12.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 599

Eylül Ayı ve Kıbrıs

Nedense her Eylül ayı geldiğinde Kıbrıs konusu yeniden gündeme gelir, önem kazanır. Bu yılda böyle olacağı şimdiden belli oldu.

Hem KKTC Cumhurbaşkanı Sn. Akıncının, hem de Rum kesimi lideri Bay Anastasiadisin açıklamalarına bakıldığında; BM Genel sekreterinin konunun çözümüne yönelik yeni bir süreç başlatacağı, çünkü tarafların Eylül ayı sonlarında Kıbrıs sorunu bağlamında Newyork’ta olacağı haberi ada basınında yer aldı.

50 yıldan bu yana çözüm bekleyen bu konunun sonu ne olur, nasıl son bulur? Şimdiden bir şey söylemek zor!

Ancak konunun bilinen tek yanı neredeyse yarım asırdan beridir Kıbrıs konusunun her Eylül ayında önem kazanması, yeniden gündeme gelmesidir…

Bu durum sanki ada politikacıları için değişmez bir görev tarihi haline gelmiştir!

Her Eylülde görüşmeler, dönemin BM Genel sekreterinin huzurunda başlar, sonra da onun temsilcisinin katılımıyla belli aralıklarla adada devam eder.

Çözüm adına yapılan görüşmelerde yıllardan beri hep aynı şeyler konuşulur! Türk tarafı aman müzakere sürecini biz bozmayalım diyerek hep itidalli hareket eder. Ama Rum tarafının talepleri hep aynıdır, değişmez:

Adadan Türk askeri gitsin, Türkiye’nin garantörlüğü bitsin. Adanın yasal hükümeti zaten var, Kıbrıs Türk tarafı çözüm istiyorsa eğer; ”Birleşik Kıbrıs’ın” bir parçası olur, azınlık hakkına evet der!

Rumların bu taleplerine ”evet” denmediği sürece her Eylül ayı geldiğinde Kıbrıs konusu bir kez daha gündeme gelecektir!

Ama bu süreç böyle daha ne kadar devam edecektir? Türkiye’nin, KKTC’nin yöneticilerinin Rumların böylesine haksız taleplerine daha ne kadar sabredecekleri bilinmez! Çünkü siyasetin dili farklı, adada halklarının yaşamı farklıdır.

Ancak adada göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek vardır:

O da adanın kuzeyinde yaşayan, her geçen gün büyüyüp gelişen KKTC’dir. Bu Eylülde değil ama bu Kasım ayında 35’nci kuruluş yıl dönümünü kutlayacaktır.

Hiçbir çözüm modeli 44 yıl önce adada yaşanan gerçeği değiştirmeyecek, değiştiremeyecektir. Çünkü Kıbrıs Türk Halkı, anavatanı Türkiye’nin desteği ile adanın kuzeyinde özgürce yaşam hakkını, egemenliğini canı, kanı pahasına elde etmiş, asırlardan beridir vatan bellediği topraklarda ama bu defa 1983 yılında kurmuş olduğu kendi devletinde, KKTC’de yaşamaktadır.

Neredeyse yarım asırdan beri yaşayan bu gerçek, büyük bir ihtimalle bu Eylül ayında bir kez daha görüşme masasına gelecektir.

Rumlar bu gerçeği yok etmek adına ellerinde mevcut siyasi ve ekonomik tüm güçlerini kullanacak ama sonuçta görüşme masasındaki gerçek yaşamaya, gelişmeye, büyümeye devam edecektir.

Çünkü bu gerçek; gücünü uluslararası hukuki haklılığımızdan, tarihe iz bırakan zaferlerle dolu geçmişimizden almaktadır.

Ama daha da önemli bir gerçek vardır, nedir bilir misiniz?

Atalarımızdan emanet Kıbrıs adasında şehitlerimizin, gazilerimizin kanı ve canı pahasına gönderlere çekmiş oldukları Ay Yıldızlı Al Bayraklarımızın bir daha oradan inmeyeceği, indirilemeyeceğidir. (Önce Vatan Gazetesi)

 

 

Müslüm Gürses Öldü, Müslümcülük Yaşıyor

(Yoğun istek üzerine.)

Ben bir Müslümcü‘yüm. Ve Müslümcülük isyankârlıktır. Devrana, dertlere, sevgilere, ezilmişliğe, belirsizliğe, dünyalık hırslara ve yaşamaya, hayata isyan. İsyan bir problemin çığlık olup haykırılmış halidir. Kaportacı çıraklarının, overlokçu kızların, kahvelerde iş sırası bekleyenlerin ve hayattan artık hiçbir şey beklemeyenlerin, ölümle kol kola gidenlerin müziğidir.

Sessiz büyüyen bir devrimdi MüslümcülükVe bunun en az farkında olan kişisiydi Müslüm Gürses. ‘Arı balı yapar fakat izah edemez‘ misali ne yorum gücünün ne de müziğinin kitleler üzerindeki sağaltıcı gücünün farkındaydı o. Her topluluk – bilhassa ezilmişler – ritmini arar yükselmek için. Bazen ritim de yaşanan hayat gibi ağır ve sislidir.

Müslüm Gürses müziğinin mistik bir yanı vardır. Seans nöbetleri vaziyetinde dinlenir. Her terapi sonrasında güçsüzlüğün anormal gücü ruhlara nüfuz eder. Müslümcülük tarikatı derken mecaz yapılmıyor desek yeri var. Dini teşekküller içindeki Müslüm yasağı da belki bundandır. Mefhum-u muhalifinden ötürü. Dahası bu mistik / müzikal yapının ve sosyal dokunun dini ritüelleri vardır. Cehri zikircilere benzetebileceğimiz ‘Jilet Çekme‘ töreni dıştan bakıldığında kanlı, acı verici bir sahnedir. Oysa temel manada bir cezbe, bir kendinden geçiş ve dünyadan sıyrılış halidir.

Jilet atarak kendine acı çektirebilmek aslında tersinden bir meydan okumadır. Feleğin sillesi hikâye, benim kendime verdiğim zarardan daha büyük bir zarar veremezsiniz. Sen de kim oluyorsun? Kendi vücudumda tasarruf hakkına sahibim. Tam bağımsızım. Dahası düşmanın her türlü meşakkatine karşı ve açıktan gıda – güvenlik – gelecek endişesi yaşayan bir insan için psikopatlık veya psikopat adaylığı bir korunma şemsiyesidir. Hatta Milletvekili dokunulmazlığıdır. Müslümcünün toplum dışılık noktasından toplumsal kabule sokulduğu yerdir.

70‘li yılların ideolojik, 80‘li yılların hayat kavgalarını hissederek en çok yaşayan ve sömürülen kesim bu müzikle var oldu ve varlığını hissettirdi. İsyanın, eylemin, sloganın yasaklandığı; şarkının, türkünün, yumruğun yönünün bile sembolleştiği bir hengâmede hesapları bozdu; sıra dışı ve hesap dışı bir yönelim adresi oldu. Ve sonra geldi çattı değişim. 90‘lı yılların Serbest Piyasa Ekonomisi ve 2000‘li yılların Küreselleşme teraneleri tüm toplumla beraber Müslüm Gürses’i ve bir kısım Müslümcüleri de değiştirdi. Yokluğa, sevdasızlığa, çileye, kedere, dert çekmeye ve ezilmeye şerbetli olanlar tüküre geldikleri dünyalık metalar için can atar bir noktaya gelmiş / getirilmiş göründüler.

Önce Pop Müzikle buluşturuldu Müslüm. Nilüfer‘le, Sezen Aksu‘yla, Bob Dylan ‘la.. Böylece modalaştırılıp tüketime açıldı. Ardından Rumelihisarı‘nda veya sosyete mekânlarında boy göstertilerek ehlileştirildilegalleştirildiKing Kong’un Afrika’dan New York’a getirilip bir büyük kafeste sergiye çıkarılması durumudur olan biten. Ardı sıra televizyon programlarıyla Müslüm Gürses’in aslında içi boş ve asılsız yani zararsız olduğunun halka arzı gerçekleşti. Böylelikle Müslüm Baba da toplumsallaştı. Zira toplumun da içi boştu. Sıradan ve sürüden olmak toplumun temel karakteristiği idi.

Hususen Müslüm Gürses’i evcilleştiren de sonradan evlendiği Muhterem Nur‘dur. Afrika’daki dev gorili bulan ve sonra ona âşık olan gazeteci veya araştırmacının Beyaz Batılı Madam‘ı pozisyonundadır Muhterem Hanım. Ve Türk klasiklerindendir. Su akarken küpünü dolduracaksın meselinden.. Kadınların çoğu muhafazakârdır. Hem biriktirmeyi hem de kâr muhafızlığını severler. Erkekler onlara nazaran devrimci sayılır. Amma velâkin onların da bir dönüştürücü özelliği vardır. Tıpkı Türk Toplumu ve Globalizasyon gibi. Yeryüzünün adalet ve şecaat timsali arslan modelli millet hem koyunlaştırıldı hem de sürüleştirildi.

Namerde muhtaç olmamaktan ihtiyaçlara esir olmaya geçiş evrimi. ‘İtirazım Var‘ diyen Müslüm, artık ‘İhtiyacım Var‘ diyecek ve bir Müslümcünün en fazla tiner çekmek için; o da gece gireceği bir – bankamatiğin de değil – bankanın bizzat içine girecekti. Yeni bir elbiseye, uzun bir tatile tüm kitleyi ve koskoca bir maziyi satacaktı. Müslümcülükte yavuklu için, manita için, sevgili için bir başka Müslümcü satılabilir, Müslümcülüğün kitabında da yeri vardır. Ama bunca damar ve bunca jiletten sonra  kapitalizme satılacağını rüyasında görse inanmazdı hiç kimse. Gerçi bu Türkiye’nin ikinci ‘Baba’lık macerasının ikinci pazarlama versiyonuydu.

