerine dayanarak açıklıyor.

 

Meslek hayatında yaşadıkları ve hastalarından edindiği tecrübelerin, bu kitabı yazmakta en büyük kaynak olduğunu söyleyen yazar, kitabında tuzdan sebzelere, futboldan kolestrole kadar birçok farklı mevzuya temas ediyor.

 

 

BU YAYINEVİ:

Alemdar Mahallesi, Prof. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 7/15 Cağaloğlu, Fatih, İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-511 58 58 e-Posta: info@buyayinevi.com

internet: www.buyayinevi.com

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1-AKDENİZ DÜNYASINDA VE OSMANLILAR’DA VEBA 1347-1600:  Nükhet Varlık – Hazal Yalın / Kitap Yayınevi.                              2-ÇOBAN YILDIZI – HİKÂYELER: Necdet Ekici / Akçağ Yayınları

3-AŞKIMI TAŞA YAZDIM: Muhsin İlyas Subaşı /  Mihrabat Yayınları

4-20. YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNDE GÜNEYBATI ANADOLU’DA GAYRİMÜSLİMLER: Muttalip Şimşek / Akademik Kitaplar                                                                                                                                                                              5-CİĞERDELEN: Safiye Erol / Kubbealtı Neşriyatı.

 

 

Orwell’ler Ölür 1984’ler Ölmez

Goerge Orwell 1984‘ü yazdığında takvimler 1949‘u gösteriyordu. Bense Türkiye‘deki hangi olayla, hangi zamanda, hangi yazımla 1984‘ü bağdaştırdığımı bile unuttum.

Jetonuma baktım, hâlâ aynı yerinde.. Sayıklamaya başladım:

§  Big Brother ‘Abiler’dir.

§  İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmektir.

§  İktidar insanın kafasını parçalamak ve istenen biçimde bir araya getirmektir.

§  Tutuklamalar hep gece yarısı yapılır. Yok edilenlere buharlaştı denilir.

§  Düşünce suçu ölüm yaratmaz; düşünce suçunun kendisi ölümdür.

§  O yılın ilk çeyreğinde Bolluk Bakanlığı’nın ayakkabı üretim tahmini 145 milyondu.

Gerçekleşen üretim ise 62 milyon oldu. Hedef sayı 57 milyona indirildi. Böylece hedef 5 milyon aşılmıştı. Belki de hiç ayakkabı üretilmemişti.

§  Bir savaşın gerçekten olup olmaması önemli değildir. Önemli olan savaş

durumunda olmaktır.

§  Bile bile söylenen yalanlara yürekten inanmak, zararlı görülmeye başlanan bir

gerçeği unutmak gerekli şeylerdir.

§   Bir zafer açıklanırken şaşkın bir tavır takınmak suçtur; yüzsuçu (facecrime).

§  Nefret Haftası’nda yeni nefret şarkısı her yerde çalınır, dinlemek mecburidir.

§  Önemli olan halkın morali değil Parti’nin moralidir. Her Parti üyesi becerikli ve

çalışkan olabilir ama yaltak ve korkak da olmalıdır.

§  Bir Parti üyesinin kişisel duyguları olamaz. Ondan, düşmanlardan nefret etmesi ve

zaferlerden gurur duyması beklenir. Partinin gücü ve dehası karşısında kendisini bir hiç olarak görmesi istenir.

§  Çiftdüşün (doublethink) insanın iki çelişik düşünceyi aynı anda kabullenmesidir.

Gerçek sürekli geride bırakılmalıdır. Parti, çiftdüşün yardımıyla tarihi durdurmak olanağını bulmuştur.

§  Toplumda olup bitenlerden en çok haberdar olanlar aynı zamanda dünyayı olduğu

gibi görmekten en uzak olanlardır.

§  Anlayış ne kadar genişse aldanma da o kadar geniştir. Daha zeki olan daha az

akıllıdır.

§  İnsanlık Parti’dir. Onun dışındakiler çer çöptür.

