12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 600

Prof. Dr. Uğur Türkmen ile Kültür Üzerine Röpörtaj

Oğuz Çetinoğlu: Alman asıllı Sosyolog Alfred Louis Kroeber (1876-1960) ile Amerikalı Antropolog Clyde Kluckhohn (1905-1960), yirminci yüzyılın ortalarında yaptıkları müşterek araştırmalar neticesinde kültür kavramı ile alakalı olarak 164 ayrı tarif tespit etmişlerdi.

Ziya Gökalp’in de ‘hars’ adını vererek yaptığı bir tarif var: ‘Bir millette, yaygın terbiye yoluyla toplumdan kişilere geçen ruh hallerinin toplamı.‘ Diyor. Geniş bir muhayyile ile teemmül edilmez ise, kısır bir tarif olduğu söylenebilir.

Uzmanların müşterek bir tarifte anlaşmaya varamadıkları kültür kavramını siz hangi tarifin kalıbına yerleştiriyorsunuz?

Prof. Dr. Uğur Türkmen: Benim de bildiğim 233 tanımın olduğu. Ziya Gökalp çok önemli bir sosyolog. Ama o günün toplum bilim okumalarıyla bugünün okumalarının çok değiştiği gerçeğini göz ardı etmemek gerekir. Özellikle bilginin göz açıp kapayıncaya kadar dünyayı altı (6) kez dolaştığı günümüzde kültür, toplum, birey söylemleri oldukça titiz olmalı.

Kültüre bakış ve tanımlama sadece toplumlara ve ait oldukları kültüre göre değil, bilim dallarına göre de değişiklikler gösterebilir. Tarih, biyoloji, müzik, edebiyat, antropoloji, felsefe, sosyoloji, psikoloji hep kendi tecrübe ve deneyimlerine göre kültürü tanımlamış ve anlatmıştır. Hatta örneğin müzik biliminde eğitimci, araştırmacı, besteci ve icracı bile kültüre farklı anlamlar yükleyebilir.

Ben bir müzik eğitimcisiyim. Hayata dair somut veya soyut her şeyin kültür ve kültür ögesi olarak görülebileceğini düşünürüm.  Bu ögeler süren ve sürmeyen, değişen veya değişmeyen, aktarılabilen veya aktarılamayan gibi birçok özellik taşıyabilir. Belki de bu ve benzeri özellikleri nedeniyle kültürü tanımlamak zorlaşmıştır. Varlığını sürdüren binlerce yıllık tarihi yazılı olan topluluklar ve kültürleri olduğu gibi tarih sahnesinden silinmişler de vardır. Bireylerin ve toplumların yaşam tecrübeleri, beklentileri, keşfetmeleri neticesinde geliştirdikleri, yaşattıkları ve gelecek kuşaklara aktarma çabasında oldukları maddî ve manevî her türlü değer kültür olarak tanımlanabilir.

Çetinoğlu: Kültürün belli-başlı unsurları olarak; dil, din, müzik, müşterek tarih, örf-âdet ve gelenekler olarak belirtiliyor. Bu noktadan hareketle, kültür ve müzik bağlantısı hakkındaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Türkmen: Müzik toplumda kasıtlı kültürleme aracı olarak kullanılmıştır. Ama en önemlisi “istendik” olması gerektiğidir. Bireyler ve toplumlar müzik yoluyla kültürlenmiş, kültürlemiş ve kültürleşmiştir.

Bireyler ve toplumlar müziği bir kültürleme, terbiye ve eğitim aracı olarak görmüşler ve bu yönde çabalar göstermişlerdir. “Almanlar büyük tarihçi ve aynı zamanda bir moralist olan Guizot’un şu sözünü hayata geçirmek için büyük çaba göstermişlerdir. O şöyle der: “Musiki ruha hakiki bir kültür veriyor ve milletin terbiyesinde âmil oluyor”

Çetinoğlu: Siyasi, dînî ve iktisadi düşünceler veya ideolojiler olarak isimlendirilebilecek olan; milliyetçilik, sosyalizm, kapitalizm, nazizm, faşizm, sekülerizm, komünizm, agnostizm, ateizm, liberalizm, anarşizm… gibi kavramların kültür üzerinde tesirlerini değerlendirir misiniz?

Prof. Türkmen: Her biri birer kitap ve araştırma konusu. Bununla birlikte;   Sadece bunlar mı Dadaizim var örneğin. Aykırı bir felsefesi var akımın. Dahası; JhonCage, Starwinsky gibi besteciler bile etkilenmiş.

Bütün ‘izm’lerin ve ideolojilerin, kültür, sanat ve müzik üzerine belirli ve gözle görülür uygulamaları ve yönlendirmeleri ve doğal olarak beklentileri var. Bütün ‘izm’ler müziğe bazı işlevler/görevler yüklemişler. Ülkemizde ve dünyadaki siyasî partilerin programlarına, kutsal kitaplara ve bu kitapların yorumlarına, ekonomiye yön veren kurum ve kuruluşlara ve tabii toplum ve bireylere odaklanıldığında müziğe dair söylemlerden tarih boyunca vazgeçilmediği görülecektir.

Bununla birlikte Cemil Meriç’in “İzm’ler idraklerimize giydirilen deli gömlekleridir” sözüne göre mi düşüncelerimize yön vereceğiz yoksa Peyami Safa’nın dediği gibi “eskiden sağcılar solcular vardı şimdi çaycılar var” sözüne göre mi” sanırım temel meselelerden biri bu.

Sadece tek tanrılı dinlerde değil; ta ilkçağın tapınak törenlerine kadar müzik dinde önemli bir yer edinmiş. Kilise müziğinin Hıristiyan dünyada oldukça etkin olduğu Yahudiler için de müziğin sinagoglarda etkin olarak kullanıldığı,  İslamiyet’te ise cami ve tekke müziğinin yeri malumunuz.

Şöyle bir düşünceyi ortaya koyabiliriz. İnsanoğlu varolduğu günden bugüne iki şeyden vazgeçmemiştir.  Allah inancı ve müzik.

Çetinoğlu: Kültürler, emperyalist düşüncelerden etkilenirler mi?

Prof. Türkmen: Emperyalizmin temel amaçları arasında sadece siyaseti kontrol altına alma yok. Kültür ve ekonomi de en büyük hedefi. Doğal olarak bu sorunun cevabı kesinlikle kültürün etkileneceğidir. Bununla birlikte bugün topa, tüfeğe ihtiyaç duymadan da emperyal amaçları olanlar bazı adımlar atarak hedeflerine ulaşabilmekte. Film endüstrisi, pop müzik vd. daha sayısız örnek dünya da ulaşamadığı çok az yer kaldı herhalde. Bu konuya biraz da küreselleşme penceresinden bakmakta fayda var.

Önemli olan sizin buna nasıl direnç gösterdiğiniz. Körü körüne gelenekçi olarak mı yoksa geleneği tümden ret ederek mi? Bazı toplumlar veya bireyler çözüm olarak geleneğe sahip çıkma, inanç ve inanç pratiklerini koruma, kollama ve yaşatma, somut olan ve olmayan kültürel miraslarına sahip çıkma, geleneksel yaşam biçimine sahip çıkma gibi uygulamalarla emperyal güçlere ve düşüncelerine karşı koyabilme mücadelesine girmişlerdir.

Bir eğitimci olarak geleneği önemserim. Diğer yandan güncel gelişmelerden de uzak olunmaması gerektiğini düşünürüm.

Çetinoğlu: Algılama operasyonu‘ söylemi hakkında neler düşünüyorsunuz?

Prof. Türkmen: Ses, koku, renk, şekil, ısı, vb. Duyu organlarımız tarafından algılanabilir. Filmler müzikleri, görüntü seçimleri örneğin. İlk sessiz filmlerde neden müzik kullanıldı hiç düşündünüz mü? Belki de insanlar sessizlikten korktular. Belki de görüntü yeterli olmadı. Belki algıları sonuna kadar açmak istedi yönetmenler. Dolayısı ile müzik yolu ile algılar değişebilir. Irk, din, toplumsal cinsiyet, eğitim, bilim birçok alanda etkin bir algı aracı olarak müzik kullanılabilir.

Çetinoğlu: Yıllar ve hatta asırlar içerisinde kendiliğinden teşekkül eden kültürün, yönlendirmelerle, baskılarla şekillendirilmesi ve hatta yeni bir kültür üretilmesi neyin ifadesidir?

Prof. Türkmen: Kabul ediyoruz. Kültür zorla değiştirilemez. Olmamış ta zaten. Eğitimin yaygın tanımı “istendik davranış değiştirme” olarak bilinir. Onca programa, derse, okula, öğretmene, bütçeye rağmen eğitimde bile arzu edilen bir amaca ulaşamamışken, bireyin ve toplumun hiçbir zorlama ve plana programa ihtiyaç duymadan yaşantısı yoluyla öğrendiği kültürel birikim ve yaşantısına müdahale edebilmek ve değiştirmeye çalışmak hayalden öteye geçmez.

Bununla birlikte; insanî değerlerimizi kaybetmemek, ekonomik olarak güçlenmek, sosyal alanda barışçıl ve bütünleşik bir yapıya kavuşmak, politik alanda edinilen tecrübeler ışığında bireyi ve toplumu mutlu edecek insan ve hayvan haklarında değerler edinmek, teknolojik gelişmeleri takip edebilmek, hayata geçirebilmek, eğitim alanında çağın her daim dibinde olabilmek için kültür oluşturma, üretme çabasını da dikkate almalıyız.

Çetinoğlu: Kültürler, millî ve kalıcı bir yapıya sâhip olmakla birlikte; statik değil, dinamik bir yapıya sâhiptir. Değişimde ölçü ne olmalıdır?

Prof. Türkmen: Toplumlar değişir, gelişir. Toplumsal yapı ve onu oluşturan “kültür” gibi unsurlarda sürekli değişim ve gelişim içindedir.

Değişimde ölçü: Geleceği tasarlarken geleneği hep yol arkadaşı olarak görmek olmalıdır.

Müzikte ise müziğe dair tüm unsurlar; eğitimci, besteci, araştırmacı ve icracı yüzüne topluma dönmeli, toplum odaklı üretimler ve sergilemeler yapmalıdır.

Çetinoğlu: Kültürümüze sâhip çıkarak ve kendimiz kalarak gelişmek, çağa ayak uydurmak mümkün olabilir mi, nasıl?

Prof. Türkmen: Geçmişin tüm kültür politikalarını bileceğiz. Okuyacağız. Hatalardan ders çıkaracağız. Dağ başında bir çobana klasik müzik dinletmeyi, THM konserinde elektrogitar koymayı, TSM konserinde piyano çalmayı bırakacağız. Daha akıllı ve akılcı olacağız.

