15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 603

Edeb Yâhû! (2)

0

Peki öyleyse ecdadı bizden farklı kılan asıl öğe neydi? İşte işin püf noktası; bütün detaylarıyla yaşanmaya çalışılan ve yaşanan yüce İslâm ahlâkı.

Evet Türkiye’mizde düne göre bir tek şeyin eksikliği göze çarpıyor, ahlâkın. O ahlâk ki, ifrat ve tefritten arınmış yâni her türlü aşırılıklardan uzak olan, her şeyin orta derecelisidir.

Evet Türkiye’de büyük bir ahlâk erozyonu, ahlâk kayması, ahlâk düşmesi var. Ama her konuda. Çünkü her şeyin ahlâkı var: Suyun, ateşin vs. Çünkü bir şeyi yaratılışına uygun kullanmak, onu ahlaklı kılmak yâni istidadına güzel bir mecra / akış yeri sağlamak demektir.

Cesaretin kaynağı iman, korkaklığın kaynağı imansızlık olduğu gibi, ahlâkın da kaynağı iman, ahlâksızlığın da kaynağı imansızlıktır. Evet iman öyle bir kaynak ki, bir kaynak suyu gibi dört bir yana akıtılabiliyor ve her şeyin içine girip ona hayat veriyor. Gerçek hüviyet, asıl şahsiyetini bulduruyor. Nitekim şair boşuna dememiş:

 

“İman ki o cevher ilâhî ne büyüktür

İmansız olan paslı yürek sînede yüktür.”

 

Evet, ahlâkın her şeye bakan bir yönü var. Ahlâkın maddeye bakan yönü var. Ahlâkın mânaya bakan yönü var. Ahlâkın iktisada bakan yönü var. Kısaca demek lâzımsa ahlâkın gazetecilere, giyim kuşama, alış-verişe, kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, vatana, millete, eğitim ve öğretime, idareye, kısaca sosyal hayatın her yönüne, hem de her bakımdan bakan bir yönü var.

Demek ki, maddenin de mânânın da ahlâkı her şeyi içine alıyor. Nitekim her şeyin ahlâkı var. Terzilik ahlâkı, ticaret ahlâkı, siyaset ahlâkı, savaş ahlâkı gibi. Kişinin kendisiyle ve çevresiyle olduğu gibi milletin de kendisiyle ve dış dünyayla münasebetleri hep ahlâk çerçevesinde olacaktır.

Öyleyse İslâm Ahlâkı’na hava, su gibi muhtacız. Çünkü ahlâkın Allah’a, Peygamber’e, Sahabe’ye, büyüklerimize, ana babamıza, çocuklarımıza, ailelerimize kısaca sosyal hayatta yer alan her şeye ve herkese bakan yönü var. Öğretmene, öğrenciye, idareye, idareciye ve yönetilenlere bakan birer yönü var. İşte bundan dolayıdır ki:

“Resul-i Ekrem Efendimiz güzel ahlâkı tamamlamayı, risaletinin (yani peygamberliğinin) en önemli vazifesi / görevi olarak göstermiş ve onun için ‘İnnema buistu liütemmime mekarime’l- ahlâk.’ yâni ‘Ben, iyi ahlâkı tamamlamak için gönderildim.’ buyurmuştur. (Babanzade Ahmed Naîm, İslâm Ahlâkının Esasları, İstanbul-1992 s. 24)

(Çünkü o Nebiyyi Muhterem) peygamber olarak gönderilişinin maksadını “Ve inneke lea’lâ hulukin azîm.” / Mealen: “Şüphesiz sen, ahlâk güzelliğinin en yüce mertebesine sahipsin.” (Kalem :4) âyeti kerîmesinden biliyordu. (a.g.e. s. 23)

Nitekim Kur’an’ın yüzde doksan dokusunun, başka bir yerde yüzde doksan beşinin ahlâk olduğunun belirtilmesi de bunun içindir.

Demek ki, insanı yaratan Allah, kulunu hiç bir zaman başıboş bırakmamıştır. Son olarak da peygamberi zişanımızı göndermekle biz aciz kullarına rahmetini esigememiştir.

Yaratan bilmez olur mu? Elbette bilir. Yaratan konuşmaz olur mu? Şüphesiz konuşur. İşte insanın bu ihtiyacını bilen yüce Allah, ahir zaman insanını da başıboş bırakmamıştır. Nitekim yapan bilir, bilen konuşur. İnsan bile yaptığını başıboş bırakmıyor. Buzdolabı yapıyor, yanına da tarifesini asıyor. Nasıl kullanılacağını anlatıyor.

Treni yapan insan, rayını da döşüyor. Treni başıboş bırakmıyor. Gemiyi yapan insan, rotasını da çiziyor. Gemiyi başıboş bırakmıyor. Uçağı yapan insan onun da rotasını çiziyor yani uçağı başıboş bırakmıyor. Otomobili yapan insan asfaltını da döküyor. Otomobili başıboş bırakmıyor.

Sanki insan, yaptığının nasıl bir çerçeve içinde hareket etmesi lâzım geldiğini gösteriyor. Âdeta insan yaptığına; nasıl bir ahlâk sahibi olması gerektiğini de öğretiyor.

X

 

 

Türk Savaş Sanatı!

“Trump’a hatırlatmalar”

Türk Milleti, bir kez daha emperyalistlerin saldırısına uğradı. Yani uzun yıllardır aba altından sopa göstermek marifeti ile yürütülen savaş bugünlerde, gün yüzüne çıktı.

Her halde ekonomik savaş denilen bu hadise post modern bir savaş olarak nitelendiriliyor.

Madem savaştayız; öyle ise bu savaşı nasıl yürüteceğiz? Öyle değil mi? Bunu bilmemiz lazım! Ya da bizi yönetenler biliyor mu?

Ülkeyi yöneten siyasiler, bürokratlar ve askerler mutlaka böyle bir savaş için yıllardır hazırlanıyordur. Bir planları elbette vardır.

Benim bildiğim askerlik mesleğinde askerler; devamlı olarak olması muhtemel şeylere karşı planlar yapar, yapılmış planları revize eder veya planları değiştirir. Yani askerlik sanatı savaşmak için tedbir almak ve savaşmak zorunda kalınınca da bunu hakkıyla yerine getirmek olarak tarif edilebilir.

Şimdi bir savaşta olduğumuza ve günümüzde savaşların niteliği ve şekli değiştiğine göre ülkeyi yönetenlerin mutlaka bir hazırlığı vardır.

Kimse “yahu bu öngörülemez” bir şeydi demesin. Bunu belki benim deme hakkım vardır ama ülkeyi birinci düzeyde yönetenlerin böyle söyleme hakları yoktur.

Ancak öyle veya böyle yani öngörüldü veya yönetenlerin çapsızlığı ve basiretsizliği sayesinde öngörülemedi diyelim savaşmayacakmıyız?

Elbette savaşacağız! Çünkü biz Türk’üz… Türk tarih boyunca savaş meydanlarından kaçmamış ve esareti kabullenmemiştir. Bu kez de öyle olacak ve düşmanın gücüne, boyuna, kilosuna bakmadan savaşacağız! Tıpkı gerekirse Çanakkale’de, Yemen’de, Sakarya’da olduğu gibi ölüme savaşarak koşacağız!

Vatan, din, iman, bayrak, namus yolunda ölmenin ve çocuklarımıza yaşanabilir bir dünyayı yeniden bırakmanın ülküsü ile belki öleceğiz ama düşmanı da, dünyaya geldiğine pişman edeceğiz.

Türk Milletinin hesabı dolarla değildir. Üç kuruş para ve dünya zevki onurumuzun, gururumuzun ve vatanımızın yanında nedir ki?

Esas önemli konumuz, bu savaşı hangi usul ve yöntemlerle yapacağımızdır. Malum biz Türklerin de, “Savaş Sanatı” vardır.

Savaş “post modern”de olsa nihayetinde savaştır. Unutulmamalıdır ki; dünya tarihinde askeri kültür ve harp sanatı açısından dikkat çeken milletlerin başında biz Türkler geliriz. Türk Milletinin tarih boyunca elde etmiş olduğu siyasi ve askeri başarılar bunun en belirgin göstergesidir. Türk tarihinin ilk dönemlerinden beri her bir Türk savaşa hazır olmuştur. Bu sebeple askerlik özel bir meslek değildir ve Türk Milleti her türlü savaşı yapacak bir halde yaşamını sürdürmüştür. Diğer bir tarif ile yürütülen ekonomik savaşla mücadele etmeye hazır 81 milyonluk bir Türk Ordusu vardır. Türk Dünyasını da bunun içine katarsak yüz milyonlarca insan bu savaşta kendi ordusu için yapılacak seferberliğe katılmak için hazırdır.

Tabii bunları bilmeyenler için söylüyorum! Denemesi bedava değil elbette çok pahalıya mal olur. Ancak Türkler tarih boyunca bu savaşları vere vere yürümektedir. Korkusu da, endişesi de yoktur. “Sefer bizden, takdir Allah’tandır” der yürüyüşe geçeriz… Gerisini ABD mi, Trump mı, Evangelistler mi, Siyonistler mi, Kraliçe mi kim düşünürse düşünsün!

Kutadgu Bilig “Kötüler kötülüklerini bırakmadıkları nispette sen de eksik etme, elinde sopan hazır bulunsun… Kılıç ve sopa sendedir; bu kamçılar kötü içindir” demektedir. Ey Türk düşmanları; yüzyıllar önce bu söylenenleri biz unuttuk mu, sanırsınız?