§  Parti ‘dünya düzdür’ der, Parti ‘buz sudan daha ağırdır’ der.

§  İki kere iki beş eder.

§  Tanrı iktidardır.

§  Özgürlük köleliktir.

Son düzlüğe de – anten ayarlarıyla oynadığımız – Orwell nakaratlarıyla girelim:

DÜŞÜNCE ŞERRİN KAYNAĞIDIR

SANSÜR SAADETTİR

ZULÜM ADALETTİR

KİTAPLAR YAKILMALIDIR

(Nisan 2011’de yazdığımız yazıyı yeni okumalara vesile olması niyazıyla paylaşıyorum.)

 

 

Kıbrıs’da “Türk Toplumu”ndan “KKTC”ye

20. Temmuz 1974 tarihi, Kıbrıs’ta Türklerin yok edilmesinin engellendiği, insan haklarının en önemlisi olan bir toplumun yaşama hakkının elde edildiği gurur ve şeref günüdür.

Zaferin 44.üncü Yıldönümü’nde, Türk toplumu ifadesini çoktan aşan KKTC’yi korumak ve ona sahip çıkmak kendini Türk olarak hisseden herkesin görevidir. Kıbrıs Barış Harekâtı milletlerarası anlaşmalara uygun olarak gerçekleştirilmiştir. Yıllardır Türklere yönelen baskı, etnik temizlik ve katliamlar artık geride kalmıştır. Ancak toplu mezarlar hâlâ göz önündedir. Rum tarafı Kıbrıs’ın yakın tarihini 20 Temmuz ile başlatsa da; geçmişe Türklere yapılan saldırılar ve katliamlar göz ardı edilemez. Rum tarafının ve onun fanatik ırkçı, ilkel ve bazı dini gerekçelerle destekçilerinin oyunları 20. Temmuz Barış Harekâtı ile bozulmuştur.

Bütün bunlar ve Türkleri yok etme, yok sayma çabaları bugünde sürmektedir. Rum ve Yunanistan ideallerinden vazgeçmiş değildir. “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” sloganıyla KKTC’deki Türkleri devşirmeye çalışanlar, “Kıbrıslılık” kimliğini öne sürenler, “birleşmiş Kıbrıs” tezi ile Türkleri ikinci sınıf vatandaş ve uşak yapmak isteyenler, mallarına ve mülklerine göz dikenler, onları Adadan kovmak peşinde olanlar, Enosis yani Yunanistan’a bağlanma peşindekiler, bazı Türklere çeşitli menfaatler sağlama gayretinde olup AB vatandaşlığı oyununu oynayanlar, dün aslında lehlerine olan Annan Planına, daha doğrusu Annan tuzağına bile hayır demişlerdi. Maalesef Türkiye’den giden millî davayı içlerine sindirememiş bazı siyasiler ve bazı iktidar mensuplarımız bile Referandum öncesi Rum tezleri lehinde olan bu planın propagandasını yapmışlardı. Bu ayıp unutulamaz.

20. Temmuz rahmetli Ecevit’in de belirttiği gibi, sadece Türklere değil, Rumlara da faydalar sağlamıştır. Harekât, Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı olan darbeyi ve Kıbrıs’ta kamu düzeninin bozulmasını önlemiştir.

Masa başı tavizler almaya alışık olan küstah Rum tarafı ve onların ekonomik çıkar ortağı bazı Batılı çevreler ve ülkeler, hiçbir zaman niyetlerinden caymış değillerdir. Utanmadan ve sıkılmadan her milletlerarası sorunun çözümünde önümüze Kıbrıs’ta taviz talebini koymuşlardır.

Bizim Türkiye ve KKTC olarak yaptığımız yanlış; düşmanlıkları kolay unutmak, Rumlar gibi kin gütmemek olmuştur. Genç nesillere tarihi gerçekleri, Kıbrıs’ta olup bitenleri yeterince aktaramamış olmamız, genç nesilleri boşlukta bırakmış, arayışa itmiş ve bazılarını pembe hayallere itmiştir. Bu sorumsuzluk affedilir gibi değildir.