Suçlamayacağız. İğneyi de çuvaldızı da kendimize batıracağız. Mücadele yollarını tek yönlü ve tek taraflı değil; çok yönlü yapacağız. Cumhuriyetin kazanımlarını sahip çıkacağız. Medeniyetlerin beşiği “Anadolu” kokacağız.

Çocuk ve gençlere yatırım yapacak, aileleri bilinçlendireceğiz. Anne-baba-çocuk eğitimini bir bütün olarak ele alacağız.

Kültür mücadelesinde tüm işi sadece devlete bırakmayacağız. Bireyler, toplumlar, sivil toplum kuruluşları, yerel yönetimler, üniversiteler, medyanın tümü, ilgili tüm kurum ve kuruluşlar bu mücadelenin içinde olacak.

Yereli unutmadan, evreni özümsemeye çalışacağız.

En önemlisi sürekli iletişim içinde olacağız.

Çetinoğlu: Kültürlerin gücünü dinî inançtan aldığı görüşünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Türkmen: Din bilinen tüm toplumlarda kabul görür. Kültürün önemli bir unsuru olarak bilinir. Toplumu ve yaşam biçimini anlamada önemli bir araçtır. Müzik bilim insanı olarak din ve dini temel alan yaşam pratiklerinden habersiz olmamız veya önemsememiz düşünülemez. Mevlevilik, Alevi-Bektaşilik, Kadirilik, Halvetilik vb. Hemen hepsinde müzik etkin bir araç olarak kullanılmış. Belli bir kültürün oluşmasında, kültürün yaşatılması ve aktarılmasında müzik yarar sağlamış. Törenler ve ritüellerde en değerli unsurlardan biri olarak görülmüş.

Güzel de olmuş.

Çetinoğlu: Alman asıllı felsefe ve sosyoloji profesörü, bestekâr ve müzik bilimci Max Horkheimer (1895-1973) ile Alman felsefe doktoru ve bestekâr Theodor Ludwig Adorno (1903-1969) tarafından geliştirilen  ‘Kültür endüstrisi‘ kavramından ne anlamak gerekiyor?

Prof. Türkmen: Kültür Ekonomisi: sanatla alâkalı miras, süreçler, somut olan veya olmayan varlıklardır.

Miras; müzeler, kütüphaneler, arşivler, koleksiyonlardır.

Sanatlar: (resim, heykel, fotoğrafçılık ve çağdaş sanatlar), sahne sanatları (canlı müzik, tiyatro, dans, opera vb) dır.

Televizyon, radyo, internet, basım ve yayıncılık, film endüstrisidir.

Yeni medya (yazılım, video oyunları vb) tasarım (moda, iç mimari, grafik vb) mimarlık, reklamcılık, kültür ve eğlence hizmetleridir.

Ne kadar geniş değil mi?

Kalkınmada kültür etkisinin olduğu kabul edilir. Kalkınma için; topluma güç kazandırılması ve katılımın nicelik ve nitelik olarak sağlanması gerekir. Bu noktada kültür devreye girer. Bu hareketliliği sağlayacak olan kültüre ait tüm unsurlardır.

Kültürün, mahallî ve bölge ile alakalı gelişmeye önemli katkıları vardır. Kalkınmada etkin roller üstlenir. Gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler kültürü ve tüm unsurlarını bir araç olarak kullanırlar.

Küresel ekonominin getirdiği keskin rekabet ortamı karşısında yerel yönetimler, kentlerin imajını ve sosyo-ekonomik performanslarını güçlendirmenin temel araçları arasında artık kültürü önemsemektedir.

Bütün bu süreçte ve konu özelinde Müzik ise en başat rollerden birini üstlenir.

Kültür endüstrisi ile kültür emperyalizmi ilişkisinden söz edilebilir mi?

Prof. Türkmen: İlişki söz konusu. Sosyal, ekonomik, politik, teknolojik birçok alanda yukarıdaki bütün sektörlerde ikinci ve üçüncü dünya ülkelerine bir baskı söz konusu.

Çetinoğlu: Bu ikilinin ileri sürdüğü tek tip kültür, ‘tek tip insan‘ kavramını çağrıştırıyor mu?

Prof. Türkmen: Özellikle Adorno ideoloji ve kültürü bir bütün olarak görmekte. Ona göre geçmişin izleri ve bugünkü endüstrinin gücü hür ve bağımsız bir sanatın ve tabii olarak sanatçının önünde en büyük engel. Güncel popüler kültürün bireyi basitleştirdiği, uyuşturduğunu düşünür. Kültür endüstrisine bakışı bu yönüyle ilgi çekicidir. Adorno kültür üreticisi ve tüketicisini de eleştirir ve tek tip görür. Doğrudur. Bugünkü endüstri insanları özellikle kültür alanında tek tipleştirmektedir.

Bunda ekonomik gücü en büyük etken kabul etmek gerekir. Bu güç ve özellikle kapitalist bakış açısı Adorno’nun tepkisini çeker.

Biliyorsunuz Max Hornheimer ve Thedor W. Adorno Frankfurt Okulu adı verilen bir oluşumun, ekibin, topluluğun üyeleri. Kitle kültürü ve kültür endüstrisi üzerine ciddi çalışmaları var. Çalışmaları H. Marcuse’nin ‘Tek Boyutlu İnsan’ adlı eserine ilham olmuş.

Dolayısı ile düşünceniz doğru.

Çetinoğlu: İnsan için hayatî önem taşıyan ‘gıda standardı’ oluşturulamamışken, çok değişkenli kültürde standandizasyon mümkün olabilir mi?

Prof. Türkmen: Eğitim, müzik eğitimi söz konusu ise olur. Çünkü belirli bir sisteme ihtiyaç var. Eğitim bir sistemdir ve girdi, süreç ve çıktılardan oluşur. Çıktılarınızın her birinin ayrı olması beklenemez. Elbette öğrenciye görelik, zekâ türleri, sosyal çevre, bireyin psikolojik, biyolojik durumu vb birçok etken çıktıları etkiler ama siz süreçte mümkün olduğunca belirli bir standart oluşturmalısınız.

Gelenekte de belli kurallar ve standartlar vardır. Kütahya geleneksel gezeklerinde(müzikli ev toplantılarında yazılı olmayan kurallar geçerlidir ve bozulamaz.

Mevlevî ayininde, cem törenlerinde vb. ritüel ve pratiklerde bireyler veya toplum istediği gibi davranamaz.

Ama bir âşığın perdesini nasıl düzenleyeceğini, nasıl ağıt yakacağını, nasıl türkü söyleyeceğini, halkın danslarını nasıl oynayacağını kural ve kaidelere sığdıramaz, standartlaştıramasınız.

Çetinoğlu: Bazı bozulmalara rağmen, asırların ürünü olan; bizi, biz yapan kültürümüzdeki bozulmaların nasıl bir neticeye ulaşacağını düşünüyorsunuz?

Prof. Türkmen: Her şey aslına rücu edecektir. Buna canı gönülden inanıyorum.

Değişim kaçınılmaz. Yeni arayışlar da olacak. Yeni ve farklı beklentiler de gelecek. Bu değişim ve dönüşüm hiçbir zaman durmayacak. Ama insanlar bazı şeylerden hiç vazgeçmeyecekler.

Nitelikli olandan.

Nitelikli çalıp söyleyenden.

Nitelikli üretenden.

Aşk ile gönüle girme derdi olanlardan.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız veremediğiniz mesajınız için söz sizin Efendim!

Prof. Türkmen: Doğrusunu söylemek gerekirse daha çok zamanımın olmasını isterdim. Her biri birbirinden değerli ama bir o kadar da bilgi ve deneyim isteyen sorularınıza ümit ederim yeterince cevap verebilmişimdir.

Ülkemizdeki ve dünyadaki baş döndüren gelişmeler içerinde sanat, kültür ve müzik konuşabilmek çok büyük bir mutluluk.

Ülkemizin geleceğinden ümitliyim. Cumhuriyetin çok sağlam temelleri olduğuna ve temellerin verdiği güvenle gelecekte çok daha güzel günlerin bizi beklediğini düşünmekteyim.

“Sanat devletsiz devlet sanatsız olmaz” der ve her fırsatta tekrar ederim. Devletimizin kültür ve sanat politikalarının ehil ellerde ve üretken olması en büyük dileğim.

Kültür, sanat ve müziğin bu satırları okuyan tüm dostlara yol arkadaşı olması ve hayatlarına anlam katması dileğiyle teşekkür ederim.

 

 

UĞUR TÜRKMEN

1971 yılında Kütahya’da doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini Kütahya’da tamamladı. 1993 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 1996 yılında Selçuk Üniversitesi’nden ‘Bilim Uzmanlığı’nı, 2005 yılında ise Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Müzik Anabilim Dalı Bölümünden ‘Doktorasını’ aldı. 2006 yılında Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 2010 yılında Doçent, 2017 yılında Profesör oldu.

 

Halen Müzik Bölümü, Müzik Anasanat Dalı Başkanı ve Konservatuar Müdürü olarak görevine devam etmekte olan Prof. Türkmen evli ve üç çocuk babasıdır.

Dersleri:

Müzikte Pedagojik Metotlar, Araştırma Yöntemleri, Sistematik Müzikoloji Çalışmaları, Türk Müziğinde Çokseslilik Uygulamaları.

Yayınları:

Müzik eğitimi ve müzikoloji alanlarında millî ve milletlerarası ilmî toplantılarda bildirileri, meslekî ve hakemli dergilerde makaleleri, Müzik eğitimi, oda müziği-orkestra, çocuk şarkıları alanlarında kitapları yayınlandı.

 

 

Tasarrufa Ne Gerek Var?

0

“Her toplum, bulunduğu coğrafyanın kaderini yaşar.” Siyasi, askeri, iktisadi sıkıntılar yaşamak; bizim kaderimiz olmuş. Kabullendik; kanıksadık. Şimdi bir ekonomik sıkıntıdan söz ediliyor. Devleti yönetenler, köşe yazarları, kanaat önderleri milleti tasarrufa davet ediyor. Krizden çıkmanın çok önemli iki yolu varmış: İhracat ve tasarruf.

İhracat için söylenecek söz yok. Alt yapı kurmalıyız, çok çalışmalıyız, teknoloji üretip pazarlamalıyız.

Tasarruf konusu yanlış anlaşılıyor, istismar ediliyor. Kelime olarak “tasarruf, bir şeyi dikkatli ve iradeli kullanmak, para biriktirmek, kısmak” anlamına geliyor.

Hiç kimsenin, kimseyi tasarrufa davet etmesine gerek yok. İsraf etmemek, zaten tasarruf etmektir. “İsraf; gereksiz yere zaman, emek, para harcamak, savurganlıktır.” “İsraf, haramdır.” İsraf, fıtratı zorlamaktır, bozar.

