24.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 607

Asıl Lezzet Değil Cennet (7)

0

Mâna

Mânevî tartıdır sanki

Nasıl ki

Maddî şeylerin miktar ve değeri

Tartıyla anlaşılır, metreyle ölçülür, litreyle bilinir

Kıymet kazanır, bedeli belirlenir, fiyatı ödenir

Anlamak, fehmetmek, idrak de

Bir tartıdır, bir ölçektir

Ama

Manevî bir tartı, manevî bir ölçek

Tartı  ve kilo olmaksızın satış yapılablir mi?

Metresiz kumaş satılabilir mi?

Litresiz benzin verilebilir mi?

X

İşte bunlar gibi manevî tartı sayılan anlama, fehim ve idrak olmayınca; madde ve eşya mânen tartılmamış demektir. Yani mânen satın alınmamış sayılır.

Beyin, zihin ve dimağda yerli yerine konmamıştır henüz. Mânen sahiplenilmemiştir hâlâ. Mânen  kullanılacak durumda değildir daha.

Madde ve şeylerin mânen satın alınması, mâna denilen ücreti ödemekle kabil. Çünkü ancak anlaşılan, fehmedilen, idrak edilen şeyin; mânen ücreti ödenmiştir.

O artık bize ait sayılır. Üstelik kullandıkça artan bir keyfiyete de sahiptir. Çünkü para harcadıkça biter. Manevî para demek olan fehmedilen, idrak edilen bilgi ise, aksine harcamakla yani anlatmakla, başkalarına aktarmakla artar.

Mâkûsen mütenasip. Yani böylece ters orantılı bir içerik de arzeder.

X

İnanmak, bir bakıma okumak ihtiyacı; insanla beraber doğmuştur. İnsanla yaşayıp gidecektir. Ebedülâbâd’da devam edecektir. Sonu gelmeyecek bir hâldir. Hep yolda oluştur.

Çünkü bu, insanın fıtratına, yaratılışına konmuştur.

Çünkü bu, insanın yaratılış hamuruna ve mayasına derc edilmiştir.

Evet inanmak demek, varlıktaki hikmetin farkına varmak demektir.

İnanmak demek; şeylerdeki sırrın ayırdına varmaktır. Kısaca inanmak görmektir. Baktığı şeyin farkına varıştır. Dahası gördüklerinin sırrına vâkıf oluştur. Var oluş hikmet ve gayelerini anlamak ve idraktir.

Varlıktan anlam çıkarmaktır. Şeylerden mâna denen kâm almaktır. Her maddenin mânasından haber verdiğini sezmek, bu çeşit bir anlam ve fehme kavuşmaktır.

X

“Düşünüyorum o halde varım.” diyen Dekart doğru söylemiştir. Varlığını düşünmekle irtibatlamış, böyle bir bağlantı kurmuştur. Bir bakıma varlığının mânasını anlamak istemiştir.

Anlamak için düşünce yoluna düşmüştür. İnce uzun bir yolun yolcusu olmuştur. Ancak böyle bir yolcu oluşundan dolayı varlığının varlığını var bilmiştir.

Bu demektir ki, insan düşünmüyorsa yok hükmündedir.

Bu demektir ki insan düşünürse eğer insandır.

Çünkü yaratılış gerekçesi budur.

Düşünmeyen insan anlamıyor demektir. Anlamayan insan ise sîreten yâni iç yapısı, ahlâk yönüyle değil; sûreten / şekil bakımından insandır. Yani insanlık mânasını göstermiyor. Sadece şeklen insan görüntüsü veriyor.

Oysa ondan istenen, insan olan insan olmaktır. Maddesini; mânasına köprü kılmaktır.

“Vücudunu, mûcidine feda etmektir.”

 

 

Aydınlanma

 

Yazıma başlamadan evvel beni böylesine cesur bir platforma kabul eden Genel Yayın Yönetmenim ve Genel Yayın Koordinatörüme şükran ve minnet duygularımı sunarım…

Tüm Dünya’nın bilincinde olduğu gerçeklerden birinden söz edeceğim ilkyazımda. Özellikle cihan vurgusu yaptım zira üzücüdür ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşları olarak biz hala bu realitenin varlığını tamamen tanıyıp gerekli adımları atma noktasına erişemedik.

Dünyada bir başka millet söyleyin ki kendi kaderini 15’lilerle, ninelerle ve analarla yazmış olsun? İşte tam bu sorunun cevabı bile bizlerin omuzlarına çok ulu bir görevin verilmesine yetecektir. ”En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır!” diyor Ulu Önder.  Cahilliğe karşı yapacağımız, hiçbir zaman bitmeyecek olan aydınlanma yolunda yürüme görevi kimlere emanet edilmiştir? Bu vazife elbette ki ulusumuzun ışığı, Türk Gençliğine emanet edilmiştir.

Çin’de Atatürk’ün gençler ile alakalı söylediği sözler sınavlarda kompozisyon çalışması konusu yapılırken, bir sürü ülkede Türk ve Atatürk Tarihi dersi seçmeli olarak verilirken, dünyanın dört bir yanı bizim milli liderimizin sözlerini kılavuz edinmişken, bizler; biz Türk Gençleri olarak nelerle meşgulüz dersiniz?

Okumayan, yazmayan, gerçekleri görmek için mücadele etmeyen, önüne ne gelirse inanan genç bireylere dönüştük, dönüştürüldük. Bu ayıbımızı örtmek için bahaneler uydururken saatlerimizi bilgisayarlarda, televizyonlarda afyon çekerek harcadık, tükettik. Azizim, hayır, elbette Nazist değilim. Burada keyifden uzaklaşalım birer tek tip modeli haline gelelim demiyorum lakin böylesine bir coğrafyada doğmuş gençler olarak sorumluluklarımız diğerlerinden kat ve kat daha fazladır. Bizler topraklarını parayla satın almış emperyalistlerden değiliz. Üzerine bastığımız her karış toprakta soluduğumuz havada şehit ruhu vardır. Mehmetçik kanı vardır.

Efendim, aydınlanmadan kastım da namazlarda ön saflarda olmayı marifet bilen ama daha açıp Kur’an-ı Kerim felsefesini, gerçekliğini düşünmeye çalışmayan sözde aydın gençler değildir. Çin protestosu yapacağız derken Koreli döven Türkçü kardeşlerim hiç değildir. Ha bir iki tane yandaş kaynak okuduktan sonra aydınlanmış gibi ahkâm kesen yandaş kardeşimse hiç değildir!

Aydınlanmadan kastım tüm dünyaya kendini kanıtlamış bilim insanlarını, edebiyatçılarını, sanatçılarını ve liderlerini görüşlerine, inançlarına ve etnik kökenlerine göre sınıflandırmadan okumak, anlamaya çalışmaktır. Aydınlanmadan kastım Hayyam’ı yargılamadan evvel anlamaya çalışmaktır. Aydınlanmadan kastım Nazım’ı hain ilan etmeden evvel anlamaya çalışmaktır.

Aydınlanmadan kastım Sabahattin Ali’nin döve döve katledilmesini kınamaktır. Aydınlanmadan kastım Celal hocaya ateist deyip kenara atmadan evvel söylediklerini dinlemektir. Aydınlanmadan kastım okumaktır, yazmaktır. Anlamaya çalışmaktır. Anlayamadıkça daha çok okumaktır. Aydınlanmadan kastım İstanbullun Fethini halen kutlamanın ne kadar vahim bir vaziyette olduğumuzu anlattığını görmektir.  Aydınlanmak Mecliste uyuyan vekillerin aldığı maaşı helal görüp alkışlamak değil ‘amele’ diye ötelenen insanların emekçilerin hakkının peşinden gitmektir.

Aydınlanmak alevi diye insan dışı varlık muamelesi yapılan insanların inanç hakkını savunmanın ne demek olduğunu idrak etmektir. Aydınlanmak ‘dinsiz’ diye ötekileştirilen sosyal hayatlarında tacize uğrayan insanların haklarını aramaktır. Aydınlanmak azınlığın hakkına sahip çıkmaktır.

Aydınlanmak cinsel tercihleri için sesi kesilenlere ses olmaktır.  Aydınlanmak önderini, atanı ve tarihini anlamaktır. Aydınlanmak halkın çığlığına kulak vermektir.  Aydınlanmak giydiği kıyafetlerden dolayı tacize uğrayanların elinden tutmaktır. Aydınlanmak tecavüze uğrayan kadınlara ”Hak etmiş!” diyen hastalıklı zihniyetle savaşmaktır…

Pek çok şeydir aydınlanmak.  Aydınlanmak hissetmeyi öğrenmek, insanlığı öğrenmek; var olmaktır.

Mamafih Aydınlanmak zinhar dua edip diğer tüm gerçeklerden soyutlanmak, değil,

Aydınlanmak okumak, anlamak, düşünmek, sorgulamak ve hissetmek…

 

 

Gör

 

Çağ açıp kapayan Türk’ün evladı,
Al bayrak göklere dikilsin de gör.
Ülke fethedenin Fatih’ti adı,
Kütüğe bir künye çakılsın da gör.

O günler bir daha gelir mi deme,
Genç kuşak ceddini bilir mi deme,
Hayâlimiz gerçek olur mu deme,
Cehalet setleri yıkılsın da gör.

Tarafını belli eder karınca,
Türk ülküsü her bireyi sarınca,
Büyüklüğün bir farkına varınca,
Bilim meş’alesi yakılsın da gör.

Çalışarak gerçek olur gelişme,
Asıl hedef çalışmaya alışma,
Bir de Hakça olur ise bölüşme,
Yanlışlar yerinden sökülsün de gör.

Adaleti tekrar sağlayacak Türk,
Zalimin elini bağlayacak Türk,
Coşkun sular gibi çağlayacak Türk,
Vampirin dişleri çekilsin de gör.

Karabudak beklemeden çık yola,
Türk’üm diyen herkes girsin kol kola,
Dökülsün marşımız gönülden dile,
Mağrurun bileği bükülsün de gör.