Varoşların öfkesi, lânetli sınıfın sesi, ezilenlerin isyan ifadesi ve kontrol edilemezlerin çılgın iradesi; ezene, zulmedene, murakabe merkezine böylelikle teslim edilmiştir. Ne var ki bu teslimiyet zımnendir. Zira teslim alınan sadece ekole adını verenin simgesel kişiliğidir. Oysa Müslümcülük, Müslüm Gürses’le ilgili fakat yapı olarak ondan bağımsız bir oluşumdurArızi duruma karşı toplumsal bir cevaptır. Refleksel olarak sosyo – psikolojik bir dışavurumdur.

Müslüm Baba‘yı bundan sonra kaloriferin kıyısında ip kovalayan bir kedibaşını ev sahibinin oğlunun okşadığı bir yavru köpekbir gazoz kapağı yada bir çöp kutusu olarak da görebiliriz. Popüler kültür iciğine – cücüğüne kadar kullanır (tüketir) ve atar. Sistem potansiyel olarak en keskin muhalifini ve en kontrol edilemez gözükenini Şeytan’ın elma provokasyonuyla birlikte devşirdi, dönüştürdü. Ama Müslümcüler hala ‘tövbetövbe‘ diyor.

Müslümcülük kendiliğinden oluşan bir tarihî yapıdır. Yapının oluşum sürecindeki zulüm verileri durdukça benzer yapılar farklı adlarla varlığını sürdürecektir. Tersi insan ruhuna aykırıdır, hatta hakarettir. Yarın bir Amerikalıyla beraber bir reklamda veya dizide de görebilirsiniz Müslüm’ü. Ama bu Müslümcülerin Amerikalılarla işbirliği yapacağını göstermez. İşbirlikçiler işgalcilere sınırlı – sorumlu kılavuzluk yaparlar ama her iki tarafında ilk harcayacağı bunlardır.

Sonra Müslümcülük derûnî ve meselesi olan insanların hasbelkader kurduğu bir külttür. Bu mesele de kendi içinde aşılacak ve ruh parametresi yeni isyanların açlığını bastıracaktır.

Niecthze‘nin ‘Tanrı öldü‘ söylemine karşı ‘Nietchze öldü, Tanrı yaşıyor‘ cevabı gibi olsun son söz: MÜSLÜM BABA ÖLDÜ, MÜSLÜMCÜLÜK YAŞIYOR.                  (18 Temmuz 2008)

 

 

 

Muğlalı Paşa Şimdi Öldü! (10 Kasım 2011)

“Türk Milletine mensubum diyen her insanımız bilmelidir ki; günümüzde başta TBMM olmak üzere birçok kurum ve kuruluşta milli irade vücut bulmamaktadır.(2011)”

Nihayet Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı, Van’daki askeri kışladan kaldırıldı.

Birileri bu karardan çok mutlu olmuştur. Hatta aralarında kına yakan veya zil takıp oynayanlarda vardır. Ben kahrından ölen Mustafa Muğlalı Paşanın akıbetini Yakup Cemil’in akıbetine benzetiyorum. Ama bilirim ki; bu devletin tarihinde nice Mustafa Muğlalılar ve Yakup Cemiller vardır.

Geçenlerde “Taraf”ının ne olduğu belirsiz bir gazete de Nurettin Paşa dillerine dolanmıştı. O da Ali Kemal’i, Yunan ordusunu Türk kanı içmekle kutsayan İzmir Metropolitini ve nihayet zamanın bölücülerini katletmekle suçlanıyordu. Dedim ki; şimdi sıra Nurettin Paşa’ya gelmiş. Merak etmeyin yakında onun ismini de menfi manada parlatırlar.

TBMM’deki tartışmalara bakılırsa, sıra yavaş yavaş İsmet İnönü’ye ve Mustafa Kemal Atatürk’e gelecek. Çünkü artık o döneme laf atılmaya başlandı.

Türk Milleti; süratle Mustafa Muğlalı, Yakup Cemil, Nurettin Paşa, İsmet İnönü ve başta Atatürk olmak üzere, bu insanların kim olduğunu ve neler yaptığını öğrenmeli ve sorgulamalıdır. Bunların arasına TBMM’de ilk milli şehit olarak ilan edilen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Beyi ve şehitlerin anısına Türkiye’de ilk Çanakkale Anıtını diken Urfa Mutasarrıfı Yanyalı Nusret Beyi de ekleyin isterseniz.

Bugün bölücübaşını, ABD ve AB’nin isteği üzerine asamayıp İmralı’da besleyen Türk Devletinin bir öncesi olan Osmanlı – Türk Devleti; Ermenilerin ısrarı ve İngiliz ile Fransızların isteği üzerine vatansever ve milliyetsever Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Beyi hukuka aykırı ve suçsuz olarak teamüllerin hilafına öğle saatinde Beyazıt Meydanında asmıştı. Heyhat! Şimdi de İstiklal Mücadelesinin kahraman subaylarının isimleri, kışlalardan, o mücadeleyi yapan Türk Ordusunun rıza göstermesi ile indiriliyor. Acaba Mustafa Muğlalı ismini oraya koyarken mi yoksa kaldırırken mi hata yaptık? Birileri Türk Milletine çıkıp bunu anlatmalıdır.

Gerçi yurtseverliğinden ve milliyetseverliğinden zerrece şüphe edilmeyen Yakup Cemil’i de yargılayıp kurşuna dizdik ve sonra da ailesine şehit maaşı bağladık. Demek ki bu topraklarda bunlar oluyor. Devlet geleneğimizde bunların örnekleri şaşırtıcı olsa da var.

Şimdilerde adı çok sık gündeme gelen Korkut Eken’in gazetelerde yer almış olan “gün gelecek roller değişecek Türk Milleti dağa çıkmak zorunda kalacak” sözleri hafızama öylesine kazınmış ki; söküp atmak mümkün olmuyor. Acaba gidişat oraya mı?

“Yeni Anayasa” tartışmaları bizi haklı çıkartan söylemlere sebep oluyor. En son silinecek isim olan “Atatürk” en başta yeni anayasadan silinerek, bütün iş toptan halledilmiş olacak gibi duruyor.

“Çarşambanın gelişi perşembeden belli olur” deyişi halkımız arasında kullanılan ve gerçekten büyük doğrular içeren bir atasözüdür. Gelişmeler bize şimdiden nelerle karşılaşacağımızı, üç aşağı beş yukarı göstermektedir.

Türkiye’ye dört koldan büyük bir saldırı vardır. PKK ile Türkiye’deki bölücü ve mikro milliyetçi hareketler bizim için sinek vızıltısından ibarettir. Karşımızda dış güçler ve küresel sermaye bulunmaktadır. Verdiğimiz mücadele bunlara karşı verilen bir mücadeledir. PKK, bunun sadece bir bölümünü üstlenmiş bir taşerondur. Eğer Türkiye ve çevresinde, homojen ve adı “Türk” olan bir millet olmasaydı; 1768’lerden itibaren başlatılan “kürtçülük ve bölücülük” hareketlerinin çoktan aleyhimize sonuçlanması gerekirdi. Ancak Van Depremi’de göstermiştir ki; sadece Türkiye coğrafyası değil uzak coğrafyalarda yaşayan insanlarla da aynı milletten olduğumuz kesin bir sosyolojik hakikattir.

Türk Milletine mensubum diyen her insanımız bilmelidir ki; günümüzde başta TBMM olmak üzere birçok kurum ve kuruluşta milli irade vücut bulmamaktadır. Mustafa Muğlalı Paşa’nın adının Van’daki Kışladan silinmesi ve benzer hadiselerin sirayeti bize bunu göstermektedir.

Türk Milletine düşman dış ve küresel güçler; amaçlarını sadece PKK üzerinden tahakkuk ettirmeye çalışmamaktadır. Nihai arzuları, ateşi daima uzakta tutarak kendi halklarını huzurlu ve güvenli yaşatmak ve emperyal düşünce ile sömürüyü sürdürecek zemini yaratmaktır. Türkiye ve Türk Milleti, üzerinde yaptıkları da bundan ibarettir. Bu sebeple tarihin bize yaptığı uyarıcılıkla, saldırının işbirlikçiler eliyle ve dört bir koldan yapıldığını bilmekteyiz. Bugün gördüğümüz tablo, bunun yansımasıdır.

Günümüzde Ergenekon ve Balyoz adı verilen davalar gibi davalarda yüzlerce insan ve asker yargılanmaktadır. Askerlerin birçoğu kendi ülkelerinde tutsak olduklarını iddia etmektedir. Bu vahim bir iddiadır. Yargılamaların ve tutukluluk sürelerinin uzaması, üzerinde çok durulması gereken bir konudur. Ancak saldırının dört koldan yapıldığını unutmadan sadece bu konuya odaklanmak bizi yanlışa götürür ve aldanmış oluruz.

Onun için iş artık başa düşmüştür. Her bir Türk evladı, ülkemizdeki gelişmeleri yakından izlemeli ve “milli irade”nin tecelli etmesi için tavrını doğru ve net bir şekilde ortaya koymalıdır. Yoksa bu iş; Mustafa Muğlalı Paşa’nın adının kaldırılması ile sınırlı kalmaz, hepimizin adını kayıttan düşüverirler. 1919’da denediler başaramadılar. Ama şimdi çok değişik bir taktikle geliyorlar bu nedenle dikkati asla elden bırakmayalım.