Çok karmaşık, girift bir yapıya sahip olan insan organizması, yaşamak için gayet basit şeylere ihtiyaç duyar. Bunlara “hevaic-i asliye” diyoruz. Birkaç lokma, birkaç metre basma vb. emtia bizim insanca yaşamamız için yeter. Bunun dışında harcadıklarımız, biriktirdiklerimiz, boşuna bir gayrettir, hamallıktır, yüktür, beynimizin ve ayaklarımızın prangalarıdır. Ah, mahalle baskısı!

Kendimizden başlayalım, çapı genişletelim, ülkemiz ve insanlık ölçeğinde düşünelim; uğruna hayatımızı verdiğimiz, hayatlara kast ettiğimiz, savaşlar yapıp kanlar döktüğümüz, kalpler kırıp insani değerlerimizi çiğnediğimiz hangi iş, madde, düşünce bizi daha insanca bir seviyeye çıkardı, yoksa insani bir düzlemden sefih noktaya mı getirdi? Bütün sıkıntıların temelinde, asli ihtiyaçlarımızın dışında, ihtiraslarımızı, sefih arzularımızı tatmin için elde etmeye çalıştığımız yapay hedefler, giydirilmiş deli gömlekleri, cambaza bak oyunları var. “Kendine gel, ey insanlık!”

İsraf üzerine tasarımlanmış bir dünya düzeninin piyonu olarak yaşıyoruz, yaşadığımızı zannediyoruz. Sürünüyoruz, sömürülüyoruz.

İşe kadından başladılar. Eskiden “Yuvayı dişi kuş yapar.” derdik, kızlarımızı buna göre yetiştirir ve örneğini de annelerimizde görürdük. Şimdi ticarette “kadın için ne satarsan gider, iflas etmezsin.” anlayışına geldik. Sonra çocuklarımızı ele geçirdiler, çocuğun her istediği alınmalıydı, ona “Hayır!” denmez; çünkü özgüven problemi yaşardı, bu da onun ezik kişiliğe sahip olmasına yol açardı. Bunun adına “modern hayat”, “çağdaş eğitim” dendi. Modernlik veya çağdaşlık, benim fıtratımı bozuyor, dostlar!

“Tıkınma, ıkınma, sıkılma.” yani T. I. S.” formülünü, sağlıklı bir yaşam adına çok severim. Oturup sağlıklı beslenme yerine “tıkınma” hayatımıza girdi, şehir hayatı buna göre kurgulandı, kuruldu, kirası en yüksek yerlerde “tıkanmahane”ler açıldı, obezlik arttı; tıkanmanın getirdiği ıkınmalar başka sağlık problemlerini getirdi. Adına “stres” denen sıkılmalar, modern insanın alamet-i farikası oldu. Sonuç; hasta kişiler, hastalıklı toplumlar, tedavisi kendinde mevcut insanlık. Hastalığın adı “TIS”, reçetenin adı “TIS”.

Bildiğimiz çok örnek vererek zamanınızı almak istemiyorum. Günlük hayatımızda vazgeçemediğimiz hangi eşyamız olmasa veya daha azıyla olsa biz yaşayamayız? Sahip olmak için borca girdiğiniz, gözyaşı döktüğünüz telefonunuz mu, oturmaya kıyamadığınız koltuklarınız mı, bir çiziğine tahammül edemediğimiz otomobilimiz mi? Ülke olarak düşünelim; hangi ihtişamlı yapımız, uğruna büyük borçlara girerek gurur abidesi diye lanse ettiğimiz hangi yatırımımız, asli ihtiyaç olmayıp konforumuzu sağlayan hangi vasıtamız, bağımsızlığımıza güç kattı, dünya milletleri arasındaki saygınlığımızı artırdı, milli birlik, beraberlik ve aidiyetimize güç kattı? İnsana ve insanlığımıza, milletimize değer katmayan hiçbir harcama, hevaic-i asliyeden değildir, her harcama israftır.

İnsani değerlerimizi de fena israf ediyoruz. İnsan nasıl olmalıdır? Adil olmalıdır; güvenilir, vefalı, cömert, paylaşımcı, saygılı… olmalıdır. İnsan ümitvardır. Şair, “İnsan, âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” demiş. Birbirimize haksızlık yaparak adaleti israf ediyoruz, yalan söyleyerek güveni israf ediyoruz, sorumsuzluğu önemseyerek vefayı israf ediyoruz, cimrilik yaparak cömertliği israf ediyoruz, özellikle miras hukukuna dikkat etmeyerek akrabalık bağlarımızı, sözcük ve cümle yapımızı bozarak ve kelimelerin anlamlarını değiştirerek sağlıklı iletişimi israf ediyoruz, öldürüyoruz. Her israf, madde ve mananın özünden kopması, değerlerin kokuşmasıdır.

Tasarrufa gerek yok. Siz ışığı getirin, karanlık gidecektir. Siz insan merkezli bir sistem kurun, havaic-i asliyeye dönün, israftan kaçının; tasarrufa gerek kalmayacaktır. Tasarruf için harcadığınız çaba bile bir israftır.

İsraf yoksa tasarruf vardır.

 

 

Etnik Azınlık, Etnik Grup ve Bir Kafa Karışıklığı

Gençlik yıllarımızda okuduğumuz ve etkilendiğimiz önemli eserlerden birisi de 1955 yılında ilk baskısı yapılan Ord.Prof.Sadri Maksudi Arsal’ın “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli eseridir.

Sadri Maksudi Arsal 1950’li yılların gerçeğine uygun olarak bu eseri ortaya koymuştur. Bugün yaşasaydı ileri sürdüğü bazı görüşlere kendisi de katılmazdı. Milletlerarası barış ve huzuru sağlamak ve işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla adı geçen eserde milletlerarası örgütlenmeye gidilmesi fikrini ileri sürer. Kendisinin yaşadığı dönem BM, Avrupa Konseyi gibi kuruluşların henüz tesirliliğini gösteremediği yıllardır. Yazar da bir arayış içindedir. Barış, huzur ve birlikteliği “Milli Devletler Federasyonu” içinde arar. Rahmetli Arsal yine kendi tabiriyle kozmopolit bir anlayışla milletlerin milli hislerini söndürmek, milli varlıkları yok etmek, insanlığı bir tek milliyetsiz kütle ve sürü haline getirmek için ortaya çıkmış değildir (sh.176). Ona göre, böyle bir beklenti sosyolojik bakımdan da yanlıştır.

Yazar bugün yaşasaydı; milli devletler federasyonu örneği olarak kabul ettiği BM gibi milletlerarası teşkilatların içine düştüğü çaresizlik ve etki kaybının doğurduğu boşluk ve karmaşa kendisini şaşırtacaktı. BM’de her şeyin veto hakkına sahip beş büyük ülkeye göre şekillendiğini görebilseydi; milletlerarası federal bir yapının bir ütopya olduğunu bizzat kendisi de ifade ederdi. Bundan dolayı Sayın Erdoğan “Dünya beşten büyüktür” sözünü neden söylediğini ancak günümüzde kavrayabiliriz. Rahmetli Arsal’ın milletlerarası federalizmi öne çıkarıcı ve günümüzdeki milliyetçilik anlayışı ile örtüşebileceğini ileri sürmesi günümüzde alt üst olan ve çivisi çıkan Dünya siyasi konjonktüründe geçerli olamaz. Günümüzde enternasyonelci, milli ve yerli olmayı reddeden görüşler büyük oranda kan kaybetmiştir. Önü açılmış milli devletleri uyuşturma ve küreselleştirme süreci içinde pasifleştirme çabaları oldukça yıpranmıştır. İnsanlık tarihinin milli menfaat çatışmalarının tarihi olduğu bir defa daha kanıtlanmıştır. Herkes her şeyden faydalanmak istemektedir. Merkezi ve üniter devlet anlayışı sürekli güç kazanmakta; çok kültürlülük tuzakları ve özerklik bağışçılığı eğilimi artık zayıflamaktadır.

“Bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler” ifadesi de son derece yanlıştır. Bir milli devlette etnik gruplar olabilir; ancak bunlar milli devletin temel ilkeleriyle kavgalı olamazlar. Etnik azınlık da etnik gruptan farklıdır. Etnik azınlık milletlerarası antlaşmalarla şekillenir. Lozan’da Rum, Yahudi ve Ermeni dini azınlıkların kabulü gerçeğinde olduğu gibi… Aslında azınlık olmayı kimse kabul etmemiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde kabul edilmiş olan haklar Lozan’da dini azınlıkların kendilerini azınlık sayılmalarını reddeder bir noktaya çekmiştir.

Şahsen benim de uzun bir süre köşe yazarlığı yaptığım ve önemli hizmetler yaptığına inandığım bir gazetede Sadri Maksudi Arsal’ın adı geçen kitapta ifade ettiği ve aslında alıntı olan görüşlerin kendisine bağlanmasını hayretle okudum. “Atatürk Kürtler ve Çözüm” isimli makalede yazar çözüm diye bir milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler kendi dinlerine, kendi dillerine, kendi kültürlerine ait işleri kendileri istedikleri gibi yürütürler diyor. Milli devlet içinde azınlık oluşturan milletler “milli” okullarını da açabilirlermiş.

Bu ve diğer maddeler aslında Arsal’ın görüşleri olmayıp kendisinin de alıntı yaptığı genel niteliklerdir.

Makalenin yazarı konuyu anlamaktan o kadar uzak ki, çelişkilerle dolu yazısında “Türkiye’de de kendini azınlık olan ifade eden herkese, bu arada Kürtlere de verilebilir” diyerek azınlık haklarından bahsediyor.

Milli Mücadele ve onun tacı olan Cumhuriyet Anadolu’da Lozan’a rağmen yeni azınlıklar yaratmak, farklı devletçikler kurmak için yapılmamıştır. Milli mücadele bir kavimler ittifakı falan da değildir. Türklerin ve kendilerini Türk milletinden hissedenlerin vatanlarına sahip çıkma ve Batılı işgalcileri Anadolu’dan kovma hareketidir. Atatürk’ün daveti Anadolu’da yaşayan herkesedir. Bu süreçte kendisini Türk hissetmeyenlerin önemli bir bölümü ülkeyi terk etmiş, bir kısmı Milli Mücadeleyi kırıcı dolduruşların sonucunda isyanlara kalkışmış, onun bunun oyuncağı olmuşlardır. Bugün Cumhuriyet Türkiye’sine karşı özellikle ABD güdümlü veraset mücadelesine soyunan PKK dâhil diğer uzantıları da aynı işi yapmaktadırlar.