 

Asıl İmtihan: 12 Ağustos

Esasen üniversite sınavı için kursa kaydımı yaptırdığım şu günlerde bugünkü yazımı gençliğin yeni milli eğitim bakanından beklentileri üzerine yazmayı istiyordum. Ama bir kez daha hayatın, her ne kadar plan yaparsak yapalım kendi planını işlettiğini görmüş oldum. Diğer yazıya kısmet olursa…

”Suyu Bulandırmak” Adlı değerlendirmemde İYİ Partinin yapması gerekenlerden ve Meral Akşener’e önerilerimden bahsetmiştim. Söylediklerime bakanınız varsa tespitlerimin temenni veya soyut önermeler olmadığını doğrudan doğruya gerçeği yansıttığını görmüşlerdir. Söylediklerimin gerçekleşmesi çok vakit almadı.

Bildiğiniz gibi Afyonkarahisar’da partinin seçim muhasebesini yapmak ve yeni yol haritasını belirlemek adına bir çalıştay tertip edildi. Bu çalıştayın neticesinde de genel başkan Meral Akşener seçimli kurultay kararı alarak aday olmayacağını ilan etti.

Peşinen söylemek lazım İYİ Parti bu çalıştay sürecini biraz geciktirmesi dışında, seçim sonuçlarını muhakeme etme ve gereğini yapma noktasında AKP’yle birlikte en başarılı parti oldu. Tonla engele, sansüre, namussuzluğa rağmen elde edilen %10 oyla meclise 43 milletvekili göndererek ciddi başarıya imza atan bebek parti, yeni yol haritasını belirleme konusunda da çoğu partinin aksine yine başarısını sürdürmeyi başardı.

Partiler eğer bir şahsın etrafında gelişmenin ilerisine uzanabilirse kalıcı, uzun ömürlü olurlar. Lakin bunun sağlanması yine güçlü, dirayetli, tecrübeli, doğru yerde doğru kararı alabilen ve taban tarafından benimsenmiş bir lidere bağımlıdır. Çünkü Türk seçmeni tabanını oluşturduğu partinin çatısından hakikaten memnunsa lider talimatının dışına kolay kolay çıkmaz. Mesele aslında bu çatıyı çakabilmekte bu işi becermek de basit olmuyor, sancılı süreçler gerektiriyor…

İYİ Parti güçlü kurucular ve iddialı isimlerle bu yola baş koydu. Partinin içinde 90’ların siyasi ağır toplarından tutun google’da görev yapmış genç isimlere varana kadar türlü türlü ağırlığa sahip insanlar var. Bir kere hal böyle olunca teşkilatlanma işi normalde de epey zor olurken 2-3 katı zorlaşıyor, iddialı insanlar büyük beklentiler içine giriyorlar; o veya bu sebeple bu beklentiler gerçekleşemeyince ya kırılıyorlar ya da kırıyorlar. Daha bu dengeler sağlanamamışken, İYİ Parti daha teşkilatlanmasını iş görecek vaziyete tamamlayamamışken baskın erken seçim kararı alındı. Teşkilat mensubu biri olarak söyleyeyim ki sorunların çözümü ve kuvvetlenmek için hep seçim sonrası işaret edildi. Yani aslında İYİ Parti seçime falan hazırlanamadı. ”Hele şu seçimden rezil olmadan bir çıkalım !” dedi. Çıktı da.

Hep söyledim yine, yine söylüyorum İYİ Partideki ülkücü kesimi kimse hafife alamaz ama bir realitedir ki bu partinin içinde sadece ülkücüler yok, bu parti ülkücü bir parti de değil. Yine bir realitedir ki seçim sonuçlarına bakıldığında İYİ Partinin ülkücü kesimin yeni partisi olmasından öte merkez – merkez sağda, daha seküler milliyetçi ve Atatürkçü olanların partisi olduğu da açıkça ortada. Hal böyleyken kimlik sorununu bu partiye neden reva görüyoruz? Neden İYİ Parti ülkücü parti olmak mecburiyetinde? Neden sadece ülkücülerin alternatifi olmak değil de tüm seçmen gruplarının kendinden değerler bulabileceği üçüncü yol partisi olunmasın? Tabii ki bu söylediklerim İYİ Parti içindeki tüm ülkücüleri kapsamıyor, üçüncü yol olma idealinde ciddi çalışmalar gösteren ülkücüler olduğu gibi buna direnen ülkücülerin sayısı da az buz değil.

Merkez sağcı – ülkücü çekişmesinin bu partiye zerre faydası olmadığı gibi uzun vadede feci zararları var. Bunun sona erdirilmesi gerekiyor. Bunun sona erdirilmesi büyük ölçüde ülkücülere düşüyor çünkü yeni partinin yeni imajı, yeni mesajlar kavşağından trafiğe baktığımda ülkücü damarın bastırılamadığını görüyorum. Meral Akşener MHP’den hazır vekilliği bırakıp partisine yol arkadaşlığına gelenlere olması gerektiği gibi vekillik koltuğu açtı, oraya taşıdı. Tabii bunun sayısı epey fazla oldu ülkücü kökenli vekillerin sayısı olması gerektiğinin üzerine çıktı, listelerde meclise taşınması hayati olan isimler taşınamadı. Çok büyük hatalar oldu. İYİ Partinin 43 Milletvekili bu durumun farkında olarak ülkücü alışkanlıkları azaltıp partinin tamamını kucaklayan imaja bürünmeli, yakışan bu olacak.

Yazdığım temel iki sorun yani sağlıksız teşkilatlanma ve ülkücü – merkez sağcı tartışmaları İYİ parti için ciddi problemler. Bir partinin teşkilatları sağlıklı inşa edilememişse, kimliği açıkça deklare edilememişse ileriye gitmesi imkânsızın imkânsızı olur. Biliyorsunuz partilerin içinde makul ölçüde kanatlar oluşur bu doğaldır. Ama bugün İYİ Parti içindeki hal bazı konulara farklı yaklaşım getiren kesimlerin tek çatıda temsil edilmesinin sempatikliğinden hakikaten uzak. Çözümlenmek zorunda…

Meral Akşener Tecrübeli bir lider. Türk siyasetinin her türlü kademesinden geçmiş, işi yaşayarak öğrenmiş biri. Oyunun partisinin 3 puan altına kalmasının bir takım seçmenlerde huzursuzluğa sebebiyet verdiğini ve yüksek beklentinin tam manasıyla karşılamadığının farkında. Farkında da her liderin bir karakteri var. Meral Akşener Şurada 1,5 ay önce seçim için destekçilerinden bağış isterken utanıyordu, yüzü kızarıyordu. O Yüzden kimse sarsılmış şekilde açıklama yapmasını zaten beklememeliydi. Ben çıkıp çatır çatır ”Bunca probleme rağmen bu kadar oldu kardeşim! Daha İyİ’ye devam !” demesini umut ederdim ama bunu da yapmamayı tercih etti. Bu suskunluğu yine bir takım seçmenlerde huzursuzluğa yol açtı. Bu huzursuzluğa seçim döneminde vakti gelince konuşulur diye diye çekyatın içine tıkılan sorunlar da eklenince çalıştay hararetli geçti.

Çalıştayın öyle sütliman geçmesini asla beklemiyordum ama bu boyuta ulaşacak sarsıntılara gebe olduğunu da düşünmüyordum. Demek ki parti içindeki çatışma ortamı dışarıdan göründüğünden daha da çetinmiş. Çalıştayın tertip edilebilmesi, 81 ilin temsil edilerek bir siyasi parti açısından böylesine kıymetli bir organizasyonun sağlanabilmesi hakikaten büyük başarı. Bu tüm siyasi partilerin örnek alması gereken bir organizasyon olmalı diye düşünüyorum. Elime geçen bazı notlara baktığımda da verimli geçirildiğini memnuniyetle görüyorum. Ama keşke daha sakin olunabilseydi, daha soğukkanlı olunabilseydi. Gelen yorumlar daha büyük olgunlukla karşılanabilseydi.

Meral Akşener’in faturayı ilk başta kendisine sonra da parti içindeki ülkücülere kesmesi ortamı olması gerektiğinden çok daha fazla hareketli hale getirdi sonra da depremler meydana geldi zaten. Meral Akşener’in tespitinin doğruluğuna katılıyorum. Ülkücülerin eleştiri karşısında daha sakin olabilmesini, Meral Akşener’in de fatura kesmeye entegre bir konuşmanın aksine özeleştirilere, kucaklayıcı hesaplaşmalara kapı açan bir konuşma yapmasını isterdim. Bu olaylar yaşanınca partiye sala okumayı heyecanla bekleyen yandaş medyaya gün doğdu. İçeride kalsaydı sorun yoktu ama tüm gözlerin dikkat kesildiği organizasyonda fırtına esmesi yakışık almadı.

Neticede Meral Akşener önce istifa edeceğini söyledi daha sonra da bu kararını seçimli kurultaya gidip aday olmayacağı şeklinde değiştirdi. 12 Ağustos’ta Meral Akşener’in delege tarafından aday yapılıp genel başkanlığa yeniden seçilmemesi ihtimal dışında dahi değil. Kendisi de olayların bu yolda gelişeceğini biliyor. Ne demiştim Meral Akşener siyaseti bilen bir lider. Bugün tek karar alarak hastalıkların tümünün tek kesiyle ortadan kaldırılmasının, kökünün kazınabilmesinin önünü açtı. Yoksa bıraktığı, umudunu yitirdiği falan hiç yok…

Meral Akşener Şimdi toplumdaki karşılığını bir kez daha tartıyor, Meral Akşener şimdi baştan ayağa parti teşkilatındaki yerini yeniden tespit ediyor, Meral Akşener umulan oyu bulamamasıyla birlikte peşinden gelen memnuniyetsizliği susturarak temiz başlangıç ile yeni sayfa açıyor, Meral Akşener genel başkanlık koltuğu için potansiyel rakibi olarak görülen parti ağır toplarının kendisine olan güvenini test ediyor…

Ve daha da önemlisi bunca badireden sonra tüm delegenin teveccühü ile tek aday olarak gireceği kurultaydan koltuğunu parti teşkilatının ısrarlı arzusuyla 10 ay içinde üçüncü defa kazanarak çıkıyor…

Ama!

”Büyük güç büyük sorumluluk getirir.”demiş Ben amcamız.