20. Temmuz Barış Harekâtı’nın 44.üncü Yıldönümü’nde, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ı, KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, Türklüğün gurur kaynağı, değerli devlet adamı Rauf Denktaş’ı, Fazıl Küçük’ü, Barış Harekâtı’nda görev yapan komutan ve askerlerimizi, aziz şehitlerimizi, Kıbrıs Türkünün yiğit mücahitlerini (TMT) saygı ve rahmetle anarız. Hayatta olanlara sağlıklı ve hayırlı ömürler dileriz.

Kıbrıs’ta Türklerin egemenlik ve yaşama haklarına saygı, aynı zamanda demokrasiye ve insan haklarına saygıdır.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

 

 

CHP’nin Sorunu Sıyasetin Merkezine Toplumu Bütünüyle Koyamamak

Size 18 senelik hayatımda bugüne kadar öğrendiğim en önemli dersten söz edeyim…

İlk ve ortaokulu okuduğum semt sosyal demokrat seçmenin ezici çoğunlukta olduğu nadir yerlerden biriydi. Bireyler arasında farklar olsa da ortamı bir bütün olarak ele aldığımızda üç aşağı beş yukarı aynı değerler etrafında toplanıyorduk. Bugün parçası olmaktan büyük memnuniyet duyduğum okulumda ilk günler benim için tuhaf geçti. Çünkü şahsi düşüncelerimden ayrı düşünen bütünde kendime yer açmam gerekti. Biraz deli dolu bir tipim, bunu kabul ediyorum. Ama kendimi bildim bileli biraz kaçık, biraz farklıydım. Yeni okulumda bu durumun kabullenilmesi kolay olmadı. Çünkü ben düşüncelerimle genele aykırı kaçıyordum insan psikolojisinin gereği olarak da benden farklı düşünen büyük kısım iş kaynaşmaya gelince bana uzaylı gibi davranabiliyordu. Hatta öyle zamanlar geldi ki kendimi anlatmayı başaramayacağımı düşündüm.  Biraz zor olsa da kendimi kabul ettirebilmeyi,  hakikaten pırlanta gibi insanlarla dolu bir çevre inşa etmeyi başardım. Bu başarım bana, düşün dünyama, fikirlerime katkılar sağladı. Evvela ülkemizdeki genel sosyolojik durumu kavrama imkanına eriştim. Daha sonra hakikaten zıt düşünen arkadaşlarla paylaşacak ortak noktalar bulmayı başardım. Aydın olduğunu kocaman özgüveniyle iddia eden bir kümenin de ”Sağcı oğlum işte” diye geçiştirip etkileşime girmeyi dahi denemediği insanlarla dost olmayı başardım. Sağ cenahın da hakikaten takdir edilmesi gereken meziyetleri olduğunu gördüm, öğrendim.

İnandığım prensipler ışığında her kim yaparsa yapsın doğru olana doğru, yanlış olana yanlış demeyi önemsiyorum. Bunu önemsemiyor olsaydım hali hazırda içinde bulunduğum partiye bundan önceki yazılarımda en ağır eleştiri oklarını yöneltenlerden biri olmazdım. Bir hatayı söyleyip söylememek, yapana göre değişiyorsa bu döngü doğru yerlere gitmiyordur. Sosyal bilimler ailesinin bir ferdi olmakla gözlemini yapma şansına eriştiğim önemli durumlardan biri hiç şüphesiz CHP’dir.  CHP’nin Toplumun genelindeki yeridir. Cumhuriyetimizin kurucu partisi, bekçisi CHP’de değişim rüzgarları olmadığı kadar güçlü esiyor. Bu değişikliğin yaşanmasını en çok arzu edenlerden biriyim. Bu değişimin arifesinde çorbada tuzum olmasını can-ı gönülden dileyerek başarı yolunda yardımcı olacağına inandığım kanaatlerimi yazmak boynumun borcu…