Yapılan araştırmalara göre, Kürt vatandaşlarımızın önemli bir bölümü ne bir ayrı devlet, ne de etnik bir azınlık olma talebi içinde değillerdir. Sözde dost ve düşmanlarımızın yoğun çabalarına rağmen… Yazar gibi her bir araya gelip kendilerini azınlık olarak ifade eden herkesi ötekileştiremez ve Türk milleti dışında düşünemeyiz. Lozan ve Milli Mücadele Sevr şartlarını yırtmış ve çöpe atmıştır. Eğer bugün Sevr şartlarına bazıları geri dönmeyi arzuluyorsa ve bunu yaldızlı birtakım ifadelerin altına saklıyorlarsa; o zaman son yıllarda değerini daha iyi anladığımız Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Milli Mücadeleye ve o şerefli ve haysiyetli yolun tercihine gerek kalmaz İngiliz ve Amerikan mandasına sığınır giderdik. Benim çelişkilerle dolu yazıları kaleme alan yazara tavsiyem yazdıktan sonra yazılarını tekrar ve tekrar okumasıdır. Türkiye üzerindeki etnik operasyonlara malzeme olmayalım. Artık kafa karışıklığından kurtulalım.

 

 

Vatan Kavramı ve Milli Değerlerimizin Analizi (6)

Kerkük ve Musul Konusu:

Ortadoğu’yu GBOP çerçevesinde yeniden şekillendiren ABD bugün; Kerkük, Musul gibi petrol ve doğal gaz yatakları yönünden dünyanın en zengin bölgelerinden bu iki önemli merkezde söz sahibi olmuş, askerlerini bu bölgelere yerleştirmiş, kimi terör gruplarını kendi menfaati için kullanır hale gelmişken;

Evet, yüzyıllar boyunca atalarımızın egemenliğinde kalan; Türkmen kardeşlerimizin yaşadığı bu iki önemli vilayetin zamanı geldiğinde ”Türkiye’nin 82 ve 83’ncü illeri olur” söylemi; o bölgelerde yaşayan kardeşlerimize bir mesaj, bir moral verme olarak değerlendirilebilir.

Ancak bölgede yaşayan Türkmen kardeşlerimizin bu süreç yaşanırken orada yalnız olmadıklarını göstermek, onların yasal haklarını savunmak, bölgede ulusal güvenliğimizi tehdit eden oluşumları engellemek ama bunu da bölgede mevcut ülkelerle koordine ederek yapmak önceliğimiz olmalıdır.

Şu anda da ülkemizi yönetenler bunu yapmanın gayretindedirler.

Atatürk’ün ”Yurtta sulh, cihanda sulh” söylemi; dış ilişkilerimizde daima bize yol gösteren en önemli tespiti olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini barındıran bu coğrafya; üç kıtayı birbirine bağlayan, tarihsel ve yaşamsal geçmişi, bölgesel zenginliği, çevresinde mevcut pek çok sorunlu komşu ülkelerle önemli bir görüntü arz etmektedir.

Pek çok medeniyetlere, dinlere otağ olmuş vatan topraklarımıza, 1071’de adımımızı attığımız ilk günden buyana Haçlı zihniyetinin temsilcileri; Türklerin, Büyük Türk Milletinin bu coğrafyada olmasını hiçbir zaman istememiş, burada olmamızı içine sindirememiştir.

Ardımızda kalan 946 yıllık zaman, bizlerin ata yadigârı bu topraklardan çıkıp gitmemiz, çıkarılmamız amacıyla kurgulanmış senaryoları, türlü ihanetleri, savaşları anlatır.

Orta Asya’dan başlayan yaşam mücadelemizi anlatan tarih sayfaları, üç kıtanın hâkimi Osmanlı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte yaşananları, istiklal savaşımızda; ‘düşman vatanın bağrına hançerini dayadığında’, her türlü ihanet ve şer odaklarının neler yaptığını, bağımsızlığımız, özgürce yaşam hakkımız için milletimizin tereddütsüz canı da, malını da nasıl feda ettiğini, tarih sayfalarımız açıkça belirtmiştir.

Devletimizin bir asırlık kuruluş tarihi içerisinde bizim hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmamış tam aksine vatan coğrafyamızı savunabilmek adına türlü tehdit ve tehlikelerle karşı karşıya olmuş ama bunları da dimdik duruşumuzla, birlikteliğimizle, vatanımızı savunmanın kararlılığı ile savuşturmaya hazır olduğumuzu cümle âleme göstermişizdir.

Ancak ulusal güvenliğimizi korumak, kollamak adına yeri ve zamanı gelir de böylesi bir durum söz konusu olursa şu husus bilinmelidir ki;

Türkiye bölgesinin en güçlü devleti olarak, milletinden aldığı güç ile topraklarımıza vaki olacak her türlü tehdidi; bugün de savuşturacak, hakkını hukukunu her zeminde koruyabilecek güç ve kararlılıktadır.

Yakın tarihimize bakıldığında:

Devletimizin, milletimizin milli menfaatlerini korumak adına Cumhuriyet Ordularımızı sadece Kıbrıs adasında görürüz ki, bu başarılı harekât da adada ki soydaşlarımızı Rum mezaliminden kurtarmak, adanın Yunanistan’a ilhakını önlemek, Lozan’da kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulmasının önünü kesmek amacıyla 1959-1960 Londra ve Zürih uluslararası anlaşmalardan doğan Türkiye’nin Garantörlük hakkı çerçevesinde gerçekleşmiştir.

Kore’de dünya barışına hizmet adına o yaban ellerde yarattığımız kahramanlıkları tarih sayfalarına kazıyan Mehmetçiklerimizi, dost ve müttefik Güney Kore’deki Türk Şehitliğinde yatan evlatlarımızı unutmamak gerekir.

Kısacık da olsa özetlemeye çalıştığım bu tarihsel gerçeklere bakıldığında;

Asırlık bir çınar gibi dimdik ayakta duran Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yaşam alanı olarak bellediği aziz vatanımızda her dönemde birilerinin gözü olmuş, türlü oyunlarla vatanımızı karıştırmak isteyenler bulunmuştur. Bunların cevabı; geniş bir analizini yapmış olduğum ”ÖNCE VATAN” isimli kitabımda mevcuttur.

Bu yazı dizimde vurgulamak istediğim en önemli husus;  Büyük Türk Ulusunun vatanına, milletine, devletine, bayrağına olan sevgisinin, tutkusunun hiçbir zaman kaybolmayacağının, yok edilemeyeceğinin mesajını vermektir.

Onun içindir ki;

Vatan:

Türk Milleti için her şeyden önce gelir, her şeyden aziz bilinir.

Onun içindir ki;   topraklarımıza bir saldırı olduğunda daima ”Önce Vatan” denir. Türk Milletinin vatan bellediği her coğrafya parçası onun vazgeçilmezidir. Asırlar boyunca tarih sayfaları bunu böyle yazmış, böyle bellemiştir.

Çünkü Vatan:

Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur Türk Milletinin namusudur, şerefidir, onurudur.

Çünkü Vatan:

Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayraklarımızın dalgalandığı gururudur.

Çünkü Vatan:

Gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam geleceklerinin ele geçirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir. Türk Milleti için vatan söz konusu olduğunda, ona olan bağlılık her şeyden önce gelir.

Türk Milletinin ardında kalan muhteşem tarihimize baktığımızda;

Vatan:

Kimi zaman canımıza can katan, kimi zamansa uğruna can verdiğimiz topraktır.

Aziz vatan topraklarımızda bir ve beraber olmamızın yegâne anahtarı; karşılıklı güven, saygı ve sevgi bütünlüğümüzdür.

Büyük Türk Ulusu bundan önce olduğu gibi; bundan sonra da bir ve beraber olmamızın verdiği güç ile önüne çıkacak her türlü engeli aşacak kudrette olup; çağdaş yarınların aydınlattığı ileri medeniyet seviyesine giden yolda hızla ilerlemeye devam edecektir. SON

Not: Yazarımızın “Önce Vatan” İsimli Kitabı Bilge Oğuz yayınevinden temin edilebilir

 

 

Beka Sorunu

0

LYS mi istersiniz, kendi branşlarına ait soruların yüzde onunu cevaplayan öğretmenleri mi alırsınız? Kırk sorudan 1,5 ortalama yapan mezunları mı… Bunları bizim kendi kendimizi değerlendirmemizin sonucu.  Peki dünya ülkeleriyle nasıl boy ölçüşüyoruz? OECD’nin PISA ve PIAAC’ında, üç alanda ya sonuncu yahut sondan ikinciyiz… OECD sitesi bizim için “2006’dan beri istikrarlı” diyor. Allahtan Şili ve Meksika var. Bir de Endonezya’nın baş şehri Jakarta. Yoksa hepten sonuncuyduk. İnsan sermayemiz böyle. Sosyal sermayede daha da diplerdeyiz. Kendimi ve “Alt Akıl”ı tekrarlamak istemiyorum.

Üniversitelerimiz dünyanın ilk yüz, ilk iki yüz, üç yüz listelerinde artık yok.

Başka şeyleri üretemediğimiz gibi o şeyleri üretecek insanı da üretemiyoruz, yetiştiremiyoruz. Belki en önemlisi, bu halimizi anlayıp üzülecek, önlem alacak insanları da yetiştirmemişiz. Pırlanta gibi eğitim sistemimiz var diyen Millî Eğitim Bakanı’nı hatırlıyor musunuz? Bir de bizi kıskanıyorlar değil mi? Bu PISA, PIAAC, OECD falan hep dış güçler zaten.

Kurumlar infaz edilirken

Devleti millet kurar ama milleti ayakta tutan ve yükselten de devlettir. (Hatırlayın: Dil milleti, millet devleti ve devlet tekrar dili…) Devlet nedir? Devlet kurumlardır. Adalet mekanizmasıdır. Üniversitelerdir. Bürokrasidir. Dış İşleridir. Basındır. Siyasettir, partilerdir. Ordudur. Bunları önce FETÖ, bir ağacı içerden kemiren kurtlar gibi yedi, boşalttı. Biliyorsunuz o yıllarda, Ümit Özdağ’ın belirttiği gibi, iktidarda Uganda Hükümeti vardı. Onlar Ugandaca konuştukları için olan biteni fark etmediler. Hatta kurumların infazında savcı oldular. Şimdi de liyakatsizlik, torpil, mülakat ve “öbür cemaat” infazı tamamlıyor.

Kurum nedir ki diyeceksiniz? İşte aynı kurumlar duruyor. Hatta mesela üniversiteler on iken yüz, iki yüz olmuş. İçleri yine insan dolu.

Kurum önce değerler ve bu değerleri nesilden nesile aktaran insanlardır. Sonra bilgidir ve bu bilgileri nesilden nesile aktaran- yine- insanlardır.  Burada nesillerden bahsederken kurumlardaki usta-çırak ilişkilerinden, kıdemlinin kıdemsize her gün gösterdiklerinden, anlattıklarından ve davranışlarıyla aktardıklarından bahsediyorum. Siz bu insanları yok ederseniz geriye kurumlar değil kurummuş gibi davranan bir güruh kalır.

