24.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 606

Politika İnsan Üzerinden Yapılır!

Türkiye’de siyaset ve politikacılar hakkında düşünülenler açısından temel yanlışlıklar var. Halkın ve de aydınların, bunların varlığından haberi bile yok. Hatta politikacılar bile neyin ne olduğunun farkında değil çünkü onların birçoğu “koltuk” peşine düşmüş insanlar…

O zaman politikayı nasıl yapacak ve siyaseti nasıl oluşturacağız?

Politikayı yapan insandır. Bu sebeple siyaseti insan faktörü oluşturur. Fikirler ve buna ilişkin eylemler hep insan(lar) tarafından ortaya konulur.

İnsan bu konuda iyi değilse nasıl iyi bir siyaset izlesin? Hangi fikri ortaya koysun? Eylemleri ile hedefe ne şekilde ulaşsın?

Burada insanın iyiliğinden kastımız; karakterli, kişilikli, şahsiyetli, erdemli, ahlaklı, bilgili, tecrübeli, vatansever, objektif, liyakat ve ehliyetli, milliyet sever hususların top yekün bünyede barındırılmasını ifade eder.

İnsanda bunlar yok ise nasıl politika yapacak?

Bana diyorlar ki; eleştirilerini ve görüş açıklamalarını insanlar üzerinden yapma! Nasıl yapacağız o zaman?

Fikirler yanlış! Politikalar yanlış! Ortaya konulan siyaset yanlış! Uygulamalar yanlış! Ama bunları yapan insanlar doğru, öyle mi?

Türkiye’de siyaset açısından bir yanlışı düzeltelim o zaman; eğer bir iş “doğru insanlar tarafından yapılmıyorsa netice almak imkânsızdır. Bunun örnekleri istemediğimiz kadar çoktur.

O zaman hatayı; fikirden önce bunu ortaya koyan ve uygulamayı gerçekleştirenlerde aramak gerekir.

Herkes üzerine düşeni yaptı ise Türkiye niye siyasi bir açmazdadır?

Bunun sebebi insan faktöründe yatmaktadır.

Yanlış adamlarla doğru işler yapılamaz!

Türkiye halen bir orta çağ karanlığındadır. Aşiret anlayışına dayalı feodal yapılar hüküm sürmektedir. Sosyolojik gerçeklerin ve eğitimsizliğin ortaya çıkardığı insan tipi vahim boyuttadır. Türkiye; bırakın dış güçleri, iç güçler tarafından bile bir türlü paylaşılamayan ve bu nedenle güç savaşlarının acımasızca sürdüğü bir ülkedir.

Hal böyle olunca bu siyasete yansımaktadır. Bir de buna yanlış adamların birlikteliği yada koalisyonu eklenince iş siyasette başarısızlığa gitmektedir.

Belki bu siyaset yapan politikacılarla yada ülkeyi dizayn etmeye çalışan “nizam” ile ilgili bir husus olabilir. Ancak politikacı dediğimiz kişilerdeki yanlışlığı görmeden ve bunları isimlendirmeden doğru analizler yapmak mümkün değildir.

Siyasette eleştiriler kişiler üzerinden yapılmalıdır. Başarı ödüllendirilmeli, başarısızlık ise cezalandırılmalıdır. İşin içine vefa, dostluk, arkadaşlık, hemşerilik, menfaatler ve bilhassa nefis girerse gidilecek bir hedef yok demektir.,Israrla kişileri konuşmaktan ve tartışmaktan kaçınanlara bir tavsiyem olur ki; elde ettiğiniz kısmi başarıların geçici olduğunu biliniz… Gerçekle bir an önce yüzleşmezseniz yarınlarda hüsran, kaçınılmaz olacaktır…

 

Kişileri konuşmayalım sistemi ve yapılanları konuşalım diyenler bir an önce anlasın ki; o sistemi ortaya koyan ve eyleme dönüştüren, neticeyi alan yada alamayan insanlardır. Bunu sorgulamazsanız başarı gelmez.

Ancak Türk siyasetinde ilk düğmeleri yanlış bağlayıp sonra da mükemmel başarılar beklemek tedavi gerektiren bir hastalık haline dönüşmüştür.

Teşhisi doğru yapalım ve ona göre tedavi uygulayalım. Bunu yaparsak ülkeye hizmet etmiş oluruz. Aksi halde tarihin yazdığı “siyaset mezarlığında yerimizi pekiyi bir şekilde almayız.

Dost acı söyler!

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (4)

Bu konuyla ilgili unutulmaması gereken en önemli husus; 12 Haziran 2007’de başlayan bu akıl tutulmalı süreçte, böylesine kurgulanmış bir senaryonun uygulanmasına neden müsaade edildiği, bu süreçte kimlerin, hangi makam sahiplerinin rol aldığıdır…

Bunun yanıtı henüz net bir şekilde verilmiş değildir! Ancak yıllar sonra da olsa tarihin unutmaz hafızası bu gerçeği tekrar hatırlatacak; işte o zaman kimin hangi rolü oynadığı, bu dönemde siyaseten bulunanların kimler olduğu, oynadığı rol anlaşılmış olacaktır.

Çünkü bu sürecin siyaset tarafında içte ve dışta nelerin nasıl yaşandığı henüz net değildir. Zaten yargılama süreci de devam etmektedir.

Bu kumpas davalarına muhatap olan tüm komutanların suçsuzlukları ispatlanmış çoğuna maddi tazminatlar ödenmiştir.

Yıllar öncesinden planlandığı anlaşılan ‘Ergenekon ve Balyoz Kumpaslarını’ yöneten, yargılayanların tamamına yakını, alçak FETÖ örgütüne mensup oldukları, yardım ve yataklık ettikleri için şimdi de onlar yargıya hesap vermekte, az da olsa bir kısmı yurt dışında kaçak yaşamaktadır.

Sonuç olarak demem odur ki, ardımızda kalan bu kumpas döneminde; Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir sınav vermiş, içine sızmış hainlerin büyük bir kısmı temizlenmiş, bu akıl tutulmalı süreçten daha da güçlenerek çıkmıştır.

Şu gerçeği de sade vatandaşından ülkemizi yöneten en yüksek makam sahibine kadar herkes bilmelidir:

Türk Silahlı Kuvvetleri; milletimizin bağrından çıkan, savaş meydanlarının yiğit askeri ”Mehmetçiği” yetiştiren, hiçbir zaman değişmeyecek peygamber ocağı vasfıyla; hala Türk Milletinin göz bebeği olup, vatanımızın korunup kollanması yönünde görevinin başında ve dimdik ayaktadır.

Özellikle sınırlarımızın dibinde savaş çığlıklarının atıldığı bu kritik süreçte ordularımızın moralini güçlendirmek, onlara her konuda destek olmak, her makam sahibi ve her Türk vatandaşı için milli görevdir.

İki yıl önce 15 Temmuz’da yaşanan darbe teşebbüsü süreci:

Alçak FETÖ hainleri; o salya sümüklü meczuptan aldıkları talimat doğrultusunda, 15 Temmuz 2016 tarihinde milletimizi sırtından bıçaklamıştır.

Ancak Türk Milleti bu alçaklığa canı ve kanı pahasına geçit vermemiş, o gece ülkemiz genelinde büyük bir kahramanlık destanı yazılmıştır. Bu destanın yazılmasında en büyük pay tabii ki, Türk Milletine aittir.

Ama o gece kışlalarında kalıp, bu hain kalkışmaya katılmayan, tam tersine birliklerine, uçaklarına, donanmanın büyük bir kısmına emir konuta eden, devletine sadakatle bağlı komutanların, subay ve astsubayların, erbaş ve erlerimizin büyük bir katkısı olduğunu da unutmamak gerekir.

Bu gerçek; yaşanan bu önemli süreçte, disiplin ve moral gücü açısından önemli bir kaynak oluşturmuştur.

Paralel devlet yapılanması diye adlandırılan bu teslimiyet döneminden sonra; ülkemizi yönetenlerin son iki yıllık uygulamalarının sonuçlarını görüyoruz, milletçe yaşıyoruz.

Ben siyasetçi değilim, konuya siyaseten değil ama vatanına sevdalı bir Muharip Gazi, gündemi yakından takip eden bir yazar olarak baktığımda; milletimize has o özel yapısında gedikler açıldığı, giderek kutuplaşan bir yapıya dönüştüğümüz, inançlar üzerinden birlik ve beraberliğimizin aşındırılmaya çalışıldığını göz ardı etmememiz gerekir.

Çünkü neredeyse bir asırlık bir süreci geride bırakan devletimizin bu vatan topraklarımızda kıvançta ve tasada bir ve beraber olan bizlerin; sınırlarımızın dibinde yaşanan önemli süreçte ‘ben’ değil, ‘biz’ olarak yolumuza devam etmemiz gerekliliği bence en önemli konudur.

Son yıllarda ülke genelinde kaybolan sevgi ve saygı ortamının yeniden inşası, bunun başarılabilmesi için siyaset platformunda görev alan siyasilerimizin kullanmış oldukları hitap dilinin de sevgi ve saygıyla bezeli olması vatandaşlarımız üzerinde olumlu ve önemli bir etki yapacak; ülke yönetimine iyi bir katkı sağlayacaktır.

Artık ülkemizin içeride ve dışarıda, nefret dilini değil sevgi ve saygı dilini kullanma zamanı gelmişte geçmektedir. Özellikle ülkemiz kritik bir dönem yaşarken, böylesine olumlu bir tercih bize milletçe önemli bir güç, dışarıda da itibar kazandıracaktır.

Çünkü sevgi ve saygının aşamayacağı hiçbir engel yoktur. Yeter ki yolumuza çıkan tüm engelleri aşmakta hırsımızı değil, aklımızı kullanalım. Hamasi söylemler yerine, gerçeklere dayanan, hukukun üstünlüğüne vurgu yapan eylemler içinde olalım.

Paralel yapılanmanın fark edilmesiyle, devletimizi ele geçirmek adına hareket eden FETÖ’nün devletimizin tüm katmanlarından ayıklanmasının hala devam ettiği bu süreçte; bence öncelikle yapılması gereken hususlar bunlardır.