 

 

İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi

0

Evrim Teorisi‘ denildiğinde, çok kimsenin aklına, İngiliz tabiat araştırmacısı Charles Robert Darwin (1809-1882) gelir. Darwin, 1859 yılında yayınladığı ‘Türlerin Kökeni‘ isimli eserinde; çok eski dönemlerde insanların yabanî hayvanları çiftleştirdiği ve evcilleştirdiğini belirterek, bunun neticesinde söz konusu hayvanlarda fizikî değişmeler meydana geldiğini tespit etmiş, buradan hareketle bütün canlı türlerinin az sayıdaki canlılardan türeyerek yeni türlerin ortaya çıktığını ileri sürmüştür. Tespitlerini bu noktada bırakmayıp, insanın maymunumsu bir varlıktan türediğini iddia ederek günümüze kadar devam eden, daha sonra da devam edeceği tahmin edilen büyük tartışmaları başlatmıştır. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler, Darwin’in ateist olduğunu, bu sebeple Allah’ın yaratıcılık sıfatını inkâr ettiğini söyleyerek tartışmalarda taraf olmuşlardır.

Evrim Teorisi‘ olarak adlandırılan bu iddiayı ortaya atan ilk şahıs Darwin değildir. Fransız tabiat araştırmacısı Jean Baptiste Lamarck (1744-1829), 1809 yılında yayınladığı ‘Zoolojik Felsefe‘ isimli eserinde; ondan önce de İsveçli araştırmacı Carl von Linnaeus (1707-1778), 1735 yılında yayınladığı ‘Tabiat Sistemi‘ isimli kitabında bazı farklarla ‘evrim teorisi‘ kavramını açıklamışlardı.

Evrim teorisini; Aristo (M.Ö. 384-M.Ö.322), Sokrat (M.Ö. 470-M.Ö.399) ve Thales (M.Ö. 624-M.Ö. 546) gibi ilk çağ filozoflarına kadar gerilere götürenler de vardır. Meselâ Thales, ‘Her şeyin aslı sudur.‘ Demiştir. O devirde ilim henüz emekleme çağını yaşadığı için olmalı ki Thales, suyun nasıl everildiğini ve ne hâle dönüştüğünü açıklayamamıştır. Belki açıklamıştır da, bize ulaşmamıştır. Ne diyelim engelleyenler utansın…

Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 194 sayfalık eserinde pek çok okuyucuyu hayrete düşürecek bilgileri, belgeleriyle açıklıyor.  Afrika kökenli ilk Müslüman zoolog olan el-Câhız (781-845) ve İslam Felsefecisi İbrahim Nazzâm (809 ?-845), modern mâniada evrim fikrini anlatan âlimlerdir. Prof. Bayrakdar, eserinde bu âlimlerin ortaya koyduğu evrim teorilerinin teferruatını veriyor. İslâmiyet’in reddettiği evrim teorisi, bu açıklamalarla akıl ve mantık kalıplarına yerleştiriliyor.  Evrimci âlimler silsilesi; İbn Miskeveyh (970-1035), Bîrûnî (973-1051), İbn Heysem (965-1039), İbn Tufeyl (1100-11883), Kazvînî (1203-1283), Şebistârî (1250-1321), İbn Haldun (1332-1406) ile devam edip, Erzurumlu İbrâhim Hakkı (1703-1772) ve en sonunda Ömer Nasuhî Bilmen (1883-1971)’e kadar geliyor. Ömer Nasuhi Bilmen; ‘Muvazzah İlm-i Kelâm‘* adlı eserinde, aklen bir evrim teorisini kabul etmekle birlikte, Darwinizm’i ‘bir aklî nazariyedir‘ diyerek tenkit eder. Hatta Darwinizm’i, aslında materyalist ve ateist olan kimselerin, kendi ideolojileri doğrultusunda, bizzat Darwin’in kendisinden bile daha çok, materyalist bir tutumla, kasıtlı bir şekilde sunduklarını da vurgular. İşte O’nun fikirlerini özetleyen cümlesi: ‘Filvaki, kâinatta bir tekâmül kanunun mevcudiyeti kabul edilebilir. Fakat muahezeye şayan olan cihet, bu konunun yanlış telakki olunması, yanlış tefsire uğratılmasıdır. Şunu da söyleyeyim ki; bitkilerin ve hayvanların ve hatta insanların, tekâmül yoluyla vücuda gelmiş olmaları, aklen câizdir. Fahr-ı Âlem Hazretleri, dilediği mahlûkunu bir nevi müstakil olarak yaratabileceği gibi, bitariki tedriç de vücuda getirebilir; bunda istib’ad olunacak bir cihet yoktur.’ Ayrıca Bilmen, dinlerin de evrim geçirdiğini kabul etmektedir. Ancak bu evrimin, dinlerin esasında değil, teferruatında, sosyal ve ahlâkî konuları ilgilendiren hükümlerinde olduğunu söylemektedir.

Prof. Bayrakdar, eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

‘Bu kitabın yazılmasının esas sebebi, her şeyden önce, cemiyetimiz de dâhil, dünyanın her yerinde hâlâ Darwinizm olarak bilinen biyolojik evrim teorisi tartışılırken, okuyucunun büyük kesiminin bilmediğini farz ettiğimiz Müslüman bilim adamları ve düşünürlerinin evrimle ilgili fikirlerini, kendi eserlerine bizzat müracaat ederek derli toplu bir şekilde sunmak ve tanıtmaktır.

Kitap, esas olarak iki ana kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım, üç bölümü içermektedir; birinci bölümde, çeşitli evrim teorilerine az çok orijinal bir katkıda bulunan Müslümanların ve görüşlerinin tanıtılması ve yorumlanması yapılırken; ikinci bölümde, ikinci derecede önemi haiz bazı düşünürlerin eserlerinden, sâdece ilgili kısımlar nakledilmekle yetinilmiştir. Aslında, gerek birinci ve gerekse ikinci bölümlerde, özel olarak kendilerine yer ayrılamayan Nâsıruddîn et-Tûsî, İbn Arabî, Zekeriyyâ el-Kazvînî, İbn Heysem, el-Hâzinî, Nizâm-ı Ârûzî, Abdulkâdir Bîdîl, Turka el-İsfehânî ve hatta Şebistârî, Molla Sadra Şîrâzî ve Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi, evrimden az çok, şu veya bu şekilde söz eden birçok düşünür vardır. Fakat bu düşünürlerde, evrimle ilgili hiçbir yenilik olmadığı gibi, özellikle Yeni-Eflatunculuk ve İşrakilik gibi felsefi görüşlerle öylesine karıştırılmış evrimci düşünce kırıntılarına rastlanıyor ki, bunları gerçekten evrimci görüş olarak değerlendirmek, bir zorlamadan öteye geçemez. Bunun için, onlara ayrı yer ayırmak mümkün olmamıştır.

Kendilerine özel olarak yer verilen düşünür ve bilim adamlarının evrim hakkındaki görüşlerini anlatmadan önce, okuyucu tarafından daha az tanındığına kanaat getirilenlerin, çok kısa hayat hikâyeleri verilmiştir. Üçüncü bölümde ise, İslam kültüründeki evrimci yaratılış teorisinin duraklaması ve bunun sebepleri üzerinde durulmuştur.

İkinci kısma gelince; bu kısım dört bölüm ihtiva etmektedir. Birinci bölümde, Müslümanların ortaya attıkları evrimci yaratılış teorisinin genel doktrinal bir tanımı yapılıyor. İkinci bölümde ise, bu evrim teorisinin, Lamarckizm ve Darwinizm ile bir mukayesesi veriliyor. Üçüncü bölümde, İslam’daki evrimci yaratılış teorisinin Lamarckizm ve Darwinizm üzerindeki mümkün tesirleri gösteriliyor. Dördüncü bölümde de, Müslümanların evrim teorisi hakkında, lehte ve aleyhte söylediklerinin ilmî değerlendirilmeleri bulunuyor.

Materyalist olan modern evrim teorilerinin aksine, Müslümanların evrimci yaratılış teorisi, dinî nasslara temelde ters düşmez görünmektedir. Müslüman evrimciler, Allah’ı evrimin gerçek faili ve faktörü kabul etmekle, hem İslam dininin, hem de Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi diğer semâvî dinlerin kabul ettiği, Yaratıcı Allah’ın, yaratma fiiline ve iradesine gölge düşürmemektedirler.  Sâdece, Allah’ın yaratışını, bazı kelâmi ve felsefi anlayışlardan farklı bir tarzda ele alıp yorumlamaktadırlar. Müslüman evrimciler, hem vardıkları neticeleri, ayet ve hadislilerle desteklemek maksadıyla, hem onlardan ilham aldıklarını göstermek için, sâdece Kur’an’a müracaat etmemişler -özellikle Bîrûnî’nin yaptığı gibi- Kitab-ı Mukaddes’e de müracaat etmişlerdir.’

Kitabın son bölümlerinde ‘Kumûn Nazariyesi’nin Kökenleri‘ ile ‘Mesh ve Mutasyon‘ başlıklı 2 adet ek makale, ‘Kaynaklar‘ ve ‘Dizin‘ bulunuyor.

OTTO KİTAP:

Cinnah Caddesi, Kırkpınar Sokağı Nu: 5/4 Çankaya, Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-439 01 69

e-posta: otto@otto.yayinlari // www.ottoyayin.com

*Ergin Kitabevi Yayınları, Yeni Matbaa, İstanbul 1959 (3. Baskı) s: 145-146

 

 

Prof. Dr. MEHMET BAYRAKDAR:

1952 yılında Konya’nın Beyşehir ilçesinde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu ve liseyi Beyşehir’de bitirdikten sonra, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1973 yılında mezun oldu. Aynı yıl Sorbonne Üniversitesi’nde doktora yapmaya başladı ve 1978 yılında felsefe doktoru unvanını aldı. 1979 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Felsefesi kürsüsünde araştırma görevlisi olarak göreve başladı, 1985 yılında doçent oldu. 1986 yılında Misafir öğretim üyesi sıfatıyla Georgetown Üniversitesi’nde ve 1985-1989 yıllarında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde ders verdi. 1991 yılında Profesör unvanını aldı.

Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Arapça dillerinde çok sayıda makale ve kitabı yayımlandı. Makalelerinden bazıları Endonezya’ca, Farsça ve çeşitli mahallî Afrika dillerine çevrilmiştir.

Basılmış başlıca eserleri şunlardır: *Du Coeur d Toi, *İslam’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, *İslam İbadet Fenomolojisi, *The Islamic Roots of Modern Science, *İslâm Felsefesine Giriş, *Din Felsefesine Giriş ve *İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi.

 

KUŞBAKIŞI:

İLETİŞİM TEKNİKLERİ:

Yazar Nurullah Aydın’ın kitabında verdiği mesaj: ‘Hayat yolunda yalnız kalmayın‘ şeklinde özetlenebilir.

 

Çağımız, son yüzyılın teknolojik devrimleriyle farklı adlarla anılmaktadır. Kimileri teknoloji çağı, kimileri bilgisayar çağı, kimileri bilgi çağı tanımını uygun görürken, kimileri de iletişim çağı demektedir.

 

Teknoloji ile birlikte dünyanın küresel bir köy haline dönüştüğü, bilginin mal ve hizmetlerin anında kıtalar ötesine ulaştığı sanal dünyanın hemen her alanda etkin olduğu bir dünyada, iletişim olmazsa olmaz bir alan hâline gelmiştir.

 

Dolayısıyla iletişim kurma, kurabilme bir zekâ algılaması olarak da benimsenmiştir. Başarılı olma, ekip çalışması, etkin olma, popüler olma doğru bir iletişim stratejisi benimseme ve uygulama ile ‘kullanılabilir‘ duruma gelmiştir.

 

Temelinde bir ikna süreci olan iletişim konusuna önem verenlerin fark edilmesi de kolay olur. Sürecin lehte sonuçlanması için adayın ‘doğru’ tanınması ve diğer adaylardan ‘farklılaşması’ gerekir.

 

Her insanın; etkili iletişim yöntemleri ve seçim kazanma stratejilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasında yol haritasına ihtiyacı vardır.

 

Bu kitap, kendinizi, karşıdakini, amacınızı daha iyi anlayabilmek ve neler yapılması gerektiğini, Dünya ve Türkiye gerçekleri ışığında ele alan farklı bir çalışmadır. (Arka kapak yazısından)

 

KAMER YAYINLARI:

Akşemsettin Mahallesi, Şair Cem Sokağı Nu:13/B Fatih İstanbul. Telefon: 0.507-788 74 68

e-posta: bilgi@kameryayinleri.com //  www.kameryayinleri.com

 

(Sahte) Türkçü, Kemalist, Siyonist

MOİZ KOHEN / MUNİS TEKİNALP Esrarengiz Bir Adam

Moiz Kohen, 1883 yılında Selanik’te Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Haham idi, kendisi de Haham eğitimi aldı. Siyonizm’in hizmetkârı oldu. O’nun iç yüzünü bilmeyenler  ‘Munis Tekinalp‘ ve ‘Tekin Alp‘ müstear isimleriyle yazdığı makaleler ve kitaplar sebebiyle Moiz Efendi’nin ‘Yahudi asıllı Türk milliyetçisi‘ olduğunu zannederler. Kullandığı isimlerde olduğu gibi, düşüncelerinde de zamanın akışı içerisinde çeşit zenginliği vardır. İttihat ve Terakki döneminde ‘İttihatçı‘ idi, Selânik’in düşmesinden sonra 1912 yılında İstanbul’a geldi, ‘Osmanlı muhibbi‘ rolünü üstlendi. Cumhuriyet’in ilanından sonra Kemalist oldu. En ateşli yazılarını ‘Türkçü‘ maskesi ile yazdı. ‘Dilci‘ oldu, Türkçeyi yozlaştırma faaliyetlerine ön safta katıldı. Bukalemunun renkten renge girebilmesi gibi, her düşünce kalıbına girip çıktı. Hiç değişmeyen üç hüviyeti vardı: Musevîlik, Masonluk ve Siyonizm. İyi bir tüccar olduğu söylenir. Düşüncelerini satmasını bildiği gibi emtia satışında da başarılı idi. Kendisini satmasını da iyi biliyor olmalı ki; şirketlerde, dernek, meslek kuruluşlarında, üst makamlarda bulundu, belediye meclisi üyeliği yaptı

1944’te yayınladığı ‘Türk Ruhu‘ isimli kitabında Hazret-i Ali’ye ilahlık izafe eden Abdullah ibni Sebe rolünü üstleniyor, Ziya Gökalp’i, ‘Türkçülüğün hakiki peygamberi‘ ilân ediyordu. Kitabının 217. Sayfasında; ‘Türkçülüğün büyük üstadı ile 1910 senesinden vefatına kadar yaptığım şahsî sıkı temaslardan…’ bahsediyor. ‘Ziya Gökalp‘ı ‘ben etkiledim‘ demeye getiriyor. Gökalp hayatta iken bunu yazamamış olması, Kohen Efendi’nin karakteri hakkında fikir edinmemizi sağlıyor.

Fransa’ya gitti. Orada R. Pisal müstear ismiyle güya Türklüğü öven, aslında ise gizli hakaretler ihtiva eden, Müslümanlığı tahkir eden makale yayınladı. 1961 yılında Paris’te öldü, Musevî mezarlığına gömüldü.

Yesevîzâde Alparslan Yasa, 12,5 X 18,8 santim ölçülerinde, 64 sayfalık hacmi küçük muhtevası devâsa eserinde adı geçeni; teşrih masasına yatırıyor, yazdıklarını ve yaptıklarını mikroskopta inceliyor, belgelere dayanarak anlatıyor.

Kohen’in kitabından iktibas edilerek Yesevîzâde’nin eserinde yer alan kısa bir bölüm:

Ömrü boyunca sinsilik ve ikiyüzlülüğü şiâr edinmiş olan Tekinalp, ‘Türkler Bir Millî Ruh Arıyorlar‘ başlıklı makalesinden bir çeyrek asır sonra dahi Türkler hakkındaki hakaretamiz iddialarından vazgeçmemiş, resmî makamların büyük iltifatına mazhar olmuş Kemalizm kitabında, bunları tekrar etmekten çekinmemişti:

‘…Arab ve Acem edebiyatının bir karikatüründen ibaret olan Türk edebiyatı…

‘(Makedonya’daki) bütün bu Hıristiyan ve Müslüman milletler arasında, millî şuuru kâfi derecede uyanmamış olan ve bu sebeple, milliyet mücadelelerinde er veya geç mağlûbiyeti mukadder bulunan, yalnız, memleketin güya sâhibi olan Türk’tü. O, millî şuurunun kat’î surette uyanmasını ümid edebilmek için elzem olan unsurlara bile sâhib olmadığından, vaziyeti daha iğretileşiyordu. Lisanında, öz Türkçe pek az kelime vardı; edebiyatı Arab ve İran edebiyatının taklidinden ibaretti ve son zamanlara doğru ise garb edebiyatının intihalinden başka bir şey değildi. Tarihi; harb, entrika ve saray ihtilâlleri tarihi idi. Entelektüeller ve milletin seçkinleri, millî uyanışın pişdarı olması lâzım gelenlerin ekserisi teokratik ruhun esiri idiler. Bunlar, içinde, dinî tarikatların de mevcud bulunduğu muhtelif muhitlere serpilmişlerdi. Bu tarikatler ise, yalnız teokratik meslekleri itibariyle değil, kendi ruhî hususiyetleri ve menfaatperestlikleri bakımından da millîcilk aleyhtarı idiler.

‘Millî idealden mahrum Türk milleti, pürsilâh bir düşman ordusunun ortasında kalmış silâhsız bir asker vaziyetinde idi. ‘Hasta adamın mefruz vârisleri olan düşmanlar; mirasın taksiminde anlaşmağa muvaffak oldukları takdirde, bu kadar fazla ve bu derece ateşli millîcilik cereyanlarının ortasında, bu âtıl vücudun parça parça olacağı pekâlâ görünüyordu.

Eser, Derin Tarih dergisinin Ağustos 2018’de yayınlanan 77. sayısı ile birlikte hediye olarak okuyucuya sunulmuştur.

HIRİSTİYANLIK ve İSLÂM:

Eserin yazarı İsa Nureddin’in asıl adı Frithjof Schuon’dur. Alman bir ailenin evladı olarak 1907 yılında İsviçre’de doğdu. Babası ölünce annesiyle birlikte Fransa’ya yerleşti, Fransız vatandaşı oldu. Önceleri geçimini ressam olarak sağlıyordu. Merak salikiyle Arapça öğrenirken 27 yaşında İslâmiyet’le tanıştı, Müslüman oldu. Dinî konular hakkında yazdığı kitaplarla tanındı. Diğer eserleri: *Beşer Tecellisi,* Kalp Gözü, *Manevi Perspektifler, *Bir Merkeze Sâhip Olmak, *Dinlerde Biçim ve Öz.

