15.2 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 601

Eski Türkiye’de Ahlâk (4)

0

Eski Türkiye’de halk ciddiyet ve vekar sahibiydi. Ağır başlıydı. Bundan dolayıdır ki kahkahalarla gülmezler, yalnız gülümsemekle yetinirlerdi. Bu hâl onlarda âdeta tabîat ve huy hâline gelmişti. Eğlencelerde bile ağır başlılıklarını korurlardı.

O vakur ve ağır başlı insanlar, gevezelikten nefret ederlerdi. Fikirlerini kısa sözlerle ifade ederlerdi. Kendilerine de öyle hitap edilmesini isterlerdi.

Ağır başlı oldukları için heyecanlanmazlardı. Gürültüden, bağırıp çağırmadan hoşlanmazlardı. İşte bundan dolayı Türkiye sokaklarında gürültü, koğalama, taşkınlık, coşkunluk, nâra atma vesaire gibi sahnelere rastlanmazdı.

Aile çevresindeki babanın ağır başlı, ciddî ve haysiyetli oluşu çocuk terbiyesinde en önemli etkenlerdendi. Bütün millette ciddiyet ve ağır başlılığın verdiği soylu bir büyüklük ve görkem ve heybet vardı. Türkiye’ye gelen yabancıların en çok gözlerine çarpan millî özelliklerden biri de işte bu hâldi.

Bu zarif ağır başlılıkla vekar yalnız yüksek tabakaya ait değildi. Aynı hâl ayırımsız, bütün halk tabakalarını içine alıyordu. Oysa meselâ Avrupa kayıkçıları terbiyesizlikleri ve kavgacılıklarıyla şöhret bulmuşlardı. Bizim eski kayıkçılarımız ise terbiye ve nezaketleri, temizlikleri, vekar ve ciddiyetlerinin zarafetiyle ünlü idiler. Ve bundan dolayı dikkat nazarlarını üzerlerine çekerlerdi.

Ağırbaşlılık, ciddiyet ve vekar yalnız büyüklerde görülmüyordu. Küçük çocuklar bile ağırbaşlı, ciddî ve vakurdu. Onlar da gürültü ve patırdı etmezlerdi. Yavaş konuşurlar, kimseyi rahatsız etmeyecek oyunlar oynarlardı. (a.g.e., s. 68)

“Büyüğe hürmet ve küçüğe şefkat” esası yalnız çocuklara ve çocukluk çağına özgü değildi. Büyüyüp hayata atılan evlâtlar da ana babaya daima hürmet ve itaatle yükümlüydü. Hattâ bu yükümlülük “sıla” mecburiyetine bile dayanacak kadar kuvvetliydi. Eski Türkiye’de “sıla” vatanla ana babadan ibaret olmasından dolayı, âile ile vatan aynı kutsallığı taşıyordu.

Çocuğun hayatı iki devre ayrılabilirdi. Küçük yaşlarda mutlak bir şefkat görüyordu. Gençlik çağına gelince de, mutlak bir baba nüfuz ve hâkimiyeti altına girmekteydi. Bu terbiye tarzı, bütün ihtiyarlara ve ihtiyarlığa hürmet şuuruyla neticelenmiştir. İşte bundan dolayı Eski Türkiye’de ihtiyarlık ve yaşlılık âdeta bir rütbe ve ayrıcalık durumundaydı.

Gençler arasında yüz kızartıcı hareketler görülmemesi işte bundandı. Büyüklerin küçüklere karşı gösterdikleri sevgi ve şefkat da âdeta bir hürmet derecesindeydi. Avrupa’da ana  baba ile evlât ilişkilerinin düzgünlük devri çocuğun hayata atılışına kadar devam ederdi. Ondan sonra bozulurdu. Bu yüzden Batı aile kurumu, eski Türk âilesi kadar sağlam değildi. (a.g.e., s. 73 – 74)

Eski Türkiye’de taassuptan eser yoktu. İşte bundan dolayı hiç kimsenin din ve imanına karışmamışlardı.

Avrupalı esirlere o kadar iyi davranmışlardır ki, bunlardan bâzıları serbest bırakılıp memleketlerine gittikten sonra, o medenî ve insanî esaret devirlerine hasret kalıp, tekrar Türkiye’ye gelmişlerdir. Eski esaret zincirlerini kendi elleriyle tekrar boyunlarına geçirmişlerdir.

Eski Türkiye’de esir pazarlarından ihtiyar ve hasta kölelerle câriyeleri satın alıp, sevabına beslemek millî bir an’ane hâline gelmişti. (a.g.e., s. 88)

İslâm’ın beş şartından biri zekâttır. Misafirperverlikle hayrat ve hasenat telkin ve anlatımında İslâmiyet bütün dinlerden üstündür. Eski Türkiye halkının hayrât ve hasenatçılığının yâni hayır ve iyilikseverliğinin kaynağı işte budur.

Eski Türkiye’de milletimiz yeryüzünün en insaniyet-perver milletiydi. Halkımızın hayrat ve hasenatı yani hayır ve iyilik yapmaları din, mezhep ve milliyet farkı gözetilmeksizin bütün insanlığı içine alıyordu.

Hayrât eserlerinin başlıcaları Hastâneler, Tımarhâneler yani Akıl Hastâneleri, Câmiler, Medreseler, Mektepler, Hanlar, Kervansaraylar, Bentler, Çeşmeler, Sebiller, Sarnıçlar, Kuyular, Köprüler, Yollar, Kaldırımlar, İmarethâneler yani Aşevleriydi.

Eski Türkiye’de yaz sıcaklarında çeşmelerle sebillerde karla soğutulmuş sular verilirdi.

 

 

İslam Tarihi: (Hz. Peygamber’den Zamanımıza Kadar)

0

Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Felsefe Müderrislerinden Şehbenderzâde Ahmed Hilmi Bey, Babası Babapaşa-zâde Süleyman Bey’in konsolos olması sebebiyle ‘Şehbenderzâde‘ olarak anılmıştır. Son dönem Osmanlı müelliflerinden, dikkate şayan bir kalem erbabıdır.

O’nun en çok okunan eseri, günümüz Türkçesi ile ‘hayâlin derinlikleri‘ olarak ifade edilebilecek olan  ‘Â’mâk- Hayâl‘ isimli romanıdır. Tasavvufî ve felsefî mevzuların ele alındığı kitap, masal ve hikâye karışımı üslûpla, semboller ve remizler kullanılarak kaleme alınmıştır.  Eserin ana fikri; Osmanlı Devleti’nde Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile başlayan batılılaşma hareketleri neticesinde toplumda görülen değişimlere hızla ayak uydurup millî-manevi değerlerinden uzaklaşanlarla mücadele etmek, onlara doğru yolu göstermektir.

Ahmed Hilmi Bey, iyi bir Müslüman, sağlam bir Türkçüdür. Materyalist görüşlere muhaliftir. Ahmed Hilmi, muhayyilesi zengin, tasavvuf ve felsefe ilmine vâkıf, Türkçeye hâkim, ifade gücü yüksek bir muharrirdir. Gençlik yıllarında Jön-Türk neşriyatının tesirinde kalarak Abdülhamid Han aleyhtarı düşüncelere sâhip oldu. Düşüncesini yaymak maksadıyla ‘Çaylak‘ isimli gazete çıkardı. Yıkıcı tenkitleri sebebiyle Fizan’a sürüldü. 1908’da İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra İstanbul’a döndü. ‘İtihad-ı İslâm‘ isimli haftalık gazeteyi yayınladı. Gazete kapanınca İkdam ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde siyasi ve felsefî makaleler yazdı. ‘Hikmet-i Cerîde-i İslâmiye‘ adında dergi çıkardı. Derginin 3000 abonesi vardı.

Ahmet Hilmi Bey, velût bir yazardı. Çok okunan gazete ve mecmuaların sâhip ve muharrirliği yanında, her biri, en az çıkardığı dergi ve gazeteler kadar alâka gören 37 adet kitap telif edip yayınladı. Bütün bunları, 49 yıllık kısa bir ömre sığdırdı.

Ahmed Hilmi Bey’in ‘İslâm Tarihi‘ isimli eseri, hukukçu olmasına rağmen, engin ve derin tarih şuuruna sâhip Rıza Nur Aksun tarafından Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine çevrildi. Geniş şerhlerle, açıklama ve yorumlarla zenginleştirilerek ve âdeta yeniden yazılarak, birinci baskısı 1974 yılında yayınlandı. Eserin üçüncü baskısı ise, 17,1 X 24,2 santim ölçülerinde, sert kapak içerisinde, iplik dikişli 920 sayfa hacimle Temmuz 2018’de okuyucuya sunuldu.

İslâm tarihine, Osmanlı’nın fikir dünyasına alaka duyan Türk münevverinin başucu kitabı olma hususiyetine sâhip eser, Ziya Nur Aksun’un,  ‘Ahmed Hilmi ve Eseri Hakkında Birkaç Söz‘ başlıklı bölümle başlıyor. (s: 25-42)

Eseri meydana getiren ‘50 Bahis‘ten bazılarının başlıkları: *Din, Felsefe, Fen; *Dinsizlik ve Neticeleri; *İslâm Tarihi / Mukaddime; *Hz. Muhammed’in Risâlet’i; *Hicret; *Mi’râc; *Hicret’ten İrtihâl’e Kadar; *Peygamber’in Hayatı; *İrtihâl Esnasında Erkân ve Müslümanlığın Durumu; *Felsefe ve Sosyoloji; *İslâm Dini; *Mühim Meseleler; *Dinlerin Mukayesesi; *İlk İhtilâf; *Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın Hilâfeti, Muhakeme ve Ali’nin Halifeliği; *Emevîler Devri; *İlk Hukukçular ve İlk Mezhepler; *Diğer Mezhepler; *Tasavvufun Safhaları; *Bâtınîlik, Hurûfîlik; *Abbasîler; *Alevîler, Endülüs Müslümanları; *Afrika’da İslâmiyet; *Türkler ve İslâm; *Ehl-i Sâlib / Haçlı Seferleri; *Moğollar ve İslâm; *Tarikatlar; *İtikad’da ve Amel’de Doğru Mezhepler; *Osmanlı Türkleri; *Vahhabîler, *İslâm’ın Gerilemesi; *Islâhat ve İstikbâl.

Esere, ‘Ek’ başlığı altında Ziya Nur Aksun’un ilâve ettiği 8 bölümün başlıkları: *Türkler Horasan’a İndiklerinde İslâm Dünyası’nın Hâli ve Cihan Târihindeki Şerefli Rolleri, *Türklerin İslâmiyet Uğrundaki Fedakârlıkları, Haçlılar Karşısında Türkler; *Anadolu Selçukluları Tarihçesi; *Moğollar Hakkında Bazı Düşünceler ve İlhanlılar: *İ’tikad’da ve Amel’de Doğru Mezhepler; *Vahhâbilik; *Osmanlı Padişahları; *20. Yüzyılda İslâm Dünyası Hakkında Bazı Mütalaalar.

Kitabın son bölümünde ‘Dizin’ yer alıyor. (s: 869-920)

Gerek Ahmet Hilmi Bey, gerekse, Ziya Nur Aksun’un verdiği bilgilerin bazıları kolayca ulaşılabilecek cinsten olmakla birlikte, teferruatı ve yorumları itibariyle nev’i şahsına münhasırdır.

Dünya ahvâline ait olmak üzere; geçmişin bilinmeyen tarafları, yaşadığımız dönemi inşa eden sebepler ve hatalar; isabetli mütalâalarla okuyucuya sunuluyor.