Bu kez önünde hiçbir engel olmayacak, partideki herkesin liderliğine desteğiyle makama oturmuş olacak. Mecliste grubunun başında dahi olmamasına rağmen liderliği yeniden kazanarak ağırlığına ağırlık katmış olacak. Şimdi vakit doğru adımları atmasının, seçimden sonra çözülür denilen meselelerin tümünü halletmesinin vaktidir.

parti içindeki çekişme sona erdirilmeli. Buna direnenler gerekirse görevlerden uzaklaştırılmalı. Partinin çalışmalarına zarar verecek büyüklükte çok sesliliğe aman verilmemeli. Genel başkan yardımcısı Lütfü Türkkan, İlker Karagöz’ün programına konuk oldu ve çalıştay neticesinde partinin ”Atatürkçü & milliyetçi merkez yol ” kimliği üzerinde karar kılındığını söyledi. Bu karar tam olarak yapılması gerekendir kongre ile birlikte sıfır tereddütle geçirilmelidir.

Diğer bir yandan ”Aman seçim var, riske atamayız, şimdilik böyle kalsın.” Diyerek geçiştirilen baştan sona tüm teşkilatlarda gereken revizyon yapılmalı, havadan sudan sebeplerle gelenlerin görevleri gerçekten yetenekli, iş yürütme potansiyeline sahip olanlara bırakmalıdır. ”Ben yoksam bu parti yok ulan !” Kafasındaki kasıntıların hiç vakit harcanmadan yolcu edilmesi arkalarından adettendir diye az biraz su dökülmesi de gerekir.

Meral Akşener ve İYİ Parti asıl imtihanı 12 Ağustos’taki 2.Olağanüstü Kurultay’da verecek.

Umarım Meral Akşener köklü değişiklikler için alacağı güvenoyuyla hiç beklemeden kararlı adımları atar. Tespit edilmesi başarılmış sıkıntıların, refaha kavuşturulması aynı hız ve aynı kararlılıkla sağlanır, kuruluş aşaması son elzem nokta atışları yapılarak resmen geride bırakılır. Prensipleri, teşkilatları, kimliği, gayesi net olarak kararlaştırılmış İYİ Parti siyasi hayatına gerçekten başlar.

Ve Taşlarının dikkatle dizilmesi icap eden, Türkiye siyasetinin yakın geleceği için büyük önem taşıyan yeni merkez – merkez sağ yol bu kadar yolu gitmişken, hakikaten üstesinden gelinmesi mümkün ehemmiyetsiz hastalıklarla dağılmaya mahkûm edilmez…

 

 

Târihten ve GÜNÜMÜZDEN TÜRK DÜNYASI ESİNTİLERİ – 89 Lozan Barış Anlaşması

0

Kurtuluş Savaşı sonrasında, 24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçre’nin Lozan şehrinde imzalandı.

Kurtuluş Savaşı askerî zaferimizle neticelenince, kalıcı barışın sağlanabilmesi için görüşmeler yapılması gündeme geldi. ‘Lozan Konferansı adı altında gerçekleştirilen görüşmeler, bu ihtiyacın ürünüdür. Konferansa;  Ankara hükümetinin temsil ettiği Türkiye ile İtilâf Devletleri (1) ve ilgili ülkeler olarak Yunanistan, Romanya, bir dönemde Yugoslavya olarak anılan Sırp – Hırvat, Sloven Devletleri ve Bulgaristan katıldılar. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)  İtilâf Devletleri arasında yer almakla birlikte, görüşmelere gözlemci olarak katıldı. Görüşmeler, 21 Kasım 1922’de İsviçre’nin Lozan şehrinde başladı.  Müttefikler, İstanbul hükümetinin de konferansa katılmasını istediler. Bunun üzerine Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), 1 Kasım 1922 tarihinde bir karar alarak; İstanbul’un İtilâf Devletleri tarafından işgal tarihi olan 16 Mart 1920 tarihi itibariyle İstanbul’daki hükümetin yetkisiz olduğunu açıkladı.

Lozan Konferansı’nda Türkiye’yi; Hariciye Vekili ve Edirne Mebusu İsmet Paşa (İnönü) başkanlığında, Sıhhiye Vekili ve Sivas Mebusu Dr. Rıza Nur, Trabzon Mebusu Hasan (Saka) Bey’den oluşan bir heyet temsil ediyordu. Heyette ayrıca 24 müşavir, 8 kâtip ve bir tercüman bulunuyordu.

İtilâf Devletleri, 1920 yılında imzalanan ve fakat Türkiye tarafının kabul etmemesi sebebiyle yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşması’nın esas alınması gerektiğini ileri sürdüler.  Türkiye ise, Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin 28 Ocak 1920 tarihinde kabul ettiği Misak-ı Millî hükümlerinin kabul edilmesinde ısrar ediyordu. Bu sebeple müzâkereler sık sık kesintiye uğradı, ancak sekiz ay gibi uzun bir süre sonunda tamamlanabildi.

Lozan Konferansında mücadele, Türkiye ile İngiltere arasında geçti. İngiltere: Musul, Fransızlar: Kapitülâsyonlar, İtalya: Ege Adaları üzerinde ısrarlı idiler. Görüşmelerin 4 Şubat 1923 tarihinde tamamlanan birinci bölümü sonunda şu hususlarda anlaşma sağlandı:

* Karaağaç Yunanistan’a bırakıldı.

* Karadeniz’den Akdeniz’e kadar Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırları, Türkiye’ye verilen Gökçeada ve Bozcaada ile Yunanistan’a verilen Limni, Midilli, Sakız ve Sisam Adaları, İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nda 15 kilometre derinlikteki bir şerit, askerden arındırılacak.

* Rodos ve On İki Ada İtalya’ya verildi.

* Kapitülâsyonlar kaldırıldı.

* Azınlık hakları, Milletler Cemiyeti’nin kefaletine bağlandı.

* Türkiye’nin 15 milyon altın tutarındaki borcu, 37 yıl içerisinde ödenmek üzere takside bağlandı.

* Türkiye ile Yunanistan arasında Ahâli Mübadelesi (2) konusunda anlaşmaya varıldı.

İkinci tur görüşmelere, 23 Nisan 1923’te başlandı. Görüşmeler 23 Temmuz 1923 tarihinde sona erdi.

İkinci bölümde:

* Türkiye’ye kabotaj hakkı (3) tanındı.

* Türkiye’de Müslüman olmayan ve Rumlar, Yahudiler, Ermeniler olarak gruplandırılan azınlıklara, kendi vatandaşlarına tanıdığı hakları vermeyi kabul etti.

 

TBMM, 23 Ağustos 1923 tarihinde dört ayrı kanunu kabul ederek Lozan Antlaşması’nı onayladı. Anlaşmanın hükümleri 6 Haziran 1924 tarihinde yürürlüğe girdi.

Konferans sona erdiğinde İngiltere’nin temsilcisi Lord Curzon, İsmet Paşa’ya şöyle hitap etti: “Burada istediklerinizi bizden aldınız. Fakat ülkenize döndüğünüzde, bir şeyler yapmak isteyecek, para bulamayacaksınız. Tekrar bize gelip para istediğinizde, Lozan’da verdiklerimizin hepsini sizden geri alacağız !”

İmzalandığı tarihten bu yana Türkiye’de;   Lozan’ın Zafer mi Hezimet mi olduğu tartışılmıştır. Lozan’da karşı grupta bulunan ülkelerin Türkiye aleyhine olacak birçok teklifin reddedilmiş olması, başarı olarak kabul edilebilir. Buna karşılık; Ege Adaları ve Musul konusunda verilen tavizler, aleyhimize olmuştur. Toprak kaybına yol açan başarısızlıkların, o günün şartları içerisinde alınabilecek en iyi sonuçlar olduğunu iddia etmek hayli zordur. Kapitülâsyonların kaldırılması ve Kabotaj hakkının elde edilmesi ise, başarı olarak değerlendirilebilir.  Zaman içerisinde bu başarının da kayıplara dönüştüğü bilinmektedir.

(1)İtilâf Devletleri: Fransa, İngiltere, Rusya, İtalya, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri.

(2)Ahâli Mübadelesi: Türkiye’de yaşayan Rumlarla, Yunanistan’da yaşayan Türklerin ülke değiştirmesi.

(3)Kabotaj Hakkı: Bir devletin, kendi limanları arasında yük ve yolcu taşımacılığı ile ilgili haklarıdır.

 

SİYONİZM

Siyonizm; başlangıçta, dünya üzerine dağılmış vatansız bütün Yahudileri Arz-ı Mev’ûd / Vaat edilmiş toprak olarak kabul ettikleri, Filistin halkının yaşadıkları bölgeye toplamak, yıkılan Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmek, sonra burada bir devlet kurmak, Nil Nehri’nden Fırat Irmağı’na kadar genişleyip bölgeye ve en sonunda da ekonomi ve politika açısından bütün dünyaya hâkim olmak maksadı güden ırkçı ve emperyalist Yahudi milliyetçiliğinin adıdır.