Yazar 13,5 X 21 santim ölçülerinde, Mart 2018’de yayınlanan 262 sayfalık Hıristiyanlık ve İslâm isimli eserinde;  Hıristiyanlığın bazı temel biçimlerini, Hinduizm veya Budizm’de olduğu kadar İslam’da da bulunan ve çeşitli dinler arasında köprü olan yönlerini ortaya koyuyor. Schuon, bu iki dinin derin tabiatını, görünürdeki benzerliklerini ve teolojik uyumsuzluğunu ve özellikle ahlakî farklılıklar alanında açıkça görülen çelişkilerini metafizik ilkelerden yola çıkarak inceliyor.

Dinlerde aşkın birlik‘ tezini savunan klasik düşünce sistemine göre hakikat birdir / tektir. Aynı kaynaktan doğar. Schoun bu eserinde, bütün mukaddes inançların aynı kökten gelip aynı özü içerdikleri fakat farklı formlarda biçimlerde tezahür ettiklerini Hıristiyanlık ve İslam üzerinden ortaya koymaktadır.

 

İNSAN YAYINLARI:

İstiklal Caddesi Nu: 96 Beyoğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-24955 55 Belgegeçer: 0.212-249 55 56

e-posta: insan@insanyayinlari.com.tr // intermet: www.insanyayinlari.com.tr

DERKENAR:

TÜRKÇE HASSASİYET GEREKTİRİR

Şöhretini abuk-sabuk konuşmalarıyla sağlayan bir prof; ‘Türkiye’de idamı geri getirmek, ulusumuza silinmeyecek bir ilkellik lekesi sürecektir. Bunu hak etmediğimizi ümit ediyorum‘ Diye yazmış. ‘Ümit etmek‘ tabiri, gerçekleşmesi arzu edilen gelişmeler için kullanılır.

Bunu hak etmediğimize inanıyorum‘ demeliydi.

KISA KISA / KISA KISA…

 

1-CİHAN HARBİ: Dr. İrfan Paksoy / Boğaziçi Yayınları.

2-KOSOVA’DAN ANADOLUYA ŞURALAR: Erdoğan Aslıyüce / Yesevî yayıncılık.

3-TÂRİHTEN FİKİRE FİKİRDEN SİYASETE: Selim Yıldız / Berikan Yayınevi.

4-İSLÂM SİYÂSET DÜŞÜNCESİ: Prof. Dr. Niyazi Kahveci / Sinemis Yayınları.

5-TÜRK KÜLTÜRÜNDE DEMİR: Dr. Fidan Uğur Çerikan / Grafiker Yayınları.

 

 

Şeref

Şerefliyim, şereflisin, şerefli…

Şerefsizim, Şerefsizsin, şerefsiz…

Uzun zamandır anlamını unuttuğumuz, aslında üzerinde düşünülesi bir sözcük. Türk dil kurumu sözlüğüne baktım. İsimmiş bir kere. “Başkasının, birine gösterdiği saygının dayandığı kişisel değer. İkinci bir anlamı toplumca benimsenmiş İYİ şöhret. Birinci anlamı unutulmuş ikinci anlamında ise anlam kayması yaşamış maalesef.

İkincisinden başlamak istiyorum. Kitabın ortasından söylemenin anlamı yerine oturtmak için etkili olacağını düşünüyorum. Tıpkı yerinden çıkmış bir omzun yerine oturtulması gibi. Affınıza sığınarak başlıyorum.

Orospunun Şerefi olmaz.

Namussuzun şerefi olmaz.

Hırsızın şerefi olmaz.

Yalancının şerefi olmaz.

Hainin şerefi olmaz.

Kul hakkı yiyenin şerefi olmaz.

Zorbanın şerefi olmaz.

Dedikoducunun şerefi olmaz. Çünkü bu tip hal ve hareketleri yapanlara saygı duyulmaz

Hele hele bu eylemleri yapanlara saygı duyanların şerefleri ise hiç olmamıştır.

Soyut kavramların somutlaştırılmasından yanayım. Söylemden çok eylemle açıklanmış isim sıfat fiil her ne var ise kelime ve kavramlar dünyamızda elle tutulur hale getirdiğimizde dünyamız daha net olacak. İyi kötü doğru yanlış daha belirginleşecek.

Gelelim birinci anlama saygı duymayı sağlayan Değer. Yine kitabın ortasından söylemekte fayda var.

Dürüstlüğe değer veriyorsanız. Dürüst insanlara saygı duyuyorsanız. Karşınızdaki o insan Şerefli bir insandır.

İşini düzgün yapan insanları arıyor ve onlara saygı duyuyorsanız. Karşınızdaki o insan şerefli insandır.

Düzgün konuşuyor, dedikodu yapmıyor, insanlara nazik davranıyor kul hakkı yemiyorsa. O insana saygı duyulur ve o insan şeref sahibidir.

Devlete karşı görevlerini yerine getiriyor, vergisini veriyor hak ve hukuka uyuyorsa o insan saygıdeğerdir ve şereflidir.

Kimse doktor, mühendis, avukat, öğretmen, imam olduğu için şeref sahibi olmaz. Toplumun değer verdiği işleri yaptığı için şeref sahibidir.

ŞEREF; Türk toplumunun ad alma törenidir. ŞEREF dede korkut hikâyesindeki Boğaç, ın ad alması gibidir… Kazanılır.

Şimdi dönelim bakalım kendimize ve etrafımıza ve başlayalım kazanan ve kaybedenleri saymaya.

Şerefliyim, şereflisin, şerefli…

Ya da…

ŞEREFSİZİM, ŞEREFSİZSİN, ŞEREFSİZ… Sayabiliyorsanız. Saygıyı hak etmişsinizdir.

 

 

Türk Dünyası’nın Çolpon-Ata Zirvesi

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin Kurulmasına Dair Nahcivan Anlaşması 3 Ekim 2009’da Cumhurbaşkanları Abdullah Gül (Türkiye), Kurmanbek Bakiyev (Kırgızistan), İlham Aliyev (Azerbaycan), Nursultan Nazarbayev (Kazakistan), Hıdır Saparaliyev (Türkmenistan Cumhurbaşkanı Yardımcısı) tarafından imzalanmış ve  23 madde olarak süresiz hayata geçirilmişti. Kısa adı da TÜRK KONSEYİ olarak benimsenmişti.

Buna anlaşmaya göre; Türk Dili konuşan ülkeler Özbekistan (İslam Kerimov), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Mehmet Ali Talat)  ve diğerleri Nahcivan Anlaşmasının katılımına da açık olacaktı. Bir millet yedi devlet olarak bu anlaşma tescil edilmişti.

Geçtiğimiz günlerde(3 Eylül 2018) TÜRK KONSEYİ 6. Devlet Başkanları Zirvesi Kırgızistan’daki Çolpon-Ata Kentinde toplandı. Zirveye Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye), İlham Aliyev(Azerbaycan), Nursultan Nazarbayev (Kazakistan), Sooronbay Ceenbekov(Kırgızistan), Şefkat Mirziyeyov (Özbekistan) ve onur konuğu olarak da Victor Orban (Macaristan Başbakanı) katıldı. Macarlar Türk Kumandan Atila’yı ataları olarak kabul ediyor, ülkelerinde anıtını dikiyor, bulvarlara adını veriyor ve iki yılda bir Macaristan’ın Bugaç kasabasında Turan Kurultayı yapıyorlar. Kırgızistan’ın Çolpon-Ata Kentindeki TÜRK KONSEYİ’ndeki toplantıda ortak görüş  ise ” tarih, kültür ve dil temelinde kurulan TÜRK KONSEYİ’nin  gerçekleştirdiği zirve ile Türk Dünyasının yüzyıllarca süren dostluğunun yeni bir seviyeye çıkacağı şekillendirildi. TÜRK KONSEYİ üye ülkeler arasındaki ticaret hacmi de son iki yılda %22 olarak arttı.” biçiminde oluştu.

Türk Devletlerinin 4.733.701 kilometre kare yüzölçümünde yaklaşık  200 milyon insan yaşıyor. En kalabalık nüfus olarak da Türkiye 81 milyon ve Özbekistan 35 milyon ile göze çarpıyor. Çolpon-Ata’da gerçekleştirilen TÜRK KONSEYİ  ZİRVESİ’nde liderlerin yaptıkları konuşmalarda Türk Dünyasındaki işbirliği ve dayanışmanın  uluslararası sistemin adaletli şekilde işletilmesine katkıda bulunacağına dikkat çekildi.

 

Türkiye ve Özbekistan’dan Örnek Adım

Bu önemli bir tespitti. Çünkü Türk Dünyasının jeopolitik önemi her geçen gün kendini daha da iyi belli ediyor ve diğer ülkelerin dikkatinden kaçmıyor. Sadece Ortaasya’da 75 milyon kadar Türkçe’nin değişik lehçe ve şivelerini konuşan insan yaşıyor. Yıllık milli gelir toplamı da  350 milyar doları aşıyor. Bu topraklar öylesine mümbit ve bereketli. TÜRK KONSEYİ ZİRVESİ’ne katılan liderler bu rakamlara karşılık Türk Dünyasının coğrafi ve demografik ağırlıkla eşdeğer ekonomik bir performans sergilemediğine de işaret ediliyorlar.

Buna göre; uluslararası ticaretin  Amerikan parası dolara bağımlılığı gelişmekte olan bu ülkelerin karşısında bir engel olarak duruyor. Türkiye örneğinde olduğu gibi dolar tehdit aracı olarak kullanılıyor. Türkiye buna karşılık önemli bir teklif getirdi ve Türk Dünyasının kendi milli para birimleriyle  ticaret yapılmasını önerdi. Çünkü ulaştırma ve iletişim ağları çağımızda ilişkilerin güçlenmesine de yardım edebiliyor ve yeni imkanlar sunabiliyor.