Kutadgu Bilig bize diyor ki; “Düşmanı deneme, sen onu büyük ve kuvvetli bil; elinde sopa olan düşmana karşı sen demir kalkan hazırla…”

Ey ABD; Türk Milleti savaşta hileyi, oyunları çok iyi bilir. İhtiyatlıdır ve uyanıktır. Sen bizimle Kore’de savaştın… PKK diye beslediklerine neler yaptığımızı gördün, ekonomik tuzaklarını nasıl boşa çıkardığımızı biliyorsun, sosyo-kültürel saldırılarını nasıl def ettik anlatmamıza gerek yok. Dini kullanarak saldırdın onu da hallettik. Bunlardan kendine hiç ders çıkartmadın mı?

Biz, bize “Ya istiklal ya ölüm” emrini veren ölümsüz lider Atatürk‘ün mirasçılarıyız! Sana kim akıl veriyor da, Türklerle bu dansı yapmaya kalkıyorsun?

Bunları niye yazdım biliyormusunuz; bu olaylar cereyan ederken elime Erkan Göksu‘nun “Türk Savaş Sanatı” adlı kitabı geçti. Okudukça sanki bugünü yaşıyor gibi oldum. Türkler tarih boyunca hem savaşmış ve hem de bunu kendi adlarını koymak sureti ile bir “savaş sanatı” haline getirmişler. Memnun oldum. Hem sizi hem de Trump‘u bunlardan haberdar edeyim dedim.

Türk Savaş Sanatının bilgesi Kutadgu Bilig‘in şu sözleri ile Trump‘a uyarılarımı bitireyim “Ölüm için hiç şüphesiz ecelin gelmesi lazımdır; eceli gelmeden hiç bir yiğit ölmez… Düşmana yalın hücum et, erkekler gibi vuruş; eceli gelmeyince, insan katiyen ölmez… Ölümü hatırına getirmeyerek düşmanını vuran yaman ve pek yürekli adam ne der, dinle.”

Atası Kutadgu Bilig olanın sırtı yere gelmez. Öylesi ise biz bu dolar dahil her savaşı kazanırız… Haydi Bismillah!

 

 

Kriz Hamasetle Değil Akılla Çözülür

0

“Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizini yaşamaya başladık” diyen “münafıkların, vatan hainlerinin” ve de döviz kurlarındaki hızlı artışın tesiriyle örselenmiş ruhumu dinlendirmek için “a haber’e” sığındım.

Bakmayın siz müzmin münafıkların “yerli Pravda” demesine. Dünyanın gelmiş geçmiş en zengin adamı olarak bilinen petrol, çelik ve banka imparatoru Rockefeller’in ölüm döşeğinde iken mutlu olması için tek nüsha olarak çıkarılan “pembe gazeteye” benzetilmesine.

“A haber” pembe medyanın çok başarılı bir örneği olmaya devam ediyor. İnsanlarımızın en zor memleket şartlarında bile ruh sağlığını korumasına, mutlu mesut yaşamasına çok değerli hizmetler sunuyor!

Önceki gün 20 dakika kadar seyrettiğim a haber‘de sokak röportajına çıkarılan sakallı hacı amca çok mutlu ve gururluydu.

“Bundan önce devleti yönetenler Demireller, Ecevitler, Özallar hiçbir şey yapmadı. Her şeyi Tayyip Erdoğan yaptı. Onlar da Cumhurbaşkanı Erdoğan kadar yapsaydı Türkiye 20-30 kat daha büyük olurdu. Sadece Marmaray yeter” dedi.

Ayda 300-400 TL’ye gül gibi geçindiğini anlattı. Ekmeğin kırıntısını ekmeğin içine katarak yediğini, gül gibi geçindiğini, 1200-1300 TL’ye geçinemeyenlerin diskoteklerde para harcadığı için geçinememiş olacağını söyledi. “Allah benim ömrümden alsın, Erdoğan’a versin” dedi.

Aynı TV kanalının haber sunucusu Türkiye’nin ABD’den ithal ettiği akıllı telefonlara ödediği paraların büyüklüğünü anlattı. Başkan Erdoğan’ın talimatıyla bu akıllı telefonlara uygulayacağımız boykot ile ABD şirketlerinin pastadan aldığı paydan çok önemli bir kaybı olacağını söyledi. (Sadece Apple’ın 1 trilyon dolarlık bir şirket değeri olduğunu Türkiye’nin milli gelirinin ise son kur hareketiyle 800 milyar dolardan 600 milyar dolara düştüğünü söylemeye lüzum görmedi.)

Yine a haber ve diğer buna benzemeye başlayan kanallarda, “dolarlarını bozduran vatansever vatandaşlarımızın” haberlerini seyrederken mutlu oldum. Bunlar “300 TL’ye gül gibi geçinen” vatandaşlarımızdan daha vatansever olsa gerekti. Çünkü yastık altında döviz ve altınları vardı. Çağrıya uyarak döviz bürolarına koşturmuşlardı.

“Ekonomik savaşın bu kahramanları” 4 TL’den aldıkları dolarlarını 7 TL’den bozdururken bir yandan ne kadar vatansever olduklarını ispatlarken, bir yandan da kâr etmekten mutluydular. Ne de olsa Reis’ten öğrenmişlerdi win-win (kazan- kazan) kuralını.

Gerçi Reis daha önce de böyle bir çağrı yapmıştı. O zaman da dövizlerini TL’ye çevirmiş olmalıydılar. Ama aradan geçen zamanda her ne kadar ihracat falan yapmasalar da boş durmamış döviz kazanmışlardı. Belki taşınmazlarını dolarla kiraya vermiş, devlete verdikleri hizmetlerin karşılığını dolar olarak almışlardı.

*************************

Katar Emirinin Yatırım Haberi

Bu arada hepimizi gerçekten mutlu eden bir haber gündeme damgasını vurdu.  Başkan Erdoğan’ın Katar Emiri ile 3,5 saatlik özel görüşmesi sonucunda, “”Katar’ın Türkiye’de 15 milyar dolarlık doğrudan yapacağını” öğrendik.

A haber bu miktarın ne kadar büyük olduğunu anlamamıza yardımcı oldu. 15 milyar dolar mesela Kosova devletinin 19 milyar dolar tutan milli gelirine yakındı.

Ama 500 milyar dolara yakın olan dış borcun Kosova’nın milli gelirinin 25 katından fazla olduğunu söylemeye lüzum yoktu.  Suriyeliler için harcadığımız 30 milyar doların yarısı kadar olduğunu hatırlatmak da yersizdi. AKP hükümetlerinin dışarıya ödediği faizlerin bunun on katı (151 milyar dolar) olduğunu da bilmemize gerek yoktu.

Yapılacağı söylenen Katar yatırımının bu yılsonuna kadar ödenecek 240 milyar dolar borcun ödenmesine nasıl katkı sağlayacağını sormak da abesti.

Şimdi “en büyük ABD üssü Katar’da. Renkli darbe eğitim merkezleri Katar’da. Hizbullah Hamas ve Müslüman Kardeşler ‘temas merkezleri’ Katar’da” diyenlere bakılmamalıydı.

“Katar’ın ABD’nin izni olmadan Türkiye’de yatırım yapmasının mümkün olmadığını” söyleyen böyle “hainler” ile bu yatırımların hangi alanda ve hangi sürede realize edileceğini merak eden “münafıklara” da asla kulak asılmamalıydı.

Çünkü mutlu olmak bizim de hakkımızdı!

*************************

Ayfon Telefonunu Kıran Milletvekili

A haber’den sonra sosyal medyada yer alan  “iphone kırma videoları” ile keyfim iyice yerine geldi. Özellikle MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt’un kameraya yaklaştırıp, “hakiki ayfon” olduğunu gösterdiği cihazın üstünde tepinerek parçalaması gözlerimi yaşarttı.

Apple ve ABD’nin Cemal Enginyurtgillerin verdiği dersten sonra kara kara düşündüğünden eminim! Hadi bakalım. Şimdi Apple ve ABD düşünsün! Bakalım bundan sonra ne yapacaklar?

Diyeceksiniz ki, Enginyurtgiller’in mesajı belki de kendi vatandaşlarımızadır. “Bu kadar akılsız adama böyle akıllı telefon yakışmaz” demek istemiş olabilirler. Kim bilir belki de böylece daha etkili bir boykot çağrısı olacağını düşünmüşlerdir.

*************************

Lütfen Biraz Akıl ve Basiret

Ülke hepimizin. Yaşadığımız kriz kur meselesi değil. Döviz kurlarındaki anormal artış ekonomik yapısal sorunların bir sonucu.

ABD’nin yaptığı var olan yangına körükle gitmek.

Türkiye 500 milyar dolara yakın dış borcu olan bir ülke. Bunun yarısı da çok kısa vadeli borç. Biz başka ülkelerin tasarruflarını borç alarak harcadık. Harcadığımız alanlar da üretime dönük yatırımlar yerine çoğu inşaat ve tüketim harcamaları idi. Bu arada bol bol israf ettik. Kısaca eloğlunun parasını har vurup, harman savurduk.

Bunların hiçbirini dış güçler bize zorla yaptırmadı.

Şimdi adamlar yeni borç vermek istemedikleri gibi alacaklarını da tahsil etmek istiyor.

Şu anda siyasi açıdan sıkıştırılmak için çok uygun ekonomik darboğazdayız. ABD de bunu değerlendiriyor.

Yapılacak iş belli. Kolay çözüm yok.

Önce yeni borç alabileceğimiz şartlar oluşturulacak. Bunun için sermayeye güven vermek lazım.

Yatırımcının güven duyması için güçlü bir ekonomik kadro, güçlü bir program ve güvenilir bir hukuk düzeni lazım.

Borçlar yapılandırılıp uzun vadeye yayılarak, bu arada yapısal dönüşümü sağlamak. Yani paraları betona gömmek yerine katma değeri yüksek üretimi öncelemek. Yerli üreticinin teşvik edildiği, tarımda kendi kendine yeter hale getirdiğimiz ve kaliteli insan gücünü yetiştirdiğimiz bir yapı kurmak.

Bunlar hemen ve kolayca yapılacak şeyler değil. Ama hemen başlamamız lazım.

