17.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 604

Cesaretin Yoksa Esaretin Vardır

0

Cesaret ve esaret arasındaki benzerlik ve farklılık sadece kelimeleri oluşturan seslerden kaynaklanmıyor. Cesaret ve esaret birbirinin mütemmimi, yani tamamlayıcısı, gece ile gündüz, soğukla sıcak gibi. Birinin varlığı diğerinin yokluğunu ya da birinin yokluğu diğerinin varlığını kaçınılmaz kılıyor.

“Kaplumbağaya bakın, sadece başını dışarıya çıkarttığı zaman ilerler.” der, James Conant. Bir İngiliz atasözünde de “sakin bir denizin hiçbir zaman usta bir denizci yaratmayacağı” vurgulanır. Helen Keller de “Eğer hayat sadece sevinçle dolu olsaydı hiçbir zaman cesur ve sabırlı olmayı öğrenemezdik.” diyerek sürekli sevinç ve mutluluğun cesaret ve sabrı öldüreceğini söyler. Bir Türk atasözünde de “cesurun bakışının, korkağın kılıcından keskin olduğu” belirtilir.

Cesaretin karşıtı, korku; korkunun sonucu düşeceğimiz durum, esaret. Nedir cesaret? Sadece korkmama hali midir? Cesaret, herkesin sustuğu yerde konuşmaktır, bir adım öne çıkmaktır. Elinle, olmadı dilinle yahut kalbinle direnmektir. Kendi korkunu unutup başka bir korkuyu teselli etmektir cesaret, korkuyu öldürmektir. İnanmaktır, inandığı uğruna savaşmak, savaştığı uğruna ölmektir, ölümü öldürmektir. Bir bilge kişinin dediği gibi: “Demire güvenmek değil, demir gibi yüreğe sahip olmaktır.  Işıkları söndürmek değil, ışığa yürümektir, cesaret.”

Bir Hint masalında, kedi korkusundan devamlı endişe içinde yaşayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır, bir iyilik yapmak ister; onu kediye dönüştürür. Fare kedi olmaktan mutlu olacağı yerde bu kez köpekten korkmaya başlar. Büyücü onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan fare sevineceği yerde avcıdan korkmaya başlar. Ne yaparsa yapsın büyücü, farenin korkusunu yenmeye imkân yoktur. Onu eski haline döndürür. Ve “Sen cesaretsiz ve kokar birisin, sende sadece bir farenin yüreği var; bu yüzden ben sana yardım edemem.” der.

Cesaret, bir yürek işidir. Cesur değilse esirdir o kişi. Esaret, bilgece bir sükut değil, cahilce bir teslimiyettir. Halini kabullenen, içselleştiren bir esirin ne tarihe bağlı kökü ne geleceğe yönelik ideali vardır. İçinde cesaret barındırmayan bir esaret, köleliğin ilk adımıdır. Ondaki yürek bir yüktür, mide ve bağırsaklar sadece bir boşaltım sistemidir. Fosil olmaya aday nesneler güruhunu oluşturur, yaşayan esirler. Esir insanın öldüğünde hatırası veya eseri, yaşarken izi veya sözü olmayacaktır. Esaret, farklı olduğunu fark edememe halidir. Farklı olduğunu fark edip farkını sorgulamaya ve yaşamaya başladığında esaret zincirini kırar ve cesaretiyle şahsiyet mertebesine yükselir beşer. Ona, “insan” denir.

Kediden kaçan fare uyumakta olan aslanın üzerine yerleşir. Biraz sonra aslan uyanır. Boynunu çevirip bakınmağa başlar: Kedi: “Yazık sana! Artık küçük bir fareden de mi korkuyorsun? Bu senin şanına yakışır mı?” diye alay eder. Aslan ise: Sen de amma yaptın ha! Benim fareden filan korktuğum yok. Fakat bir aslanın üzerine çıkıp dolaşmaya kimin cesaret edebildiğini merak ettim de şaşkınlığım ondan. diye cevap verir.

Cesaret, çaresizlik halinin kişiye verdiği yüksek potansiyel değil, potansiyelin bilinçli, amaçlı şekilde kullanılmasıdır. Denize düşenin, yılana sarılmasına cesaret denmez. Cesur insan, kendini denize düşürecek her türlü tehlikeye karşı yerinde ve zamanında tedbir alma iradesi gösterebilen kişidir. Son çare olarak aslana sığınan fareye ve onu sinsice takip eden fırsatçı kediye cesur denmez. Korkak fare kedinin esiri, gözü fareden başka bir şey görmeyen kedi de nefsinin, dolayasıyla farenin esiri olmuştur. Cesaret, bize esaret getiren bütün engelleri yıkan, yüksek duygunun adıdır.

Her icadın, keşfin, yeniliğin, dönüşümün temelinde cesaret vardır. Uçağın, tekerleğin, ampulün icadı; dünyanın, uzayın, denizlerin keşfi, iş alanı oluşturan şirketlerin ve işletmelerin kuruluşu, toplumları millet haline getiren devletlerin inşası birer cesaretin sonucudur. Kâşifler, mucitler, gaziler, kahramanlar cesur insanlardır. Onlar sayesinde insanlık yükselebilmektedir.

Cesaret, her insanda potansiyel olarak vardır, geliştirilebilir ve öğrenilebilir duygudur; sevgi, merhamet, vefa, cömertlik, yardımseverlik gibi. Öcüler gelir, cin çarpar, periler sarar korkusuyla yetiştirilen bir neslin cesur olması beklenemez. Onları, korumacılık hassasiyetiyle, esarete mahkûm ettiğimizin farkında değiliz. İlk yaşlarda biçimlenen bu duyguların kazanç haline getirilmesinde ilk eğiticiler dediğimiz anneler, babalar, okul öncesi eğitim kurumları çok önemlidir.

Yanlış eğitim, öğütüm demektir, var olan değerlerin israfı demektir. Duygularımız zenginliğimizdir. İşe duygu eğitimiyle başlamak gerek. Millet olarak var olmak istiyorsak, cesaret eğitimi bunun ilk basamağı olsun. Yoksa sonumuz esaret olur.

 

 

Tıp Târihi Uzmanı Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ ile Kahve Üzerine Sohbet 1

Kırk Yıllık Dostluğun Kurucusu Kahve Yemen’den Geldi, Osmanlı Hekimlerinin Direktifleriyle Şekillendi.

Oğuz Çetinoğlu: Şöhreti dünyaya yayılan Türk Kahvesi’nin kısa bir tarihi ile sohbetimize başlayabilir miyiz Efendim?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Kahvenin ortaya çıkışı ve geniş kitleler tarafından kullanılmaya başlaması1450’li yıllarda Yemen’de başlar. Kahvenin tarihini o zamanın belgelerine dayanarak inceleyen tarihçilerin ortak fikirlerine göre; Kahve 15. yüzyıldan itibaren Sûfî guruplar tarafından tanınmış ‘uykuyu kaçırıcı‘ etkisinden dolayı içilmiş ve 20 sene gibi kısa bir sürede Hicaz’da, Mısır’da ve Şam’da kullanılır hâle gelmiştir.

Belgeler, kahveyi ilk kullanan ve kullandıran kişinin Sûfî şeyhi Zübhâni olduğunu gösteriyor. Yemen’de önemli bir fetva âlimi olan Zübhâni Habeşistan’da görevli iken halkın ilaç olarak kullandığı bu bitkiyi Yemen’e dönünce hastalığı sebebi ile içmişti.  ‘uyuşukluk ve tembelliği giderdiği, vücuda hafiflik ve dinçlik verdiğini‘ fark edince içmeye devam etmiş, öğrencilerine de tavsiye etmişti. Şâzelî tarikatının önde gelenlerinden Şeyh Ayderûs da kahvenin ‘zihni açtığı, uykusuzluk verdiği ve ibadet için dinçlik sağladığı’ için müritlerine kullanmalarını tavsiye etmişti. Sûfî guruplarının kullandığı kahve kısa zamanda halk arasında herkes tarafından, ilim kitapları okurken, sanat ve meslek icra ederken ‘uyku açıcı‘ olarak içilmeye başlanmıştı. Yemenli öğrenciler Mısır’da Ezher medresesinde öğrenime geldiklerinde kaldıkları revakta zevkle kahve içerken bu âdeti diğer ülkelerin öğrencileri de tanımıştı. Mekke ve Medineli öğrenciler de kahve içme geleneğini kendi şehirlerine taşımışlar hatta Kâbe’de özellikle içilir olmuştu. Böylece İslam ülkelerinde kısa sürede tanındı.

Çetinoğlu: Osmanlı Devleti’ne nasıl gelmiş?

Prof. Altıntaş: Hac için Mekke’ye gidenler tarafından görülüp getirildiği düşünülüyor.  Osmanlı ülkesinin pek çok yerinde önce Sûfî guruplar tarafından içilmeye başlanmış ve kısa süre sonra İstanbul’a gelmiş olmalıdır. Yazılı kaynaklara göre ise İstanbul’a 1543 yılında gemilerle kahve gelmiş, 1550’li senelerde Halep’ten ve Şam’dan iki kişi İstanbul Tahtakale’de birbirinin karşısına iki kahvehane açmıştı. Gemilerle kahve getirtilmesi, kahvehanelerin açılması ve müşteri bulabilmesi için kahvenin bu tarihlerden önce tanınmış ve rağbet görmüş olması gerekmektedir. Gerçekten de bu tarihten kısa bir süre sonra İstanbul’un birçok yerinde kahvehaneler açıldı ve halkın her kesiminden müdavimleri buraları doldurmaya başladı.

