15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 602

Yüz Yüze Konuşmalar – Yaşayan Edebiyat

0

08 Haziran 2016 tarihinde kurulan Telif Hakları Derneği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın maddî desteğiyle ‘Türkiye’de ilk‘ olarak adlandırılabilecek muhteşem bir projeyi gerçekleştirdi.

Öğretim üyesi, edip, şair, muharrir ve müellif 50 kişi; bazıları ismen, bazıları da eserleriyle veya dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla bilinen, bir kısmı da yazı ve sanat hayatına yeni girmiş, henüz ismini geniş kütlelere duyuramamış roman, deneme ve hikâye yazarı, şair, münekkit, edip gibi edebî sanatlarla alâkalı öğretim üyesi, gazeteci 50 kişi ile gerçekleştirdiği röportajların yer aldığı 2 ciltlik kitap, 25 Temmuz 2018 tarihinde görkemli bir mekânda, başarılı bir organizasyonda davetlilere sunuldu.

23,8 X 32,5 santim ölçülerinde mat kuşe kâğıda renkli fotoğraflarla zenginleştirilmiş kitap 336 + 318 = 654 sayfadır. Röportaj yapanlar arasında; Öğretim Üyesi ve Görevlisi Âlim Kahraman, İlâhiyatçı şair ve münekkit Osman Özbahçe, Öğretim Üyesi şair ve araştırmacı yazar Mehmet Narlı, Prof. Dr. Şaban Sağlık, Öğretim Üyesi araştırmacı yazar Alpay Doğanyıldız, Doç. Dr. hikâye ve deneme yazarı Mustafa Kurt, Öğretim Üyesi Beyhan Kanter gibi isimler var. Ekseriyetinin ortak yanı, yayınlanmış eser sâhibi olmaları…

Kendileriyle röportaj yapılan 50 kişinin arasında; ‘Düşünce özgür olmalı, tartışılabilmelidir. Sanatın, edebiyatın gelişmesi buna bağlıdır.’ Diyen hikâye ve roman yazarı Adnan Özyalçıner; ‘Yüreğimizin yarısı Mekke’dir, geri kalanı da Medine’dir. Üstünde bir tül gibi Kudüs vardır.’ Diyen şair ve deneme yazarı, edip Nuri Pakdil; okuyan hemen herkesin tanıdığı Doğan Hızlan; yazı dünyamızın muhafazakâr isimlerinden Rasim Özdenören; enetelektüel yazar ve şair Ataol Behramoğlu; ‘Bizde edebiyat ortamında hakkı yenmiş veya pek fazla hak etmediği halde ödüllendirilmiş yazarlar da var. Yeterince değerlendirilmemiş, göz ardı edilmiş yazarlar da…’ Diyen hikâye, roman deneme ve senaryo yazarı Sevinç Çokum; hikâye, roman ve deneme yazarı İnci Aral; araştırmacı yazar ve edebiyatçı Selim İleri; ‘Modernizmden hep kaçtım. Hâlâ barışmış değiliz‘ diyen ilâhiyatçı, hikâye, roman deneme ve inceleme araştırma yazarı ve dergi nâşiri Ali Haydar Haksal; ‘İlmî nitelikteki kaynak eserler kesinlikle sadeleştirilemez, mutlaka eserlerin asılları kullanılmalıdır‘ diyen edebiyat profesörü, müellif Abdullah Uçman; Oğuz Demiralp; şiir, deneme roman yazarı ve münekkit Enis Batur; roman, hikâye biyografi ve deneme yazarı Buket Uzumer; edebiyat münekkii Semih Gümüş; Yıldız Ramazanoğlu; ‘Müslümanlık, muhafazakârlığa değil, sanata yakındır‘ diyen hikâye, roman ve araştırma yazarı Cihan Aktaş; ‘Sabır, tarım toplumunda idrak edilen bir meziyettir. Çünkü çiftçi beklemek mecburiyetindedir‘ diyen hikâye, roman ve deneme yazarı Fatma Barbarosoğlu; ‘Sanatta eser, kuraldan önce gelir…’ diyen hikâye, roman, deneme ve araştırma yazarı Sâdık Yalsızuçanlar; ‘Yazar, kalabalıkların ortasındayken bile, ihramdaki bir hacıya benzer. Edebiyat itikâfa giriş gibidir. Tenhalık ister‘ diyen hikâye ve roman yazarı Sibel Eraslan gibi isimler bulunmaktadır.

Kitapta yer alacak sanatkârlar ve röportajcıların seçimi yapılırken hiçbir ayırım yayılmamış. Muhafazakârından enteline, batı hayranından yerli tutkununa, şöhretinin doruğuna yerleşmiş olandan, geleceğin parlak edebiyatçı adaylarına… her görüşten her kesimden kalem erbabı var.

Mutlaka birileri; ‘Filanca neden yok?’ diye soracaktır. Cevap: ‘Yüzyüze Konuşmaların ikinci, üçüncü çalışmaları çıkacak. Bekleyiniz!’ olabilir. ‘Feşmekânca kişi, hangi özelliği ile bu çalışmaya dâhil edildi?’ diyenler; ‘Eseri yayınlandı… Yetmez mi?’ sorusuyla ikna edilebilir.

Muhataplarının ve ilgilenenlerin çok olduğu böyle bir çalışmayı yapanlar, ancak tebrik edilebilirler. İş yapma cesaretini gösterenlerden çok tenkit virtüözleri olan bir toplumda, böylesine geniş kapsamlı bir işe teşebbüs etmek bile yeterli ölçüde başarı olarak kabul edilmelidir.  Akl-ı selim sâhipleri tarafından devamı beklenir.

Hazırlanan iki ciltlik katalogun, mahdut sayıda kişiye verilebilmesinin kısırlığı, ümit edilir ki, özel ve resmî bütün kütüphanelere, kütüphanesi bulunan liselere ve üniversitelere hatta ceza evlerine gönderilmesi ile telâfi edilir. Beğenenlerin de beğenmeyenlerin de, meydana getirilen albümün, yıllar geçtikçe değer kazanacak bir kaynak eser olduğundan yana şüphesi olmamalı.

Başarılı çalışmaları dolayısıyla Telif Hakları Derneği (aynı zamanda İLESAM-Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sâhipleri Meslek Birliği İstanbul Şubesi) Başkanı Sosyolog Cafer Vayni, Yönetim Kurulu üyeleri; Prof. Dr. Durali Yılmaz, Prof. Dr. Cemal Zehir, Prof. Dr. Abdulkadir Emeksiz, Prof. Dr. Kadir Canatan, Prof. Dr. Mustafa Tekin, Doç. Dr. Nermin Özcan Özer, Doç. Dr. Süleyman Doğan, Selim Çoraklı, Serdar Demirci, Fâtih Sadırlı, Recep İncecik, Hasan Baştürk, Zeki Sagatcı, Av. Cihan Tufan ve Recep Arslan ile Yayın Kurulu Başkanı İbrâhim Çelik ve Yayın Kurulu Üyeleri Prof. Dr. Şaban Sağlık, Prof. Dr. Alâattin Karaca, Dinçer Ateş, Genel Yayın ve Edisyon Sorumlusu: Abdürrahim Karadeniz tebrik edilmeye lâyıktırlar.

TELİF HAKLARI DERNEĞİ:

Kartaltepe Mahallesi, Altan Sokağı Nu: 17/4 Sefaköy, Küçükçekmece İstanbul.

E-posta: telifhaklaridernegi@gmail.com //  www.yuzyuzekonusmalar.org

 

KUŞBAKIŞI

BALDIRAN ZEHİRİ

M. Şahin Duman’ın Temmuz 2018’de yayınlanan 13,5 X 21 santim ölçülerinde 528 sayfalık eseri, güzel yurdumuzu kan gölü hâline getiren terör belâsı üzerine kurgulanmış bir romandır.

Yazar, yıllarca ilmek ilmek işlenerek, millet şuuruyla vatanına sâhip unsurların zihninde farklı bir millet oluşturulduğuna dikkat çekiyor. Bu algıyla harekete geçen gruplar, can kaybından başka bir netice elde edemediler. Körükleyici etnik nitelikli kimlik bunalımı çok canlar yaktı, duyguları hercümerç etti. Bilinçaltı savunma mekanizmalarının psikolojik reflekse dayalı kültürel özgüvenden uzak düşüncelerle, yüzyıllık projenin temellerinin atılmasına katkı sağlanmış oldu.

Kimliksiz akıllar kodlanarak denklem hâline getirilen bu projenin yürütülmesi, bilineni ve bilinmeyenleriyle birlikte parlak ve fakat gerçekleşmesi mümkün olmayan vaatlerle bölge insanlarına ihale edildi.