Akılla, basiretle hazırlanacak bir ekonomi ve dış politika programını istikrarlı bir şekilde yürütebilirsek krizden güçlenerek çıkmamız mümkün.

Kendi içimizde yaptığımız şovların krize bir faydası yok. Sadece iç politika için propaganda değeri var.

 

 

Metre…

0

Teknik adamım vesselam. Uygulamalı bilimler matematik, fizik, mühendislik konularıyla ilgiliyim. Olayları ve sorunları çözümlerken; analitik düşünce metotlarını kullanmayı, neden? niçin?, nerede?, ne zaman? gibi sorular sormayı, Nedensellik ilkesini kullanarak sebep sonuç ilişkisi kurmaya çalışırım. Olayların görünen kısımlarıyla ilgilenip olasılıklar ve komplo teorilerinden de mümkünse kaçınmaya çalışırım.

İlgi alanlarımda var dedim ya,  mesleğimle ilgili olanlarını saydım fakat. Sosyolojik olarak yaşadığım ülkemin sorunları, ekonomi, siyaset, din, ahlak, felsefe konularını da severim. Mümkün olduğunca sığ olan düşünce dünyama derinlik kazandırmak, farklı bakış açıları edinmek için okumaya çalışırım. Okumak demişken de öyle kopyala yapıştırcılığı da pek sevmem. Sentezlemeyi, önceki bilgilerimle harmanlamaya çalışırım ögrendiklerimi.

İlgi alanlarımla etki alanlarımın orantılı olduğunu pek sanmıyorum. Günde bazen üç beş kez memleketi kurtarırım. Bazen yeni hükümetler kurarım. Bilimsel öngörülerde de bulunur. Durum tespitleri yaparak çoğu zaman bilginin teorik kısmının eylem- davranış-ahlak kısmına geçmekten uzak olsa da en azından zihinsel aktivite açısından günlük rutin düşüncelerimin dışında düşünürüm.

Bilgileri harmanlamayı da severim. Mesela uygulamalı bilimlerle sosyolojik konuları çarpmayı bölmeyi toplamayı ve çıkartmayı yeni kelime ve kavramlar türetmeyi ve yeni kelimelerin oluşturduğu düşünsel coğrafyada gezinmeyi severim. Yanımda bulunan dostlarımı da alırım bu yeni iklimli coğrafyaya ama sonrasında fark ederim aynı kelimeleri kullansak ta farklı anlamlar yüklediğimizi. Sonrada kendini anlatma çabası. Zor birisiyim ama arkadaşlarım da bir o kadar sabırlı.

Konuyu fazlaca uzattım. Yardımınızı istiyorum aslında. Zorlandığım kelimelerim ve düşünce sistemimde yerli yerine koyamadığım kelimelerim var. Örüntü dünyamda boşluklar oluşuyor. Hemen sorularıma ve kelimelerime geçeyim. Şimdiden teşekkür ederim yardımlarınız için.

Mesela; “Türk” kime denir? Bir Türkmetre yapabilsem. Hangi şeyleri yaptığımda Türk olurum. Neleri yapmazsam Türklükten çıkmış olurum. Ya da kaç ayetlik Müslümanım? Müslümanmetrem olsa ölçebilsem Müslümanlığımı, uzun muyum kısa mıyım bilsem. Hangi ayetler boyumu uzatır hangileri kısaltır. Bir başkası “Vatan” neresidir? Posta kodu kaçtır? Vatana nasıl gidilir? Tabelası var mıdır? Ya da “Vatansever” kimdir? Kime vatansever denir. Vatanseverliğin birimi nedir? Çarpanı yüksek vatanseverlik durumlar nelerdir? Hangi davranışları yaptığımda vatanseverliğim kaç kilo artar? İçine ne oranda sevgisizlik katarsam özelliğini kaybeder. Son kullanma tarihi var mıdır? Bir başka kelimem de iman öznenin önemi yok “İman “nedir? Ağır mıdır? Hafif midir? Benim imanım mı hızlı yoksa sizin imanınız mı? Bıraksak gökyüzüne mi uçar yere mi düşer? Sakal bırakmak imanı arttırır mı? .Sinekkaydı tıraşın iman üzerindeki etkisi nelerdir? Tamam, bu son kelimem “Ahlak” nereden satın alırım. Kullanma kılavuzu var mıdır? Değeri dolar kuruna mı yoksa euroya mı bağlı? Satmak istersem Alıcısı çıkar mı? .Kaybettiğimde kayıp ilanı vermem gerekir mi? Okula kayıt için gerekli belgeler arasında mı? Aslında birkaç kelimem daha var ama fazla sıkmak istemedim sizleri. Haddimi de aşmıyayım. Aklıma gelmişken bir kimsenin haddi nerede başlar nerede biter? Çocuğumun öğretmenini değerlendirirsem, doktorun verdiği ilacı beğenmezsem haddim azalır mı?  Haddi aşınca ceza kesiliyor mu? Had aşmada hız sınırı var mı?

Çok mu karıştırmışım? Biliyorum sizin için basit kelime ve sorular bunlar. Fakat yardımcı olursanız sevinirim. Yazarsanız bu konulardaki düşüncelerinizi kelimelerinizi. Bende kendi kelimelerimle birlikte düşünce dünyamı oluşturacağım. Sizin de bir katkınız olmuş belki kilonuz artmış belki de boyunuz uzamış olur Ne dersiniz? Kelimelerim mi karışmış birbirine. Eeee haliyle normal bi durum. Türkiye yaşıyorum. Dinin Kıl ya da başörtüsü, Vatanseverliğin 15.000 TL, Siyasetin Beşiktaş olduğu bir ülke. Sizce de normal değil mi?

 

 

Kur’ân Işığında Farklı Konular, Farklı Yorumlar

0

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in ebedî âleme doğuşundan sonra Kur’ân’ın müterâdif âyetleri ve gelişen sosyal hayat sebebiyle pek çok yeni mevzular ortaya çıkmış, bunlar âlimler tarafından icma ve kıyas yoluyla çözüme kavuşturulmuştur. Denilebilir ki İslâmiyet’le alâkalı hiçbir mesele yoktur ki tartışılıp sağlam bir neticeye bağlanmasın. Ancak bâzı meseleler üzerindeki tartışmalar günümüzde de devam etmektedir. Varılan neticeler İslâm’ın değil, fikir beyanında bulunan şahısların görüşüdür.

Ülkemizin önde gelen Kur’ân araştırmacısı olan Prof. Dr. Hasan Elik Hoca, yıllar boyunca devam eden ilmî çalışmalarının ve araştırmalarının neticesinde oluşan kanaatini; ‘yegâne doğru budur‘ şeklinde katı bir üslûp ve dille değil, ‘şahsî görüş‘ olarak okuyucuya sunuyor. Sunarken, mesele hakkında fikir beyanında bulunanların ileri sürdüğü fikirleri ve delillerini bütün teferruatı ile ortaya konuyor.  Vardıkları neticenin ve delillerinin kabule şayan olup olmadığını da deliller vererek tahlil ediyor.

Kur’ân Işığında Farklı Konular, Farklı Yorumlar‘ isimli, 13,5 X 21,5 santim ölçülerinde, 206 sayfalık eserinde Elik Hoca, 6 adet konuyu Tülbentten geçirir gibi süzüyor,

Ele alınan konular: *Kur’ân’da Mukaddes Şehrin Özellikleri / Mekke Örneği, *İbâdetlerde Ruh Kaybı / Hac Örneği, *Mukddese Saygı Babında Mushaf’a Abdestsiz Dokunma Meselesi, *Gayrimüslimlerle İlişkilerde Kur’ân’ın Esas Aldığı Değer, *Kur’ân’da İnsanın Sorumluluğu (va’d-Vaîd ve İlâhî Af), *Kur’ândaki Allah Anlatımı Açısından Şefaâte Bakış başlıklarıyla işleniyor.

Her konu, ‘Giriş‘ bölümüyle başlayıp ‘Sonuç‘ bölümü ile bitiyor. Kitabın sonunda ‘Bibliyografya‘ ve ‘Dizin‘ bölümleri var.

Kitabın son bölümünü teşkil eden ‘Kur’ân’daki Allah Anlatımı Açısından Şefaâte Bakış‘ (s: 161-188) başlıklı makalenin özeti:

Şefaât, kişinin bağışlanması için aracılık etmek, ona yardımcı olmak veya bir başkasından onun adına yardım dilemek mânâlarına gelmektedir. Genelde yüksek konumda olan birinin, kendisinden konum itibâriyle daha aşağıda olan kimseye destek vermesini ifâde etmektedir.

İslâmî bir terim olarak şefaât; ahrette günahkâr mü’minlerin günahlarının bağışlanması, günahı olmayanların da derecelerinin yükseltilmesi için Hz. Peygamber’in Allah katında dua etmesi, yalvarması ve onlara yardımcı olmasıdır.’ (s: 162)

Sonraki sayfalarda Prof. Elik; şefaâtin mutlak ve kesin olarak reddedildiği 10 adet âyetin meallerini veriyor. Bu âyetler şunlardır: Bakara 2/48, 123, 254, 270; En’âm 6/70;  Yunus 10/18; Zümer 39/43, 44;  Gâfir 40/18; Müdessir 74/48. (s: 163)

Allah’ın izniyle şefâtin mümkün olduğu‘ şeklinde anlaşılan 7 adet âyet: Bakara 2/255; Enbiya 21/28; Yunus 10/3; Meryem 19/87; Tâhâ 20/109; Sebe’ 34/23; Necm 53/26. (s: 164)

Hadis mecmualarında farklı lafız ve üslûpla da olsa, şefaâtle ilgili çok sayıdaki hadislerden 12 adet örnek. (s: 165, 166)

Bu bölümde ayrıca; Ebû Hanîfe (vefatı: 767), Eş’arî (v: 926), Mâtürîdî (v: 944), Kummî (v: 991), el-Hillî (v: 1325), Fahreddin Râzî (1149-1209), Kadı Abdülcebbar (v: 1025), Zemahşerî (v: 1144), İbnü’l-Cevzî (v: 1201), Nevevî (v: 1277), İbnü’l-Müneyyir (v: 1284), Bakıllânî (v: 1013), Muhabbed Abduh (1849-1905) gibi İslâm âlimleinden 13 kişinin şefaâtle ilgili görüş ve düşünceleri ile alâkalı 13 adet örnek sunuluyor.  (s: 167-174)

Prof. Dr. Hasan Elik, değerlendirme başlıklı bölümden sonra (s: 175-187) ‘Sonuç‘ başlıklı bölümde;

‘…Mutlak ve kesin ifâdelerle şefaâtin reddedildiği‘ âyetlerle ‘Allah’ın izni olmadıkça kimsenin kimseye şefaât edemeyeceği‘ şeklinde yorumlanan âyetler arasında mânâ farkı olmayıp sâdece üslûp farkı söz konusudur. Dolayısıyla bu âyetlerden ‘Allah’ın izniyle şefaâtin mümkün olduğu’ şeklinde bir mânâ çıkaran din adamlarının görüşlerine iştirak edemediğimizi belirtmeliyiz.

Şefaâtle ilgili hadislere gelince; muhatap ve bağlamlarının, müşriklerin şefaât inancının reddiyle ilgili olan âyetlerden farklı olması dolayısıyla bu âyetlerin hadislerde geçen şefaâtin doğrudan ispat veya teyidine delil olarak kullanılmasının doğru olmadığını; hadislerdeki şefaâtin Hz. Peygamber’in ümmetinin ve bütün insanların af ve bağışlanması için Allah’a duası olarak anlaşılması gerektiğini düşünüyoruz.

Ayrıca anlaşılan şekliyle şefaât inancının Kurandaki ‘tevhid’ anlatımıyla, Allah-insan ilişkisinin niteliğiyle uyuşup uyuşmadığını göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerektiği inancındayız.

Şöyle ki: Dünyada insanlar arasında bilinen ve cereyan eden şekliyle şefaât; bir insanın, başka bir insanın yaptığı veya yapmadığı bir işten doğan sorumluluğunu ortadan kaldırmak için devreye girerek onu bu sorumluluktan kurtarması anlamına gelmektedir. Bu durumda şefaât; hüküm ve karar mevkiinde olan âdil bir kimsenin, bilgi eksikliği sebebiyle yanlış kararını düzeltmesi için veya âdil olmayan bir otoritenin, çıkar ilişkisi bulunan etkili kişilerin şefaât veya arabuluculuk taleplerini  -bunun haksız olduğunu bildiği halde- kabul ederek kendi irâdesini geçersiz kılması demektir. Her iki şefaât yöntemi de Allah için söz konusu olamaz. Allah ezelî ve değişmez ilmi ile her şeyi kuşattığından, bilgi eksikliği sebebiyle hatâlı bir karar vermekten ve zulmetmekten münezzeh olduğuna göre herhangi bir kimsenin bir başkası için onun nezdinde şefaâtçi olması da düşünülemez.

Şâyet âhiretteki şefaât, bu anlaşılan biçimiyle şefaâtin dışında mâlâmumuz olmayan bir keyfiyet ise onunla ilgili müspet veya menfi bir görüş belirtilemez. Şunu da ifâde edelim ki İlahî irâde ve kudret sınırlandırılamayacağından, Allah’ın sonsuz lütuf ve merhametiyle tecellî ederek vasıtasız bir biçimde günahları affetmesi, şefaâtle ilgili bu mütâlâaların dışındadır. Doğrusunu Allah bilir’ sözleriyle kitabını bitiriyor.

Eser; müftüler, câmi imamları, vaizler, İmam Hatip ve İlâhiyat Fakültesi öğrencileri ve hatta hocaları için fevkalâde faydalı ve başucu kitabıdır. İhtiva ettiği mevzular hakkında doğu cevaplar verebilmeleri için okumaları şarttır.

Eserin ikinci baskısı, Nisan 2018’de yayınlandı.

İFAV / MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLÂHİYAT FAKÜLTESİ VAFI

Nuh Kuyusu Caddesi Nu: 110 Bağlarbaşı, Üsküdar-İSTANBUL. Telefon: 0.216-651 15 06

Belgegeçer: 0.216-651 00 61 e-posta: ifav@ilahiyatvakfi.com // www.ilahiyatvakfi.com

Prof. Dr. HASAN ELİK:

1949, Tokat doğumlu. hâfızlık eğitimi tamamladıktan sonra İstanbul’da İsmail Bayrı Hocadan tâlim, tecvid ve kıraat okudu. İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden 1971, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1976 yılında mezun oldu. İstanbul’da müezzinlik, din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi öğretmenliği yaptı. 1977 yılında, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ilmî araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan’a gönderildi. Kral Abdulaziz (Ummul Kura) Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü’nü bitirdikten sonra aynı üniversitede 1982 yılında Tefsir ve Hadis branşlarında yüksek lisans ve 1989 yılında doktora çalışmalarını tamamladı. Bu üniversitenin tertiplediği tefsir yarışmasında Üstün Kur’ân Bilgisi, doktora çalışmasıyla ilgili olarak da üniversite yönetiminin verdiği Üstün Başarı Belgesi ödüllerini aldı. Almanya, Hollanda, Mısır ve Japonya’da kısa süreli etütler yaptı, çeşitli konferans ve bilgi şölenlerine katıldı. 1990 yılından bu yana Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi olarak vazife yapıyor.

Yayınlanmış Kitapları:

*Nur Suresinde Sosyal İlişkiler, *Müşkilü’l- Asar (Tahavi’nin aynı adlı eserinin 6. cildinin tenkitli basımı),*Mekke ile ilgili Âyetlerin Nüzul Sırasına Göre Tefsiri, *İslâm Gerçeği, *Kur’ân’ın Korunmuşluğu Üzerine, *İslâm Korku Dini Değil Sevgi Dinidir. *Dini Özünden Okumak, *İçimizdeki Allah, *Model İnsan Peygamber, *Evrensel Mesaj / Kur’ân, *İslâm ve İnsan, *İslâm ve Hayat, *Yaratan ve Yaratılanlarla İletişim Biçimi Olarak İbâdet, *İslâm ve Denge, *İslam’ın Va’dettiği Huzur, *Bütün İnsanlar Hür ve Tok Oluncaya Kadar, *Kuruluş ve Kurtuluşumuzda İslâm, İnsan Eksenli Din, *Kur’an Işığında Farklı Konular Farklı Yorumlar, Kur’an Tefsiri / Tevhid Mesajı.

Aşk Kaleme Değince

Yazarının özel durumu sebebiyle ‘Yitik Sevdalar‘ müstear (takma) adıyla, bir başka ifâdeyle ‘rümuzu‘ ile okuyucuya sunulan eser, 13,5 X 21 santim ölçülerinde 216 sayfadır.

Duyguları gönlüne, düşünceleri aklına, yenilikleri muhayyilesine, taşkınlıkları bedenine sığmayan, Türk Anadolu kültürünü özümsemiş, milletine meftun, vatanına karasevdalı bir yazar…

Yazdıkları şiir gibi… fakat şiir değil. Nesir gibi görülüyorsa da nesir de değil… Eskilerin ‘nev-i şahsına münhasır‘ dedikleri apayrı bir üslûp.

Kitaba ‘takdim‘ yazısı yazan Yusuf Ziya Arpacık, ‘Bir İçim Zemzem‘ başlığı altında görüşlerini şöyle açıklamaya çalışıyor:

Ve elimde bir kitap mı, bir bardak zemzem mi? Doya doya okudum mu, kana kana içtim mi? ‘Aşk Kaleme Değince’ işte böyle fırtınalar koparmış deli yüreklerde… Deli taylar gibi coşarmış kırık gönüller.

Belgesel sanki ama roman tadında. Bazen buralar bazen öteler diyarında. Fakat hakkın ve hakîkatin hep ortasında.

Güneşin doğduğu yerde gölgeler zâil olur. Güneşin battığı yerden doğan ümit dolu kelâmlara, sevda yazan kalemlere selâm olsun…’

Ve… SELÂM OLSUN başlıklı ilk yazı:

Bazen kurşundan ağır bir efkâr balyası gibi çöküverir omuzlarımıza. Böylesi anlarda hislerim ya bağlamamda ezgi olup kanatlanır veya bir beyaz kâğıt üzerine dosta yazılmış kırık dökük üç beş satır.

Bir yürek çığlığıdır bu. İsyankâr bir sükût. Gündelik telaşlar içerisinde bütün güzel hasletlerimiz gibi yitip giden sevdalarımızın ardından söylenen öksüz bir türkü.

Hayat bir takvim aslında.

Ve bizler koparız ondan sayfa sayfa. Son sayfa düşmeden söyledim hayata dâir, söyleyeceğim ne varsa.

Çünkü ‘cesâret korkunun olduğu yerde bile gerçeği haykırabilmektir.’

Selâm olsun!

Dert sofrasından bal yiyenlere, derdini gül eyleyenlere, kula mihnet etmeyenlere.

Hayata şiir tadında türkü tadında tutunanlara.

İnsanlığın bittiği zaman ve mekânlarda insanlığa vesile olanlara.

Selâm olsun…

Ve buna benzer tam 81 adet yazı… 81 pâre sevdâ topu gibi… Bir veya iki-ikibuçuk sayfalık… Bir solukta okunuyor. Sonra tekrar, daha sonralarda da tekrar-tekrar okunmak üzere…

Yazılardan bâzılarının başlıkları: *Kolay Bırakılan İzler Çabuk Silinir *Ya Kendin Gel veya Bana ‘gel’ de *Kahrın da Hoş Lûtfun da *Yüreğimde Ayak İzleri/n Var *Katilim Oldu Gözlerin * Sükût-u Vaveylâ *Senin Vedan B/Aşkaydı *Susuyorum Avazım Çıktığı Kadar *Benim Sitemim B/Aşka *Alperen’e Mektuplar *Aybala’ya Mektup *Her Nefs Ölümü Tadacaktır *Ahmet Kabaklı *D/Üşüyorum *Vatan Sağolsun *Ve Metin Tokdemir *Dilâver Cebeci *Gün Sazak *Nutuklara Gömülen Yiğitler *İsa Yusuf Alptekin ve Doğu Türkistan *Alparslan Türkeş’in Delileriyiz *And Etkenmen *Fıtrat Değişir Sanma *Türklük Bir Okyanustur *Vatan *Bize ne Oldu?

Haziran 2018’de çıkan bu kitap anlatılamaz. Okumak gerek…

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

Mufassal-Musavver (Teferruatlı-Resimli)

FRANSA BÜYÜK İHTİLÂLİ TÂRİHİ:

Kitabın müellifi Ali Reşad Bey (1877-1929) gazetecilik, öğretmenlik, yayıncılık ve çeşitli kurumlarda idârecilik ve son olarak Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi’nde) târih öğretmenliği yapmıştır. 52 yıllık ömründe; 15’i müşterek imzayla olmak üzere, toplam 55 kitap ve pek çok makale yazmıştır. O’nun kaleme alıp 1915’te 2 cilt hâlinde, ‘Mufassal, Musavver Fransa İhtilal-i Kebiri Tarihi‘ adıyla yayımlanan kitabı, Fransız İhtilâli hakkında dilimizde neşredilmiş en kapsamlı ve tertipli ilk eserdir. Kitap, Erol Kılınç tarafından Osmanlı Türkçesinden günümüz yazısına çevrilerek 14 X 21,5 santim ölçülerinde sert kapaklı cilt içerisinde 853 sayfa olarak yayımlandı.

14 Temmuz 1789 tarihinde başlayan Fransız İhtilâli târihin dönüm noktalarından biridir. Sebepleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Umumun ittifak ettiği sebepler şöylece toparlanabilir. ‘Asiller’ denilen yönetici sınıf, lüks ve debdebe içerisinde yaşarken halk zor şartlar altında hayatta kalmaya çalışıyordu. Verimli topraklara sâhip olan azınlık, zenginliklerini geometrik diziler hâlinde artırırken, halkın her günü bir evvelkinden daha kötü şartlarla devam ediyordu.

Hepsi, ihtilalden önce ölmüş bulunan Fransız filozofları, Voltaire (1694-1778), Montesquieu (1689-1755), Diderot (1713-1784) ve Jean Jacques Rousseau 1712-1778); 1700’lü yılların ilk çeyreğinin sonlarından itibâren ‘aynı devlet idâresinde yaşayan insanların hürriyet ve zenginlik bakımından eşit haklara sâhip olması gerektiği‘ gibi o dönem için çok yeni ve kabulü mümkün görünmeyen fikirler ileri sürdüler. Bu fikirler sâyesinde İngiltere, Avrupa siyâsetinde Fransa’dan daha güçlü konuma sâhip olmuştu.

Fransız halkı galeyana gelerek Bastille Hapishânesi’ni bastı ve bütün mahkûmları serbest bıraktı. Fakir halk ile hapisten kurtulanlar, zengin-asiller ve taraftarlarına saldırdılar. Büyük bir iç savaş başladı. Birkaç milyon insan öldü. 1815 yılına gelindiğinde Fransa’da birinci imparatorluk dönemi kapanmış, ihtilal sona ermiş, asiller ve râhipler sınıfı bütün imtiyazlarını bir daha elde edemeyecek şekilde kaybetmişlerdi.

Ali Reşat Bey, Fransa’da 16 yıl devam eden karışıklık dönemini, bütün teferruatı ile birlikte eşine az rastlanılır bir üslûpla anlatmıştır. Dünya târihindeki hürriyet, devlet idaresi, halk tabakasının hak ve hürriyet arayışları ve neticelerini öğrenmek için güvenilir bir kaynaktır.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

MEZOPOTAMYA MİTOLOJİSİ:

Jean Bottero ve Samuel Noah Kramer’in yazdığı Alp Tümerteki’in Türkçeye tercüme ettiği kitap, 16 X 22,5 santim ölçülerinde ve 869 sayfadır.  En eskisi milattan önce üçüncü bin yıla uzanan belgelere dayanılarak hazırlanan eserde insanların, ilk başlangıçtan beri sordukları büyük ve cihanşümul sorulara kendi imkânları içinde verdikleri cevaplar, canlılığını bugün de koruyan, çarpıcı bir üslupla aktarılmaktadır.

TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Meşelik Sokağı Nu: 2 Kat: 4 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212 252 39 91 Belgegeçer: 0.212-243 56 00 bilgi@iskultur.com.tr İnternet: www.iskultur.com.tr

KISA KISA / KISA KISA…

1-SORULARLA ORUÇ RİSALESİ: Alaaddin Palevi / Mukattaa Yayınları.

2-İSKENDERNÂME : Ahmedî – Furkan Öztürk / İş Bankası Kültür Yayınları

3-KENDİ İÇİNE DÜŞMEK: Özkan Gözel / Ketebe Yayınları

4-DİKTATÖRLERİN ÇOCUKLARI: Jean Cristophe Brisard Claude Quetel-Olcay Kunal / Yapı Kredi Yayınları

5-OSMANLI DEVLETİ VE KÜRTLER: Editörler: İbrahim Özcoşar, Shahap Vali  / Kitap Yayınevi.

 

 

Eko-Politik Teröre Karşı Uyarı Paketi

0

(Kasım 2008’de yazılmış yazımızı günün anlam ve önemine ithafen tekrar paylaşıyoruz)

 

Dünya tıpkı 1929 yılı gibi derin ve orta vadeli bir krizle uğraşıyor. ABD, Japonya, Rusya, Çin ve AB ülkeleri krize karşı tedbirler alsa da krizin yönlendiricileri onların da üstünde gözüküyor. Gerekirse devletler batırılacak ama kapitalizm yaşatılacaktır. Paranın ve gücün dünya egemenliğinin sürmesi için İkiz Kulelerden sonra kontrollü ama devasa boyutlarda bir krizle karşı karşıyayız.

Bu tip durumlarda genellikle “Filler dövüşür, çimenler ezilir.” Hükümet, etkilenmeyeceğini iddia etse de kriz asıl bizi ve bizim gibi ülkeleri derinden etkileyecektir. Zira ülkemiz, dış ticaretinin yüzde 50’sini AB ülkeleri ile yaklaşık yüzde 10’unu da Rusya ile gerçekleştirmektedir. Özelleştirmelerle içimize soktuğumuz büyük şirketler battığında tabi ki bundan etkileneceğiz. Sıcak parayla ayakta durmaya çalışan bir ekonomi para trafiği değiştiğinde elbette etkilenecektir.

Biz ne yapabiliriz? Asıl önemli olan bu. Yıllar yılı yerli malı kullanma ve yabancı malları boykot kampanyalarına pek ilgi göstermedik. Küreselleşeceğiz diye düzenli geliri olmayan çiftçi, üniversite öğrencisi hatta işsizin bile 3 – 5 tane kredi kartı oldu. Lüksten asla taviz vermedik. Maaşımızın 2 – 3 katı  cep telefonumuz, ayran içmeye peşin para bulamasak da tatile gitme alışkanlığımız hep varoldu. Tüketerek ve tükenerek yaşamaya ömür dedik, aldandık.

Zararın neresinden dönersek kârdır. Yeter ki bunların küresel oyunlar olduğunun bilincine varalım. Türkiye Kamu-Sen Ar-Ge Merkezi vatandaşlarımız için öneri paketi hazırlamıştır. Sosyal sorumluluğumuz gereği vatandaşlarımızı uyarmayı bir görev görüyor, yetkilileri de sosyo-ekonomik hayatta bir an önce tedbir almaya çağırıyoruz:

  • Borçlanarak araba ya da ev almayın, bu ihtiyaçlarınızı erteleyin.
  • Kara gün için biriktirilen altın benzeri yastık altı tasarruflarınızı bozdurmayın.
  • Bankacılık işlemlerinde internet ve ATM’leri kullanın. Daha az masraf ödersiniz.
  • Kredi kartlarınızın sayısını azaltmaya bakın veya düşük faizli borçlanmayla kapatın.
  • Kredi kartıyla zorunlu kalmadıkça alışveriş yapmayın.
  • İnternet, telefon, elektrik ve su gibi fatura giderlerinizi minimuma indirin.
  • Zorunlu olmadıkça ev eşyalarınızı yenilemeyin ve gereksiz tadilat yapmayın.
  • Her aybaşında bir bütçe yaparak gelecek ayın harcama planını çıkarın.
  • Kış öncesi kombinizin bakımını, cam ve kapılarınızın izolasyonunu yaptırın.
  • Televizyon, bilgisayar gibi elektrikli gereçlerinizi kapattığınızda fişini de çekin.
  • Çamaşır ve bulaşık makinelerini tam doldurmadan çalıştırmayın.
  • Evinizin tüm bölümlerini düşük ısıda sürekli ısıtırsanız daha az doğalgaz yakarsınız.
  • Çok zorunlu olmadıkça dışarıda yemek yemeyin.
  • Tasarruflu ampul ve düdüklü tencere kullanın.
  • Küçük alışverişler için büyük marketlere gitmeyin.
  • Alışverişe çıktığınızda sadece ihtiyacınız olanları alın. Özellikle liste yaparak gidin.
  • Yürünebilecek yerde araç kullanmayın veya toplu taşıma araçlarını tercih edin.
  • Mümkün olduğu kadar ev halkını da tasarrufa teşvik edin.
  • Lüks ve israfa dayalı yaşantıların TV’lerden ailece seyrine son verin. (S.P.)
  • Komşuyla, akrabayla ve arkadaşla yarış duygunuza ket vurun. (S.P.)

 

 

Oyun Kurucular; İngiltere ve ABD; Yahut Bankerler

Dünyanın işlerini Londra projelendiriyor, Waşhington’a havale ediyor. Kendisi arada gözükmüyor, örtülü ortaklık hızla devam ediyor. Ah Amerika, vah Amerika diye sızlanmaya  gerek yok. Dünya siyasi ve ekonomik tarihini iyi bilenler dün, bugün ve yarının oyun kurucularının kimler olduğunu rahat tanırlarsa hazırlıklarını da ona göre yapar, tedbirlerini alırlar. Dünyada dostluklar ve müttefiklikler tamamen şahsi menfaatler üzerine kuruluyor ve bu da diplomatik kurallarla işliyor. Sonra diplomasinin bile üstüne çıkıyor. Son gelişmelerin resimlerine dikkatle bakalım.

 

Fotoğraftaki Flular

Evvela Türkiye’ye ekonomik savaş açan dost ve müttefik(!) Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı Donalt Trump  olayını öncesini hatırlayalım. 1970 yılında Süleyman Demirel’in başbakan olduğu dönemde bir Türk lirası Amerikan doları karşısında yedi liradan 15 TL’ye yükseldi. Türkiye’nin 70 cente muhtaç olduğunu açıkladı Ankara. Yüzde yüzü aşan bir devalüasyon oldu. Başbakan Bülent Ecevit haşhaş ekiminin yasaklanmasını isteyen Amerikan yönetimine rest çekince yine bir ekonomik ABD kuşatması altına girdik. Bu da yetmedi (1974)  uluslararası statümüzün gereği Kıbrıs Barış Hareketi üzerine yine ABD yönetimi bize bu defa silah ambargosu koydu. Üstesinden geldik, bugün KKTC bir bağımsız bir Türk devletidir hala; resmen tanınmasa da.

Gelelim günümüze bazı batı ülkeleri gibi ABD, PKK terör örgütüne katkı verdi. Amerika aynı Rusya Devlet Başkanı Putin gibi, ülkesinde PKK terör örgütünün büro açmasını uygun gördü. Irak işgali ile bölgeyi kan revan içinde bıraktı, bir milyondan fazla Müslümanın kanını döktü. Ortadoğu Arap Baharı adı altındaki yeni programında ise hem cinayetler işlendi, hem ülkeler Saddam ve Kaddafi’yi arar hale getirildi. Mısır’da ilk defa demokratik seçimle gelen Cumhurbaşkanı Mursi, Amerikan yanlısı bir askeri darbe ile düşürüldü. Bizim de yanlış politikamızla Suriye şimdiden paramparça oldu. İŞİD belası sadece bölgenin değil, dünyanın başına bela edildi. Hepsinde mühür iddiaya göre USA Markası biçimindeydi. Teröristlerde ABD silahları ve eğitim şekilleri görüldü. “Suriye’de Diktatör Esat gidecek” diye müttefiklerini tuzağa düşüren ABD, Beşar Esat’ı göndermediği gibi, ülkeye Rusya, Çin, ve İran ile birlikte gelip oturdu. Türkiye’ye Suriye sınırından terör örgütlerinin saldırısını purosunu içerek seyretti. Şimdi ise terör örgütleri PKK ve PYD ile işbirliği yaparak bölgeye iyice yerleşti. Çıkacak gibi de görünmüyor. Öyle ki kibirli kabadayı ABD, Suudi Arabistan ve İsrail dışındaki bütün ülkelere adeta meydan okuyor.

 

Dünya Sömürü Tarihi Nereden Başlar?

İngiliz Gazeteci Polly Toynbee Donalt Trump’u “devasa bir egoizm.. patlamaya bekleyen şeytani bir güç ve enerji” olarak tanıtıyor. Günümüz dünyası insanları Trump’ın şahsında kan emici Hitler, Mussoloni, Franko, Mao ve Stalin gibi diktatörleri daha iyi tanımış oluyor. Bir deli adam Almanya’da demokratik seçimle geldiği iktidarda, 50 milyon insanı katledebiliyor, fırınlarda yakabiliyor, soykırım uygulayabiliyor.

Gelelim günümüze ve ABD öyküsüne.

Amerika bir dönem İngilizler tarafından yönetildi. 1776 yılında Amerikan halkı İngiltere yönetimine isyan etti. ABD bu isyan ile İngiltere kral ve kraliçesinden kurtuldu. Bu isyanı organize eden ve iyi tahmin edebilen İngiliz bankerler yönetti ve destekledi!. Sonunda istedikleri oldu; bankerler “Amerikan parasını basma hakkını elde ettiler”. Bu felaket 1865 yılına kadar fark edilmedi. ABD Başkanı Abraham Loncolin Amerikan iç savaşını sona erdirdi, güney-kuzey arasında anlaşma sağladı. Para basma tehlikesini de gördüğünden “savaş giderleri gerekçesiyle” bu hakkı İngiliz bankerlerden geri aldı. ABD ilk defa böylece dolar bastı. Basınca da Lincoln öldürüldü!.

 

Bankerler Savaş Çıkarabilir, Cinayet İşleyebilirler mi?

 

Bu işler böyle kotarılıyor. Eski düzene; Lincoln öldürülünce geri dönüldü. İngiliz bankerler dolar basmayı sürdürdüler. Fakat bu kavga hep sürdü. Nihayet 1913 yılında hepimizin de bildiği FED adlı banka kuruldu. Dolar basma yetkisi FED’e verildi. ABD Devletinin hissesinin bile bulunmadığı FED yönetimi ise  Amerika’yı 12 bölgeye ayıran bankerlerden oluşuyordu. Bölgeler de guvernör denilen bankacı sıfatıyla FED yönetiminde işe başladılar. Merkez Bankası gibi işlemlere giriştiler. Bankerler FED Başkanı olarak kimi istiyorlarsa Amerikan Başkanı onu tayin ediyordu. Bankerler arka planda, FED önde ABD doları basmayı böylece artırarak sürdürdü.

Bankerler dünyayı iki kere birinci ve ikinci cihan savaşı ile kana buladılar. Bretton Woods Para Anlaşması ile doları dünya parası olarak kabul ettirdiler (1944). Buna göre bir dolar 0.888 gram altın sayıldı. Böylece dünyada dövize bağlı para sistemi ortaya çıktı. Bununla altına bağlı para sisteminin olduğu var sayılıyordu. Çifte kavrulmuş bir kâr usulü ortaya çıkmıştı. Demek ki bu galibiyet bankerlerindi.

John Fitzgerald Kennedy, Amerikan Hazinesinin doları bankerlerden borç almasına karşı çıktı ve bankerlerin para basma hakkını devlete devredilmesini isteyince suikaste kurban edildi(1963). Kenndy Ailesi Amerika’da seviliyordu. Aynı aileden Robert F. Kennedy yeni başkan olarak düşünülüyordu ki o da suikasta uğrayarak öldürüldü. İktidar, güç, para böyle bir şey işte.

Daha sonra yeni Başkan Lyndom Johnson değiştirilmek istenen yasayı kadük hale getirince bankerler dolar basmaya devam etti. Bankerler Amerika’yı savaşa soktu, Kore ve Vietnam Harbi ile borçlar arttı. Bankerler borç vererek Waşhington’u finanse etti, yeniden para üstüne para kazandı. Amerikan halkı ölüyor ve öldürüyordu ama bunun nedenini bir türlü bilmiyordu. Johnson hatırlarsanız Başbakan Türkiye’ye  tehditkar yazdığı mektup üzerine Başbakan İnönü “Yeni bir dünya kurulur, biz de yerimizi alırız” demişti.

 

Dolar Kagıt mı, Yoksa Altın Karşılığı mı Basılıyor?

Fransa Devlet Başkanı General De Gaulle Amerika’nın elindeki altından daha fazla dolar bastığını farketti.  Amerika’dan altın istedi. Büyük bir tartışma başladı. Dünya kamuoyu General De Gaulle’ü haklı buluyordu. Taze Başkan Richard Nixon bir ilke imza attı ve doların altın karşılığında basılmasını kaldırdı(1972). Dolar artık karşılıksız bir para idi. Fransa’ya sesini kısması için SDR”Speciel Driving Right” Özel Çekme Hakkı adıyla devletler arasında geçerli bir para icat ettiler. Bu para dolar, mark, yen, sterlin, frank’ın belli oranla katılımından oluşuyordu. Frank ve mark’ın yerini daha sonra euro aldı. Çin parası da SDR’lere ilave edildi. Müreffeh Amerikan bu gelişme ile halkı ikilemde kalmıştı.

Bugün için dolar saltanatını sürdürürken uluslararası rezervlerin %4’ünü SDR’ler oluşturuyor.

Dolar İmparatorluğu Yazarı Nevzat Yamaç’ın araştırmasına göre; 1972 yılından beri dolar altın karşılığı olmadan bankerler tarafından basılıyor, dünya parası olarak işlem görüyor. ABD dahil dünya da doları Amerikan parası zannediyor. 13 aileden oluşan ve sayıları bini kişiyi geçmeyen bankerler karşılığı olmayan bastıkları kağıt para; dolar ile dünyayı idare ediyorlar. ABD Başkanı Donalt Trump da twett atarak sadece Türkiye’ye değil, her tarafa Rusya, Çin, Hindistan, Almanya’ya saldırıyor. Merkel ile de örtülü bir ekonomik savaşın içinde. ABD Volkswagen grubuna 14.7, Deustch Bank’a 12 milyar dolar ceza kesti. Amerikan şirketi olan Apple ve facebook da ceza olarak Başkan Trump’tan nasibini aldı.

 

ABD de, Batı da 15 Maddemizi Sevmiyor

Özellikle Türkiye bugün küresel güçlerin karargahı halinde olan Amerikan’ın ekonomik hegemonyası ile çökertilmek, kontrol altında tutulmak isteniyor. Amerika ajan iddiası yoğun olan Brunson olayını bahane ediyor. Esasında ABD;    ” 1) İran ile ilişkini kes, 2) Rusya’dan S/400 füzesini alma, 3)Hala Türkiye’ye vize uygulayan Rusya’dan uzaklaş, 4)Gelişmenin başındaki yanlış politikanı düşün ve Suriye’den çekil, 5)Suriye’deki terör koridoruna karışma, 6) Kıbrıs’tan vazgeç, 7) Akdeniz’de doğalgaz ve petrol arama, 8)Terör örgütleri FETO, PKK ve PYD ile mücadeleyi bırak, 9) Tutuklu olan terör örgütü FETÖ mensuplarını serbest bırak 10) PKK terör örgütünün sözde devlet kurmasına karşı olma, 11)İpek Yolunda Amerika’nın sözünden çıkma, 12)Savunma Sanayiini dondur, 13) Afrika’da Amerika’nın ayağına dolanma, 14) Katar ve Somali’den hemen çık, 15) Büyük İsrail’e söz etme” demek istiyor. Ne kadar olumlu gelişmemiz varsa geçer not vermiyor ABD! İşte bu saatten sonra Türkiye nükleer enerji programını da öne çekmeli.

 

Bu Savaş Kazanılmalı, Mağdur Milletler Cesaret Almalı

Keşke yarını devlet adamlarımız daha erken fark edebilseler; Adnan Menderes ve Necmettin Erbakan’a yapılan oyunlardaki tuzakları çok önceden görebilselerdi. Hamaset ve sloganla beceriksizliğimizi örtmeseydik. Bunun için üretmeliyiz, dışa bağımlılıktan biran önce kurtulmalıyız. Eğer soğuk gibi görünse de bu sıcak savaşı kazanırsak bütün dünya, başta mağdur ve mazlum milletler cesaret alacak. Batının sömürgeci ve baskı uygulayan hegemonyasına karşı ortak hareket etme kararlığını ortaya çıkaracaktır. Çünkü bütün dünya kendi ülkesini ve toplumunu dolardan daha fazla sevmektedir. Kibirli kabadayılık zamanı geçilmeli, dağa taşa olduğundan fazla insana yatırım yapılmalıdır. Millet; yönetimsel hatalarını en aza indirmek durumunda olan idarecilerinden emin olduktan sonra her türlü fedakarlığı göze alır.

ABD dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da aynı politikasını sürdürecek. Ankara’nın dili diplomasi olmalı, üretmeli, yeni pazarlar aramalı, insana yatırımı öne almalı.

 

 

TL-Dolar Savaşları…

0

Aslında ülkemizin ABD ile yaşadığı TL-Dolar savaşı geçtiğimiz günlerde Bay Trump’ın ”çeliğe gümrük vergisini iki katına çıkardım” açıklamasıyla başlamadı ki!

A.B.D’nin özellikle, FETÖ Terör örgütünün ele başısı o salya sümüklü meczubu hala korumasıyla gelişen, PKK-PYD terör örgütlerini Ortadoğu’da stratejik ortağı olarak görmesiyle, bu terör örgütlerine yüzlerce TIR silah yardımıyla devam eden, Suriye sorunu ile iyice bozulan ikili ilişkilerimizin günümüze yansıyan TL-Dolar savaşı, ekonomik kriz olarak bir kez daha karşımıza çıktı!

Kimi zaman stratejik ortaklık payesi, kimi zaman BOP eş başkanlık söylemiyle parlatılan Türk-Amerikan ilişkilerinde Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşadığımız her ekonomik krizde fatura hep Türkiye’nin aleyhine kesildi, ekonomik yönden kaybeden hep ülkemiz oldu.

Çok değil çeyrek asır öncesinde yaşananları hatırlayalım;

Sn. Çiller’in Başbakan olduğu 1994 yılında yaşadığımız ekonomik krizde TL-Dolar savaşında; TL, %174 değer kaybetti.

17 Ağustos 1999’da yaşadığımız büyük Kocaeli depremi sonrasında ekonomik krizle başlayan küçülmemiz sonucunda TL-Dolar savaşında; TL, %161 değer kaybetti.

Ülkemizin 20’nci asırda yaşamış olduğu, ekonomi tarihimize ”Kara Çarşamba” olarak geçen 2000-2001 ekonomi krizinde ise; TL-Dolar savaşında; TL, %204 değer kaybetti. 13 Banka ve çok sayıda aracı kurum battı. Binlerce iş yeri kapandı, on binlerce kişi işsiz kaldı.

2007 yılında Amerika’da yaşanan mortgage krizi tüm dünyayı etkisi altına aldığı gibi bizde de etkili oldu. TL-Dolar savaşında; TL, %42 değer kaybetti.

Ve geçtiğimiz yıldan beri Amerika ile yaşadığımız sorunlarla giderek kritik bir döneme giren ekonomik gelişmeler; geçtiğimiz hafta yaşanan fetö-terör ilişkileriyle suçlanan papaz krizinin, TL-Dolar kur şokuna dönüşmesiyle TL-Dolar savaşında; TL, 2017 yılının başından buyana %82’lik bir değer kaybına uğradı.

Ekonomik savaş dünya ölçeğinde devam ediyor. Amerika doların gücünü kullanarak emperyalist emellerini zorla da olsa dayatmaya devam ediyor. Ülkemizin 50’li yıllarda Marshall yardımıyla başlayan Amerikan ilişkilerinde ne zaman ABD’nin menfaatine dokunan bir gelişme yaşansa, bu süreçte kaybeden taraf hep Türkiye olmuştur.

Ama benzer olumsuzlukların yaşandığı bir dönemde, ülkemizin kazandığı bir gelişme de vardır.

Tarih sayfalarını araladığımızda yine böylesine ilişkilerin gerginleştiği, Amerikan Kongresinin Türkiye’ye silah ambargosu uyguladığı, ekonomik yönden ülkemizi köşeye sıkıştırdığı bir dönem vardır!

1974 yılında Amerika’nın karşı çıkmasına rağmen haşhaş ekimi yasağını kaldıran, Kıbrıs Türk’ünün Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmasını, adanın Yunanistan’a bağlanmasını önlemek maksadıyla, uluslararası yasal müdahale hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a müdahale eden Ecevit-Erbakan Koalisyon Hükümetinin, Amerika’nın uygulamış olduğu ambargoya karşı verdiği yanıt, 9 Şubat 1975 tarihinde Sadi Irmak Hükümetince uygulanmıştır.

Buna göre;

Ülkemize uygulanan Amerikan ambargosu kaldırılmadığı takdirde; Türkiye’de bulunan İncirlik de dâhil ABD üslerinin kapatılacağı, ABD ile Türkiye arasındaki askeri işbirliği anlaşmasının tek taraflı olarak fesih edileceği ABD yönetimine bildirilmiş. ABD bu yönde bir adım atmayınca, açıklanan her şey 31 Mart 1975 tarihinde kurulan rahmetli Sn. Süleyman Demirel’in Başbakanlığında kurulan Birinci MC Hükümeti tarafından aynen uygulanmış, ülkemizdeki 21 Amerikan üssünün/tesisinin tüm faaliyetleri durdurulmuş, bu tesisler TSK’nin tam denetim ve gözetimine devredilmişti.

İşte ABD ile yaşadığımız ikili anlaşmazlıklarda, ülkemize yapmış olduğu baskı ve ambargolarda anlayacağı dil de budur.

Günümüz Türkiye’sinde yaşanan milli ekonomi savaşına destek için yastık altındaki dolarları bozdurun diye açıklamalar yapan siyasilerin, bundan 44 yıl önce Türkiye’nin milli çıkarlarını korumak adına hareket eden siyasetçilerimizi, uyguladıkları siyaseti incelemeleri örnek almaları uygun olacaktır diye düşünüyorum.

Bu coğrafyada yaşadığımız sürece benzer ekonomik koşullar daima var olacak, TL-Dolar savaşı her dönemde yaşanacaktır!

Ancak benzer ekonomik krizlerle karşılaşmadan önce neredeyse ülke ekonomisini Dolar’a endeksleyenlerin de bir özeleştiri yapmaları gerekmez mi?

Ülkemizde yapılan transit yolların, köprülerin, tünellerin, havaalanlarının, hızlı trenlerin, şehir hastanelerinin yapımını, kullanımını, geçişini dolara göre hesapladığımızı hatırlarsak! Amerika’nın ülkemizle arasına örmeye çalıştığı güçlü dolar duvarını nasıl aşabiliriz?  TL-Dolar savaşını nasıl kazanabiliriz?

Unutmayalım ki, ekonomik krizleri yönetemezseniz, o sizi yönetir. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi!

Ancak milletçe bu krizi de atlatacağımıza, diğer krizlerde yaşadığımız gibi doların ateşini yine milletçe düşüreceğimize, ekonomimizi düze çıkaracağımıza olan inancım tamdır. (13 Ağustos 2018-Önce Vatan)

 

 

Davet Edilen Kriz

0

Son günlerde Türkiye bir ekonomik kuşatma ile karşı karşıyadır ve bu kuşatmada dolar silah olarak kullanılmaktadır. Aslında bu kuşatma ile ekonomimizde oluşan krize davetiye uzun süredir takip edilen yanlış ekonomik politikalarla çıkarılmıştır.

AVM’lerde dolarla kiralamalar ve satışlar yapılması, kamu dâhil ihalelerde dolarla işlem yapılması ve bazı alt yapı yatırımlarının dolara bağlanması bugünleri hazırlamıştır. Türkiye’nin ekonomik bir kuşatma altında olduğu açıktır. 15 Temmuz 2016’da başarılı olamayanlar, bugün doları kullanmaktadırlar. Türkiye, Ortadoğu’da hak ve menfaatlerini koruyamaz ve hareket edemez bir hale getirilmek istenmektedir. Terör örgütleri ABD tarafından koruma altına alınmakta ve silah yardımıyla desteklenmektedir. 
Bugünkü ekonomik krizinin sebebinin papaz olarak gösterilmesi bahanedir. Ancak” al papazı, ver papazı” söylemi çok talihsiz bir beyan olmuştur. Hukuk devletinde suçlu veya şüphelinin konumunu siyaset değil, yargı belirler. ABD’nin papazı bahane etmesi, gerçek niyetini perdelemek içindir. 

Türkiye uzun süredir alternatif arayışına itilmektedir. Ancak Trump yönetimi bütünüyle ABD kamuoyunu temsil etmemektedir. Yöneticilerimiz ABD kamuoyunu mutlaka aydınlatmalıdırlar. 

Suriye’nin kuzeyinde, Fırat’ın doğusundaki aleyhimize gelişmelerde ABD-Rus ittifakı vardır. O bölgede onlar tarafından kullanılan Kürtlere bir Kürt devleti kurdurulmaktadır. Burada oluşturulan ve silahlandırılan 60 bin kişilik PKK/PYD ordusu, tamamen ABD’nın eseridir.

Bunun için, öncelikle Malatya-Kürecikte İsrail’in güvenliğini sağlamak için kurulan üs, göz önünde tutulmalıdır. “İncirlik üssü” lafı çok bayatlamıştır. Türkiye’nin kullanabileceği birçok önemli koz vardır. 
Şu anda Suriye İsrail için tehdit olmaktan çıkarılmıştır. Şimdi sıra Türkiye ve İran’a gelmiştir. 

ABD’nin Türkiye’den ithal edilen alüminyum ve çelikten aldığı ithal vergisini aşırı yükseltmesi, hem uluslararası ticarete aykırıdır ve hem de hasma ne bir davranıştır. 

Türkiye uzun süredir, üretmeyen ve her şeyi ithal eden bir ülke durumuna düşürülmüştür. Oysa Türkiye, dış ticaret fazlasına değil, dış ticaret açığına mahkûm olan bir ülkedir. Uygulanan ekonomi politikası, Türkiye’nin lehine olmamıştır. Döviz getirisi olmayan şirketlerin dövizle borçlanmasına izin verilmemesi isabetli olmuştur. Faize yanlış bakış ve değerlendirmeler yabancı sermayenin kaçışına sebep olmuş, ülkeye doğrudan yatırımları azaltmıştır. 

Bunun için bu ekonomik kuşatmaya karşı iktidarımızla, muhalefetimizle birlik halinde hareket etmeli ve ortak tavır sergilemeliyiz. Planlı bir kalkınma seferberliği ile üretime dayalı milli bir ekonomiye sahip olmalıyız. Ancak o zaman tam bağımsız bir ülke oluruz.

 

 

Görev Devri Zamanı

0

Tiryaki Hasan Paşa, Kanije Kalesini kuşatan, kendi kuvvetlerinin on katı sayıda olan, güçlü Avusturya ordusuna karşı başarıyla savunup, düşmanı mağlup eder.

Bu müthiş tarihi zafer üzerine Sultan III. Mehmed, Hasan Paşa’ya vezir rütbesi verip, sancak ve hatt-ı hümayun gönderir.

Padişahın fermanını okuyan Hasan Paşa, “vah Devlet-i Aliyye’ye vah! Bugünleri de mi görecektik? Bizim gençliğimizde ‘Kanije Savunması’ gibi küçük hizmetlere vezirlik verilmez, padişah mektubu yazılmazdı. Devletimizin vezirlik rütbesi bize kadar mı düştü” diye ağlar.

Hasan Paşa’nın müthiş tevazuu ile büyük görev bilincini günümüz insanlarının anlaması zor. Belki de bazıları için bu tavır “kendi değerini bilmemek” gibi düşünülerek “eksiklik” kabul edilebilir.

Hatta “haddini bilmezlik” ne kadar olumsuz bir hal ise, bunun tam zıddı da olarak, “kendi değerini bilmemek, kendini pazarlayamamak” de aynı derecede bir “olumsuzluk” olarak değerlendirilebilir.

Ama biliyoruz ki, Hasan Paşa’nın tevazuu ve görev bilinci ile Padişahın kadir kıymet bilen hali birleşince tarihimizin gurur duyduğumuz bir sayfasının yazılmış olur.

***

İYİ Parti Kurultayında Nöbet Değişimi

Pazar günü yapılan İYİ Parti 2. Olağanüstü kurultayında Genel Başkan Meral Akşener yeniden seçilirken, 80 kişilik Genel İdare Kurulu (GİK) ile Merkez Disiplin Kurulunda (MDK) önemli oranda değişiklik oldu.

80 kişilik GİK’in yarısı, 11 kişilik MDK’nun 8’i değişti.

Ben Parti’nin kuruluşundan bu yana Kurucular Kurulu Üyesi ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) Üyesi olarak görev yapıyordum.

Genel Başkanın belirlediği yeni GİK ve MDK listelerinde birçok arkadaşımız gibi bana da yer verilmedi.

Bu iki kurul da bana göre makam ve mevki anlamına gelmiyor. Sadece bir görev yapma alanı olarak değerlendiriyorum.

Elbette ben de, birçok arkadaşım gibi, bu “cesurlar hareketine” katılmakla bazı riskleri göze alarak, birtakım fedakârlıklar ve hizmetlerde bulundum.

Genel Başkanın kendi kriterlerine göre, bize görev verdiği zaman, bir yanımla ben de Hasan Paşa gibi “bu kadar küçük hizmetler için” bu görevlerin verilmesini yadırgamıştım.

“Bu tür görevler bana kadar mı düştü?” diye düşünmüştüm. Ama Parti’nin yeni kurulmakta olması sebebi ile bu normal karşılanabilecek bir durumdu.

İtiraf edeyim ki, bir yanım da bu görevler için bilgi ve birikimimle iyi bir hizmet verebileceğimi söylüyordu. Bu görevlerden kaçmanın da, kaçınmanın da doğru olmadığını düşündüm.

Hayatı boyunca makamdan şeref alan değil, makama şeref kazandıran bir kişilik sahibi olmayı hedef almıştım. Bu görevler elbette şerefli görevlerdir. Ama bu sıfatları taşıyan kişi olarak, bu sıfatlara bir artı değer katmış olduğumu ümit ediyorum.

Parti bu arada teşkilatlanmasını büyük ölçüde tamamladı, Meclis’te 43 milletvekili ile temsil edilen, 5 milyon oy almış bir cesamete kavuştu.

2. Olağanüstü Kurultay’da aynı Genel Başkan’ın, yine kendi kriterlerine göre, bizlerin yerine muhtemelen daha ehil olduğunu düşündüğü arkadaşlarımızı getirmesinden mutlu oldum. Demek ki daha büyük hizmetler yapmış veya yapabilecek arkadaşlarımızın sayısı çoğalmış.

Nöbeti devralan arkadaşlarımızın bayrağı daha yukarıya taşıyacak bir başarı göstermelerini diliyorum.

**************************************

Ekonomik Yangın

Kimya okumuş olanlar bilirler. Bir kimyasal reaksiyonun (tepkimenin) olması için gereken şartlar vardır.

Öncelikle moleküllerin birleşme kabiliyetinin olması gerekir. Mesela Altın oksitlenmez. Soy gazlar hiçbir maddeyle tepkime vermez. Havada bulunan azot (N2) gazı, inert gazdır yani reaksiyonlara karşı ilgisizdir.

Çok güçlü devletlerin ekonomileri de böyledir. Dışarıdan ne yapılırsa yapılsın etkilenmiyor.

Kimyasal tepkimenin başlaması için aktifleşme enerjisi denilen bir minimum enerji gereklidir.

Havada hem azot (N2) hem de oksijen (O2) bulunur. Yağmur yağdığında nitrik asit / kezzap (HNO3) oluşması için şartlar hazır olduğu hâlde, gerekli olan yüksek aktivasyon enerjisi (eşik enerjisi) sağlanmadığından nitrik asit (HNO3) oluşmaz.

Mesela ormanlarda ağaçlar, yapraklar (yanıcı maddeler), havada oksijen (yakıcı madde) var. Fakat yangın olması için bu yanıcı maddelerin kurumuş olması, güneşin olması kolaylaştırır fakat yetmez. Üstüne yanma reaksiyonunun başlaması için bir enerji gerekir. Bu aktivasyon enerjisini için bazen bir yanan izmarit, bazen bir kırık şişenin güneşe merceklik etmesi yeter.

Yanma olayı başladığında söndürmek için yanıcı maddenin veya yakıcı maddenin (oksijenin) bitmesini beklemek ya da su gibi bir soğutucu ile sıcaklığın düşürülmesi gerekir.

Şimdi Türkiye ekonomik yangın içinde. Bu yanma reaksiyonunun olması için bütün şartları 16 yıllık AKP iktidarları hazırlamıştı.

Yanma başladıktan sonra devleti yönetenler herhangi bir müdahalede bulunmadan kendiliğinden sönmesini bekledi. Bu arada yangın epeyce büyüdü.

ABD yangının büyümesi için rüzgâr oluşturdu. Yangın iyice alevlendi.

Bu safhadan sonra Merkez Bankası, BDDK gibi devletin kurumları ekonomik yangını söndürme faaliyetine başladı.

Hasar büyük. Muhtemelen belli bir alanın yanıp tükenmesi göze alınarak o alanın dışı soğutmaya alınacak. İnşallah daha da büyümeden ekonomik yangın kontrol altına alınır.