Öncelikle muhalifler olarak kabul edip sindirmemiz icap eden gerçek var. O da bugün içinde bulunduğumuz şartlar içinde seçmene en başarılı şekilde uzanan partinin AKP olduğu. Çok kıymet verdiğim sosyalist bir büyüğümle sohbet ederken bana küçüklüğünde şahit olduğu olayı anlattı. Kısaca atkarmak gerekirse çocukluğu CHP’nin kalesi olan solcu köylerin birinde geçmiş.  Adalet Partisine köyden sadece bir hane oy veriyormuş o hanede de epeyce yaşlı koyu Atatürkçü bir dede yaşıyormuş. Köyün gençleri olarak merak edip bunun nedenini sorduklarında ise şu cevabı almışlar:

”Demirel kente seçimden seçime gelir. Ben de onu görmeye giderim, her gittiğimde elimi öper halimi hatırımı sorar köyün vaziyeti hakkında malumat alır. “

Süleyman Demirel Türk siyasetinin ustalarından biriydi. En önemli iki özelliği keskin zekası ve insan odaklı siyaseti hakkıyla yapmasıydı. Doğu Perinçek’i tanıyoruz. Bugün 80 yaşına yaklaşmış bir siyasi. Peki Demirel’in gençliğinde daha yerel çapta ufak faaliyetlerde bulunurken onu ısrarla partisine davet ettiğini biliyor muydunuz ? Demirel çok güzel gözlemler yapar, insanların önünü açardı. En önemlisi de insanlara kendilerini önemli hissettirirdi. Onu siyasetin ”babası” yapan buydu.

Bu geleneği bugün AKP devam ettiriyor. Doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında olmasa da teşkilatları bu işi hakkıyla başarıyor. Hiçbir partinin uzanamadığı seçmene uzanmayı ellerini tutmayı ve dertlerine ortak olmayı başarıyorlar. Ama öyle ama şöyle bu işi başarıyorlar. Onları özel hissettiriyorlar.

CHP Bunu başarabiliyor mu ? Asla !

Halbuki aslında bakarsanız AKP buna mecbur değilken CHP mecbur. Çünkü tek parti döneminden bugüne kadar süregelen dargınlığı sona erdirmek zorunda. Fakat meseleyi ilk önce kendi seçmeninin içinde aşmak zorunda. Bırakın toplumun geneliyle bir olma denemelerini, yıl 2018 oldu, Türkiye’ye başkanlık geldi, dolar 5 lira olmak üzere, arka sokaklar ‘da Suat öldü halen başörtü meselesini geride bırakamayan CHP’li seçmen var. Samimi söylüyorum akıllara zarar durumlar bunlar.

Halen Atatürk’ün yolunda ilerlediğini, medeniyetin elçiliğini yaptığını iddia eden ama başörtülü kadınlara ikinci sınıf birey muamelesi yapan CHP’liler var. Çok okuduğunu, araştırdığını, entelektüel doygunluğa ulaştığını iddia eden bu fikriyattakilere sormak istiyorum elinizi vicdanınıza koyup yanıt verin. Birkaç kumaş parçası yüzünden insanları hor görmek hangi medeniyetin gereğidir ? Sizin mini eteği hor görenden ne farkınız vardır ? Gerçek bir aydına yakışan mini eteğin hakkını koruduğu gibi başörtünün de hakkını korumaktır. Eğer hakikaten bu toplumu kucaklamak istiyorsanız çifte standartı artık bırakın. Tam bu noktada sağcı ilan edilmeme ramak kala söylediklerimi anlamaya davet ediyorum,

Bir hakkı savunmak demek o hakkı talep edenlerle aynı düşünceleri paylaşmak demek değildir. LGBT Haklarını savunan her birey nasıl eşcinsel değilse, başörtüyü savunan her birey şeriatçı, Atatürk düşmanı, gerici falan değildir. Aklımıza sokalım efendim. Ve duymak istemediğimiz gerçekler yüzümüze çarpınca hemen yaftalamayalım.