Geçmişi bilmek, yaşanan dönemin tahlil edebilmek, daha iyi bir gelecek için lüzumlu bilgilere sâhip olabilmek için el altında bulundurulacak kaynak kitaptır. Bilhassa 813-867. sayfalar arasında yer alan son ek, gerek ihtiva etiği malumat ve yorumlar, gerekse hülâsası verilen tarihî hâdiselerin tamamının yazılması durumunda ulaşacağı hacim itibariyle muhteşem bir eserin mısra-ı bercestesidir.

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED HİLMİ BEY:

Günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Filibe’de 1865 yılında doğdu. Lise tahsili için İstanbul’a geldi. Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’ni bitirince Posta ve Telgraf Nezareti’nde, ardından Düyûn-ı Umûmiyye Nezareti’nde çalıştı. Vazifeli olarak gittiği Beyrut’ta Jön Türklerle temas kurdu. 1901 yılında İstanbul’a döndüğünde tevkif edilerek Fizan’a sürüldü. Sürgünde iken tasavvufa alâka duydu. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilânından sonra döndüğü İstanbul’da bir süre Dârülfünun’da felsefe müderrisliği (profesörlüğü) yaptı. Gazete yayınladı, İkdam, Şehbâl, Yeni Tasvîr-i Efkâr ve Sırât-ı Müstakim gibi gazete ve dergilerde siyasî ve felsefî yazılar yazdı. 1910’da haftalık ‘Hikmet‘i çıkarmaya başladı,  Hikmet Matbaa-i İslâmiyye adı ile matbaa kurdu. Dergi ve gazeteleri sık sık kapatıldı. Mücadeleden yılmayıp tenkitlere devam edince matbaası de kapatılarak önce Kastamonu’ya, ardından Bursa’ya sürüldü. Bir süre sonra aftan faydalanıp İstanbul’a döndü. 1914’te aniden vefat etti. İddiaya göre Masonlar tarafından zehirlendi.

Yazılarında batı taklitçiliğine karşı çıkmış, özellikle Tanzimat’la başlayan modernleşme hareketinin klasik Osmanlı-İslâm kültür ve kurumlarıyla nasıl uyuşmasının gerektiği üzerinde durmuş, İslâm felsefesiyle batı felsefesi arasında uzlaşma yolları aramıştır.

Önemli eserlerinden bazıları:

*Senûsîler ve On Üçüncü Asrın En Büyük Mütefekkir-i İslâmîsi Seyyid Muhammed es-Senûsî, *Müslümanlar Dinleyiniz, *Tarih-i İslâm, *İlm-i Ahvâl-i Rûh, *Allah’ı İnkâr Mümkün müdür?, *Yirminci Asırda Âlem-i İslâm ve Avrupa, *Müslümanlara Rehher-i Siyâset, *Â’mâk-ı Hayâl, *Öksüz Turgut, *Bektaşîler, *Türk Ruhu Nasıl Yayılıyor?, *Şeyh Bedreddin, *Dîvânçe, *Üç Folozof, *Tabakat, *Yaşasın Bâd-ı Sabâ, *Aşk-ı Balâ, *Yer, Gök, İnsan.

ZİYA NUR AKSUN:

29 Mayıs 1930 tarihinde Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimi Konya’da yaptı. 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1970’li yıllarda İstanbul’da Marmara Kıraathanesi’ndeki sohbetleriyle tanındı ve sevildi.

Kitap çalışmaları dışında Diriliş Dergisi’nde Z. N. rumuzuyla makaleler yazdı. 1976 yılında 46 yaşında iken geçirdiği bir felç sonunda konuşma ve yazma kabiliyetini kaybetti. Hukukçuluğundan çok tarihçi yönüyle isim yaptı. Felçli olmasına rağmen resim yapabiliyordu. Belki de bu hususiyeti O’nu 34 yıl daha hayata bağladı. Osmanlı tarihi ana temasıyla yağlıboya resimler yaptı.

34 yıllık felçli idi. Ebedî âleme doğması ile cefasını tamamladı. Doğduğu yeni âlemin safsını sürmeye başladı.

Bilgi hazinesi, sohbet ehli ve bildiklerini nakletmekte alicenaptı.  İslâm’ın özünü, Osmanlı’nın ruhunu, tarihin şuurunu kavramış bir kâmil zat idi. Zât-ı muhterem ve muhteşem…

6 Eylül 2010 tarihinde İstanbul’da vefat etti. İkindi namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra, kendisinden feyz alan insanlardan ve dostlarından oluşan kalabalık bir cemaatin elleri üzerindeki tabutu sanki melekler tarafından taşınıyordu. Öylesine hafifti. Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Yayınlanmış Eserleri: *Dündar Taşer’in Büyük Türkiye’si, *İslâm Tarihi: (Osmanlı Türkçesinden sadeleştirip şerhler yazmıştır) *Osmanlı Tarihi.

O’na 34 yıl anne şefkatiyle bakan kardeşi Belma Aksun’dan, Ziya Nur Aksun’u tanımamıza vesile birkaç cümlesi:

*Aslında, Osmanlının yıkılış sebepleri değil, O’nu 600 küsur sene ayakta tutan sebepler araştırılmalı ve ortaya konulmalı. Eğer onların dayandıkları şeyler faydalı ise yine uygulanmalı. Menfi şeyler üzerinde fikir yürütmek kolaydır; asıl önemli olan olumlu şeyler yapabilmektir.

*Batılının biri, ‘Büyük imparatorluklar ölmez, intihar eder!’ diyordu ki, çok doğru ve enteresan bir tespittir. Aslında bizi de intihara teşebbüs ettirmişlerdir.

*Batılıların, Hıristiyanların sopayla, yağma ile çapulla girdikleri yerlere biz medeniyet götürmüşüz! Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar hâlâ ‘Siz gittiniz, huzur gitti!’ diyorlar.

Aslında bu, muhteşem devletin madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşadığının bir ispatıdır. Hâlâ sökülüp atılamamıştır; ortada olan bir vakıa bu…

*Osmanlı padişahlarından bazılarına yakıştırılan ‘deli‘ sıfatı Tanzimatçıların hediyesidir. Bu sırf Hanedana kara çalmak içindir. Açın Tanzimat’tan önceki tarihleri, hiç birinde bu gibi sıfatlara rastlamazsınız.

 

KUŞBAKIŞI:

AYAŞLI İLE KİRACILARI

Memduh Şevket Esendal’ın en önemli eserlerinden biridir. Yazar, bu romanında, cumhuriyetin ilk yıllarındaki Ankara’dan bir kesit sunuyor. Eğitimleri, meşguliyetleri, dünya görüşleri farklı insanların ilişkilerini büyük bir ustalıkla anlatıyor. Onların kişiliklerinde, dönemin bütün özelliklerini yansıtıyor. Esendal, ‘Ayaşlı ile Kiracıları‘nda olduğu gibi diğer romanlarında ve hikâyelerinde de, ferdî unsurlardan bütüne ulaşmanın en güzel örneğini veriyor. Yalın ve akıcı bir dili vardır.

1940-1950 yıllarının Ankara’sını özleyenler veya tanımak isteyenler zevkle okuyabilirler.

38. baskısı Nisan 2018de çıkan kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 256 sayfadır.

BİLGİ YAYINEVİ A.Ş.

Merkez: Meşrutiyet Caddesi Nu: 46/A Yenişehir 06420 Ankara. Telefon: 0.312-431 81 22

Belgegeçer: 0.312-431 77 58  www.bilgiyayinevi.com.tr e-posta: info@bilgiyayinevi.com.tr

Kitabevi: Sakarya Caddesi Nu: 8/A Kızılay 06420 Ankara. Telefon: 0.312-434 41 06

Belgegeçer: 0.312-433 19 36

 

 

GEZDİKLERİM GÖRDÜKLERİM 2:

Emekli Vali Murat Yıldırım, Merkez Valisi olduğu dönemde, Evliya Çelebi gibi yakın-uzak

21 ülkeyi gezmiş, gördüklerini, yaşadıklarını gezi öncesinde, gezi sırasında ve sonrasında inceleyerek -araştırarak öğrendiklerini ve yaşadıklarını 13,6 X 19,5 santim ölçülerinde, fotoğraflarla zenginleştirilmiş olarak 228 sayfalık kitap hâlinde yazmıştır. Gezdiği ülkeler alfabetik sıra ile şöyledir:

Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Çek Cumhuriyeti, Etiyopya, Fas, Filistin, Hırvatistan, İspanya, Karadağ, Kosova, Macaristan, Makedonya, Malezya, Mısır, Sırbistan, Singapur, Slovakya ve Suriye.

Kitapta, gezilen ülkelerin, tarihi, folklorik özellikleri, iktisadiyatı, Osmanlı mirası eserlerin günümüzdeki durumu, câmiler, Müslümanların bulunduğu şehirlerde din kardeşlerimizin, kâh hüzünlendiren kâh sevindiren ve gururlandıran yaşayışları, tabiat güzellikleri, soydaşlarımızın özellikleri, çok samimi ifadelerle ve tesirli bir şekilde anlatılıyor. Denilebilir ki okuyucu Sayın Yıldırım ile birlikte o anları yaşıyor. İfadelerinde Evliya Çelebi’nin üslûbunu hissetmek mümkün.

Kitaptan tadımlık bölümler:

Türkiye’nin Addis Ababa Büyükelçiliğini ziyaret ettim. Aldığımız bilgilere göre, Türk firmaları başta tekstil olmak üzere, çeşitli sektörlerde faaliyet gösteriyorlar. Özellikle kablo üretimi konusunda söz sâhibi olmaya başlamışlar. Çin firmaları dünyanın her tarafında olduğu gibi, Afrika ülkelerinde de hâkim duruma gelmişlerdir. Bir Hollanda şirketi Addis Ababa’nın çevresinde geniş araziler kiralayıp, her hafta bahçelerinden 65 (altmış beş) ton gülü bütün dünyaya pazarlıyormuş. ‘Küresel Tarla Savaşı’ başlıklı araştırma haberinde aynı konuya temas edilmekte ve Afrika pazarlarında güç savaşlarının yenidünya sömürgeciliğine nasıl gittiği haber yapılmaktadır.

***

Tarihî bilgilere göre: 1918 yılında Rus Kızıl ordusu tarafından işgal edilen Azerbaycan’a yardım maksadıyla gönderilen Nuri (Killigil) Paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu’nda şehit olan askerlerimizin hâtırası için şehitlik yapılmıştır. 25 Mayıs -17 Kasım 1918 arasındaki harekâtta, Kafkas İslâm Ordusu, Gence, Göyçay, Aksu, Kürdemir ve Şamahı taraflarına taarruzla; 15 Eylül 1918’de Bakü’yü, sonra Karabağ ve Dağıstan’ı kurtarmıştır. Azerbaycan ve şanlı Türk Bayrağımızın birlikte dalgalandığı bu şehitlikte; isimleri, tespit edilebilmiş kahraman Mehmetçiklerimizin künyeleri. Ay-yıldız altına tek tek yazılmış. Osmanlı yurdunun her bölgesinden gelen asker isimlerini okuyarak ruhlarına Fatihalar gönderdik.

***

Estergon Serhat Kalelerimizden en önemlisi olmuştur. 140 yıl sonra, 1683 Avusturya Savaşı sırasında elimizden kesin olarak çıkmıştır. Bugün Mimar Sinan tarafından yapılan câminin yerine büyük bir katedral yapılmıştır. Çok önemli günlerde, kardinaller ve papazlar buraya gelerek özel ayinler tertip ediyorlarmış. Kalenin surlarının dibinde, bir minare kalıntısı, Osmanlı Ecdadımızdan kalan tek bir miras gibi duruyor.