Siyonizm’in ne olduğunu anlamak için Yahudi tarihine kısaca göz atmak gerekecektir. Mısır’da esir olarak yaşayan İsrail oğullarını, Milâttan Önce 1200 yılı civarında Hz. Musa, Firavun’un elinden kurtarıp Kızıldeniz’den geçirerek Mısır’dan çıkartmıştır. Hedef ‘Arz-ı Mev’ûd‘ denilen Filistin topraklarıdır.  Hz. Musa yolda vefat eder. Kendisinden sonra gelen Yoşua idaresinde, Filistin’in asıl sâhipleri olan Filistinleri buradan kovarak kendileri yerleşirler. Ancak, dinden çıktıkları için Allah bunların başına Filistinleri geri gönderir. 1100 yılında yenilerek buradan kovulurlar. Daha sonra başa geçen Samuel zamanında tekrar ıslah olmuşlar ve birliklerini kurmuşlardır. M.Ö. 1015’de Hz. Dâvud, Kudüs’ü başşehir yapar. Arkasından gelen Hz. Süleyman zamanında Yahudiler en üstün devirlerini yaşarlar ve Siyon Dağı üzerine; Beyt Hamikdaş / Kutsal Mabet olarak andıkları meşhur Hz. Süleyman Mâbedi’ni inşa ederler. Bugünkü Kudüs’te Hz. Ömer Câmii’nin bulunduğu yer ve Hz. Süleyman Mabedinin ayakta kalan Batı Duvarı, Ağlama Duvarı olarak kabul edilir. Burası, Yahudi inancında, çok önemli bir yerdir. Yahudi ibadetinin pek çoğu Mâbed’le ilgili olduğu için, bu duvar ve mabet üzerinde fevkalâde hassas davranırlar. M.Ö. 586’da Bâbil işgali, arkasından 70 yıl süren Bâbil esareti başlar. M.Ö. 332’de Büyük İskender Yahudilerin oturdukları toprakları işgal eder. İşgal sonralarında devleti yeniden kurarlar. Ancak, Roma İmparatorluğu’nun Orta Doğu hâkimiyeti, diğerleri gibi bu devleti de ortadan kaldırdı. Yahudilerin her fırsatta isyan etmeleri üzerine M.S. 70’de Roma İmparatoru Titus harekete geçerek, mabetlerini yerle bir etti, Yahudilerin çoğunu kılıçtan geçirdi. Kalanları da dünyanın dört bir yanına dağıtarak esir pazarlarında sattırdı. İkinci sınıf insan muamelesi gören cemaatin kafasında, ezilmişliklerinin intikamını alarak Filistin’e geri dönmek ve dünyaya hâkim olmak şeklinde ifade edilen Siyonizm ideali doğdu.  Yahudiler tarih boyunca vatansızlık ve ezilmişliklerinin intikamını bütün milletlerinden almak için, özellikle iktisadî hayatın her dalında faaliyet göstermiş ve ekonomik yönden birbirlerini destekleyerek; güçlü olmaya gayret etmişlerdir.

Yahudiler, çeşitli cemiyetler hâlinde birleştiler ve 1879’dan itibaren kendi yurtlarını Yahudileştirmek için, her türlü imkân ve fırsatı değerlendirerek Filistin’e Yahudi yollamaya başladılar. 1885’te, sâdece 4.000 kişinin tarım kesiminde çalıştığı Filistin’de, burasını ele geçirmek için faaliyet gösteren 35’ten fazla cemiyet bulunuyordu.

Bu sırada Siyonizm hareketinin siyasi önderliğine 35 yaşında ve Viyana’da bir gazetede çalışan hukuk doktoru Teodor Herzl geçti. Herzl; Yahûdî Devleti isimli kitabında, Siyonizm ideali yolundaki çalışmalarını bütün detaylarıyla anlattı. Herzl, 19 Mayıs 1901’de Sultan İkinci Abdülhamid Han ile de görüşerek Osmanlı Devleti’nin bütün dış borçlarının ödenmesi ve Osmanlı ülkesinin güçlendirilmesi ve her türlü malî desteğin verilmesine karşılık, Yahudi göçmenlerin Filistin’e yerleşmelerine izin verilmesini istedi. O sırada Osmanlı Devleti şiddetli para sıkıntısı çekiyordu. Buna rağmen Sultan; ‘Osmanlı tabiiyetini kabul edecek bütün Yahudilere devletimizin kapıları açıktır. Ancak muhacir grup geldiğinde nereye yerleşecekleri, hükümet tarafından tespit edilecek ve Filistin bu bölgelerin dışında kalacaktır.’ Cevabını verdi. Yahudiler birbirlerine daha da kenetlendiler ve Siyonizm ideallerine doğru yürümeye devam ettiler. 1907’de Filistin Arazi Şirketi kuruldu Filistin’de toprak satın alınmasına hız verildi.

Birinci Dünya Savaşı esnasında, Siyonist sempatizanı olan İngiliz Dışişleri Bakanı Lord A. James Balfour, Yahûdî teşkilât başkanı Lord Rothschild’e: ‘Majestelerinin hükümeti, Filistin’de Yahudiler için bir vatan kurulmasını desteklemektedir.‘ Diye başlayan bir mektup gönderdi. Siyonizm idealinin en önemli unsuru olan Filistin’e yerleşme hareketi, bu mektupla gerçekleşme yönünde en önemli adımını atmış oldu. Bundan sonraki olayların kronolojik gelişmesi özetle şöyledir: 1919 Şubat sonunda Paris’te toplanan sulh konferansına Siyonist teşkilâttan da delege gönderilmesi kabul edildi. 20 Nisan 1920’de Sulh Konferansı Balfour Deklarasyonu’nu tasdik ve Filistin bölgesinin İngiliz mandasına gireceğini ilân etti. İngiliz mandası Yüksek Komiserliği’ne de Herbert Samuel adlı bir Yahûdî tayin edildi. Bunu protesto eden Arapların hareketi şiddet ve kan dökülerek bastırıldı. Artık sıra süratle Filistin’e Yahudi iskânına gelmişti. Ayda en az 1000 Yahudi gönderiliyordu. 1918’de 47.000 olan Yahudi mevcudu, 1922’de 80.000’e ulaştı. Bu arada Polonya’dan kitle hâlinde sınır dışı edilen 40.000’er kişilik iki grup Yahudi de Filistin’e yerleştirildi. Bu gayretler sonucunda Yahudi nüfusu, 1935’de 400.000’e, 1942’de de 550.000’e yükseldi. Gelen Yahudiler bölgeye yerleştiler ve gayrı resmî ordularını ve gizli terör örgütlerini kurdular.

Nihayet, 1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu üçte iki çoğunlukla, Filistin’in bir Yahudi yurdu olduğunu kabul etti. Bunun üzerine Araplarla Yahudiler arasında meşhur 1948 Filistin Savaşı başladı. Araplar üstün durumda idi. Arap orduları artık Tel Aviv’de buluşacaklarken, anlaşılmaz bir şekilde, birdenbire bütün Arap orduları ricat ettiler ve Yahudiler garip şekilde galip geldiler. 1967 savaşında Kudüs’ü de alarak 2000 yıldır hayâlini kurdukları, rüyasını gördükleri ideallerinin sembolü olan ve Ağlama Duvarı olarak isimlendirdikleri Hz. Süleyman Mabedinin batı duvarına ulaştılar. Siyonizm, Filistin’i almakla, idealinden sâdece bir bölümünü gerçekleştirmiştir. Zaten ticarî sahada hâlen pek çok devletin kaderine hükmeder durumdadırlar. Bundan sonraki idealleri önce Nil’den Fırat’a kadar olan topraklara sâhip olmak, daha sonra bütün dünya üzerinde hâkimiyet kurmaktır.

(Ötüken Neşriyat Tarafından yayınlanan Yeni Türk Ansiklopedisi’nden faydalanılmıştır.)

 

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİ KAPILARINDA BEKLEME ÇİLESİ

Türkiye, adı sonradan Avrupa Birliği (AB) olarak değiştirilen, o zamanki adı ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)  teşkilâtına aday ülke olarak kabul edilmesine dair anlaşma, 24 Temmuz 1962 tarihinde imzalandı.

Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na üye olmak istediğini resmen 31 Temmuz 1959 tarihinde bildirmişti. Başvurumuzun kabul edildiği bize, 11 Eylül 1959’da duyuruldu. Uzun müzâkerelerden sonra, 24 Temmuz 1962’de aday ülkeler arasına alındığımıza dair Avrupa Parlâmentosu (AP)  toplantısında karar alındı. Tam üyeliğin yürürlüğe girmesi için neler yapılması gerektiği Türkiye’ye iletildi. 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara Anlaşması imzalandı. Anlaşma’da Türkiye’nin uyum için mevzuatında yapması gereken düzenlemeler belirtiliyor ve bu düzenlemeler için bir takvim hazırlanıyordu. Takvime göre; 5 yıllık hazırlık, 12 yıllık geçiş ve 5 yıllık son dönem tatbikatı kararlaştırılmıştı.

14 Nisan 1987’de;  Topluluğa, yapmamız gereken mevzuat düzenlemelerini tamamladığımızı bildirip, Ankara Anlaşması’na göre tam üyeliğimizin gerekleştirilmesi talebinde bulunduk. Bu talebimiz üzerine 2,5 yıl geçtikten sonra, 10 Şubat 1990’da Avrupa Bakanlar Konseyi, bizim için bir karar aldı. Karar, iç açıcı değildi: Tam üyelik görüşmelerinin başlatılması için şartların henüz oluşmadığı belirtiliyordu.

Bu gelişmelerin hemen ardından, topluluğun amacından değilse bile adından, ‘Ekonomi kelimesi çıkartıldı. Organizasyon, Avrupa Topluluğu (AT) olarak anılmaya başlandı.  09 – 10 Aralık 1991’de Maastricht’te

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü antlaşmaların yapılmasında, birinci fıkra hükmü uygulanır.

…….

yapılan toplantıda, organizasyonun adı tekrar değişti. Avrupa Birliği (AB) oldu. Sözü edilen görüşmelerde, isim değiştirmekle yetinilmedi. Üye ülkeler arasında:

* Euro denilen tek para biriminin kullanılması,

* Tek Merkez Bankası kurulması,

* Tek ordu oluşturulması,

* Ortak vize uygulanması,

* Üye ülkelerde sosyal hakların eşitlenmesi

Olarak özetlenebilecek bir ‘hedefler paketi‘ karara bağlandı. Ve gelecekle ilgili yeni hedefler belirlendi:

* Tek bayrak kullanılması,

* Tek anayasanın geçerli olması,

* Millî egemenlik haklarının Avrupa Parlamentosu’na devredilmesi… gibi.

 

*   *   *

Gelişmelerin bu noktasında (kimilerine göre daha önce) Anayasa’mızın 90. Madde hükmünün tatbiki gerekiyor.  90. Maddede şunlar yazılı:

Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan antlaşmalar, Devlet Mâliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konulabilir. Bu takdirde bu antlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bilgisine sunulur.

……..

Bozuk bir Türkçe ile kaleme alınmakla birlikte, Anayasa’nın âmir hükmü; tevile kapalıdır, yoruma gerek kalmayacak şekilde açıktır. Anayasa’mızın bu maddesi ile ilgili gerekçeli karar ise şöyledir:

Milletlerarası anlaşmalar, Türk Kanunlarında değişiklik yapılmasını gerektiren hükümler ihtiva ettiği takdirde, teşriî organın peşin tasvibine sunulmasını mecburî kılmaktadır. Bu hüküm, kanun yapmak yetkisinin teşriî organa ait olması prensibinin tabiî neticesidir.