Boşaltın kurumları; bizim adamlara yer açılsın!

Nesilden nesile geçen değerlere ve bilgiye gelenek diyoruz. Hem korunan hem de her gün geliştirilen gelenek. Nobellerin dağılımına bakın: Harvard, Yale, Stanford, Oxford, Cambridge… Hep aynı okullar, hep aynı kurumlar. Taşı mıdır, toprağı mıdır, suyu mudur? Duvarlarını saran sarmaşıkları mıdır? Hayır! Gelenektir. Ve Ugandalılar gelenekten anlamaz. Kurumlara arpalık gözüyle bakar. İçindeki eski adamlar bir an önce defolup gitsin, yerlerine bizim adamları koyalım diye düşünür ve onun tedbirini alırlar. FETÖ’nün mesela harbiyede bunu nasıl yaptığı artık dilden dile dolaşan açık bilgidir. Şu anda da emeklilik dilekçenizi verin, emeklilik ikramiyenizi %30, %50 fazlasıyla vereceğiz diye kurumlarda “temizlik” yapılıyor. Havucun yanında sopa da var: Vermezseniz, sizi havuza atar, sonra dilediğimiz yere tayin ederiz.

Üniversite mi? Bölünüz. Niçin? Bakın bir üniversiteye bir rektör, üç rektör yardımıcı atarsınız. Bilemediniz dört. Kurtarmaz. Ama aynı üniversiteyi dörde bölerseniz dört rektör ve on altı rektör yardımcısı makamı elde edersiniz; bizim gençlerin ve ihtiyarların önü açılır. Dehaya bakın! Varsın ilk bilmem kaça giremesinler. Kim girmiş ki onlar girecek?

Allah Allah… Kim sarmış bunları üzerime?

Hal böyle iken hâlimize sorumlu arıyoruz.

Aklıma, şimdi park olan Sümerbank Nazilli basma fabrikasında vuku bulmuş gerçek bir olay geliyor.

Depodan kumaş eksilmektedir. Muhasebe az fakat sürekli bir kayıp gösterir. Yönetim fabrikanın kapı görevlilerini gizlice uyarır. Yaz günü işe paltoyla gelen bir işçi nizamiyenin dikkatini çeker. Sabahları normal ölçülerde görünen adam, akşam çıkışta şişmanlamaktadır. Durdurulur. Paltosu çıkarılır ve on metrelerce kumaşın vücuduna sarıldığı görülür. Çekerek kumaşı çözmeğe başlarlar. Adam kumaş çekildikçe topaç gibi dönerken bir taraftan da yüksek sesle söylenmektedir: Allah Allah! Kim sarmış bunları üstüme böyle? O tarihte kabahatleri dış güçlere yüklemek henüz icad olmamıştı.

Kurumlar bitmekte, devlet bitmekte, ortaya gerçekten de bir beka sorunu çıkmakta Ve bize tavsiye edilen bunu yaratanlara dört elle sarılmamız. Neden? Çünkü beka sorunu var. Kim yaratmış beka sorununu? Ugandalılar! Hayır, dış güçler. Bu dış güçler niçin doksan yıl beklediler de beka sorunumuzu bugün yaratıyorlar? Çünkü bizi şimdi kıskanmaya başladılar. PISA ve PIAAC skorlarımızda, pırlanta gibi eğitim sistemimizde, saman ve sığır ithalatımızda, üretemediğimiz tank ve helikopter motorlarında gözleri var.

İnsan sermayesi ödünç alınmaz

Bırakın kurumlar çöksün. Yenisini yaparız. Bu düşüncenin doğru ve yanlış tarafları var. Toplumların insan vücuduna benzetilmesi demode ve yanlıştır. Olsun biz sırf maksadı anlatmak için burada bu kadim metoda başvuralım. İnsan hastalanabilir. Sonra iyileşir. Birçok hastalık tedavi edilir, geri döndürülür. Fakat öyleleri vardır ki geri dönüşü yoktur. Bir kere vurdu mu ya öldürür yahut da sakat bırakır. İnsan sermayesini yok eden hastalık bu cinstendir. Çünkü yok edilen insan sermayesini geri koyacak kaynak yine insan sermayesidir ve siz onu yok etmiş, yok edilmesine göz yummuşsunuzdur bir kere.

Daha somut söyleyeyim: İnsan sermayesini eğitim sistemi inşa eder. Eğitim sistemi öğretmen demektir. Öğretmenleri üniversiteler yetiştirir. Sizin üniversiteleriniz dünyada hiçbir sıralamaya girmiyorsa, içi yandaş dolduysa… Öğretim üyesi unvanlarının ölçülerini “bizim adamlar” terfi edebilsin diye aşağı çekiyorsanız, o üniversite birinci sınıf öğretmen yetiştiremez. Diploma verir ama o diploma verdikleri öğretmen değildir ve kendi dallarında yapılan sınavlarda 20 üzerinden 2, 40 üzerinden üç buçuk falan alırlar. Sonra onları okullara tayin edersiniz, tabi bu tayinlerde de sınav sonuçlarına değil mülâkatlara bakarsınız ve işte o sizin adamların yetiştirdikleri gençler de yukarıda verdiğim test, PISA ve PIAAC skorlarını alır.

Bu insan sermayesi yetiştirme özrünüzdür. Yetiştiremezseniz, yetiştiremez hâle gelirsiniz. Çünkü insan sermayesini insan sermayesi yetiştirir. Lafla insan sermayesi yetişmez.

Var olanı kaybetmek

Bir de var olanı kaybetme özrünüz var. Bir zamanlar emperyalistlerin, sömürgeler uyanmasın, onların uyanışında başı çekecek liderler çıkmasın diye parlak gençleri kendi ülkelerine götürme politikaları vardı. Beyin göçü stratejileri. Şimdi, bu kendiliğinden oluyor. İstatistikleri inceleyin. Belki girenimiz çıkanımızdan fazla ama girenler bizim vatandaşımız değil, çıkanlar bizim insan sermayemiz. Liatt McGorman’dan öğrendiğimize göre sadece son on yılda ve sadece İngiltere’ye göç eden sayısal teknoloji kökenli genç sayısı binlercedir. Go-Daddy site barındırma firması Türkçe teknik destek veriyor. Bir telefon açın, sorun bakalım Kuzey İrlanda’da havalar nasıl?

Geri döndürülemez hasarlar

İnsan sermayesi çöküşünü hangi insanlarla geri döndüreceğiz? Bu soruyu MİSAK sohbeti sırasında Sayın Ayfer Yılmaz Bakanıma sordum. Otuz beş yaş üstü ile dedi. Haklıydı. Fakat bekledikçe bu sınır kırk beşe, elli beşe, altmış beşe çıkacak. O sınır yükseledursun o insanlar, o son Mohikanlar, İngiltere’ye, Avrupa’ya, Amerika’ya kaçacak. Etrafınıza bir bakın. Meselâ son on yılda kaç arkadaşınızı, hatta kaç akrabanızı Batı’ya kaybettiniz?

Evet, çoğu hastalık tedavi olur ama hastalığı tedavi edecek doktor yokluğunu tedavi edemezsiniz. İnsan sermayesindeki düşüş, ardından daha birçok kurumdaki düşüşü de birlikte getirir ve düşüşler birbirini olumsuz yönde destekler.

İnsan sermayesinde düşüş, sosyal sermayede, yani insanların bir birine güvenindeki düşüşü de beraberinde getirir. Artık insanlarınız birlikte iş yapamaz hâle gelir.

Siyaset, ülkeye hizmet için yapılan tekliflerin tartışıldığı bir kurum olmaktan çıkar, ülkenin varlığını bölüşme mücadelesinin yapıldığı arena olur. Partiler fikir sahiplerinin bir araya geldiği,  fikirlerinin iktidarı için birlikte çalışan gönüldaşların toplandığı yerler değil, bir birine kazık atmak için fırsat kollayan menfaatperestlerin oyun alanıdır. Bugün siyasette gözlediğimiz üslup, genel izleyiciye gösterilmemesi gereken seviyededir. “Çok sert” siyasî beyanlar, çocukların yatma saatinden sonra yayınlanmalı; onların da hepsi değil.

İnsanlarımız o düşük test sonuçlarını, kırkta ikileri, PISA’da sonunculukları geçici mağlubiyetler gibi karşılıyorlar. Hani bu sefer millî takım yenildi ama bir daha sefere alırız inşallah… Veya bizim oğlan üniversiteye giremedi ama gelecek yıla iyice hazırlanır istediği yeri kazanır evelallah gibi düşünüyorlar. Hâlbuki kurumlardaki çöküşün rövanşı yoktur. Gelecek sefer yoktur. Hele insan sermayesindeki çöküş çok zor geri döner. Termodinamike ve tıpta buna “irreversible” diyorlar.

Hastalığın belirtileri

İnsan sermayemizin kan kaybını gözlemeye başladınız. Farkında değilsiniz. Derdinizi anlattığınız görevli bir türlü anlamıyor, iyi niyetine rağmen saçma sapan cevaplar mı veriyor? Çocuğunuzun okulda pek bir şey de öğrenemediğini mi hissediyorsunuz? Trafik ihlallerinin, acemiliklerinin arttığı kanaatinde misiniz? TV’deki açık oturum ekipleri saçmalıyor gibi mi geliyor size?

Bunlar seviye düşüşünün ilk belirtileridir. Tedavi edemeyen doktorlar, tasarlayamayan mühendisler, servis veremeyen teknisyenler yoldadır. Beceremeyen siyasiler… Yönetemeyen yöneticiler. Daha beterlerini söylemeye dilim varmıyor. Yukarıda birkaçını saydığım dış ülkelerdeki birinci sınıf üniversiteler insan kaynağı ve gelenekten birinci sınıftırlar ya… Beşinci, onuncu sınıf üniversiteler de insan kaynağı ve gelenekte beşinci, onuncu sınıftırlar. Kopyayı engellemek geleneklerinde yoktur. Sınavda torpil yapmamak, adaletle ve liyakata göre adam seçmek geleneklerinde yoktur. Zaten âdil, torpilsiz sınav kazanan, kopyasız sınıf geçen öğrencileri de yoktur. Şimdi sıra yanmayan elektriklerde, çalışmayan telefonlarda, akmayan sularda, uçamayan uçaklarda, artan iş kazalarındadır. Çünkü bunları ve daha birçok şeyi o öğrenmemiş öğrencilerin eline vereceğiz.