Muhafazakar seçmen bu başörtü meselesi yüzünden halen CHP’ye çok kırgın. CHP Bunu neden aşmasın, aşamasın ? CHP’nin ideolojilerine sadık başı örtülü hiç mi kadın siyasetçimiz yok memlekette yahu ? Muharrem İnce’nin annesin, kız kardeşinin başörtülü olduğunu yaklaşık 20 kez vurgulaması ne kadar emanet durdu hep birlikte gördük. CHP Başörtülü bir üst düzey yetkiliye veya milletvekiline neden sahip olamasın ? Bunun önündeki engel nedir bilemiyorum ve anlamlandıramıyorum. Cumhuriyetin kadını olmak için başörtü neden bir engel olsun ? Cumhuriyet kadını olmak bir fikir devrimidir. Üreten, düşünen, uygulayan, bilim yapan, hayatta ben varım diyebilen bütün kadınların devrimidir. Görünüşle alakası yoktur. Evet doğrudur, bugün cumhuriyet değerleriyle kavgalı olan kadınların ciddi kısmı başörtülüdür. O duruma icap eden tavrı göstermek hiç kuşkusuz gerekir ama CHP kutuplaştıran zihniyet karşısındadır. CHP’de bu mantığa uyup yaşı kuruyla yakıyorsa, ne farkı kalır ? Yanlışa yanlışla cevap vererek gerçek doğruları bulamayız ancak öfkemizi dindiririz.

Öncelikle CHP bu söylediklerimi kendi kemik kitlesiyle çözmek zorunda. Daha sonra CHP bugün söylemleriyle elitist bir parti konumunda. ”Halk Partisi’ ‘günlerine yeniden süratle dönebilmek için toplumun genelinde önemsenen değerlerle gerekli saygıyı tahsis etmek gerekiyor. Ecevit’e Karaoğlan adını veren ve onu %42 ile iktidara taşıyan kadın başörtülü köylü bir nineydi. Bu toplumun sessiz çoğunluğuydu. Starbucks’ta beyaz çikolatalı mokasını yudumlarken oğlan kesen tiki kızlar değildi. Ecevit’e 1970’lerde başarıyı getiren modern dünyanın gereklerinin arkasında kalmış, umut vermeyi başaramayan CHP’yi tutup olması gereken yere çekmesiyle birlikte toplumda o dönem hassasiyeti yükselen milliyetçiliğe sol pencereden bir yaklaşım geliştirmesiydi. CHP Bugün hemen hemen aynı sorunları yaşıyor. Toplumun önemsediği meselelere yeni söylemler geliştirmeye çalışmak yerine artık bugüne ait olmayan meseleleri oradan evirip buradan döndürüp ortaya servis ediliyor. Nadiren yeni söylemler geliştirse de bu toplumun genelinden kopuk kalıyor, kucaklaşma sağlanamadığı için anlatılamıyor.

Muharrem İnce’nin En büyük iki hatasından biri belki de içinde üniversite mezunu sayısı  500’ü geçmeyecek binlere hitap ederken yanlış dil kullanmasıydı. Oradaki amcaya, teyzeye ”Kuantum fiziği” anlatmaya çalışırsa bir sonuç alamaz, zorlama durur ama oradaki amcaya, teyzeye ”Bu Avrupa’da nasıl makinalar var biliyorsunuz bunları yapanlar bunu ilimle, bilimle yapıyorlar ben de bu memleketi onlardan aşağı yana kalır bırakmadan çocuklarımızı okutacağım, ilim yaptıracağım.” Diye konuşursa netice alır.

CHP’nin HDP ile Yakın durduğu herkesin malumu. Zaten terör sevicilikle seçmene yönlendirme yapılırken, askere saygının arşta olduğu bir toplumda PKK ile çarpışmış paşaya ”Apoletlerini sökeceğim” derseniz netice alacağınıza oy kaybedersiniz ”Komutanın siyasi konuşmayı alkışladığı nerede görülmüş ?” derseniz dönüt alırsınız.