*   *   *

Norveç, Anayasasındaki benzer bir maddeye dayanarak, AB üyeliğini referanduma götürdü. Halkın çoğunluğu, AB dışında kalmak yönünde oy kullandı.

Anayasa’mızın 90. maddesine rağmen Türkiye, dönemin Başbakanı ve Başbakan Yardımcısı / Dışişleri Bakan Vekili tarafından temsil edilerek AB ile 06 Mart 1995 tarihinde, Gümrük Birliği (GB) Anlaşması’nı imzaladı.  Bu anlaşma da TBMM’nin onayına sunulmadı.

GB her ne kadar AB hedeflerinden yalnızca bir tanesi ise de, GB üyeliği prosedürünün uygulandığı bir başka ülke yoktur. Hiçbir ülkeye uygulanmayan bu prosedürün, Türkiye’ye tanınmış bir imtiyaz (ayrıcalık) olduğunu iddia edenler olmuştur. Gerçek ise farklıdır. AB dışında tutularak GB üyeliği ile Türkiye, AB’nin ikinci sınıf üyesi konumuna sokulmuştur.

Anlaşmanın, 01 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmesi ile Türkiye; ilk 5 yılda toplam 20.000.000.000 dolar gümrük vergisi gelirinden mahrum kalmıştır. Gümrük vergisinin alınmaması sebebiyle ithal mallarının iç piyasadaki satış fiyatlarında herhangi bir düşme olmadığı gibi, ihracatımızda da beklenen yükselmeler gerçekleşmemiştir.

Buna rağmen Anlaşma’nın 3. maddesinde belirtilen yardımlar gelmemiş, tek bir Euro tahsil edilmemiştir. GB Anlaşması’nın 3. maddesi aynen şöyledir:

Hazırlık döneminde Türkiye, geçiş dönemi ve son dönem boyunca kendisine düşecek yükümlülükleri üstlenebilmek için, topluluğun yardımı ile ekonomisini güçlendirir. Geçiş dönemi, uzatma dışında beş yıldır.

Maddede, satır arasına konulmuş iki kelime dikkat çekmektedir: “uzatma dışında”… Uzatmanın, hangi şartlarda ve ne kadar süre ile yapılacağı belli değildir.

Türkiye, AB’ne tek taraflı olarak tanıdığı bu uzatma yetkisinin oluşturduğu engeli aşabilmek için tavizler vermeye zorlanmaktadır. Verilen her taviz ise, dipsiz kuyuya atılan taş demektir. Kuyunun dolması mümkün görülmüyor.

AB ile ilgili mevzuatın 250.000 sayfadan fazla olduğu söyleniyor. Böylesine hacimli bir konu hakkında söylenebilecekler elbette yukarıdakilerden ibaret değildir. Ancak, söylenebilecekleri şöylece özetlemek mümkündür: Türkiye, AB ile ilgili yükümlülüklerini gecikmeli olarak da olsa, yerine getirmiştir. Ancak AB; yardımlar ve emeğin serbest dolaşımı konuları başta olmak üzere hiçbir taahhüdünü ifa etmemiştir. AB’nin bu güne kadar yaptıkları, bundan sonra yapacaklarının en açık göstergesidir.

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (2)

Büyük Türk Ulusu:

Bu çok uzun tarih macerası içerisinde, yaşamını sürdürebilen iki ya da üç halktan birisidir. Türk Milletinin yaşam mücadelesi boyunca hiç vazgeçmediği, her zeminde, her şartta öne çıkardığı kavramların en önemlisidir.

Bulunduğumuz coğrafyada, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının liderliğinde kurulan bu devlet bizim son vatanımızdır.

Böylesine büyük bir milletin çocuklarının, torunlarının bugününe baktığımızda bizi büyük bir ulus yapan, bizi birbirimize bağlayan, birlik ve beraberliğimizi pekiştiren o dört önemli kavramın; (vatan, millet, devlet, bayrak) manası aşındırılmış, içi boş, toplumu sürü haline getirmeye çalışan akıl almaz senaryolarla yok edilmesi hedeflenmiştir.

Bu milletimize kurulmuş en büyük tuzaktır.  Çünkü bu tuzağın en çarpıcı yanı; ”önce ben, önce param” diyenlerin çoğaltılmasıdır. Böylesi bir tercih, Türk milletinin yapısal niteliklerine de asla uygun değildir, olamaz da.

Türklerin binlerce yıl önce tarih sahnesine çıkmasıyla başlayan, ardımızda kalan ‘o muhteşem tarihimizin’ harcında:

‘Millet sevgisi, devlete sadakat, bayrağımıza olan düşkünlüğümüz ama en önemlisi vatan sevdası vardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, devletimizin temeli de, bu niteliklerimiz üzerine atılmıştır.

Ata yadigârı gelenek ve göreneklerimiz, bize has insani özelliklerimiz; bu yaşlı dünyaya hediye ettiğimiz, pek çok millete örnek olacak niteliklerimizin öne çıkanlarından sadece birkaçıdır.

Bu önemli değerlerimizin yanı sıra; gerektiğinde vatan uğruna seve seve ölüme gitmek, şehit ya da gazi olmak Türk Milletinin tarih sayfalarına kanlarıyla yazdığı en önemli özelliğimizdir.

15 Temmuz 2016’da, o salya sümüklü meczubun yönettiği FETÖ hainlerinin milletimizi sırtından bıçaklayarak, ülkemizi ele geçirmek adına kalkıştıkları darbe teşebbüsüne ‘Şehitlik, Gazilik’ mertebesine erişen binlerce yurttaşımız; ”Önce Vatan” diyerek dur demiştir.

Bu son vatan parçamız; sevginin, saygının, yardımlaşmanın/paylaşmanın, arkadaşlığın, dostluğun, hoşgörünün milletimizin tüm katmanlarında yaygınlaşmasıyla sonsuza değin yaşayacaktır.

Kavramsal olarak ‘vatan’ kelimesinin çok çarpıcı, çok özel, çok güzel tarifleri yapılmıştır. Ben bu kavramsal anlatımlara; yaşadığım gerçekleri de dikkate alarak, benim yorumumla bir yenisini eklemek istiyorum:

”Vatan;

Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur Türk Milletinin namusudur, şerefidir, onurudur. Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı gururudur. Gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam geleceklerinin ele geçirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir. Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda; ona olan bağlılık her şeyden önde gelir.

O nedenledir ki,

Vatan; Kimi zaman canımıza can katan, Kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır.

Yaşadığımız bu son vatan topraklarımız; ülkemizin jeostratejik ve jeopolitik konumu nedeniyle tarihin her döneminde tehdit altında olmuş, türlü tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır. Tarih sayfalarımız, bu tehditlerin, bu tehlikelerin örnekleriyle doludur.

ABD’nin son dönemde bölgemizde GBOP (Genişletilmiş Büyük Orta Doğu Projesi) kapsamında Ortadoğu’da başlattığı:

Bölgenin enerji kaynaklarını kullanmaya, kendi stratejik menfaatlerini savunması için yeni bir uydu devlet kurulmasına (sözde Kürt devleti) yönelik, 2010 yılında Tunus’tan başlayan/başlatılan ‘Arap Baharıyla’ devşirilen, emperyalizme biat eden yönetimlerin iş başına gelmesiyle, bu tehdit daha da belirgin bir hale gelmiştir.

Ülkemizin son on beş yılında içeride ve dış ilişkilerinde yaşananlara bakıldığında;  PKK, DEAŞ VE FETÖ terör örgütlerinin vatanımıza vermiş olduğu zarar, bu örgütlerin iç ve dış destekçilerinin yaptıkları, dış ilişkilerimizde özellikle ekonomik yönden AB ile Ortadoğu’nun yeniden yapılandırıldığı bu önemli süreçte ABD ile yaşadığımız güncel olumsuzluklar değerlendirildiğinde;

”Stratejik derinlikten”, ‘derin bir yalnızlığın’ yaşandığı bir süreçle karşı, karşıya olduğumuz görülecektir!

Özellikle böylesine özel bir coğrafyada yaşayan devletimizin milli menfaatlerini bir başımıza çözmemiz, günümüz dünyasının jeostratejisi dikkate alındığında pek mümkün görülmemektedir.  Bu nedenle; Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ”Yurtta Sulh Cihanda Sulh” söylemiyle hayata geçirmiş olduğu bölgesel uygulamaları, bugünlere değin özellikle dış ilişkilerimizde ülkemizin barışa odaklı tercihini gösteren en önemli niteliğimiz olmuştur.

Pek tabiidir ki, ülkemizin toprak bütünlüğünü, milletimizin milli menfaatlerini tehdit söz konusu olduğunda; devletimiz bu sürece müdahale etmelidir.

Günümüz olayları değerlendirildiğinde; devletimizin tüm tehdit ve tehlikeleri defedecek güçte ve kararlılıkta olduğu da görülecektir.

Yakın tarihimize bakıldığında; 1974 yılında Kıbrıs konusunda tarih sayfalarına şanla, zaferle yazılan o süreç; milletimizin, devletimizin milli davası söz konusu olduğunda nasıl davrandığını/davranacağını gösteren tarihsel bir gerçektir.

Halen güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan ”Kürt koridorunun” yaratmış olduğu kritik süreç; hiçbir yasallığı bulunmayan Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimin yapmış olduğu bağımsızlık referandumuyla Barzani yönetiminin tırmandırdığı krizin önlenebilmesi:

Milletçe bir ve beraber, devletimize sadakatle bağlı olmaktan, millet, bayrak sevgisinden; bu değerler manzumesine yeterince önem vermekten geçmektedir.  ”Önce Vatan” bu değerler manzumesini sarıp, sarmalayan en önemli kavramdır.

Unutmamız gereken önemli bir diğer husus ise; nasıl ki, ”dünya beşten büyüktür” deniyor ise; dünyanın bu en önemli bölgesindeki sorunları bir başına çözmemiz de mümkün değildir.