Kendilerine verilen emre göre hareket eden kimliksiz akıllar, projenin, ‘önder‘ dedikleri kişiler tarafından hazırlandığını zannediyorlar. Kendileri için düşünülen planları bu projeye şifreleyip uygulamak için harekete geçtiğini zannediyorlar. Şifrelediğini düşündüğü planlarının aslında bu üst aklın kendisine yaptırmayı düşündüğü denklemin bilinmeyenleri olduğunu fark etmediler.

Denklemi kuranların tamamı Türkiye ve Ortadoğu’nun etnik sosyolojik yapısı üzerine özel eğitim görmüş, kendi ülkelerini temsil edebilecek kapasiteye, bilgi birikimine, tecrübeye, stratejik karar alma kabiliyetine sâhip, psikoloji ve sosyoloji konularında uzmanlaşmış, diplomasiyi ve milletlerarası ilişkileri çok iyi bilen özel yetiştirilmiş istihbarat elemanlarıydı.

Maksadı Türkiye’nin başına belâ edilecek bir terör örgütü inşası olan bu projeyle teşekkül ettirilen KTP terör örgütü artık iş başındaydı ve faaliyetlere başlamıştı.

Bin yıllık müşterek tarihe mensup; savaşta, barışta, yoklukta ve zorlukta her daim tek vücut olmuş, aynı kültür ve medeniyeti paylaşmış, aynı kıbleye dönmüş insanlar birbirlerine düşman edilmişti.  Birbirine kardeş, ekmeğini, sevgisini paylaşmış, kız alıp kız vermiş ve aynı vatanın aynı evlatları olan halkların arasına ırkçılık ve tefrika zihniyetiyle nifak, fitne ve fesatlık sokulmuştu. Menfur, mel’un ve kalleşçe saldırılar düzenleyen KTP terör örgütü ve türevlerine karşı Türkiye’nin mücadelesi artık sınırsız örtülü ödeneğin kullanıldığı, bazı insanlara sınırsız yetkilerin verilip olağanüstü kimliğe büründürüldüğü ve kimlikli kimliksiz acımasız kuvvetlerin yapılandığı büyük bir getirim savaşına dönüşmüştü.

Büyük bir rant, güç ve para işine dönüşen bu terörü bitirmeye çalışmak artık öyle göründüğü gibi kolay bir iş değildi. Çünkü yanlış yola sevkedilenlerden her kim bu işi bitirmeye çalışmışsa anında yok edilmişti.

Şahin Duman romanında, baldıran zehiri içirilenleri anlatıyor.

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

ZİYA GÖKALP – KÜÇÜK MECMUA YAZILARI

Sosyolog ve teorisyen, Türkçü yazar Ziya Gökalp, ilk yazılarını Türk Yurdu, Halka Doğru ve İslam Mecmuası gibi dergilerde yazdı. İstanbul, 1918 yılında Fransız ve İngilizler tarafından işgal edilince, Aralarında Ergani Mebusu Ziya Gökalp’in de bulunduğu bir grup Osmanlı Türk’ü, Malta adasına sürgüne gönderildi. Sürgün dönüşü Ziya Gökalp, İstanbul’a geldi. Sonra Ankara üzerinden memleketi Diyarbakır’a gitti. Dönemin Matbuat Müdürü olan Ahmet Ağaoğlu’nun aracılığı ile Ankara Hükümeti’nden yardım alarak 1922 yılında Diyarbakır’da Küçük Mecmua’yı yayınladı. Ankara’da Telif ve Tercüme Reisliği vazifesine başlayıncaya kadar dergiyi 33 sayı çıkardı.

Ziya Gökalp’in Bütün Eserlerini Yayına Hazırlama Kurulu Başkanı Prof. Dr. Ali Duymaz’ın hazırladığı 12 X 19,5 santim ölçülerinde 690 sayfalık kitapta; Küçük Mecmua’da yayınlanan Musahabe (Sohbet) başlığı altında: 30, Felsefe başlığı altında: 5, İçtimâiyyat (Sosyoloji) başlığı altında: 10, Tarih: 8, Halkiyat ve Kavmiyat: 9, Lisan: 4, iktisâdiyat: 2, Siyaset: 6, Ruhiyat: 1 ve ‘Diğer yazılar başlığı altında 6, İçtimaiyyat ve Kavmiyyat başlığı altında 24 adet makale bulunuyor. Sonraki bölümlerde Halk Masalları, Tarihî Hikâyeleri ve şiirleri (s: 437-577), son bölümde ise Kavramlar ve İsimler Sözlüğü yer alıyor. (s: 679-690)

Ziya Gökalp’in kullandığı Türkçe son derece sadedir. Ancak Prof. Duymaz; bedbinlik (karamsarlık), nikbin (iyimser), sıhhî (sağlıklı), galsame (hançere), mecmuuna (toplamına) gibi kelimelerin karşılıklarını parantez içerisinde veriyor.

Ali Cânib Yöntem ve Ömer Seyfeddin’in, Selânikte yayınladığı ‘Genç Kalemler Mecmuası’nda başlattığı ve Ziya Gökalp’in de desteklediği  ‘dilde sâdeleştirme‘ hareketinin, ‘tasfiye hareketi‘ne dönüştürülmesiyle Türkçemizin bu gün ne hâle geldiğini, Gökalp’in ‘Küçük Mecmua Yazıları‘nda apaçık şekilde görmek mümkündür.

Eser, 96 yıl önce yazılmış olmasına rağmen, gerek makalelerde ele alınan mevzular gerekse dil itibariyle bu gün yazılmış gibi tazedir. Faydalı bilgiler ve doğru değerlendirmeler, bu gün için de geçerli olabilecek çözümler ihtiva etmektedir. Herkesin zevkle okuyabileceği, faydalanabileceği bir eserdir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

ÇAĞIMIZ VE TÜRKİYE

Kitabın yazarı Prof. Dr. Niyazi Kahveci, Merhum Adnan Kahveci’nin amcaoğludur. İstanbul’da Fatih İmam Hatip Lisesi’nden, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden mezun olmuş, İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nde Sosyal Bilimler Bölümü’nde Master ve Doktora derecelerini almıştır. Adıyaman Üniversitesi’nde Rektör Yardımcısı ve Dekan olarak hizmet etmiştir. Hâlen Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak vazife yapmaktadır.

Prof. Kahveci, Çağımız ve Türkiye isimli eserini; sosyal varlığımızı devam ettirebilmek için çağımızın düşünüşünü ve ilmini yakalamanın şart olduğuna dair farkındalık oluşturmak maksadıyla yazdığını belirtiyor.

İnsanlığın, 18. asırdan sonra tamamen yeni, akılcı ve ilmî bir düşünüş biçimine geçtiğinin fark edilmesini arzu ediyor. ‘Artık ve ancak, akıl ve düşünme ile ilim yapabilenler varlıklarını devam ettirebilirler.’ Diyor.

Eserindeki çarpıcı fikirlerin ve tespitlerin bazıları şöyle: Çağdaşlık kaportada değil, motordadır. En zor iş, motoru çağdışı olan insan malzemesi ile çağdaş işler yapmaktır. Başkasının fikirleri ile yaşamak, kendi bedeni üzerinde başkasının kafası ile ortalıkta dolaşmaktır. Müslümanlar, zafer kazanmanın kola dayalı olduğu devirlerde başarılı olmuşlardır. Fakat işler koldan kafaya geçtiğinde jantların üzerine oturmuşlardır. Gelişme, mevcut hâkim kişi ve fikirlere düşünme ile meydan okumaksızın gerçekleşemez. Türkiye’nin temel sorunu ‘düşünmeme‘dir. Türkiye konuşuru çok, düşünürü yok ülkedir.

İktidarların, toplumlarını çağlarına göre yeniden inşa etme görevleri vardır. Bu ihmalin doğuracağı felâketlerin sorumluları onlar olacaktır. İhmal edilen hususlar, ihmal edeni imha edebilir. Türkiye, ileri dünya ile eşit şartlarda bir arada yaşamak istiyorsa, önce düşünüşü, kendisine has şekle dönüştürmesi ve gerekli seviyeye yükseltmesi şarttır.

İnsanlık çizgisinin tarihinde iyi yöneticiler değil, iyi fikirler üretenler ve ilim adamları yer edinip, gelecekte anılmayı hak ederler. Türkiye, bugün diğer Müslümanlardan görülür ölçüde ileride ise, akılcı ve ilmî düşünüşün yakalanması gerektiğini bir asır önce fark edip uygulayan Mustafa Kemal Atatürk sâyesindedir. O, ülkeyi kurtardığı için değil, fikrî boyutla ilgili inkılapları gerçekleştirdiği için milletinin gönlünde yer etmiştir.

Prof. Kahveci’nin diğer tespitleri şöylece özetlenebilir:

-Yeni ürün üretebilmesi için mutlaka o alanda ilim adamı sonra da yine o alanın yeni fikirler üreten mütefekkiri olması gerekir.