***

Kahire Mısır Müzesinin içinde, firavun ve bazı aile fertlerinin özel olarak sergilendiği ‘Mumya Müzesi’nin olduğu ve ayrı ücret ödeyerek ziyaret edilebileceği söylendi. Kafilemizden bir grup mumya müzesini ziyaret ettik. Bazı dönemlerde yaşamış firavun ve ailesine mensup kişilerin mumyalanmış şekilde havasız cam bölümde teşhir edildiğine şâhit olduk. Kendilerine 160-180 metrelik devasa piramit mezarlar yaptıran firavunların, iki metrelik cam fanus içinde, simsiyah kesilmiş kaskatı vücutlarıyla uzanmış yatmaları çok ibretlik bir manzara oluşturuyordu.

***

Ebul Abbas El Musri camisinin avlusundan ana giriş kapısının en üst kısmına dikkatli baktığımızda ‘Ezkur Allah / Allah’ı (c.c.) zikret, an‘ olarak yazılmış bir levhayı görüyorsunuz. Gece olunca da ışıklandırdığını tahmin ediyoruz. Yaradanı unutanlara güzel bir hatırlatma…

ALİOĞLU YAYINEVİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 29/A Üretmen Han. Cağaloğlu İstanbul, Telefon: 0.212-511 29 23,

Belgegeçer: 0.212-522 88 80 www.alioglu.com

 

YÜZÜNCÜ YILINDA BALKAN HARBİ:

Geçen yüzyılda Osmanlı Devleti’ni adım adım çöküşe götüren olayların ve savaşların içinde, tarihe ‘Balkan Savaşları‘ adıyla geçen lakin yüreklerimizi parçalayan ifadesiyle milletimizin hâfızasının bir kenarına ‘Balkan Faciası‘ veya ‘Balkan Bozgunu‘ olarak not düşülen bu harbin 100. yılında Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından yayınlanan Türk Yurdu mecmuasının özel sayısıdır.

Türk Ocaklarının özel ve önemli vazifesinin gereği olarak, Prof. Dr. M. Çağatay Özdemir editörlüğünde hazırlanan dergide,  konunun uzmanları tarafından hazırlanan makaleler bulunmaktadır. Makalelerden bazılarının başlıkları ve yazarları: *Bir Başka Açıdan Balkan Faciası: Cezmi Bayram. *Balkan Savaşları ve Sonuçları: Yusuf Sarınay. *Balkan Bozgunundan Ders Alındı mı? Mehmet Ali Ünal. *Balkan Harbi Sırasında Osmanlı Ordusunun Moral ve Disiplin Durumu: İhsan Burak Birecikli. *Balkan Savaşı: Nesîme Ceylan Akça

TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ:

Türk Ocağı Caddesi, Prof. Dr. Osman Turan Sokağı Nu: 1 Balgat, Ankara. Telefon: 0.312-284 229 69 74 e-posta: turkyurdu@turkyurdu.com.tr //  www.turkyurdu.com.tr

 

DERKENAR

Bir milletin bütün zekâsı bilgisi, hassasiyeti dilinde toplanır. Dil onun varlığıdır, müdafaasıdır. Başka millet üzerindeki tesiri en güçlü silâhıdır. Bir millet toprağını kaybedebilir, dilini unutmazsa o toprağa yeniden sâhip olabilir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybetmiş demektir.

PEYAMİ SAFÂ

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-CİHAN HARBİ: Dr. İrfan Paksoy / Boğaziçi Yayınları.

2-KOSOVA’DAN ANADOLUYA ŞURALAR: Erdoğan Aslıyüce / Yesevî Yayıncılık.

3-TÂRİHTEN FİKİRE FİKİRDEN SİYASETE: Selim Yıldız / Berikan Yayınevi.

4-İSLÂM SİYÂSET DÜŞÜNCESİ: Prof. Dr. Niyazi Kahveci / Sinemis Yayınları.

5-TÜRK KÜLTÜRÜNDE DEMİR: Dr. Fidan Uğur Çerikan / Grafiker Yayınları.

 

 

Annan

0

1997’den, 2006 yılına kadar BM genel sekreterliği görevini yapan Ganalı siyasetçi, Kofi Annan 17 Ağustos 2018 tarihinde 80 yaşında öldü.

Türk kamuoyu onu özellikle ülkemizin AB Müzakere sürecinde 2004 yılında Kıbrıs’ta referanduma sunulan kendi adını taşıyan çözüm planı ile tanımıştı.

”Annan Planı”…

Bu plan 24 Nisan 2004 tarihinde ada halkının onayına sunuldu. Kıbrıs Türk Halkının %65’i plana evet derken, Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumların %75’i hayır dedi…

Hala bu plan gündeme geldiğinde, bugüne değin çözüm adına ortaya konulan, tarafların kabul edebileceği en adil, en kabul edilebilir plan olduğu söylenmektedir.

Kasım 2006’da yayınlanan ”Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka” isimli kitabımın giriş bölümünde tüm detaylarını anlattığım bu plan, İngiltere’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Lord Hannay (Sir David) tarafından kaleme alınmıştır.

Plan 9000 sayfadan ibaret olup, K.K.T.C’nin Kurucu Cumhurbaşkanı rahmetli Sn. Denktaş dahi, planın tamamını okuyamadığını açıklamıştı.

Ki, referanduma giden Kıbrıs Türk’ü nasıl okusundu?

Bu plan bundan 14 yıl önce gerek ülkemiz, gerekse Kıbrıs Türk Halkına öylesine sunulmuştu ki; hem AB müzakere sürecinde Türkiye’nin en önemli dış sorunu çözülecek, hem de ada gerçek anlamda bir çözüme kavuşacaktı…

Ancak 9000 sayfalık bu plan içine ustalıkla gizlenmiş öylesine maddeler vardı ki! Bu plan kabul edilseydi; 2009 yılından itibaren Kıbrıs Türk halkı önce azınlık olmaya, sonra da adadan göçe zorlanacak, dört yıl içinde Türk askeri 1960 anlaşmasında olduğu gibi 650 kişilik bir sayıya inecek, esas olarak AB ülkesi olacak bir ülkede 3’ncü bir ülkenin garantörlüğüne ihtiyaç kalmayacaktı. Yani Türkiye’nin garantörlük hakkı da ortadan kalkıyordu…

İşte bu plana serpiştirilmiş tuzak maddelerden en önemli olanları:

. K.K.T.C’de Türk tarafının elinde bulunan topraklar; %35’den, %28’e düşecek, kalan toprakların %9’una Rumlar geri dönecekti. (Güzelyurt ve Karpaz) Türklere kalan toprakların %9’u ise dağ, tepe gibi kullanılmaz alanlar olup, sadece %7’si kullanılabilecek alanlardı…

. Adaya Türkiye’den gelip de yerleşenlerden 57.000 kişi derhal Kıbrıs’ı terk edecekti.

. Plana göre ”Birleşik Kıbrıs” içinde oluşacak Türk parça devleti içindeki Rum nüfusu %28’e kadar çıkacaktı.

. Adanın en verimli toprakları olan Güzelyurt ve Meserya ovası Rumlara teslim edileceğinden, o süreçte K.K.T.C’nin 750 milyon dolar olan G.S.M.H’nın %50’si Rumlara terk edilmiş olacaktı.

. Türklerin Güzelyurt’tan çekilmesiyle adadaki su kaynaklarının 7/9’si Rumlara terk edilecekti.

. Ercan Havaalanı, KKTC’nin sanayi bölgesi Rumların eline geçecekti.

. Türk parça devletine yerleştirilecek Rum göçmenlerinin Anayasal konumu da önemli bir tuzaktı! Çünkü bu durumda adada yapılacak seçimlerde bir blok halinde hareket edecek olan Rum seçmenler, kullanacakları oylarla Türk parça devleti ile Rum parça devleti arasındaki eşitliği kendi lehlerine ortadan kaldırmış olacaktı.

. Bu planın en büyük tuzağı ise; 1960 da kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde olduğu gibi Sn. Denktaş’ın imza yetkisinin olmamasıydı. Plan kabul edilseydi, K.K.T.C kendiliğinden ortadan kalmış olacaktı!

Bundan 14 yıl önce adada oylanan/oynanan Annan Planı sayesinde Rum tarafı ”hayır” demesine rağmen AB’ye üye oldu, Türkler plana evet demesine rağmen AB’nin dışında bırakıldı. Aslında esas hedefte buydu.

Böylece Rum tarafı, Yunanistan’la birlikte bugün hala Türkiye’nin AB müzakere sürecinin önünü kesmeye devam ediyorlar.

Her dönemde olduğu gibi, bu planda da adada bulunan İngiliz üslerinden hiç söz edilmemiştir. Çünkü bu üsler sayesindedir ki, ABD-İngiltere ikilisi Ortadoğu’nun tüm zenginliklerini, burada kendi menfaatlerine biat etmiş kimi ülkeleri kontrol edebilmektedir.

Annan Planı, ABD’nin BOP’nin bölgesel uygulamasının ilk adımıdır. Amerika bu planla Doğu Akdeniz’e yerleşme isteğini ortaya koymuş. Bu isteğinin gerçekleşmesi için önünde engel olarak gördüğü Türkiye ve K.K.T.C’yi hedef almıştır.

Eğer Annan planı kabul edilseydi;

Türkiye’nin Kaş Burnu ile İskenderun Körfezi arasındaki açık denizlerle olan irtibatı sona ermiş olacaktı. Zira bu plana göre kurulacak olan ”Birleşik Kıbrıs Cumhuriyetinin” izni olmadan bu kara sularında Türkiye bandıralı gemilerimizin hareket kabiliyeti olmayacaktı.

50’li yıllarda Marshall yardımıyla başlayan Amerikan ilişkilerimizde 14 yıl öncesinde Kıbrıs’ta yaşanan bu sürece bakıldığında; bugün gelinen noktanın öncesinde de pek çok olumsuzlukların yattığı çok açıktır.

Akdeniz’deki uçak gemisi olarak nitelendirilen, elinde bulunduran tarafa Orta Doğu’yu, Avrasya platosunu kontrol etme imkânı veren Kıbrıs adası; ABD-AB ülkeleri, Rusya, İsrail-Mısır ikilisi için ne kadar önemli ise; Türkiye için daha da önemlidir. Çünkü ay yıldızlı al bayrağımızın dalgalandığı bu ada parçası vatan toprağımızdır, hiçbir neden uğruna vazgeçilemez.

Hele ki, bugün adanın çevresinde mevcut zengin enerji yataklarını gözüne kestiren, bu zenginliğin gücünü kullanmak adına türlü tuzak planlar yapmaktan çekinmeyen ülkeler için bu gün daha da önemli ise; Türkiye için hepsinden de önemlidir.

 

 

Rumların Kıbrıs’taki Yabancı Üsler Oyunu

0

Bilindiği üzere Kıbrıs adasına 1878’de ayak basan İngiltere, o tarihten bu yana Kıbrıs’ta hep aktif rol oynadı.

1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin kuruluşunda da adanın garantör ülkesi oldu. Çünkü bu ada Akdeniz’de olduğu kadar Orta Doğu’da da elinde bulunduran tarafa üstünlük sağlayan stratejik öneme sahipti.

Onun içindir ki İngiltere, 1960 Cumhuriyeti kuruluş anayasasında da onaylanmış kendi toprakları sayılan iki üsse sahiptir.

”Agratur ve Dikelya İngiliz Üsleri”

Rumlar için bu iki İngiliz üssü çok önemlidir. Çünkü bu üsler onların Hristiyan âlemine olan bağlılıklarının da simgesidirler. Bu nedenle bu üslere hep yakın durmuşlar, pek çok konuda iş birlikteliği içinde olmuşlardır. 1960 Kıbrıs Cumhuriyetini ortadan kaldıran 15 Temmuz 1974 Nikos Samson darbesinde Cumhurbaşkanı Makarios; Agratur İngiliz üssüne ait bir helikopter sayesinde hayatını kurtarmış, Londra’ya kaçmıştı…

1974 sonrasında yaşanan sürecin adaya yansıyan gelişmelerine, Kıbrıs konusunun çözümü için yapılan müzakerelerde bugün gelinen noktaya bakıldığında:

Rum tarafının son zamanda adanın çevresinde bulunan zengin enerji yataklarının çıkarılması işletilmesi için adada gözü kulağı olan pek çok ülke ile yapmış olduğu anlaşmalar nedeniyle Türkiye ile yaşanması kesin sorunlara üçüncü ülkeleri de ortak ederek, kendi cephesini güçlendirmeye çalışırken; özellikle son dönemde Kıbrıs’ta hava ve deniz üssü kullanmaları için bazı ülkelerle de askeri yönden iş birliği anlaşmaları yapmaktadır…

Son yıllarda Rumların İsrail ve Fransa ile yapmış oldukları askeri işbirliği anlaşması, bu ülkelerin adada hava ve deniz kuvvetlerinin kullanımına tahsis edilmiş iki üssünün bulunması bu hamlelerinin en çarpıcı örneğidir.

Rumların bu ülkelerle yapmış oldukları askeri iş birliği antlaşmalarına ne Türkiye’den, ne de K.K.T.C yönetiminden herhangi bir tepki gelmemiş olması oldukça manidardır!

Acaba benzer antlaşmaları K.K.T.C hükümeti yapmış olsaydı, Rum tarafı buna nasıl bakardı? Düşünmek gerekir…

Geçtiğimiz günlerde Güney Kıbrıs Rum kesiminde yayınlanan Fileleftheros gazetesinde; ABD Kara Kuvvetleri Komutanı ile Rum Milli Muhafız Ordusu Komutanının Larnaka’daki İngiliz üssünde bir araya gelerek; Amerikan’ın deniz ve hava kuvvetlerinin kullanımı için adadan üs talebinde bulunduğu haberi oldukça ilgi çekti…

Neden?

Böylesine kritik bir görüşmenin amacının ne olabileceği konusunda pek çok yorum yapılabilir. Ancak bu stratejik gelişme iki önemli nedeni akla getirmektedir:

Birincisi:

Ada çevresinde bulunan zengin enerji yataklarının çıkarılmasıyla ilgili Rumların Amerikan petrol şirketleriyle yapmış olduğu haksız hukuksuz ikili-üçlü antlaşmalarla yapılan arama/çıkarma faaliyetlerine mani olmak için Türkiye’nin zaman, zaman bölgedeki savaş gemileriyle başlattığı askeri tatbikatlara karşı; Amerika’nın adada edineceği üsde mevcut donanmasıyla bir karşı hamlede bulunarak, yapılacak petrol/doğalgaz aramalarını korumaya almak,

İkincisi:

Türkiye’yi ekonomik yönden köşeye sıkıştırabilmek adına PKK-Fetö terör örgütleriyle bağlantılı olduğu iddiasıyla Amerikalı bir papazın kanunlarımıza göre tutuklanmasını içine sindiremeyen, derhal serbest bırakılmalı dayatmasını yapan Amerikan Başkanı Bay Trump’ın Türkiye’den ithal edilen ürünlere karşı uyguladığı vergi arttırışı/döviz sarmalıyla gerginleşen Türk-Amerikan ilişkilerinin, birkaç adım sonra daha da olumsuz bir döneme sürüklenebileceği, ülkemizde bulunan Amerikan üslerinin kapatılabileceği olasılığına karşı, bölgedeki Amerikan menfaatlerini korumak adına Kıbrıs’ta yeni bir üs edinmek istediği düşünülebilir…

Aslında adadaki İngiliz üsleri, bölgede siyasi ve askeri yönden gelişen önemli olayların tamamında Amerikan hava ve deniz kuvvetleri tarafından kullanılmış, Rum yönetimi, Amerika’ya bu yönde her defasında türlü kolaylıklar sağlamıştır.

Ama bu defa yukarıda düşünülmesi gerekenlerin yanı sıra önemli bir husus daha vardır! Bu da Amerika’nın tarihin her döneminde Kıbrıs’a müdahil olduğu ama bugün gelinen noktada adada edineceği askeri bir üs ile adada kalıcı olma kararlığını göstermiş olmasıdır.

Amerika, Türkiye ile Kıbrıs adasında yaşanan siyasi/askeri gelişmeler nedeniyle iki kez karşı, karşıya gelmiştir!

Birincisi;  1963’te Rumların Türkleri adadan yok etmek amacıyla başlatmış olduğu tedhiş hareketlerini önlemek adına İsmet Paşa’nın adaya önce hava kuvvetlerimizi göndermesiyle başlayan, sonra da Türkiye’nin adaya yapacağı olası bir askeri müdahaleye mani olmak adına 5 Haziran 1964 tarihinde Amerikan Başkanı Johnson’un Türkiye Hükümetine yazmış olduğu, içinde oldukça ağır ifadeler bulunan mektubu ile başlayan süreçtir. (Dönemin Başbakanı Sn. İnönü bu mektuba, 13 Haziran 1964 tarihinde yazmış olduğu bir mektup ile Türkiye’nin adanın garantör ülkesi olarak, uluslararası anlaşmalarla kabul edilmiş uluslararası hak ve hukuku işaret eden oldukça yumuşak bir üslupla yanıt vermiştir.)

İkincisi ise; Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı 15 Temmuz 1974’te gerçekleşen Yunan cuntası destekli darbe ile adanın Yunanistan’a bağlanmasını, Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımızın topyekûn öldürülmelerine mani olmak adına; 1960 yılında imzalanan garantörlük antlaşması gereğince yasal hakkını kullanan Ecevit-Erbakan Koalisyon Hükümeti döneminde Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te adaya yapmış olduğu askeri müdahale ile yaşanan süreçtir.

Amerika o dönemde Türkiye ile yaşadığı gerginlik nedeniyle yıllarca ülkemize silah ambargosu uygulamış, ekonomik yönden ülkemizi baskı altına almıştı…

Amerika’nın geçtiğimiz günlerde Rum kesiminden adada üs kurma talebi; Türkiye ile günümüzde yaşanan gerginliğin ilerleyen süreçte Kıbrıs adası çevresindeki enerji yataklarının kullanımıyla daha da büyük sorunlara yol açabileceğini düşünerek, adada edineceği üsle buradaki askeri gücünün bölgede etkili olabileceği yönünde yeni bir stratejik hamlesi olarak değerlendirilebilir.

Çünkü Kıbrıs konusunda Türkiye ile Amerika bir kez daha karşı karşıya gelmesinin; adanın çevresindeki zengin enerji yataklarının Rumlarla anlaşması olan Amerikan Petrol şirketlerinin bölgedeki faaliyetine Türkiye’nin daha önce yaptığı gibi askeri tatbikatlarla mani olmak istemesiyle yaşanacak kriz nedeniyle olacağı çok açıktır. (Bkz. ”Doğu Akdeniz’de Sular Isınıyor” başlıklı makalem)

İşte tam da bu noktada Amerika’nın ulusal menfaatlerini korunmak amacıyla Kıbrıs’taki üslerine demirli donanmasını Türkiye ile yaşanabilecek bölgesel petrol krizinde kullanması gündeme gelebilecektir! Umarım böylesi bir dönemde sağduyu galip gelir.

Ama ABD Başkanı Trump’ın sağı solu belli olmayan söylemlerine, uyguladığı politikalarına, hele ki Türkiye’ye köşeye sıkıştırmak adına başlatmış olduğu vergi/döviz sarmalına baktığımızda, Amerikan Başkanında o sağduyuyu olabilmesi pek de mümkün gözükmemektedir.

 

 

Tatilciler ve Ekonomik Kriz

0

Bayram da bitti, dokuz günlük bayram tatili de.

Görünen o ki vatandaşlarımız bu sene bayramda tatil yapmak veya şehirlerarası yolculukları göze alarak eş dost, akraba ziyaretleri yapmak konusunda daha istekli çıktı. Özellikle Bodrum, Çeşme gibi tatil beldelerine o kadar çok giden oldu ki, yetkililer “aman artık şimdi gelmeyin” tarzı beyanatlar verdi.

AKP kanadı bunu hemen “ülkede bir ekonomik kriz olsa bu kadar tatil yapan olur muydu?” diye yorumladı.

Ben tatilci vatandaşlarımızın Türk Lirasının Amerikan Doları karşısında 4,5 ayda, yüzde 50 değer kaybı yaşamasının farkında olmadığını düşünemiyorum. (Diğer yabancı paralara karşı da aynı değer kaybı oldu.)

Türkiye’de gıda dâhil hemen her alanda ithal ürünlere bağımlı olduğumuzu ve döviz kurlarındaki artışın fiyatları yükselttiğini ve yükseltmeye devam edeceğini görmemek için de kör olmak lazım.

Eğer giderleriniz kadar döviz geliriniz varsa veya TL gelirinizi bu oranda artırma imkânınız varsa bu gelişmeden rahatsız olmazsınız. Yurtdışında yaşayan ve geliri Euro veya Dolar olan vatandaşlarımız için de Türkiye’de tatil yapmanın iyice ucuzladığı muhakkak.

Ama yerli tatilcilerin içinde döviz geliri olanların yüzde 1 bile tutmadığını sanıyorum.

Elbette devalüasyon öncesi ithalattan kalan mevcut stoklar azaldıkça kur ayarlamalarının fiyatlara yansıması devam edecek.

Ayrıca biliyoruz ki Türkiye’de döviz kuru bir defa çıktığı yerden bir miktar düşse de, çok geçmeden yeniden o en yüksek seviyeye tekrar çıkar. 7,2 TL’yi gören dolar kuruna ve hatta daha üstüne çıkacağını hemen herkes öngörüyor fakat zamanı konusunda görüşler farklı. Dileğimiz TL’nin uzun süre değer kaybetmeden devam etmesi.

Ben milletimizin fertlerinin bu konularda bilinçsiz olmadığı, son derece gözü açık/ uyanık olduğu kanaatindeyim.

Önümüzdeki dönemde Türk ekonomisinin küçüleceğini, hepimizin belli oranlarda fakirleşeceğini herkes görüyordur.

Vatandaşlarımız birkaç yıl içinde şimdiki şartlarda tatil yapamayacağını öngörerek, hiç olmazsa bu sene keyfince bir tatil yapmak istemiş olabilir diye düşünüyorum.

*********************************

Toplumsal Depresyon Belirtisi Olabilir mi?

“Çevresel faktörler bireysel depresyonda olduğu gibi toplumsal depresyonda da büyük bir önem taşır.”

Ciddi ekonomik sıkıntılar gibi toplumda endişe yaratan büyük değişimler, toplumda ortak duygusal sarsıntılara yol açabilir.

Böyle durumlarda birçok kişi haberleri izlememek, sıkıntıları psikolojik anlamda görmezden gelmeye çalışmak, gerçekten kaçmak, kaçınmak, endişelerini bastırıp, inkâr etmek gibi tepkiler gösterirler.

Bu tepkiler depresyonun bir belirtisi midir? Psikologlar bu soruya “Evet” cevabını veriyor.

Tatildeki ekonomik hareketlilik sağlık alameti de olabilir, hastalık işareti de.

Bu işlerin uzmanı olduğu söylenen Prof. Vamık Volkan aklıma geldi. Hani “Çözüm Sürecinde” “ekopolitik” denilen gruba “danışmanlık” yapıyor, zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e raporlar sunuyordu.

“Politik / sosyal etkinliklerin psikanalitik iç yüzünü anlama çalışmaları” yapan bu Vamık Volkan bir açıklama yapsa da anlasak…

Eğer “oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?” hali söz konusu ise durum ciddi olabilir.

Veya toplumsal bir depresyon başlangıcı ise tatilcilerin çoğu keyif yerine belki de acı çekiyordur.

Çünkü Goethe diyor ki, “Hiçbir gerçek, onu görmemeye çalışmaktan daha acı verici değildir…”

*************************************

Yöneticilerin Ruh Hali

Yalnızca sade vatandaşın durumu sıkıntılı zannetmeyin. Yaşadığımız ekonomik türbülans yüzünden, Forbes Dergisi’nin dünyanın en zenginleri listesindeki, 30 Türk milyarderinin 13’ü artık bu listede değil.

Özel sektörün borcu 200 milyar doları aşmış durumda. Üstelik bu borcun onda birinin vadesi yılsonundan önce.

Ekonomist Bartu Soral‘ın verdiği rakamlara bakalım:

Türkiye’nin dış borcu 130 milyardan 460 milyar dolara yükseldi. Reel sektörün döviz açık pozisyonu ise 220 milyar dolar. Türkiye ciddi bir biçimde borçlandı…

Türkiye’nin dış borcuna karşı yıllık ihracatı 160 milyar dolar. Demek ki biz yurt dışına borçlanmışız ama bu borcu verimli yatırımlara kullanmamışız. Bu borç ne üretim kapasitemizi arttırmış ne de verimliliğinizi besleyecek teknolojilere yatırım yapılmış.

Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içerisinde 250 milyar dolara yakın para bulması gerekiyor. Bunun 190 milyar dolarının vadesi gelmiş dış borç, yaklaşık 60 milyar dolarının da cari açığın kapatılması için gerekli. Peki, Merkez Bankası’nda bunu karşılayacak bir rezerv var mı? Merkez Bankası’nın rezervi 31 milyar dolar. Yani hem Merkez Bankası, hem de piyasalar son krize karşı hazırlıksız, güçsüz ve kırılgan.

Bakıyorsunuz AKP öncesi 14 yılda, Türkiye yıllık 14,5 milyar dolar, 14 yılda toplam 189 milyar dolar ortalama dış ticaret açığı vermiş. AKP ile geçen 14 yıla baktığımızda ise 990 milyar dolar toplam dış ticaret açığı bulunuyor. Bu yıllık ortalama 70 milyar dolara karşılık geliyor.

Demek ki biz yurt dışından aldığımız borcu yalnızca ithalata harcamışız. Betona, kentsel dönüşüme, yola, garantisini tutturamadığımız köprülere ve altgeçitlere harcamışız. Bunun için AKP şirketlere garantiler verdi. 100 yolcu geçeceğini garanti etmiş, ancak geçen yolcu sayısı 30’da kalmış. Yani kalan 70 yolcuyu devlet ödemiş. Özetle tüm bu yatırımlar toplumun, ekonominin ihtiyacı olmayan yatırımlar. Tıpkı Kanal İstanbul ve Üçüncü Havalimanı gibi.”

İYİ Parti Ekonomi Kurmayı Durmuş Yılmaz da aynı kanaatte: “Devleti yönetenler sağduyulu politikalar izleseydi, bu kaynakları yenilikçi, üretken, rekabetçi, bilgi-yoğun ve yüksek katma değerli bir ekonomi kurmaya harcayabilirdi. Onun yerine küresel piyasalardan akan sermayeyi çılgın projelerle, ballı ihalelerle, yandaşlara kıyaklarla, lüks tüketimle çarçur etmeyi seçti.”

Dahası problemlerin gerçek sebeplerini teşhis etmek yerine, “dış güçlerin ekonomik saldırısı” açıklamasıyla sorunun özünü görmezden gelmek sağlıklı bir hal değil.

Biz bu borçları görmezden gelsek, yaşantımızdan hiç fedakârlık etmeden eskisi gibi rahat harcamaya devam etsek sadece kendimizi ve ailemizi sıkıntıya sokarız.

Ama devleti yönetenlerin hatalarını bir nesil çeker.

 

 

Parti Kimliği ve Parti’nin Konumu

0

24 Haziran seçimlerinin sonucunda gördük ki, 16 yıldır Türkiye’yi yöneten İktidar; her türlü yolsuzluğa, hırsızlığa, baskı ve ekonomideki kötü gidişe rağmen rakip partilere nazaran seçimi açık ara önde bitirdi.

Bu seçimin analizini doğru yapmak için şu soruyu mevcut muhalefet partileri kendilerine sormaları gerekiyor, Türk Milleti ne istiyor veya biz neyi nerede yanlış yaptık?

Ana muhalefet partisinin simgesi altı ok, cumhuriyetle yaşıt bir parti ama bu altı Ok’un hangi ilkelerini yerine getiriyor belli değil. CHP de Bir dönem parti meclis üyeliği ve milletvekilliği yapmış Prof. Ünvanlı Bayan: “Ben bugün Atatürk ilkelerini savunacak kadar aptal değilim” diyebiliyorsa söyler misiniz bu partiye Atatürk’ün partisi diyebilir miyiz?

Milliyetçi Hareket Partisi, eline birkaç kez iktidar olma fırsatı geçmişken, kendi eliyle bu fırsatı tepmiştir. Kurucusu bulunduğu Başbuğ Alpaslan Türkeş’in partisi olmaktan hızla uzaklaşmış, partiye yeni bir şeyler katmak şöyle dursun, büyük ölçüde parti erozyona uğratılmıştır.

Türk siyasetinin en eski bu iki partisi kendilerini siyasi kimliksizliğe doğru hızla sürüklemişlerdir. Bunun neticesinde, AKP gibi bir proje partisi meydana çıkmıştır.

Milliyetçi Hareket Partisinde eksen kayması ve kimliksizleşme sonucunda tavanda ve tabanda kopmalar meydana gelmiş ve üç genel başkan adayı, Sayın Meral Akşener’in genel başkanlığında İYİ Partinin kuruluşunu gerçekleştirmişlerdir.

İYİ Parti, kurumsal sürecini henüz tamamlamadan şartların getirdiği mecburiyetten dolayı alel acele seçime girmiş ve 43 milletvekili ile meclisteki yerini almıştır. Aslında bu büyük başarıdır ve kim ne söylerse söylesin bu başarı genel başkan Sayın Meral Akşener’e aittir.

Bundan sonrası için ise hızla yapılması gereken şartlar var ki, bunlar İYİ Parti gibi yeni kurulan partilerin olmazsa olmazlarıdır. Yoksa Sayın Prof. Dr. İskender Öksüz’ün bir yazısının başlığında dediği gibi:

“her şey olacağım derken hiçbir şey olamazsınız.”

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi Türk Milliyetçiliğine dayanır. Bu felsefeyi oluşturanların en başında gelen de, Ziya Gökalp’tir. O günden bu güne ne yazıktır ki Türk milliyetçiliği, büyük bir erozyona uğramıştır. Hele son yıllarda gelen mültecilerin sayısı artarak devam ederken, Türkiye nüfusunun demografik yapısı tehlikeye girmektedir ve bu yapı değişmesinin kasıtlı yapıldığı kanaatini taşıyorum. Cumhurbaşkanı sürekli olarak milletten bahseder yalnız o milletin adını söylemez. Gelişen olaylar ve görüp yaşadıklarımız da gösteriyor ki, millet ten kastedilen, Türk Milliyetçiliğinin aksine ümmet milliyetçiliği dile getirilmek isteniyor.

Hükümetin destekçisi MHP güya milliyetçi çizgide olduğunu savunuyor ama hangi sebepten dolayı hükümetin ve cumhurbaşkanının yaptıklarına göz yumuyor anlaşılır gibi değil.

İYİ Parti, işte bu durumları göz önüne alarak yeniden bir kuva-yi milliye hareketi başlatarak, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi konumuna oturması gerekiyor. Bu konuda İYİ Partinin Afyon-Sandıklı Çalıştayında Prof. Dr. İskender Öksüz’ün yaptığı konuşma işte bu konuyu kapsıyor.

Şu anda sanki Türk Milletinin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Cami hutbelerinde, televizyonlarda sabah akşam gözlerimizin içine baka baka Türklüğe hakaret ediliyor ve kimsenin kılını kıpırdattığı yok.

Türk Milletinin bu ataleti ve pısırıklığı üzerinden atması için “Titreyip kendine dönmesi” gerekiyor. Ünlü düşünür Eric Hofer’in dediği gibi: “Bir fikir ne kadar kuvvetliyse karşı fikir de o nispette kuvvetli olmak zorundadır.” Ümmet milliyetçiliğinin karşısına ancak kuvvetli bir Türk Milliyetçiliği fikriyle çıkılır ve bunu yapacak olan da İYİ Parti kadrolarıdır. İYİ Partinin, geniş yetişmiş ve donanımlı aydın kadrosu vardır ve bunu başaracak güçtedir. Yeter ki istenilsin.

Saygılarımla…

 

 

Edeb Yâhû! (6)

0

“Nezaket ve şefkati müsellem olan / herkesçe bilinen Sultan Abdülhamid Han, kerimelerine / kızlarına hiç bir zaman ‘sen’ demediği gibi, isimleri ile de çağırmazmış. Kerimelerine ‘sultan’ veya ‘kızım’ diye hitap eder ve yaşları küçük dahi olsa hepsine ‘siz’ diye hitap edermiş.

“Yalnız kerimeleri sultanlara değil, hizmetinde bulunan cariyelere de ‘siz’ diye hitap ederlermiş. Padişahlar rica etmedikleri için hizmetindeki kızlardan bir şey istedikleri zaman, koca Padişah ‘Yapar mısınız?’ ‘Verir misiniz?’ ‘Getirir misiniz?’ dermiş. Böyle arzularını emretmeden sual tarzında ifade ederlermiş.” (a.g.e. s.16)

X

Kendimden misal verecek olursam: Babam, çağrıldığımda ‘ne’ dememi istemezdi. ‘Efendim’ dememi isterdi. Babam anneme ismiyle hitap etmez, ‘Hanım’ veya ‘Yâhû’ diye seslenirdi. Anne veya babam birbirlerine hitap etmeleri gerektiğinde, isimlerinden sonra muhakkak bir sıfat getirirlerdi.

Amcam, hanımı bana ismimle hitap ettiği zaman, onu ikaz ederdi. ‘O okuyor, ismine ‘efendi’ sıfatını eklemeden hitap etmemelisin’ derdi. Ondan sonra bir daha yengem, benim adımı sıfatsız ağzına almadı.

X

“Cennet-mekân Yavuz Sultan Selim Han hilâfeti aldıktan (1517) ve Emanet-i Mukaddese İstanbul’a geldikten sonra bir gün değil, bir saat değil, bir an olsun Emanet-i Mukaddese ‘de Kur’an-ı Kerîm okunmadan geçmemiştir.

“Güzel sesli hâfızlar, geceli gündüzlü 24 saat hiç durmadan Kur’an-ı Kerîm okurlarmış. Bu güzel ve bahtiyar âlem (en büyük edeb ve hürmet), 1517 senesinden, Hilâfetin ilga edildiği / kaldırıldığı 1924 senesine kadar devam etmiştir.” (a.g.e. s. 19-20) Yanılmıyorsam, şimdilerde yeniden okunuyor.

“Dört kandilde ise, Osmanlı padişahlığından ziyade Müslüman halifeliği galip gelir. Dört mübarek kandilde (Velâdet, Regaib, Mi’raç, Berat kandilleri ile mukaddes Kadir Gecesi) kâinat cûş u hurûşa gelir, rahmet kapıları açılır ve insanlar âlemi melekûta yükselirler.

“Cümle müminler hem cemaatle beraber, hem kendi kendilerine tek başına Allah’ına (c.c.) yaklaşmaya, bir kurbiyet ve bir râbıta tesis etmeye bütün benlikleri ile çalışırlardı.

“Kadir geceleri Ayasofya Câmiinde izzet-i İslâm, bütün celâli ve cemali ile zuhûra gelir, bilhassa top kandil altında o gece namaz kılmak bir mazhariyet addedilir. Bu fakir ve biçare kula bu mazhariyet elhamdülillah nasip olmuştu. Yukarıda galeriden ise süfera / sefirler ve sefaret / elçilik mensupları hayran ve hasûd nazarlar ile bu şaşaalı, debdebeli, muhteşem manzarayı seyir ederlerdi.” (a.g.e. s. 27 – 28)

X

Velhasıl yanlış olarak astığı astık, kestiği kestik olarak bilinen ve tanınan padişahlarımız bile tavır ve davranışlarında gayet nazik, zarif, lütufkâr ve centilmence tam bir beyefendi olarak hitap ederler, güya emir verirlerdi.

X

Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi:

 

Eğer insanoğlu edebden mahrum ise insan değildir.

İnsanın hayvandan farkı edebtir.

Gözünü aç ve Allah’ın bütün kelâmına dikkat et.

Ayet ayet bütün Kur’an’ın manası edebtir.

X

Not: Ahlâkımıza ait somut örnekler “Eski Türkiye’de Ahlâk” adlı yazımda geçmektedir.

 

 

Kurban Geleneği

0

İnsanoğlu bir felâkete maruz kaldığında, bu felâketin, kendisinden daha büyük bir kuvvet tarafından gönderildiğini düşünmüş, sonra da bu felâketten korunmanın yollarını araştırmış olmalı… Bulduğu çarenin dua etmek ve kurban kesmek olduğu söylenebilir. Gerçekleşmesini istediği bir iş için de aynı yöntem geçerlidir.

Türklerde inançla alâkalı düşüncelerin Şamanizm ekseninde geliştiği ve belli esaslara bağlandığı bilinmektedir. Şaman inancına göre insanların hayatlarını devam ettirebilmesi ruhların elindedir. Ruhlar ise iki türlüdür. Birincisi gökyüzünde bulunan ve ‘ülgen‘ ismi verilen, iyilik gönderen ruh… Ki bu ruh daha sonraları ‘Gök Tengri‘ olarak anılacaktır. İkincisi ise yer altında bulunan, kötülüklerin kaynağı ‘erlik‘tir.

İnsanoğlu, bilmediklerini kendilerine göre değerlendirme temayülündedir. Kendisine güzel sözler söyleyenlere, hediyeler verene iyilik yapmaya gayret eder, bu şekilde hareket edenlere kötülük etmek gibi bir düşünceye aklında yer vermez. Kendinden güçlü varlıkların da böyle olduğunu düşünür.

Güzel söz‘ kavramının, zaman içerisinde ‘dua‘ya, ‘hediye‘ kelimesinin de ‘kurban‘ anlayışına dönüşmüş olması, mantığa uygun bir gelişmedir. Şaman inancının uygulayıcıları olan ve ‘kam‘ veya ‘baksı‘ adı verilen kişilerin yaptığı da budur. Kam, dualarında tanrıdan kendisini duymasını ve ev sâhibine yardım etmesini, ailede kimsenin hasta olmamasını, hayvanlarının ölmemesini, mal ve mülküne zarar gelmemesini, sofralarında ekmeğin eksilmemesini isterdi. Bazı bölgelerde, baksılar bu istekleri müzik eşliğinde seslendirirlerdi.

Bütün inanç kültürlerinde ‘kurban’ uygulaması vardı. Tapınılan veya korkulan tabiatüstü güçlere şükran duygularını ifade etmek, iyiliklerin devamını istemek veya kötülüklerinden korunmak maksadıyla onlara armağanlar varlıklar sunulurdu. Armağan olarak kurban sunan kişi bu şekilde tabiatüstü güçle irtibata geçeceğine, onun iyiliğine mazhar olacağına ve ondan gelecek kötülüklerden korunacağına inanırdı.  İlkel toplumlarda, iyiliklere kavuşmak, kötülüklerden korunmak maksadıyla insan dâhil, her şey kurban edilirdi. Hemen belirtilmeli ki, hiçbir kaynakta, Türklerin insan kurban ettiklerine ait bilgiye rastlanılmamıştır.

Türklerde kurbanlar, kanlı ve kansız olarak iki çeşittir. Kanlı kurbanlar; at, geyik, sığır, koç-koyun ve benzeri hayvanlardır. Gök ve gök gibi mukaddes kabul edilen ruhlar için kesilen kurbanların kanının yere akıtılmamasına çok dikkat edilirdi. Kurbanın eti yenilmez, ateşte yakılırdı. Çünkü ateşin de beslenme ihtiyacı vardı. Kurban verilmesi suretiyle ateşten gelebilecek kötülüklerden korunulacağı düşünülmekteydi.

Kansız kurbanlar için ‘saçı‘ ve ‘ıduk‘ vardı. Saçı: Hayvanlardan elde edilen süt, kımız ve yağ gibi yiyecek maddelerinin törene katılanlara ikram edilmesi şeklinde uygulanırdı. Süt, en çok kullanılan malzemeydi. Gökyüzünün üst özelliklerini, beyazlığı, bolluğu, doğruluğu, temizliği ve saflığı temsil ederdi.

Saçı törenleri; doğumda, evlenmede, yeni bir ev yapılmasında, misafir geldiğinde, ölümlerde, ordunun zaferlerinde ve çeşitli vesilelerle tekrarlanırdı.

Iduk, ruhlara bağışlanarak başıboş salıverilen hayvanlardır. Bu hayvana vurulmaz, sütü sağılmaz, yünü kırkılmaz, şayet ıduk, at ise üzerine binilmez, arabaya koşulmazdı. Iduk hayvanları Doğumundan itibaren salıverileceği zamana kadar itina ile beslenirdi.

Bilindiği gibi Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık; ‘İbrâhimî dinler‘ olarak anılır. Bunların ilk ikisi, tahrifata uğramamış Müslümanlık ‘tır.  Hazret-i İbrahim döneminde Kurban uygulaması disiplin altına alınmış, insan kurban edilmesi men edilmiştir.

Musevîlikte kurban uygulaması, Mûsa şeriatında uygun görülen hayvanları boğazlamak suretiyle gerçekleştiriliyordu. Buna ‘kanlı kurban‘ deniliyordu. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak uygulanıyordu. Her birinde, kuzu, dana sığır gibi farklı hayvanlar kurban ediliyordu. Türklerde olduğu gibi Musevîlikte de kansız kurban geleneği vardır.

Diğer dinlerden farklı olarak Musevîlikte, tarladan ilk çıkan mahsul de kurban edilir.

İncil’de İsa aleyhisselâmın katıldığı kurban merasimleri anlatılır. Hıristiyanlığın sonradan aldığı şekil olarak, kurban ibadeti İsa aleyhisselâmın şahsında sembolize edilerek kaldırılmıştır. Hıristiyanlar kurban kesmezler. Matta İncilindeki; ‘İsa’nın kanı, birçoklarının bağışlanması için döküldü.’ Şeklindeki ifade sebebiyle Hz. İsa, insanlığı günahtan kurtaran bir kurban olarak kabul edilir. İsa’nın hac üzerindeki ölümü yeterli ve diğer kurban sunma fiilleri lüzumsuz görülür.

***

Kurban, Arapça yakınlık demektir. İslâm dünyasındaki kurban ibadetinin menşei İbrahim aleyhisselâma kadar uzanıyor. Mukaddes kitaplarda geçen malum hikâyedir: Çocuğu olmayan yaşlı İbrahim aleyhisselâm, bir oğlu olursa, en sevdiği varlığı Allah yolunda kurban edeceğine dair söz veriyor.  Allah da ona bir oğul veriyor. Yıllar sonra Hz. İbrahim vaadini hazırlıyor. Yerine getirmek için düşünüyor. En sevdiği varlığı, oğlu İsmail Aleyhisselam’dır.  Onu kurban etmesi gerekmektedir. Meseleyi oğluna açtığında; ‘Vaadini yerine getirmesini, kendisinin inşallah sabredenlerden olacağını‘ söylüyor.  Cenâb-ı Allah, vaadini yerine getirmekte kararlı olduğu için Hz. İbrahim’i, sabredenlerden olduğu için de Hz. İsmail’i mükâfatlandırıyor: Güzel bir koç gönderiyor. Kurban olarak o kesiliyor.

***

İslâmiyet’te ‘kurban‘ denilince, aksine bir kayıt bulunmadığı sürece, kurban bayramında kesilen kurban ve bunun hükmü anlaşılır. Kurban kesmenin fıkhî açıdan değerlendirilmesi hususunda fakihler arasında görüş farklılıkları vardır. Dinen aranan şartları taşıyan kimselerin kurban kesmeleri Hanefî mezhebinde ağırlıklı görüşe ve bazı müctehid imamlara göre vacip*, fakihlerin çoğunluğuna göre müekked sünnettir.*

Sünnet olduğunu ileri sürenler, Kur’an’da bu konuda açık bir emrin bulunmayışından, Hz. Peygamber’in devamlı yapmış olmasının kurbanın sünnet olmasıyla da açıklanabileceği noktasından hareket ederler. Kurban bayramında kesilen kurbandan ayrı olarak yine ibadet niyetiyle kesilen başka kurban çeşitleri de vardır.

Vacip: Mükelleften yapılması kesin ve bağlayıcı tarzda istenilen fiildir. Vâcibin farzdan farkı: Farzı terk edenler, günaha girmiş olurlar. Vâcibi terk edenler, sevabından mahrum kalırlar.

Müekked sünnet:Kuvvetli sünnet veya Sünnet-i müekkede‘ olarak da anılır. Hz. Muhammed’in sıklıkla yaptığı, mutlak bağlayıcılığı olmadığını belirtmek için nadiren terk ettiği; farz ve vacip olmayan amelleridir. Gayri müekked sünnet ise, bazen yapıp sıklıkla terk ettiği fillerdir.  ‘Sünnet-i Gayr-i Müekkede‘ olarak da anılır.

 

30 Ağustos Zafer Bayramı

Büyük Taarruz, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk ordusunun işgalci güçlere son ve kesin darbeyi vurmasını sağlamak ve Anadolu’dan atmak için düşünülüp planlanan gizli bir harekât idi. Büyük Millet Meclisi’nin 20 Temmuz 1922’deki oturumunda kendisine dördüncü defa olmak üzere Başkomutanlık yetkisi verilen Mustafa Kemal Paşa taarruz kararını Haziran ayında almış ve hazırlıkları gizli olarak yürütmüştü. Büyük Taarruz Ağustos’un 26’sını 27’sine bağlayan gece Afyon’da başlamış, Aslıhan civarında kuşatılan düşman birliklerinin Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat idare ettiği Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde imha edilmesi ve Türk ordusunun zaferiyle neticelenmişti.

Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında yapıldığı için ‘Başkomutanlık Meydan Muharebesi‘ adıyla da bilinen Büyük Taarruz ‘un başarıya ulaşmasından sonra Yunan Orduları İzmir’e kadar takip edilmiş; 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtarılmasıyla Türk toprakları Yunan işgalinden kurtulmuştur. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder. İlk defa 1924 yılında Afyon’da Başkumandan Zaferi adıyla kutlanan 30 Ağustos günü, Türkiye’de 1926’dan itibaren Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa’nın İfadeleriyle 30 Ağustos Zafer Bayramı

v  Bilmeyen kalmamıştır ki: milletimiz, hâkimiyetini eline aldığı gün, en derin uçurumun kıyısında idi. Bütün güçleri yıpranmış, bütün savunma araçları elinden alınmış, mukaddes varlıkları hücuma uğramış, pek acıklı bir durumda idi. Bütün bunları hiçe sayarak varlığını ve bağımsızlığını kurtarmaya karar verdi. Bu kararını başarıya ulaştırabilmek için kendine bir toplu davranış, bir belirli gaye seçmesi gerekiyordu. Milletin bütün varlığı ile bütün inancıyla, canını dişine takarak o yolda birlikte yürümesi ve er geç başarıya ulaşması gerekti. İşte baylar o hedef bu yerdi, burasıydı. Umulan ve istenen başarı, işte burada kazanılan zaferdi.

v  30 Ağustos Zaferi, Türk Tarihi’nin en önemli dönüm noktasıdır. Yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır.

v  Gençler! Geleceğe güvenimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz. Siz, almakta olduğunuz eğitimle, bilgiyle insanlıkta üstünlüğün, yurt sevgisinin, düşünce hürriyetinin en değerli örneği olacaksınız. Ey yükselen yeni kuşak! Cumhuriyeti biz kurduk, O’nu yükseltecek ve yaşatacak sizlersiniz.

v  Zafer, ‘Zafer benimdir‘ diyebilenindir. Başarı ise, ‘Başaracağım‘ diye başlayarak sonunda ‘Başardım‘ diyebilenindir.

v  Memleketimizi esir etmek isteyen düşmanları behemehâl mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır.

v  Biz Türkler tarih boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz.

v  Milletimiz, davranışlarında ve gayretlerinde sarsılmaz bir bütünlük gösterdiği için başarılı olmuştur.

 

Enver Paşa, 04 Ağustos 1922 Tarihinde Şehit Oldu.

Türkistan Cumhuriyetleri’nde ve sürgün yıllarında büyük bir bölümü Özbekistan’da yaşadıkları için Kırım Türkleri arasında, Enver adı çok yaygındır. Bu durumun sebebi, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde adından sıkça söz edilen Enver Paşa’nın Türkistan Sevdasıdır. Enver Paşa, bu sevda ile başta Azerbaycan olmak üzere, Türk Cumhuriyetleri’ndeki soydaşlarımızın sevgilisi olacak şekilde çalışmıştır.

Enver Bey, Osmanlı Sarayı’nın damadı ve geleceği parlak bir askerdi.  Politik hataları ve frenleyemediği ihtirasları bir kenara bırakılabilecek olursa, şuurlu her Türk subayı gibi, katıksız bir vatanperverdi.

1881 yılında İstanbul’da doğdu. 1894’te Manastır Askerî Rüştiyesini, 1899’da Mekteb-i Harbiye’yi, 1902’de Kurmay Okulu’nu bitirdi. Kurmay Yüzbaşı olarak merkezi Selânik’te bulunan 3. Ordu’ya tayin edildi. Makedonya’da Balkan komitacıları ve eşkıyalarının zararlı çalışmalarının önlenmesi için görevlendirildi. Bu görevinde başarılı oldu. O tarihlerde İttihat ve Terakki Cemiyeti, Selânik’te gizli olarak faaliyet gösteriyordu. Enver Bey, bulunduğu noktada kalmayı düşünmeyen hareketli bir insandı. Asker olmasına rağmen, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. Beraberindeki pek çok subayın da üye olmasına öncülük etti. Zaman içerisinde de cemiyetin önde gelen liderlerinden biri durumuna geldi. Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın tahttan indirilmesi maksadıyla çıkartılan karışıklıklarda aktif rol oynadı.

O tarihte, İngiltere Kralı ile Rus Çarı, bir araya geldikleri toplantıda, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını sağlayacak çalışmalar içerisinde bulunma konusunda görüş birliğine varmışlardı. Saray, bu bilgileri ciddiye almadı. İttihatçılar, Saray’dan tepki gelmemesi üzerine Makedonya’da bir miting düzenlediler, alındığı söylenen kararı protesto ettiler. Bu hareketin öncüsü Enver Bey idi.  O ve arkadaşları, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını önlemek için tek çarenin, yeniden ilân edilecek Meşrutiyet Yönetimi tarafından bulunabileceğine inanıyorlardı. Bu görüşle, 23 Temmuz 1908’de Makedonya’da Meşrutiyet’i ilân ettiler.  Aynı gün, İstanbul’da Sultan İkinci Abdülhâmid Han da Meşrutiyet’i ilân etti.  Bunun üzerine Enver Bey, İstanbul’a geldi. Kahraman gibi karşılandı. Saray, kendisini Makedonya Müfettişliği’ne tayin etti. Daha sonra da 1909 yılında Berlin’e askerî ateşe olarak gönderildi. Burada, koyu bir Alman dostu oldu. 31 Mart olayı sebebiyle tekrar İstanbul’a geldi, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuvvetlenmesi için çalıştı.

1911’de, İtalya’nın Trablusgarp’a saldırması üzerine,   gönüllü olarak Trablusgarb Savaşı’na katıldı. İttihatçı Mahmut  Şevket Paşa başkanlığında hükümet kurulduğunda, Enver Bey, albaylığa terfi ettirildi. İstanbul’a gelmişti. Şehzâde Süleyman Efendi’nin kızı, Pâdişah Sultan Mehmet Reşat Han’ın yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek saraya damat oldu. Enver Bey, İttihatçılar tarafından, Padişahın bilgisi dışında paşalığa terfi ettirildi. Aynı oldubitti ile Harbiye Nazırlığına getirildi. Enver Paşa’nın yükselme hırsı devam ediyordu. Ordudan üst rütbeli 1200 subayı, emekliye sevk edip, orduyu gençleştirdi. Kendisini devlet idaresinde daha etkili ve yetkili yapacak adamlardan oluşan bir kadro oluşturdu.  İşte bu kadro ve Paşa’nın Alman hayranlığı, Osmanlı Devleti’ni sebepsiz yere, Birinci Dünya Savaşı’na soktu.  Ayrıca, komuta görevini üstlenerek Sarıkamış’ta bir askerî harekât düzenledi.  Harekât, bozgunla sonuçlandı ve 70.000’e yakın vatan evlâdı şehit oldu.

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle sonuçlanınca, diğer ittihatçılar gibi Enver Paşa da ülkeyi terk etti. Önce Odesa’ya, sonra Berlin’e ve oradan Moskova’ya geçti.

Türkistan Seferi Ve Turancı Enver Paşa

Enver Paşa, Moskova’dan aldığı izinle, Batum’da, İkinci İslâm Konferansı’nı topladı. 1921 sonbaharında Türkistan’a geçti. Buhara’da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği  (SSCB)’nin komünist rejimine karşı ayaklanan ve Basmacılar denilen hürriyet ve bağımsızlık taraftarı vatansever grupları teşkilâtlandırarak komutanlığını üstlendi.  Buhara ve Fergana bölgesinde SSCB kuvvetleri ile savaştı. Karşılaştığı her askerî birliği yenerek bölgede denetimi eline aldı. 1922 yılı başlarında Moskova’ya bir nota göndererek kurduğu hükümetin tanınmasını istedi. Moskova, cevap olarak Enver Paşa’ya Kızıl Ordu’yu gönderdi. Kızıl Ordu çok güçlüydü. Girdiği her yeri kontrolü altına aldı.

Paşa, Kızıl Ordu ile çarpışırken, günümüzde Tacikistan sınırları içerisinde bulunan Belh-i Cevan şehrinde, 41 yaşında iken şehid oldu. Cenaze namazına yüz binlerce Türk katıldı. Musalla taşındaki tabutunun ayak kısmını öpebilenler, kesilen sakalından bir küçücük tel alabilenler… Kendilerini dünyanın en mutlu ve en zengin insanı sayıyorlardı.

Türkistan Türklerinin efsane kahramanı Enver Paşa’nın ölümü ile hürriyet mücadelesi yavaşladı fakat sona ermedi.  Basmacılar, Paşa’ları gelmeden önceki gerillâ savaşlarını devam ettirdiler. Yaveri İbrahim Bey,  Paşa’sının intikamını almak için en şiddetli çete savaşlarını yönetiyordu. Kızıl Ordu’ya büyük kayıplar verdirdi.  Tam on iki yıl,  Paşa’sının ulaşamadığı zaferi aradı.  Sonunda esir düştü, işkence ile şehit edildi.

Türk Cumhuriyetleri’nde yaşayan Türklerin gönlündeki vatan sevgisini pekiştiren amillerden biri Enver Paşa, diğeri İbrahim Bey’dir.

Emekli General Hüseyin Hüsnü Erkilet’in Anlatımıyla Enver Paşa

1915’in ilk günleri idi. Sarıkamış’tan dönen başkumandan vekilimiz Enver Paşa’yı Haydarpaşa garında karşılayan kurmay subaylar arasında ben de vardım. Hepimizin başı önümüze eğik, Üçüncü Ordu’nun felâketi karşısında gözlerimiz yaşlı idi. Gardaki Alman subaylarının bile çehrelerinde hüzün okunuyordu. Başkumandanımızın ne kadar üzgün olacağını düşününce teessürümüz artıyordu. Özel tren durdu. Yaverler indi. Enver Paşa basamaklardan atladı. Hepimiz selâm durduk. Selâmımızı aldı. 34 yaşında idi. Bıyıkları dimdikti. Yüzünde en küçük bir hüzün çizgisi yoktu. Adet şendi. Gülümseyerek ellerimizi de sıktı. Zafer kazanmış bir başkumandan ancak bu derecede rahat olabilirdi. Bütün arkadaşlarım şaşkındı. Özel vapurla karşıya geçtik. Otomobillere binip Beyazıt’ta Harbiye Nezareti’ne geldik…

 

 

Bayram İklimi

0

Ananas nerde yetişir? Fındık niçin özellikle Karadeniz bölgesinde yetişir de Antalya’da yetişmez? Çay deyince akla niçin Rize gelir? Domatesi Rusya niçin bizden alır da kendisi yetiştirmeyi düşünmez? Bizde yetişen muz ile Afrika’da yetişen muzun tadı aynı mıdır? Karadeniz’den çıkarılan somon ile İskandinavya’dan getirilen somonun fiyatının farklı olması sadece uzaklığıyla mı ilgilidir? Tüketiciler niçin Karadeniz hamsisini tercih eder de Marmara’dan çıkan hamsiyi tercih etmez? Çin’den getirilen sarımsak daha ucuz ve gösterişli olduğu halde marketlerde niçin Taşköprü sarımsağı, yüksek fiyatına rağmen tercih edilir? Kayısı deyince Malatya, karpuz deyince Adana, şeftali deyince Bursa öncelikle akla gelir de başka yerler niye akla gelmez? Meksika’da yetiştirilen pirincin kalitesi ile Tosya’da yetiştirilen pirincinki aynı mıdır? Bazı ürünler niçin hep kışın yetişir de yazın yetişmez veya tam tersi olmaz?

Ürünler aynı olduğu halde farklılıkları ortaya koyan, bunda belirleyici olan nedir? Şu bölgede yetişen ürünün kalori ve protein oranı ile diğerinin arasındaki orana girmeyeceğim. Ürün aynı, tercih farklı; sebep, kalite. Kalitede belirleyici olan, toprak ve iklim. İklim, sadece coğrafi bir terim değil; sosyolojinin de iklimi var.

İskoçlar cimridir; ama Türkler vericidir. Türk paylaşır; ama Alman paylaşmaz. Alman usulü ödemenin ne olduğunu hepimiz biliriz. Niye Karadeniz insanı tez canlıdır da Güney insanı daha ağır hareket eder? Sabır, saygı, güven, sevgi, dürüstlük bütün ülkelerde ve coğrafyalarda aynı oranda mı insan yaşamına yansımıştır? Sosyolojinin iklim haritasına bakmak lazım.

Dinî iki bayramımız var: Ramazan ve Kurban. Bayramlarımız, sosyolojik anlamda çok güzel iklim oluşturuyor: Sevgi, paylaşım, yardımlaşma, vefa, güven, fedakârlık, affetme, ikram… gibi. Yüce insani değerler bayram süresince çok zikrediliyor; mesajlarda, sohbetlerde yer alıyor. Kelimelerde tanımını bulan bu değerler, hayatımızda tam karşılığını bulamıyor. Niçin?