Tutarlı politikalarla, dost ülkelerle koordineli ama milli menfaatlerimizi gözeten dış politikaların uygulanabilmesi, ülkemiz açısından hayati öneme haizdir. DEVAM EDECEK

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Maraş’ın Bağları Öksüz Kaldı!

Bugünlerde Evliya Çelebi misali, dünya kazan ben kepçe olarak, Türkiye’yi ve Balkanları dolaşıyorum. Geçtiğimiz günlerde Gaziantep, Kahramanmaraş, Adana ve Ceyhan uğradığımız duraklar oldu. Muhtemelen siz bu satırları okurken, Allah nasip ederse Romanya’da ve Romanya Türkleri ile beraber olacağız.

Bu seyahatlerin en önemli amacı; bizlere unutturulmaya çalışılan “BALKAN BOZGUNU”nu 100.Yılında gündeme getirmek ve günümüzde yaşanılanlarla, geçmişte yaşananların benzerliğini ortaya koymak ve de savaş sonucunda çıkan ağır faturayı Türk Milletine anlatmaktır.

Ancak bu seyahatler vesilesi ile benim bir dev olarak nitelediğim Türk Milleti’nin uyku konusundaki ısrarını da hayret ve üzüntüyle müşahede ettiğimi söylemek istiyorum.

Buna mukabil olarak da haksızlık etmemek için sayıları az da olsa uyanık ve şuurlu Türk evladına rastladığımı belirtmek isterim.

Bir de gittiğim her yerin buram buram “Türk” koktuğunu biliniz. Zaten anlatmak istediğim de, budur…

Seyahatimizde ilk durağımız Gaziantep oldu. G.Antep, sanayileşme konusunda almış başını gidiyor. Sabahleyin meşhur “katmer”le kahvaltı yaptık ve Antep’in ünlü “Bakırcılar Çarşısı”nı gezerek, çarşıda bir kahve içtik. Dikkatimizi çeken şey, Gaziantep esnafının gösterdiği yakın ilgi ile bizlere yardımcı olmasıydı. Anladım ki; Gaziantep’in gelişmesinin altında yatan temel faktör, esnafın müşterisine karşı takındığı bu müspet tavırlar olmuş.

Yolumuz Antep’ten Kahramanmaraş’a doğru uzandı. Bizi orada Kahramanmaraşlılar ile Balkan Muhacirlerinin “Mesut Ağa” lakabını yakıştırdığı, ağabeyimiz Mesut Başkır ve kalabalık bir dost grubu karşıladı.

İki ayrı toplantıda, hem “Balkan Savaşları’nın 100 yılı ve Balkanlardaki Türk Soykırımı” üzerine hem de Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı (TÜRKAV)’ın düzenlediği “Vefatının 15. Yılında Alparslan Türkeş’i Anma Gecesi”nde konuştuk. Bu toplantılarda şahsımıza gösterilen ilgiyi ömür boyu unutmam mümkün değil.

Bu toplantıların birinde de Arif Yücel üstadın Kuran-ı Kerim kıraatını dinledik. Arif Yücel, Allah’ın kelamını yine Allah’ın verdiği sesle öyle bir güzel okudu ki; ruhumuz o anda binlerce kez secde etti. Arif Yücel hocanın, aynı zamanda hattat olduğunu öğrenmek, bizim yolumuzu ibadete açılmış olan “SULTAN ABDÜLHAMİTHAN CAMİİ”ne yöneltti.

Bu cami benim gördüklerim içinde Cumhuriyet tarihi boyunca yapılmış en güzel camidir diye düşünüyorum. Hepinizin gidip görmesini salık veririm. Camideki işlemeler ve çiniler gerçekten görülmeye değer. Bu güzelliklerde, Arif Yücel hocanın hattatlığınında katkısı olduğunu öğrenmek ona karşı, tanımasakta muhabbetimizi ve saygımızı artırdı.

Kahramanmaraş denince biliyorsunuz akla hemen dondurma, pul biber ve işlemeli altın bilezikler gelir. Ben bunların yanına da bir de “Mahir Ağbinin Bağı”nı ekliyorum. Bu bağı gidip mutlaka görün. Bağın havası, suyu, meyvesi ve panoramik Kahramanmaraş manzarası gerçekten görülmeye değer. Mesut Başkır’ın bağı nerede diye sorarsanız, onu bağı da Kahramanmaraş tabiri ile “Mahir Ağbinin Bağı’nın hemen “gırağında” …

Yolumuz devamla Adana’ya ve oradan da Ceyhan’a ulaştı. Bizleri misafir eden Hatice ve Necati Sultan çiftini, oradaki Adanalı ve de muhacir kardeşlerimizle kucaklaşmayı unutmak olmaz. Hele Giritliler Derneği’ni kurmuş olan Yüksel Hançerli ile Girit’i ve Giritteki acılar üzerine yaptığımız  konuşmayı ve de bunları sizlerle paylaşmazsam ecdada haksızlık olur.

Son durağımızda Türk Dünyası’na kucak açmış olan Ceyhan Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü’nün memleketi Ceyhan oldu.

Herkesin kapı bucak saklandığı bu dönemde, Hüseyin Sözlü gerçekten yiğit bir adam. Milli Şehit Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in heykelini Ceyhan’ın orta yerine dikmiş ve açılışını da yine bir abide  adam, rahmetli Rauf Denktaş’a yaptırmış. Üstelik Milli Şehidimiz Kemal Bey’i de her yıl layıkıyla anıyor. Üstelik üst üste 3.kez seçilen Ceyhan’ın bu genç ve dinamik Başkanı, Türk Dünyası’nın her yerine yetişmeye çalışıyor. Çünkü bu güzel beldenin nüfusu, Türk Dünyası’nın her yerinden insanların bir araya toplanmasıyla oluşmuş durumda.

Adana’da “Mesut’un Yeri”nde ve Ceyhan’da yediğimiz Adana Kebaplarını, el yapması şalgam suyunu ve bu mevsimde Ceyhan’da olan marulu ve de Kahramanmaraş’ta yapılan Balkan yemeklerini anmadan geçersem, derdimi eksik anlatmış olurum.

Türk Milleti’nin değerli evlatları; biraz hareketlenip oturduğumuz yerden kalkıp, Türk topraklarını gezmeniz, ihmal ettiğimiz kardeşlerimizle kucaklaşmanız ve rahmetli Ebulfeyz Elçibey’in dediği gibi “Türk’ün Türkle tanış olması” ve de tabiri caizse bu manada iman tazelememiz gerekir diye düşünüyorum. Emin olun, toprağımız ve insanlarımızla her buluşmadan sonra, yeniden diriliyor ve menzile daha hızlı koşuyorum. İsterseniz siz de deneyip görün…”

 

 

Asıl Lezzet Değil Cennet (3)

0

Görülen maddenin, bakılan şeylerin kendisini bir kere görmek; delâlet ettiği, ulaştırdığı sonucu yani varlık sebebini bin defa görmektir. Varlığa, var oluşa getiren irade, istek ve istencin asıl amacının farkına varmaktır. Bunun gereğini yapmaktır. Bundan isteneni anlamaktır. Onun gerektirdiği gibi olmaktır.

İşte insanın bu manaya, bu idrâke, bu anlayışa gelmesi isteniyor. Ki bu netice anlamın, anlamanın büyüklüğünü gösteriyor. Bu işlev ise sadece insandan bekleniyor.

Böylece mananın, anlamanın, derk etmenin zevki, lezzeti ve tadı herşeyin üstüne çıkıyor.

Çünkü harfe harf için değil; ifade ettiği manası için değer veriliyor. Gösterdiği anlamı için bakılıyor. Harf yerinde olan tüm varlığa da, varlık hesabına değil; başkasını gösteren manası için bakılmak gerekiyor. Bakılması isteniyor. Varlığa o manayı derceden, koyan tarafından..İşte bu gerçektir ki Yûnus’a:

 

Cennet cennet dedikleri

Bir ev ile birkaç huri

İsteyene ver sen onu

Bana seni gerek seni

 

dedirtiyor. İşte bu gerçektir ki Yûnus’a:

 

Bir ben vardır bende benden içeri

diye söylettiriyor.

“Cennet-i Bâkiye” yani cennet bâkidir. Ama onunla bâki olan bir şey daha var. Evet cennet bâki olduğu gibi, içindeki nimetler de bâki…

Nimetlerin en büyüğü, en ehemmiyetlisi ve en önemlisi olan anlama nimeti, mâna rızkı da bâkidir. Tazedir, canlıdır, canlılığından hiç bir şey kaybetmez. Her zaman diri ve zindedir.

Mânanın verdiği lezzet, mânanın tattırdığı lezzet; her zaman heyecan ve halecan verici bir mâhiyet, keyfiyet ve içerik taşır. Solmaz, sönmez bir çiçek gibidir.

Her daim rayiha ve güzel koku yayar etrafa. İşte manevî çiçek hükmünde olan mâna, anlam, idrak ve derk de ruha ruh katar. Cana can verir. Devam eden kalıcılığında her an yeniliği korur. Bıktırmaz bir nimet, usandırmaz bir rızıktır.

Rızık (ki risk kelimesi de ondan muktebes / alınmış olsa gerek. Çünkü hem lâfzen / söz bakımından aynîlik taşıyor…Hem de mânen; mâna ve anlam yönünden farklılık arzetmiyor).

Evet rızık denince, aklımıza sadece midemize hitap eden şeyler geliyor. Fakat rızık, sırf maddî şeylerden ibaret değildir. Mânevî rızıklar da vardır. Ki en değerli olanı bunlardır. Hayal kurmak nevinden, tasavvurda bulunmak çeşidinden, tefekkür etmek gibisinden sayısız rızıklar…

En büyük rızık ise insana verilen anlama kabiliyeti, mâna vermek keyfiyeti, derk etmek hasleti, idrak etmek hissidir.

“Cenneti Kur’aniye’den…bâzı çiçeklerin nümûnesi” derken anlıyoruz ki asıl cennet Kur’an cennetidir. Kur’an cenneti demek, Kur’andaki sûreler ve sûrelerdeki âyetler ve bunların mânaları, anlamları ve bunları idrâk yani Marifetullah’tır, Allah bilgisidir.