Ülkeler de üniversiteler gibidir. İleri gitmişler genetikleri ileri olduğu için öyle değildir. Gelenekleri, yani değerleri,  insan kaynakları ve sosyal sermayeleri güçlü olduğu için ileridirler. Ve o gelenek ve değerleri daha da ileri taşıyacak, insan kaynaklarını daha da zenginleştirecek insanları yetiştirecek insanlara sahiptirler. Makine yapan makineler derdik bir zamanlar. Fakat aslolan insan yetiştiren insanlardır.

Geri kalmışlar da öyledir. Gelenekleri çiğnerler. Onlar kırmızıda geçerler ve “kırmızıda durmayacağız” diye de övünürler. Değerleri ağızlarındadır, gönüllerinde değil; o laftaki değerler hareketlerine hükmetmez. Öyle insanlar da tıpkı kendileri gibi insanları yetiştirebilirler ancak. Ve sonunda kötü insan kaynağı iyi insan kaynağını kovar.

 

 

Kaka Beziyle Hatırlanacak Bir Uygarlığın Mensubu Olmak

0

“Aynası iştir kişinin; lafa bakılmaz.”, “Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir.” sözlerini hepimiz duymuşuzdur.

Nasıl yaşıyor ve öldükten sonra hangi eserimizle anılacağız? Millet olarak kendimizden sonraki nesillere ne bırakacağız? Sorunun çapını genişletelim: Günümüzün medeniyeti, daha sonraki hangi medeniyeti inşa edecek ve gelecek nesiller, bu medeniyeti ne ile hatırlayacak?

Acıtıcı bu soruları sorduğumda ben karamsarlaşıyorum. Bireysel olarak düşündüğümüzde geçmişe ait hep güzel şeyleri hatırlıyor, o değerlerin artık insan ilişkilerinde yok olduğunu, değerlerden yoksun bir yaşantı içinde olduğumuzu dillendiriyoruz.

Geçmişteki toplumsal yaşantının güvene, adalete dayalı olduğunu; bayramların, düğünlerin birlikte icra edildiğini, sıkıntıların ve sevinçlerin paylaşıldığını, saygı ve sevgide samimiyetin egemen olduğunu, günümüzde ise bu değerlerin kalmadığını veya istismar edildiğini hayıflanarak itiraf ediyoruz.

Bir medeniyet olarak düşündüğümüzde, altı bin yıl önce yaşamış Sümerleri yazının mucidi olarak tabletleriye, piramitler dolayısıyla dört bin beş yüz sene önce yaşamış Mısır’ı bir medeniyet merkezi olarak, Orhun Kitabeleri dolayısıyla bin üç yüz sene önce yaşamış Göktürkleri, günümüzden sekiz yüz sene önce Anadolu’da medeniyet örneği olarak köprüler, kervansaraylar, ibadethaneler inşa eden Selçukluyu, şiirleri ve dünya görüşüyle gönülleri fetheden Yunus Emre’yi, Mimar Sinan ve diğer mimarların varlığıyla vücut bulan Selimiye, Süleymaniye, Sultanahmet gibi camiler, diğer köprüler vasıtasıyla Osmanlıyı hatırlıyoruz. Her sanatçı, düşünür, eser; bir milletin, bir medeniyetin alamet-i farikası olarak tarihteki yerini alıyor, o medeniyeti temsil eden nesillerin veya genel manada insanlığın övüncü oluyor.

Sadece somut değerler değil, kişiyi beşer ve sürü olmaktan kurtarıp ona insan ve birey olma ayrıcalığı sağlayan her soyut değer de anılmaya, bunu sağlayan kişi, toplum, medeniyet de övülmeye layıktır. Paylaşma, yardımlaşma, adalet, dayanışma, güvenme, eşitlik, hoşgörü, empati, cömertlik gibi değerleri oluşturarak bize insan olmanın lezzetini tattıran her fikir, ekol, söylem ve bunların sahibi olan kişi, millet, medeniyet saygıyla anılma hakkına sahiptir. Bunları inşa edenleri hatırlama görevini size bırakıyorum.

Bizden az ya da asırlar sonra yaşayacak nesiller günümüz medeniyetini veya bu medeniyetin temsilcilerini ne ile hatırlayacaklar, diye düşünüyorum; verdiğim cevap beni ürkütüyor.

İki yılda bir değiştirdiğimiz cep telefonları veya bilgisayarlar kalıcılık özelliği taşımıyor. Ömrü bir fişe ve yazılıma bağlı. Çocuklarımla, dostlarımla paylaşmak istediğim okul veya düğün fotoğraflarına bir süre sonra ulaşamıyorum, görsel hatıralarım yok oluyor. Şarkılar, zevkler, değerler günlük tüketiliyor, yarınlarda hiç hatırlanmıyor. Kitabe yazılmıyor, bir süre sonra yazılı, basılı kâğıt yok olacak görünüyor. Şehirlerimizi istila eden ruhsuz konutlar elli yıllık ömür hesabıyla yapılıyor. Beyaz eşyalarımızı on yıllık ekonomik ömür varsayımıyla evimize misafir ediyoruz, sonra çöpe gönderiyoruz. Eşyalarımızı, otomobilimizi tamir etmeyi unuttuk, sök tak montaj mantığıyla işin kolayına kaçıyoruz. Sonuç, çevre kirliliği, emek ve zaman israfı… “Yaşasın kapitalizm (!)”

Vahşi kapitalist ahlakın damak tadıyla bizi kendine bağımlı yaptığı kolaların kutusunun ömrü iki yüz elli yılmış. Eskiden pınarlardan kana kana içtiğimiz için şükretmemize sebep olan soğuk suları hapsettiğimiz pet şişelerin doğadaki kalıcılık ömrü dört yüz yılmış. Çocukların kakalarını yıkamayı unutan annelerimizin kullandığı çocuk bezlerinin ömrü dört yüz elli, beş yüz yılmış. Yani çocukların kakalı bezleri beş yüz yıl yaşayabiliyormuş.

Sormak lazım şimdi: Bize medeniyet merkezi ve insanlığın kızıl elması diye gösterilen Batı, diline pelesenk ettiği demokrasiyi, adaleti, hukukta eşitliği, hoşgörüyü nereye götürdü, bunları kendisi dışında nerede yaşatabildi? Dünyamızı saran sıkıntıların, kan gölünün sebebi bunlar değil mi? Bunlardan yarınlara ne kalacak?

Günümüzde teknoloji veya medeniyet ürünü olarak yapılan hangi eser, yarınlarda bu medeniyetin numunesi olarak o günkü nesil tarafından anılacak? Bizi bizden alan, değersizleştiren hiçbir esere ben eser gözüyle bakamıyorum. Yoksa medeniyetin ve insanlığın sonu mu geliyor?

Tüketmek hazzı, kolaycılık ahlakı kapitalist anlayışın öğretisi olarak hayatımıza yön veriyor, bizi yönetiyor, insanlığımızı tüketiyor. Bunu aşmanın, bundan kurtulmanın bir yolu olmalı. Günümüz medeniyetinin temsilcileri en azından bunu sorgulamalı.

Ben, beş yüz sene sonra kakalı bezin örnek gösterildiği bir medeniyetin mensubu olmak istemiyorum. Sizi, size bırakıyorum.

 

 

Kurban Geleneğimiz Ne Kadar Turanî?

0

Bayramlık yazımızı “Türk Milleti’nin kurbana bu kadar önem vermesinin altında demek ki başka şeyler var” diye bitirmiştik. Zira Kurban Geleneğimiz pek Kur’anî değil. Peki, ne kadar Turanî?

Biz Türkler İslam’dan önce göğe, Göktanrı‘ya, atalara ve hepsinin birer ruhu olduğunu düşündüğümüz akarsu, orman, toprak gibi tabiat varlıklarına kurban kesmişiz. Yetmemiş, doğum – ölüm, düğün – dernek, ziyaret – ziyafet, bayram – seyran, anma – anlaşma ne varsa bereket niyazıyla topluma ikram etmişiz. Hatta bunun için oturma düzenleri belirlemişiz, kim hangi mevkide (orun) oturacak ve etin hangi tarafını (ülüş) yiyecek; kafa yormuşuz. Belki de bu yüzden sosyal ve siyasal organizasyonlarımızın hâlâ en büyük sorunu: Protokol (!)

Sakalardan Hunlara, Göktürklerden Kırgızlara, Karluklardan Başkurtlara dek; önemli bir kişi (han, bey, tigin) öldüğünde ya atı, ya eşi, ya da maiyyetindekilerden birkaçı kabirde yoldaşlık etsin diye kurban edilirdi. Muayyen mekânlarda, bazen belirli bazen de belirsiz zaman dilimlerinde bereket, evlilik, çocuk, yağmur gibi adaklar için kurban sunmak (sungu) âdetlerini İslam’dan sonra da sürdürdük.

Birçok tarihçi Türklerde kurbanın / sunağın kanlı ve kansız olabildiğinde hemfikir. Ki bunlardan saçı (bazı nimetleri belli yerlere ve yönlere saçma), paçavra veya çaputla kutsal (idük) makamlara niyet izhar etme çoğumuza tanıdık gelecek. İlginçtir dinen Hıristiyan olan Gagavuzlarda bile kansız kurban olarak yüce ruhlara bağışlanarak başıboş salıverilen hayvanlara “Allahlık” deniliyor. Hatta en basitinden ateşe ‘yağ‘ atılır. Zaten eski Türklerde kurbana da ‘yağış‘ denilir. Yani yağ ve yağcılıkla alâkalı bir tarihsel arkaplanımız var:)

Neticede ister yüce varlıklara hayranlık ister gazabını hafifletme talebiyle olsun, ister günaha (yazuk) kefaret ister nimete teşekkür vasıtasıyla olsun Türklerde kurban ritüeli çok yaygın ve çok seremonik bir alışkanlıktır. Hatta “attan aygır, deveden buğra, koyundan koç” gibi şekil şartları destanlarımıza konu olan işbu içtimaî eylemlerle toplumsal dayanışma ve kuşaktan kuşağa kültürel aktarım sağlanmıştır.

Bizim kuşağımıza da geçen kurbanlıkların süslenmesi, kurbanın kanının çocukların alnına sürülmesi, koçboynuzunun yüksek bir yere asılması an’ane olarak kimi yerlerde sürmekte. Hâlen devlet büyükleri kurbanla karşılanmakta, işyeri açılışlarında kurban kesilmekte, yeni bir ev yada yeni bir araba alındığında nazara uğramasın diye en kısa yoldan kurbanla / kurban kanıyla korunmaya alınmakta.

Dünyaca meşhur futbol takımlarımız bile Sezon açılışlarında bu geleneği yaşatmaktan kendilerini alıkoyamazlar. Kır düğünleri ve Sünnet cemiyetleri için de hayvan kesip kavurma-pilav dağıtmak eskimeyen âdetlerimizdendir. Hatta eskiden konu-komşunun tencerelerle yemek götürdüğü cenaze sahiplerince konu-komşuya et ikramı sözkonusu şimdilerde..

Ve “Seni veren Allah’a kurban olurum, uğrunda ölürüm”, “Derdine, kederine; kurban olayım sana”, “Denizleri aşta gel, kurbanın olam”, “Kurban olayım yârim ağlayan gözlerine”, “Gel kurbanın olayım, yoluna revan olayım”, “Kurbanım gül yüzüne”, “Sultanım; kurbanım ben sana, hayranım”, “Kurban olam güzel yârim, böyle cansız durmasana”, “Zahide’m kurbanım, ne olacak halim”, “Kurban olam dillerine”, “Çapkın edasına kurban olduğum”, “Kurbanım sana kurban”, “Kurban Olim Erzurum”, “Kurban olsam sana yârim” gibi onlarca şarkıda – türküde yaşatırız kurbanı.

Türk Mitolojisinde, millî kültürümüzde büyük bir yeri ve önemi var kurbanın. Zaten iki yazıdır Kurban Geleneğimizin Kur’anî umdelerden çok Turanî kaidelere dayandığını tespitliyoruz. Zafer Ayı vesilesiyle “Rehber Kur’an, Hedef Turan” diyenler bir an önce Kuran’ı anlayarak okumaya başlarlarsa iyi olur; Turan zaten uzak hedef.

Ha, az kalsın unutuyordum; “Dün komşumuz açlıktan öldü, bugün cenazesinde kurban kestiler.” (Ali Şeriatî)

 

 

30 Ağustos’ta Türk Olmak!

“Bu yazı sekiz yıl önce yazıldı ve üç sene önce yeniden yayınlandı. Şimdi üçüncü kez yayınlıyorum. Ancak belirtmek isterim ki; Türkler açısından değişen ve ileriye giden bir şey yoktur!”
Tarihinde batıya doğru yürüyüşünü yüzyıllar öncesinden başlatan Türk Milletinin, Anadolu’ya attığı en büyük askeri ve siyasi adımların yaşandığı günlerin tekrarını bu günlerde yeniden yaşıyoruz.
Her ne kadar gözden, gönülden ve akıldan uzak tutulmaya çalışılsa da Alparslan’ın Malazgirt Ovasında bir kez daha açtığı kilidin Mustafa Kemal Atatürk’le daha da sağlamlaştırıldığı ve Türk Ordusunun zaferlerle yoğrulduğu günleri içeren “Zafer Haftası’nı bir kez daha gururla idrak ediyoruz.
Bu sebeple Türk Milletinin ve bağrından çıkardığı Peygamber Ocağı olarak gördüğü şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin, 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun.
Türk Milletini ve Allah’ın nizamını yeryüzüne hâkim kılma davasında, toprağı kanları ile sulamış bulunan bütün şehitlerimizin aziz ruhları önünde bir kez daha saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyor, Müslüman Türk Milletinin bu kahraman evlatlarını binlerce Fatiha ile selamlıyorum.
Yine Allah yolunda, Türk Milleti için çarpışarak gazilik mertebesine ulaşmış yiğit insanlarımızın ebediyete intikal etmiş olanlarına rahmet yaşayanlarına da hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum.
Şahsen Allah’tan sonra kendimi en borçlu hissettiğim varlıklar, şehitlerimiz ve gazilerimizdir. Anama, babama, dedeme, atalarıma ve çocuklarıma nefes alacak, karın doyuracak bir toprak bulduysam onlar sayesindedir. Onlara ve mirasçılarına ne yapsam haklarını ödeyemem. İnanıyorum ki; kendisini Türk olarak hisseden her kişi, aynı duygular içerisindedir.
Şehitlerin ve gazilerin, kanları ve canları pahasına bize emanet ettikleri bu vatanda, bugün Türklük sorgulanmakta ve adeta aşağılanmaktadır. Hatta Türk Milletinin devlet üzerindeki hükümranlığı referandum ile geçirileceği farz edilen anayasa değişiklikleri ile sonlandırılmak istenmektedir. Demek ki; yaşananlara bakarsak, emaneti korumakta, üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirememişiz. Ya da en azından ben getirememişim!
Bu yıl Zafer Haftası nedeni ile camilerde okunan Cuma hutbesinde bir kez dahi “Türk” sözcüğü geçmedi. Sanki Alparslan ve Mustafa Kemal; Türk ve komutalarında savaşan askerler Türk askerleri değildi!
Bu diyanet işlerinde, imamlarımızda, vaizlerimizde ve müezzinlerimizde hiç mi haysiyet kalmadı? Yeri ve zamanı değil ama birçok konu var ki neredeyse beni arkalarında namaza durmaktan alıkoyacaklar. Onun için acilen aynaya bakmalarında fayda görüyorum.
Eskiden vaaz ve hutbelerde “Müslüman Türklerin İslamiyet’e yaptıkları hizmetlerden bahsedilir ve Zafer Haftasında Türk Ordusunun komutanları ismen zikredilerek övülürdü. Şimdi bakıyorum da ne Alparslan’ı ne de Mustafa Kemal’i anan var, ne hatırlayan. Varsa yoksa “bu millet” tantanası. Tarih mi değişti yoksa bu imam, müezzin ve vaiz tayfası mı?
Gözümün önünden camilerde asılı “Ne mutlu Türküm Diyene” ve diğer milli söylemli mahyaların apar topar indirilişi geçiyor ve bu anı hiç unutamıyorum. İnsan ister istemez 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra yurdun dört bir köşesinin müttefik güçlerce işgalinde yaşananları hatırlıyor. Yoksa aynı günlere doğru mu gidiyoruz? Ya da nereye gittiğimizi biliyor muyuz?
Atatürk’ün, Bulgar İvan Manelof’la 1906 yılında yaptığı konuşmaya bakacak olursak, “Türk Milleti gerçeği görünce arkasından yürür…” düşüncesinin doğruluğunun yanında bugün bunun hayata geçirilmesinde büyük zorluklar içinde olduğumuz tartışılmaz bir hakikattir. Türk Milleti kendisinden saklanan gerçeği nasıl görecektir? İşin püf noktası budur…
Her türlü yol denenerek Türk Milletinden, başına gelecek olanlar saklanmaktadır. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur. Biraz tarih bilgisi ve de gündemi takip etmek bizi sonuca götürmektedir. Yeter ki gaflet içinde olmayalım.
30 Ağustos Zafer Bayramında “Türk” sözcüğünün es geçilmesi ve bunun için, camilerin ve din adamlarının da içinde bulunduğu her türlü argümanın kullanılmış olması fikirlerimizin haklılığına delalet eden en büyük göstergelerdir.
Ancak yine de Türk Milletinin içinde yok edilemeyecek ve asli cevher olarak nitelendirilen bir öz vardır ki; bu öz oynanan oyunu yine bozup atacaktır.
Dünyanın neresinde “Ne Mutlu Türküm Diyene” anlayışı içinde yaşayan, gönlü ve kalbi Ay yıldızlı bayrak için atan ne kadar kardeşimiz varsa, onlarla hep birlikte nice 30 Ağustoslarda birlikte olmayı diliyor, Asil Türk Milletinin Zafer Bayramını kutluyor, Cenab-ı Allah’tan Türk Ordusuna her daim muzafferiyet niyaz ediyorum.
Bu yazı 5 sene önce 2010 Ağustos’unda yazıldı. Bu kere 28 Ağustos 2015 tarihli Cuma hutbesinde, Türk’ün “Zafer Haftası” Malazgirt, Dumlupınar vs. falan hiç anılmadı. Hâlbuki Türk Yurdu Türkiye, silahlı bir saldırı altında. Türk Ordusu; Mehmetçikler, polislerimiz ile birlikte kahramanca bu saldırıya karşı koyuyor. Ama kimin umurunda? Bir de buna üstelik Başbakan Davutoğlu imzasıyla yayınlanan genelge ile “Son günlerde meydana gelen terör olayları nedeniyle, 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinin sadece çelenk koyma ve tebrikleri kabul şeklinde icra edilmesi; diğer şenlik, konser, eğlence ve kutlama faaliyetlerinin yapılmaması uygun görülmüştür” denildi.
Hepinize soruyorum; ülkemiz silahlı bir saldırı altındayken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gösterisi ile bir 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlasak, yeniden dosta güven düşmana korku salsak, kahramanlık türküleri ile halkımız coşsa, kara toprağın bağrına bizim için düşen şehitleri ansak, “hepimiz Mustafa Kemal’iz”, diye haykırsak fenamı olurdu? İstemezler değil mi?
Olsun onlar istemesin; biz şerefle, onurla, gururla 30 Ağustos’u kutlayalım ve haykıralım “Her Türk Askerdir”“Türk Milleti, Ordu Millettir“. Var mı ötesi?

Malazgirt ve 30 Ağustos Zaferlerimizin Anısına

0

Öncelikle Malazgirt zaferimizin 947’nci, 30 Ağustos zaferimizin 96’ncı yıl dönümünü büyük bir coşkuyla kutluyor. Vatan topraklarımız uğruna hayatlarını seve, seve feda eyleyen tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, tarih sayfalarına böylesine büyük zaferleri yazan atalarımızı minnetle yâd ediyorum.

T.B.M.M Başkanı Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşımı­zın en kritik günlerinin yaşandığı vatan topraklarında düşman topçusunun sesleri Polatlı’dan duyulurken, savaş meydanlarının yenilmez komutanı, o eşsiz hitabet yeteneği ile 13 Ocak 1921 ta­rihli T.B.M.M oturumunu büyük vatan şairimiz Namık Kemal’in yüzyılı aşkın bir süredir akıllardan silinmeyen, vatan mersiyesi­nin iki cümlesiyle açıyor; milletvekillerine şöyle hitap ediyordu:

”Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini/Bulunur kur­taracak bahtı kara maderini”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 96 yıl önce meclis kürsüsün­den yapmış olduğu bu açıklamayla, ‘Bağımsızlık benim karakterimdir diyerek’; bulunduğu coğrafyada son nefesini vermekte olan bir imparatorluktan, sadece milletine olan güveniyle, inan­cıyla bir güneş gibi doğacak Türkiye Cumhuri­yeti Devletinin ilk müjdesini vermiş oluyordu.

‘Çanakkale geçilmez” dediğinde yanılmadığı gibi; 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruzda ”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emriyle Yunanı denize dökerken de yanılmayacak; İzmir Hükümet Konağına şanlı bayrağımız çekilecekti.

6 Ekim 1923’de İşgal güçleri İstanbul’u terk ederken, tıpkı düşman zırhlılarını Sarayburnu önlerinde ilk gördüğünde ifade etmiş olduğu gibi; ‘‘Geldikleri gibi giderler” söyleminde de haklı çı­kacaktı.

Çünkü devletimizin kurucusu Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk istiklal savaşımızın o mucizevî başarısında sade­ce milletine, Büyük Türk Milletine güvenmişti.