Çetinoğlu: Kahvenin kendisi gibi, ismi de Yemen’den mi geliyor?

Prof. Altıntaş: Yemen’de kahve bitkisine ‘bün‘ deniliyor. Kahve, bitkinin meyvesinin kabuklarından yapılıyordu. Kabuklarından yapılan kahveye ‘kışriyye‘, çekirdeklerinin kavrulup, dövülüp su ile kaynatılarak hazırlanan içeceğe ise ‘kahve‘ deniliyordu.

Çetinoğlu: Kahve meselesine hekimler nasıl müdahil olmuşlar?

Prof. Altıntaş: Bir müddet sonra kahve içiminin yasaklanması gündeme gelmiş. Keyif verici özelliğinden olsa gerek, haram mı, mubah mı olduğu meselesi tartışılır olmuş. Bu tartışmaların asıl sebebi kahve içilen yerlerdeki istenmeyen davranışlar olmasına rağmen kahve içmek sık sık yasaklanmış ve içenler cezalandırılmış. Ciddi yasaklamalara rağmen İslam ülkelerinde kahve tutkusu bitmemiş, devam etmiş. 

Resmî kayıtlardan öğrenildiğine göre kahvenin içilmesi konusundaki ilk tartışma ve yasaklama 1511 yılında Mekke’de başladı. Mekke muhtesibi* Hayır Bey kahvenin guruplar hâlinde elden ele dolaştırılarak içildiğini görmüş, bu ortamlarda müzik çalındığı, bazı oyunlar oynandığı bilgisi kendisine verilmiş. Bölgenin düzeninden sorumlu olan Hayır Bey kadılardan ve âlimlerden bir kurul oluşturarak bu konuyu sormuş; ‘Kahve olarak kaynatılan kabuktan insan bedenine ve aklına zarar gelir, neşe, lezzet ve çakır keyiflilik hâsıl olursa o zaman haram olacağı’ belirtilerek bu konuda hekimlere danışılması gerektiğine karar verilmiş. Böylece devreye bilirkişi olarak hekimler girmiş ve tarih boyunca da kahvenin kaderini hekimler çizmiş.

Çetinoğlu: Hekimlerin kararı müspet mi?

Prof. Altıntaş: 1511 yılında görevlendirilen hekimlerin kahve raporu kahvenin aleyhine çıkmış: ‘İnsan bedenine zarar veren bir tabiatta olduğu, duyulara ve akla etki ettiğinden günaha yol açabileceği‘ belirtilmiş. Bu raporla Mekke’de kahve içmek yasaklanıyor. Daha sonra bu hekimlerin, Mekke muhtesibinin etkisi ile böyle bir rapor verdikleri ortaya çıkıyor ve bir yıl sonra bu idarecinin görevden alınması ile yasak kalkıyor. Kahve içenler ve kahvehaneler çoğalıyor. Fakat 1526 yılında kahvehanelerde görülen uygun olmayan davranışlar yüzünden tekrar yasaklanıyor.

Mısır’da kahve içimi çok yaygınmış. Hekimler kahvenin zararlı olmadığına dair raporlar verdikleri halde zaman zaman yasaklanmış. Sebep gene kahvehanelerde uygun olmayan davranışların görülmesi olmalı. Mısır’da kahveyi savunanlar ve haram olduğunu düşünenler arasında tartışmalar devam etmiş. Yasaklar konup konup kaldırılmış…

Şam ve Halep kahve ile geç tanışmıştı 1534 yılından sonra geniş olarak içildiğini biliyoruz.   Kahve içilmesi geniş kitlelere yayıldığında helal olup olmadığı oralarda da tartışılmaya başlanmış. Şarap içme toplantıları gibi kahve toplantıları düzenlendiğinden fetva ‘kahve bu zamanda ortaya çıkan musibet cümlesindendir‘ hükmünü ihtiva ettiğinden yasaklanıyor. Bir başka idareci tarafından yasak kaldırılıyor fakat kısa süre sonra tekrar yasak gelebiliyordu.

Çetinoğlu: İstanbul’da durum nasıldı?

Prof. Altıntaş: İstanbul’da da durum farklı değildi. 1550’lerden sonra kahvehaneler hızla yayılmaya ve her kesimden müdavimleri buraları doldurmaya başlayınca ‘imamlar, müezzinler, sûfî görüntüsüne bürünen sahtekârlar ve halk, kahvehanelere müptela oldu, mescitlere kimse gitmez oldu‘ dedikoduları etkili oluyordu.  Vaizler yasaklanması için çaba gösterdiler, müftüler haram olduğuna fetva verdiler, ancak ‘koltuk kahvesi‘ adı altında çıkmaz sokaklarda ve bazı dükkânların arka kapılarında gizli gizli kahve satışı devam ediyordu.

1592 yılında Şeyhülislam Bostanzâde fetvası ile kahve mubah ilan edildi. 1633 de kahvehanelerin, ‘fâsıkların toplantı yeri‘ olduğu görüşü ağır bastı ve kahve, tekrar yasaklandı. Bu durum uzun zaman devam etmedi. Âlimler, şeyhler, vezirler ve ileri gelenlerden içmeyen kalmamış, artık uyarı yapılmaz olmuştu. Kahvenin mubah görülmesinde asıl sebep zamanın en saygın hekimlerin bu içecek hakkında yazdıkları ve buyurdukları idi.

Çetinoğlu: Osmanlı hekimlerinin, her türlü gıda maddesinin ‘tabiatı‘ yâni özellikleri / etkileri konusunda bilgi beyanında bulundukları biliniyor. Muhteremler, ‘kahvenin tabiatı‘ hakkında neler buyurmuşlar?

Prof. Altıntaş: Kahve tartışmaları sırasında kahvenin insan bünyesini nasıl etkilediğini bilmek çok önemli bir konu idi. Çünkü o zamana kadar kahve bitkisi ve onun etkisi bilinmiyordu. Her ne kadar uyanık tuttuğu sebebi ile kullanılmaya başlanmış ise de bedene diğer etkileri ne idi? Bunu bilen hekimlerdi ve her seferinde hekimlere kahvenin ‘tabiatı‘ soruluyor, bedene ne fayda ve zararı var bilinmek isteniyordu.

Eski Tıp’ta gıdanın veya ilacın ‘tabiatı‘ çok önemlidir. Çünkü sağlıklı hayat, hekimler tarafından düzenlenir ve kaideler hâline getirilirdi. Tabiatı demek onun sâhip olduğu nitelikler, özelliklerdir. Bir ilacın tabiatı ile bedene etkisi, fayda ve zararları ortaya çıkar. Bugünkü tıp bir ilacı veya gıdayı ‘kimyasal özelliği‘ ile tanır, kadim tıpta ‘tabiatı‘ ile tanırdı. Kahvenin tartışılmasının sebebi, o zamana kadar tabiatının bilinmemesi ve tıp kitaplarında yer almaması idi.

Hekimler, tabiatını bilmedikleri bu yeni bitkiyi deneyerek, gözlemleyerek ve zamanın kurallarını uygulayarak teşhis etmişlerdi. Bu konuda yazılı belgelerde gördüğümüz kadarı ile çoğunluk kahvenin ‘soğuk ve kuru‘ nitelikte olduğunda hemfikirdirler.

Ömer eş-Şâzelî , ‘zemzem gibi her derde deva olduğu, hangi niyetle içilirse ona yaradığını‘ söylemiş, Şihabeddin et-Tanbedavi ‘kahvede sarhoş edici, aklı giderici, özellikler yoktur, rahatlama ve takviye edici özellik vardır‘ demiş olsa da son söz hekimlerindi.

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın hekimbaşısı olan değerli hekim Bedreddin el-Kûsûnî’den 1566 yılında resmî olarak kahve hakkındaki görüşleri sorulmuş o da yazılı olarak cevaplandırmıştı. Bu belgeler zamanın kitaplarında yer almıştır. Bu raporda; “kahvenin tabiatının ‘soğuk’ niteliğinin yanı sıra az bir sıcaklık mevcut olup ‘kuru’ niteliğinin belirgin olduğu” vurgulanır.

Önemli bir Osmanlı hekimi olan Dâvud el- Antâkî 1590’lı yıllarda yazdığı tıp kitabında kahveye de yer vermiş ve tabiatını ‘mutedil veya birinci derecede soğuk ve ikinci derecede kuru‘ olarak nitelemiştir.

Gene önemli bir Osmanlı hekimi Salih bin Nasrullah 1660’lı yıllarda yazdığı tıp kitabında ‘mutedile yakın soğuktur ve ikinci derecede kurudur‘ diye yazmaktadır.

Zamanın hekimlerinin ortak görüşünü Kâtip Çelebi; ‘kahvenin niteliğinin soğuk ve kuru olduğunda şüphe yoktur‘ diye özetler.

Çetinoğlu: Kahvenin tabiatının ‘soğuk‘ ve ‘kuru‘ oluşu neyi ifade ediyor?

Prof. Altıntaş: Kahvenin tabiatının bilinmesi onun bedene etkisi konusunda bir anahtardır. Bir gıdanın bedene faydalı olması için ‘mutedil‘ yani orta halde bulunması, dengeli karakterde olması gerekir. Gıdalar bedeni, ilaç gibi etkilememelidir. Kahve soğuk ve kuru nitelikte olduğundan onun bu özelliklerinin bedene zarar vermemesi için düzeltilmeli dengeye getirilmelidir.

Osmanlı hekimleri kahveyi bir gıda olarak değil bir ilaç gibi kabul etmişlerdi. Dolayısı ile onun faydalı, tedavi edici özellikleri de, zarar verici özellikleri de tespit edilmiştir.

Çetinoğlu: Faydaları hakkında neler söylenmiş?

Prof. Altıntaş: Hekimler tarafından bildirilen kahvenin ‘faydalarını şöyle özetleyebiliriz: En büyük faydası, uyku açıcı olması, vücuda dinçlik, rahatlık vermesi, gamı gidermesi, gönlü hoş eylemesidir. Kurutucu etkisinden dolayı vücuttaki rutubetleri nezleyi, balgamı kurutur, midedeki fazla rutubeti alır. Kan ve balgam sıvılarının fazlalığından doğan hastalıkları tedavi eder. Vücutta toplanmış fazla sıvı birikintilerin kokuşmasını önler, kurutur, mideye kuvvet verir, idrarı arttırır. Soğuk niteliğinden dolayı kanın galeyanını teskin eder, çiçek, kızamık, kanlı kurdeşen gibi ateşli hastalıklarda faydalıdır, eklemlerin ağrılarına ve felce karşı yararlıdır. Bağırsaklardaki gazları dışarı atar, kusmayı önler, mizacı mutedil hâle getirir, kanı artırır, iştah açar, hazmı kolaylaştırır.

Çetinoğlu: Bizim, tanınmış üçlü müzik gurubu, ‘Sen neymişsin be âbi…’ nakaratlı şarkının güftesini, herhalde bu rapordan ilham alarak yazmışlardır…

Peki, Efendim, Raporda kahvenin zararları hakkında da bilgi var mı? Çocukluğumda; ‘bu yaşında kahve içersen Arap olursun. Büyüyünce içebilirsin…’ diyorlardı…

(Gülüşmeler…)

Prof. Altıntaş: Kahve ilaç olarak değil keyif maddesi olarak kullanıldığından bedene ne gibi zararları olduğu belirtilmiştir. Kahvenin ‘kuru‘ olma niteliği hekimler tarafından genel kabul gören özelliğidir. Bu özellik bedeni kurutan, bu sebeple vücudun gerekli nemini alan, sindirimde yararlı olan sistemin gücünü azaltan bir durumdur. Özellikle kuru nitelikte olan sevdavî* ve safravî* mizaçlarda* zararlıdır. Onların bedeninde kuruluk olduğundan kahve içerek daha da kurumasına sebep olur. Bedende dengede olması gereken sevda sıvısının çoğalmasına sebep olacağından sağlık düzenini bozar. Diğer iki mizaç demevî* ve balgamîlik* nemli nitelikte olduğundan onlara zarar vermez. Fakat çok iyi bilinen bir husus ‘mutadın aşılmaması‘ yani çok içilmemesidir. Kahve içmede aşırıya kaçılırsa zararlı olacağı her zaman vurgulanırdı. Hekimlerin bu kuruluk probleminde çözümü ‘su içmek’ idi. Vücuttan atılacak ve bedeni kurutacak olan kahveyi su ile içmek, yanında su içmek bu zararı düzeltirdi. Böylece tartışılan en büyük problem çözülmüştü.

Çetinoğlu: Kuru oluşunun mahzuru böylece giderildi. Soğuk oluşunun mahzuruna çare var mı?

Prof. Altıntaş: Kahvenin soğuk olma niteliği de şekerli şeylerin yenilmesi ile düzelebilirdi. Osmanlı hekimleri tartışmanın başından beri zararının düzeltilmesinde gösterdikleri yol şöyle idi ; ‘kahve içmek isteyen kişi ya önceden veya beraberinde tatlı yesin, içine şeker veya bal ilave etsin‘ .  Tıp kitapları genelde şöyle yazar; “Kendini zinde hissetmek, üstünden tembelliği atmak ve zikredilen diğer yararları için kahve içmek isteyen kişi beraberinde bol bol tatlı yesin, fıstık yağı veya sıvı yağ içsin.’ Böylece kahvenin yanında şeker, lokum ikramı da hekimlerin hükümlerine uygun hâle geldi.

Çetinoğlu: Böylece kahveyi beraat ettirdiler…

Prof. Altıntaş: Hekimbaşı Salih bin Nasrullah kitabının yeme içme bahsinde; ‘Midesi sıcak nitelikte olanların kahve içmeden önce limonlu gül reçeli, vişne veya kızılcık reçelinden bir iki lokma ekmek ile yemeli bundan sonra kahveyi içmelidir’ diyerek kahvaltının önünü açmıştı.

Çetinoğlu: Böylece ‘kahvaltı‘ kelimesinin ‘kahve altı‘ndan geldiği de ispatlamış oldu… Peki efendim… Yeşil renkli çekirdek kahve önce kavrulacak, sonra kahve değirmeninde öğütülecek… Bu hususların nasıl olacağı da belirlenmiş olmalı…

Prof. Altıntaş: Belirlenmiş… Kahvenin kavrularak içilmesindeki tıbbî mahzur da ‘çok kavrulmaması’ talimatı ile giderilmeli idi…

Yanacak derecede kavrulması‘ asla doğru görülmüyordu. Bir başka problem de aç karnına kahve içmemek idi. Bunun için her zaman ya bir şeyler yendikten sonra (özellikle tatlı) , en iyisi de yemekten sonra içilmeli idi.

TÜRK KAHVESİ HAKKINDA BİLMEK İSTEDİKLERİNİZ:

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

‘Türk’ kelimesi, kahvenin menşeine dâir bir isimlendirme değildir. Kahvenin ilk çıktığı Yemen* toprakları, o dönemde Osmanlı Cihan Devleti’nin hâkimiyeti altında bulunduğundan oradan dünyaya yayılan kahve, ‘Türk Kahvesi‘ olarak isimlendirilmiştir. Kahvenin kavrulmasından toz hâline getirilmesine, pişirilmesinden ikram edilmesine varıncaya kadar tatbik edilen usuller de çok farklıdır. Büyük bir ihtimalle, ‘Türk Kahvesi’ isimlendirmesi, bu usullerdeki zarâfet, mahâret, ihtimam ve incelik sebebiyle şöhretini sağlamış ve devam ettirmiştir.

 

Türk kahvesi üretiminde kullanılan çekirdeklerin tamamı yurtdışından gelmektedir.

 

Yapılan araştırmalar ve denemeler neticesinde Türkiye’mizdeki toprakların ve iklimin kahve ziraatine elverişli olmadığı anlaşılmıştır. Çok özel şartlar uygulanarak kahve yetiştirilmiş ise de alışılagelmiş lezzet elde edilemediğinden ve pahalıya mal olduğundan kahve ziraati gelişmemiştir.

 

Son zamanlarda, çayda olduğu gibi, küçük torbacıklar içerisinde, farklı kavurma yöntemleri ve ince-kalın öğütme yoluyla değişik içimli, İngilizce isimli kahveler elde edilmişse de hiçbiri klasik Türk kahvesini tahtından indirememiştir. Banlara; ‘kan şekerini düşürücü‘, ‘obezite karşıtı‘ gibi özellikler yakıştırılması da neticeyi değiştirememiştir. Muhtemelen bunlara, kafein takviyesi yapılmakta, değişik kokular için farklı katkı maddeler kullanılmakta ve kahveyi aslından ve asâletinden uzaklaştırıcı işlemler de uygulanmaktadır.

 

Sorulması gereken soru şu olmalı: ‘Türk kahvesi sağlıklı bir içecek midir?’ Evet! Türk kahvesi sağlıklı bir içecektir.  Fakat her gıdada olduğu gibi, yaşa, sağlık ve kadınlarda hâmilelik durumuna göre değişebilen etkiler söz konusudur.

 

Kahvede kafein var mı? Evet! Vardır. Çayda ve başka bitkilerde de vardır. Kahve ve çayın etkin maddelerden biridir. Ayrıca kakao, çikolata ve kolalı içeceklerde de bulunmaktadır. Öğütülmüş kahvedeki kafein, toplam ağırlığın yaklaşık % 0,75-1,5’unu oluşturur. Bu miktardaki kafeinin vücuda faydaları, zararından fazladır. Yorgunluğu giderir, hafif bir idrar söktürücüdür, hazmı kolaylaştırır, belli-belirsiz oranda hâfızayı güçlendirir. Kandaki kolestrol seviyesini dengeler. Böylece kalp hastalıklarını bir dereceye kadar önler. Antioksidandır. Kanser riskini az da olsa azaltır. Uzun yolda motorlu araç kullananların dikkatlerini artırır.

 

Uzmanlar, günde üç fincandan fazla Türk kahvesi içilmemesini tavsiye ediyorlar. Fazlası, zâten uykusuzluk gibi insanı rahatsız edici neticelere sebebiyet verir. Diğer zararları da şöylece özetlenebilir: Baş ağrısı yapar, kalp problemleri olanlarda ritim bozukluğuna sebebiyet verebilir, hassas midelerde asit salgısını artırarak gastrit problemine yol açar. Bâzı şeker hastalarında kan şekerini yükselttiği görülmüştür. Bağımlılık yapabilir.

SÖZLÜK

balgamî: Balgam, vücûdda bulunduğu düşünülen dört unsurdan biridir. Balgamî  ise balgamla ilgili olan, bünyede, balgam unsuru yüksek olan demektir. Aynı zamanda soğuk mizaçlı mânâsı vardır.

balgamî mizaç: Bu mizaçta balgam hıltı baskındır. Balgamî kişiler beyaz ve renksiz benizli olurlar. Bedeni soğuktur, şişmanlığa yatkın, gövdesi gevşek ve ağırdır. Genelde susamaz ve az su içer, çok uyur ve tembel tembel hareket ederler. Genelde sâkin, gayretsiz ve durgundurlar.

Osmanlı hekimi bu tabiatları tanır ve hastalıkları da ona göre tedâvi eder. Tedâvide bozulan denge o niteliğin zıddı olan ilaçla yapılır. Hastalığın ve hastanın mizacına göre onu dengeye getirecek zıt mizaçta ilaç verilirdi. demevî: Kanla ilgili, kanlı.

mizaç: Huy, tabiat.

muhtesib: Eskiden belediye memuru olarak vazife yapan kişi.

safravî mizaç: Bu mizaçta safra hıltı baskındır. Safravî kişilerin ten renkleri hafif sarı, buğday renklidir. Genelde zayıf, iştahsız ve uykusuzdurlar. Susuzluk hisleri çok olup,  aksi huylu olarak bilinirler.  Kolay öfkelenir ve aktif hayatı sevmezler.

sevdavî mizac: Bu mizaçta sevdâ hıltı baskındır. Kanları koyu renkli ve kıvamlıdır. Sevdavî kişiler zayıf bedenli ve kara sarı benizlidirler. Yüzlerinin parlaklığı olmayıp, kara veya yeşile meyleden bir renktedir. Mideleri sıcaktır ve iştahlı insanlardır. Sevdavî mizaçlılar çok yer fakat zayıf ve incedirler. Uykuları gelmez, devamlı düşünceli, melankolik, kederli, karamsardırlar.

Yemen: Arabistan Yarımadasının güneybatısında, yüzölçümü 531.869 Km2, 2017 yılındaki nüfusu 28.000.000  olan bağımsız bir devlettir. Ülke toprakları, 1539-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altında kaldı.

(DEVAM EDECEK)

 

 

Bir Yaz Akşamında Burhan Kul Okseri

Burhan Kul’u tanır mısınız?

Ben henüz öğrendim. Eskişehir’de(1975) doğmuş, musiki ile daha orta mektep sıralarında ilgilenmeye başlanmış bir sanatçı, bestekar. İmtihanlarını kazarak TRT’ye girmiş. Yıllarca oraya emek vermiş, çok sayıda kültür ve sanat projesi içinde yer bulmuş, ödüller almış. Benim için bir başka önemli yanı da Türkiye’nin en büyük Müzik Müzesi’ni ülkemize kazandırmıştır.

Burhan Kul Kültür ve Turizm Bakanlığı ile TRT’nin Fatih Sultan Mehmet Divanından Besteler, Müziğimin Mimarları, Bir Bestekar Dört Eser, Miras programlarında sorumluluk almış, 17 ülkede konserler vermiş bir önemli müzik adamı. Güney Kore ve Bosna Hersek hükümetleri “kültür elçisi” ödülüyle onurlandırmış.

Artık İstanbul’da ve Burhan Kul Türk Musikisi Topluluğu etkinliklerini sürdürüyor. Ayrıca üniversite ve kurumlarda ses eğitimi, tekniği, terapisi, nazariyat ve repertuvar dersleri veriyor.

 

Dev Bir Orkestra ve OToriter Bir Yönetici

Burhan Kul’u nerede tanıdım? Bittabi TURİNG Kurumunun Seyrantepe’deki Yaz Akşamları programında. İyi ki de tanımışım. Yeleği içinde siyah bir elbiseyle çıktı. Ama bu giyside bir smokin havası da yok değildi. Yakasında ise altın işlemeli olduğunu sandığım “burhan kul” imzası rozet vardı. Türk Müziği hamilerinden TURING Başkanı değerli aydın müteşebbisimiz Bülent Katkak küçük çocuk getirmenin, akıllı telefonla çekim yapmanın, canlı kayıt yapıldığı için kabul görmediği konser ilkelerini bu elit sanatseverlere yeniden hatırlattı. Burhan Kul’u takdim ederken de sanatçı arkadaşlarını da ihmal etmedi. Gerçekten Keman’da sanatçının hocası İlyas Tetik, kanunda “padişah” diye adlandırdığı Turgut Özüfler, viyolonselde; sanatçıyla her anı birlikte yaşayan fıkır fıkır bir usta Murat Süngü ve ud’ta öğrencilerinden Sercan Erenler  dev bir orkestra gibi etkiliydiler. Ayakta alkışlandılar.

Burhan Kul mikrofona, sahneye, saz sanatçılarına, seyirciye, geçişlere ve programın tümüne tamamen disiplinle hakimdi. Her parmak işareti, her dudak kıpırdatması, ces ve mimiği mesaj gibiydi, yerine getirilmesi gereken bir emir oluveriyordu. Her şarkıyı yaşadı, yürekten icra etti, bizlere de yansıttı. Tamı tamına her konuda bir müzik otoritesi gibi göründü bana. Sevindim ülkemizde böyle sanatçıların hala var olmasına ve bu neslin devam etmesine.

Müzelik demeden bize 1600 yılların musikisini keyifle dinletti.  vefatından ancak 15 yıl önce Mir Cemil Efendi ismini alarak Müslüman olan Rum Zaharya Efendi’nin Hüseyni Nakış Ağır Semaisi ancak bu kadar sevdirilebilinirdi. Çünkü bazı sanatçılar belli dönem musikilerini “müzelik” diye buzdolabına koyuyorlar.

 

DİN ADAMLARINA SES EĞİTİMİ VE MUSİKİ DERSLERİ ZORUNLULUĞU

Günümüzde merdivanaltı din adamları yüzünden karikatürize edilmeye çalışılan din adamlarından bir eskimezi Rakım Elkutlu’nun güftesi Baki’ye ait olan bir Hüseyni bestesini “Müheyya oldu meclis sakıya peymaneler dönsün” derken böyle muhteşem bir icra karşısında herkes selam durdu. Değerli dostum; sanatçı, TRT’de mesai arkadaşımız, ağabeyimiz Çinucen Tanrıkorur’un uyguladığı açıklamalı Türk Musikisi konserleri gibi izahatlar da verdi Burhan Kul; “İzmir Kemeraltı semtindeki Hisar Camii Müezzini Rakım Elkutlu ezan için minareye çıktığında çarşı esnafı bir araya toplanarak birlikte makamla okunan ezanı dinlerlermiş. Bir an evvel de daha sonraki ezanın heyecanını bekleyerek yaşarlarmış.” dedi. Diyorum ki bütün din adamlarına musiki dersleri verilmelidir. Bir imtihan da musikiden olmalıdır.

 

AYRI DİNDE, AMA AYNI DİLDE SÖYLENENLER

Udi Hırant (Kenkillioğlu) ayrı dinden, ama aynı dilden söylüyor “Söyle ruhum sevdan beni kaç yıl yakacak?” diye. Liseli yıllarımızda dilimizden bu şarkının “Bil ki ömürüm senin aşkınla solacak” bölümü bizim neslinin hep ezberindedir.

Buyurun size bir başka din adamı daha Saadettin Kaynak. İstanbul Taşkasaplı sanatçı hem müezzin, hem imam, hem mevlithan, hem hafız. Elazığ’da askerliğini yaparken, Fırat’tan etkilenmiş, bestesine doğu rayihasını da yansıtmış ; “Bingöllerden süzülürsün inersin/Geçtiğin yaylalar serin mi Fırat?” diye Vecdi Bingöl’ün güftesini yaşatıyor.

Hüseyni şarkılar ağırlıktaydı konserde. Ayrı dinden, ama aynı dilden Ermeni asıllı Bimen Şen’in “İçtim suyunu şu coşkun derenin/Gülünü kokladım yedi verenin” derken şehirlere tabiatı, çevreyi taşıyor. Neden çünkü günümüzün sorununu tahmin ediyor bu aydınlar. Bize güllerle kapı aralıyorlar. “Gönlümün şarkısını gözlerinden okurum” derse Muzaffer İlkar, Burhan Kul da belki bestecisinin de takdir edeceği bir icrayla gerçekleştirdiğinden kutlardı.

Yine Saadettin Kaynak’ın Karacaoğlan’dan yaşayan Türkçe örneği Hicaz eseri “Deli gönül gezer gezer gelirsin/Arı gibi her çiçekten alırsın/Nerde güzel görsen orda kalırsın/Ben senin derdini çekemem gönül”ü sanatçının rızasıyla birlikte söyledik.

Türk Musikisi ve Türkçenin en güzel örneklerini askerlerimiz de vermiştir. Halit Lemi Atlı daha Askeri Mektepte iken bulaşmış bu virüs!.. Rıza Tevfik Bölükbaşı “Hastayım, yalnızım, seni yanımda/Sanıp da bahtiyar ölmek isterim” derken aşk sevgi ve inançtan kaynaklanan güzel ölümleri hatırlatıyor. Burhan Kul, bu eseri bir başka sanatçı Alp Aslan’ı sahneye davet ederek düet ile icra etti. Salon da böyle bir alkış fırtınası belki de ilk defa gördü.

 

TA SINIRDAN BİR KİLİSLİ SANATÇI

Burhan Kul Bülent Katkak’ın ricasını Ömer Bedrettin Uşaklı’nın dizeleri, aynı zamanda opera oyuncusu Kaptanzade Ali Rıza Bey’in bestesi “Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına” yla yerine getirdi. İzleyiciler kıpır kıpır, illa bir şarkıya iştirak etmek istiyorlar. Sanatçı hissetti ki bunu; Yesari Asım Arsoy’un “Al goncayı deremedim/ Yar yüksekte eremedim” diyerek yüreğimizi boşalttı. Selanikli Ermeni Artaki(Terziyan) Candan da ayrı dinden ama Osmanlı Vatandaşı olarak aynı dilden biri. Vecdi Bingöl’den “Ay dalgalanırken suların oynak izinde” dizelerini en zor icra edilen makam kürdilihicazkar şarkıyı Burhan Kul keyifle dinletti ve izletti.

Aynı makamda, aynı güftekardan bir başka şarkı ise Selahattin Pınar’dan oldu “Sorma bana nafile neler düşündüğümü/Söylemem tek söz bile, çözemem o düğümü/Söyleyemem”. Mustafa Sunar’ın “Bak şu dilber kadına saçları yandan atmış” keyif ile sevdirilen son kürdülihicazkar oldu.

Bilge Özgen Kilisli bestekar ve sanatçı. Ailenin tümü sanatçı. Kilis Kartalbey İlkokulu’nun karşısındaki evlerinden ud sesi geldiğinde sokaktan geçenler bile huşu içinde dinlerlerdi. Bilge Özgen, Samim Cebeci’nin dizelerini Amerika’da yaşayan torunu için notaya dökmüş. İzlemeye doymadık. Seyrantepe’de bitmesi istenmeyen bir gece yaşadık. Böyle bir mutluluğa Burhan Kul’un cevabı vardı;

-Gözlerinizdeki sevgi ışığı, medeniyetimizin müziği için hep yansın, parlasın.

Bu temenniye sadece “amin” denir.

 

HOBİLER DE, FANTEZİLER DE OLMALI HAYATIMIZDA

Bu enteresan Rast şarkıya ne diyeceksiniz “Tez gel desem arz ettiği amma ya da hay hay/Leyla’ya da, Zehra’ya da, Esma’ya da hay hay!” İsmini yeni duyduğum Mehmet Turan Yarar’ın dizelerini, Faruk Şahin bestelemiş. Böylesi fanteziler de her zaman moral kazandırır, toplumların her kesimi motive ediyor.

 

Aman Allah’ım süremiz doluyor, konser bitecek, sanatseverler salondan çıkmak istemiyor. Anonim mahur bir şehirli türküsü “Setiremin düğmeleri bir sıra/ Çektim atımı ben gidiyorum Mısır’a/Bakma yârim dün geceki kusura/ Yandım aman Kadıköylüm pek yazık oldu şanına.” Bu anonim İstanbul Türküsü bir başka malum ve mahut resim yansıtıyor. Ama şehirle örtüşün fotoğraf.

İzleyiciler ayakta, sanatçıları bırakmıyorlar. Burhan Kul yine şehrin arka sokaklarını hatırlatan, filmlere konu olan bir şarkı ile nihayete erdiriyor konserini;

Nereden sevdim o zalim kadını,

Bana zehretti hayatın tadını,

Sormayın söylemem asla adını;

Bana zehretti hayatın tadını

 

Böylesine bir sanatçı ve saz arkadaşlarını tanımak benim için ayrıcalık oldu. İyi ki sanat ve sanatçılar var. Yarınımız için bu genç sanatçılarla yeni medeniyetimizin de ses ve saz telini görür gibi oldum. Keşke ayrı din, ama aynı dil yine hayatımıza girse.

 

 

Rumların Bitmeyen Ölüm Çukurları!

0

Ne yazık!

Kıbrıs tarihinin hangi sayfasını çevirseniz, karşınıza hep aynı görüntüler, aynı acılı öyküler çıkar!

Topluca katledilen Türkler…

Bu defa da aynı başlıklı bir haber ada basınında ama bu defa Rum basınında yer alınca, Güney Kıbrıs’ta kıyamet koptu…

İşte yaşanan bu gerçeklerden bir tanesini Kıbrıs’ta yayın yapan Rum Politis gazetesi 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde Rumların Türklere yönelik katliamlarıyla ilgili bir dizi halinde yayınlayarak Rumların bu konudaki suskunluğunu bozdu.

Buna göre;

” Türkleri katledenlerin yarıya yakını Rum polis ve askerlerdi. ‘Öldürülen her bir Yunan’a karşı 10 Türk öldürün’ emri almışlardı. Bazı Türkler parçalanarak katledildi. Bir gecede onlarca Türk öldürüldü, kurşuna dizildi, kör kuyulara atıldı. Sanıklar bilinmesine rağmen, üstü örtüldü.

Politis gazetesinin ‘Kıbrıs: Cezalandırılmamış suçlar dosyası’ adlı dizisinde, 1964-74 yılları arasında Türklere yönelik bazı katliamların Rum versiyonu anlatıldı.

”1 YUNAN’A KARŞI 10 TÜRK ÖLDÜRÜN”

11 Mayıs 1964’te iki Yunan subayı ile bir Rum polisi Mağusa kentinde öldürüldü. Öldürülenlerden Kostakis Pandelidis, Lefkoşa Rum polis müdürünün oğluydu. Üstten emir geldi:

“Her öldürülen Helen’e (Rum-Yunan) karşı 10 Türk öldürülsün.”

Bir gün sonra 12 Mayıs’ta Mağusa bölgesinde 17 Türk önce kaçırıldı, sonra kurşuna dizilerek öldürüldü.

Ertesi günü 13 Mayıs 1964’te, İngiliz üsler bölgesinde geçici işçi statüsüyle çalışan 11 Kıbrıslı Türk katledildi.

Öldürenler, Kıbrıslı Türklerin iş arkadaşları olan bir grup Rum ve Rum polisiydi. Türkler mesaiye giderken otobüsten alındı, önce Derinya’da Rum polis karakoluna götürüldü, sonra Paralimmi gölü yakınında kurşuna dizilerek kör kuyuya atıldı. Kemikleri 2006’da bulundu.”

Yukarıda anlatılan gerçeği ne ben yazdım, ne de adada ki Türk basını…

Bu yazı, Güney Kıbrıs Rum tarafında yayın yapan Politis gazetesinden aynen alınmıştır.

Değerli okur;

Yıllar öncesinde kalan böylesi acılar gün geçmiyor ki gün yüzüne çıkmasın. Ama ne yazık ki, bu tür acıları yaşayan taraf hep Kıbrıs Türk’ü…

Ve bugüne değin, tarihe kazınan bu tür acılar nedeniyle, ne bu olaylara neden olan katillere hukuki bir işlem yapıldı!

Ne de Rum yönetimi bu cinayetler nedeniyle Kıbrıs Türk Yönetiminden ve bu acılara muhatap olanların yakınlarından özür diledi.

Hala müzakere peşinde koşarak adada barış diye çırpınan siyasilerimiz, Kıbrıs’ta ortaya çıkan böylesi acılara bakarak, Rumlarla güven içinde nasıl yaşanabilecektir?

Buna nasıl bir çözüm üretecekler hep merak ederim!

Hele ki, adada Kıbrıs Türk’üne azınlık haklarından bir fazlasını vermeyen, Türkiye’nin adadaki garantörlük hakkını kabul etmeyen, Türk askeri adadan ayılmadıkça barış anlaşmasını imzalamam diyerek, bu konularda hiçbir zaman taviz vermeyen Rumlarla iç, içe yaşamak nasıl olacak?

”Birleşik Kıbrıs” hayalperestleri bir anlatsalar da bizler de ikna olabilsek…

Tarihi gerçekleri unutarak, tarihe yeniden imza atabilmek, sadece günü kurtarmaktır!

Ya yarınlar ne olur?

Bunu da unutmamak gerek…

 

 

Vâcibü’l-Vücûd’a Teslim Ol Kurtul (2)

0

“Hepimiz kendimizin ahlâk sâhibi, tabiî bir insan olduğumuza inanmışızdır. Freiberg’den bir Yahudi, Sigmund Freud göründü, en ahlâklı en kibar asilzâdenin içinde bir katil, bir cinsi sapık gizlendiğini keşfetti. Büyük hükümdarların saraylarındaki aşk mâceralarından ve plâtonik saz şairlerinden beri kadını bir mâbude ve mükemmelin örneği olarak saymayı âdet edinmişiz: Viyanalı bir Yahudi Weiningh çıktı. İlim ve mantık bakımından kadının iğrenç ve tiksindirici bir mahlûk, bir pislik ve alçaklık çukuru olduğunu ispat etti.

“Aydınlar, filozoflar ve başkaları zekânın araştırılması insan için en büyük şeref olan hakikate erişmek için tek çare olduğunu dâima ileri sürmüşlerdi. Paris’ten Bergson isimli bir Yahudi ortaya atıldı. İnce ve dâhice tahlilleri ile zekânın her şeyden önce geldiği nazariyesini devirdi. Binlerce yıllık platonizm kal’asını yıktı ve konseptif düşüncenin, realiteyi kavramak imkânına sâhip olmadığı neticesine vardı.

“Bütün dünya, dinlerin Allah ile insanın sahip olduğu en yüksek meziyetler arasında yüksek bir işbirliği neticesi meydana geldiğini kabul eder. Saint-Germain-en-Laye’li bir Yahudi olan Salomon Reinach, dinlerin sadece vahşi tabulardan kalmış, muhtelif ideolojik maksatlarla kurulmuş bir yasaklar sisteminden meydana gelmiş olduğunu gösteriverdi.

“Birbirinden ayrı ve değişmez telâkkî edilen zamân ve mekân esaslarına dayanan muntazam, sağlam bir kâinatta rahat rahat yaşıyoruz zannedilirken; Ulm’de doğmuş bir Yahudi Einstein zaman ile mekânın aynı şey olduğunu, tam olarak ne zamanın ne de mekânın mevcut bulunduğunu, her şeyin daimî bir görelik üzerine kurulduğunu, modern ilmin iftihar ettiği eski fizik binasının yıkıldığını tesbît etti.

“İlmî rasyonalizm, düşünceyi ele aldığına ve realitenin anahtarını verdiğine emindi: Lublin’li bir Yahudi Meyerson geldi. Bu hayali de yok etti. Rasyonel kaideler hiç bir vakit realiteye tamamen intibak etmezler. ‘Muhakeme eden fikir’in zafer iddialarına meydan okuyan, âsî ve azaltılması imkânsız bir tortu vardır.

“Daha da devam edilebilir. Politikadan bahsetmiyorum. Diktatör Bismarck’ın rakîbi Yahudi Lasalle’dı. Yahudi Disraeli, Gladeston’a gâlip gelmişti. Kavur’un sağ kolu Yahudi Arton ve Clemenceau’nunki Yahudi Mandel, Lenin’in ise Yahudi Trotski idi.

“Dikkat ederseniz, ileriye ikinci derecede veya meçhul isimler sürmedim.

“Bugünün aydın Avrupası’nın büyük bir kısmı bahsettiğim bu isimlerin tesirinde, daha doğrusu büyüsü altındadır. Muhtelif milletler arasında doğmuş, muhtelif araştırmalara girişmiş olan hepsi Alman veya Fransız, İtalyan veya Polonyalı, şair veya matematikçi, filozof veya antropolojist, müşterek bir vasıf taşırlar, müşterek bir gâyeleri vardır. O da temiz görünenleri sarsmak ve hürmet edileni ayaklar altına almaktır.

“Asırlardan beri imbikten süzdüğümüz bu zehirlerin yıprandırıcı parçalayıcı tesirleri Grek, Lâtin ve Hristiyan âleminden Yahudilerin büyük intikamıdır. Grekler bizi gülünç bir hâle soktular, Romalılar parçalayıp dağıttılar, Hristiyanlar bize işkence edip yağma ettiler, fakat biz kuvvetle intikam alabilmek için, çok zayıf olduğumuzdan Eflatun’un Atinası, imparatorların ve papazların Roması’ndan doğan medeniyetin dayandığı temelleri çürütecek bir taarruza geçtik.

“Şimdi intikamımız tam kıvamındadır. Kapitalist olarak ekonomik hâdisenin her şey veya hemen hemen her şey olduğu bir zamanda piyasalara hâkimiz. Mütefekkir olarak, tefekkür piyasasına hâkimiz, mukaddes veya değil, eski itikatları peygamberlerin getirdikleri dinleri ve lâik imanları kemiriyoruz.

“Yahudi kendi nefsinde en korkunç iki ucu birleştiriyor; madde sâhasında despot, fikir sâhasında anarşisttir. Ekonomik cihetten hizmetçimiz, fikir cihetinden kurbanımızsınız. Bir tanrıya kurban etmekle suçlandırılan millet, düşünce ve duygu putlarını da kurban etmek istemiş, en kudretli, yegâne ayakta duran putun, Para’nın önünde sizleri diz çökmeğe mecbur etmiştir.

 

 

Yeni Muhalefet…

Türkiye, yüzyıllardır tekrarlandığı gibi aynen yine ağır sorunlarla cebelleşiyor. Bu sorunlara kalıcı çözümler bulunamamasının ana nedeni; dış güçlerin ve “müesses nizam”ın birlikte üzerinde mutabık kaldıkları; yetersiz, çapsız, gayesiz, menfaatçi ve gayrı milli politikacılara ülkeyi yönettiriyor olmalarıdır.,

Onun için yüzyıllardır kaderimiz olan sorunlar, günden güne ağırlaşarak devam etmekte ve bize bir türlü yaşamdan tat aldırmamaktadır. Buna karşılık milli kuvvetlerin çabası yetersiz kalmaktadır.

Aslında bu yazı bir üçlemenin son yazısıdır. Hatırlarsak, birincisinde, bilinenin veya yaratılan algının aksine politikanın siyaset kumaşına sahip ve doğru insanlar tarafından yapılması gerektiğini anlatmıştım. İkinci yazıda da, iç ve dış güçlerin iktidar ve muhalefeti belirlemede ana unsur olduğuna işaret etmiş, iktidar ve muhalefet oyunlarına dikkat çekmiştim. Hatta ana vurgu olarak da, günümüzde Türkiye’deki iktidarın en büyük destekçisinin muhalefet olduğunu yazmıştım.

Eğer politika doğru adamlar tarafından yapılsa ve bu doğru adamlar siyasetin gereği ilkeli ve bilinçli hareket etseler, iktidar yerelde 30 yıla ve genelde 21 yıla doğru evrilmezdi diye hep belirtiyorum.

Bir ara Beşiktaş futbol takımı yapılan şikeler yüzünden ligde ikinci olmuş ve buna “şerefli ikincilik” adı verilmişti. Ancak tarih Beşiktaş’ın şerefli ikinciliğini değil şikeyle şampiyon olan takımın adını yazmaktadır. Onun için kimse bana Beşiktaş’ın “şerefli ikinciliği” gibi iktidar olmayı bir türlü yakalayamayan muhalefetin, başarısını veya başarısızlığının bahanelerini anlatmasın!

Muhalefetin gidişatında kasıtla yaratılan bir durum vardır. Onun adı da, başarısızlıktır. Yani muhalefet başarısızlık üzerine kurgulanmıştır.

Aksi olsaydı, seçim mağlubiyetlerini kabul eden siyasetçiler çekilir, yerlerine gelenler halkın desteğini yeni metot ve çözüm önerileri ile aramaya devam ederlerdi.

Türk halkı, ne yazık ki; görünür veya görünmez güçler tarafından bu iktidar ile muhalefete mecbur edilmiştir.

İşin en kötü tarafı, halkın büyük bir çoğunluğunun artık siyasetten ve daha doğrusu da, muhalefetten ümidini keser bir noktaya gelmiş olmasıdır.

Halk ve halka önderlik eden siyasiler, muhalif hareketler için çeşitli arayışları göstermelikte olsa yapmışlardır. Ancak bunların yanlışları ve hataları halkı daha da karamsarlığa itmiştir.

Şimdi Türkiye’yi ağır sorunlarından kurtarmak ve halkın endişelerini gidermek için bir “YENİ MUHALEFET”e ihtiyaç vardır. Bakın yeni bir partiye ve lidere ihtiyaç vardır demiyorum sadece “Yeni Muhalefet” diyorum.

Bugün “Yeni Muhalefet” anlayışını hayata geçirebilecek tek insan Meral Akşener ve İYİ Parti‘dir. Akşener’in halk nezdinde bir karşılığı vardır. İyi Parti’de her türlü engele rağmen %10’luk bir seçmen desteğini sağlamıştır. Henüz iktidar ve onun arkasındaki güçler partiyi tam manası ile ele geçirememiştir. Yani parti ve Meral Akşener; vatandaşlarımız açısından hala bir ümittir.

Şimdi talihin müspet bir cilvesi olarak, 12 Ağustos tarihinde İyi Parti Olağanüstü Kurultayı’nı toplamaktadır. Oy verse de, vermese de Türkiye’nin sıkıntılarını bilen ve çözüm arayan insanların gözü kulağı İyi Parti’nin kurultayındadır.

Bu kurultay öyle sadece bir genel başkanın ve idari kurulların seçiminden ibaret bir kurultay olamaz ve olmamalıdır. Türkiye bir “Yeni Muhalefet”aramaktadır ve halk İyi Parti’nin kurultayında aradığı bu “Yeni Muhalefet”i görmelidir, bulmalıdır.

“Yeni Muhalefet” özgür olmalı ve özgün şeyler ortaya koymalıdır. Kimsenin taklidi ve değişik versiyonu görüntüsü çizmemelidir.

 

Siyasetçi profilini değiştirmelidir. Kimse vazgeçilmez ve değiştirilmez değildir. Eğer mesele bir memleket meselesi ise herkes koltuğunu işi daha doğru yapacak olanlara terk edebilmelidir.

Her şeyden öte “müesses nizam”ın emrinde değil olsa olsa kendi varlığını ona kabul ettirmiş bir siyasi güç olarak varlığını ortaya koyabilmelidir.

12 Ağustos’ta mesele, daha iyi bir “İYİ Parti” ortaya çıkarmak değil Türk Milletinin güvenini kazanmış ve ümidi haline gelebilecek bir “Yeni Muhalefet”i ortaya koymaktır.

Meral Akşener’in ve İyi Parti kadrolarının bunları yapabilecek bilgisi, tecrübesi ve vizyonu vardır.

İşe başlanacak nokta; doğru adamlarla iktidarın işbirlikçisi bir muhalefet olmadığını göstererek, tek hedefinin bütün zorluklara rağmen %51 ile iktidar olmak olduğunu Türk Milletine ispatlamaktır..

Bu açıdan bakıldığında İyi Parti’nin 12 Ağustos Pazar günü yapılacak olan kurultayı, ümitsizlik katsayısı epeyce yükselmiş olan Türk Milletine ya gelecek için büyük moral olacak ya da her hangi bir partinin kurultayı görüntüsü verilerek insanları yeni arayışlara itecektir.

İyi Parti ve Meral Akşener, bu açıdan bakıldığında Türk Milletine karşı ağır bir tarihi sorumluluk içindedir. Umarım bu sorumluluğun bilinci içinde “YENİ MUHALEFET” beklentisini taçlandırırlar.

Temennim ve duam; aziz ve kutlu bir millet olan Türk Milletinin, bu zaferler ayında demokrasi yürüyüşünü İyi Parti’nin kurultayından çıkacak sonuç ile taçlandırmasıdır.

Öyle olmazsa Türk’ün çaresiz olmadığını bir kez daha ispat etmek için birbirine benzerler yine yola düşer!

Ama inşallah öyle olmaz ve Türk Milleti aradığı “Yeni Muhalefet”i İyi Parti’nin kurultayı sonrasında bulur…

 

 

İYİ Parti Kurultayı Üzerine Düşünceler

0

İYİ PARTİ’nin 2. Olağanüstü Kurultayı 12 Ağustos 2018 Pazar günü Ankara’da yapılıyor. Bu kurultay, hem İYİ PARTİ hem de siyasi hayatımız için oldukça büyük önem taşıyor. Çünkü bu kurultaydan İYİ PARTİ güçlenmiş olarak çıkarsa, hem parti 24 Haziran Seçimlerinden sonra geçirdiği sarsıntıyı atlatarak yerel seçimlere güçlenmiş olarak hazırlanacak hem de siyasetteki muhalefet boşluğu dolmuş olacak.

Şimdi gelelim bu kurultaydan beklentilerimize;
1. Partinin kurumsal kimliği tam olarak tanımlanmalı, misyonu ve vizyonu ortaya konulmalıdır. 24 Haziran 
Seçimleri ortaya koymuştur ki, 
İyi Parti’nin ana gövdesi milliyetçi ve ülkücülerden oluşuyor. Merkez sağı partimize çekmeyi planlayarak, merkez parti olduğumuzu söyleyerek seçime girdik. Ama seçim sonuçları, merkez sağ diye bir seçmen  potansiyeli kalmadığını, hepsinin gittiği partide eridiğini ortaya koydu. 24 Haziranda İyi Parti’ye oy veren yüzde 10 seçmenin, dörtte üçü eski Milliyetçi-Ülkücü MHP seçmenidir.   Sandıklı Çalıştayında Prof. Dr. İskender Öksüz’ün hocanın dediği gibi “İyi Parti Milliyetçilik-  Atatürk ve Cumhuriyetçilik zeminine oturmalıdır”. Bunlara (Muhafazakârlık- Çağdaşlık) ilkelerini de  ekleyebiliriz.  Partinin kurumsal kimliğini bu dört ilke üzerine oturtursak, bu ilkeleri yozlaştıran ve temsil edemeyen AKP- MHP- CHP seçmenlerinin çekim merkezi oluruz. 
2. Genel İdare Kurulunun da, merkez sağ bir partiye göre değil, bir Milli merkez partiye göre oluşturulmalıdır. 
3. İyi Parti’yi bu noktaya Sayın Meral Akşener taşımıştır. Yedi aylık bir parti iken bir baskın seçimle karşı karşıya kalınmıştır. Bu süreçte iktidar, (önce İyi Partiyi seçime sokmamayı) istedi. Bunu başaramayınca Muharrem İnce’yi olabildiğince parlatarak hem Sayın Akşener’in ikinci olmasını engellemeyi hem de CHP’den İyi Parti’ye oy akışını durdurmayı ve gerekirse geriye dönüşünü sağlamayı hedefledi. Bu konuda oldukça başarılı oldu. Bir taraftan engellemelere ve karartmalara karşı koyan ve bir taraftan da AKP’nin Muharrem İnce Projesiyle boğuşan Akşener sonuç olarak başarılı olmuştur. İyi Parti 5 milyon oy almış, 43 milletvekili çıkarmıştır. Bunun için İYİ PARTİ yoluna mutlaka Sayın Meral Akşener’le devam etmelidir. 
İYİ PARTİ’nin kurultayından başarılı çıkması, Türkiye için yeniden bir umut güneşi olmasını sağlayacaktır. Milliyetçi ve ülkücülerin bir defa daha kaybetmeye tahammülleri kalmamıştır.

 

 

Enver Paşa, Ölümünün 96. Yılında Mezarı Başında Anıldı

0

Enver Paşa, ölümünün 96. yılında Şişli Abide-i Hürriyet Parkı içindeki mezarı başında anıldı.

Türkiye Kamu-Sen İstanbul İl Başkanlığınca düzenlenen törende Kamu-Sen İstanbul İl Başkanı Remzi Özmen ve Anadolu Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. İbrahim Öztek birer konuşma yaptı. Remzi Özmen, “Enver Paşa kimilerine göre bir hayalperestti. Ancak onun hayallerinde mal mülk, servet edinmeye yer yoktu. Hayallerinde hükmetme kibri, taht, saltanat aşkı yoktu. Hayallerinde eşi dostu makamlara tırmandırmak, mevki makam sahibi yapmak yoktu. Onun hayallerinde bütün Türk Dünyasını bir yapmak, iri yapmak diri yapmak vardı. Onun hayallerinde işte, dilde, fikirde birlik ülküsü vardı. Onun hayallerinde Ötüken’de otağ kurmak, Tanrı Dağlarında namaz kılmak, Yenisey’de kana kana su içmek, Orhun’da at koşturmak vardı. Onun hayallerinde Anadolu’yu hür ve bağımsız yaşatmak, Türklük dünyasının banisi kılmak Türk-İslam nizamını yeryüzüne hakim kılmak vardı.

Onun hayallerinde Turan vardı, Kızılelma vardı, Nizamı Alem vardı. Enver Paşanın hayallerinde Edirne den Orhun’a kadar geniş bir coğrafyanın tekliği ve Türk Milletinin birliği vardı.

Anadolu Coğrafyasında M.Kemal Atatürk özgürlük mücadelesini verirken Türkistan coğrafyasında da Enver Paşa mücadele ediyordu. Bu duygu ve düşüncelerle 96 yıl önce şehadet şerbetini içen Enver Paşa’yı rahmet ve minnetle anıyoruz” dedi.

Enver Paşa’nın her yönden iyi yetişmiş, vatansever bir devlet adamı olduğunu anlatan Prof.Dr. İbrahim Öztek ise şunları söyledi:

“93 harbi (1877-78 Osmanlı Rus savaşı) sonrası üst üste gelen Rus akınları, Avrupa’nın Osmanlı Devletine karşı oluşturduğu cephe, Balkan ülkelerinin milliyetçilik akımı ile kanlı isyanları, Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarının İtalyanlarca işgali, Balkan savaşları ve I. Dünya savaşı imparatorluğun temellerini sarsmış ve çökmeye başlamıştı. Onu kurtaracak cesur, kahraman, fedakar, savaşçı ruha sahip, stratejiyi bilen, vatansever, Türklüğün kıymetini bilen milliyetçi komutan, siyasetçi devlet adamlarına ihtiyaç vardı. Bunlardan biri İsmail Enver’di. Her yönden iyi yetişmişti.

Enver Paşa Trablusgarp savaşının, Makedon, Arnavut, Bulgar, Rum çete savaşlarının gönüllü kahramanıydı. Padişah torunu ile evlenmiş olmanın avantajını iyi kullanarak, 33 yaşında Genelkurmay Başkanı ve Harbiye Nazırı olmuştu. Rusları ve Bulgarları İstanbul kapılarından uzaklaştırmış, Edirne’yi geri alarak Edirne kahramanı sıfatını kazanmış ve Batı Trakya’da ilk Türk Cumhuriyetini kurmuştu. Dört yıl süren I. Dünya savaşının her alanında görevi icabı Enver Paşa’yı görüyoruz.

Zamanında Sarıkamış harekatı Kanal Harekatı ve Filistin-Suriye cephesinde büyük kayıplar verildi. Yalnız Sarıkamış için teçhizat, mühimmat ve giyecek yüklü 3 gemimizin Ruslar tarafından batırılması ayrıca strateji noksanlığı bu savaşın hezimetini hazırladı. Askerimizin bir kısmı donarak ölmüştür. Fakat büyük bir kısmı Ruslarla sokak sokak çarpışarak hayatını kaybetmiştir. Bir bütünün içinde Çanakkale deniz savaşlarında Cevat Çobanlı, Gelibolu kara savaşlarında Mustafa Kemal, Kuttül Amare’de Enver Paşanın amcası Halil Paşa ve kardeşi Nuri Paşa Kafkas İslam Ordusu harekatı ile savaşın son günlerinde Ermeni Rus ve İngiliz birliklerini perişan etmiş ve gerçek destanlar yazmışlardır.

Her biri ayrı bir destansı kahraman olan ve bizlere bu güzel vatanı armağan eden aynı zamanda Enver Paşa’nın silah arkadaşları Başta Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Mareşal Mustafa Fevzi, Cevat Çobanlı, Esat Bülgat, Vehip Bülgat, Kazım Karabekir ve İsmet İnönü gibi paşalarımızın ve vatan için seve seve kanını döken tüm şehitlerinizin ruhu şad olsun, Allah rahmet eylesin.”

 

 

Türk Kültürü ve Milli Kimliğe Bakıştaki Bazı Yanlışlar

Zaman zaman kültür ve kimlik konuları gündeme getirilip tartışılmaktadır. Özellikle bugün hızını kaybetse de küreselleştirmenin bir bakıma coğrafyaları vatansızlaştırma ve o coğrafyalar üzerinde egemen kültürü dışlama, milletleri uyuşturma, uysallaştırma ve tepkisizleştirme amacı taşıdığı söylenebilir.

Kültür kısaca yaşama tarzıdır. Milletleşme süreci ile birlikte yürür ve zenginleşir. Kültür bütün unsurlarını kapsayan organik bir bütündür. Milli seviyede kabul görmesi ile kültür bölgeselliği aşarak millileşir. Kültür konusunda coğrafi determinizm çoktan aşılmıştır. Coğrafya yaşama tarzını değişik şekillerde etkilese de, kültür yaratıcı, yönlendirici ve zengin ise; o coğrafyaya damgasını vurur ve o coğrafyayı vatanlaştırır. Kültür unsurlarından sadece biriyle mesela dille ifade edilemez. Ancak dil belirli bir kültürün önemli ve mümeyyiz bir vasfıdır.

Kültürler birbirlerine kapalı da değillerdir. Karşılıklı bir alış veriş, temas ve etkileşim vardır. Kelimeler ve bazı gelenek ve görenekler kültürler arası dolaşır. Gerek savaş, gerek barış dönemlerinde etkileşim görülür. Eğer bir kültür daha fazla alıcı durumda ise; zamanla özgün olma özelliğini nispeten kaybedebilir. Sanattan değişik dallara kadar çevreye vurulan damga belirli bir kültürün mührünü ve izlerini taşır. Eğer bir kültür ve yaşama tarzı verici ve çevreye katkı yapıcı değil de; sadece alıcı ise o yaşama tarzı zamanla yaşadığı bölgede egemen kültür olmaktan uzaklaşır. Karışmışlık ve kargaşa yaşama tarzına yansıyabilir. Mensubu olmaktan şeref duyduğumuz Türk kavmi, Orta Asya menşeili olmasına rağmen, İslam’ın kabulü ile yaşama tarzımız zenginleşmiş, Tanzimat ve sonrası Batılılaşma hareketleri artı ve eksi yönde kültürümüzü etkilemiştir.

Kültürde ve kimlikte coğrafya tek tayin edici değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı; Türk Kimliği yerine Türkiyelilik öne çıkar; Türk Sanatı ve Edebiyatı Türkiye Sanatı ve Edebiyatı olurdu. Yine bazı teorik iddialar ve yeni kimlik arayışları geçerli olsaydı, Türklerin yaşadığı her bir coğrafyada milli kültür izlerimiz zaten Osmanlı Türk eserlerine yönelmiş saldırılarla çoktan kaybolup giderdi.

Türklerin Bizans’tan Arap ve Fars kültüründen ve daha sonra da Batı kültür değerlerinden etkilenmiş olduğunu ne Aydınlar Ocağı reddetmekte ve ne de bu etkileşimi sıfıra bağlamaktadır. Anadolu’da 1071’e ve 11.yy öncesinde de Türk Kültürü yaşamaktaydı. Türk Kültürünün Anadolu’ya girişini sadece 1071’e bağlamak eksik bir yaklaşımdır.

Aynı ümmete mensup milletler arasında da yaşama tarzı farkları ve İslam’ı algılama tarzlarında farklılıklar vardır. Bu bir sosyal gerçektir. Üstünlük ve aşağılama gerekçesi de değildir. Anadolu’da karışmışlık ve mozaik aramak Aydınlar Ocağı çevresinde yer alan aydınlarca kabul edilen bir şey değildir. Böyle bir karışmışlık hele 11.yy’dan itibaren söz konusu olmuş olsaydı; Türk kimliği ve Türk kültürü Anadolu’da çoktan ortadan kalkmış olurdu. Karışmışlık ve mozaik iddiaları, Anadolu coğrafyasını milli kimlikten uzaklaştırmak ve kimliksizleştirmek amacını taşımıştır. Bu konuda romantik sol ve bazı liberal çevreler ve Anadolu’da yeni kimlik ve din arayışına çıkanlar yanılmışlardır. Türk kültürü yerine Türkiye kültürü arayışı, Türk kimliği yerine Türkiyeli veya TC vatandaşlığı somut bir kimlik tanımlayamaz. 1982 Anayasası’nın 66. Maddesine takılıp kalanlar, Bozkurt Güvenç gibi Türk kimliği yerine “insan kimliği“ni öne sürenlerin yanlışlarına düşülmemelidir.

Yaşama tarzı öyle bir kültürel güçtür ki; belirli bir coğrafyada egemen oldukça o coğrafyadaki yer isimlerini de değiştirebilir. Meselâ, Kazakistan’da milli bağımsızlıktan sonra Rusça ve Kosova’da Sırp’ça yer adlarının hemen değiştirilmesi gibi…

Kazakistan somut bir örnektir. Başta değerli devlet adamı ve Türk milliyetçisi Nazarbayev’in milli hassasiyetini bizdeki bazı sağcı ve solcu düşünenlerde göremiyoruz. Bu çevreler eski tüfek bazı yazarların karışmışlık iddialarının etkisinde kalarak Kazakistan’daki kültürün Türk kültürü olmadığını bile ileri sürebilmektedirler. Eğer bunların söyledikleri ve bir kısmının hayalleri gerçek olmuş olsaydı; başta Sayın Nazarbayev Türk kimliğine sarılmazdı.

Bir kültürel kimlik ve milli seviyede kabul görmüş kültür içinde farklı etnisiteler de bulunabilir. Bunların bölgesel yaşama tarzlarında da bazı farklılıklar görülebilir. Ancak bütün bunlar etnik seviyede bir ayırımcılığın ve taassubun kaynağı olamaz.

 

 

Dolar Neden Yükseliyor?

dolar varsa bozun, Türk Lirası’na çevirin.

Öyle ya, milletimizin “yastıkaltı” dediği zor günler için “altın bilezik” gibi ziynetleri tasarruf yapmaları gelenektir!

Hükümet tarafından acil durum sinyali veriliyor, halktan fedakârlık yapması isteniyor!

Fedakârlığın ismi de kondu: “Ekonomik Savaş” var ve bunu da milletin desteğiyle başaracağız!

Hatalara milleti de ortak ederek, masumiyete çevirme yolu bu olsa gerek!

Fakat gerçekler hiç de öyle değil.

Devlet köprü yaptırıyor dolarla.

Yol, tünel ihaleleri dolarla.

Konut finansmanı dolarla.

Devlet borçlanıyor dolarla.

Şirketler borçlanıyor dolarla.

Yönetenlerin yönlendirmesi ile değil de; sanki Türk halkı ABD Dolarının artmasında baş sorumlu!

Bunun anlamı şu aslında; “ben büyük bir nâne yedim, buna ortak arıyorum”.

Pekiyi herkes dolar bozdu, altın bozdu; ülkenin borcunu ne ile ödeyeceğiz?

Konu dolar tutmak ya da satmak değil ki; konu ana borcun ABD doları para biriminden olması.

Borcu olan ülkenin ödemeleri hangi para birimi ise; haliyle o para birimine muhtaçtır.

Türkiye’de yerleşik bankalara yatırılan paralar zaten devletin kontrolündedir.

Bankaya hangi para biriminden para yatırırsan yatır, aynı zamanda ülkeye kaynak yaratırsın.

Bankaya yatan mevduatlar krediye dönüşürler, krediler yatırıma dönüşürler, yatırımlar da istihdama dönüşür, böylece bu durum ülke ekonomisine katmadeğer katar.

Sadece TC Merkez Bankası “para basarak” para yaratmaz, tüm bankalar bu şekilde kredi vererek para yaratırlar.

Banka sistemi dışında kalan, atıl duran kaynakları sisteme kazandırmak sadece TL’ye çevirip elde tutmakla da olmaz.

Elde tutulan her para, TL de olsa, ABD doları da olsa atıldır.

ABD doları olarak yurtiçi yerleşik bankaya yatırdığınız para da aslında kaydî olarak dolar gözükür, fakat aslında TL’dir.

Para yurtiçi yerleşik bankada -hangi para birimi olursa olsun- mevduat olarak kaldığı sürece ekonomiye kaynaktır.

Yani bu yastıkaltı birikimlerinizi TL’ye çevirin önerisinin çok ciddiyeti olmadığı buradan da belli.

Pekiyi dolar gerçekte neden yükseliyor?

Bundan önceki yazılarımda büyük bir borç krizi ile karşı karşıya olduğumuzu, bunu ödemenin yolunun mevcut sistemle mümkün olmadığını yazmıştım.

Bu nedenle yabancı yatırımcılar ellerinde tuttukları kısa vadeli hazine tahvilleri gibi Türkiye varlıklarından çıkıyorlar.

Bu çıkışın zaman zaman kaçışa dönmesi nedeniyle, başta ABD doları olmak üzere tüm para birimleri karşısında TL değer kaybediyor.

Demek ki bunun durması hatta terse dönmesi için yapısal değişimler gerekiyor.

Çözüm için önce sorunun tespiti gerekiyor.

Ne’dir ana yapısal sorunlar?

1-Cari açık

2-Özel sektör ve kamu sektörü borçları

Şimdi bu yapıyı değiştirmek için, önce iflas durumunda olan, yani borcunu çeviremeyen özel şirketlerin mali yapısını düzeltmek gerekiyor.

Çünkü bu özel şirketler kamu bankalarından borç almış.

Büyük altyapı ve enerji gibi işler yapan bazıları da devlet garantisiyle uluslararası finans kurumlarından borç almış.

Şu an borçlarını çeviremez durumda olan, başta enerji ve inşaat şirketleri olmak üzere birçok büyük ölçekli şirket var.

Devletin de kamu harcamaları ve teşviklerini ihracata dayalı sektörlerin büyümesine kaydırarak, sistemi üretim ekonomisine dönük değiştirmesi gerekiyor ki, böylece yüksek cari açık oluşmasın.

Çünkü yüksek cari açık oluşursa, bunu dışarıdan borç alarak kapatmak zorundayız.

Ne kadar borçlanma gereksinimi var, o kadar ABD dolarına ihtiyaç var demektir.

Uluslararası piyasalardan başka para birimleriyle bu kadar büyük ölçeklerde borçlanabilmek zaten bu dünya koşullarında mümkün de değil.

Tek çözüm yapısal reformlar, fakat öncesinde mevcut yapının tasfiyesi oldukça sancılı olacak!