CHP Yavaş yavaş uzaklaştığı milliyetçilik ilkesine yeniden göz kırpmak, HDP ile dostluğuna da bir dur demek zorunda. CHP Üzerine düşeni yaparak barış sürecinin meşru ayağı olması herkes tarafından umut edilen HDP’ye yapması gerekenden fazla bile iyilik yaptı ama HDP terör örgütünün sözcülüğünü yapmaktan başka ne yapabildi ? Silah bırakma çağrısını yapmaktan, PKK’nın saldırısıyla yaşamını yitiren gencecik çocuğa huzurlu uykular dilemekten aciz olan HDP’nin samimiyetsizliğini hep birlikte gördük. Keşke kalıcı barış konusunda Kürt kardeşlerimizin meclisimizdeki sesi olmayı başarabilselerdi ama Kandil’in sözcüsü olmayı tercih ettiler. CHP Yapması gerekeni fazlasıyla yaptı, bundan sonra daha fazla paye vermesi iyi niyetle açıklanamaz.

Sözün özüne gelirsek,

CHP’nin sadece kemik seçmeninin heyecanını yansıtan söylemleri geride bırakıp bu toplumun genelini siyasetinin merkezine koyacak dili geliştirebilmesi gerekiyor. Sessiz yığınların yeniden elini tutabilmesi ve o kitleyle iyi günde kötü günde birlikte durabilmeyi başarabilmesi gerekiyor. Bunun için biraz daha ılımlı, biraz daha olgun olmak, olaylara geniş geniş açılarla yaklaşabilmek gerekiyor. Ve arkasına saklanıp kalınan Atatürk’ün adı dışında topluma özellikle de gençlere pozitif enerji verecek yepyeni bir fikirleri Atatürk’ün emanet ettiği değerler ve evrensel değerlerle harmanlayıp yaşadığımız çağın gerekleri ışığında inşa edebilmek gerekiyor.

Ya arkadaşlar yoksa ben istemez miyim Atatürk deyip durmakla iktidar olunsun, HDP ile flört edilerek seçmenin sempatisi kazanılsın, yürümekle yollar aşınsın, böyle bir şey olabilir mi ya diyerek sandık güvenliği sağlansın, cumhurbaşkanı adayı olup camiye koşunca muhafazakar seçmen ile buzlar erisin ama olmuyor, olmaz…

Bu yazdıklarım değişmez, aynı devam ederse olmayacak da…

 

 

 

44 Yıl Önce O gün

 

(Kıbrıs savaşlarının anısına)

 

Günün ilk ışıkları Akdeniz’i henüz aydınlatmış, yaz sıcağının ıslak nemli havası bölgeye iyice sinmiş, nefes almayı dahi zorlaştırıyordu. Çevrede sadece cır, cır böceklerinin gevezeliği duyuluyor, tabiat ana büyük bir suskunluk yaşıyordu. Yaşam, az sonra büyük bir olaya tanık olacağını nerden bilebilirdi ki?

Savaşa katılacak askerler, kaderin onlara neyi, nasıl sunacağını bilmeden büyük bir heyecanla komutanlarından gelecek emri bekliyorlardı…

Güneş bir mızrak boyu yükselmişti ki bu büyülü ortamı, o ölüme benzeyen, o görülemeyen sessizliği, transistorlu bir radyonun sesi bozuverdi!

Takvimlerdeki zaman 1974’ün 20 Temmuzunu gösteriyor; saatler ise altıyı on dakika geçiyordu…

Radyodan duyulan ses biraz daha yükseldi… Sadece onlar değil sanki yer, gök bu sesi dinliyordu:

” Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’a indirme ve çıkarma harekâtına başlamış bulunuyor. Allah milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin. Bu şekilde insanlığa ve barışa büyük hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz. Öyle umarım ki, kuvvetlerimize ateş açılmaz ve kanlı bir çatışmaya yol açılmaz. Biz aslında savaş için değil, barış için; yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için Ada’ya gidiyoruz.”