-Ar-Ge / Araştırma Geliştirme çalışmalarına hız verilmeli, tahsisat ayırmalıdır.

-Türkiye ilim icat etmelidir.

-İnnovasyona önem vermelidir.

-Üniversiteler ilim üretim merkezi hâline getirilmelidir.

Öğrencilerimiz öğrenmek için değil, imtihan kazanmak ve diploma almak için çalışıyorlar.

-Üniversiteler temelde ilim buluşu yapan, felsefî fikir icat eden kurumlar hâline getirilmelidir.

-Öğrencilerimize sistematik felsefe öğretilmeli.

-Türkiye fikir adamı yetiştirmeli.

-İlim adamına değer verilmeli.

 

SİNEMİS YAYIN GRUBU: Olgunlar Caddesi Nu: 36/12 Kocatepe, Ankara. Telefon: 0.312-42410 63,

Belgegeçer: 0.312-424 10 43 e-posta: sinemis@sinemisyayinlari.com

 

KISA KISA / KISA KISA…

1-ŞU BİZİM KIRILGANLIĞIMIZ: Eugenio Borgna – Meryem Mine Çilingiroğlu / Yapı Kredi yayınları.

2-İSTANBUL’UN 100 EĞİTİMCİSİ: Mustafa Gündüz / İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları.

3-KİM DEMİŞ Kİ BEN YAPAMAM: Yayıma Hazırlayan: Çağla Üren / Köstebek Yayınevi.

4-İSTANBUL’DA BİR KONAK VE YENİ KADINLAR: Grace Ellison-Yaşar Akın / Dergâh Yayınları

5-YILLARIN İZİ: Mahir İz / Kitabevi Yayınları – Mehmet Varış.

 

DERKENAR

Arsasında yapılan hafriyat sebebiyle, bitişikteki binanın çökmesi üzerine, tanınmış bir futbolcu;  ‘Bina, yağan yağmur sonrası yıkılan istimlâk duvarı sebebiyle çökmüştür‘ şeklinde fikir beyanında bulunmuş.

 

Demek ki manken ve ‘artiz‘ kızlarımızı için söylenen ‘Doksan – altmış – doksan, kültürü noksan‘ aforizmasını, tadilatçı terzide düzelttirip, futbolcular için de kullanabileceğiz.

 

Veya ‘futbolcudur, ‘istimlakileistinatkelimelerini karıştırmış…‘ deyip geçebiliriz.

 

Bu yanlışı fark etmeden gazetesine aktaran muhabir ile gazetenin musahhihi için ne diyeceğiz?

 

 

 

Kurban Geleneğimiz Ne Kadar Kur’anî?

0

Bayramları seviyoruz ama kendimize uydurduktan sonra. Kelimeleri ezberliyoruz ama onları asıl mânialarından kopardıktan sonra.

Kurban Arapça ‘kurb‘dan geliyor; kökeni ‘karabet‘ = yakınlık. Akraba da yakınlar, yakınındakiler demek. Cuma’ları okunan Nahl 90’daki “Ve îtâi zî’l-kurbâ” emrini hısımlar yerine yakındakiler diye anlarsan mahalleli önceliğe girer.

Osmanlı geleneğinde Ramazan Bayramı’na Îd-i Fıtr yani Fitre / Fıtra Bayramı ve Kurban Bayramı’na da Îd-i Adhâ yani Kurbanlar Bayramı denirdi. Dolayısıyla Kurban yerine Dahiye yada Udhiye, Kurban Kesmek yerine de Tadhiye kullanılırdı.

Kuran’da kurbanla ilgili olduğu kabul edilen ayetlerde ise Kurban yâda Ada geçmez:

  • Kevser 2 – “Fesallî liRabbike ve’nhar / O halde Rabb’in için destekleş ve diren!”
  • Hac 28 – “Li yeşhedû menâfia lehüm ve yezkürû’smellâhi fî eyyâmin ma’lûmâtin alâ

mâ rezekahüm min behîmeti’l-en’âmi fekülû minhâ ve at’ımû’l-bâise’l-fakîr / Şahit olsunlar kendileri için faydalara ve Allah’ın adını ansınlar belirli günlerde, onların rızıklandığı dört ayaklı hayvan türü şeylerde. O halde yiyin ondan ve muhtaca – yoksula verin.”

  • Hac 32 – “Zâlike ve men yuazzım şeâire’llâhi feinnehâ min takvâ’l-kulûb / Böyledir ve kim

Allah’ın kurallarını yüceltirse muhakkak o kalplerin sorumluluğundadır.”

  • Hac 33 – “Leküm fîhâ menâfiu’ ilâ ecelin müsemmen sümme mahılluhâ ilâ’l-Beyti’l-Atîk /

Size orda faydalar; belirlenmiş ölüme dek, sonra onun yeri Kadim Mekân’a kadar.”

  • Hac 34 – “Ve likülli ümmetin cealnâ menseken liyezkürû’smellâhi alâ mâ razakahüm min

behîmeti’l-en’âmi feilâhuküm ilâhun vâhıdün felehû eslimû ve beşşiri’l-muhbitîn / Ve ümmetin tümüne eylem belirledik; Allah’ın adını ansınlar, onların rızıklandığı dört ayaklı hayvan türü şeylerde. Gayri sizin ilahınız tek bir ilah; o halde O’na teslimleşin. Ve alçak gönüllüleri müjdele!”

  • Hac 36 – “Ve’l-budne cealnâhâ leküm min şeâiri’llâhi leküm fîhâ hayrun, fezkürû’smellâhi

aleyhâ savâffe feizâ vecebet cunûbuhâ fekülû minhâ ve at’ımû’l-kania’ ve’lmu’terra kezâlike sahharnâhâleküm lealleküm teşkürûn / Büyükbaş hayvanlar size Allah’ın prensiplerinden kılındı; sizin için onda hayır var. Allah’ın adını anın, saf hâli üzere. Gayri yanları üzere düştüğünde artık ondan yiyin ve kanaatkâra da, dilenene de verin. Böylece onu size âmâde kıldık; umulur ki şükredersiniz.”

  • Hac 37 – “Len yenâle’llâhe luhûmühâ velâ dimâuhâ velâkin yenâlühü’t-takvâ minküm

kezâlike sahharahâleküm litukebbirû’llâhe alâ mâ hedâküm ve beşşiri’l-muhsinîn / Asla Allah’a ulaşmaz, onların etleri ve kanları, fakat sizin sorumluluk bilinciniz ulaşır. Böylece onu size âmâde kıldı; sizi aydınlatması üzere Allah’ı büyükleyesiniz. Ve ihsanseverleri müjdele!”

  • Bakara 196 – “Ve etimmû’l-hacce ve’l-umrete lillâhi fein uhsırtüm femâ’steysera mine’l-hedyi

velâ tahliku’ ruûseküm hattâ yeblüga’l-hedyu mahillehü femen kâne minküm marîdan ev bihî ezen min re’sihî fefidyetün min sıyâmin ev sadakatin ev nüsukin feizâ emintüm femen temettea bi’l-umreti ilâ’l-hacci femâ’steysere mine’l-hedyi femen lem yecid fesıyâmu selâseti eyyâmin fî’l-hacci ve seb’atin izâ reca’tüm tilke aşeretün kâmiletün zâlike limen lem yekün ehlühü hâdırı’l-mescidi’l-harâmi ve’t-tekullâhe ve’lemû ennellâhe şedîdü’l-ikab / Ve hac ile umreyi Allah için tamamlayın. Eğer mahsursanız o vakit kolayınıza gelen bir hediyelik; ve başlarınızı kazımayın hediye bedeli yerine ulaşıncaya kadar. Gayrı biriniz hasta yada başında bir eziyet bulunduğunda oruçtan fidye vakti veya sadakadan veya âdetten. Güvende olduğunuzda gayrı umreden hacca dek yararlanırsınız, hediyenin kolayınıza geleninden; kim bulamazsa artık oruç, üç günü hacda ve yedi gün döndüğünüzde; iş tamam on gün. İşte bu ailesi olmayan, Mescid-i Haram’da hazır ve Allah’tan sakınanlara. Ve bilin ki Allah’ın cezalandırması şiddetlidir.”

Türk Milleti‘nin kurbana bu kadar önem vermesinin altında demek ki başka şeyler var.

 

 

Şöhret Bağımlılığından Unutulmuşluk Sendromuna

0

İnsan hayatı bir tiyatro. Dünya, bu tiyatronun sahnesi, hepimiz bu oyunun kahramanları. Kimimiz baş aktör, kimimiz figüran. Sahnedeki rolümüzü, biraz emeğimiz, biraz yeteneğimiz, biraz bizim dışımızdaki imkânlar belirliyor.