FETÖ hainlerinin devletimize vermiş olduğu zarar, kaybedilen güç, yaşam standartlarımızın yükselmesi, ekonomik gelişimimiz, aydınlık ve çağdaş yarınlara ulaşmamız ancak ve ancak bir birimize hoş görüyle, sevgiyle, saygıyla yaklaşmamızla, bunlara ilaveten bağımsız yargının tarafsız kararlarını görerek, liyakatin tekrar baş tacı olduğu bir dönemin başlamasıyla yeniden kazanılacaktır.

Paralel Devlet Yapısı diye adlandırılan FETÖ hainlerinin; devletimize, milletimize, vatan topraklarına vermiş olduğu büyük zarar; hem milletimiz, hem de devletimizi yönetenler tarafından yeteri kadar görülmüş, dersler alınmış, bu zararın ortadan kaldırılabilmesi amacıyla yüce Türk Yargısı görevi başındadır.

Bu ihanetin siyasi gelişmeleri, bu kalkışmaya neden olan sebepler tabii ki önemlidir. Ancak yaşadığımız bu önemli sürecin değerlendirmesini, sebep ve sonuçlarını şu anda yaşanan yargı süreci belirleyecektir.

O nedenle adaletin tecellisini belirleyecek yegâne güç yargıdır. Yargının kararlarını bekleyip göreceğiz. Çünkü milletimizi sırtından hançerleyen, hançerlemek adına bu ihanet çetesine üye olan, destek veren her kim ise; bunun hesabını yüce Türk yargısı karşısında verecek, sonucu da adaletin şaşmaz terazisi belirleyecektir.

Şu hususun altını da çizmekte yarar vardır. Tarihe mal olmuş olayların bir diğer yargı makamı da o süreci yaşayanların vicdanıdır.

İnancım o dur ki; büyük Türk Milletinin vicdanı da bu ihanet yapısını yargılamaya devam etmektedir. Milletimizin vereceği o karar da önemlidir. Bu kararın yansıyacağı yer ise milli iradenin tecelli ettiği/edeceği yerdir. DEVAM EDECEK

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (3)

Sevr’de milletimizi esir edemeyen, bu gazi toprakları ele geçiremeyenler;

Yaklaşık bir asırdan bu yana, türlü yöntemlerle hala vatanımızı ele geçirebilmenin çeşitli uygulamalarını yapmanın peşindeler! Bu uygulamalar illa ki savaşarak ülkemizin ele geçirilmesi anlamına gelmemelidir!

Dünyayı tehdit eden terör belası, günümüzün en önemli silahıdır. Bu silah 1984 yılından beri ülkemize çevrilmiş, canımıza da, malımıza da kast etmiştir.

Pek çok yiğidimiz, bu alçaklıkları önlemek uğruna hayatlarını severek feda etmiş, gazi olmuştur. Ülkemizin ekonomisi, büyük bir enerjisi, bu belayı savuşturmak, önlemek adına kullanılmış, kullanılmaya devam etmektedir.

15 Temmuz 2016 yılında ülkemizi ele geçirmek amacıyla, yüzünü tüm alçaklığıyla gösteren FETÖ darbe teşebbüsü, bu hainliğin en çarpıcı uygulamasıdır.

Ülkemizin son beş yılında AB ülkeleriyle, ABD ile Ortadoğu’da gelişen olaylar nedeniyle yaşadığımız sorunlara,

Suriye’de gelişen süreç nedeniyle ülkemize sığınan milyonlarca göçmenin yurdumuzda yaratmış olduğu sıkıntılara,

Yine Suriye’de yaşanan savaş nedeniyle doğu komşumuz Rusya ile turizm ve dış ticaret, sosyal ve kültürel ilişkiler v.b hususlarda yaşanan olumsuzluklara bakıldığında:

Ülkemizin aydınlık, çağdaş yarınlarını gösteren yapısı böylesi bir görüntüyü hiç de hak etmemektedir.

Gelişen bu olaylar analiz edildiğinde, işte tam da bu noktada: Milletimizin ”manevi ve milli moral gücü” tehdit altında olduğu görülecektir.

Bu gücümüzün ne anlama geldiğini daha iyi bilen, anlayan emperyalist güçler ve onlarla bağlantılı hainler; aşağı yukarı yüz elli yıldır bu gücümüzü törpülemekte, aşındırmakta, yıpratmakta, yok edecek kıvama getirmenin peşindedirler. Bana göre en büyük tehdit ve tehlike de budur.

Ortadoğu’da bugün yaşananlar, geleceğimize tehdit eden önemli gelişmeleri ihtiva etmektedir. Ülkemizin güneyinde terör silahının kullanılması, desteklenmesiyle kurulmaya çalışılan adı konmamış ama hedefi belli yönetim/lerin oluşturulmasının,

Ülkemizin güneyinde açılmaya çalışılan Kürt koridorunun, Ortadoğu’nun parçalanarak paylaşılması hedeflerinin yanı sıra;

Bu süreç: Ülkemiz üzerinde Sevr hayallerinden vazgeçmeyen kimi ülkelerin iştahını kabartmış durumdadır!

Ancak büyük Türk Milleti olarak coğrafyamız, tarihi ve kültürel zenginliğimiz, milletimize has özel niteliklerimizle büyük bir ulusun temsilcileri olarak yaşadığımız coğrafyanın hala en güçlü ülkesiyiz.

Bu ‘gazi topraklar’ adeta bir kan çanağı içinde bize vatan olmuştur. Bu son vatan parçamız, istiklalimiz uğruna nesillerce evladını seve seve feda eden atalarımızın emanetidir.

Büyük Türk ulusunun her ferdi dünya coğrafyasının neresinde yaşarsa yaşasın bunun bilincinde, anayurdumuz Türkiye’mizin ebediyete kadar yaşaması için elinden gelebilecek her şeyi yapmanın kararlılığındadır.

En nihayetinde yaşadığımız coğrafyada bir ve beraber olabilmemizin yurdumuz üzerinde esen tehlike rüzgârlarını, türlü tehditleri bertaraf edecek en önemli gücümüz olduğu değişmez bir gerçektir.

Ancak bu güç sözle, hamasetle değil çok çalışarak, milli varlıklarımızı har vurup savurmadan, kendi öz kaynaklarımızla üreterek ama her şeyden de önemlisi ilmin ve aklın ön planda olduğu, çağdaş eğitimle donanmış nesiller yetiştirerek olacaktır.

Büyük Atatürk’ün: ”Hayatta En Hakiki Mürşit (doğru yolu gösteren, kılavuz) İlimdir” sözü geleceğimizin teminatıdır. Milli ve ulvi değerlerimiz, birlik ve beraberliğimiz ise ülkemize yönelik tüm tehditleri bertaraf edecek en önemli güç kaynağımızdır.

Bu gücümüzün temsilcisi şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri hala dünya silahlı kuvvetleri arasında silah, disiplin ve moral gücü ile temayüz etmiş, dünyanın en güçlü orduları arasındadır.

Çünkü Ordularımız bu gücü; Yüce Türk Milletinin öz varlığından, Mete Han’ın tahta çıkış tarihi olan M.Ö 209 yılından bugüne ardında bıraktığı o muhteşem tarihçesinden almaktadır.

Ama ne acıdır ki, böylesine güçlü bir ordu; alçak FETÖ hainlerinin her bir kuvvetin içine sızmasıyla yıllar öncesinden başlayan bu sancılı süreçte:

”Ergenekon, Balyoz” adıyla anılan, sahte belgelerle kurgulanmış bu kumpas davalarında; Türk ordusunun vatanına sadakatle bağlı pek çok yiğit komutanı haksız ve hukuksuz bir şekilde yıllarca ceza evinde tutulmuş, yargılanmış çoğu da ömür boyu hapis cezası almıştı. DEVAM EDECEK

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Eğitim Sistemin Neyse Ekonomin de O, Gücün de O

On ay önce, Üniversiteye giriş sınavında değişikliğe gitme kararı açıklanırken, Cumhurbaşkanı Erdoğan son 16 yıl içerisinde eğitim sistemi üzerindeki başarısızlığı itiraf etmişti.

Erdoğan, “Türkiye’de iki alanda arzu ettiğimiz gelişmeyi sağlayamadık. Bunlar eğitim ve öğretimdir, kültürdür” demişti.

“Adam seçimi kazandı” ama eğitimde başarılı olduğunu söyleyerek kazanmadı.

Zaten Erdoğan’ın itirafını beklememize de lüzum yoktu.

Eğitimdeki başarısızlığı sadece bu hafta açıklanan Üniversiteye giriş için yapılan YKS, liselere giriş için yapılan LGS sonuçlarından anladıysak vah bize.

Ekonomide on senedir kişi başına milli gelirimiz 10 bin dolar seviyesini aşamıyoruz. “Orta gelir tuzağı” denen bu durumdan çıkamayışımızın ilk sebebi katma değeri yüksek ürünler üretemiyor oluşumuz.

Yüksek teknolojili üretim yapacak insan gücünü yetiştirememişiz.

Ekonominin gelişmişliği ve gücü ülkedeki hukuk ve demokrasi seviyesi ile orantılıdır.

Hukuk ve demokrasi talebi ise eğitim seviyesi ve şehirleşme ile doğrudan alakalıdır.

Hukuk ve demokrasi talep eden yerine iradesini bir kişiye devreden bir insan modeli yetiştiren bir “eğitim sistemimiz” var.

Esasen buna “eğitim sistemimiz” var demek bile doğru değil. Rahmetli Nurettin Topçu’nun tespiti bugün daha çok geçerlidir:

“Eğitim sistemimizin iki eksiği var; 1- Eğitim, 2- Sistem.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eğitim ve kültürdeki başarısızlığın itirafını bile bile, “ama ekonomi iyi” “ama köprüler, yollar yaptılar” diye düşünenler bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Eğitim ve kültürdeki başarısızlığını göre göre, Ak Parti’nin ülkede “adalet ve kalkınma” sağladığını düşünenler de bu eğitim sisteminin ürünleri idi.

Şu tespitimi biliyorum ki sadece eğitim ve kültür seviyesi iyi olanlar anlayabilir:

Eğitim sistemin neyse ekonomin de, hukukun da, demokrasin de, ülkenin gücü de o.