Gerçek o ki, savaş başlamıştı. İşte o anda ölüme benzeyen ama görülemeyen o sessizlik bir anda; ”Yaşa, Varol” nidalarıyla bozuluverdi. Çünkü helikopterlerle Kıbrıs’a gidecek askerlerden önce, hava indirme birlikleri, dönemin Başbakanı Ecevit’in bu konuşmayı yaptığı dakikalarda adaya paraşüt atlayışlarını gerçekleştirmişlerdi.

Yıldırım Üsteğmen; bölüğünün subay ve astsubaylarını yanına çağırdı:

– Gazamız mübarek olsun arkadaşlar. Birkaç saat içinde adaya hareket edeceğiz. Birliklerinizi helikopterlere biniş sırasına göre hazırlayın, dedi.

Onlar takımlarının başına dönerken, aklına şu çok sevdiği cümle gelivermişti! Bir Kızılderili atasözüydü;

”Düşmanımı cesur ve kuvvetli yap! Eğer onu yenersem, utanç duymayayım.”

Düşman kuvvetli miydi?

Arazi nasıldı?

Gerçekten de adada karşılaşacakları durum neydi?

Onları nasıl bir ortam bekliyordu?

Kıbrıs’ta soydaşlarımızı, acımasızca katleden Rum çetecileri onları nasıl karşılayacakları?

Radyodan dinlediği kadarıyla, oraya gittiklerinde onlara ateş açılmaması mümkün olabilir miydi?

Sorular, sorular, sorular…

Şimdi bunları düşünmenin ne zamanı, ne de sırasıydı. Zaten zaman gelmiş, helikopterlere biniş sırası onlardaydı. İşte tam bu sırada, Harp Okulunda sınıf arkadaşı Üsteğmen Ali Zekayi’nin bulundukları bölgeye doğru geldiğini gördü.

”Üsteğmen Ali nefes, nefese;

– Yıldırım, ben de sizle adaya gelmeliyim. Beni tabur komutanınızın yanına götürür müsün? Dedi.

Yıldırım Üsteğmen şaşırmıştı!

– Ali sen de nereden çıktın?

O anda, Üsteğmen Ali’nin Kıbrıslı olduğunu ailesinin de adada yaşadığını hatırladı. Ali Üsteğmen yıllar önce askeri ortaokula onunla birlikte başlamıştı. O yıl, o ve üç arkadaşı daha askeri okula başlamışlar, subay çıktıktan sonra da her birisi ülkemizin değişik birliklerinde görev almışlardı…

Ali Üsteğmen:

– Yıldırım, ben Eğridir’de komando kursundaydım. Kıbrıs’ta savaş çıktığını öğrenince, kurstan kaçtım, kendi aracımla buraya kadar geldim. Şimdi de adaya savaşmaya gitmem gerekiyor.

Yıldırım Üsteğmen,

– Tamam, ben şimdi durumu Tabur komutanımıza ileteceğim, diyerek, Burhanettin Yarbayın yanına gitti. Kısa bir süre geçmişti ki, tekrar Ali Zekayi Üsteğmenin yanına döndü

– Tamam, Ali sen de bizimle birlikte adaya geliyorsun. Yanında bu tabancandan başka silahın da yoktur sanırım. Dur, şimdi ben halledeceğim. Dedi.

Hemen birkaç adım ötede duran bölük başçavuşu Celal Astsubayına seslendi;

– Celal yanıma koş hemen. Celal Başçavuş, anında Yıldırım Üsteğmenin yanına gelmişti bile;

– Emredin komutanım.

Yıldırım Üsteğmen, Ali Üsteğmeni işaret ederek,

– Celal, Ali Üsteğmen de bizimle birlikte adaya geliyor, ona acilen bir makineli tabanca, cephane, çelik başlık, matara, savaşta gereken diğer teçhizat gerekli.

– Bulabilir misin? Dedi.