Herkes, bu oyundaki yerini sorgulayabilir: Ben neyim, ne yapıyorum, rolümü ne kadar icra edebiliyorum?  Üst üste koyduğumuz başarı basamaklarını oyunun sonunda “sıfır”la mı çarpmalıyız, “bir”le mi? Bu, bizim, hayata hangi inançla sarıldığımızla ilgili.

Hayat sahnesindeki rolümüzün bazen efendisi olurken bazen kölesi olabiliyoruz. Kölesi olunan role, nedense, şöhret deniyor. Şöhret, mağdurenin, tecavüzcüsüne âşık olması gibi bir şey. Bu nasıl bir haz ki sonu, işkence ve nefret oluyor? Şöhret ve sevgi, aynı bahçenin iki gülü olmaya tahammül edemiyor, birbirine düşman iki sevgili.

Fiziki yapımız, yeteneklerimiz, maddi kazançlarımız, makamımız, üstün zekâmız, sıra dışı birtakım özelliklerimiz bizi şöhret sahibi yapabilir. Şöhret, bizi bulunduğumuz zaman ve mekândan birkaç basamak daha ileriye taşıyacaktır. Bu ayrıcalıklı farklılık, olgunlaşmamış, eğitilmemiş ruhlara ayrı bir haz verecektir. Hak edilmiş veya edilmemiş iltifatlar, etrafımızda pervane olan hizmetkârlar, yapılan ikramlar, sunulan hediyeler, tabii ki dalkavuk tipler; bu hazzın dopingi olacaktır. Dopingle gelen davranış değişikliğiyle artık biz, biz değilizdir. Biz, farklıyız; çevremizdeki insanlar farklı, geçmiş ve gelecek yorumlarımız farklı olacaktır. Yola çıktıklarımızı terk etmiş, yolda bulduklarımızla ve yeni kimliğimizle yolculuğumuza devam ediyoruzdur. “Ey yolcu, bu yolculuk nereye?” diyecek bir Molla Kasım çıkana kadar…

Adına şöhret denen, özlediğimiz esaret dünyasında nefsimizin, riyakârlıkların kölesi olduğumuzun farkına biraz geç varırız veya varmak istemeyiz. Geçici de olsa, saltanat, güzel şeydir. İnsana yasak meyve bile yedirir, haramı helal kılar, ölümü unutturur. Bağımlılık yapan öyle bir nikotindir ki o, varlığı da yokluğu da ölümden beterdir.

Bu bağımlılığa yakalanmış nice insan görürüz çevremizde. Şöhret budalası denir, pek çoğuna. İçtiği şöhret şarabının tesiriyle serserice hareket ederler. Yaptıkları her iş doğru, söyledikleri her söz ayettir adeta. Olmasını istemedikleri tek şey, saltanatlarının bir gün son bulmasıdır. Bu son, ifade etmeseler de, onları bir kurt gibi kemirir her gün.

Sürekli arayanlar, aramaz, telefonlar çalmaz olacaktır. Çevremizde pervane gibi dönen hizmetkârlar, makam şoförleri, lezzetli yemek yapan aşçılar, kendilerine dost gözüyle bakıp değer verdiğimiz, yolda bulduğumuz o kişiler yoktur artık. Kimileri semtimize uğramayacak, kimileri bizi gördüğünde sırtını çevirecektir. Bizim için onlar, birer nankördür, tefessüh etmiş insan numuneleridir. Dünya dönüyor, değişen bir şey yok; ama biz başa dönmüşüzdür. Kabullenmesek de bunun adı, unutulmuşluk sendromudur.

Sendrom, içinde sürekli kaygı, endişe barındıran bir hastalıktır. Dünyayı ve dünyacı değerleri önemseyen her insanın mutlaka yakalanacağı bir hastalık. Şöhrete giden yolda kaygısını, şöhret bitiminde kendisini yaşadığımız bir hastalıktır. Bu hastalığın tedavisini yapacak hekim, uzakta değil, biziz.

Yeteneklerimizi keşfedip zirveye taşıdık, gece gündüz çalışarak icat, buluş yaptık, ticari faaliyetlere girip çok para kazandık, herkesin gözünde akıllı ve başarılı olduk. Peki niçin? Bu soruya verilecek yanlış cevap sendroma düşürecek, doğru cevap sendromdan kurtaracaktır. Mezar taşımıza yazılacak birkaç cümle, tarihe kayıt düşecek birkaç sayfalık yazı amaçsa sendromdan kurtulmamız mümkün değildir. Bütün kazanımları üst üste koyup toplayarak elde ettiğimiz birikim, ölüm gelince sıfırla çarpılacak ve sonuç sıfır olacaktır. “İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”,  “Yaratılmışı severiz, Yaratan’dan ötürü” ve “Varlığımız da yaşamamız da ölümümüz de O’nun içindir.” inancıyla hayatını kuranlar, bütün birikimlerini “bir”le çarpacaklar, topladıkları sermaye ile sendroma yakalanmadan tiyatroyu bitirecekler, dünya sahnesinden ineceklerdir.

Sahneye çıkacakların kendilerine doğru yol haritası çizmeleri, sahnedekilerin kendilerini sorgulamaları, sahneden inenlerin de bağışlatmaları için zaman tükenmiş değil.

 

 

Sevgi Kıblesine Gitmezse İzler

 

Sevgi kıblesine gitmezse izler 
Yürekler çölleşir, acıtır sözler
Ne dil bülbül olur ne güler gözler 
Gönüllerde bağlar kurulmayınca

İhtiras akıla vurursa satır
Arsızlaşan duygu kalbi karartır
Baharı beklerken kışı aratır 
Arzular vicdanda durulmayınca

Arif olan dünyaya bel bağlamaz 
Sabırı aş eden yürek dağlamaz 
Lokman bile verse deva sağlamaz
İlaçlar sevgiyle karılmayınca

Karabulut der ki görüp hikmeti 
Çıkar can evinden kini nefreti
Akmaz irfan çeşmesinin şerbeti 
Kişi Hakk’a sadık yar olmayınca

 

 

Biz İçeriden Siz Dışarıdan

0

“Cumhuriyet tarihimizin en ağır ekonomik krizi” olması muhtemel bir ekonomik türbülans içine girdik. Bu ağır krizin oluşmasında elbette dış tesirler de var ama asıl olan içeride bizim yaptıklarımız.

Borç aldığımız elâlemin parasını har vurup harman savurmak, üretim yerine tüketim harcamalarına yönelmek, hukuk devleti olmaktan uzaklaşmak ve vatandaşlarımız arasında ayrışma ve kutuplaştırma yaratmak. Bunlar bizim içeride yaptıklarımız.

***

Abdülaziz zamanında iki kere sadrazamlık, 10 yıl kadar da dışişleri bakanlığı yapan Keçecizade Fuad Paşa hazırcevaplığıyla meşhurdur.

Kendisine, Sultan Abdülaziz’in 1867’deki Avrupa seyahati esnasında soruyorlar “en güçlü devlet hangisidir?” diye.

Fuad Paşa, “şüphesiz ki Devlet-i Aliye-i Osmaniye’dir. Çünkü yıllardır siz dışarıdan, biz içeriden yıkmaya çalışıyoruz ama bir türlü yıkılmıyor” şeklinde cevap verir.

***

Sonunda Osmanlı Devletini yıkmayı başardık(!).

Dilerim Türkiye Cumhuriyeti için aynı şey olmasın. Ekonomik kriz konusundaki kötümser tahminler tutmasın. Olabilecek en az zararla bu badireyi atlatalım.

Bunun için yaptığımız hatalardan ders çıkarmak, “aynı gemide olduğumuzu” sadece kriz dönemlerinde külfet yüklerken değil, her zaman (nimet dağıtırken de) hatırlamak gerekir.

Ayrıca elimizdeki imkân ve kabiliyetleri verimli bir şekilde kullanmamız gerekiyor.

Yeter ki ortak aklı işletebilecek bir toplumsal mutabakatı sağlayabilelim. Lüzumsuz iç çekişmelerle enerjimizi boşa harcamayıp, iktidarı ve muhalefeti ile birlikte bu belayı atlatmak için gerekli tedbirleri alacak basireti gösterebilelim.

**************************************

Geçmiş ve Mevcut Kudretimizi Bilmek

Fransız imparatoru III. Napolyon, bir gün opera salonuna girerken, Osmanlı sefiri (elçisi) Keçecizâde Fuad Paşa‘nın ayağa kalkmadığını görür.

Bunun üzerine protokol nâzırı olan memura der ki: “Gidip sorun bakalım. Yoksa kendisini Kanunî’nin elçisi mi zannediyor?”

Bu suale Keçecizâde’nin cevabı şu şekilde olur:

“Hâşâ! Eğer ben Kanunî’nin sefiri olsa idim, sizin kralınız, benim olduğum yere, benden izin almadan girebilir miydi?