Aynı şekilde, ekonomin ne ise, hukukun ne ise, demokrasin ne ise eğitim sistemin de o…

*******************************

Yerinde Saymıyoruz, Geriliyoruz

Üniversite sınavına giren 2.2 milyon öğrencinin ortalama başarıları çok düşük.

Geçen sene de düşüktü, bu sene yerinde saymadı daha da aşağıya düştü. (Matematik 40 soruda 3,9; Türkçe 40 soruda 16; Türk Dil Ed. 24 soruda 4.7; Kimya 13 soruda 1,1; Biyoloji 13 soruda 1,6 ; Fizik 14 soruda 0,4 ; Tarih 10 soruda 1,6 ; Coğrafya 11 soruda 2,8)

300 puan ve üzeri alanlar Sözel 69.606, Sayısal 114.864 Toplam: 184.470 kişi. Yani katılanların sadece yüzde 8,3 ü.

41.281 öğrenci sıfır çekti.

Sınava giren 2,2 milyon kişiden 496 bin 616’sı Temel Yeterlilikte 150 barajını geçemedi. Alan Yeterlilik Testi’nde ise sayısalda 180 barajını sınavı geçerli olan 1,8 milyon adaydan 1,4 milyonu geçemedi.

***

World Economic Forum‘un “Küresel Rekabetçilik Raporu”na göre, uluslararası sıralamada da bırakın iyileşmeyi, mevcut sıramızı koruyamamış, daha gerilere düşmüşüz.

Taha Akyol’un verdiği bilgiye göre,

“2008 raporunda Türkiye ilk ve ortaöğretim alanında 146 ülke içinde 91. sıradaydı.

2018 raporunda, Türkiye “eğitim sisteminin kalitesi”nde 101. sıraya inmiş; karşısına aşağı doğru grafik işareti koymuşlar.

Temel eğitimde 105. sıraya düşmüşüz; karşısında yine aşağı doğru grafik işareti var.

Matematik ve fen bilimlerinde 104. sıraya inmişiz; grafik işareti yine aşağıya doğru.”

Bu eğitim kalitesi size önümüzdeki on yılda “orta gelir tuzağı”ndan kurtulabileceğimiz ve kişi başı on bin dolarlık milli gelir seviyesini geçebileceğimize dair bir ümit veriyor mu?

*******************************

ABD’nin İki Bakanımıza Yaptırım Kararı

ABD küstahça bir açıklama yaptı. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada Türkiye Adalet ve İçişleri bakanlarını kapsayan bir dizi yaptırım uygulanacağı, bu bakanlar için ABD’ye ve bazı ülkelere giriş yasağı konulduğu belirtildi.

Güçlü, üreten bir ekonomimiz, kalkınan bir ülkemiz, hukuka tam saygılı bir devlet yapımız olsaydı dış ilişkilerimiz bu halde olur muydu? ABD böyle bir küstahlığa cüret edebilir miydi?

Bağımsız ve tarafsız bir yargımız olsaydı, “Rahip Brunson‘u serbest bırakın” diye böyle baskı uygulamayı düşünebilirler miydi?

Almanya ile de benzeri bir olay yaşanmıştı. Die Welt’in Türkiye temsilciliğini yapan Türk ve Alman vatandaşı Deniz Yücel “PKK ile ilişkisi olduğu”, “tam bir ajan terörist olduğu” gerekçesiyle tutuklanmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Merkel ile görüşme öncesi “Hiçbir surette iade olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” gibi çok kesin bir ifadesi vardı.

Ancak Erdoğan ile Merkel arasında yapılan görüşmelerden sonra, Deniz Yücel için serbest bırakma kararı çıktı. Alman basınında, “Deniz Yücel’in serbest bırakma kararının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından verildiği” yazıldı. Deniz Yücel Almanya’ya gönderildi.

Yurt içinde ve dışında “yargı yerine siyasetin karar verdiği” kanaati hâkim olmuştu.

ABD “Rahip Brunson” olayında da, karar merciinin “bağımsız yargı” değil, “Başkan Recep Tayyip Erdoğan” olduğu kanaatiyle Erdoğan’a baskı yapıyor.

ABD Başkanı Trump, Almanya Şansölyesi Merkel gibi diplomatik teamüllere uyan biri değil. O’nun tarzı böyle küstahça.

Ülkemizde bağımsız ve tarafsız yargı olduğuna Türk vatandaşlarının ve yabancıların inanması ne kadar önemli değil mi? O kadar önemli ki, dış politika ve ekonomide başarılı olmamız da buna bağlı.

*****************************

GÜNÜN SÖZÜ:

“Güçlü Türkiye” sözünün bu çağda bir tek anlamı var; eğitim, hukuk, demokrasi, teknoloji, bilim alanlarında “yüksek kalite”ye ulaşmak. (Taha Akyol)

 

 

Tuna’nın Türk’ü, Tuna’nın Türküsü

0

Bey’im Aman‘ isimli eserinde okuyucusuna, Can Azerbaycan’dan esintiler sunan Afşar Çelik, Tuna’nın Türk’ü, Tuna’nın Türküsü isimli yeni eserinde okuyucularını Tuna Boyları’nda gezintiye çıkarıyor.  12,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 103 sayfalık kitapta, her biri ‘yaşanmış hâdise‘ intibaını uyandıran 14 hikâye var.  Duru ve selis bir Türkçe ile akıcı ve sohbet tarzında kaleme alınmış. Okuyucu, sanki okumuyor, hâdiseleri yaşayanın sohbetinden dinliyormuş gibi…

Kitapta her ne varsa, bizden ve yerli.

Her birinde Türk’ün gücünü, asaletini, yardım ve hayırseverliğini, muhteşem tarihini, gönül zenginliğini, dostluğunu, misafirperverliğini… velhasıl Türk’ün binlerce hasletini dantel örer gibi işleyen hikâyeler…

Hikâyelerin daha doğrusu hâdiselerin kahramanları; evinin anahtarını cebinde taşır gibi, memleketinin hâtırasını şuurunda, sevgisini gönlünde taşıyan, yaşayan, yaşatan ve hayatı çoğaltan duygu insanları… bizim insanlarımız. Onlar hikâye kahramanı değil; belki babamız, belki dedemiz, Mutullah amcamız, Safiye teyzemiz, Dudu halamız, bacımız ve kardeşimiz…, komşumuz Dürdâne Hanım… Hepsini tanıyorsunuz.

Her bir hikâyede Türk’ün şarkısı, türküsü, hitap tarzı, içtenliği, samimiyeti var. Sayfalara da kitaba da sığmıyorlar, gönüllerimize yerleşiyorlar.

Be Gemici‘ başlıklı bölüm; temelinde İslâm bulunan Türk kültürüne gönül vermekle yetinmeyen, hayatının ve şahsiyetinin bir parçası hâlinde yaşayan,  A’dan Z’ye kadar mükemmel bir aile ortamı anlatılıyor. Ailenin fertleri, birbirlerine olduğu kadar okuyucuyu da sarıp sarmalıyorlar.

Evin torunu konservatuarda öğrencidir.  O gün öğrendiklerini bir çırpıda anneannesine anlatır. Anneanne, öğrendiği türküyü okumasını ister.

Sonrasını, yazarından dinliyormuş gibi kitaptan okuyabilirsiniz:

Genç kız, sazını öyle benimsemişti ki, bu insanlarda bırakınız takıntıyı, herhangi bir hastalıklı duygu olduğundan şüphelendiğim için kendimden utandım.

Açıştan sonra türkünün bağlantısını çalmağa başladı. Türküye girdiğinde, ürperdim. Çünkü kızıl sarı akşamların parlaklığında bir sesi vardı. Ve o ses, bir gemide, çaresizce bekleşenlerden geriye kalan hüznü ne güzel anlatıyordu. Tuna’yı hiç görmemiştim, Karadeniz’de, bir iki defa bulunmuştum. Dalgaların o iri hırçınlığına, şâhit olmuştum. Karadeniz’in, hırçın küçük kardeşi gibi bir nehir canlandı gözümde. Karanlıklar içinde ve dipsiz karanlıklar üzerinde yüzen bir teknede, birbirlerine tutunup da bir kurtuluş bekleyen genç insanların, çaresizlikleri belirdi…

Ve o gençlerin korkularını anlatan kelimeler, belirdi kulaklarımda… Sesleri, sözleri, isimleri ne kadar tanıdıktı. Türkü, belki umursamazlığımın mazeret sınırlarındaydı; ama sözleri ve hayali, kapı komşumdu. Türkü, acılı bir nehir gibi akıp giderken, kalbimin kapısından giriveren tanıdıklık, o güne kadar inkâr etmeyi insanlık saydığım bütün değerleri, önüme seriverdi.

Türkü bittiğinde, herkesin gözü yaşlıydı; ben ağlıyordum.

Müzeyyen Hanım geldi; omuzumu pışpışladı; başımdan öptü; evladını öper gibi.

Böyledir Rumeli’nin türküsü oğlum; ne et’çen?’ dedi.

Ben ona, türkünün hüznünden ayrı bir de utancım olduğunu söyleyemedim; zaten dediğim gibi pek arif insanlardı; onlar da bana öyle bir şey söyletmezlerdi. (s: 34-35)

Yazar; kadim dostum, kocaman yüreği vatan sevgisiyle dolu rahmetli babasından tevarüs ettiği nakışlanmış duygularla, toprak parçasının ‘vatan’ hâline getirilişini, zer ü sîm fikirlerle işlenmiş satırlarda anlatıyor. Özellikle; ‘vatanım ruy-i zemin, milletim nev’i beşer…’ diyen kültürden beslenen beynelmilelci hümanistler tarafından okunmalı.

Sivas’ın meşhur valilerinden Halil Rıfat Paşa (1827-1901); ‘Gidemediğin yer senin değildir!’ Demişti.

Bir başka kelâm-ı kibar da Rumeli halk filozofundan:  ‘Fidan dikmediğin yerin sâhibi değilsin!’

Bilenler bilir: İki cihan serveri Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz buyurmuştu: ‘Bir dakika sonra kıyametin kopacağını bilsen bile, elindeki fidanı toprağa dik!’