Bu bir iklim meselesi veya toprağımızda bir eksiklik var, belki de ürünümüzün genetiğinde bir bozulma mevcut. Birbirimizin kuyusunu kazmak, birbirimize yan gözle bakmak, hasetlik, iftira, dedikodu… Bozukluk türü değil mi? Bayramlarda cömertlikten, dostluktan, fanilikten, kardeşlikten bahsedeceğiz; günlük hayatımızda ise birbirimize karşı cimrilik, düşmanlık yapacağız; hakkaniyete, adalete, hoşgörüye, empatiye yer vermeyeceğiz. Yanlışlık haykırıyor: “Acilen ıslaha ihtiyaç var.”

Almanlar ve Fransızlar birbirlerini tarihte hiç sevmediler, birbirleriyle yıllarca savaştılar. Savaşın çözüm olmadığını anladılar, oturup konuştular, ortak değerler oluşturdular, paralarına bile aynı ismi ve değeri koydular, adına avro dediler. Kim kazandı?

Demek ki olmaz denen şey olabiliyormuş. Biz de aynı şeyleri yapabiliriz. Bu toprağın ürünü olan, aynı iklimi soluyan bizler tarihte, bayramlarda telaffuzunu ettiğimiz değerleri pek çok zaman yaşadık. Ne oldu da şimdi bu coğrafyadaki insanlar birbirinin kanını döker, birbirine güvensiz oldular? İklim mi bozuldu, ürünün veya toprağın genetiğiyle mi oynandı?

Bir vatandaşımız, kendisiyle beraber bir cenaze namazına katılan bürokratların makam arabalarının, dolayısıyla klimalarının namaz boyunca boşu boşuna çalıştırıldığını sosyal medyada yazmış. Amaç, bürokratın dönüşte serin arabada oturmasıymış. Birkaç araba için, vatandaşımız bunun hesabını yapmış, yüksek bir israf çıkmış. Yine aşağı yukarı aynı nüfusa sahip Almanya’da yaklaşık 10 bin makam aracı bulunurken bizde yaklaşık 197 bin makam aracı varmış. Demek ki biz devleti yönetmek için sayısal olarak 19 kat fazla araç istihdam ediyoruz. Bunu siz nasıl anlar ve izah edersiniz? Ben anlayamıyorum. Milletvekillerinin maaşları ve sosyal hakları basında sık sık konu edilmektedir. Alınan maaşların ülkemizin refah seviyesiyle orantılı olmadığı kanaatindeyim. Ortaya konan iş yükü, diğer ülkelerdeki vekillerin maaşları, vatandaşlarımızın ortalama geliri ve geçim endeksleri dikkate alındığında bizdeki milletvekillerin bir hayli yüksek maaş aldıkları kabullenilmelidir.

Yeni bir iklim oluşturmak için bayramlarımız, fırsat bilinmeli. Sözünü ettiğimiz değerleri hayata indirmek için iklim değişikliğine ihtiyaç var. Ailede işaret ve fedakârlık babayla başlar. Devletteki her türlü israfa son verilmeli, yüksek bürokratların ve milletvekillerinin millet vicdanında kabul görmeyen yüksek maaşları makul seviyeye indirilmeli. Bunlar yasa zoruyla değil, bir insani değer olan “fedakârlık” örneği şeklinde yapılmalı. Başlatılacak kampanyaya, magazin basınında şımarıklıkları ile gündem oluşturan zenginlerimiz, yüksek ücretlerle takım değiştiren futbolcularımız, borsada kısa sürede çok para kazanan yatırımcılarımız, emlak zenginlerimiz, içtenlikle katılmalı. Bu ülkenin varlığıyla zengin olanlar, bu ülkeye borçlu oldukları inanç ve bilinciyle bu ülke insanına fedakârlıklarıyla rol model olmalı. Gücünü yukarılardan alacak rüzgâr kısa zamanda toplumu saracak, daha önce bu coğrafyada teneffüs edildiği halde, bir nedenle hormonlandığı için bozulan iklimimiz yeniden bizi kuşatacaktır. Ufak fırtınalarda dahi panikleyen bu geminin yolcuları böylece en azgın dalgalarda dahi telaşa düşmeyecekler; yöneticilerimizin, her sıkıntıda bir izah kolaycılığı olarak gündeme getirdikleri “dış güçler” ifadesini kullanmalarına belki gerek kalmayacaktır.

Sıkıntıların kaynağı bellidir, çözümü de bellidir. Bozulan ürünlerin genetik haritası da bizde, toprağın aslı da. Sadece tepelerden bir rüzgâr bekliyor bu coğrafyanın insanı, kaybedilen iklimi tekrar ihya etmek için. Güvenmek istiyor öncülerine fırtına olma hayaliyle. Elini verenlere kolunu armağan etmek, yürüyerek gelenlere koşmak arzusunda bu millet.

Bayramlarımızın bayram olması için samimiyet, her günümüzün bayram olması için gayret, şart.

 

 

İyi Haberler Vermek Lazım

0

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, insanlar kötü haber ve geleceğe dair karamsar yorumlardan hoşlanmıyor.

Hele hele bayram günlerinde içinde bulunduğumuz sıkıntılardan ve geleceğe dair endişe yaratan gelişmelerden bahsetmek çekilmez kabul ediliyor.

Bu yüzden bayramda yayımlanan gazetelerde, TV programlarında ciddi konular yer almaz, suya sabuna dokunmayan haber ve yorumlarla bugünler geçiştirilir.

Mesela deprem ile ilgili haber ve yorumlar bizleri genelde rahatsız ediyor. Ülkemizde bir deprem gerçeği olduğunu, şu kadar yıllık periyotlarla bu gerçeklerle yüzleşeceğimizi bilmek istemiyoruz. Buna dair “alınması gereken tedbirleri almadığımız için muhtemel depremde kayıp ve hasarların yüksek olacağını” duymak dahi istemiyoruz.

Ekonomi, terör, eğitim, dış politika ve diğer konularda da tavrımız farklı değil.

Bugün ekonomik kriz ve ABD ile yaşanan gerginlik konusunda medyada artık karamsar haber ve yorumlar yerine halkımızın gururunu okşayan hamasi haber ve yorumlar yer alıyor. Medyanın yüzde 90’ı, Rockefeller’in ölüm döşeğinde iken mutlu olması için tek nüsha olarak çıkarılan, pembe gazete gibi. Bundan kitleler şikâyetçi değil.

Sosyal medyada içini dökme imkânı bulan vatandaşlarımızın bilgi ve zekâ yüklü karamsar yorumlarına da kimse itibar etmiyor.

Muhalefetin sadece yapılan yanlışları anlatması yetmiyor. Ülkeyi daha iyi yöneteceğine inandırması ve geleceğe dair umut dolu bir Türkiye ümidini aşılaması gerekiyor.

****************************

Bize Bunları Anlattın da Ne Değişti?

2002’de milletvekili aday adaylığı ve son seçimde de milletvekili adayı olarak iki defa seçim tecrübesi yaşadım. Bu çalışmalar sırasında ciddi tecrübeler edindim.

2002’de Burdur’un bir köyünde gece 22 civarında köy kahvehanesinde yapılan toplantıda yaşadığımız olayı unutamam.

Birinci sıradaki Milletvekili adayımız, Türk Standartlar Enstitüsünün efsane başkanı Mehmet Yılmaz Arıyörük‘tü. Arıyörük o sıralarda yaşanan ekonomik krizin sebeplerini, yapılan yanlışları ve yapılması gerekenleri 30 dakika kadar anlattı. Bilgi ve tecrübe ile yoğrulmuş değerli bir uzmanın konuşmasıydı. Okul sırası gibi dizilmiş tahta sandalyelerde 80 kadar köylü dikkatle dinliyordu.

Orta sıralarda oturan 45-50 yaşlarında bir köylü ayağa kalkarak, biraz da sert bir üslupla sordu:

“Bütün bunları bize niye anlatıyorsun?”

Hepimizi şaşırtan bu sual üzerine Arıyörük, “önümüzde seçim var, ne olup bittiğini öğrenin ve bilerek oy kullanın diye anlatıyorum” cevabını verdi.

Köylünün mukabil sorusu sarsıcıydı:

“Peki, bize bunları anlattın da ne oldu, şimdi ne değişecek? Ben dün gece yastığa daha başımı koymadan uykuya dalmıştım. Bu gece nasıl uyuyacağım?”

Köylü vatandaşımızın bu cevabını sık sık hatırlar ve üzerinde düşünürüm.

Tahsil seviyesi yükseldikçe, daha doğrusu entelektüel birikimi çoğaldıkça insanlarımız daha mutsuz. Çünkü kendisine anlatılanların doğruluğunu sorgulayan sadece bu kesim.

Muhalefetin çalışmaları, ağırlıklı olarak, sorgulayan fakat “öğrenilmiş çaresizlik zincirini” gören bu kitleye yönelik.

Muhalefetin bir türlü beceremediği şey, geniş halk kitlelerine yönelik, geleceğe dair ümit verici söylemler geliştirememiş olması.

***************************

Son Seçim Tecrübemden Öğrendiğim

İlk seçim çalışmama göre 16 yıl daha tecrübe kazanmış olarak son seçimlerde aday oldum. Kampanya sırasındaki konuşmalarımda bu tecrübelerimi yansıtmaya çalıştım.

Önce bugün yaşadığımız ekonomik türbülansın hemen seçimden sonra geleceğini, hatta Cumhuriyet döneminin en ağır bir krizine doğru sürüklenmekte olduğumuzu gerekçeleriyle anlattım.

Sözlerimin bu kısmının dinleyiciler tarafından sıkıcı bulunacağını biliyordum.

Bu bölümün sonunda genellikle şu cümleleri kullandım: “Şimdi, ‘tamam bu ekonomik sıkıntılar olacak. Halkımız fakirleşecek, dışarıya daha bağımlı hale geleceğiz, varlıklarımız yabancılara kelepir fiyatına devredilecek vb sözleriniz haklı olabilir. Ama siz iktidara gelince bunlar olmayacak mı?’ diye soracaksınız.”

Bu sorular sorulmasa da ben cevabımı vermeye çalıştım:

Ekonominin yüzde 70’inin güvene dayalı olduğunu, yatırımcıların güvenilir kadrolar, sağlam bir ekonomik program, hukuk devleti görmek istediğini anlattım. “Tek adam yönetimi” yerine “parlamenter sistem” olmasının önemini vurguladım.

İYİ Parti Ekonomi kurmayı Durmuş Yılmaz’ın  “ilk 500 gün için yapacaklarımızı gün gün planladık, krize düşürmeden ülkeyi yöneteceğiz” mesajını ilettim.

Bu ekonomik krize girmemek için ve girersek de çıkış için (şimdiye kadar köşe yazılarımda yazdığım) bütün diğer konuları dile getirdim. Tabii ulaşabildiğim çok kısıtlı seçmen gruplarına anlattıklarımın ne kadar etkili olduğunu ölçme şansım yok.

Ama İYİ Parti çok kısıtlı imkânlarıyla ve CHP de kendi imkânları dâhilinde, karamsar yorumları aşan, bir ümit aşılayacak, gelecek için “iyi haberler” verecek bir kampanya yapamadı.

Vatandaş “tek adama” oy verdi. Hazinenin başına “damat” getirildi. “Hukuk devletine” olan güven iyice sarsıldı. Yapılmaması gereken her şey yapıldı. Kriz başladı. Bunun bir bedeli olacak, hep birlikte ödeyeceğiz.

Artık yakınmanın faydası yok. “Şu andan itibaren neler yapabiliriz?” diye düşünmek lazım.

Gelecek seçimler şimdiden yapılacak çalışmalarla kazanılır. Suskun kalarak, içe dönük mücadelelerle hiçbir şey düzeltilemez.

Şimdi geleceğe dair “iyi haberler” vermek sırası muhalefette.