Hem geçmişteki kudretimizin farkında olan ve hem de mevcut gücümüzü bilerek (komplekse kapılmadan ama gücümüzü abartmadan), bu gücü azami ölçüde değerlendirebilen devlet adamlarına ihtiyaç duyuyoruz.

*************************************

Hem Cahil Hem Müslüman

Fuad Paşa’nın babası Keçecizade İzzet Molla‘nın dili oğlundan da sivriymiş…

Rumlardan Hançerli Bey, Hıristiyan olduğu halde Osmanlıcayı iyi bilir, özellikle hadisler hakkında derin bilgisi varmış.

Bir gün cahil bir Müslüman, İzzet Molla’ya Hançerli Bey için şöyle demiş: 
“Madem İslamiyet’i bu kadar biliyor, niye Müslüman olmuyor?”

İzzet Molla adama şöyle bir bakmış:

“Sen bu kadar cehaletinle niye Hıristiyan olmuyorsun?”

***

Bugün cehaletinin ve cahil cesaretlerinin büyüklüğüne şaştığımız Müslümanların sayısı ve cüretleri o kadar çok ki.

Bunlara hak ettikleri cevapları verebilecek Keçecizade İzzet Molla gibi aydın devlet adamlarını adeta mumla arıyoruz.

Sözde “kanaat önderi” olan cahil din adamlarına karşı devletimizin mevcut yöneticilerinin tavırları çok farklı. Haddini bildirmek bir yana, bu tür adamları saraylarda ağırlıyor veya ayağına kadar gidip karşılarında diz çöküyorlar.

***********************************

Ekonomik Kriz Dönemi İçin Tavsiyeler

Vatandaş olarak bizlerin gidişatı değiştirme imkânımız yok. O halde, bari “gelen afetten en az zararla nasıl çıkarız?” hesabını yapalım.

İlhan Kesici’nin önceki krizlerden birinde yaptığı tavsiyesi şimdi daha da geçerli: “Çare ayağını yorganına göre değil, yorganının yarısına göre uzatmakta.”

Aşağıda uzmanlardan edindiğim bilgileri paylaşıyorum. Böylece okuyucularıma belki biraz faydam olur.

Borçlanmadan kaçının. Kredi kartı borçlanmalarınızı azaltın, var olan borçları kapatmaya çalışın.

Döviz geliri olmayanlar, kesinlikle dövizle borçlanmayın. Ticari işlemlerinizi TL ile yapın.

Konut fiyatlarının daha da düşmesi bekleniyor. Konut alımı için daha uygun şartların oluşmasını bekleyin.

Mümkünse nakitte kalın. Döviz ve faiz kazandıracak görünüyor. Tüketici özellikle nakit parası ile çok cazip fiyatlarla mal alma imkânına kavuşacak. Fiyatların aşırı düşmesini engelleyecek tek faktör döviz fiyatlarındaki artış olacak.

Devletin fiyatlarını belirlediği ve genel ve yerel bütçelerin en önemli gelirlerini oluşturan (ÖTV, KDV, ÖİV gibi gelir kaynakları olan) elektrik, doğalgaz, telefon (iletişim) ve su fiyatlarında artışlar devam edecek. Sigara ve içkiye zamlar yapılacak. Devletin dolaylı vergiye ihtiyacı artacağı için vergide adaletsizlik artacak.

Enflasyonda bir artış olması beklenmekte. Maaşlardaki artışlar kesinlikte enflasyonun altında kalacak.

Tasarrufları olan vatandaşlarımızın risk ve kâr dengesini optimize edebilmek için tasarruflarını bölerek farklı yatırım araçlarına yatırması uygun olur. Borsa sade vatandaş için oldukça risklidir. Profesyonel yardım almaları gerekir.

İşverenlerin işçi çıkarmayı en son düşünmesi gerekir. Bir işletmenin en önemli sermayesi onun entelektüel birikimidir (yetişmiş insan gücüdür). Kriz ne kadar derin ve ne kadar şiddetli olursa olsun, belli süre sonra yeni dengeler oluşacaktır. Kriz sürecinde ve kriz sonrasında mevcut entelektüel sermayenizi koruyamazsanız yeni dengeler oluşurken zayıf bir bünyeniz olacaktır. İllaki bazı çalışanların çıkarılması gerekiyorsa, ilerde ikame edilecek personelin, yerini kısa zamanda doldurabileceği, en vasıfsız çalışanlardan başlamak uygun olacaktır.

İşsizliğin genel olarak artacağı ve birçok kişi için maaşların reel olarak düşeceği tahmin ediliyor.

Döviz bazlı kira sözleşmeleri TL’ye döndürülmeli. Kiralardaki artışın enflasyonun gerisinde kalacağı hatta birçok konut ve işyeri için kira artışının gerçekleşmediği bir dönem olacağı beklenmekte.

Durum iç açıcı değil, ancak karamsarlığa kapılıp kriz sonrasında hazırlanmamak birçok fırsatın kaçmasına yol açabilir. Özellikle bir işyeri olanlar ve tasarrufu bulunanların bu dönemi kriz sonrası için ciddi bir fırsata dönüştürmesi mümkün olabilir.

***

Mübarek Kurban Bayramınızı tebrik ediyor ve Bayram sevinci ile dolu günler diliyorum.

 

 

Kahve Yemen’den, İkramdaki Zarafet ve Asalet Türk’ten Gelir! Tıp Tarihi Uzmanı Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ ile Kahve Üzerine Sohbet 2

Oğuz Çetinoğlu: Birinci bölümde lütfettiğiniz bilgilerden anlaşıldığına göre Osmanlı hekimleri, dört başı mamur bir ‘kahve içim kılavuzu…’ hazırlamışlar. Mimar, ressam ve yazar Gürbüz Azak da ‘Tatar‘ isimli romanında; ‘Kahve susuz içilmez suyun hepsi içilmez…’ diye bir kaide eklemişti. Hatta romanın iki kahramanını konuşturarak, bu konuda taksimde miting yapılması, televizyonlarda bir açık oturum kampanyası başlatılmasını teklif ediyordu. Ayrıca kahvenin nasıl içileceğini şöyle anlatıyordu: Fincanı burun hizasına getirilecek, derin bir nefes alınacak… Kahvenin kokusu, nefes borusu ile yemek borusunun bağlantılı olduğu noktaya geldiğinde biraz bekletilecek ve kahveden sessizce ve de bolca bir miktar ağıza alınarak, aynı anda koku ciğerlere, kahve ise mideye gönderilecek. Bir miktar beklendikten, sohbete devam edildikten sonra aynı işlen, cezvedeki kahve bitinceye kadar tekrarlanacak. En sonunda da birkaç yudum su içilecek. Çok önemli: suyun hepsi içilmeyecek…

Bu hususları ‘hariçten gazel‘ olarak sohbetimize ekledikten sonra, asıl mevzuumuza dönebiliriz…

Kahvenin, kahvaltıdan veya yemekten ne kadar zaman geçtikten sonra içilmesi gerektiği de Osmanlı hekimleri tarafından söylenmiş mi?

Prof. Altıntaş: Sorunuzu, Bedreddin el-Kûsûnî şöyle cevaplamıştı: ‘Tabipler gıda akabinde içilecek şeylerin istimalini menetmişlerdir. Yemeğin hemen arkasından bir şeyler içmekle hazım zarara uğrar ve midede gıdanın çiğ kalmasına ve hazımdan evvel geçip gitmesine sebep olur.

Yalnız içilen şeyler hususiyle kahve gibi hazım işlemine yardımı olan meşrublar (içecekler) gıdaların çiğ kalmasına sebep olmayacak derecede az miktarda olmak şartı ile nafidir. (faydalıdır) En doğrusu kahve gıdanın sonunda hazım başladığı vakit içilmelidir’. Kahve hazma yardım ettiği için yemekten hemen sonra içilmesi uygun görülüyordu.

Çetinoğlu: Osmanlıdan kalma ‘Kelam-ı kibar‘ denilebilecek bir sözümüz var: ‘Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler? Taze elden, taze pişmiş taze kahve tazeler‘ Deniliyor. Mutlaka kahve içmenin adabı hakkında da tavsiyeler vardır. Lütfeder misiniz?

Prof. Altıntaş: Bu husus da ihmal edilmemiş. Osmanlı Devleti’nde kahve içilmesinin hekimler tarafından bazı şartlara bağlanmasından sonra bu gelenek bozulmadan devam etmiştir. Tarihçi Ahmet Refik (Altınay) ‘Hicrî On üçüncü Asırda (milâdi 19. asır) İstanbul Hayatı‘ adlı kitabında Sultan Üçüncü Selim Han’ın (Hayatı: 1761-1808 Padişahlığı: 1789-1807) bir fermanında kahve ikramını anlatır. 1792 yılına ait bu ferman Devlet katına gelen misafirlere kahve ikramı ile ilgilidir. Fermanın verilmesindeki amaç bu ikramın 40 hizmetli ile yapılmayıp 15 hizmetli ile yapılmasıdır. Bu resmî emirde ‘kahve verilmezden evvel tatlu ve markime (peçete) virilmesi ve gider iken şerbet ve boyama (farklı peçete) ve gülâb* makrimesi takdimi misillu resim icra olunmayub…’ denilerek kahveden önce tatlı, kahveden sonra şerbet ikram edildiği resmî kayıtlara geçmişti.