Türk Konseyi toplantısında başta FETÖ olmak üzere DEAŞ, PKK ve YPG  gibi farklı terör örgütlerinin takiyye, yalan ve gizlilik içinde yaptıkları eylemlere de işaret edilerek mücadelede geç kalınmaması da hatırlatılıyor. Bu konuda Türkiye ve Özbekistan’ın attığı adımlar örnek gösteriliyor.

 

Keşke zirveyi takip eden medya mensupları, analizciler ve diplomatlar konuyu çalıştığı kurumun yayın organında daha geniş biçimde aktarsa ve yorumlasalardı da çok daha fazla bilgelere sahip olabilseydik. Esasında ajanslara yansıyan bu hususlar bile çok önem arz ediyor.

 

AVRUPA BİRLİĞİ Mİ, TÜRK BİRLİĞİ Mİ?!

Birleşmiş Türk Devletlerinin varlığı ortaya çıktığında bu kapı komşu ve civar dost ülkelere de ilerde açılabilir. Belki de Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu  ve Şanghay Beşlisiyle Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği ASEAN gibi yeni birliklerin doğmasına sebep olabilir.

Birlikte olma girişimleri  ekonomik ve sosyal alanda ortaya çıkmakta, daha sonra da siyasi sahaya kayarak önemli ekonomik ve barışçıl sonuçlar doğurmaktadır.

Yarım asırdan fazla bir zamandan beri Avrupa Birliği’nin siyasi ve hukuki yapısı içinde, 28 üyeli ülke haline gelmiş bir topluluktan Türkiye’nin tam üyelik isteğinin kabulü sadece tahminlere dayanabilmektedir.  Kıbrıs sorunu gerekçe gösteren AB, sekiz faslı açılamaz, tüm fasılları kapanamaz hale getirdi. Avrupa Birliği Türkiye’den terörle mücadele yasasının değiştirmesini istedi!. Vah vah ki ne vah vah! 35 yıldır terörle mücadele eden bir ülkeye yapılan öneri kanları donduracak cinstendi!. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü  Kati Piri de Ankara’da terör saldırısı olmuş, 30 insanımız şehit edildiği bir günde, Ankara’ya değil, Diyarbakır’a gidebiliyor!. Avrupa Birliği 15 Temmuz iğrenç FETO darbe girişimi karşısında Türkiye’yi rencide edecek demeçler vermekle kalmayıp, liderlerinden hiç biri Türkiye’ye gelmedi. Ayrıca bazı ülkelerde Türkiye ve İslam düşmanlığı yapılarak hükümet oldular. Bazı sağduyulu batılı liderler bile Emmanuel Macron gibi konuyu kendi iç politika malzemesi biçiminde değerlendirerek Türkiye düşmanlığı yaptılar.

Günümüze dönersek; konjonktürde yer alan öteki birkaç gelişmelere bakılınca  Türkiye’ye dövizle, ekonomik savaş açan dost ve müttefikimiz ABD; mağdur ve mazlum Filistinlilere karşılık, her gün bir katliam haberi ile medyada yer alan İsrail’e; hala  jandarmalık yapmakta, büyükelçiliğini dünya kamuoyunun tepkisine rağmen ilahi dinlerce kutsal kent olan Kudüs’e taşımakta, Filistin’e Ürdün ile konfederasyon önermektedir!. Dost ve kardeş Pakistan’ın ise  askeri yardımını iptal edebilmektedir.

 

ESKİ BİR TARİH OKUMASI DEĞİL, YENİ BİR TARİH YAZMAK

Görülüyor ki Kırgızistan’daki 6. TÜRK KONSEYİ ZİRVESİ kendimize güvenerek gerçekçi tercihler yaptığımızı ortaya koyuyor. Ankara yarım asırdan fazla uğraş verdiğimiz kazanımlarımızdan vazgeçmeden Avrupa Birliği’den ve müttefik gibi davranmamakta ısrar eden NATO’dan ayrılmadan TÜRK BİRLİĞİ’ne doğru ilerlememizi sürdürmelidir. TÜRK KONSEYİ’nin gelişmesine de ağabeylik yapmadan, kardeş gibi ciddi katkılarda bulunmalıyız. Millet, istiklal ve istikbal şuurumuzu güçlendirerek geçmiş bir tarih okuması değil, yeni bir tarih, yeni bir dönem inşa etmeliyiz.

 

 

Elçiye Zeval Olmaz! (6 Şubat 2017)

“O parti, bu parti; şu lider bu lider, işin özünü anlamadıktan sonra teferruatları konuşur dururuz”

Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, yaşı doksanlara varmış çok değerli bir bilim adamımızdır. Türk sosyolojisine dair verdiği sayısız eserler vardır. Rahmetli Prof. Dr. Turan Yazgan hocanın kurduğu “Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı”nın “TARİH” adlı dergisi, Kasım-Aralık 2016 sayılarında, Türkdoğan hocanın “Osmanlı Kimliği veya Türk Toplumunun Etnisiti Serencamı” isimli bir makalesini yayınladı.

Kanaatimce bu makale, Türkler açısından bilinmesi gereken gerçekleri içerdiğinden, mutlaka okunması gerekmektedir. Okuyalım ki; bugün yaşadıklarımıza bir anlam verebilelim. Ben de kendimce bir kampanya yürüterek, bu makalenin okunup anlaşılmasına çalışıyorum…

Orhan Türkdoğan makalesine; “Türk toplum yapısı şu an bir kaosun içindedir. Bu oluşumun temel konfigürasyonu, oldu-bitti tarzındaki bir sürecin yansıması değildir. Kökleri sosyolojik anlamda derin analiz ve yorumların gerekeceği bir ortamın içindedir.” diye başlamaktadır.

Hoca kısaca bilimsel verilere dayanarak, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı-Türk İmparatorluğu ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyetinin; Türk olmayanlarca yönetildiğini, neden, niçin ve nasıllara cevaplar vererek anlatıyor.

Örneğin, Osmanlı döneminde “cariyelik sistemi, saraya devşirme akışını hızlandırmış, ordu ve yönetici sınıf giderek, Osmanlı toplum yapısında Türk olmayan unsurların eline geçmiştir. Böylece, yönetici tabaka – ki, bir toplumun kültür yaratıcı kuşağını oluşturur – tümü ile Osmanlı’nın “avdeti” dediği dönme gurubunun eline geçmiş oluyor, reaya veya halk tabakası ise, gelenekli Türk kültürünü yaşatan kaynağın odak noktasını belirliyordu.” Yani toplumsal yükü taşımak, asker olup ölmek, devleti yaşatmak hep Türk’ün üzerine biniyor, sefayı sürmekte bugün olduğu gibi dönmelere düşüyordu.

Bu makalede beni düşündüren hususlardan biri de, Kanuni Sultan Süleyman‘ın dokuz sadrazamından sekizinin Türk olmayışı ile Tanzimatın yenilikçi padişahı İkinci Mahmut‘un annesinin meşhur Napolyon Bonapart‘ın eşinin amca kızı Fransız kökenli “Amiee” oluşudur. Osmanlı hayranıyız ya! Bunları da atlamamak gerekir.

Bu makalede çok şey anlatılıyor tabii ki… Onun için tamamını okumanızı istiyorum.

Türkdoğan Hoca; İstiklal Harbi ve Mustafa Kemal Atatürk içinde şöyle bir paragraf açarak; ” Osmanlı’nın yapısal dokusunu oluşturan ve yüz yıllarca kucağında yetiştirdiği, hoş gördüğü hatta o kadar ki, bu azınlık tabakası için öz halkını bile ötekileştridiği bir tarihsel süreç içinde olayların birden tersine dönüşü ve Sevr gibi anlaşmalarla topraklarımızın bölüşülmesi karşısında, doğal olarak antikor gurubun direnç göstermesi ve ayaklanması bir kök paradigmadır. MUSTAFA KEMAL BİR MUCİZE DEĞİLDİR. SEVR YANDAŞI BİR YABANCI HAYRANI DA DEĞİLDİR. TAMAMEN RASİST KÖKENLİ, ENGÖRÜ DOĞUMLU VE TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE, İLK KEZ BELKİ DE SON KEZ TÜRKLÜK VARLIK ALANINI FETİŞE DÖNÜŞTÜREN BİR REHBERDİR.” demektedir.

Hoca nihayetinde “Son yıllarda, Türk toplum yapısında ortaya çıkan ve giderek derin sosyal gerginlik ve yarılmalara yol açan olayların temelinde, bu tarihsel dokunun aktörlerini (dönmeleri, avdetileri, tüm yabancı unsurları) bulmamak mümkün değildir” diye bizleri uyarmaktadır.

Geçtiğimiz dönemde TBMM’de oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu”nun on iki üyesinden onu Türk değildi. Heyhat! Türkler için Anayasa yapacaksın ama Türk olmayacaksın, nasıl bir şeydir bu? Eğer yuların Türkler tarafından Büyük Selçuklu’dan bu yana Türk olmayanlara kaptırıldığını bilirseniz, bunun gayet sıradan bir şey olduğunu da bilirsiniz!

Onun için bir Türk olarak Atsız Hoca‘ya rahmet okumadan geçmek istemiyorum. Tabii ki, Atsız Hocanın yanında Türk’ün gözünü açan adını burada saymakla bitiremeyeceğim ama Atatürk’le taçlanan tüm önderlere rahmet okuyorum.

Şimdi bize olmadık bir başkanlık elbisesi giydirmeye çalışanlarında soyunu sopuna dikkatlice bakın. Eştikçe çok şaşkına düşeceğinizden zerrece şüphem yok. Bunlar Türklük zayıflayınca her türlü densizliği yapma cüretini kendinde görürler. Etrafa bakın, mevki ve makamı ne olursa olsun eğer bir Türk’ün asla yapmayacağı şeyleri yapanları görürseniz bilin ki, o bizi yüzyıllardır sarıp sarmalayan mikropların günümüzde yaşayan temsilcisidir.