Celal Başçavuş, kısa bir duraklamadan sonra;

– Komutanım, bizim alayın ikinci sortide gelecek birliklerinden bir tanesinden alabilirim, dedi ve hızla uzaklaştı!

Helikopterlerin kalkmasına çok az kalmıştı!

Birkaç dakika geçmemişti ki, Celal Başçavuş Ali Üsteğmen için istenen silah, cephane ve diğer teçhizatla birlikte dönmüştü. Getirdiği şeyleri Ali Üsteğmene teslim ettikten sonra, süratle bineceği helikoptere doğru koştu…

Ali Üsteğmen de anasının, babasının tüm akrabalarının yaşadığı vatan topraklarına Kıbrıs’a gidiyordu. Artık onun için yapacağı ilk şey; ailesini esir düştüğü Rumların elinden kurtarmak olacaktı.

Üsteğmen Ali;

– Sağ ol Yıldırım, iyi ki sana rastladım diyerek, o da harekete hazır helikopterin yanına doğru yürüdü.

Artık geçen her dakika onları savaşa biraz daha yaklaştırıyordu!

Yıldırım Üsteğmen bölük telsizinin mikrofonunu eline aldı, harekete hazır bekleyen bölüğüne seslendi:

– Haydi, arkadaşlar vatan bizden görev bekler, İstikamet Kıbrıs. Gazamız mübarek olsun, dedi.

Helikopterlerin motor sesleri, askerlerin,

– Allah, Allah seslerine karışmış, savaşın görünmeyen yüzü Akdeniz’in üzerine düşmüştü…

Saatler tam 08.00’i gösteriyordu.

Helikopterlerin motor homurtularına, pervanelerinin sesi karıştı! Bir anda binme bölgesi toz duman olmuş, toz bulutundan sıyrılıp, kalkışa geçen her bir helikopter, göreve gitmenin coşkusuyla havalanmaya başlamıştı.

Gidiyorlardı… Savaş bu ya! Ölüm ne kadar yakınsa, yaşamak o kadar uzaktı…

Helikopterlerdeki her bir askerin üzerinde kadro silahı, cephanesi, demirbaş erzakı; (üç günlük konserve, peksimet) en önemlisi, her birisinin bir matara da suyu vardı.

İşte onlara; savaşın ilk saatlerinde ama belki de savaşacakları günler boyunca bu yaşam malzemeleri eşlik edecekti… Tabii ki, kader onlara o cehennemde hayatta kalma şansı verirse!

Öğrendikleri kadarıyla, adadaki inme bölgesi, bu bölgeyi çevreleyen Beşparmak Dağları alev, alev yanıyordu. Bir de Temmuz güneşinin sıcağı eklendiğinde, savaşacakları bölgenin cehennemden bir farkı olmayacağı kesindi.

Yıldırım Üsteğmen; ‘Her şeye rağmen moralimiz yüksek, imanımız sağlam, Allah yardımcımızdır’ diye düşündü. İçini derin bir heyecan kaplamıştı ama bir o kadar da soğukkanlı olmalıydı…

Sabahın ilk ışıklarıyla parıldayan Torosların allı morlu görüntüsü, yavaşça kaybolmuş! O heybetli sıradağlar yerini Kıbrıs adasının bilinen sivri burunlu görüntüsüne, denize paralel sıradağlarına, uzun sahil şeritlerine bırakmaya başlamıştı…

Görünen o ki, Kıbrıs’a yaklaşıyorlardı…

Ada parçasından içeri süzüldükleri anda; helikopterlerin çevresini düşman uçaksavar topçusunun açtığı kesif bir baraj ateşi kaplamıştı! Adeta film perdesinde çevresi uçaksavar silahlarının ateşiyle kaplı bir savaş sahnesinin içindeki hava taarruzunu izliyorlardı…

Ama bu filmin başoyuncuları bizzat kendileriydi! Ya adaya giden helikopterlerden biri, açılan bu ateş nedeniyle isabet alır da düşerse?