En önemli yemek ziyafetlerinde yemekten sonra kahve ikramı şerbetle beraber yapılıyordu. Sultan Üçüncü Ahmed Han’ın şehzadelerinin sünnet düğününde de bu durum kayda geçmişti: “Divan efendiler dâvet olundu. Reis Mustafa Efendi ve Ruznameci Acemzâde Efendi ve sair efendiler, Vezir-i mükerrem hazretlerine teşriflerinde kahveler ve şerbetler verilip hallerince riayetler ve ikramlar olundu” denilmektedir.

Çetinoğlu: Kahve ile birlikte yapılan ikramlar hakkında da bilgi lütfeder misiniz?

Prof. Altıntaş: Türk kahvesinin yanında su ve lokum ikramı geleneğe dayalı bir uygulamadır. Bu uygulama estetik amaçlı veya lezzet esaslı bir uygulama değildir. Kahve içiminin arttığı ve geniş kitlelere yayıldığı dönemden beri neredeyse 400 yıldır uygulanır. Bu tamamen Osmanlı hekimlerinin direktifleriyle şekillenmiştir. Kahvenin sağlığa zararlı olmaması için uygun görülen bu içilme şeklini hekim raporlarında görüyoruz.

Çetinoğlu: Bu uygulama estetik maksatlı mıdır, sağlıkla alakalı mıdır?

Prof. Altıntaş: Türk kahvesinin su ve bir parça şekerle, şerbetle, reçelle ikram edilmesi sebebinin tamamen bir sağlık meselesi olduğu pek bilinmez.  Milletlerarası platformlarda bile suyun boğazı temizlemek şekerin tat vermek amacı ile ikram edildiğinin söylenmesi bu konunun açıklanması ihtiyacını ortaya koymuştur.

Kahvenin vazgeçilemez yükselişi, bütün dünyada sevilen bir içecek haline gelişi tarihinin araştırılmasına sebep olmuş, bu konuda çok önemli kitaplar, makaleler yazılmıştır. Fakat Türk kahvesine has olan bu ikram şeklinin sebebi kesinlikle kahvenin tabiatının düzeltilmesi yâni sağlıklı hâle getirilmesi olduğu bildirilmemiştir. Osmanlı hekimlerin birinci derecede görevi insanlara sağlıklı yeme içme konusunda yol göstermeleriydi. Bu konuda o kadar yetkiliydiler ki bütün yemeklerimiz onların direktifleriyle şekillenmişti. Kahve içimi de tamamen kahvenin tabiatını bilen ve niteliklerini insan bedenine zararlı olmayacak şekle getiren hekim kurallarına göre yapılırdı.

Çetinoğlu: Kitapçılarda çay ve çay ikramı konusunda yerli ve tercüme pek çok kitap var. Kahve ile alakalı kitaplar yok denecek kadar az. Kahve kültürünü geliştirmek isteyenlere tavsiye edebileceğiniz kitaplardan birkaçı hakkında bilgi lütfetmeniz mümkün mü?

Prof. Altıntaş: Birkaçını vereyim:

-M. Şerafeddin Yaltkaya: Kahveye Dair Bir Türk Hekiminin Şahsi Mütalaaları, Türk Tıp Tarihi Arşivi. Cilt 2. No.5.1937

Şükrü Özen: Sağlık Konularında Dinî Hükmün Belirlenmesinde Fakih-Hekim Dayanışması Kahve Örneği. Otuz sekizinci Uluslararası Tıp Tarihi Kongresi Bildiri Kitabı. Cilt I2. Ankara 2005. Safa 699-735.

-Sâlih bin Nasrullah: Gâyetü’l -Beyân fi Tedbîri Bedeni’l-İnsân Giriş-inceleme-metin-dizin. Doktora Tezi  Elazığ 2000

-Dâvûd b. Ömer el-Antâkî (ölümü 1008= 1599):Tezkiretü Ûli’l-Elbâb Ve’l-Câmi’ Li’l-Acebi’l-Ucâb. Meryem Arslan Salman. Doktora Tezi. Metin Dizinler Sözlük. Adana 2014.

-Ahmet Refik (Altınay): Hicri On üçüncü Asırda İstanbul Hayatı (1200-1255) . Enderun Kitabevi. İstanbul 1988. ‘Babı Aliye gelecek misafirlere kahve ve şerbetin nasıl verileceğine dair Hattı Hümayun. Sultan Üçüncü Selim (1789-1807) fermanı’

Çetinoğlu: Efendim, çok teşekkür ederim. Çay gibi, ayran gibi ‘Bizden’ ve ‘yerli’ bir ikram olan kahveyi bütün cepheleriyle anlattınız, okuyucularımızı aydınlattınız. Ümit edilir ki, bu sohbetimiz vesilesiyle ülkemizde bundan sonra herkes kahveyi usulüne göre içer ve de Amerikan kahvesi, ekspresso Nest Cafe gibi damak zevkimize uymayan içeceklerden bize ait olanına dönüş olmasına vesile olur.

Batılı komşularımız, kültür hırsızıdır. Para ve eşyamızı çalmıyor olsalar da, Hacivat-Karagöz ve zeybek oyunu gibi kültürel değerlerimizi; döner ve mantı gibi mutfak değerlerimizi sahiplendikleri gibi kahveyi de elimizden alıverirler. Arap olmayı göze alabilen çocuklarla olgun yaştakiler, Osmanlı hekimleri ile dostu insan Gürbüz Azak Beyefendi’nin vaz ettiği esaslar içerisinde ve aşırıya kaçmadan kahve içmeye devam ederlerse, kahve kültürümüzü çalmaya cesaret edemezler. Aksi takdirde; ‘Siz kahve içmiyorsunuz, kahve içme geleneği ve kültürü nasıl size ait olabilir ki…’ diyebilirler. Yavuz hırsız ev sâhibini bastırır. Hafazanallah…

Değerli okuyucularım, candan aziz vatanımızda, aziz ve necib milletimizde… ‘keyif‘ kavramının namı ve keyif çatacak ortam kaldı ise… Kahveli keyifleriniz bol ve daim olsun…

Ve de âfiyetler olsun, yarasın Efendim!

 

MİZAÇ, HILT VE NİTELİKLER HAKKINDA:

Osmanlı Tıbbının temelinde dört unsur, dört hılt* ve dört mizaç esastır. Dört unsur bilindiği gibi ‘Hava, Su, Ateş, Toprak’tır. Bunlar tabiattaki bütün maddelerin esasıdır. Dört hılt; insan bedeninde bulunan dört ‘Hayatî esas’ sıvıdır. Bunlar ‘Kan, Safra, Sevda ve Balgam’ diye isimlendirilen çok önemli sıvılardır. Dört mizaç ise; Bu dört sıvının, hıltın o insandaki ‘Karışım oranı’dır.  Bu karışım oranının fazlalığının tanımladığı mizaçlar doğar. Bunlar; ‘Demevî*, Safravî*, Sevdavî* ve Balgamî*’ mizaçlardır.

 

 

SÖZLÜK

balgamî mizaç: Bu mizaçta balgam hıltı baskındır. Balgamî kişiler beyaz ve renksiz benizli olurlar. Bedeni soğuktur, şişmanlığa yatkın, gövdesi gevşek ve ağırdır. Genelde susamaz ve az su içer, çok uyur ve tembel tembel hareket ederler. Genelde sakin, gayretsiz ve durgundurlar.

Osmanlı hekimi bu tabiatları tanır ve hastalıkları da ona göre tedavi eder. Tedavide bozulan denge o niteliğin zıddı olan ilaçla yapılır. Hastalığın ve hastanın mizacına göre onu dengeye getirecek zıt mizaçta ilaç verilirdi.

demevî mizaç: Böyle insanlarda kan çoktur ve diğer hıltlara göre daha baskındır. Şişmanlığa yatkın, pembe beyaz yüzlü, neşeli, sıcakkanlı insanlardır. Bedenleri sıcak ve uykuya düşkündürler.

gülâb: : (gül-âb) gül suyu. ‘cüllâb’ veya ‘cülâb’ olarak da bilinir.

hılt: Eski hekimlerin insan vücûdunda var saydığı: safra, sevda, dem ve balgam gibi dört unsurdan her biri.

markime: (makrame / mı kreme) sofra havlusu, el bezi. Günümüzdeki peçetenin ilk şeklidir.