Çünkü o büyük dahi Türk Milleti için:

”Dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlık tarihinde görülmemiştir.” Tespitiyle milletimizin dünya tarihine o muhteşem geçmişiyle damgasını vurduğunu çok iyi biliyordu.

Türklerin İslamiyet’i benimsemesi, Alpaslan Han’ın 1071 Malazgirt Zaferiyle Anadolu topraklarına ayak basmasıyla başlayan bu bölgedeki yaşam savaşı­mız, o tarihten beri vatan bellediğimiz Anadolu coğrafyasında süregelmiş, sürmeye de devam etmektedir…

Unutulmasın ki:

”Milletinin tarihini bilmeyenler; ülkesinin, milletinin gelece­ği ile ilgili doğru kararlar veremezler. İnsanoğlu tarihini bildiği ölçüde değer kazanır, sahibi olduğu değerler ölçüsünde değer üretebilir.  Türklerin Muhteşem tarihi, tarih öncesi devirler­den başlar.”

Geçmişimize baktığımızda şu gerçeği görürüz:

Elbette ki vatan bellediğimiz toprakları bizlere armağan eden, tarihe damgasını vuran çok önemli liderlerimiz, devlet adamlarımız vardır.

Ama şu da değişmez bir gerçektir ki; binlerce şehidimizin kanlarıyla sulanan aziz vatan topraklarımızın bu yaşlı dünyaya yansıyan iz düşümünün görüntüsünde Alparslan Han ile Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yeri çok farklıdır.

Çünkü onlar bu coğrafyada var oluşumuzun liderleri, geleceğimize ışık tutan, en sıkışık zamanlarımızda bizlerin umut kaynağı olan aziz vatan topraklarımızın değişmez yüzleridir.

Türk Milleti:

Tarih boyunca diline, dinine, ülküsüne, vatanına, bayrağına, devletine, milletine, örfüne, geleneğine, izzet-i nefis ve haysiye­tine sahip çıkan, vakurlu ama kibirli olmayan bu üstün nitelikle­riyle tarih sahnesinde yer almıştır.

Büyüklerine saygıyı, küçüklerine sevgi ve hoşgörüyü daima ön planda tutan, devletine her daim bağlı ve saygılı olan bu bü­yük millet; tarih sayfalarında sıralamaya çalıştığım bu üstün nitelik­leriyle tanınmış; dostlarının gıpta ile izlediği, takip ettiği; düş­manlarının ise merakla, kıskançlıkla, korkuyla izlediği bir millet olmuştur.

İşte bu nitelikleriyledir ki:

Türk Milleti yaşadığı her coğrafyada bu üstün özellikleriyle iz bırakmış, daha Amerika kıtası keşfedilmemişken; bizim atala­rımız üç kıtada at oynatmış, kılıç sallamıştır.

Böylesine büyük bir milletin vatan bellediği topraklarda ta­biat ananın bu büyük millete kucak açmasının, bu topraklarda yaşayabilmesinin daima bir bedeli olmuş; Türk Milleti tarihin her döneminde vatan bellediği toprakların bedelini kanıyla, ca­nıyla ödemiştir.

O nedenle milletimize anamızın ak sütü gibi helal olan bu son vatan topraklarımızla bizler arasında kanımızla-canımızla-emeğimizle-alın terimizle hercümerç olmuş bir bağlılık vardır.

Nasıl ki, Çanakkale Destanının yazıldığı gazi topraklarımız­da 250 bin şehidimiz pahasına, milletimizin nice kahramanlıkla­rıyla düşmana diz çökmemiş isek; mazisi insanlık tarihiyle başlayan böylesine büyük bir mil­letin vatan sevdası hiçbir zaman eksilmeyecek, hiçbir şer odağı karşısında da diz çökmeyecektir.

Bu noktada soluklanıp; ardımızda kalan mazisi şanla, şeref­le dolu tarih sayfalarımıza baktığımızda, hep şu gerçekle karşı­laşırız:

Milletçe dara düştüğümüzde, en sıkıntılı en yalnız kal­dığımız dönemlerde; ‘düşman vatanın bağrına hançerini dayadığın­da’, her türlü ihanet, şer odakları karşısında yaşadığımız toprakla­rımızın kurtuluşu, özgürce yaşam hakkımız, bağımsızlığımız için öne çıkan, gözümüzü kırpmadan bunlara karşı koyan tek bir güç vardır:

Bu güç; Büyük Türk Milletinin her şey­den önde gelen ‘Önce Vatan’ sevgisidir.  Bu büyük millet; kendisini sarıp, sarmalayan canından aziz bilip vatan belle­diği topraklara, tabiat anaya olan borcunu hep böyle ödemiştir, böyle ödemeye devam edecektir.

Tıpkı 15 Temmuz 2016’da yaşanan o ihanet gecesinde, bu borcunu bir kez daha şanla, şerefle ödediği gibi. Vatanın bağrına dayanan o zehirli FETÖ hançerine kanı, canı pahasına karşı koymuş; şehitler, gaziler vermiş ama bu alçaklar çetesinin vatan topraklarını ele geçirmesine, iç kargaşa çıkart­malarına geçit vermemiştir.

Çünkü Vatan; Türk Milletinin yaşam hamurudur. Bu hamur Türk Milleti­nin namusudur, şerefidir, onurudur.

Çünkü Vatan; Türk Milletine atalarından emanet, burçlarında ay yıldızlı bayrakların dalgalandığı gururudur.

Çünkü Vatan; gelecek nesillerimizin istikbali, yaşam geleceğimizin ele ge­çirilemeyen, geçirilemeyecek son kalesidir.

Malazgirt Zaferimiz vatan bellediğimiz bu toprakların can suyu, 30 Ağustos Zaferimiz devletimizin kuruluş harcıdır. (Önce Vatan Gazetesi-30 Ağustos 2018)

 

 

Görünen Köye Kılavuz İstemez

0

İki günden beri Facebook arkadaşlarımın paylaşımlarında fiyat artışlarının acısı, şaşkınlığı ile bir feryat havası yoğunlaştı.

Bir aydan beri gelen zamlara karşı önceleri biraz dalga geçme, biraz “AKP’ye oy verenlere oh olsun!” tarzı yorumlar vardı. Şimdi bunun yerine  “fiyat güncellemelerindeki” oranların yüksekliği ve yaygınlığı görüldükçe hayret, endişe ve öfke dolu bir üslup hâkim olmaya başladı.

Kimisi bir koli yumurtanın 7-8 TL’den 18 TL’ye yükseldiğini; kimisi İstanbul- Samsun arası otobüs biletlerinin en tırışkadan firmalarda bile 140 TL’den başladığını; bir başkası model değiştirmek için almayı düşündüğü otomobilin üç ay önce 105 bin TL iken, şimdi 168 bin TL’ye çıktığını anlatıyor.

Böyle onlarca benzer haber sadece sosyal medyada yer alabiliyor. Gazete ve TV’ler magazin haberlerle dolu.

Sadece sosyal medyada mı? Çevremizde de benzer yakınmaların iç acıtıcı örnekleri çoğaldı.

Evlere temizliğe giderek ailesinin geçimine katkı sağlamaya çalışan bir hanımefendi, “Cebimdeki 20 TL ile Perşembe Pazarına gittim. Hiç 5 TL’nin altında sebze ve meyve yoktu. Hiçbir şey alamadan öfkeyle döndüm!” diyor.

İki ay kadar önce asgari ücretle çalışan iki genç adamla konuştuğumda “biz pazara ancak iki haftada bir gidebiliyoruz” demişti. Bu gittiğinde de pazardan ne alır, iki hafta boyunca mutfaklarında ne pişer soramamıştım.

Fiyatlardaki bu hızlı artıştan sonra şimdi “bu durumda olan kardeşlerimiz ne yer, ne içer?” diye düşündükçe içim darlanıyor.

Biliyorum ki, bu daha başlangıç. Satın alma gücümüz daha da azalacak, daha da fakirleşeceğiz. Çok daha zor günler bizleri, daha çok da dar gelirli vatandaşlarımızı bekliyor.

Hele hele kapanacak işyerlerini, artacak işsiz sayısını düşündükçe üzüntüm daha da artıyor.

Bazıları “bu vatandaşların çoğu mevcut iktidara oy verdi, oh olsun” havasında. Ben özellikle dar gelirli, tek haber alma kaynakları yandaşlaşmış TV kanalları ve Camilerdeki AKP hocaları olan vatandaşlarımız hakkında böyle düşünemiyorum.

Bu vatandaşlarımız “ülkenin yanlış yönetildiğini, gidilen yolun çıkmaz sokak olduğunu, yakın bir gelecekte duvara toslayacağımızı” anlatanlara değil, kılavuz bellediklerine inandılar.

Bu kılavuzlar “yeni Türkiye’nin müthiş gücünü”, “dış güçlere karşı” başarıyla mücadele ettiğini, “Batı’nın bizi kıskandığını” anlattılar.

“Hepimiz aynı gemideyiz”, gemimiz çok lüks, kaptanımız çok usta” dediler. Yola çıkarken ve ara limanlarda yeterli filika ve can yeleği dahi almadılar.

“Hepimiz aynı gemideyiz.” Kimimiz lüks kamaralarda zevk ve safa içinde, kimimiz kazan dairesinde kan ter içinde olsak da. Doğru, “hepimiz aynı gemideyiz.”

Geminin keyfini çıkaranlardan bir kısmı orkestraya uymuş dans ederken, buzdağına çarpma riskini görenlerin bir kısmı şimdiden kısıtlı sayıdaki filikaları doldurdular, can yeleklerine el koydular.

Bu arada buzdağı görüldü.

Artık buzdağını görmek için kılavuza ihtiyaç duyulmayacak kadar yakınız.

Kaptanın rotayı değiştirmek için imkânı ve hatta bir niyeti de yok gibi gözüküyor.

Rabbim geminin ve gemidekilerin en az zararla bu badireden çıkmasını nasip etsin.

*************************************

İşte Atatürk, İşte Lider!

İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm: “Avrupa’ya talebe yollanacaktır.”

“Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa’ya talebe… Lüks gibi gelen bir şey…

Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, “Berlin Üniversitesi’ne gitsin.” diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı’ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?

Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzi ismimi çağırdı. “Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.”

“Benim” dedim. Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:

“Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.”

İmza: Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. “Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme.” dedim.

“Düşünün 1923’te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?”

Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.

Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum. Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

Ben kim miyim? Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım.

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

(İrfan Turan Acar – Dünya Türkleri)

*********************************

O, Mustafa Kemal’di

“Ordu yok” dediler, “kurulur” dedi.

“Para yok” dediler, “bulunur” dedi.

“Düşman çok” dediler, “yenilir” dedi.

Ve…

Bütün dedikleri oldu.