Fazlası Prof. Dr. Orhan Türkdoğan‘ın makalesinde alın, okuyun; benden bu kadar vesselam!

 

 

 

Yardım Ederken Zarar Vermek

Deniz kaplumbağaları yavruları şu sıralarda denizle buluşuyor. Ege ve Akdeniz sahillerimizin belli kesimlerinde, kuluçka dönemlerini tamamlayan Caretta Caretta yavrularının denizle buluşması süreci başladı.

Bu süreç deniz kaplumbağası yavruları için uzun ve çetin bir yolculuk demek. Yavruların yumurtadan çıkıp kumsalı aşarak denize ulaşması için ciddi bir mücadele vermesi gerekiyor.

Bu sebeple bazı insanlar yavrulara yardım yapmak için kumsaldan ellerine aldıkları yavruları doğrudan denize bırakıyor.

Bu iyiniyetli yardım aslında caretta caretta yavruları için çok zararlı imiş.

Uzmanlar “Bu doğru bir davranış değil, caretta caretta yavrularını sakın elinize almayın!” diye uyarıyor.

“Çünkü kumsaldan denize kadar kendi başlarına yürümeleri gerekiyor. Bu sayede hem kasları, akciğeri açılacak hem de kumsalın kokusunu yapısını kavrayacak ki tekrar oraya dönebilsin.”

“Yavruların denize girdiğinde balıklara kolaylıkla yem olmaması için de karın kısmının sürtünmesi gerektiğine” dikkati çeken uzmanlar, “O kuma sürtünerek, içinden çıktığı yumurtanın kokusunun gitmesi gerekiyor. Tüm bunları yavru deniz kaplumbağaları o kumsalı yürüyerek gerçekleştiriyor. Ancak biz bu canlıları toplar denize bırakırsak bunları gerçekleştiremez ve balıklara kolay yem vermiş oluruz.”

Ayrıca insanlar tarafından birden suya bırakılan canlının neye uğradığını şaşırdığı ve çoğu zaman boğulduğu bildiriliyor.

Peki, nesli tükenmekte olan bu canlı türünün korunması için insanlar yardım etmesin mi?

Elbette yardım edilecek. Ama bu süreçte değil.

Yumurtadan çıkan bin yavrudan sadece bir tanesinin anaç olarak tekrar kumsala dönebildiği biliniyor. Bu sayıyı artırmak için yapılacak şeyler var:

Yuvaya zarar verebilecek tilki ya da diğer zararlı hayvanların önlenmesi için yuvalar kafesle korumaya alınmalı. Bu sebeple Mayıstan Eylül sonuna kadar belli kumsallarımız deniz kaplumbağaları nedeniyle koruma altına alınıyor.

Kumsala yakın yerlerde bulunan otel ve işletmeler gece ya ışıklarını kapatmalı ya da kırmızı ışık kullanmalılar. Denize ulaşmaya çalışan yavrular denizdeki ayın parıltısını göremezse yakınlardaki otel veya restoranların ışığına gidiyor ve denize ulaşamıyor. O zaman ölebiliyorlar.

*********************************

Çocuklarımıza Yardım Ederken

Çocuklarımızın yetişme sürecinde de iyiniyetli bazı yardımlarımız, onlara fayda yerine zarar veriyor.

Bizim nesil mahalle aralarında tozlu, çamurlu sokaklarda, akranlarıyla oynayarak yetişti. Sonradan öğrendik ki, böyle yetişmekle hem biyolojik olarak bağışıklık sistemimiz güçlenmekte ve hem de sosyalleşme, paylaşma, işbirliği, mücadele gibi hayat dersleri aldığımız için çok doğru bir gelişme çizgisi imiş.

Oysaki bizler şimdi çocuklarımızı ve torunlarımızı adeta steril bir kafes içinde muhafaza etmeye çalışıyoruz. Bunda haklı sebeplerimiz var:

Şehirlerdeki hızlı nüfus artışı sebebiyle mahalleliyi ve komşularımızı tanımıyoruz. Artık bir güvenlik endişemiz söz konusu. Çocuk kaçırma, tecavüz ve cinayet haberleri bu endişelerimizi korkuya çeviriyor. Bu ortamda çocuklarımızı koruma içgüdüsünün hâkim olması anlaşılabilir bir durum.

Çok küçük yaşlardan itibaren çocukların ellerine verdiğimiz akıllı telefonlar, tabletler ve TV kumandaları sosyalleşmeyi azaltmakta. Bu teknolojik gelişmeye karşı çaresiziz.

Çocuklarımız tıpkı caretta caretta yavruları gibi doğru yönü gösterecek ay ışığını arıyor. Fakat yuvalarının etrafını kuşatan tesislerin ışık kuşatması altında kalmışlar. Nereye gideceklerini şaşırmaları normal.

Deniz kaplumbağalarına iki ışık türü arasındaki farkı öğretemeyiz. Fakat insanoğlu hayvanlardan farklı olarak akıl sahibidir ve bilgi edinebilir.

Yapmamız gereken, çocuklarımıza ay ışığı ile ampul ışıklarını ayırt etmeyi öğretmek.

Yani sorumluluk vermek, bireysel mücadelesine izin vermek; hayatın mücadele etmek demek olduğunu, başarının çalışma, azim ve sabırla mümkün olduğunu yaşayarak öğretmek.

Bu arada elbette doğru rehberlik etmeye, çevre zararlılarına karşı uzaktan hissettirmeden korumaya çalışabiliriz.

*********************************

İYİ Parti’de Gelişmeler

İYİ Parti henüz gelişimini tamamlamamış bir parti.  Deniz kaplumbağaları metaforunu kullanmaya devam edersek, caretta caretta yavrularının denizle buluşma safhasına çok az kalmış durumda.

Kuluçka döneminde her türlü olumsuz saldırıya muhatap oldular. Tilki ve diğer zararlı hayvanların saldırısı ile bir kısım yavru daha yuvalarından çıkma fırsatı bulamadan imha edildiler. (İktidar tarafından korkutulup İYİ Parti’ye gelmesi engellenenler.)

Bir kısmı sözde kendilerine yardım eden iyiniyetli kişiler tarafından, kumsalda yürümeden elleriyle alınıp denize bırakıldılar. (Yolculuk sürecine dâhil olmayan bazı kişilere vaktinden çok önce önemli koltuklar ikram edildi.) Bunlar da ya boğulup gitti, ya da balıklara yem oldu.

Yavruların bir kısmı ise etraftan tutulan ampul ışıklarıyla yönlerini şaşırıp denizden uzaklaştılar. Siyaseten ölüme gittiler. (Seçimden sonra istifa edenler..)

Ama yavruların büyük kısmı denizle buluşmak için verdikleri çetin mücadeleye devam ediyor. Denizdeki ayın parıltısını izleyerek (Parti’nin ilke ve ülkülerinin aydınlattığı yolda) yolculuğunu sürdürüyor. Denizle buluşmaya çok az kaldı.

Bunların denizle buluşması gerçekleşince kasları, akciğeri yeterince açılmış, kumsalın kokusunu yapısını kavrayacak bilgi ve donanıma kavuşmuş oldukları için, varlıklarını güçlenerek devam ettirecekler.

 

 

Eski Türkiye’de Ahlâk (7)

Pazarlardan canlı kuşları kafesleriyle satın alıp Azad etmek millî bir anane hâline gelmişti. Bu gibi kuşlara “Azad Kuşları” denilirdi. Madrabaz / Hileci Rumlar bu Osmanlı şefkatini sömürmek ve bundan yararlanmak için bir çare bile bulmuşlardı. Evlerinde yetiştirip alıştırdıkları kuşları Türklere satıp salıverdikten sonra, eve dönen aynı kuşları birçok defalar çeşitli Türklere satarak daima para kazanırlardı.

Evlere sokulmayan sokak köpeklerini beslemek için vasiyetnamelere maddeler koydururlardı. Ayrıca köpekler için vakfiyeler de yapılmıştır. Bu vasiyetnamelerle vakfiyeler gereğince köpeklere her gün belli saatlerde ücretli adamlar tarafından et ve ekmek dağıtılması genel bir âdet hükmünü almıştı.

Fırıncılarla kasaplara her hafta veyahut her ay köpekler için belli bir para verip et ve ekmek dağıttırmak âdeti de vardı. Yavrulayan köpekler için sokaklarda küçük kulübeler yaptırılırdı. Kasaplar her gün köpeklere birer miktar et dağıtmakla yükümlü tutulurdu. Bütün sokaklarda köpekler için su kovaları vardı.

Kedilere karşı da aynı şefkat ve merhamet gösterilirdi. Bunlar için özel binalar yapılmış, bakım memurları tayin edilmiş ve gıda vakıfları kurulmuştur.

Leyleklerle kırlangıçların yuvalarına hürmet edilirdi. Evlerin damlarında barınmaları hayra alâmet sayılırdı. Büyük binalar yapılırken kuşlar için süslü yuvalar da inşa edilirdi. Hububat nakledilirken üstüne üşüşüp yiyen kuş sürülerine asla dokunulmazdı.

Osmanlılar avcılıktan nefret ederlerdi. Etleri yenilen hayvanların ıstırap çekmemeleri için süratle kesilmeleri şarttı.

Kervansaraylarda yolcu hayvanları için ahırlar ve ayrı yerler vardı.

Hayvanları koruma kanunları çıkarılmıştır.

Ağaçların ve hatta verimsiz ağaçların bile sulanması için vakıflar kurulmuştur.