Afşar Çelik’in eserinde ana tema, vatan olmakla birlikte sâdece vatanı terennüm eden türküler değil. Bütün unsur ve şartlarıyla, bütün imkânlar kullanılarak, vatan şuuru en ince tığlarla örülüyor.

Kullanılan imkânlardan biri daha, Anadolu’nun kavruk kasabalarından birinden Kırcaali’ye türkü derlemeye giden ekibin yaşadıkları üzerinden veriliyor. Ekip, birbirleriyle çok uzun yıllardan beri dargın olan Uzun Hanife ve Topalak Fadime ile görüşmek üzere ikiye ayrılıyor. Sonrasını yazardan dinleyelim:

Uzun Hanife, Şebnem Hanım’ın ekibini, güler yüzle karşıladı. Gölgeli bahçesinde, izzet-ikram ferahlatıcı bir yağmur gibi yağdı derleyicilerin üstüne. Sonra, çekinmeden başladı türküler söylemeğe… ‘Gözümüzün nuru Türkiye’den gelmişsiniz, Türk’ün, Türküsü için gelmişsiniz… Ya bizim burada bir kuru canımızla Türkümüzden gayrı elimizde ne kalmıştır? İkisi de feda olsun Türk’ün, Atatürk’ümün yoluna! Bunları saklayın da unutmayın hocam bizi; olur mu?’ Sonra yaşmağının ucuyla gözlerinin yaşını sildi. Şebnem Hanım da duygulandı; kadına sarıldı. ‘Biz, sizi nasıl unuturuz Hanife Hanım? Unutsak buralarda işimiz ne?’

Şebnem Hanım’ın ekibi, evin bahçe katındaki hayata alındı. Şebnem Hanım orada, bol bol fotoğraf çekti.

Kapının yanındaki, Saatli Maarif Takvimi soyundan takvime, gülümseyerek baktı. Artık örneği kalmamış bir Türk markasının reklâm afişini, duvarda asılı görmek; içini burktu. Ne kadar fakir olsa da insan, demek böyle tutunmak istiyordu zamana… Hele o zaman, dikenli tel gibi acı bir ayrılıkla koparıyorsa insanı sevdiği diğer topraktan…

Diğer ekip de Kutad, aynı derecede şanslı değildi. Çaldığı kapıyı, gençliğinin sonlarında bir erkek açmıştı. Annesinin meşgul olduğunu, üç gün önce teyzesini kaybettiklerini söylüyordu ki, içeriden kuş cıvıltısına benzer bir ses geldi.

Mehmet! Eve misafir gelmiş; sen neler diyorsun? Ulen, misafir kapıdan çevrilir mi? Gelin, gelin bakalım çocuklarım. Nereden geliyorsunuz siz?

Biz Türkiye’den geliyoruz teyzeciğim. Kırcaali ve çevresinden derlemeler yapıyoruz.                                                              –Ne derliyorsunuz; bakalım?                                                                                                                                                                        –Türkü, mani, tekerleme, masal. Türk Halk Bilimi Topluluğu’ndanız biz.                                                                                      –Anaaa! Ulen niye başta demediniz ya? Tövbeler olsun! Geberteceğim len seni Mehmet! Koş meyve neyin topla! Oturun bakalım, siz de uşaklar; şöyle serinliğe, gölgeye!                                                                                                             –Biz, sonra mı gelseydik acaba? Taziyeniz, yasınız…                                                                                                                        –Çocuğum! Burada her gün biri ölüyor ya her gün Türkiye’mizden çocuklarımız gelmiyor! Demek, türkü neyin derlemeye geldiniz. Pek güzel etmişsiniz; hoş gelmişsiniz! Ayağınıza sağlık!

Bu, tertemiz Türk evinin her köşesinde, temizliğin nişanesi danteller, yaşlı ve hoşgörülü eski zaman kadınları gibi mütebessim süzüyorlardı; misafirleri.

Bir köşede, eski model bir tüplü televizyon, pek atıl duruyordu. Bir lâmbalıkta duran eski radyo, ona tepeden bakar gibiydi.

…..

Topalak Fadime; ‘Ablam rahmetli, daha iyi bilirdi; türkü mürkü ama…’  diyerek konuya girer ve beklenenden fazlasını verir.

O gün, iki ekip de pek verimli çalıştı. Heybelerini, bir sürü türküyle maniyle, tekerlemeyle, masalla doldurdular. Türk halk kültürünün ağacından bir sürü meyve derlediler.

Zaman, yel gibi geçti. İki yaşlı kadın da misafirlerini, gözleri yaşlı uğurlarken; onların, dâvetine şaşırdılar. Ekiplerin her biri, onları, otellerine dâvet etti.

Birbirlerinden habersizce ve biraz da dizleri titreyerek akşam otele gelen kadınlar; birbirilerini görünce, önce suratlarını astılar.

Şebnem Hanım, ikisinin de ellerinden tuttu, onları yaklaştırdı.

-Biz Türkiye’den buraya, kendi soydaşlarımızın, kendi dilimizin, kendi türkülerimizin izini takip ederek geldik. Sizin sâyenizde, köklerimizin bir ucunu daha bulduk.

İki kadın da yüzleri pembeleşerek; başlarını eğdi. ‘Estağfurullah ne haddimize‘ diye fısıldadılar.

-Biz, sizin türkülerinizde, manilerinizde, kendi köylerimizi, kendi köylülerimizi bulduk. Ama sizin bu küslüğünüz, bizi çok üzdü. Olur mu böyle? Ben, sizin misafirinizim. Azıcık hatırım varsa onu da saymazsanız; hadi, sizden derlediğimiz; derleyip de sevindiğimiz türkülerin hatırına, anlattığınız masalların hatırına, artık küslüğü bir kenara bırakın.

İki kadın, birbirlerine ilk defa açıkça baktı. Şebnem Hanım, hâlâ onların ellerini tutuyordu.

İki kadın, gözyaşlarıyla birbirlerine sarıldı. Hanife, Fadime’nin yasını, Şebnem’in daha önce işitmediği bir ağıtla paylaştı.

Kutad elini, kayıt cihazından hiç çekmedi. Türkçenin, kıvılcımlı mısraları, işlek deyimleri, rengârenk urbalar giymiş gibi ekipteki gençlerin, her birinin dağarcığını dolduruverdi.

Ertesi gün, iki eski arkadaş da Şebnem Hanım’ın ekibini uğurlarken; birbirlerine sarılmışlardı. Bir yandan gülüp bir yandan ağlıyorlardı.

Devamını ve daha nice güzellikleri, yazarın karakalem desen çalışmalarıyla zenginleştirilmiş kitabından okuyabilirsiniz.

TÖRE DEVLET YAYINLARI / DAĞITIM-SATIŞ:  BİLGE KÜLTÜR SANAT YAYIN DAĞITIM SANAYİ VE TİCARET LTD ŞTİ.

Nur-u Osmaniye Caddesi, Nu: 3 Kardeşler Hanı Kat: 1 Cağaloğlu, İstanbul.  Telefon: 0.212-520 72 53

0.532-774 11 23 E-posta: imdevlet@gmail.com

AFŞAR ÇELİK

1971 yılında İstanbul’da doğdu. 1988 yılında Kayseri Fen Lisesi’nden mezun oldu. 1995 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirdi. 2008 Yılında, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji ve Amerika’da yüksek lisans öğrenimini tamamladı. 2011 Yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Fizikokimya ve Amerika’da doktora programına başladı.

 

1991’den bu yana kısa hikâye yazarlığı yapıyor. Çeşitli dergilerde yayınlanmış kısa hikâyeleri var.

 

2012 Kurgu Kültür Merkezi Edebiyat Ödülleri’ne ‘Eprimiş Hikâyeler‘ adlı kitap çalışmasıyla katıldı ve birincilik kazandı. Kitabı,  Nisan 2013’te yayınlandı. Ekim 2013’te ‘Beyi’m Aman!’ adlı kitabı Töre Devlet Yayınları tarafından yayınlandı.

Ayrıca 1998’den bu yana resimle profesyonel olarak ilgilenmektedir. Dördü şahsî olmak üzere yirmiden fazla sergiye katılmıştır.

 

Orta-üstü seviyede İngilizce bilmektedir. 1999’dan bu yana evlidir ve üç çocuk babasıdır.

 

KIRIM ATEŞİ

Azerbaycan Türklerinden Gönül Şâmilkızı, Kırım Ateşi isimli, 13,5 X 21 santim ölçülerindeki 238 sayfalık eserine; Kırım topraklarına Türklerin yerleşmeye başladığı tarihlerden başlıyor. 1440’lı yıllarda kurulan Kırım Hanlığı tarihini efradını câmi, ağyarını mâni ölçüsünde özetliyor.  8 Nisan 1783 tarihinde Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhakını, işgal yıllarını, Gaspıralı İsmâil’in Türk dünyasını aydınlatışını heyecanla gözler önüne seriyor.  Sonraki sayfalarda Gamalı Haç ile Orak Çekiç arasındaki yıllar yer alıyor.  Kırım Türklerinin Millî İstiklal Hareketini ve Numan Çelebi Cihan başkanlığında kurulan Kırım Devleti’ni,  18 Mayıs 1944 topyekûn sürgün faciasını,  sürgünde Millî Hareket’in doğuşunu ve vatana dönüşü anlattıktan sonra, tarihîn ibresini, 25 Şubat 2014’teki işgal ve ilhak hâdisesine getiriyor.

Titiz bir gözlemci hassasiyeti ve gazeteci kimliğiyle gelişmelerin perde arkasını, usta kalemiyle macera romanı hareketliliğinde okuyucuya sunuyor. Çevrilen entrikaların iç yüzü, Putin’in yalanları, Kırımoğlu’nun yardım çağrısı, batı dünyasının ve uzak batı ABD’nin üç maymun oyunu, Kırımoğlu-Putin görüşmesi, referandum oyunu, Kırım’ın yasak ve korku adası hâline geldikten sonraki gelişmeler, kitabın ana konusu olarak işleniyor. En eski Türk yurtlarından biri olan Kırım’da sahneye konulan oyunun adı: ‘Gönüllü Sürgün‘ veya ‘Yeni Kırımlı Oluşturma Operasyonu’dur. Operasyonun özeti: Kırım’ın Ruslar tarafından ilhakını kabul etmeyenler ya sürgün edildi veya hapse atıldı. Kırım Tatar Millî Meclisi (KTMM) lağvedildi, Mustafa Cemiloğlu, Rifat Çubar ve yardımcılarının Kırım’a girmeleri yasaklandı. KTMM binasının sâhibi Kırım Vakfı’nın bütün mallarına el konuldu ve 50.000 Ruble para cezasına çarptırıldı. Câmilere baskınlar düzenlendi.