Kur’an cenneti bir bakıma Kur’an bahçesi demektir. Bahçenin süsü ise çiçeklerdir. Çiçeksiz bahçe güzelliğinden çok şey kaybeder.

Yıldızsız gökyüzü ne kadar karanlık ve derinlik arzeder. Biraz da korkulu bir manzara sunar bizlere.

Çiçeksiz bahçe de ruhsuz, cansız, kuru bir yerdir. Gönlümüze sürur ve sevinç verecek şeylerden mahrumdur. Âdeta mânasından yoksundur. Yazısız kitap, harfsiz boş sayfalar, ışıksız sokaklar gibi…

Sanki “Allah, yıldızları seyretmemiz için geceyi; çiçekleri seyretmemiz için gündüzü yaratmış!” diyen zât ne güzel ifade etmiş, ne hoş söylemiştir.

 

 

Gavslar ve reisler: Bitmeyen bulûğ çağı

“Bunlar karadır, kapkaradır!” diyor, kalabalıklar çılgınca alkışlıyor. Birkaç hafta sonra, “Bunlar aktır, apaktır!” diyor, yine aynı insanlar yine çılgınca alkışlıyorlar.

“Bu ayıp değil miii?” diyor, Hep bir ağızdan bağırıyorlar: Değiiiil! Yanlış anladınız ayıp demeniz lâzım!” diyor, yine hep bir ağızdan bağırıyorlar, “Ayııııp!”.

Bir diğeri, sapkın bir tabilik uğruna ülkesinin insanlarına ateş açıyor, meclisini bombalıyor.

Hizmetkârı olduğu örgütün menfaati için ülkeyi zora, tehlikeye, riske atıyor.

Hepsinin de taptığı, yücelerin yücesi, yanılmaz liderleri var! İlkokul mezunu bir vaiz generalleri, profesörleri güdüyor.

Sönmez Kutlu Hoca, bu hâlin yeni olmayıp İslam tarihi boyunca birçok sapık grupta gözlendiğini anlatıyor[1]. Fakat sapkınlığı katiyen Müslüman topluluklarla sınırlı sanmayın. Coğrafyanın her noktasında ve tarihin her döneminde bol bol görülüyor. Müritlerini toplu intihara götüren tarikatlar, uçan kaçan şeyhler, gurular her ülkede ve her kültürde var.  Sapkınlığın illâ dinî olması da gerekmiyor. Milyonların katili Nazi ve Sovyet Komünist Partileri lâdinî sapkınlardı.

Bu işe psikologlar bakar

Bu derece sapkınlık da şart değil. Girişteki misallerden bir kısmı “normal” siyasî partilerimize ait. Onların da ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar ayrılmayacak militanları var. Çünkü bağlanmışlar bir kere…

Eric Hoffer’in Gerçek İnanç Adamı siyaset hayatımızda hâkim. Peki neden? Bu konu açıldığında ortaya onca garip hikâye döküldüğünde, âdettendir biri mutlaka “bu psikologları ilgilendiren bir konu” der. Bu derin entelektüel bir sözdür her halde!… Ben de psikologları araştırdım ve bir tane buldum. Harvard psikoloji profesörlerinden Robert Kegan.

Kegan önemli bir iş yapmış. Çocuk gelişimi psikolojisini yetişkinleri kapsayacak şekilde genişletmiş. Çocuk büyütenler, bebek bir aylıkken şöyle yapar, bir yaşında, iki yaşında böyledir gibi tespitleri bilirler. Piaget kendi çocukları üzerinde yaptığı gözlemlerle bu alanın kurucusudur.

Kegan, Piaget’in bıraktığı yerden alıp devam ediyor ve insanların geçtiği beş zihin evresi sayıyor[2]:

  1. Aşama: Dürtülerin zihni (erken çocukluk).
  2. Aşama: Emperyal zihin (bulûğ çağına kadar, fakat yetişkin nüfusun da %6’sı).
  3. Aşama: Sosyal zihin (yetişkin nüfusun %58’i).
  4. Aşama: Kendi senaryosunu yazan zihin (yetişkin nüfusun %35’i).
  5. Aşama: Kendini değiştiren zihin (yetişkin nüfusun %1’i).

Çocukluk çağını bir notla geçelim: O yaşlarda gerçek ile hayal ve fantezi bir birinin içindedir, hangisinin nerede bitip öbürünün nerede başladığı belli değildir ve biri diğerine geçiverir. Bizim ilgi alanımız yetişkinler.

Emperyal zihin: Sana güvenenleri niçin dolandırdın?

Emperyal zihin denilen ikinci aşamada, zihin kendi dışındaki dünyayı ve insanları, sabit kategoriler hâlinde tanır ama merkezde daima kendisi ve kendi hazları vardır. Emredebildiklerine emirler yağdırır, emredemediklerini bir şekilde arzularını yerine getirmeye zorlar, iknaya çalışır. Şunu istiyorum, bunu istiyorum, istiyorum, istiyorum çağı… Emperyal, yani dünyayı emri altına alma çağı… Kegan, eve söz verdiği saatte dönmeyen çocuk örneğini veriyor. Bu genç, eve vaktinde dönmediği için endişelenir ama endişesi, annem babam merak eder diye değil, bir daha harçlık vermezler diyedir. İnsan ilişkileri umurunda değildir. Tabi bundan başka bir tutum da düşünmez ve herkesin sadece kendi keyfinin peşinde olduğunu, birbirini umursamadığını zanneder. Tıpkı kendisi gibi. Her şey, her his somuttur. Soyutla pek bir ilişkisi yoktur[3].

Bu aşamada donmuş fakat yaşı ilerlemiş bireyler suça yatkınlık gösterebiliyor. Eğer suç işlerlerse onlara “sosyopat” veya “antisosyal” diyoruz. Kegan’ın iki örneği var. Birkaç banka soymaktan sabıkalı gence hâkim soruyor, “Bankaları niçin soydun evladım?” Cevap: “Çünkü paralar ordaydı.” Dolandırıcı gence, “Seni sevenleri, sana güvenenleri niçin dolandırıyorsun?” diye sorulduğunda da “Güvenmeyenler kanmıyor ki hâkim bey” cevabını vermiş. Kegan bunları şaka diye söylemiyorlar, gayet samimîler diyor.

Sosyal zihin: Başkasının yazdığı senaryonun aktörü

Üçüncü safhada çevresi hakkındaki düşünce ve tutumu 180 derece değişiyor. Artık o içinde bulunduğu toplumun bir üyesi ve o üyelik her şeyden değerli. Şimdi asıl tasası, “bana ne derler, hakkımda ne düşünürler?” Yavaş yavaş soyut kavramlar da anlam kazanıyor. İlk değer hükümleri ortaya çıkıyor fakat asıl değer, mensup olunan topluluğa bağlılık, sadakat, onların gözünde takdir görmek.

Bu safhada insanların aldıkları unvanlar, tayin edildikleri makamlar bizatihi kendileri oluyor. Bir yere başkan mı oldu, bunu, “Bu yerin başkanlığını yapıyorum” diye değil, “Ben başkanım” diye algılar. Rütbeleri, makamları, görevleri kimliğidir. Onları kaybetmek, kişiliğini kaybetmekle eşdeğerdir; kişiliği unvanından, kartvizitinden ibarettir zaten.

İşte gerçek inanç adamı tam bu safhadadır. Senaryosunu başka birilerinin yazıp onların verdiği rolü oynama safhasında. Öyle bir rol ki, mensubiyet en önemli şey ve kimlik eşittir mensubiyet!

Hayatlarının senaryosunu mensup oldukları cemaat yazmış. Onu oynamaktan başka bir seçenekleri yok.

Fikir değil sadakat

Mensup olunan topluluğun bir ideolojisi var veya yok, doğru veya yanlış; hiç fark etmez. Bu safhadaki kişi için önemli olan ideoloji, fikir değil, mensubiyet ve takdir edilmek. İdeolojiden dolayı mensup değiller, mensup oldukları için ideolojiyi tekellüm ediyorlar.

Mensup olmak en üst değer olunca topluluğun lideri de dünyadaki en üst insandır. Bir sabah bu büyük lider, öyle uygun görüp söylemi değiştirirse hemen yeni söyleme uymak en tabiî davranıştır.

Dördüncü evrede bu hal tekrar kökten değişiyor ve insan kendi rolünü kendisi seçiyor, kendi senaryosunu kendi yazıyor. Bunun için “kendinin müellifi zihin = kendi senaryosunu yazan zihin ” etiketini yapıştırıyoruz. Bu aşamada ideoloji, dünya görüşü artık önemli. Bir üst kıymet olarak öne çıkıyor ve kişi, kendi değerlendirmeleri, düşünceleri ve ideolojisine göre mensubiyet seçiyor.

Burada bizim odağımızda ikinci ve asıl üçüncü aşama var. Diğer seviyelerden ancak üç’ü ilgilendirdikleri oranda bahsedeceğim.

Kegan’ın seviyelerinin bazı özellikleri var. Birinden bir üsttekine geçilse de önceki hâlâ zihnin bir yerinde kalıyor. Hani bunu elinde bir resim tutan bir adam resmine benzetebiliriz, öyle ki adamın tuttuğu resimde de resim tutan bir başka adam var… İç içe zihinler, zihinler, zihinler… Ve böylece sürüp gidiyor. Dördüncü seviyedeki bir insanın benliğinin bir köşesinde üçteki insan, o üçtekinin bir köşesinde ikideki hâli ve onun da bir yerinde hâlâ fantezilere inanan küçük bir çocuk yaşıyor. Kendi senaryosunu yazan yetişkini baskılayabilirseniz, altından üç, iki hatta bir çıkabilir. Çünkü geçirilmiş o safhalar hâlâ orada, derinlerde bir yerlerdedir. Hani insanın anne karnında evrimin safhalarından geçmesi gibi. Şartlara göre bir önceye, daha bir önceye dönebilirler. Koca koca insanlar bir futbol maçında, klana bağlılık güdüsüyle “Ölmeye, ölmeye, ölmeye geldik!” diye bağırıp azgın holiganlara dönüşebilirler.