Ev yapılan arsalarda ağaçlar varsa, onlar için damlarda açıklık bırakılır ve bu suretle kesilmelerinin önüne geçilmiş olurdu. (a.g.e., s. 154 – 155)

Eski Avrupalılar için Türk demek, sözüne inanılacak adam demekti.

Hak ve hakikate âşık olan eski insanlarımızın “Vallahi” diye yemin etmesi, o hakikate Allah’ı şâhit tutmak içindi. Eski insanlarımız, va’dine dindarane bir sadakatle sadıktı.

Türkiye Devleti’nin taahhütlerine / resmî sözleşmelerine sadakati alicenaplık derecesine varmıştı. (Nitekim bu husus, bugün de geçerlidir.) (a.g.e., s. 159 – 160)

Bir zamanlar nüfusu iki milyona kadar çıkmış olan İstanbul’da ve genellikle Türkiye ile Kırım’da hiç bir Türk dilenci yoktu. Hatta dilenciliğin ne olduğu bile bilinmezdi.

Eski Türkiye milleti, öldükten sonra bile kimseye muhtaç olmamak için kefen paralarını daima üzerlerinde taşımayı millî bir âdet hâline getirmişlerdi. (a.g.e., s. 172)

İslâm’dan kaynaklanan eski örf ve geleneklerimiz saymakla bitmez. Damla denizden haber verir hükmünce bu kadarla yetindim. Artık ne Türkiye, o eski imrenilecek Türkiye’dir. Ne de Avrupa o eski berbat Avrupa’dır.

Bir fetret / bocalama / geçiş dönemi geçiren Türkiye, ölmez ahlâk değerlerine artık yavaş yavaş da olsa, sahip çıkmaktadır. Aslî mecrasında akmanın yollarını aramaktadır. Tarihsel misyonunu yeniden yakalamanın arifesinde bulunmaktadır. Bunun belirtileri çoktur. Fecr-i sadık doğmak üzeredir.

Avrupa’ya gelince, birçok eksikliklerine rağmen -zaman gerektirdiği için- bizden, isim koymadan aldığı İslam’ın güzel ahlâkını, dış yüzüyle de olsa yaşamaktadır. Tabiri caizse, ml’min olmadan âdeta Müslim olmuşlardır. İman etmedikleri, inanmadıkları İslami -ister istemez- kısmen de olsa yaşayan bir konuma yükselmişlerdir.

Evet, Türkiye ve Avrupa, her ikisi de manevî bir değişimin arifesindeler. Evet, İslam’ın gönülleri feth eyleyeceği aydınlık bir dünyanın arifesindeyiz vesselâm.

Not: Alıntılar, sadeleştirilerek ve serbest alıntı şeklinde yapılmıştır.

 

 

Çocuk ve Sevgi

“Sevgi gelince tüm eksiklikler biter, bütün kötülükler yok olur.” Yunus Emre

Bilim insanları, eğitimciler, uzmanlar, düşünürler, şair ve yazarlar sevgiyi, farklı şekillerde açıklamışlar ve tanımlarını yapmışlardır.

Dr. Peck,  sevginin ihata edici bir tanımı yapılamamasının, onu gizemli bir hale getirdiğini söyler ve yetersiz kalacağını da belirterek sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi, insanın, kendisinin ve bir başkasının ruhsal tekâmülünü desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusudur”(Peck, 1992, s.81).

“Sevgi, insanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu”  (TDK Sözlüğü,1998).

“Sevgi nedir?” Sorusuna cevap aranacaksa; sevgi, kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmaktır. Sevgi fark edilmedir. Sevgi hoş görülmedir. Sevgi paylaşmadır. Sevgi tanınma, bir insanın olabileceğinin en iyisi olmasına, gelişmesine imkân sağlamaya çalışmadır. Sevgi, şeffaf olmadır. Sevgi ihtiyaçtır(Erdoğan, 2007).

Sevgi, sosyal bir varlık olarak, insan olmanın gerektirdiği doğal bir ihtiyaçtır. Moslow’un sıraladığı hiyerarşik insan gereksinimleri üçgeninde sevgi, temel olarak belirlenen, fizyolojik ve güven ihtiyacından sonra gelmektedir. Bununla beraber, sevginin, temel ihtiyaçların da önüne geçerek, ilk sırada yer alacak kadar güçlü bir ihtiyaç olduğunu gösterir sayısız örnek vardır(Özmen,1999, s.194).

Spinoza ise sevgiyi; ” zorlama olmadan, yalnız özgür olduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem” olarak ele almaktadır (Sönmez,1997, s.45).

“Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kollarınızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığını görürsünüz(Buscaglia, 1985, 1986, 1987).

Bademci’ye göre: Sevgi tutku gibi zehirlisi olmayan, herkesin yetiştiremediği sıradan bir çiçektir.”

Sevgiyi en geniş anlamda: “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü” olarak tanımlamak yanlış olmaz. “İnsan, sevme yeteneğini sevilerek kazanır. Sevmeden önce sevilmeyi öğrenir.” Sevecenlik, ilgi, anlayış, hoşgörü, acıma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir(Yörükoğlu, 1979).

Sevgi türleri:

a. Eğer türü sevgi: Belli beklentiler karşılandığında verilecek sevgidir. “Eğer iyi olursan; annen baban, seni sever.” “Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.” Türünden sevgidir.

En çok rastlanan sevgi budur. Bir şarta bağlı, karşılık bekleyen sevgidir. Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı, sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır. İlişkilerin pek çoğu “eğer” türü sevgi” üzerine kurulduğu için çabuk biter. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile “eğer” türüne rastlanır:

Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için çok çalışır. Hazırlık kurslarına da gider. Fakat başarılı olamaz. Babasının yüzüne bakacak hali kalmaz. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gider. Eve döndüğünde babası öfkeyle; “Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone’ye gittin” diye bağırır.

Delikanlı; “ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın” der. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlar. Çocuk da intihar eder.

Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştır.

İnsanlar eğer türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında. “Eğer” türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir(Toyotome,1968).

Bazı anne babalar sevgilerini ve çocuğa olan güvenlerini başarı şartına bağlarlar. “İyi bir karne getirirsen seni severim. Takdir belgesi alırsan beni mutlu edersin. Sen akıllı bir çocuksun, çok çalışıp yüksek notlar almalısın…” derler.

Bu telkinlerin çocuk diliyle ifadesi şudur: “İyi notlar ve iyi bir karne getirmezsem annem babam beni sevmezler. Akıllı bir çocuk çok çalışıp yüksek notlar alır, Çocukların ödevlerini ve okuldaki başarısını önemsediğiniz ve duygularından önde tuttuğunuz zaman başarısızlık korkularının ilk tohumlarını da ekmiş olursunuz(Çankırılı, 2002, s.35).

Şartlı sevginin sonu inatlaşmaya varır çoğu zaman. İnadına yaramazlık, inadına ders çalışmama, inadına saç uzatma, inadına küpe takma vb. gibi. Aile iletişiminde yaşanılan problemler “şartlı sevgi” lerin açtığı yaralardır.

Bir mağazadan kendine gömlek alan çocuk tezgâhtara, “bu gömleği eve götüreyim. Eğer annemle babam gömleği beğenirse geri getirip değiştireceğim” diyor.

Tezgâhtar şaşırarak sebebini sorunca çocuk, “O’nlar hep benim istemediğim şeyleri yapıyor ve benim zıddıma davranıyorlar. Ben de O’nlara inat beğenmedikleri bir gömlek alacağım” diyor.

Evde ve okulda yeterince sevgi bulamayan insan, o sevgiyi dışarıda arar. Çünkü insan sevgisiz yaşayamaz(Çamlıca, 2010, s.21).

b. Çünkü türü sevgi: Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.

“Eğer” türünden pek farkı yoktur. Bu tür sevgi insana yük getirir. Kişiler hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar.

Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. “Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler.” “Sınıfın en çalışkan öğrencisi, yeni gelen çalışkan öğrenciye kızar.”

Çünkü” türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz. Bu tür sevgide güven duygusu yoktur.

Japonya da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı, aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan, bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş.

Toplumlardaki sevgilerin çoğu “çünkü” türündendir. Bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür. Peki, o zaman gerçek sevgi, güvenilecek sevgi nedir? İşte sevgilerin en gerçeği(Toyotome,1968).

c. Rağmen türü sevgi: Koşula bağlı olmadığı ve karşılığında bir şey beklenmediği için “eğer” türü sevgiden farklıdır. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “çünkü türü sevgi de değildir.

Bu tür sevgide, insan “bir şey olduğu için” değil, “bir şey olmasına rağmen” sevilir. Burada insanın iyi, çekici ya da zengin olarak sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor.  Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor, ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur. Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.

Yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni “rağmen” türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır. Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.

Dünyadaki en büyük kıtlık, rağmen türü sevginin yeterince olmayışıdır!” (Toyotome,1968).

Sevgi koşulsuz olmalıdır. ÇocuklarımızıRağmen türü sevgi” ile sevmeliyiz. “Olumlu benlik bilinci için koşulsuz sevgi şarttır. Koşulsuz sevgi birey ne yaparsa yapsın onun sevgi ve saygıya layık olduğunun kabulüdür.

Çocuklarımızı sadece; çalışkan, başarılı, kusursuz, güzel, yakışıklı, çekici, iyi, uyumlu vb. özelliklerinden ötürü değil, olumsuz özellikleriyle birlikte, her şeye rağmen, olduğu gibi sevmeliyiz. Gerekli değeri vermeli ve yeterince ilgilenmeliyiz.

İşte o zaman çocuklarımız geleceğin sağlıklı, kişilikli, kendine yeterli ve güvenen başarılı ve mutlu bireyleri olacaklardır.

 

Sevgiyle kalın…