Ekler bölümünde; tutanaklar, siyasi tutuklular, işkence mağdurları, ‘Teröristler ve Aşırıcılar’ listesi, işgal güçlerince el konulan varlıklar ve kayda geçmiş imha vakaları başlıkları yer alıyor.

Azerbaycan Türklerinden Türklük sevdalısı bir bayanın, Kırım Türklerinin karşılaştığı trajediyi, acıları yüreğinde hissederek yazması ve anlatması, Türk dünyasının bir bütün olduğunu dünyaya ilân ediyor. Eser bu yönüyle de tarihî değer taşıyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50                                                  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

MAİ VE SİYAH

Türk romanının usta kalemlerinden ve Servet-i Fünûn edebiyatının öncülerinden olan Hâlid Ziya Uşaklıgil (1886-1945) ilk büyük Türk romanı olarak kabul edilen ve Aşk-ı Memnû isimli romanın da yazarıdır.

Romanlarında süslü ifadelerle, daha çok üst tabakadaki okuyucuya hitap eden Hâlid Ziya, 1895 yılında yazdığı Mai ve Siyah isimli eserinde; realizmin öncülüğünü yapmıştır. Ruh tahlillerine geniş yer vermiş, böylece okuyucuyu romanın içerisine çekmiştir.

Romanın kahramanı Ahmet Cemil, Mülkiye’de okur. Babası öldüğü için annesi ve kız kardeşine o bakar. Akşamları, okuldan sonra, kitapçılara polisiye hikâyeler çevirir. Edebiyatı seven duygulu bir gençtir. Yaptığı işi sevmese de geçinebilmek için çalışmak mecburiyetindedir. Ayrıca, zengin aile çocuklarına özel dersler verir. Onların türlü kaprisleri, şımarık tavırları kendisini sıkar. Çaresizlik içinde kıvranırken bir gazetenin, ‘ roman tercüme eden eleman’ aradığını öğrenir. Gatede işe başlayınca maddî durumu biraz düzelir. Bu arada Mülkiye imtihanlarına da girerek okulu bitirir. Hedefi edebiyat alanında tanınmış bir isim olmaktır. Bunun için, boş zamanlarında bir esere başlar ve tatlı hayaller kurar. Gazeteden arkadaşı olan Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’ya âşık olur. Şöhrete erişip zengin olduktan sonra onunla evlenmeyi tasarlar. Fakat hâdiseler, arzularının aksi istikamette gelişir. Gazeteden kovulur, kız kardeşi ölür, Lamia’nın bir subayla nişanlandığını öğrenir.

Bu acı olaylar Ahmet Cemil’in manen yıkılmasına sebebiyet verir.  İtina ile ve çok emek vererek yazdığı, sonuna yaklaştığı romanı yakar. Dâhiliye Vekâleti’ne başvurarak uzak bir yerde kaymakamlık yapmak istediğini belirtir. Tayini çıkar ve annesiyle birlikte İstanbul’dan ayrılır.

Günümüzün yavan romanlarında aradığı zevki bulamayanlar için farklı bir dünyadan edebî râyihalar sunan Mai ve Siyah, zevkle okunacak bir eser.

13,5 x 21 santim ölçülerinde, 294 sayfalık kitap, 2017 yılında yayımlandı.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65 Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

AHISKA SÜRGÜNÜ / MENEMŞE

Mikdat Topçu‘nun kaleme aldığı 13,5 X 21 santim ölçülerinde 320 sayfalık kitap, 2018 yılında yayınlandı.

Abastuman çok yakındı. Kısa sürede köye vardı. Abastuman’da gördüğü manzara Sahan’dakinden daha kötü idi. Daha vahimdi. Orası daha viran bir halde idi. Sokaklar cesetlerle doluydu. Cesetlerden başka kimse yoktu. Issız mı ıssızdı! Acaba köylü baskına karşı direnmiş miydi? Çatışmaya girmişlerdi de bunun için mi ölü sayısı çoktu! Abastuman büyük bir köydü. Burada Sovyet askerlerle köylü çatışmaya girmiş olabilirdi. Köylü gitmemek için direnmiş olabilirdi. Aklına Yunusbeg geldi. Yiğit bir adamdı! Acaba Yunusbeg baskına karşı direnmiş olabilir miydi? Ben olsam ne yapardım, diye geçirdi içinden. Sonra cesetler arasında Yunusbeg’i aradı. Yüzünden tanıması mümkün değildi. Tanınmayacak halde idi. Ceketinin iç cebinden kırmızı bayrağın ucu görünüyordu. Yunusbeg her zaman Türk Bayrağı’nı koynunda taşırdı. Bayrağı görünce cesedin Yunusbeg’e ait olduğunu anladı. Ağladı. Çok ağladı. Öfkesini dindiremedi. Bayrağı Yunusbeg’in koynundan aldı. Güzelce katladı. Öptü alnına götürdü. Kendi koynuna soktu. Sahan Köyü’nden alıp sakladığı toprak gibi Türk Bayrağı’nı da vatan bildi. Onu da sonsuza kadar saklayacaktı.

BOĞAZİÇİ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Çatalçeşme Sokağı Nu: 44 Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-520 70 76 Belgegeçer: 0.212-526 09 77 www.bogaziciyayinlari.com.tr e-posta: yayin.bogazici@gmail.com

bogazici@bogaziciyayinlari.com

 

KISA KISA…  KISA KISA…

1-TÜRKLERİN DÜNYASI / Dil-Kimlik-Siyâset: Bilgehan Atsız Gökdağ / Akçağ Yayınevi.

2-TÜRK TÂRİHİNİN GÖZYAŞLARI: Ulvi Emre / Berikan Yayınevi.

3-EVREN’İN YARATICILIĞI: Doğan Erçetin  / İrfan Yayıncılık.

4-BOĞAÇ HAN DESTANI: Hatice Gülensoy / Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları.

5-KRAL KAPANI: Ünal Sakman / Akıl Fikir Yayınları.

 

 

Tebessüm Etmeden, Musiki Bilmeden, Aşkı Yaşamadan, Şehirli Olamazsınız!

TURİNG Kurumu bu sezon Seyrantepe’de Yaz Akşamlarına Amerika’da yaşayan bir Türk Musikisi Sanatçısı Ahmet Erdoğdular ile başladı. Dopdolu konser salonunda izleyicilerin bazıları Beyati Durak ve Uşşak Şugulu makamını ilk defa dinlediler. Mest oldular. Bir sanat bu kadar güzel icra ve sanat sevenler mutlu edilirdi. Sanatçıyı Bülent Katkak olmasa tanıma, bu muhteşem konseri izleme  şansımız da kaybolacaktı. Ahmet Erdoğdular’a ABD, Yunanistan, Bosna Hersek sahip çıkıyor,  bizler henüz tanıma fırsatı yakalıyoruz. Zaten konserin hemen ardından Ahmet Erdoğdular Atina ve Saraybosna Konserleri için gidiverdi.

İkinci konseri iple çektik.

Eğer Alp Aslan batıda olsa idi, bir Pavarotti gibi dünya sanatçı olarak markalaşırdı. Hem şansı, hem şanssızlığı Bolu Mengen’de doğması, İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı ses bölümünü birincilikle bitirmesi, Selahattin İçli, Bekir Sıtkı Sezgin, Alaattin Yavaşça, Tülin Korman, Güher Güney ve Naime Batanay gibi ustalardan ders ve feyz alması, TRT’nin imtihanlarında birinci gelmesi. Allahtan işini,  mesleğini aşk ile seviyor da bizi mahrum bırakmıyor. Zaten Alp Aslan TRT’nin TRT olduğu günlerde Akşam Sefası ile aranan bir sanatçı olmuştu. Her sanatçının önünde veya arkasında bir Bülent Katkak olmazsa olmuyor işte. Çok hayır dua alıyor sanatçılardan ve de sanat sevenlerden Bülent Katkak. Olmazsa olmazlardan TURİNG Başkanı. Keşke her kuruluşumuzun başındakiler hem işinin uzmanı olsa, hem bir hobisi bulunsa, hem de iddia sahibi bulunsalar. Bat edip emekli vekil, politikacı, üst bürokrat olunca hemen cukkalı bir yere yüksek tarifeden atanıyor ve besleniyorlar maalesef. Üstelik bilmediğini bilmeyen bu muhteremler, nereye atanırsa atansın her şeyi biliyorlar gibi de bir fotoğraf verirler! Oysa bu ülkenin Çelik Gülersoy gibi Bülent Katkaklara çok ihtiyacı var.

TURING’e girerken Maslak’ın gökdelenlerini, AVM ve geniş çevre yollarını, giderek azalan ormanı ve yeşil alanlarını görmek mümkün. Her ne ise.. yine de bardağın dolu tarafından bakayım.

Alp Aslan konseri; bitmesi istenmeyen bir gece oldu.

İstanbul’un selden tıkandığı, hayatın etkilendiği, trafiğin durma noktasına geldiği bir zaman diliminde bile sanatseverler hiç bir şeye aldırış etmeden gelmişlerdi. Çünkü onlar şehirli idi.

Aynı Hicaz hümayun peşrevi ustamız Bursalı Neyzen Veli Dede gibi. “Bağrıyanık aşıkım.. yaktın beni bari a güzel canımı yakma” diyen Şevki Bey ve Enderuni Vasıf Beyler gibi. “Gel sinemi aç yareni gör, kalbimi dinle/ Aşkın yakıyor ruhumu her lahzada canan” çığlığıyla Udi Hırant Emre(Kenkiloğlu) bir başka şehirli. Şehirleri bu insanlar, bu sanatçılar şehir haline getiriyor. Bu klasik eserleri Alp Aslan TRT’de icra edemiyor, çünkü müsaadesi yok. Çünkü yetkilisi Cinuçen Tanrıkorur değil ki, bu bilmediğini de bilmiyor.

Eskimez Başkent İstanbul’da Hüseyin Mayadağ derdini curcuna usulünde belirtiyor, ama şehirli olarak “Dilim varmasa da bu itirafa, söyler gözyaşım”. Aşk böyle bir şey işte. Alp Aslan diyor ki;

-Çalışmamız esnasında bir şarkının “Ben bir çoban kızıyım” şeklindeki bölümünü korodaki hanım arkadaşlar söylesin dediğimde, Ali Şenozan tepki koydu. “Hayır eseri bozamazsınız” deyince sus pus olduk ve ben öyle okudum; Ben bir çoban kızıyım!.

Ermeni asıllı gayrimüslim bestekar Bimen Şen, Orhon Seyfi Orhon’un dizelerini “Acaba şen misin, kederin var mı?/ Ne kadar dertliyim haberin var mı?” Hicaz Uzzal makamında besteliyor. İstanbul’da şehirli olmanın gereği bu.

Memleketinden kalkıp gelen Dr. Alaattin Yavaşça “Ayda yüzün geceyi öpen sularda sesin/Dünya gözümde değil çünkü sen gönlümdesin”  diyerek Kilis ile İstanbul’u örtüştürüyor.

Bayburtlu Zihni de, Kemani Nevres Paşa da ” Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş” derken şehirli değil mi? Doğudan İstanbul’a uzanmış Zihni Paşa ise asker veya vali görevinde o yıllarda. Bu ne güzel şehirlilik Allah aşkına. Rabbim yine nasip etsin. Bu şehnaz eseri Alp Aslan’dan ilk defa istemiş Bülent Katkak. Biz de nasiplendik. Şehirli olduğumuzu hatırladık.

Peki uzanalım Osmanlı coğrafyasına ve Azerbaycan’dan Bekirof “Sen de tek sevgilim aklıma düştün/Nazende sevgilim yadıma düştün” bestesi ile  kilometreleri sıfır saniyede kat ediyor. Çünkü şehirli, Bakü ile İstanbul’un farkı yok. İkisi de şehir ve insanları toplum olmanın şuurunda.

Şehirlerin ruhu var, hiç bir şey kaybolmuyor. “Pencereden kuş uçtu/Yandı yürek tutuştu” Hicaz İstanbul Türküsünün bestekarı ve güftekarı belli değil ama Kadri Şençalar sahiplenmiş, kaybolmasına mani olmuş. İçindeki aşk ona böyle yaptırıyor.

“Tel tel taradım zülfünü” diye aşkını itiraf eden Hafız Saadettin Kaynak’tan günümüzdeki din görevlileri hiç bir ders çıkarmazlar mı? Bu ülkenin bütün imam, müezzin ve kayyumlarını müzik bilgisi, aşkı ve şehirli olmadan, atanmamalı ve görev verilmemeli. Çünkü örneği var; Siz gelin Alp Aslan’dan bir Kur’an tilaveti dinleyin ondan sonra konuşalım.

Günümüzde nihayet kendisinden bahsettiren usta Bestekar Halil Necipoğlu Yunus ile birlikte yörük semaisiyle şehri yaşıyor “Bir dem girer kibr evine/ Fir’avn  ile haman olur”a dikkat çekiyor.

Üsküplü Yahya Kemal politikacı ve diplomat. İstanbul’da Süleyman Erguner “Ömrün şu biten neşvesi tam olsun erenler” diye bestelerse aradan onca yıl sonra Alp Aslan da “Dünyasını değiştirenlere, erken gidenlere selam ve rahmet olsun” diye dikkat çeker. Şehirliyseniz olacağı bu. Taşralı olmaya gerek yok. Öykünün sahibi Nurettin Topçu’ya da rahmet olsun.

İşte bir köylü ama taşralı değil Kadıköylü Ali Bey “Aşkın ile bülbül gibi artmaktadır ahım/Kaydet beni de  defteri uşşaka a mahım” diye unutulmazların arasına dahil oluyor.

Mısırlı Udi İbrahim Efendi’nin uşşak eseri “Öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken”e Alp Aslan “Aşk, kevser şarabı ” diye açıklık getirdi. Olmazsa olmazlardan bunlar.

Alp Aslan’ın eşi Gökçe Hanım da einde bir buket çiçeği ile ön sırada konserde. Sanatçı Münir Nurettin ve Vecdi Bingöl diliyle söyledi eşine “Dalım, yaprağım, çiçeğim/Senin aşkındır dileğim/ Seviyorum, seveceğim/ Ne füsun ettin ruhuma böyle?” Kaç koca acaba eşine böyle seslenebilir?

Nurlar içinde yatsın Arapgirli akil adam, kanaat önderi ve de insan mühendisi Fethi Gemuhluoğlu aklıma düştü. Gençlere sorardı “Hiç aşık oldun mu?” Eğer cevab “Esteğfurullah ağabey, o kadar görgüsüz müyüz?” derse yandı mı keten helva?! Aşk bir insani duygu, sevgiyi taşır; “Her mevsim içimden gelir geçersin” demezseniz Semahat Özdenses ve Hüseyin Çolak gibi uşşak değil, uşak olmaman için hiç bir sebep yok.

Kul Mehmet de bir şehirli elbette; “Siyah ebrulerin duruben çatma/Gamzen oklarını aşıka atma” diyorsa Lem’i Atlı yakalar ve “Benim gözüm nuru, gönlüm süruru” diye noktalar. Çünkü şehirliliğin gereği; aşk, inanç, musiki ve medeniyet.

“Sigaramın dumanı, yoktur yârin imanı” diyen birini duydunuz mu? Elaziz’de bir Harputlu söyleyiveriyor bunu, hemen de kayda geçiyor Hafız Nuri! Günümüz hafızlarından bir yerde ayrılıyor işte. O da aşk üzre, yüreğinde bir ateş var memleket sevgisinde.

“Telgrafın tellerine kuşlar mı konar?” derseniz aynı tele dokunmuş olursunuz. Bu İstanbul Türküsü unutulmuyor, unutturulmuyor ve Ahmet Yamacı notaya alıyor. Belki de onca yıldır hafızalarda. Çünkü İstanbul o yıllarda da hep şehirdi, gökdelen ve AVM merkezi değildi.  Dört bir yanı ormandı.

Hani günümüzde merdiven altı besteci ve solistleri var ya, bir kısmı vekil bile oldu, üst görevler aldı, gelir girdisi kuvvetli.. eğer Alp Aslan’dan Abdülkadir-i Meragi’nin “Amed nesim-i subh-u dem/Tersem ki azareş kuned” dinleyip “Dir neydir ney/Ez hab bidareş küned aman/ Ah ye le li ye le la dost” biçiminde birlikte nakarat kısmına katılsalar toplumdan; kötü, Akif’i yanlış tanıtan besteleri ve icraları için özür dilerlerdi.

Sanatseverlerin Alp Aslan’ı hepsi ayakta, avuçları parçalanırcasına alkışlıyorlar. Bir buçuk saatte bitmesi  gereken konser uzadı. Sanatçı çocukları klasik kemençede Neva Cansın Gülses, neyde Furkan Necipoğlu ve tanburda Gökalp Yüzlüer eşliğinde benim de favorim olan Sadi Hoşses bestesi “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey” salonda iştiraklerle çoğaldı, kuvvetlendi, arşa doğru yayıldı. Önce aşk olacak ki şehirli olunabilsin. Epeyi süredir aşkı ve onca şehirliyi bir arada yakalayamamıştım. Şehirli olunca musiki bileceksin, yüzünden tebessüm hiç eksik olmayacak ayrıca. Var mısınız?

TURİNG’teki Seyrantepe’de Yaz Akşamlarının bir sonrası için sabırsızlık var içimde.

 

 

Muhalefette Kaynayan Kazanlar

Muhalefet partilerinin (millet ittifakının) 24 Haziran seçimlerinden yenilgi ile çıkmasından sonra yaşananları ilgiyle izlemekteyiz.

Ana muhalefette genel başkanlık kavgası, meclise 43 milletvekili sokan İYİ partinin genel başkanından; ”ben artık yokum” açıklaması!

Pekiyi bu iki partiye oy veren milyonların yaşadığı hayal kırıklıklarına ne denmelidir?

CHP’nin de, İYİ partinin de geleceğine yönelik önemli açıklamalar 30 Temmuz Pazartesi günü ve sonrası belli olacaktır.

Ancak şurası bir gerçek ki; 24 Haziran sonrasında her iki partide kaynayan kazandan her ne çıkarsa çıksın, sonuçta bunlar AKP ve MHP’ye yarayacaktır.

2019 Mart ayında ülkeyi bekleyen yerel seçimler varken; muhalefet cephesinde yaşanan bu kargaşa, her iki partinin yönetim kadrolarının yenilenme talepleri ama özellikle CHP’deki genel başkanlık değişimine yönelik Muharrem İnce taraftarlarının başlattığı süreçten ne çıkacak birkaç gün sonra belli olacaktır.

Ancak her ne çıkarsa çıksın, hatta CHP’nin olağanüstü kongreye gitmesi sonucu dahi çıksa; önümüzdeki yerel seçimlerde bu partilere oy veren kitleler; karşılarındaki bu dağınık manzara karşısında bu partilerin adaylarına nasıl oy vereceklerini sanırım birkaç kez düşünmek zorunda kalacaklardır…

Ülkemiz böylesine ekonomik olumsuzluklar, başta FETÖ ve PKK olmak üzere terör örgütleriyle, dış ilişkilerinde özellikle ABD ile problemler yaşarken; muhalefetteki partiler; (HDP hariç, çünkü bu parti halen Türkiye’nin geneline hitap eden bir siyasi kimliğe ulaşamamış, PKK terör örgütü ile arasına hiçbir zaman bir mesafe koyamamıştır.) 16 yıldan buyana bu olumsuzluklarla boğuşan, ülkemizi yöneten AKP iktidarına karşı hiçbir seçimde başarı elde edememiştir.

Muhalefet cephesindeki başarısızlıkların sorumluluğu bu partilerin genel başkanları ve parti yönetimine aittir.

Örneğin CHP’de bu başarısızlıkların bedelini ödemek adına bugüne değin ne genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu istifa etmiş, ne de güven tazelemek adına olağanüstü kongreye gidilmiştir!

Bu dönemde de aynı şey yaşanmakta, parti içinde değişim isteyen muhalefet kanadı, partiyi olağanüstü kongreye götürmek adına yeterli imza sayısına ulaşıldığını iddia etmesine rağmen, parti merkez yönetimi yeterli imza sayısına ulaşılamadığını iddia etmektedir…

Türlü ekonomik sıkıntıların pençesinde iyice bunalan halkımız, muhalefet cephesinden bu sıkıntılara çözüm üretecek projeler beklerken; 24 Haziran’dan sonra muhalefet partilerinin içine düştükleri kaynar kazandan türlü sesler gelmekte, beklenen umutlar buhar olup uçmaktadır!

Son seçimlerde İYİ Parti genel başkanı olarak halkın karşısına çıkan Sn. Akşener, seçimlerden sonra Afyonkarahisar’da yapılan seçim sonuçlarını değerlendirme toplantısında, ”seçim sonucunun başarısızlığı bana aittir, ben artık yokum” diyerek olağan üstü kongreyi işaret etmiş, bu partiye oy veren 5 milyon seçmenini hayal kırıklığına uğratmıştır.

Sn. Akşener, yaşadıkları başarısızlık nedeniyle aslında doğru olanı yapmıştır. Ama olağanüstü kongrede genel başkan adayı olmayacağım deme gibi bir tercihi olmamalıdır.

Mademki 5 milyon insan liderliğindeki İYİ partiye oy vermiş, 43 milletvekilini meclise taşımıştır. O zaman Sn. Akşener’in bir kez daha parti genel başkanlığına aday olup, önümüzdeki yerel seçimlere partisinin başında girmesi en doğru olanıdır.

Ülkemizin muhalefet cephesinde yönetim kazanları kaynarken; 24 Haziran seçimlerini kazanan AKP-MHP Cumhur ittifakı bu süreçte kaynayan kazana dönüp bakmamaktadır bile.

Kurulduğu günden bu yana her girdiği seçimi kazanan AKP’nin, son dönemde kendisini her yönden destekleyen MHP’nin, bu kaynar kazanın daha da harlanmasına neden olacak bir şey yapmasına gerek de yoktur.

Çünkü ülkemizin muhalefet cephesini teşkil eden bu iki parti de; gerek genel başkanlarının, gerekse parti yönetimlerinin yapmış olduğu açıklamalarla, gerekse muhalif milletvekillerinin eylem ve söylemleriyle, bu kaynar kazanın altına her gün yeni bir ateş daha atmaktadırlar…

AKP-MHP ikilisi de bu kaynar kazanı ilgiyle izlemekte, kazan soğuduğunda içinden ne çıkacağını merak dahi etmemektedirler…

Ama gerçek olan odur ki, kazan kaynasa da, soğusa da değişen bir şey olmayacak; muhalefette kaynayan kazanlardan ne yeni bir genel başkan, ne de yeni bir yönetim çıkmayacaktır.

24 Haziranda ülkemizin yönetim şekli çoktan değişmiştir. Değişmeyen yegâne şey; 16 yıldan buyana ülkemizi yöneten parti ve genel başkanıdır.

Kaynayan muhalefet kazanlarının içindekilere bakıldığında; kendi içinde dahi bir değişime gidemeyen muhalefet partilerinin ne iktidar partisini,  ne de ülkemizi 16 yıldan bu yana yöneten kişiyi değiştirmesi mümkün müdür? (Önce Vatan-31.07.2018)

 

 

En’am Sûresi’nde Şefaat ve Velâyet

0

Geleneksel Din Anlayışı diyerek kibarlaştırdığımız Tekerlemeci ve Taklitçi İnanç Sahiplerinin ekopolitik takıntılarından velilik, evliyalık, velâyet mevzularına Kuran-ı Mübin acep ne diyor? Dokuz kusurlu hareketin sonuncusundan başlarsak Celâleddin Rumî‘nin Mevlâna lâkabını kullanması tevhidî açıdan caiz değil; zira Bakara 286‘te “Ente Mevlâna fensurnâ.. / Sen Mevlâ’mızsın (Efendi’mizsin), artık yardım et!” dendiği için Allah’ın ‘koruyucu, velâyet sahibi’ anlamındaki özel ismi herhangi bir insan için kullanılamaz, kullanılmamalı.

Velî koruyup gözetici; Evliyâ veliler, Velâyet idare etmek, yönlendirmek mânâlarında.. Şefaat ise korumak, aracılık yapmak ve Şefî‘ de sıkıntıdan koruyucu, bağışlanmaya aracı mânâlarında..

EN’AM 14: “Kul egayrallâhi ettehızu veliyyen fâtır’ıs-semâvâti ve’l-ardı ve hüve yut’ımu velâ yut’amu kul innî umirtu en ekûne evvele men esleme velâ tekûnenne min’el-muşrikîn. / Söyle: Göklerin ve yerin fıtratçısı Allah’tan gayrisini mi velî ittihaz edineyim? Ki O besleyen ve fakat beslenmeyen. Söyle: Ben evvelâ teslim olmakla emrolundum ve müşriklerden olmamakla.”

EN’AM 51: “Veenzir bihillezîne yehâfûne en yuhşarû’ ilâ rabbihim leyse lehüm min dûnihî veliyyun velâ şefîun leallehüm yettekûn. / Ve bu indirilenle korkanları Rabbleri toparlayacak. Uyar onları: O’ndan başka velî ve şefaatçi yok; umarız sakınırlar.”

EN’AM 56: “Kul innî nuhîtu en a’budellezîne ted ‘ûne min dûnillâh. Kul lâ ettebi’u ehvâeküm. Kad dalaltü izen vemâ ena min’el-muhtedîn. / Söyle: Ben yasaklıyım, Allah’ın yanında kullukla dualandıklarınıza. Söyle: Hevanıza tâbi olmam! O vakit sapıtmışlar gibi ve aydınlanmış değilmiş gibi..”

EN’AM 62: “Sümme ruddû ilâllâhi mevlâhüm’ul-hakk. Alâ leh’ül-hükmü ve hüve esra’u’l-hâsibîn. / Reddolur Allah’tan öte hak koruyucuları. Hüküm O’nun ve O hesapları hızlı gören değil mi?”

EN’AM 70: “Ve zerillezînettehazû dînehüm le’iben ve lehven ve garrathum’ül-hayâtü’d-dünyâ ve zekkir bihî en tubsele nefsun bimâ kesebet. Leyse lehâ min dûnillâhi veliyyun velâ şefî’un. Vein te’dil külle adlin lâ yu’haz minhâ. Ûlâ’ikellezîne ubsilû bimâ kesebû. Lehüm şarâbun min hamîmin ve azâbun elîmun bimâ kânû yekfurûn. / Bırak dinlerini oyun ve eğlence ittihaz edinenleri ve dünya hayatının aldattıklarını! Ve hatırlat bununla nefsin kazandığının sebil olmasını. Ona Allah’ın yanında velî yok ve şefaatçi yok. Ki adaletlenilse tüm adalet ahzolunmaz ondan. Onlara cehennem şarabı ve elîm bir azap; küfürde olmalarından dolayı.”

EN’AM 127: “Lehum dâr’us-selâmi inde rabbihim ve hüve veliyyuhum bimâ kânû ya’melûn. / Barış yurdu onların, Rableri indinde ve O koruyucusu olan amellerinin.”

EN’AM 137: “Ve kezâlike zeyyene likesîrin min’el-müşrikîne katle evlâdihim şürekâ’uhum liyurdûhum ve liyelbisû aleyhim dînehum. Velev şâ’ellâhu mâ fe’alûhu fezerhüm vemâ yefterûn. / Ve böylece çokça süslendi müşriklikleri, şirk koştuklarına yaranma için evlatlarını katletme helâkiyetleri. Ve dinin üzerini örttüler. Velev Allah diledi faaliyetlerini; bırak onları tüm iftiralarıyla!”

Ey Allah’ın kulları (Yâ ibâdellâh): Allah’a karşı sorumlu olun ve uyun (Ittekullâhe ve ‘atîuh).

 

 

Asıl Lezzet Değil Cennet (8)

0

Herkes dünyada bulur kendini

Düşünmez ki, burada neydi işi?

Doğmuş, büyümüş yaşıyor işte

Ne var n’olmuş bu gidişte?

Derken bir gün, düşünür her nasılsa

Gelenlerin birlikte gittiği kervana katılsa

Nereye gidiştir, nereden geliştir bu?

Sorup soruştursa, ne iştir bu?

Anlasa dinlese olacakları bir bir

Durup deşelese geçmişi, olanlar nedir?

Sonra anlasa ki, burada oluşu

Huzura çıkmaya, hazırlık duruşu

Huzura çıkartacak, protokol için

Bunca külfet, onca ıstırap başka niçin?

Düşün bu küçük sonucu, kalma yoldan geri

Sen değilsin başıboş, rastgele bir serseri

Anla artık, çünkü bu; var oluşun büyük sırrı

Mânasına er, çünkü bu; yaratılışın gizli hayrı

X

İmam Şafii ne güzel söylemiş: “Hakla meşgul olmayanı bâtıl istila eder.!”

İnsan; ya suudda / çıkışta, yükselişte veya sukutta / inişte, düşüştedir. İnsan için bunun ortası yoktur.

Ya Hakk’la meşgul olacak. Fikrini, zikrini, düşüncesini kâinatın gerçek sırrı ve gizi olan Zât’ın varlığını bilmeye sarfedecek…

Ya da hiçlik derelerinde, yokluk kuyularında yok olup gidecek. Hiç ender hiç olacak.

Çünkü Hakk’la meşgul olmamak demek; kendi mânasına ve dışındakilerin anlamına kulak asmamak, göz atmamak; kısaca bilmek, anlamak istememek demektir!

Oysa insan, farketsin diye dünyaya gönderilmiştir.

Oysa insan, ayırdına varsın diye dünyaya yollanmıştır.

Oysa insan, kendinden kendine yola düşsün diye var edilmiştir.

Oysa insan, içindeki can cevherinin ucu nereye dayandığını arasın, bulsun, görsün ve olsun diye ete kemiğe büründürülmüştür.

X

Mâna ışıktır, nurdur, görüştür, biliştir. Kısaca yolda oluştur be dostlar!

Mânasızlık, anlam vermezlik, mânaya ermezlik, fehimden uzak duruş ise; karanlıkta kalış, körlük ve Hakk yoldan ayrı düşüştür be dostlar!

İşte bütün bunlardan ötürü mânaya eriş, mânaya varış, mânadan ibaret oluş; cennet üstü cennet. Cennet lezzetlerinden çok üstün bir lezzettir be dostlar!

Çünkü mânasızlık belki hayrete götürür. Ama mâna veriş; insanı hidayete / doğru yola eriştirir. Ebedî lezzete kapı açtırır. Ebediyyen lezzet aldırır.

Evet sevgili okur! Mâna veriş, mânaya eriş, mânayla hemhâl oluş; doyumsuz bir zevk, bitimsiz bir lezzet, sonsuz bir rahmettir.

Rahmet gazabı örttüğü, örteceği gibi; mâna ışığı da cehalet karanlıklarını örter, yok eder.

X

Çünkü: Herşey mesaj; insan için. Görsel olarak, duysal olarak, sessel olarak. İnsan için mesaj herşey. İçin için duraklayıp da sorsa insan: Niçin niçin? Ötelerden bir ses yankılanıp durur, ta derinlerden der: Mesaj var insan için. Acep niçin herşey mesaj taşıyor?

Çünkü herşey pencere. Pencere görmez ama gösterir. Pencere bilmez ama bildirir. Pencere duymaz lâkin duyurur. O halde ne duruyorsun: Gör. Bil. Duy be kardeş!

 

 

İYİ Parti’nin Kimliği

İYİ Parti Afyon Çalıştayı’nda 21 Temmuz 2018 günü Prof. Dr. İskender Öksüz de bir konuşma yaptı. Konuşmacı ve konuşmanın konusu bu çalıştay için en uygun seçimdi. Çünkü çalıştayda katılımcıların en çok üzerinde değerlendirme yaptığı hususların başında partinin kimliği veya İYİ Parti’nin konumlanması geliyordu.

İYİ Parti her ne kadar MHP içindeki parti içi demokrasi talepleri ile başlamış bir siyasi hareket ise de, kendini merkez partisi olarak konumlandırmış, eski tabirle merkez sağ, merkez sol (ortanın solu, sosyal demokrat) kitlelere de kucaklarını açan bir yapı oluşturulmuştu.

İYİ Parti Genel Başkan Meral Akşener’in de katıldığı çalıştayda bu kavramların siyasilerce değerlendirilmesinin yanında, bir bilim adamının tanımlamalarıyla netleştirilmesi doğru oldu.

Bir kesim milliyetçi parti kimliğinin MHP’nin kopyası görüntüsü vereceği kanaatinde. Türk Milliyetçisi kimliğinin vurgulanması halinde merkez sağ ve merkez sol seçmenin ürkütüleceği, Kürt nüfusun yoğun olduğu illerde partinin gelişemeyeceği endişesini taşıyor. Diğer bir kesim ise milliyetçi-ülkücü çizginin bu partinin omurgası olması gereğine inanıyor.

Prof. Dr. İskender Öksüz bir bilim adamı objektifliği içerisinde şu değerlendirmeleri yaptı:

“Sağ, sol, orta kalmamıştır; sadece Türk İstiklali, Türk Cumhuriyeti, Türk Milleti’nin kayıtsız şartsız hâkimiyeti, yani egemenliği vardır. Tehdit edilen budur. (Artık sadece egemenliğimizi tehdit edenler ve tehdide karşı koyanlar var. RS)

Adını telaffuz etmese de halk Türk Milliyetçisidir. Siz isterseniz ayağınızın altına alın. Bu şartlarda alamazsınız da… Nitekim AKP, Türk Milliyetçiliği karşısında geri adım atmak zorunda kaldı.

AKP milliyetçi oldu ama pek kimse inanmadı. Kendi de inanmadı. AKP bunu gördü ve tedbirini aldı. (Yedek marka olarak MHP’yi kullanmakta. RS)

Türk Milliyetçiliği tepesi AKP tarafından kapatılmıştır. Fakat geri almak kolaydır. En kolaydır.”

*******************************

Halk İYİ Parti’yi Nasıl Görüyor?

Prof. Dr. İskender Öksüz çalıştaydaki konuşmasının bir bölümünde bu soruya cevap aradı. Kendi cümleleriyle aktaralım:

“Siz bir süredir piyasadaysanız halk sizi zaten bir yere koymuştur ve siz o yerden kolay kolay çıkamazsınız. Bu yerin ne olduğunu anlamak için yapılacak şeyi, İYİ Parti’ye kim oy veriyor diye sormaktır.

Bu soruyu -seçimden önce- bir anket sormuş. Area Araştırma Şirketi’nin 50.000 denek üzerinde yaptığı tespite göre seçmenlerden şu oyları almaktadır:

İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 43,2 si partiyi Milliyetçi olduğu için; yüzde 43,1’i Atatürkçü; yüzde 7,4’ü Muhafazakâr; yüzde 6,3’ü de Sosyal Demokrat olduğu için tercih ediyormuş.

Milliyetçi ve Atatürkçü (ki o da milliyetçi demektir) kesimlerden gelen oy toplamı  %86,3‘e varıyor. Atatürkçü milliyetçi demektir çünkü Atatürk’ün bir Türk Milliyetçisi olduğu ve bütün yaptıklarını bu duygu ve düşünceyle yaptığı açıktır. Atatürk, Cumhuriyet tarihinin tartışmasız en Türk Milliyetçisi lideridir.

İşte halk sizi böyle görüyor. Milliyetçi-Atatürkçü bir parti olarak görüyor ve kendilerine Türk Milliyetçisi ve Atatürkçü diyenlerden oy alıyorsunuz.

‘Milliyetçilik aleyhtarlığının emperyalizme hizmet olduğunu’ bilmeyen solcularımız var. ‘Milliyetçilik = ırkçılık = kavmiyetçilik = günah algısını pompalayan sözde din merkezlerimiz’ var.

Milliyetçiliğin sağı solu olmadığı gibi, milliyetçilik düşmanlığının da sağla solla ilgisi yok.

Bu devlet Türk Milliyetçiliği temeli üzerine kuruldu. Atatürk düpedüz, apaçık bir Türk Milliyetçisidir. Fakat ondan sonra adım adım, Türk Milliyetçiliğinden gıdım gıdım, her adımı bizi sarsmayacak kadar dikkatli ve küçük olmak kaydıyla o kuruluş temelinden uzaklaştırıldık. O kadar uzaklaştık ki, ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ vecizesi dağdan, taştan, üstelik ilkellikle suçlanarak ve ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım…’ diye başlayan andımız okullardan kaldırılırken rahatsız olmadık. En garibi hâlâ Atatürk’ün yolundan gittiğimizi sandık, sanıyoruz.

Evet, seçmen İYİ Parti’nin yerini tayin etmiş, onun zihninde ve gönlünde yerleştiğiniz alan belli: Türk Milliyetçiliği ve Atatürkçülük.

Sizi bu konumdan jiletle bile kazıyamazlar. Bu konuma yerleştiğinizde size kimler gelir. Bir düşünün. Türk halkının büyük çoğunluğu da o konumdadır.

Bu konumdan saparsanız; “Bize milliyetçi diyorlar ama aslında biz ortanın…” gibi etkilere kapılırsanız, kimler “lanet olsun” deyip gider?”

******************************

Olduğunuz Gibi Olun

MHP, Türk milliyetçiliği çizgisinden saptığı, “milliyetçiliği ayakları altına alanlarla işbirliği” içinde olduğu halde, seçmendeki algı kısa zamanda değişmediği için, hala yüzde 10,9 oy alabiliyor.

CHP, 6 okun umdelerinden biri olan milliyetçilik ilkesini dile getirmekten çekinse bile, milli konularda çoğunluğu “ulusalcı” reflekslere sahip bir kitleyi temsil ediyor.

Ak Parti, Türk adını ağzına alamadığı ve kendisine milliyetçi demediği halde, tamamen milliyetçi söylem ve sloganlarla Türk Milliyetçisi seçmenden çok ciddi oy devşirebiliyor.

MHP, CHP ve Ak Partinin seçmen kitlesinin ekseriyeti milliyetçi. Fakat bu üç parti de milliyetçi bir konumda değiller. Atatürk’ün ve kurucu iradenin ilkelerine uygun duruşları yok.

Buna karşılık bazı İYİ Partililer bırakın “Türk Milliyetçiliğini” ağzına almaktan, “Türk Milleti” demekten bile çekiniyor.

İskender Öksüz Hoca’nın konuşmasından özetle İYİ Parti’ye şu tavsiyeleri verdiğini çıkardım:

  • Türk milletinin istiklali ve istikbali için tek çare devletimizin kuruluşundaki en temel değerlerinden biri olan Türk Milliyetçiliğine sahip çıkmaktır. Bu görevi yapacak başka İYİ Parti yok.
  • İYİ Parti zaten Türk Milliyetçisidir. Olduğunuz gibi olun. Ayrıca insanlar sizi zaten Türk Milliyetçisi olduğunuz için tercih ediyor. Siyasi başarınız da buna bağlı.
  • Başka partilerin slogan, söylem, işaret ve sembollerini kullanmayın. Çünkü bunların çağrıştırdığı markaya/ partiye hizmet etmiş olursunuz.

İskender Öksüz, son olarak, İYİ Partililerden susmayıp konuşmalarını istedi:

“Bir devlet yıkılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin üstünde yükseldiği temellere saldırı üstüne saldırı düzenleniyor. Niçin susuyorsunuz? Bunları siz söylemeyeceksiniz de kim söyleyecek?”

“Başka İYİ Parti yok.”

Bana da, gönlüme ve aklıma yatan bu kadar değerli sözleri sizlerle paylaşmak düştü.