 

KAHVE HAKKINDA…

İçecek olarak dünyada en ön sıralarda yer alan kahve aslında önemli etkileri olan bir tıbbî bitkidir. Kahve tropikal sıcak iklimde yetişen Rubiaceae familyasının Coffea cinsinden bir ağacın meyve çekirdeğidir. En çok coffea arabica ve coffea robusta cinsi kullanılmaktadır. Kahvenin geniş olarak kullanıma başlaması 15. Yüzyıldadır.  Osmanlı’da ilk hahvehâne 1560’yı yıllarda açıldı. Avrupa kahveyi Osmanlılardan 17. yüzyılda tanıdı. 1615 yılında Venedik’te ilk kahvehâne faaliyete geçti. Kısa bir süre sonra Marsilya’da, Londra’da, Viyana’da ve Paris’te de kahvehâneler hizmet vermeye başlamış,  kahve geniş kütleler tarafından bilinen ve sevilen bir içecek olmuştu.

Kahve tartışmaları sırasında kahvenin insan bünyesini nasıl etkilediğini bilmek çok önemli bir konu idi. Çünkü o zamana kadar kahve bitkisi ve onun etkisi bilinmiyordu. Her ne kadar uyanık tutması sebebi ile kullanılmaya başlanmış ise de bedene diğer etkileri ne idi. Bunu bilen hekimlerdi ve her seferinde hekimlere kahvenin ‘tabiatı’ soruluyor, bedene ne fayda ve zararı var bilinmek isteniyordu.

Bu konuda yazılı belgelerde gördüğümüz kadarı ile hekimler kahvenin ‘soğuk ve kuru’ nitelikte olduğu konusunda hemfikirdiler. O zaman bu nitelikleri dengeleyen normal hâle getirecek önlemler alınmalı idi.

Kahvenin ‘kuru’ olma niteliği hekimler tarafından genel kabul gören özelliğidir. Bu özellik bedeni kurutan, bu sebeple vücudun gerekli nemini alan, sindirimde yararlı olan sistemin gücünü azaltan bir durumdur.  Hekimlerin bu kuruluk sorununda çözümü “su içmek” idi. Vücuttan atılacak ve bedeni kurutacak olan kahveyi su ile içmek, yanında su içmek bu zararı düzeltirdi. Böylece tartışılan en büyük sorun çözülmüştü.

Kahvenin ‘soğuk’ olma niteliği de ‘şekerli’ şeylerin yenilmesi ile düzelebilirdi. Osmanlı hekimleri tartışmanın başından beri zararının düzeltilmesinde gösterdikleri yol şöyle idi; ‘kahve içmek isteyen kişi ya önceden veya beraberinde tatlı yesin, içine şeker veya bal ilave etsin.’  Tıp kitapları genelde şöyle yazar; ‘Kendini zinde hissetmek, üstünden tembelliği atmak ve zikredilen diğer yararları için kahve içmek isteyen kişi beraberinde bol bol tatlı yesin, fıstık yağı veya sıvı yağ içsin.’ Böylece kahvenin yanında şeker, lokum ikramı da hekimlerin hükümlerine uygun hâle geldi.

Hekimbaşı Salih bin Nasrullah kitabının yeme içme bahsinde; “Midesi sıcak nitelikte olanların kahve içmeden önce limonlu gül reçeli, vişne veya kızılcık reçelinden bir iki lokma ekmek ile yemeli bundan sonra kahveyi içmelidir.‘ diyerek kahvaltının önünü açmıştı.

Kahvenin kavrularak içilmesindeki tıbbî mahzur da ‘çok kavrulmaması‘ ile düzeltilmeli idi.

Yanacak derecede kavrulması‘ asla doğru görülmüyordu. Bir başka problem de aç karnına kahve içmemek idi. Bunun için her zaman ya bir şeyler yendikten sonra (özellikle tatlı) , en iyisi de yemekten sonra içilmeli idi.

 

 

SONUÇ:

Türk kahvesinin su ve bir parça şekerle, şerbetle, reçelle ikramının sebebi, tamamen bir sağlık meselesi midir pek bilinmez.  Milletlerarası platformlarda bile suyun boğazı temizlemek şekerin tat vermek amacı ile ikram edildiğinin söylenmesi bu konunun açıklanması mecbûriyetini ortaya koymuştur.

Kahvenin vazgeçilemez yükselişi, bütün dünyada sevilen bir içecek haline gelişi târihinin araştırılmasına sebep olmuş, bu konuda çok önemli kitaplar, makaleler yazılmıştır. Fakat Türk kahvesine has olan bu ikram şeklinin sebebi kahvenin tabiatının düzeltilmesi yâni sağlıklı hâle getirilmesi olduğu bildirilmemiştir.

Osmanlı hekimlerin birinci derecede görevi insanlara sağlıklı yeme içme konusunda yol göstermeleriydi. Bu konuda o kadar yetkiliydiler ki tüm yemeklerimiz onların direktifleriyle şekillenmişti. Kahve içimi de tamamen kahvenin tabiatını bilen ve niteliklerini insan bedenine zararlı olmayacak şekle getiren hekim kurallarına göre yapılırdı.

 

 

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını almıştır.

Tıp tarihi dışında ‘tıpta etik’ de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını öncelikle ‘Türk tıp eğitimi’ konularında yoğunlaştırmış, daha sonra ‘Osmanlı tıbbında tedâvi’ konusuna ağırlık vermiştir. Gül ile ilgili kitapları, bu çalışmaların ürünüdür.

Kitap hâlinde ayınlanmış eserleri:

Yadigâr: Tabîb İbn-i Şerîf, Yâdigâr; 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf: Yerküre Yayınları. İstanbul,  2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004  Cilt)

Türk Tıbbının Önemli Adımları: (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi ile birlikte) İstanbul, 2006.

Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedâvide ve Gelenekteki Yeri: İstanbul, 2007. (İkinci Baskı: 2010 Gülbirlik)

Gül / İlaçların En Güzeli: Hayy Kitap, İstanbul, 2009.

Rose,  Rose Water, Historical, Therapeutic and Cultural Perspectives: Maestro Publishing, İstanbul, 2010.

Dünden Bugüne Türkiye Tıp Akademisi: Maestro Yayıncılık, İstanbul Aralık 2010.

Hastahaneden Fakülteye Cerrahpaşa: 44.Yıl Hâtırâsına. İstanbul, 2011.

Araştırma makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dâhil olmak üzere 125 ilmî yazısı vardır. En büyük amacı bu ilmî çalışmalarının insana ulaştırılması, günlük hayatta yer bulmasıdır.

Prof. Dr. Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

 

(BİTTİ)

 

 

Cennetin Cenneti (4)

0

Çünkü mana

Maddenin cennete bakan yönü

Manasızlık ise

Maddenin cehennemlik yüzü

İşte bu yüzden mana,

Bil ki ey çana!

Cennetin tuzu biberi

Bütün bunların aslı için

Sen!

Kur’an’dan al haberi

“Çünkü ebed için

Yaratılmış insan

Onun hakikî lezzetleri(ni

sayacak olsan)

Ancak mârifetullah

(Allah bilgisi, sonra)

Muhabbetullah

(Allah sevgisi)

(Arkasından gelir akla)

İlim (ve irfan) gibi

Umur-u ebediye

(Denen ebedî işler)”

Görüyorsunuz ya

Ey sevgili yârenler

Cennetin cenneti

Manadan ibaret

Bunun için var edildin

Dikkat et

X

Velhasıl

Cancağızım

Cennetin cenneti

Cennetin

Var oluş hikmeti

 

 

Adalet mi Var?

0

 

Bir dilim ekmeğe muhtaç olan var ,
Denge hepten bozuk, göz var izan var.
Şu dünyanın elbet ötesi de var,
İnsanlık yerlerde, adalet mi var?
*
Eşitlik diyorlar, hani nerde var?
Demokrasi bitmiş, kullananlar var!
Dilde Allah Allah, işte riya var ,
Haksızlık diz boyu, adalet mi var?
*
Bu ülkede ne çok, ne çok hain var ,
Kimi dinsiz, kimi sözde dinli var.
Ülkeyi soyarken, paslaşan bunlar ,
Haysiyet yok olmuş, adalet mi var?

Hainle bir olup, yatıp kalkan var ,
Mitinglerde onca caka satan var.
Suçlular malı da götürüyorlar,
Ülkem rezil oldu, adalet mi var?
*
Türk’ün devletine göz dikti bunlar , 
Haine taptılar, tapanlar çok var ,
Amiri, memuru, bakanı da var ,
Yetim hakkı yendi, adalet mi var?
*
Ülkemde ihanet, gözyaşı, kin var ,
Aldatıldık diyen, yüzsüzler de var.
Türk’e, Atatürk’e sövenler çok var…
Yüzsüzler yüzünden, adalet mi var!

 

 

 

 

Edeb Yâhû! (3)

0

Trenin rayda gitmesi, bir nizama tâbi olmasıdır. Böylece tehlikesizce sefer yapıp durur. Şayet tren hürriyet ve serbestliğini nizamda yâni rayda bilmez de, bunu esaret zannederse, serserilik ve başıbozukluk olan raydan çıkmağı da hürriyet sanıp raydan çıkarsa ne olur?

İnsan da Yaratıcının koyduğu nizamı, esaret sanır, nizamdan çıkmayı da hürriyet diye algılarsa ne olur? Raydan çıkan trenin durumuna düşmez mi? Nasıl ki trenin hürriyeti raylar arasında kalmaktan ibaret ve aksi felaketse insanın hürriyeti de yaratanın koyduğu ahlâk çerçevesi içinde kalmaktır. Aksi takdirde kendisini helâk etmiş, tehlikeye atmış olmaz mı?

İnsanlar da kendilerine çerçeve çizmek istediler. İnsanlığa refah ve huzur getirmeye kalkıştılar. Onlar da güya beşerî Ahlâk Sistemleri oluşturdular! Bu uğurda Komünizm, Sosyalizm, Kapitalizm, Nazizm, Faşizm vb. gibi bir sürü sonu -izm’le biten sistemler ortaya koydular. Ama hepsi az veya çok insanlığı kana boğdular. İfrat ve tefrite düştüler! Aşırı geri kaldılar, aşırı ileri gittiler! Dünyayı kan gölüne çevirdiler. Güya insanlığa iyilik sanarak çok büyük kötülük yaptılar. İnsanlara kan kusturdular, inim inim inlettiler!

Bir bakıma doğru, bir bakıma yanlış teoriler ürettiler. Körlerin fili tarif edişleri nisbetinde doğruluk derecesi çok az, yanlışları ise pek çok olan hipotezlerle çıktılar insanların karşısına. Ama sonuç koskocaman bir hiç oldu!

Oysa o -izm’lerdeki çok az olan güzel taraflar, İslâm’da zaten vardı. Üstelik o -izm’lerde yer alan büyük yanlışlar İslâm’da hiç yoktu. İslâm öyle bir çerçeve çiziyordu ki insana: “Efrâdını câmi, ağyârını mâni.” Yani “Bütün faydaları içeren, fakat tüm zararları dışlayan” üstelik iki cihan saadetini sağlayan muhteşem bir çerçeve.

Üstelik, İslâm’ın çizdiği çerçeve, bütün -izm’lerin kötü ve yanlış taraflarına yer vermiyor. Fakat varsa tüm güzel taraflarını barındırıyor. Şüphesiz ancak yapanın bilmeye, bilenin konuşmaya hakkı vardır. Nitekim Allah bilmiş. Kur’aniyle bildirmiş. Peygamberiyle seslenmiştir bizlere. Öyleyse O’nu dinlemeli, O’na kulak vermeliyiz.

İşte ecdadı izamımız, Nebiyyi Müçtebaya kulak verdikleri, O’nu can kulağıyla dinledikleri için, her iki dünyanın saadetine erişmişler, Allah’a kul oldukları nisbette dünyanın efendisi olmanın ince sırrına ermişlerdir. Nitekim bu eriş sırrının onlara nasıl muhteşem bir tablo çizdirdiğini somut misallerle göreceğiz. Örneklemeye geçmeden önce insanın mahiyeti üzerinde ahlâkın gerekliliğini daha iyi anlamak için biraz duralım.

İnsanlar ve mâdenler arasında benzerlikler vardır. İnsanlar, mâdenler gibidir. Madenler yeryüzünün çeşitli yerlerinde bulunur. Özellikle dağlar maden depolama görevini de üstlenmişlerdir. Medenî yaşayışımızı sağlayan her çeşit âlet ve edevat genellikle madenlerden yapılır. Her madenin kendine has özellikleri vardır. Bu özellikler insanın farklı ihtiyaçlarını karşılamakta işe yarar.

Madenler olmasaydı hâlimiz nice olurdu? Mesela demir olmasaydı veya petrol bulunmasaydı, insanlık -bugüne göre- kimbilir nasıl farklı bir durumda olurdu.

Madenler insanlık hizmetinde, insan tarafından şekilden şekle sokuluyor. Bin bir ihtiyacımıza cevap verecek durumlara getiriliyor. Fakat bütün bu çeşitli durumlarda maden keyfiyetini koruyor, asliyetini muhafaza ediyor. Benliğini devam ettiriyor.

Mesela altını ele alalım: Altın küpe, altın yüzük, altın tabak, altın para vb. gibi bin bir surete sokuluyor. Fakat hangi şekil ve hizmet içinde bulunursa bulunsun “altın” oluş vasfını hiç bir zaman kaybetmiyor.

Demek ki altının huyu sayılan niteliği değişmiyor. Sadece bu niteliğe değişik mecralar, akış yönleri veriliyor. Altının değişmez olan fıtratına yani kabiliyet ve istidadına yeni görünüşler, yeni bulunuşlar sağlanıyor. Hizmet alanı genişletiliyor. Fakat altının altın oluş keyfiyeti bozulmuyor. İstese de bozamıyor insan.

Bu açıdan suyu da inceleyelim: Suyun en büyük vasfı akıcı olmasıdır. Suyun akıcılık vasfı sudan alınamaz. Bu mümkün değil. Su başıboş kalırsa, en ufak bir meyil bulduğu takdirde hemen akar. Su ne kadar çok, meyil ne kadar fazla ise o.

 

 

Güne Bir Kaç Söz veya Yok Aslında Birbirlerinden Farkları

0

SÖZ 1: Dostların affına sığınarak son günlerin iki haberini hatırlayarak başlayalım isterseniz

– Konya’da bir cemaatin il sorumlusu genç müritleriyle eşcinsel ilişkiye girmiş. Sorumlu vatandaşın (deyyusun) müritleri ikna dayanağı “şeriatta haram olan tarikatta helâldir ” sözü. 
Hele müritlerin sözlerine bakın 
“Manevi gücünden etkilenmişler “Vay sizin ….
– Gelelim ikinci habere 
Çin’de bir rahip beyin kontrolü yöntemiyle etkilediği bazı Rahibeleri kendisiyle ilişkiye zorlamış 
SÖZ 2: Söylemeğe gerek yok aslında
Konya’daki olayın tarafları Müslüman Çin’deki olayın tarafları Budist 
Ama iki olayda da ortak nokta “Din veya tarikat-cemaat anlayışından kaynaklanan bastakine mutlak teslimiyet ve itirazsız itaat”
SÖZ 3: Şu sözleri bir düşünüp değerlendirin isterseniz 
“Benim sancağım Muhammed’in sancağından büyüktür “Benim şanım yücedir “
“Benim evim Beytuĺlah’tir. Benim evimi tavaf edin” Musa’nın asası benden medet umdu”
“Bütün eşyada, kadın vücudunun her yerinde Allah’ın zahir isminin nasıl tecelli ettiğini gördüm Hayretler içinde kaldım”
” Şeyhin müride emri haram bile olsa müridin onu yerine getirmesi farzı ayndır (mutlak farzdır)”
“Mürid için Şeyhin şeklini görüntüsünü hayal etmek Hakkın zikrinden daha faziletlidir “
“Bu kitap bana vahyedildi “
“Gavslar Seyyidler her müride bir vekâletname verecek Mürid mahşer günü o vekâletnameyi gösterdiği zaman Melekler ona buyur geç diyecekler “
“Gavslar her gün ortalama 75 kere, en az 25 kere Peygamber ile görüşür “
“Fena fiş Şeyh (Şeyhin varlığında yok olmak) olmadan Fena fi’llah (Allahlın varlığında yok olma) mertebesine ulaşılmaz “
Vs vs vs.
Azıcık Akaid (Islâm inanç öğretisinin temel esasları) bilgisi olanlara soruyorum Bana bunların bir açıklamasını yaparlarsa yıllarını İlahiyat eğitimine, öğrenimine ve okuma araştırmaya veren birisi olarak cidden memnun ve mutlu olurum 
SÖZ 4:Dinlere hele Islama yapılan en büyük düşmanlık aslında din kılıfı ile yapılan bu tür söylem ve eylemlerdir. 
Bunlara tavır almak ve insanları bunlara karşı uyandırmak konusunda birinci görevli olan Diyanet işleri başkanlığı ile İlahiyat Fakülteleri ne acıdır ki bu konuda görevlerini yaptıklarını söyleyemezler.
İnsanları bu konularda uyandırmazsanız bu tür sapkınlıkları daha çok seyredersiniz 
VE SON SÖZ: Ne mutlu “bize Allah yeter ” diyenlere “yalnız Allah’a kulluk edip yalnız Allah’tan yardım isteyenlere” Ne mutlu aklı ve bilimi kendisine rehber edinenlere Ve ne mutlu beynini üç kuruşluk adamlara teslim etmeyenlere