Hiç bitmeyen bulûğ çağı

Dikkat edilecek ikinci nokta, “bulûğ çağına kadar” dediğimiz ikinci seviyenin illâ bulûğ çağında bitmeyebileceği. Üçüncü safhanın da ilelebet uzayıp gidebileceği. İnsanlar bu aşamalara daha erken veya daha geç girebiliyor. Hatta bazıları bir yerde donup kalıyor. Ölünceye kadar bulûğ çağından çıkmamış erkeklerden bahsedilir, biliyorsunuz. Daimî ergenlerden!

Yukarıda, ortalamada bulûğ çağıyla son bulacak emperyal aşamanın, yani buyurma safhasının yetişkinlerin yüzde altısında devam ettiği not edilmişti. Bu koca adamlara, “sizi sevenleri neden aldatıyorsunuz” diye sorulduğunda, “sevmeyenler aldanmıyor da ondan” diyecek magandalardır veya parayı orada buldukları için soygun yaptıklarını söyleyecek tipler… Ve bizdeki yaygın örneğe bakarsak diyeceklerdir ki, “ama herkes çalıyor?“.

Fakat en kalabalık grup üçüncü, yani başka birilerinin çizdiği senaryoyu sadakatle oynayanlar. ABD nüfusu içinde bunlar %58 imiş! İşte ölmeye ve öldürmeye gelmiş kabile efradı bunlar arasından çıkar. Çoğu ergenlikte devşirilmişlerdir ve geri dönüp normal insan olmaları zordur.

İki, üç ve dörtte yetişkinlerin oranı sırayla yüzde 6, 58 ve 35’i buluyor. Hâlbuki normali, ikide hiç yetişkin bulunmaması ve üçün de ergenlikten kısa bir süre sonra sona ermesidir. Öyle olmuyor… Bunlar ABD rakamları. ABD’de medyan yaş 37, bizde 31. Demek ki biz onlara göre altı yıl daha genciz. O zaman bu yüzdeler bizde aşağı doğru kayacaktır; meselâ 9, 60, 30 gibi.

Millî eğitimin eğitmediğini cemaat terbiye eder

Gençlerin ergenlik yılları sapkınların militan avına çıktıkları dönemdir. Bundandır ki FETÖ’de de İhvan’da da “Dava” o yıllarda aşılanır. Her türlü mürit o yıllarda avlanır, “cemaat“e alınır ve “terbiye” edilir ve sonra kendi hayatlarını çizecekleri dördüncü aşamaya geçmemeleri için elden gelen yapılır. Önlem, millî eğitimin tam da bu çağda müdahale edip mensubiyet arayan gönüllere millî mensubiyeti vermesidir. Klanlara, cemaatlere değil milletinin tamamına mensubiyeti. Millî eğitimin baş görevi budur. İç çatışmaların çok olduğu ülkelerde bu görev yerine gelmez. Çünkü o ülkelerde, hangi mensubiyetin verileceği konusunda kafalar karışıktır… Veya daha beteri, karışık değildir ve yönetim de sapık mensubiyetlerden birinin askeridir. O yönetimin mensupları kendi bulûğ çağlarında bir sapkın grupça devşirilmiş ve bir daha kurtulamamıştır.

Bir sapık gider, öbür sapık gelir

Kegan, “toplumun müfredatı” diye bir kavram kullanıyor. İslamiyet’teki “mâruf”, Türkçedeki “örf” kavramı. Normal ülkelerde, millî eğitimin müfredatı toplumun müfredatıdır zaten. Fakat toplumun kendi teşkilatı olan devlet, kendi eliyle örgün eğitimde sapkın bir müfredat uyguluyorsa, o teşkilat on yıllarca sapkınların elinde silah olmuşsa, ergenlerimizi avlamak için yurtlarla, kurslarla, okullarla tuzaklar kurulmuşsa… Bir sapkın grubu temizlemek için başka sapkınlara yaslanılıyorsa. Gene resmen bir şeyler geveleyip ardından, bunların aslı başka, bak gel beni dinle, Lozan’ın gizli maddeleri var falan gibi saçmalıklar fısıldanıyorsa… İşte o zaman toplum, Engin Geçtan Hoca’nın nefis tabiriyle “Göbek kordonları ellerinde sokacak piriz arayan” çaresizlerle dolar. Dördüncü seviye hayal bile edilemez, sokakları ölmeye gelen üçüncü seviye militanları doldurur. Fikir mühim değildir. Birkaç slogan, birkaç el işareti yeterlidir. Ve sonunda sizi de öldürürler ve ölürsünüz.

Bir sapık gider, öbür sapık gelir.

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (1)

( Değerli okur;

Bu yazı dizisini kaleme almamın yegâne amacı: Büyük Türk Ulusunun canından da aziz bellediği vatan kavramının ve milli değerlerimizin kısa bir analizini sizlerle paylaşmaktır. Özellikle genç nesillerimiz için güzel Türkçemizin de ne kadar önemli olduğunu hatırlatarak; sadece bulunduğumuz coğrafyada değil, dünyanın neresinde olursa olsun Türk Ulusunun bir ferdi olmanın gururunu taşıyan herkesin bu duygu ve düşüncelerime katılacağına olan inancım tamdır.)

Ay Yıldızlı Al Bayrağımız altında yaşamaktan onur duyan, Büyük Türk Milletin ayrılmaz bir parçası olmanın gururunu taşıyan her yurttaş için ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları kutsalımız, vazgeçilmezimizdir.

Kaldı ki atalarımız ardımızda kalan o dört bin yıllık muhteşem tarihimizi, bu dört önemli kavram üzerine inşa etmişlerdir.

Ben, devletimizin yüksek menfaatleri için 1974 yılında ata yadigârı Kıbrıs adasında savaşmış bir Muharip Gaziyim.

Ülkemizin kuruluş felsefesi olan Atatürk ilke ve devrimlerini benimsemiş, Atatürk milliyetçiliğine inanan bir yazar olarak;  Bu yazı dizisini hazırlamamın tek bir amacı vardır.

O da;

Ülkemizin aydınlık yarınlarına ancak modern ilmin çağdaş uygulamalarıyla ulaşılabileceğini hatırlatmaktır.

Günümüz Türkiye’sinde; bizi birbirimize bağlayan milli değerlerimizin, bu değerler yumağı ile oluşan vatan kavramının kimilerince görmezden gelindiği, kimilerince küresel dünya şartlarında artık ”dünya vatandaşlığı” kavramı geçerlidir algısının yaratılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanırken;

Bizler için vazgeçilmez bu değerler manzumesine değinmek, Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu son vatan topraklarımızda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, ancak onun göstermiş olduğu ilkeler doğrultusunda çağdaş yarınlara ulaşabileceğine dikkat çekmek benim için önemli bir vatan görevidir.

Türk Milleti:

Asırlar boyunca devlet kurduğu, yaşam sürdüğü her coğrafyada; ”Önce Vatan” kavramını canından da aziz bilmiş. Vatan tehlikeye düştüğünde; hiç tereddüt etmeden canını da, malını da bu uğurda feda etmiştir.

Bunun içindir ki, ”ÖNCE VATAN” isimli kitabımı; tarihi niteliklerimizi unutanlara, unutturmaya çalışanlara cevap olması için kaleme aldım.

‘Milenyumlu Yılların’ başlamasıyla birlikte, ülkemiz üzerindeki emellerinden hiçbir zaman vazgeçmeyen emperyalizmin acımasız yüzü bu defa bir toz bulutu gibi vatan topraklarımıza çökmüştür.

Bu süreç ne yazık ki, bizi biz yapan ‘vatan, millet, devlet, bayrak’ kavramları üzerinde onların amaçlarına uygun birtakım aşınmalar yaratmış, yaratmaya da devam etmektedir.

Özellikle AB’ye üyelik sürecinin başlamasıyla birlikte, bizler için çok hassas olan bu kavramlar; küreselleşen dünya standartlarıyla uyuşmuyor safsatasıyla, gelişen/modernleşen Türkiye söylemleriyle içi boşaltılmaya çalışılmıştır!

Öyle bir an gelmiş ki, milliyetçilik ayaklar altına alınırken, okullarımızda her sabah okutulan ‘andımız’ kaldırılmış. Türk kelimesini kullanmak dahi yadırganır, cumhuriyet dönemine dayanan simge olmuş kurumlarımızın önündeki T.C. kısaltması dahi kullanılmaz olmuştur.

En nihayetinde bu vatan;

Onur ve gurur timsalimiz şanlı bayrağımızı gönderinden indirme-yakma cüretinde bulunabilecek kadar hain ama nüfus cüzdanında T.C vatandaşı kimlik numarası yazan kimi alçaklara dahi tanıklık etmiştir.

Bu arada bizi millet yapan en önemli niteliğimiz olan ana dilimiz güzel Türkçemizin o zengin anlam derinlikleri olan kelimeleri, cümleleri yerini; giderek yozlaşan, yabancı kelimelerin istilasına uğramış bir Türkçeye bırakmış.

Günlük konuşma lisanımızda, anlamını yitirmiş, devşirilmiş pek çok kelimelerin yer almasının yanı sıra, yazım lisanımızda da ne yazık ki, dil bilgimizin neredeyse yok olduğu benzer bir süreç yaşanmaktadır…

Milliyetçilik,  her yurttaş için yurtseverlik olmalıdır. Ne Amerika, ne Rusya, ne de Avrupa Birliği ama her şeyden önce bizler için güzel ülkemiz Türkiye’miz, bu aziz vatanın milli ve ulvi değerleri gelmelidir.

Devletimizin kurucusu Büyük Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün fikirleri, devrimleri ve Türk Milletinin yapısal özelliği ile ilgili tarihe not düştüğü gerçekler, çağdaş yarınlarımızın yol göstereni olmalıdır.

Özellikle kritik bir sürecin yaşandığı ülkemizde, yaşam coğrafyamızda; bir ve beraber olabilmemizin ne kadar önemli olduğunu unutmadan;

Toplumdan ümmete, ümmet olmaktan millet olmaya giden bu kutlu yolda Türk Milletine unutturulmaya çalışılan o çok özel niteliklerimizi bir kez daha hatırlamamız gerekir.

Devam edecek

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir