17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 605

Bağımsız Medya, Şeffaflık ve Ekonomi

Son zamanlarda bağımsız medyanın ne kadar önemli olduğunu iliklerime kadar hissetmeye başladım.

Eskiden en sevdiğim tartışma programlarını izlemeye tahammül edemiyorum. Sözde “uzman”, “bilim adamı” ve “aydın” sıfatlı kişilerin yalakalık sınırlarını bu kadar zorlamaları, zekâmızla alay edercesine en temel yanlışları bile savunmalarını izlemek bir işkence haline geldi.

Bir sade vatandaş olarak haber alma ve bilgilendirilme hakkımın bu kadar engellendiği, medya gücünün bu kadar kötüye kullanıldığı bir dönem hatırlamıyorum.

“Tek adamın” ve “güçlü iktidarın” aleyhine tek cümle söyleyemeyen, tek satır yazamayanların muhalefet liderlerine aslanlar gibi saldırdıklarını görüyoruz.

Her geçen gün, farkında olmadan, TV’de haber ve yorum izlemeye ayırdığım zamanı azaltıyorum.

Medyanın Hali

Türkiye medyasını üç kategoride değerlendiriyorduk. Merkez medya, yandaş medya ve sadece 2-3 kanaldan ibaret muhalif medya.

Muhalif medyada sadece Halk TV, Sözcü Gazetesi, Yeniçağ Gazetesi ile birkaç küçük TV kanalı ve gazete kaldı. Doğan grubunun da Demirören’e devri ile merkez medya sadece Fox TV’den ibaret.

Geride kalan TV ve gazetelerin neredeyse tamamı artık yandaş medya konumunda. Yani SSCB’nin Pravda‘sı veya Mısır’ın yarı resmi El Ahram Gazetesi statüsünde.

Memleket çok ağır bir ekonomik darboğazdan geçiyor. Bir yıl içinde TL’nin dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 50’yi aşmış. Günlük kurda yüzde 5 mertebesinde dalgalanmalar oluyor. Güdümlü medya muhalefet partilerinin yapacağı veya yapmayacağı kurultayları üzerine tartışmalarla dolu.

Haberler magazin ağırlıklı. Sanki Türkiye’de her şey güllük gülistanlık.

Ekonomiden bahsetmek zaruretinde kaldıklarında “Batı bizi kıskanıyor, ABD bize ekonomik savaş açtı ama millet direnişi ile bu savaştan galip çıktık” yorumları yapan sözde “uzmanları” dinlemek zorunda kalıyoruz.

“Başkan Erdoğan’ın yastık altındaki altın ve dövizlerinizi bozdurun” talimatının ne kadar isabetli ve sonuç alıcı olduğunu anlatan “ekonomi uzmanlarının” keyfi yerinde. Verdikleri hizmetin karşılığının kendilerine cömertçe ödendiği her hallerinden belli oluyor.

Dış politikadaki sıkışmamızın siyasi ve ekonomik sonuçları yerine “evangelistler” üzerinden yapılan tartışmalar ile havanda su dövenler de öyle.

***************************************

Uyuşturucu Gibi

İnsanlar, başlarına geleceğini bilseler bile, kötü haberleri duymak istemiyorlar. Yapılan yayınlar uyuşturucu gibi. İlk dozlardan itibaren insanı mutlu ediyor.

Mesela a haber‘i bir hafta izleyen bir vatandaşın mutluluktan uçar hale geldiğini görüyoruz. Şimdi diğer kanallar da “a haber” gibi olmaya başladı.

Uyuşturucu alışkanlığında olduğu gibi bu yayınlar “bağımlılık” yapıyor. Gerçeği duymak istemeyen bağımlı vatandaş “uçuruma gidiyoruz” tarzı haber ve yorumlardan çok rahatsız oluyor. Tekrar uyuşturulmak istiyor.

Necip Fazıl’ın deyişiyle “beyninde zehirli kıymık taşıyan kişi” olan aydınlar ise mutsuz ve çaresiz.

Beyinlerimize bile hükmetmeye karar vermiş olanlar, 1633’de Galileo’yu yargılayan Engizisyon Mahkemesi gibi.

“Galileo inkâr et, dünya dönmüyor!” diye baskı yapıyor.

Ama Galileo gibi -mahkemede tersini söylemek zorunda kalanlar bile- biliyor ki, gerçekler inkâr edilmekle değişmiyor:

“Dünya yine de dönüyor!”

***************************************

Ekonomi İçin En Büyük SOrun: Şeffaf Olmamak

Demokrasisi gelişmiş ülkelerde bağımsız medya 4. Kuvvet sayılır.  Bu ülkelerde yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinden sonra 4. kuvvet olarak sayılması halkın doğru bilgi alma hakkının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Demokrasiyi içselleştirmeyi bir türlü başaramayan Türkiye’de böyle bir görev yapan medyadan bahsedemeyiz.

Bunda en büyük etken ülkeyi yönetenlerin “şeffaflık” ilkesine inanmamasıdır.

“Finansal şoklar” yaşadığımız bugünlerde ekonomide şeffaflığın, halkın doğru bilgilendirilmesinin ne kadar önemli olduğunu hatırlatmanın zamanıdır.

Daha önce (16 Kasım 2017’de) İYİ Parti’nin ekonomi kurmayı Durmuş Yılmaz‘ın anlattıklarını aktarmıştım.

Durmuş Yılmaz Türkiye’nin en büyük sorunu olarak “ahlaki değerlerin erozyonu” ve ekonominin en büyük sorununu da “şeffaf olmamak” olarak tanımlamıştı.

“Yeryüzünde hiçbir din, hiçbir felsefi sistem insanlara yalanı, aldatmayı, zulmetmeyi, kamu malına el atmayı öğütlemez. İşte bu evrensel değerler erozyona uğradı ve her şeyin içi boşaldı.

Günün birinde bugünden çok daha zor ekonomik koşullarla karşılaşabiliriz, bir nesil sıkıntı çeker, düzeltiriz. Fakat ahlaki erozyonun telafisi öyle değil, yüzlerce yıl gerekir.”

Durmuş Yılmaz’a göre, şeffaf olmamaktan sonra önemli meselemiz “karar alma mekanizmasının felce uğraması ve her şeye tek bir sesin karar vermesi.

Bu nedenle koordinasyon yok ve daha önemlisi yapılan yanlışlarla ilgili kimse ‘Bunu biz nasıl düzeltiriz?’ diye soramıyor. Fren kalmadı.

2001 yılında yaşadığımız sürece çok benzer günlerdeyiz.

2001’de yaşadığımız krizde de şeffaf olmamak yüzünden önümüzü göremiyorduk.

O dönemde de kamu maliyesi felçti, mali disiplin bozulmuştu, hesap kitap karmakarışıktı ve bütçenin içeriği çok fazla bilinmiyordu. Bugün de aynı koşullar oluşmuş durumda.

Sayısız bütçe dışı harcama var ve hem miktarını hem de nereye gittiğini bilmiyoruz.

Varlık Fonu böyle bir şey mesela…

Derhal denetim ve kontrolün hâkim olup Sayıştay’ın çalıştırılması gerekir.”

İlhan Kesici‘nin cümlesiyle, “Allah korusun, bütün zamanların en büyük ekonomik daralma ve küçülmesine doğru gidiyoruz.”

Medyayı “doğru bilgi edinme hakkımızı” önlemek için kullanan, Sayıştay’ı çalıştırmayan, şeffaflık anlayışına bu kadar uzak olan bir yönetimle kriz önlenebilir mi?

 

 

Batı Aklına Karşı Türkiye

0

Hıristiyan batının, son yıllarda ‘İslamofobi‘ adıyla şiddetini ve saldırılarını artıran Türk İslam düşmanlığı; Selçukluların Anadolu’yu yurt edinmelerinden hemen sonra 1095 yılında başlamıştı. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, ‘Batı Aklına Karşı Türkiye‘ isimli eserinde, 900 yıldan fazla devam eden saldırıların arkasındaki aklın köklerine iniyor. Batı aklını irdelemeye, Romalı filozof Seneca (M.Ö. 4 – M.S. 65) ile başlıyor. Seneca, bir başka batılı filozof olan Descartes’in (1596 – 1650) teşhisine göre müşrik akılın ilk temsilcisiydi. Bilindiği gibi ‘müşrik’, ‘Allah’a (cc); İlâh ve Rab oluşunda, sıfat ve fiillerinde eşi ve ortağı bulunduğunu kabul eden kişi‘dir. Prof. Bolay, teslis1 anlayışına bağlananları ‘münkir (inkâr eden) akıl‘, Allah’ın birliğine, peygamberine ve kitabına inananları da ‘mü’min akıl‘ şeklinde ifâde ediyor.

Fransız filozof Bergson (1859-1941) ‘Ben filozofların anlattığı Tanrı’ya değil, peygamberlerin tanıttığı Allah’a inanıyorum.’ Diyordu. Peygamberlerin inandığı Allah’ın gönderdiği dinler; adaletsizliği, adam öldürmeyi, şiddeti, zulmü, akıl esaretini yasaklamıştır. Bu emirleri, tahrif edilmiş mukaddes kitaplarda bulamayanlar, okudukları doğruları anlayamayanlar, anladıkları işlerine gelmediği için tersini tatbik etmeye yeltenenlerin kan gölüne çevirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya, Musevilikteki On emirden biri olan ‘adam öldürmeyeceksin‘ cümlesindeki ‘adam‘ kelimesiyle kast edilenin ‘Musevi‘ler olduğu şeklindeki çarpık zihniyetin dünyasıdır.

Prof. Bolay kitabına, kaynaklarını da belirtip bu zihniyeti teşhir ederek başlıyor: ‘Eski Ahid’e (Tevrat) göre, Yahudiler ‘vaad edilmiş toprakların dışında yaşayan topluluklarla savaşılırken karşı taraf barış teklifini kabul ederse, ne olacaktır? İşte Tevrat’ın ‘Tesniye 20/11’ bölümünde verilen cevap: ‘Orada yaşayanların tamamı, Yahudilerin angaryasında çalışacak ve onlara hizmet edeceklerdir.’  Yâni Yahudilere köle olacaklardır. Peki, aksi olursa, yani sulh teklifini kabul etmezlerse akıbetleri ne olacaktır? İşte caniyane, merhametsiz, acımasız, zalimane ‘katl-i amm’cı / jenozidci bir cevap: ‘Fakat barışı kabul etmezlerse, bütün erkekler kılıçtan geçirilecek, kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve kentteki her şey yağmalanacaktır.‘ (Tesniye, 20/12-14)

Peygamberlerin hayatları pahasına kurdukları huzur ve ahlâk nizamı böylece ‘devlet terörü ‘ne dönüştürülüyor.

Devamı var: Yahudilere ‘vaad edilen‘ sözde mukaddes topraklarda yaşayıp da Yahudi olamayanların durumu ne olacak? Onlar için daha fecî ve daha ağır bir neticeye götürecek cevap: ‘Ancak Tanrınız Rabb’in miras olarak size vereceği bu halklara gelince orada soluk alan hiçbir canlıyı yaşatmayacaksınız.’ (Tesniye: 20/16-17)

Müellif Bolay’ın gösterdiği başka bir delil de Yahudi asıllı Amerikalı filozof Noam Chomsky’dir. 1928 doğumlu, 90 yaşındaki Amerikalı Chomsky’, ‘Devlet Terörü‘ başlıklı makalesinde; “Siyonist hareketin Filistinlilere karşı ideolojik bir silah şeklinde kullandığı ‘Terörizm Endüstrisi’nin ana yurdu İsrail’dir” Diyor. Bununla da yetinmiyor. Yazdığına göre; Amerikan hapishanelerinde eğitip salıverildikten sonra IŞİD terör örgütünü kuran Ebubekir El Bağdadi, Amerika’nın projesidir.

Belgelerle inandırıcılık kazanan çarpıcı bilgilerle başlayan kitap; ‘Batı aklının dünyada açtığı yaralar‘, ‘Batı Aklının Millî Birliği Bozma Teşebbüsü‘, ‘Batının Müşrik ve Şaşı Aklına Teslimiyetin Açtığı Yaralar‘, ‘Ne Yapılabilir?’, ‘Mânevî ve Târihî Değerlerimiz‘, ‘Din-İlim Çatışması‘, ‘Medeniyetimizin İhyası Meselesi‘ gibi ara ve ana başlıklarla devam ediyor.

Yaşadığımız hâdiseler… saadet verenler ve kahredenler… hepsi birer sosyal gelişmedir. Sosyal gelişmelerin sebebi de, neticesi de çözümü de tek değildir. Akıllı çözümler vardır.’ Şeklindeki kelâm-ı kibardan ilham alan yazar, dikkate ve okunmaya, ders alınmaya değer eserinin son sayfalarında, bu çözümlerden bir güldeste sunuyor.

Tamamı ‘hikmet‘ denilebilecek mısra-ı bercestelerle dolu sayfalardan tadımlık bir bölüm:

Bir medeniyete girmek, benimsenmiş ve özümsenmiş bir fikriyat, bir düşünce derinliği yoluyla gerçekleşirse elbette ki daha faydalı ve verimli olur. Bizim Batı uygarlığına girişimiz zarûrî devlet icraatlarıyla, körü körüne hayranlık, şuursuzca taklit ve özenti yoluyla tahakkuk etmiştir.

Medeniyet kurmak için önce sağlam ve köklü bir imana, bu imandan doğan bir hürriyete ve seçme gücüne, hürriyetten doğan mesuliyet şuuruna, sonra mesuliyetten doğan ahlakî fiillere ihtiyaç vardır. Bununla birlikte o hedefe uygun kavramların teşkil edilmesi, sonra da o kavramlar çerçevesinde kurulacak medeniyetin muhtevasını ve boyutlarını tespit eden fikriyatın ortaya konulması icap eder.

Batı uygarlığı, kendisi değer diye koyduğu şeyleri çiğneye çiğneye büyüdü, dünyaya hâkim oldu, sömürdü, öldürdü, dilleri, inançları, kültürleri, gelenek ve görenekleri önce kendine benzetti; sonra çoğunu yok etti, kalanları da sömürdü ve hâlâ da sömürüyor.

Biz böyle yapmadık, yapmayız. Çünkü bizim medeniyetimiz, Batı uygarlığının korktuğu en büyük rakibidir. Onlar gibi yapsaydık zaten öyle yıkıcı ve sömürücü uygarlık kurardık. Bizim medeniyetimiz, yıkımlı, yok olmuş, ölü hâlde değildir. Üstü küllenmiştir. Kökleri çok sağlamdır, ta Hz. Adem’e, Hz. Şit’e ve Hz. İbrahim’e dayanır. İslâm medeniyetinin ihyası için evvelâ peygamberlerin ve bahusus Hz. Resul (s.a.v) Efendimizin getirdiği tebliğ esaslarında kendisini gösteren ahlâk ve âdab ilkelerini yeniden canlandırıp her cephesiyle fertten ferde toplumda yaşanır hâle getirmek icap eder. Bunun yanında Batı dünyasında gelişen bilim, teknik, teknoloji, fen ve iktisat alanlarında ülkemiz ve Müslümanlar yeniden yapılandırılmalıdır. Çünkü bilimsiz ve özellikle onun yavrusu olan teknik ve teknolojinin hâkimiyeti sağlanmadan bir yere varılamaz. Bu da açık medeniyet anlayışıyla olacaktır.

Batılılar gibi yakıcı, yıkıcı, sömürücü, hak ve hukuku çiğneyici anlayışa düşmemek için kendi değerlerimizi ayağa kaldırmalıyız, onları yaşanır hâlde benimsetmeliyiz, kendimize has kavramlarımızı iyi tespit edip onlarla düşünmeliyiz, o kavramlar yetmediği takdirde onları bize has olmak üzere icad etmeliyiz, daha da yetmezse ödünç almalıyız. Ama bu ödünç alma dilimizi işgal edecek hâle asla ve asla getirilmemelidir.

Çünkü başka uygarlıkların kavramlarıyla düşünmeye başlayınca zihnen onlara kiralanmış oluruz. Bundan behemehâl kurtulmalıyız. Unutulan kavramlarımızı canlandırmak, mevcutları korumak, kullanmak mecburiyetinde kaldığımız yabancı kavramları mümkün mertebe Türkçeleştirmek icap eder. Bu hususta bize imanımız, dinimiz, kitabımız, millî târihimiz ve bunlardan doğan değerlerimiz rehber olacaktır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 367 sayfalık eser, Mart 2018’de yayınlandı.

1teslis: Hıristiyanlıkta; bir tanrının üç kişilikte tecelli ettiği inancı. Üç kişilik; Baba (Allah), oğul (Hz. İsa) ve Kutsal Ruh’tur. Kutsal Ruh, Hıristiyanların; Baba’dan mı yoksa Oğul’dan mı sâdır olduğu hususunda fikir birliğine varamadıkları tanrı özelliğine sâhip ezelî ve ebedî kişiliktir.) Hıristiyanlar, (kendileri akıl erdiremedikleri için olsa gerek) ‘üç kişilikte bir tanrı‘ fikrinin akılla kavranılabilecek bir şey olmadığını iddia ederler.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

Prof. Dr. SÜLEYMAN HAYRİ BOLAY

1937 yılında, o dönemde Konya’nın, günümüzde ise Karaman’ın ilçesi olan Ermenek’in Dindebol köyünde doğdu. Babası öğretmen olduğu için ilkokulu muhtelif köylerde okudu. Ortaokul ve liseyi Konya’da bitirdi. 1961’de Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Sivas-Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Okulu’na din bilgisi öğretmeni olarak tâyin edildi. Orada 2 yıl boyunca idarecilik ve öğretmenlik vazifesine devam etti. Sonrasında Ordu’nun Perşembe ilçesinde Öğretmen Okulu’na tâyin edildi.

İlâhiyat Fakültesi ikinci sınıfındayken Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’den gönüllü olarak alıp hazırladığı mezuniyet tezi 1967’de ‘Türkiye’de Maddeci ve Ruhçu Görüşün Mücadelesi‘ ismiyle yayınlandı.

1967 senesinde Ankara İmam Hatip Lisesi’ne tâyini çıktı. Aynı sene Millî Eğitim Bakanlığı tarafından Bağdat Üniversitesi’ne gönderildi.

1971’de üniversite asistanlık imtihanını kazandı ve Felsefe Târihi asistanı olarak göreve başladı.

‘Aristo Metafiziği ile Gazali Metafiziğinin Mukayesesi’ isimli çalışmasıyla Felsefe Doktoru unvanı aldı. 1979 yılında ‘Emile Boutroux’da Zorunsuzluk Doktrini‘ başlıklı doçentlik tezini bitirdi. Daha sonra Ankara Üniversitesi tarafından Paris’e gönderildi.

1980-1981 ders yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde dersler verdi. 1982’de Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde dekan yardımcılığının yanı sıra Fen-Edebiyat Fakültesi’nde de felsefe grubu derslerine girdi.

1986’da Kültür Bakanlığı 1000 Temel Eser Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. 1987 Ocak ayında Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde Felsefe Târihi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev aldı.

1989’da Türkiye Diyânet Vakfı Yayınlarını kurdu. 1989-1995 arasında Polis Akademisi’nde sosyoloji dersleri verdi. 1996 senesinde Gazi Üniversitesi rektörünün dâveti üzerine Gazi Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurdu ve başkanlığını yaptı. 2 Şubat 2004’te yaş haddinden emekli oldu.

Başlıca eserleri: *Osmanlı Düşünce Dünyası, *Türkiye’de Ruhçu Maddeci Görüşün Mücâdelesi, *Aristo Metafiziği ile Gazali Metafizikleri Mukayesesi, *Tabiat Kanunları Değişmez mi? *Bilim Değeri Meselesi, *Felsefi Doktrinleri ve Terimleri Sözlüğü, *Felsefeye Giriş, *Felsefe Dersleri, *Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersleri, *Türk Düşüncesinde Gezintiler, *Felsefe Dünyasında Gezintiler, *Ferit Kam, *Kur’anda İman, (Almancaya çevrildi) *Siyasi, Ekonomik ve Kültürel Boyutlarıyla Küreselleşme, *Tanzimat’tan Günümüze Türk Düşünürleri.

 

KUŞBAKIŞI:

DÜŞÜNCEYİ EYLEM İÇİN BİLMEK:

Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan, Türklerin bin yıllık târihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu’da, bir ayaklarıyla da Batı’da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bilmişler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inanmışlardır.

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin, çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda, edebiyatın büyük bir çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

Karacaoğlan’dan Fâruk Nâfiz Çamlıbel’e kadar, Türklerin Anadolu’daki bin yıllık târihlerinden yola çıkarak, târihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında, canlılığını korumasında, vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, edebiyat dergilerinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturmaları mümkün değildir. Onlar toplumların hâfızaları, düşünce ve eylem hazineleridir. (Eserin tanıtım bülteninden)

O hazinelerden biri de 1976-1990 yılları arasında 164 sayı yayınlanan Mâvêrâ Dergisidir. Derginin kurucularından olan Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Makine Mühendisi olmasına rağmen, fikrî ve edebî yönü güçlü bir kalem erbâbıdır. Edip ve muharrirdir. Aynı zamanda müelliftir, mütefekkirdir. Mensurları hesaba katılırsa, şâirdir. Ne yazık ki günümüzde, dilimizi fakirleştirmekten başka mârifeti bulunmayanlar, hepsine birden ‘yazar‘ diyorlar. Belki de o sebeple ülkemizde ‘okur‘dan çok ‘yazar‘ var.

Prof. Gürdoğan’ın ‘Düşünceyi Eylem İçin Bilmek‘ isimli 18 bölümden oluşan eserinin, her bir bölümde 12; 14. bölümde 13 olmak üzere; deneme, makale, seyahat, şehir kültürü, alegorik, hatıra, didaktik ve makale türünde; her biri güzellikte ve okunurlukta birbirleriyle yarışan 217 adet yazı var. Yazıların başlıkları muhtevâsının derinliği ve enginliği hakkında yüksek sesle bilgi veriyor. Birkaç misal: *Ballar Balını Bulmak, *Hayat Sevgiyle Güzelleşir, *Bilgelik Düşünmeyi Düşünmektir, *Anadolu Bilgeliğin Kıyısız Denizidir, *Ölüm, Ölümsüzlükle Anlam Kazanır, *Medeniyetler Tek Kaynaktan Beslenir, *Edebiyatçı Gül Yetiştiren Bahçıvandır, *Yazılan Yaşanır Söylenen Yapılır, *Ölüm Ölümsüzlüğe Doğmaktır, *Kızıl Elma Bütün Dünyadır, *Özlem Duyulan Dostluklar, *Edebiyat Medeniyete Açılan Kapıdır, *Güvercinler Kartallardan Güçlüdür, *Kültürü Ak Olanın Çevresi Pak Olur, *Hayat Güzellik Pazarıdır, *Doğru Yolda Kimse Kaybolmaz, *Dinlenen Yazılır Yazılan Okunur, *Dünyayı Barışla Yoğurmak, *Batan Güneş Doğacaktır, *Bağışlayan Bağışlanır, *Anadolu İnsanı Gönül İnsanıdır.

13,5 X 21 santim ölçülerinde 536 sayfalık eser, Mayıs 2018’de yayımlandı.

İZ YAYINCILIK:

Litros Yolu, Fatih Sanayi Sitesi 12/280, Topkapı,İstanbul Telefon: 0.212-5207210

Belgegeçer: 0.212- 511 57 91 e-posta: bilgi@iz.com.tr //  www.iz.com.tr

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ KÜLTÜREL AKIL, İÇTİHAT VE SİYÂSET:

İlâhiyatçı Prof. Dr. Nadim Macit’in, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 560 sayfalık eseri âdeta, ‘Türk Milliyetçiliği Ansiklopedisi‘ gibi.  Hem kaynak eser, hem de ilmî hüviyetine rağmen okuyucuyu sıkmadan okunan, bilinenleri hâfızalara perçinleyen, bilinmeyenleri haber veren bilgi hazinesi…

İnsan topluluklarını ‘millet‘ hâline getiren en mühim unsur olan ‘dil’in târihi ve târifi ile başlayan eser, milletin oluşumundaki diğer unsurlardan ‘gelenek‘ kavramı ile devam ediyor.

Bütün bu hususlar ele alınırken, ‘ümmet‘ kavramına temkinli yaklaşan yazar, ilâhiyatçılığından kaynaklanan ve dinsiz insan, dinsiz millet olmayacağı gerçeğini göz önünde bulunduran Prof. Macit, ‘din‘ olgusunu ihmal etmiyor. Ön planda tutulan bir başka unsur da ‘kültür’dür. Çünkü Türk milliyetçiliği, ‘Türk milleti‘ gibi kültür temelleri üzerine oturtulmuştur.  Ve geliyoruz, ‘Türk Müslümanlığı‘ kavramını teşekkülüne mesnet teşkil eden ‘akıl‘ unsuruna.

Bilindiği gibi Türkler, Mu’tezile ve Eşâriyye mezheplerine ısınamamışlar, Türk asıllı İmam-ı Âzâm Ebû Hanife’den başlayıp Türklüğünden şüphe edilemeyen Ebû Mansur el-Mâtürîdî ve O’nun talebesi Ebû Muîn en-Nesefî ile devam eden akılcı sistemi kendilerine uygun görmüşlerdir.  Hoşgörü diyârının ılıman iklimî mesâbesindeki Fıkıhta Hanefî; itikatta Mâtürîdiyye mezhebine teveccüh göstermişler, böylece güç kazanmışlardır.

Prof. Macit, eserinin son bölümlerinde Milliyetçiliğin geleceğini, ‘Hayal ve Gerçek‘ başlığı altında tahlil ediyor.

Bu mühim eseri hazırladığı için Prof. Dr. Nadim Macit; Türk kültürüne kazandırdığı için Ötüken Neşriyat tebrik ve teşekkürleri hak ediyor.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

TÜRK DEVLET TÖRESİ:

Kadim Türk kültürüne dâir eserler yayınlayan Bilgeoğuz Yayınları, bu defa uzman târihçi Cengiz Balcı’nın ‘Türk Devlet Töresi‘ isimli seçkin eserini okuyucuya sunuyor. 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 278 sayfalık eserde; destanlar ve kitâbeler incelendikten sonra Türklerin sosyal yapısı hakkında efrâdını câmi-ağyarını mâni bilgiler veriliyor. İkinci bölüm, Türk Devlet Geleneği’ne tahsis edilmiş. Burada hükümdarların güç ve meşruiyet kaynağı, hükümdarlarda bulunması gereken vasıflar, ‘devlet baba‘ anlayışı,  Türk Cihan Hâkimiyeti Düşüncesi ve Kaynakları vukufiyetle ele alınıyor.

Üçüncü Bölüm’de ‘Devlet Kurumları‘ inceleniyor. ‘Sonuç‘ başlıklı bölümde eserin müellifi, yaşadığımız günlerin mânâ ve önemine uygun olarak ‘hâkimiyet‘ adı altında devlet yönetimi ve başkanlık sisteminin târihî süreç içerisindeki tatbikatını özetliyor. Eski Türklerde ve Çin’de, Hint’te, İran’da ve Turan’da, İslâmiyet’te, Yunandaki yönetim sistemlerini kısaca hatırlatıyor.

Kutadgu Bilig’de anlatılan yönetim anlayışını bir paragrafta özetliyor.

Türk devlet sisteminde yönetimin; barış ve hizmet temeline oturtulduğu vurgulanıyor. Belirleyici unsurun ‘töre‘ olduğu belirtiliyor.

Satır aralarında Türklerin, devlet yönetiminde gelişmiş bir teşkilâta, yerleşmiş geleneklere sâhip olduğu, yönetimin milletle bütünleştiği düşüncesi ön plana çıkıyor.

Kitap, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl tarafından da ‘kaynak eser‘ olarak görülüyor ve tavsiye ediliyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1-SOLAKZÂDE TÂRİHİ: Yayına Hazırlayan: H. Hâlit Atlı / Kültür A. Ş. Yayınları.

2-OSMANLI İNGİLİZ İLİŞKİLERİ ve IRAK’IN DOĞUŞU: Ayfer Yazkan Kubal / İlgi Kültür Sanat Yayınları.

3-UNVANSIZ MAKTÛL: Andrea Camilleri – Neyyire Gül Işık / Yapı Kredi Yayınları.

4-KAYGIDAN UMUDA VAROLUŞUN RENKLERİ: Vefa Taşdemir / Hece Yayınları.

5-İÇİMDEKİ GÖLGE: Buket Tahmaz Savaş / Altın Kitaplar

 

 

İktidarın En Büyük Destekçisi Muhalefet!

Türkiye, 1994 yılından bu yana çoğunlukla AKP’nin belediyeleri tarafından yönetiliyor. 2002 yılından bu yana da, Ankara’da iktidar koltuğunda AKP oturuyor. Hatta bir rejim değişikliğine neden olarak “tek adam” sistemini de, yürürlüğe koydular.

 

Şimdi de, önümüzdeki aylarda yapılacak olan yerel seçimlerde ezici bir sonuç almayı hedef olarak ortaya getirdiler. Bu AKP zihniyeti, yerel yönetimlerde 30. yılına doğru gidiyor demektir. Merkezi iktidarda da, 21.yılına gitmek için halktan onay almış durumdalar.

Bu durum karşısında muhalefetin yerel seçimler için bir çalışma başlattığını duyanınız var mı? Onlar da, olağanüstü kurultaylarla meşguller!

 

Bu durum AKP’nin seçim başarıları kadar, karşısında olan muhalefetin de, başarısızlığının açık bir göstergesidir.

 

Ülkenin içinde olduğu ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal ve de dış sorunlara bakarak AKP’nin yerelde ve merkezde başarılı olduğunu söyleyemeyiz. O zaman sadece seçim kazanma başarısı olarak tarif edilecek bu durumun nedenleri olması gerekir. Bu nedenler önem derecesine göre sıralanacak olursa, kontrol altındaki muhalefetin başarısızlığı AKP’nin başarısında en baş faktördür. Yani böyle bir muhalefet varsa iktidara gelmek ve o iktidardan gitmemek çok normal bir sonuçtur…

 

Ülkenin ekonomisi ithalata bağlı bir tüketime endekslenmiştir. İşsizlik tarihi boyuttadır. Sektörel ve kişisel borçlanma rekor düzeydedir. Tarım ve hayvancılık bitmiştir. Ekonomi betona yapılan yatırımlarla döndürülmektedir. Bölücülük azmışta azmıştır. Suriyelilerin yarattığı travma tarif edilecek gibi değildir. Yolsuzluk, adam kayırma, parti yargısı, denetlenebilir olmaktan uzaklaşma korkutucu bir hal almıştır. Toplum psikolojik olarak hasta bir hale düşmüştür. Cinsel istismar, tecavüz, kadın cinayetleri ve kaybolan çocuklar çok ürkütücüdür. Enflasyon azmış, hayat pahalılaşmıştır. Eğitim yazboz tahtasına dönmüştür. Şehirlerimiz rant alanlarına dönüşmüş ve betonlaşmıştır. Ülkeyi yönetenler “ne istedinizde vermedik” dediklerinin darbesine maruz kalmış ve büyük mağduriyetler oluşmuştur.

 

Bütün bunlar karşısında ne yazık ki; şu da iyi olmuş diyebileceğimiz çok az şey vardır!

 

Hal böyleyken Akp seçimlerde başarıdan başarıya koşmakta muhalefet ise yenilgilere doymamaktadır…

 

24 Haziran’dan sonra olanlara bir bakın; ümit olması gereken muhalefetin hali içler acısıdır!

 

Seçimlerde arzu edilmeyen sonuçlar alınabilir. Eğer niyetiniz halis ise kaybettiğiniz andan itibaren kazanmak için çalışmaya başlar ve bunu sizi destekleyen veya desteklemeyen bütün vatandaşlarınıza gösterirsiniz. Demek niyette bir sıkıntı vardır diye düşünmek gerekmektedir.

 

AKP’nin bir proje partisi olduğu kurulduğu günden bu yana yazılıp çizilmiştir. Bir an AKP’nin proje partisi olduğunu kabul edelim o zaman AKP’nin değirmenine su taşıyan ve başarısızlıkta rekorlar kıran muhalefet partileride mi, bu projenin bir ürünüdür?

 

Hâlbuki siyaset dâhil hiç bir işte uzayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Yeter ki, siyaset adına doğruları ortaya koyun gerisi kendiliğinden gelir!

 

Siyasetten anlamaz şu garip, 1999 yılından sonra bu olacakları görüp o dönem baraj altı olup parlamento dışı kalan CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal’a gidip, “böyle bir iktidar geliyor, bu iktidarın tahribatını ve gelişini ancak Atatürk’ün kurduğu CHP ile Kuvayı Milliye ruhunu aktif hale getirip önleyebiliriz” dediğimde, kendileri ve arkadaşları tarafından çok haklı görülüp sırtım sıvazlanmıştı. Olayın yaşayan şahitleri çoktur.

 

Ne bileyim iktidarın başına, siyasetin yollarını anayasa değişikliği yapmak sureti ile CHP’nin açacağını ve tahterevalli siyasetine geçileceğini!

 

Ardından milliyetçiliği ile maruf insanlardan medet umuşumuz, “Ekmek için Ekmeleddin” vakaları, ardından son olarak CHP’nin Abdullah Gül’ü çatı aday olarak dayatışı ve nihayetinde Tuncay Özkan’ın “gizli merkez” açıklamaları vesaire vesaire… Daha anlatacak çok şey var ama işin özeti bu…

 

AKP veya her şeyi kontrol eden “üst akıl” kendisine muhalefet eden herkesi yanına alıyor; örnek mi? Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Tuğrul Türkeş, Devlet Bahçeli, Mustafa Destici gibi! Hatta Doğu Perinçek bile AKP destekçiliğine soyundu bir aralar! Bazı muhaliflerin gerekçeleri ise çok ulvi; “beka”

 

Diğerlerini de, yersiz ve nedensiz tartışmalar içine sokarak; halkın gözünden düşürüp hedeften uzaklaştırıyorlar. Bunlar artık herkesi enayi yerine koymak sureti ile çok alenileşti ve kabak tadı verdi.

 

Halk siyasetteki olan bitene bakıp her geçen gün siyasete olan inancını ve güvenini yitirmekte…

 

Daha düne kadar Kılıçdaroğlu’na vefasızlık yapmam ve onun karşısına aday olarak çıkmam diyen Muharrem İnce bugün olağanüstü kurultay ve aday olma peşinde…

 

Siz halktan biri olsanız bu muhalefete güvenip de, oy verirmisiniz?

 

Bence muhalefet “üst akıl” tarafından “kendiliğinden doğan mukavemet” olarak tarif edilen ve halkın içinden çıkacak hareketlerin kontrolü için var ediliyor. Yani ne uzayacak ne de kısalacak bir şekilde!

 

Onun için Türkiye’nin gidişini pozitife döndürebilmek ancak iktidar ve muhalefet oyunlarını iyi kavramaktan geçiyor…eğer muhalefetin, iktidarın en büyük destekçisi olduğu yönünde hemfikirsek, doğru adamlarla, özgün fikirlerle, özgür eylem ve söylemlerle muhalefete başlamak gereklidir.

 

Kontrol altında bir muhalefetle, bu iktidarın gideceği yoktur. Herkes işe, ilk önce kendi evinin önünü süpürmekten başlamalıdır. Yoksa her iktidar karşısında bizde olduğu gibi bir muhalefet olsun ister!

 

 

Sakın Rahip Deme Rahipten Öte Bir Din Vardır

0

Cihanı pazarlayan sistem içlerindedir, kesin bilmezler

O milletler ki kapitalizm içredirler, başka din bilmezler

Ve biz bu Dini çok sevdik; kusura bakma Hayâlî. 1947’den beri bu Dinin baş Misyoneri Amerika’nın çok yardımlarını gördük; tam 71 yıldır. Bugün o Dine mensubiyet göstergeleri aşırıysa tekrar ABD’yle mübarek kavilleşmeler kapıda demektir.

O Dinin düzeni – ki Serbest Piyasa Ekonomisidir – 1950’den beri memleketimizde câri, yani 68 yıldır. Azıcık bu düzenin dışına çıkma niyetlerini Vaşington’daki Başkan’la paralellik arzedecek bir biçimde sandıkta cezalandırdık.

1952’den beri bu Dinin kutsal şövalyeliği / mücâhitliği sayılan NATO ekibindeyiz; tastamam 66 yıldır. Konu şövalyelik olunca darbeler / ihtilâller de kaçınılmaz oluyor. 1960’dan başlatırsak 58 yıllık ilginç bir darbedârlık havuzumuz var.

Bu Dindeki motivasyonumuz 1983’ten itibaren ikiye katlandı; 35 yıldır Turbo Kapitalizmle tüketim atımızı şaha kaldırmış, bir o yana bir bu yana koşturuyoruz. Zaten Özal da aziz muamelesi görüyor tıpkı Menderes gibi.

2002’den günümüze ise Küçük Amerika gibiyiz. Karadeniz’den Akdeniz’e, Trakya’dan Van Gölü Havzasına; istediğiniz yere gidin, istediğiniz şehri gezin bunu hissedeceksiniz. Haa, sıkıntı mı var? Yoo, herşey Yahya Kemâl’in şiirindeki gibi:

Herkes memnun ki Dininden / Dönen yok seferinden

Kapital; sermaye, servet, paracıklar ve -izm; kazanma, biriktirme, yarıştırma oluyor. Dünya üzre en yaygın ve dominant din ahanda bu: KAPİTALİYET (Servetizm, Paraperestlik, Zenginite). Bu din içre Hıristiyanlık gibi, Müslümanlık gibi, Budacılık gibi, Musacılık gibi, Tanrıcılık gibi, Tanrısızlık gibi mezheplerden söz edilebilir.

Bu Dinin tarikatları partilerdir (muhafazakâr, milliyetçi, liberal, seküler, sosyal demokrat, etnikçi vs.) ve cemaatleri de kulüplerdir (spor, sanat, müzik, iş, politika, kumar vs.). bu Dinin azizleri ünlülerdir (zengin, meşhur, yetkili vs.). Döviz, hisse senedi, çek ve sâire bu Dinin kutsal metinleri; kredi-banka-indirim kartları da evrâd ü ezkârıdır (vird, zikir, tövbe).

Özetle kardeşim; Kapitalizmin çıkarlarının dışına çıkmadığın sürece senin Müslüman yada Hıristiyan, Türk yada Yunan, Alevî yada Sünnî, Atatürkçü yada Erdoğancı olmanın hiçbir zararı yok. İstediğin kadar propagandanı ve el-kol işaretlerini yapabilir, fetişlerini savunabilir hatta sataşmalara karşı meşru müdâfaanı yapabilirsin. Câizdir.

Din cevaz veriyor; tükettiğin, tüketim ve pazarlama işlerine karışmadığın, üretim-müretim demediğin daha doğrusu ihtiyaçlarını azaltmadığın ve bunları kendi kendine karşılamaya çalışmadığın sürece bu Dinin kâfiri yada muhalifi olman mümkün değil.

4-5 tarikatokratik gurubun herhangi birinde pozisyon alabilir veya siyasî lider de denilen demoktatörün tılsımını nazarlık olarak kullanabilirsin. Ülkemizde dindar – mütedeyyin – muhafazakâr – İslamcı silsile, milliyetçi – ülkücü – Türkçü – turancı silsile, Atatürkçü – laik – çağdaş silsile, sosyal demokrat – sosyalist – komünist kanal ile etnikçi – feodal – dışbirlikçi koalisyon bu minvaldeki ikonik damarlardır.

Aslında insan bu damarlar içinde de kendi özgün dinini ve düşüncesini yaşayabilir; yeter ki ak ve alyuvarları sanal sıvılarla dolu olmasın. Ve içinde bulunduğu hipnozun farkında olsun. İşte bu zor! Zira “Ol mâhiler ki deryâ içredirler…

 

 

Cennetin Cenneti (2)

0

Demek hûriler cennetin süs aksamından yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından birbirini örtmeyecek sûrette giyecekler. Kendi vücutlarından, nefis ve cisimlerinden, belki yetmiş mertebeden ziyâde ayrı ayrı hüsün / güzellik ve cemâlin aksâmını / kısımlarını gösterecekler.

Hem cennette lüzumsuz, kabuklu ve fuzulî, yersiz maddeler yok. Cennetliklerin yeme içmelerinden ötürü tuvalete gitme ihtiyaçları da olmayacak. Nasıl ki dünyada ağaçlar bu ihtiyaçtan uzak. Bu hasleti Allah cennette insanlara da bahşedecek.

İşte cennet böyle en yüksek bir hayat tabakası. Nitekim bâzı cennetliklere dünya kadar bir yer verilecek. Yüz binler kasır, köşk; yüz binlerce hûrî ihsan edilecek ve sunulacak. Çünkü orası ebedî saadet ve mutluluk yeri. Nasıl olur derseniz azîz okur! İşte izah ve açıklaması:

Nasıl ki dünya kesafetli, karanlıklı ve dar. Nasıl ki güneş pek çok aynalarda bir anda aynen bulunur. Öyle de nuranî bir zat, bir anda çok yerlerde aynen bulunabilir. Meselâ Hz. Cebrail bin yıldızda bir anda bulunur. Hem Arş’ta, hem Hz. Nebî’nin huzurunda yer alabilir. Hem Allah’ın huzurunda, aynı zamanda bulunabilir. Hem Hz. Peygamber, haşirde bir anda ümmetin ermişlerinin çoğuyla görüşür.

Dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür eder. Belirir ve ortaya çıkar. Bunun gibi evliyânın bir nevi garibi olan abdallar da, aynı zamanda çok yerlerde görünür. Nasıl ki halk; rüyada bazen bir dakikada bir sene kadar işler görür ve müşahade eder. İşte öyle bir şey.

Nasıl ki herkes kalb, ruh, hayâl cihetiyle bir anda pek çok yerlerle temas eder. Alâkadarane bulunur. İlişki içinde olur. Bütün bunlar herkesin mâlûmu ve meşhudu, yani gördüğü şeyler.

Elbette cennet; nuranî, kayıtsız, geniş ve ebedî. Böyle olan cennetin içindeki cennetliklerin cisimleri ruh kuvvetinde, ruh hafifliğinde ve hayal sür’atindedir. Bu yüzden cennetteki kullar; bir anda yüz bin yerlerde bulunabilir. Yüz bin hûrilerle sohbet edebilir. Yüz bin tarzda zevk alabilirler. Televizyonun ses ve görüntüyü bir iken birden her yere taşıması ve göstermesi buna bir derece delil olabilir.

Bütün bunlar o ebedî cennete uygun şeyler. Bütün bunlar o nihayetsiz rahmete lâyık. Bütün bunlar Muhbir-i Sâdık’ın yâni Allah’tan aldığını aynen getiren Hz. Peygamber’in haber verdiği gibi olacak şeylerden. Tüm dediklerimiz cennet şartlarında çok tabii, çok olağan ve çok doğal hususlar.

Fakat bütün bunlara rağmen “Beyânât-ı Âyât-ı Kur’aniye asıldır.” Yâni Kur’an âyetlerinin beyanları, açıklamaları, anlatıları, haberleri, öğütleri ve müjdeleri asıl cennet. Ve asıl cennete dair. Cennetten daha güzel cennet. Hurilerden daha lâtif. Cennetin selsebîlinden daha tatlı. Çok daha lezzetli. Çok daha lezîz. Hattâ pek nefis dense yeridir. “(Kur’an’ın) o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri.”

Çünkü lezzet, maddî bir sonuç nihayet

Var olmasına, mâna oldu sebep gayet

Madde olmazdı, olmasaydı mâna şayet

Cennet ve içindekiler, verir insana gerçi hayret

Fakat olmasaydı mâna, olmazdı maddeye hacet

Dünya ve içindekiler, cennet ve içindekiler

Kâinat, canlısı cansızı her şeyiyle beraber

Mânadan çıkmış, olmuş yine mânayla beraber

Mânanın da arkasında, şüphesiz var büyük bir inayet

Olmazdı yoksa, ne mâna ne kesret ne heybet

Maddeden mânaya, sonra Yaratana geç de al ibret

Kâinatı taşıyla toprağıyla, bir de bu pencereden seyret

X

Keşke insan biraz da,  görmek istediğini görmek değil de, görülmesi gerekeni görse. Hele bir de görmeyi görse, görmeyi düşünse, görmeyi anlasa düğüm çözülecek.

Keşke insan biraz da duymak istediğini duymak değil de, duyulması gerekeni duysa, sessizliğin sesine kulak verse. Hele bir de duymayı duysa, duymayı düşünse, duymayı fehmetse de, fısıldanan gerçekleri işitse, sır perdesi aralanacak.

 

 

Paranın Dini, Milliyeti, Irkı Olur mu?

Ak Parti öncesi, bütün cumhuriyet hükümetlerinin, 79 yılda (1923-2002) harcadığı toplam para 713 milyar dolar. Atatürk, İnönü, Menderes, Demirel, Özal vd başbakanların hükümetlerinin tamamında harcanan para bu. Ortalama yıllık büyüme de yüzde 5,1 mertebesinde.

Buna karşılık AKP / Tayyip Erdoğan döneminde 14 yılda (2003-2017) harcanan para 2 trilyon 94 milyar dolar olmuş. Yani 79 yılda harcanan paranın 3 katını 14 yılda harcamışlar. Buna karşılık ortalama yıllık büyüme yüzde 5 mertebesinde.

Peki, AKP ve Erdoğan bu parayı nereden buldu, nereye harcadı?

Türkiye sürekli cari açık veren, yani ürettiğinden fazla harcaması olan bir ülke. Her sene cari açığımız büyüye büyüye bu yıl 60 milyar dolarlık bir cari açık yapar hale geldik.

Ürettiğimizden fazla yaptığımız bu harcamayı karşılamak için 16 yılda neler yaptılar?

Parayı Nereden Buldular?

a-    Diğer ülkelerden borçlandılar. Dış borç 500 milyar dolar civarına geldi. Bir yıl içinde ödememiz gereken borç 220 milyar dolar. Sadece devlet değil, özel şirketler daha da çok borçlandılar. (Kur artışı ihracat yapamayan borçlu şirketleri zor duruma soktu.)

Dışarıdan alınan borçlar için 151 milyar dolar, içeriden alınan borçlar için de 687 milyar TL FAİZ ödedik.

b-    Özelleştirme yapıyoruz diye yabancılara şirketlerimizi (hem de en kritik olanları bankaları, telekomünikasyon şirketlerini, medyayı, fabrikalarımızı) ve varlıklarımızı (madenlerimizi, limanlarımızı, ormanlarımızı) sattılar.

Bunları satarken itiraz edenleri hep “paranın dini, imanı, vatanı, milleti, mezhebi olmaz. Para paradır, cıva gibidir, kendisine nereyi uygun görürse oraya akar” diyerek susturdular.

Şimdi de Erdoğan, Başkan olarak, “Buradan milletimize sesleniyorum, yastık altından dolar ve avrolarınızı, altınlarınızı çıkartın. Yerli ve milli direnişinizi tüm dünyaya karşı ortaya koyun” çağrısını yaptı.

Demek ki para artık vatansız, milliyetsiz değil, “yerli ve milli” olmuş!

***********************************

Nereye Harcadılar?

İç ve dış borçlarımızın toplamı 1 trilyon 280 milyar dolara ulaşmış. “Borç miktarı önemli değil, yeni Türkiye için bu borç çok değil” diyenler olabilir. Bu borç tutarı milli gelirimizin yüzde 150‘sini geçen bir oranda.

Bütün bu borçlanmaya rağmen son 7 yıldır GSYH büyüklüğümüz 850 milyar dolar mertebesinde sıkıştı. Üstelik nüfusumuz arttığı halde. Kişi başına gelirimiz 10 bin dolar seviyesini aşamıyor.

Önceden dünyada para bol ve ucuz idi. AKP hükümetleri bunun nimetlerini bol bol yedi.

Epeyce işler yaptılar. Fakat yanlış tercihte bulundular. Üretime dönük yatırımlar yerine inşaata ve tüketime paraları gömdüler.

16 yılda yapılmış dünyayla rekabet edebilecek herhangi bir fabrika yapıldığını veya bilgi ve teknoloji üreten şirket kurulduğunu hatırlıyor muyuz?

Sadece inşaat ve hizmet sektörü ile büyüme bir yere kadar.

Bunu da hesapsız kitapsız yaptılar. Türkiye’de satılmayı bekleyen 2 milyon 200 bin konut stoku birikti. Yeni konut talebi yıllık 450-550 bin adet arasında olduğuna göre, yeni bir ruhsat verilmese bile 4 veya 5 yıllık bir konut stoku var. Bu hem atıl duran milli servet açısından berbat bir durum. Hem de birçok inşaat şirketi ve paydaşlarının iflas riski demek.

Üretim yapmadılar, var olan üretici şirketlerimizi sattılar.

Tarım ve hayvancılığı öldürdüler. 16 yılda Marmara Bölgesi büyüklüğü kadar arazi ekilip dikilmez oldu. Her şey ithal olunca döviz ihtiyacı daha da arttı.

Üstüne “Yap, İşlet- Devret modeli ve geçiş garantili” yapılan köprüler, “hasta garantili” şehir hastaneleri yatırımlarında verilen yüksek garantiler gerçekleşmeyince farkın hazineden ödenmesi de eklendi.

“İtibardan tasarruf olmaz” anlayışı ile yapılan saraylar, inanılmaz makam aracı harcamaları gibi tamamen lüks ve israfla heba edilen milyarlar ve yandaşlara ödenen abartılı resmi daire kiraları da eklenince çark dönmez oldu.

Ancak şimdi dünyada para bol değil ve daha pahalı. Para daha güvenilir, daha risksiz ülkelere kaymakta.

Hatta içerideki “yerli ve milli” sandığımız büyük sermaye grupları korkularından paralarını yurtdışına kaçırıyorlar.

Türkiye hem hukuk güvencesi açısından ve hem de ekonomik sorunları yüzünden son derece riskli ülkelerden sayılıyor.

Borcumuzu borçla çevirmek iyice zorlaştı. Bir çare bulunamazsa şirket iflasları, işyeri kapanmaları, ekonomik çöküntü ve işsizlik patlaması yaşanmasından endişe ediliyor.

Bir yandan dışarıdan Londra tefecilerinden yüksek faizli borç dilenirken, diğer yandan ekonomik sıkıntılara karşı içeride oluşan tepkileri dış güçlere yönlendiriyorlar.

Dış güçler iddiası ve yastık altındaki döviz ve altınları bozdurarak “yerli ve milli direnişe” çağırmak kurnazca bir siyasi davranış sayılabilir.

Fakat şimdi kurnazca davranmak değil, çok akıllı ve temkinli bir yönetim sergileme zamanı.

Erdoğan’ın açıkladığı 100 günlük programda böyle “akıllı tercihleri” göremedik.

Programda hala “Kanal İstanbul” gibi sadece ranta dönük, ülke ekonomisi için faydadan çok zararı olacak verimsiz yatırımlardan bahsedilmesi 16 yıllık alışkanlıklardan vaz geçilmediğinin işareti.

Ne diyelim? “Bindik bir alamete…”

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (5)

Şu önemli Hususu da Özellikle Vurgulamak İsterim: Mazisi zaferlerle dolu Şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerimiz;

Tarihin her döneminde vatan topraklarımızın, devletimizin koruma ve kollama görevini layıkıyla yerine getirmiştir. Bugün de aynı kararlılık ve güçle görevinin başında, verilen her görevi canları pahasına yerine getirmeye devam etmektedir.

Hiç kimse şöyle bir kanıya kapılmamalıdır. 15 Temmuz 2016 da yaşanan o alçak kalkışma sonucunda ordularımız güç kaybına uğradı!

Böyle bir durum asla mevcut değildir, olamazda. Ordularımızın morali de, isteği de, silah gücü de tamdır, eksiksizdir.

Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilemeye başladığı bu önemli dönemde ülkemizin üstlendiği rol; kim ne derse desin çok önemlidir.

Kaldı ki, Suriye iç savaşının genişlemesiyle birlikte sınır boylarımızın dibinde ve ötesinde görev alan Silahlı Kuvvetlerimizin ezici gücünün etkisi, caydırılıcılığı hala devam etmektedir.  Bölgedeki terör örgütlerine indirilen büyük darbe bunun en çarpıcı kanıtıdır.

Evet, günümüzün savaşları artık sanayi, ekonomi ve kültür zemininde verilmekte bu tür savaşın etkisini yaşanan coğrafyanın tüm insanları hissetmektedir.

Ama tüm modern silahları kullanan da insandır, onun zekâsı ve eğitim gücüdür. Türk Silahlı Kuvvetleri tüm personeliyle bu gücün en iyi temsilcisidir.

Savaşı yaşayan, bilen bir Muharip Gazi olarak; bu önemli konuyla ilgili söyleyebileceğim tek bir şey vardır; yüce Yaratan vatan topraklarımız da bir daha bize savaş denen o canavarın verdiği, vereceği felaketi yaşatmasın.

Ancak şunu da belirtmem gerekirse; bir gün olur da bu gazi topraklar savaş denen felaket ile karşı karşıya kalırsa; hiç şüphem yoktur ki; gücünü Yüce Türk ulusundan alan ordularımız, bu felaketi defedecek vatan topraklarımızı koruyacak güç ve kudrettedir. Bunun içinde her türlü modern donanımıyla ordularımız görevi başındadır, tetiktedir.

Vatan topraklarımızın ayrılmaz bir parçası olan Kıbrıs konusunda da bir iki cümle söylemek isterim:

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devleti, kuruluş anayasasında da belirtildiği gibi; bağımsız ve egemen bir devlettir.

Ama önce K.K.T.C devletinin eski Dışişleri Bakanı Sn. Tahsin Ertuğruloğlu’nun;

“artık uluslararası tanınma için çalışmaya başlamanın zamanı geldi” sözlerini hatırlayacak olursak. Bu sözler:

Kıbrıs Milli Davamızın haklılığına inanmış, KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet niteliğiyle yaşatılması için çalışan bir siyasetçinin önemli bir tespitidir.

Ayrıca en son müzakere sürecinin, her dönemde olduğu gibi Rum tarafının baltalamaları sebebiyle başarısızlıkla sonuçlandığı da unutulmamalıdır.

1968 yılından bugüne devam eden Kıbrıs Müzakerelerinde Rum-Yunan ikilisi hiçbir zaman adanın Yunanistan’a bağlanmasından (Enosis) vazgeçmemiştir; vazgeçmeyecektir de…

Rum – Yunan ittifakının Kıbrıs’ı bir Yunan adası yapma hedefi değişmemiştir. GKRY,  K.K.T.C ile gerçek bir federasyon çerçevesinde eşit kurucu ortak olarak, siyasî eşitlik temelinde, iki kesimli bir coğrafî zeminde yaşamayı hiçbir dönemde içine sindirememiştir.

Bu önemli gerçeğin yanı sıra;  BM Güvenlik Konseyi’nin tek yanlı tutumu, ABD’nin bu konuya şaşı bakışı, AB’nin maksatlı yanlış politikaları sonucunda; Kıbrıs sorununun adada kalıcı bir çözüme ulaşmasının mümkün olmadığı tüm çıplaklığı ile ortadadır.

BM Güvenlik Konseyinin:

1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına aykırı olarak sadece Rumlardan oluşan bir kabineyi, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin; Kıbrıs Türk halkını da temsil eden “hükûmeti” olduğunu varsayan 4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı  kararı kabul ederek, Kıbrıs Türk halkını uluslararası plânda tecrit etmesini;

2004 yılında yine BM Genel Sekreterinin adada öngörülen çözüm için her iki tarafa da sunmuş olduğu adı ”Annan” ama içi Kıbrıs Türk Halkına kurulmuş tuzaklarla dolu bu plana dahi Türk tarafı ‘evet’, Rum tarafı ‘hayır’ demesine rağmen Rumların AB’ne haksız, hukuksuz bir şekilde üye yapılmasını da dikkate aldığımızda:

1963 yılından beri uluslararası tecrit şartları altında yaşamakta olan Kıbrıs Türk halkının (de-facto) milli iradesiyle kurmuş olduğu K.K.T.C’nin Türkiye’den başka devletler tarafından da diplomatik yoldan tanınması için girişimlerin başlatılmasını talep etmekten başka haklı bir çare kalmamıştır.

Esasen bu husus, KKTC ve Türkiye arasında istişare yoluyla belirlenecek, bu sürecin nasıl uygulanması gerektiğine yetkili makamlar karar verecektir.

K.K.T.C’nin özerk bir yapıyla Türkiye bağlanıp, bağlanmaması konusuna da değinecek olursak; böylesi bir karar için Kıbrıs Türk Halkının ne söyleyeceği, vereceği karar önemlidir.

Ancak KKTC ile Türkiye arasında Monaco veya Cebel-i Tarık örnekleri esas alınarak bir özerk yapının hayata geçirilmesi durumunda; böylesi bir gelişmenin, uluslararası camiada; Türkiye’nin KKTC’yi ilhak için attığı adımlar olarak değerlendirileceği de göz ardı edilmemelidir.

Zaten böylesi atılacak bir adımı Kıbrıs adasının stratejik önemini, çevresindeki enerji kaynaklarını göz önünde bulundurarak değerlendirdiğimizde; bu tercihin Türkiye aleyhine istismar edileceği şüphe götürmez bir gerçektir.

Günümüzde yaşananlara, ulusal güvenliğimize yönelik iç ve dış tehditlere, tehlikelere bakıldığında; bu kritik dönemde birden fazla cephede mücadele eder bir ülke konumuna geldiğimiz de unutulmamalıdır.

Dolayısıyla Kıbrıs milli davamızda bugün gelinen noktanın iyi analiz edilmesine, bundan sonra atılacak adımların bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. DEVAM EDECEK

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Cennetin Cenneti (1)

0

Önce bir nebze cennet anlatılacak. Sonra cennetten daha güzel olan cennet; yâni cennetin cenneti nazara verilecek.

O cennet ki sevgili okur! Orada hûriler var. O hûriler ki kadınlık hâllerinden, huysuzluk ve ahlâksızlıktan uzak.

O cennet ki içinde selsebil denen çeşmeler / ırmaklar var. O selsebiller ki suyu tatlı mı tatlı. Suyu lâtif mi lâtif; yani hoş, lezîz ve çok lezzetli.

O cennet ki bütün cismanî / cisimle ilgili ve maddî lezzetlerin tamamı ve her çeşidi onda var.

O saâdet yeri olan cennet ki, şu kâinatın sel gibi gelip geçen mevcudatının en büyük havuzu ve biriktiği yer.

O saâdet yeri olan cennet ki, bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın, mahsullerin hâsılat ve ürünlerin en büyük bir teşhirgâhı, fuar ve sergisi.

O saâdet yeri olan cennet ki, şu dünya tarlasının ebedî bir mahzeni ve deposu.

O saâdet yeri olan cennet ki, ebedî, sonsuz ve sürekli kalınacak bir âlem. Âhiret denen öteki dünya.

İşte böylesi bir cennette; elbette yemek ve içmek var. İşte böylesi bir cennette; şüphesiz şahıs ve kişiler sonsuza dek orada kalıcı olacaklar.

İşte böylesi bir cennette; kuşkusuz karı-kocalık münasebeti, yâni cinsel ilişki ve yaşantı mevcut.

İşte bütün bunlar, cennetin en büyük lezzetleri sırasına geçmiş.

Madem bu elem yeri olan dünyada; bu kadar şaşırtıcı ve ayrı ayrı lezzetler var. Yemek-içmek ve evlenmek gibi.

Elbette lezzet, saâdet ve mutluluk yeri olan cennette; o lezzetler, çok daha yüce bir sûret ve şekil alacak. Dünyada görevini yapmış olmasından dolayı, dünya lezzetine ilâveten ahiretteki ücreti de lezzet olarak ona eklenecek.

Dünyadaki ihtiyacı dahi, âhirete ait bir hoş iştiha sûretinde, o zevkine ilâve edilecek ve lezzeti cennete lâyık bir hâl alacak. Cennet onun için ebediyete münasip, uygun, en kapsamlı, hayatlı, canlı bir lezzet mâdeni ve kaynağı olacak.

O cennet ki şu dünya yerinde cansız, şuursuz ve hayatsız maddeler; orada şuurlu hayattar ve canlıdır.

Buradaki insanlar gibi orada da ağaçlar, buradaki hayvanlar gibi oradaki taşlar; emri anlar ve yaparlar.

O cennette elbette yemek -içmek, evlenmek dahi; dünyadaki cismanî hakikatlerini muhafaza edip koruyacak. Fakat o lezzetler, cennetin dünya üstündeki derecesi nisbetinde, dünya derecelerinden son derece yüksek bir sûret ve şekil almaları îcap edecek.

Elbette saadet yeri olan ve sonsuza dek devam edecek olan cennetler; birbirinden ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına bir engel yok. Çünkü cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, her cennet tabakasının damı Arş-ı Âzam’dır.

Nasıl ki mahrûtî yani huni şeklinde olan bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine, temelinden tepesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz. Birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, cennetler de buna yakın bir tarz üzeredir.

O cennet ki güzel, hayattar, canlı, revnaktar yâni süslü parlak ve tamamen kabuksuz öz ve kabuksuz içtir.

O cennet; göz gibi bütün insan duygularının ve lâtifelerinin yararlanacağı bir saadet yeridir.

O cennette lâtif, hoş bir cins olan hûrilerden / cennet kadınlarından ve hûriler gibi ve hattâ onlardan daha güzel, dünyadan gelme, cennetteki dünya kadınları vardır.

İnsan ne kadar güzeli ve güzelliği sever. İnsan ne kadar zevkine müptelâdır. Süse meftun ve düşkündür. Güzele karşı arzu dolu duygu, hasse, kuvve ve lâtifeleri varsa; işte cennetteki cennet kadınları, cennet güzelleri olan hûriler; bu duyguların tümünü memnun edip doyuracak, her birisini ayrı ayrı okşayıp mesut edecek, maddî ve mânevî her çeşit süs ve güzelliğe sahiptirler.

 

 

Sosyolog Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN ile Sohbet: Vatan – Millet Şuurunun Oluşmasında Dinin ve Dilin Önemi

 

Oğuz Çetinoğlu: Bir sohbetimizde:  ‘Milliyetçilik, ‘biz’ şuurunun en yoğun hâlidir. Orada siz kendinizi milletinize ait hissedersiniz. Gerekirse o milletin menfaati için kendinizi feda edersiniz.’ Demiştiniz.

Feda etme kavramının içerisinde üstün görme kavramı olmasa gerek. Üstün görme kavramı biraz faşizme yahut şovenizme daha yakın olan bir konu değil mi?

 

Prof Dr. Mahmut Arslan: İnsanın kendisini, milletine feda etme derecesinde kendisini o millete ait hissetmesi başlı başına diğer milletlerden üstün görmesine çıkar.

 

Çetinoğlu: Ziya Gökalp’te bunu görebiliyor muyuz? Yâni Ziya Gökalp ihtilafsız kabul edilir ki bir Türk milliyetçisidir. Kendi milletini diğer milletlerden üstün gördüğüne dair bir yazılı belgesini görmek mümkün mü?

 

Prof. Arslan: Türk Medeniyeti Tarihi’ni okuduğunuz zaman Avrupalılar iddialarının tam tersine nasıl Orta Asya’dan kopup gelen bu insanların aile olarak, millet olarak devletler olarak nasıl bir medeniyetin mensupları olduğunu bize anlatıyor. Hâlbuki biz Avrupalı kaynakları okuduğumuz zaman Ziya Gökalp’teki bu tespiti görmüyoruz. Bu başlı başına bir iftihar olayıdır. Yâni kendi milletinin de üstün bir medeniyete sâhip olduğu tezini işliyor orada.

 

Çetinoğlu: Elbette bizim medeniyetimiz batı medeniyetinden üstündür. Hadi diyelim ki üstün olmasa bile batılılara:’ben seninle eşit bir medeniyete sâhibim’ Diyebiliriz. Yâni senden aşağı değilim. Niye öyle? Beni kendinden aşağıda görüyor. Ben de hayır! Diyorum. Sen benden üstün değilsin.

 

Prof. Arslan: Evet. Ama ben size şunu söyleyeyim. Ziya Gökalp’ın kitaplarını yazdığı Osmanlı’nın dağılma safhasında kendi milletini hele o şiirlerinde gördüğümüz zaman kendi tarihini bir efsane olarak görüyor. Şimdi siz aynı zamanda yıkılmakta olan bir büyük cihan devletinin mensubusunuz. Sizin kalkıp da diğer halklardan kendinizi üstün hissetme lüksünüz yok o zaman. Başlangıçta Mustafa Kemal’de de yok. Ama Millî Mücadele kazanılınca Türkiye Cumhuriyeti’nin Misakı Millî sınırları kesinleşip, ayağımızı yere sağlam bastığımız zaman milliyetçilik duygusu doğmuş ve gelişmiş.

Bazen öyle noktalara gelmiş ki gerçekten… Mesela Güneş Dil Teorisi durup dururken mi çıkıyor?  Yâni Ziya Gökalp ondan sonra kalkmış işgal edilmiş bir İstanbul, alıp bunları da Malta adasına tıkmışlar ite kaka. İstanbul’a gelmiş önce bu Millî Mücadele’yi yapanlarla da arası pek de iyi değil eski bir ittihatçı olarak. Sonra biraz ısınıyor yâni birdenbire Ziya Gökalp’ın ‘Biz yeryüzünün en büyük ırkıyız‘ deme lüksü de yok. Ama bu devlet eğer sağ olsaydı sanayileşmiş Japonya gibi, ondan sonra şehirleşmiş, gerçekten ekonomik gücü olan, kendi orijinal kültürünü oluşturmuş… Ben zannediyorum ki Ziya Gökalp bütün kültür ve medeniyetini göklere çıkaracaktı.

 

Çetinoğlu: Kendi milletini çok methetmiş olması milletine olan aşırı sevgisinin tezahürü değil mi? Bir baba veya bir anne çok sevdiği evladını göklere çıkartır. Fakat bu davranıştan; ‘Benim çocuğum sizin çocuğunuzdan üstün‘ anlamını çıkarmak yanlış olmaz mı?

 

Arslan: Yanlış olur. O ailenin biraz durumuna bağlı. Yâni o aile gerçekten başkalarına muhtaç olmaktan tamamen çıkmışsa psikoloji de değişiyor. Milletler için de geçerli bu. Almanya daha eyalet ve bir takım feodal prenslikler halindeyken hiçbir iddiası yok. Ama sonradan aralarında bir gümrük anlaşması yapılıyor bu Frederic Listen denilen adam ortaya atıyor. Ve birden bire bunlar birleşip kendileri dışındakilere karşı yüksek gümrük uygulayıp bir iç pazar oluşturup güçlü bir birlik kuruyorlar. Rusya milliyetçiliği böyle ortaya çıkıyor. Rusya milliyetçiliğinin arkasında Arien ırk var. Öyle bir ortaya çıkıyor ki yeryüzünün en asil ırkı. Bunun karşısında Hitler’de zirveye varıyor. Hitler’in bir başucu kitabı var. Kont Do Gobino’nun kitabı: ‘Irkların Menşei‘. Bütün ilhamını bugün artık biyolojik olarak yanlış olduğu ispatlanmıştır. Hitler onu başucu kitabı yapmıştır. Ve saf ırkın peşine düşüyor. Yâni bu biraz milletlerin o tarihî andaki durumlarıyla ilgili gibime geliyor.

 

Çetinoğlu: Millet veya fert olarak kendinden başkasını küçük görmek, kendini üstün görmek bir noktaya kadar hoş görülebilir. Fakat üstünlük duygusu ırkçılığa dönüştüğünde tehlike başlar. Çünkü ırkçı düşünce devreye giriyor. Emevilerde vardı, Hitler’de vardı. Türklerde hiç olmadı. Bazıları milliyetçilik kavramını Irkçılık olarak algılıyor. Sosyoloji ilminin ışığındamillet‘, ‘milliyetvemilliyetçilikkavramlarını tarif eder misiniz?

 

Prof. Arslan: Bir kere dil birliği gerekli. İkincisi inanç yâni din birliği. Bu ikisi son derece önemli. Bu özellikle bizim için bu dil Türkçe. 13. yüzyılda Anadolu’nun Türkleşmesini bir mucize olarak görürüm. Eğer bu olmasaydı Anadolu 50 veya 100 yıl içinde bütün Anadolu Kürtçe konuşmaya başlardı. Hatta yabancı yayınlar söylüyor. Malazgirt’ten 50 sene sonra Ermeniler kilisede Türkçe dua etmeye başladılar. Bu dilin kabiliyeti nedir diye Avrupalı çok araştırmış.

 

 

Çetinoğlu: Osmanlı da gittiği yerde asimilasyonist hareketlere tevessül etmediği için yerli halk kendi kültürünü muhafaza etti. Kuzey Afrika’da Osmanlı 300 sene kaldı. Fransa 50 sene kaldı. Ama oralarda Fransız kültürü hâkim oldu. Çünkü Fransa oralarda asimilasyonist politika takip etti.

 

Arslan: Doğru. Mesela Timur gelip Anadolu’yu dağıttığı zaman Yıldırım’ı yenip esir aldı. Moğollar bütün Ege kıyılarına kadar Anadolu’yu kontrol altına aldılar. Ama Türkçenin yerini Moğolca almadı.

 

Çetinoğlu: Timur Moğolca değil Türkçe konuşuyordu.

 

Arslan: Çağatayca konuşuyor. Türkçenin bir lehçesi. Fakat Anadolu’da ne Çağatayca egemen oldu, ne Moğolca… Türkçe gücü ile baskın çıktı. Hatta Avrupalı birtakım yazarlar var Marx Müller  diyor ki: ‘Eğer Moğollar gelip Osmanlı ordusunu yenmeselerdi bütün göçmen Türkmen aşiretler Anadolu’nun içine bu Moğolların bütün baskısıyla yayıldılar. Adeta Türkçe Anadolu’nun her köşesinde girmesinde bu belânın hizmeti oldu.’ Hatta şunu söylüyor: ‘Anadolu bir kültür kazanı durumundayken Moğollar kepçe oldu‘ diyor. Yâni illa da siyasi hâkimiyet dil hâkimiyetini getirmiyor tarihte gördüğümüz kadarıyla. Bir tek faktörle açıklayamıyoruz. Ama şu var ki Anadolu’nun Türkleşmesi olayı çok iyi incelenmelidir. Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa bu sâyededir.

 

Çetinoğlu: İlgi çekici, önemli bir tespit.

Önceki soruyu devam ettirirsem… İnsan topluluklarının millet hâline gelebilmesi için ‘olmazsa olmaz’ kabilinden gerekli unsurlar nelerdir?

 

Arslan: Farklı durumlar için farklı etkenler var. Biz Maraş’ta, Urfa’da, Kayseri’nin köylerinde araştırma yaparken bundan 15-20 sene önce şöyle bir durumla karşılaştık: Türkiye’den sorumlu değiller. Eğer düşman gelirse biz Maraş’tan sorumluyuz. Maraş’a sokmayız diyor. Veya Kayseri’ye sokmayız diyor. Veya köyümüze sokmayız diyorlar. Yâni bizim Misakı Millî sınırlarıyla sorumlu bir köylü bulamazsınız. Din unsuru önemlidir. Zaten köylüler; ‘Biz Türk değiliz‘ diyorlar. Peki kimsiniz? Diye sorulduğunda cevap; ‘Müslümanız‘ oluyor.  Sizin o dediğiniz Türkler Haymana’da bulunur gibi laflar ediyorlar. Yâni Millî Mücadele’de millî şuuru tam değil fakat din faktörü kuvvetli.

Mesela Şeyh Sunisi Anadolu’ya geliyor. Mustafa Kemal’i de destekliyor. Bütün Anadolu’da köy köy, kasaba kasaba vaaz veriyor ve Anadolu halkını Millî Mücadele’ye dâvet ediyor. Bu Şeyh Libya’dan geliyor. Gerçekten Millî Mücadele’ye büyük katkıları olmuş bir adam. Bütün Anadolu’yu yeşil örtüler içinde dolaşırken halkı etrafına topluyor. Yunanlılar çıkmış İzmir’den. Diyor ki: ‘Ey cemaati Müslimin! Bu gece rüyamda Hz. Peygamber’i gördüm. Elini öpmek için hamle ettim. Bana sol elini uzattı. ‘Ya Muhammed, niye sağ elini değil de sol elini uzattın’ diye sordum. Bana ne dedi biliyor musunuz: ‘Sağ elim Mustafa Kemal’in omzundadır…’

 

Bu söz üzerine civar dağlarda ne kadar asker kaçağı adam varsa dağlardan inip şubenin önünde sıraya girdi. Harekete geçirecek unsur önemli. Bozan dindir, bazen da dil…

 

Çetinoğlu: Peki efendim, Türk milletinde, milletleşme sürecinin tamamlandığı söylenebilir mi?

 

Arslan: Biz bugün hem milletleşme süreci yaşıyoruz hem batılıların dediği gibi ferdîleşmeyi yaşıyoruz. Hani şu ‘Her koyun kendi bacağından asılır‘, ‘gemisini kurtaran kaptandır‘ felsefesi yürüyor. Sosyolog olarak gelecekte birbirine zıt iki akım milletleşme ve ferdîleşme bizim önümüze hangi fırsatları hangi riskleri getirecek onları zaman içersinde göreceğiz. Bu, politikacılarımızın özellikle kültür politikalarıyla da ilgili bir şey.

 

Çetinoğlu: Bütün unsurların varlığına rağmen, millet şuuru oluşup gelişemeyebilir mi?

 

Arslan: Orhun Abidelerinde Bilge Kağan ve Tonyukuk’da ilginç bir millet şuuru görüyoruz. Nasıl oluşmuş? İzahı kolay değil. Bugünkü aklımızla, bugünkü millet kavramımızla 8. yüzyıla, 7. yüzyıla gitmek son derece hatadır. O zaman bugünkü milliyet yok. Asıl milliyet düşüncesi Fransız İhtilali’nin ürünüdür ve doğrudur.

 

Çetinoğlu: Avrupa için doğru olabilir. Türkler için milliyetçilik düşüncesinin Bilge Kağan ile hatta daha önce başladığı düşüncesi yabana atılır gibi değil. Orkun kitabelerinde fevkalade düzgün bir Türkçe var. Bu Türkçe, fevkalâde derin bir kültürün izlerini taşıyor. Bu kültürün sâdece Bilge Kağan’la başlamış olması mümkün gözükmüyor. Evveliyatı olmalı diye düşünüyorum…

 

Arslan: Bunun mutlaka bir evveliyatı vardır. Hadi onu bırakalım. Alpaslan’ın gelip Anadolu’yu fethetmesi ve buraya hâkim olması da Türklerde millet kavramının, milliyet kavramının olduğunu gösterir. Neden? Çükü Anadolu öyle bir toprak ki tarih boyunca mutlaka en güçlü olanlar buraya hâkim olmuşlar. Alpaslan bu şuuru, babası Çağrı Bey’den, amcası Tuğrul Bey’den almış olmalı. Sonra millet şuuru, milliyetçilik şuuru gelişti ve Anadolu’yu fethetti. Alpaslan Anadolu’yu fethettiği zaman 30 yaş civarındaydı. Öyle bir güç, böyle bir kültür ki 30 yaş dolar dolmaz kültürü oluşturmaya çalışmış olması mümkün değil. Kurtuluş Savaşı da yine bir millet şuurunun varlığını hissediyoruz. Kurtuluş Savaşı’na girip de milleti bağımsızlığına kavuşturmak, topraklarımızı, vatanımızı işgalden kurtarma şuuru ki o da bir milliyetçiliktir. O ruh asker ve sivil kadroda var. Sultan Abdülhâmid Han’ın açtığı mekteplere bağladım. O kadro yâni bu Osmanlı paşaları milliyetçi. Hep Abdülhamid Han’ın açtığı sivil ve asker bürokrasi. Eğer Abdülhamit bu mektepleri açmasaydı bu Millî Mücadele’yi yürüten kadronun ortaya çıkması mümkün olamayacaktı. Netice itibariyle Türk milletinin oluşumunu Kurtuluş Savaşı’na bağlamak son derece yanlış.

 

Çetinoğlu: Bu konu kimin ilgi alanında?

 

Arslan: Sosyologlar inceleyecek. Yalnız burada teşkilâtçılıkla milleti birbirine karıştırmamak lâzım. Anadolu Selçukluları daha önce Büyük Selçuklularda belki Orta Asya’dan getirdikleri belki çobanlıktan gelen müthiş teşkilatçı adamlar. Ve bu teşkilatçı adamlar teşkilatçılıkları yâni sürüyü sevk ve idare etmekten doğan bir yetenek gibi geliyor bu.

 

Çetinoğlu: Teşkilatçılığı, göçebeliğin kazandırdığı bir üstünlük olarak kabul edebilir miyiz? Çünkü yerleşik düzende yaşamak son derece kolaydır. Fakat göçebe olan bir insan, gittiği her yerde ayrı bir düzen kuracak, ayrı bir teşkilat kuracak. Onu yapamadığı takdirde hayat hakkı yoktur.

 

Arslan: Evet! 16. yüzyılda Safevî devletinde yöneticiler Türk, halk Fars. Hindistan’a gidiyorsunuz yönetilen halk Hintli, yönetici Türk. Toynbee’nin söylediği çok güzel bir söz var: ‘Dünyada devlet teşkilatını kurup yönetmeyi sanat hâline getirmiş iki millet vardır; İngilizler ve Türkler.’ diyor. Müthiş bir teşkilatçılık var bizde.

 

Çetinoğlu: Biraz Ruslarda da var. Biliyorsunuz Ruslar, küçük bir kinezlik iken, komşuları Altın Orda Devleti’ne ve her yıl haraç veriyorlardı… Timur olmasaydı Rusya da olmayacaktı. Timur, Altın Orda Devleti’ni yıktı, Ruslar gelişme imkânı buldu. Teşkilatçılığı biz Türklerden almış olabilirler. Bizden başka bir milletle derin temasları olmadı.

 

Arslan: Nestor Rus devletinin kuruluş tarihini yazan bir tarihçi. Bizim Âşık Paşazademiz gibi. Nestor Kazan’a sürekli elçiler gönderiyor. Kazan Hanı’na diyor ki; ‘Biz Türklerle ticaret yapmakla zengin olduk. Fakat bir türlü devlet kuramıyoruz. Ordu kuramıyoruz. Bize bunları öğretir misiniz?’ diyor. Ve gerçekten Tataristan’dan bir takım uzmanlar gidiyor. Ordu nasıl kurulur, nasıl olur, sistemi falan. Yâni ilk Rus devleti; Kiev Kinezliği böyle oluşuyor. Sonra Korkunç İvan geliyor. Gerçekten korkunç bir adam. Batıdan top döküm teknolojisini de aldıklarını görüyoruz. Korkunç İvan Ortodoks kilisesinin tunç çanlarını kullanıyor. İndirip bunları eritiyor ve top yapıyor. Kiliseyle arası açılıyor. Batılı Rus tarihi araştırmalarına göre Rus devleti Korkunç İvan zamanında Kazan Hanlığı modeline göre kurulmuş. Çarlık Rusya’sında da ordu sistemi merkezî devlet şuuru doğrudan doğruya Moğol devletinden ve Kazan Hanlığı’ndan Âdeta Çarlık batılı devlet yapısıyla Asyatik devletin bir sentezi gibidir. Yâni bir devlet kurma bu teşkilâtın oluşmasında biz Ruslara çok şey öğretmişiz. Bunları biz söylemiyoruz. Ruslar da söylüyorlar.

 

Çetinoğlu: Rusya’da bir söz vardır: ‘Rusları biraz kazırsanız altından Türkler çıkar.’ Denilir.

 

Arslan: Lenin’e bile dikkatle bakın, gözler çekiktir. Bir yerden bir Tatarlık vardır mutlaka. Hepsinde var.

 

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Güzel ve faydalı bir sohbet oldu.

 

 

 

Prof. Dr. MAHMUT ARSLAN

1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Roma İmparatorluğu’nda Mülkiyet Müessesi ve Bizans’ın Osmanlı Toprak Rejimine Etkisi‘ adlı lisans teziyle mezun oldu. Yan dal olarak seçtiği Felsefe Tarihi çerçevesinde Antik Yunan Felsefesi, Orta-Çağ Felsefesi ve Aydınlanma Felsefesi ile ilgili konuları ve filozofları inceledi.

İktisat Fakültesi’nden aldığı Sosyal Siyaset sertifikası çerçevesinde ise Sendikacılık, İş Hukuku, İstihdam ve İşgücü, Kooperatifçilik, Sosyal Güvenlik gibi derslere, iki yıl da Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün derslerine devam etti. Bir yıl kadar da Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarını takip etti. Mezuniyetten sonra dil imtihanını kazanarak doktora öğrencisi oldu. 1977 yılında Prof. Cahit Tanyol, Prof. Amiran Bilgiseven Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. Nejat Göyünç ve Prof. Tayyip Gökbilgin’den kurulu jüri önünde ‘Göçebelerde Sosyal ve Siyasî Kuruluş‘ adlı tezini savunarak ‘Doktor’ unvanını aldı. 1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünün açtığı dil ve bilim sınavım kazanarak adı geçen bölüme asistan oldu.

Asistanlığı döneminde Batı Almanya’nın Hamburg, Nürnberg-Erlangen ve Münich üniversitelerinde devlet felsefesi ve siyaset sosyolojisi ile ilgili inceleme ve araştırmalar yaptı.  1985 yılında Prof. Amiran Bilgiseven Kurtkan, Prof. O. Arı, Prof. Orhan Türkdoğan, Prof. Özer Ozankaya ve Prof. B. Gökçe’den oluşan bir jüri önünde; ‘Kutadgu-Bilig’deki Toplum ve Devlet Anlayışı’ adlı tezini savundu.

Profesör olduktan sonra; Bursa Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Medikal Sosyoloji, Elazığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde, Florence Nightingale Hemşirelik Yüksek Okulunda Sosyolojiye Giriş; Mimar Sinan Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Türk Sosyoloji Tarihi dersleri verdi.

Hâlan İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü Başkanı olarak görev yapmaktadır.

 

 

Malazgirt’ten Dumlupınar’a Türk’ün Ağustos Zaferleri

0

Ağustos ayının Türkler için ayrı bir anlamı vardır. Ağustos ayı, Türk’ün “Zaferler ayı”dır. Türk milletinin kaderini değiştiren ve tarihine altın harflerle geçen zaferlerin çoğu, Ağustos ayında gerçekleşmiştir.

26 Ağustos 1071’de Malazgirt, 27 Ağustos 1389’da I. Kosova,11 Ağustos 1473’de Otlukbeli, 23 Ağustos 1514’de Çaldıran, 24 Ağustos 1516’da Mercidabık, 26 Ağustos 1526’da Mohaç, 4 Ağustos 1578’de Vadis Seyl, 23 Ağustos 1921’de Sakarya, 26 Ağustos 1922’de Dumlupınar ve 30 Ağustos 1922’de Başkumandanlık Meydan Muharebesi, Ağustos ayındaki zaferler zincirinin altın halkalarıdır.

Şimdi bu zaferlerimizin tarihimizdeki ve millet hayatımızdaki yerini kronolojik sıraya göre kısaca hatırlayalım.

Malazgirt Zaferi

26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi; Malazgirt ovasında Selçuklu Sultanı Alparslan ve Doğu Roma İmparatoru Romen Diyojen arasında gerçekleşen Malazgirt Savaşı, Türklerin zaferi ile sonuçlandı. Bu zafer, Anadolu’nun Türklere vatan olmasını sağladı.

Büyük destan şairimiz Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, bu büyük zaferi, ünlü “Malazgirt Marşı” isimli şiirinde şu altın mısralarla dile getirdi. Bu marş, değerli sanatçı Yıldırım Gürses tarafından bestelendi.

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma 
Gün doğmadan evvel iklîm-i Rum’a 
Bozkurtlar ordusu geçti hücuma

Yeni bir şevk ile gürledi gökler 
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

……………

Yiğitler kan döker, bayrak solmaya, 
Anadolu başlar, vatan olmaya… 
Kızılelma’ya hey… Kızılelma’ya!!!

En güzel marşını vurmada mehter 
Ya Allah…Bismillah… Allahuekber

I.Kosova Zaferi

27 Ağustos 1389 I. Kosova Savaşı; I. Murat‘ın komuta ettiği Osmanlı Devleti ile Sırp Despotu Lazar‘ın komutasındaki, Macar, Sırp, Bosna, Eflak, Hırvat ve Çeklerden oluşan Haçlı ordusu arasındaki bu savaş, Sırbistan’da Üsküp’ün kuzeyinde meydana geldi. Savaşın sonunda I. Murat, savaş alanında dolaşırken Miloş Obiliç adındaki yaralı Sırp askeri tarafından şehit edildi, yerine Yıldırım Bayezid hükümdar oldu. I. Kosova Savaşı sonucunda; Tuna Nehrine kadar olan topraklar Osmanlı Devleti’nin eline geçti.

Otlukbeli Zaferi

 

11 Ağustos 1473’de Otlukbeli Savaşı; Irak ve Azerbaycan’ı alan Akkoyunlu Devleti, 15. yüzyılda Doğu Anadolu’da iyice güçlendi ve Venediklilerle anlaştı. Bu gelişmeler üzerine Fatih Sultan Mehmet büyük bir ordu hazırlatarak, 11 Ağustos 1473 tarihinde doğuya doğru hareket etti. Fatih’in ordusu, Erzincan ve Tercan arasında Otlukbeli bölgesinde Akkoyunlu Devleti hükümdarı Uzun Hasan ve komutasındaki birliklerle savaştı.

Fatih’in zaferi ile biten bu savaş sonucunda;  Osmanlı Devleti Karadeniz kıyılarındaki Trabzon, Sinop, Amasra gibi önemli limanları ele geçirdi, Osmanlı sınırları, Doğu Anadolu’ya kadar genişledi, Venediklilerin oluşturduğu Haçlı ittifakının en güçlü temsilcisi tasfiye oldu, Anadolu Türk birliğinin kurulması yolunda güçlü bir adım atıldı.

Çaldıran Zaferi

23 Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı; Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında geçti. O dönemde Osmanlı Devleti, mezhep vasıtasıyla Anadolu’da egemenlik kurmak isteyen Safeviler ve Suriye’yi ellerinde bulunduran Memlüklerle problem yaşıyordu. Yavuz ilk olarak, Anadolu üzerinden Akdeniz’e ulaşmayı amaçlayan Safevi Devleti’nin tehditlerini ortadan kaldırmak istedi.

 

Savaş, Safevi hükümdarı Şah İsmail’in Anadolu’daki Şiileri kışkırtması sonucunda, 23 Ağustos 1514 tarihinde Osmanlı Devleti ve Safevi Devleti arasında, Tebriz’e 100 km kala Çaldıran ovasında meydana geldi. Bozguna uğrayan Şah İsmail, ordugâhını ve hazinesini bırakarak kaçtı. Çaldıran Savaşı sonucunda; Anadolu’da yürütülen İran propagandası sona erdi. İranlıların elinde bulunan Kemah, Diyarbakır ve Mardin kaleleri, Doğu Anadolu, İran Azerbaycan’ı Osmanlı Devleti’nin eline geçti. Gürcistan Osmanlı Devleti’nin denetimi altına girdi.

 

Mercidabık Zaferi

 

24 Ağustos 1516 Mercidabık Savaşı; Osmanlı Devleti ile Memlükler arasında Mercidabık sahrasında meydana geldi. Osmanlı’nın zaferiyle biten Çaldıran Savaşı sonucunda; Yavuz Sultan Selim‘in, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyetini arttırmak için giriştiği faaliyetler, aynı bölgede bazı şehirleri elinde bulunduran Memlükler’i endişelendirmeye başladı. Selim, Anadolu’ya tümüyle hâkim olmanın ancak Memlükler’in ortadan kaldırılmasıyla mümkün olacağına inanıyordu. Tam bu süreçte Memlüklerin Şah İsmail’in elçisini kabul etmesi ve onlarla irtibat kurması, Sultan Selim’in geçmişten beri planladığı sefer için önemli bir fırsat oluşturdu.

Osmanlı ordusu ile Memlük ordusu, Mercidabık sahrasında 24 Ağustos 1516 sabahı karşı karşıya geldi. Savaş aynı günün ikindi vakti Osmanlı Devleti’nin zaferiyle son buldu. Bu savaşın kazanılmasıyla Osmanlılar; Suriye, Lübnan ve Filistin’e hâkim oldu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki hâkimiyet sağlamlaştı ve Memlükler tarih sahnesinden silindi. Bu gelişmelerin en önemlisi de, hilafetin Osmanlı Devletine devri oldu.

Mohaç Zaferi

26 Ağustos 1526 Mohaç Savaşı; Osmanlı Devleti ve Macaristan Krallığı orduları arasında meydana gelen ve Macaristan’ın büyük bölümünün Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanan savaştır.  Savaş, Fransa Kralı’nın Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’na karşı Osmanlı Devleti’nden yardım istemesi üzerine çıktı. Bu teklifi kabul eden Kanuni Sultan Süleyman‘ın asıl amacı, Macaristan’ı egemenlik altına almaktı.

Mohaç Meydan Muharebesi’nin sonucunda; Macaristan’ın başkenti Budapeşte ele geçirildi, Macaristan Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline geldi, Fransa Kralı Almanya tarafından serbest bırakıldı ve Osmanlı-Fransız yakınlaşması başladı.

 

Vadis Seyl Zaferi

4 Ağustos 1578 Vadis Seyl Savaşı; Fas Sultanlığı, Akdeniz’in Atlas Okyanusu’na açılan kapısı konumundaki Cebelitarık Boğazı’nı kontrol etmekteydi. Akdeniz’in ve Cezayir’in güvenliği için Fas’ın Osmanlı’ya bağlanması gerekiyordu. Bu dönemde Fas’ta iç karışıklıklar başladı. Rakiplerden biri Osmanlı’dan yardım isterken, diğeri Portekiz’den yardım talep etti. Portekiz’in müdahalesi üzerine Osmanlı padişahı III. Murat bölgeye Cezayir Beylerbeyi, Ramazan Paşa komutasında asker gönderdi. Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı donanması Kasrü’l Kebir’de (Vadisseyl) Portekiz donanmasını yenilgiye uğrattı. Vadis Seyl Savaşı’nın zaferle bitmesi sonucunda, Fas Osmanlı hâkimiyetine girdi, Kuzey Afrika’nın fethi tamamlandı, Osmanlı sınırları Atlas Okyanusu kıyılarına ulaştı.

 

Sakarya Meydan Muharebesi

23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Muharebesi; Türk ordusunun son savunma savaşıdır. Zaferle sonuçlanan Sakarya Savaşı ile Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesi sona erdi. Bu savaştan önce Yunanlıların başlıca hedefi; Kurtuluş Savaşı’nın sembolü ve direniş merkezi haline gelen Ankara’yı ele geçirmek ve Türk milletinin azim ve direnme gücünü yok etmekti.

Mustafa Kemal Atatürk‘ün emir ve komutasında, dünya harp tarihine “en uzun meydan muharebesi“, Türk Kurtuluş Savaş’ı tarihine de “subaylar muharebesi” diye geçen Sakarya Savaşı, 21 gün 21 gece devam etti ve 13 Eylül günü Yunanlıların Sakarya Nehri’nin doğusunu tamamen terk etmesiyle son buldu. Sakarya Zaferi, Türk milletinin özgürlüğünü ve vatanını kurtarma inancını kuvvetlendirerek, Kurtuluş Savaşı’nın da kaderini tayin etti. Bu zafer sonucunda; Mustafa Kemal’e mareşallik rütbesi ve Gazi unvanı verildi, Sovyetler Birliği ile Kars, Fransızlarla Ankara Antlaşmaları imzalandı.

Dumlupınar (Başkumandanlık) Meydan Muharebesi

26 Ağustos Dumlupınar Meydan Muharebesi; Mustafa Kemal Atatürk’ ün bizzat katılıp yönettiği bir savaştır. Bu nedenle “Başkomutanlık Meydan Muharebesi” de denir. Bölge olarak Kütahya’ ya bağlı Dumlupınar yöresinde yapıldığı için, “Dumlupınar Meydan Muharebesi” olarak da isimlendirilir. Sakarya’daki savaşı kazanan Türk ordusu, Yunan ordusunu yok edebilmek için yapılacak yeni bir savaşa hazır değildi. Bunu bilen Mustafa Kemal Atatürk, Sakarya Zafer’inden sonra taarruz hazırlıklarına başladı. Türk askeri düşmanın Dumlupınar bölgesinde toplanmasını bekliyordu. Çünkü savaşın taktiği, Yunan ordusunu bir yerde toplayarak toplu olarak imha etmekti. 26 Ağustos 1922 sabahı, erken saatlerde taarruza geçildi.

Büyük şair Nazım HikmetKuvayi Milliye Destanı“nda o gecenin ruh halini şu mısralarla hikaye ediyor:

 

Saat 2.30.

………………

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam 
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu 
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

Yahya Kemal Beyatlı “26 Ağustos 1922” başlıklı şiirinde Türk ordusunun zaferi için Allah’a şöyle niyaz ediyordu:

 

Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.

Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.

Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın.

 

Savaş, 30 Ağustos 1922 akşamı Büyük Zafer’le sonuçlandı. Bir çok yunan askeri öldürüldü ve yaklaşık 10 bin tanesi ise esir alındı. Dumlupınar Meydan Muharebesi ile Yunan ordusu büyük bir bozguna uğratıldı. Bu savaş, 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’de denize dökülmesiyle sona erdi.

 

Ağustos Zaferleriyle Yeniden Doğduk

 

26 Ağustos1071 Malazgirt’ten 30 Ağustos 1922’ye kadar geçen 851 yılda Ağustos ayında gerçekleşen 10 zafer, Türk’ün Asya, Afrika ve Avrupa’da egemenlik alanının olabildiğince genişlemesine yol açtı.

Malazgirt Zaferi, Anadolu toprağının Türk vatanı olmasını;  Birinci Kosova Zaferi, Balkanlarda beş asır devam edecek Türk hâkimiyetine ilk adımın atılmasını; Otlukbeli Zaferi, Anadolu’da Türk birliğinin tam olarak kurulmasını; Çaldıran Zaferi, Anadolu’daki İran tehdidinin önlenmesini ve Doğu’nun tamamen emniyete alınmasını; Mercidabık Zaferi, Suriye ve Mısır’a hâkim olmasını; Mohaç Zaferi, Avrupa kapılarının Türklere açılmasını ve Macaristan’ın Osmanlı Devleti’ne bağımlı bir krallık haline gelmesini; Vadis Seyl Zaferi, Kuzey Afrika’nın fethinin tamamlanmasını, Osmanlı sınırlarının Atlas Okyanusu’na ulaşmasını; Sakarya Zaferi, Türk Ordusu’nun 1683 yılındaki 2.Viyana Kuşatmasındaki yenilgisinden beri süregelen geri çekilmesinin sona ermesini; Dumlupınar Zaferi, İstiklal Harbi’nin zaferle sonuçlanmasını, Anadolu’nun yeniden Türk vatanı olmasını ve ömrünü tamamlayan Osmanlı Devleti’nin yerine genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulmasını sağlamıştır.

Ağustos ayını “Türk’ün zaferler ayı yapan” başta Alparslan, I. Murat, Fatih, Yavuz, Kanuni ve Atatürk olmak üzere bütün devlet adamlarımızı, şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyoruz. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.