15.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 598

Ses Getirecek Eserler:

0

 

Sadi Somuncuoğlu

(Millî Düşünce Merkezi)

 

Atsız, Türkçülüğün Mistik Önderi

 

Ahmet Bican Ercilasun’un, ‘ATSIZ, Türkçülüğün Mistik Önderi‘ ile İskender Öksüz’ün  ‘Bilim, Din ve Türkçülük‘ eserinin aynı gün piyasaya çıkması, önemli bir müjde oldu. ATSIZ‘ı yazmak Bican Hoca’ya yakışırdı. ‘Bilim, Din ve Türkçülük‘ de, İskender Hoca için biçilmiş kaftandı.

ATSIZ’ı, Bican Hoca’nın yazması, heyecan verici ve çok anlamlı. Şüphe yok ki, Atsız, yarım asırlık Türk fikir tarihinde müstesna bir yere sahip. Yüksek medeni cesareti ve Türklüğe yapılan haksızlıklar karşısında susmayan kalemiyle, tartışmaların hep merkezinde oldu. Yazdıkları, yaptıkları, yaşadıkları ve ülküsüyle tarihimizin en çok tartışılan ve en yanlış anlaşılan adamıydı. Bu bakımdan, ATSIZ’ı, hem de ‘Türkçülüğün Mistik Önderi’ kapsamında yazmak zordu. Kim yazsa, ikna edici ve yeterli görülmezdi. Ama gençliğinden itibaren Atsız çizgisini takip eden, O’nu çok yakından tanıyan ve bundan da önemlisi bilim namusuna sahip birinin yazması gerekirdi; öyle de oldu. Uzmanlık alanının Türk Dili, Edebiyatı ve Tarihi (Türklük Bilimi) olması da, kayda değer bir husustur.

‘ATSIZ, Türkçülüğün Mistik Önderi’ni biraz yakından tanıyalım. Eser, belgeler ve fotoğraflar bölümü hariç tam 717 sayfa. Ama hiç çekinmeyin; zira elinizde en heyecanlı ve çekici roman gibi zevkle okuyacağınız bir eser var.

Bölümleri ise şöyle: Söz başından sonra ‘Tarihler ve Olaylar’ başlığı altında beş bölüm var. Her bölümün altında kapsadığı yıllar ve olaylar belirtilmiş. Sırasıyla 1832 -1940 yılları arasında 12 olay, 1940-1950 yılları arasında 13 olay, 1950 – 1960 yılları arasında 13 olay, 1960 – 1975 yılları arasında 75 olay, ele alınmış. Yayımlanan ve kapatılan dergiler, kitaplar, yapılan mücadeleler, sürgünler, hapishaneler, mahrumiyetler vb. var.

Kitapta: ‘Bilim Adamı Atsız’ ana başlığı altında ‘Tarihin İçinde Yaşayan Tarihçi’, ‘Tarihî Metin Yayınlarıyla Dilcilik, Yarıda Kalan Edebiyat Tarihi’ ve ‘Zorunlu Bibliyograflık’ ara bölümleri; ‘Sanat Adamı Atsız’ başlığı altında, ‘Ruhlara İşleyen Şiir’, ‘Şiirin Dışı’ ve ‘Şiirin İçi’, ‘Tozlu Sahifelerden Çıkıp Yüreklere Yerleşen Kahraman: Kür Şad (Bozkurtların Ölümü) romanın analizi, ‘Devlet Uğruna Kendini Feda Eden Urungu’ (Bozkurtlar diriliyor) romanı ve analizi. ‘Meçhul Şehzade: Delikurt’ ve analizi. ‘Dalkavuklar Gecesi’ ve analizi. ‘Z Vitamini’ ve analizi. ‘Bir Zaman Yolcusu: Selim Pusat’ (Ruh Adam Romanı) ve analizi. ‘ATSIZ’ın Hikâyeleri’, ‘Fikir Yıllarında ve Kalem Kavgalarında Atsız Üslubu’, ‘Türkçülük Düşüncesinin Mistik Önderi’ (Atsızın Fikirleri) ‘Ülkü/Mefkûre, Türk – Türkçülük – Milliyetçilik’, ‘Irk – Irkçılık/Soyculuk, Turan/Turancılık’, ‘Tarih Anlayışı’, ‘Dil ve Edebiyat’, ‘Askerlik – Ordu – Savaş – Disiplin’, ‘Ahlâk – Ahlakçılık’, ‘Din – Yobazlık’, ‘Batılılaşma – Medeniyet – Kültür – İlim’, ‘İktisat – Köycülük/Memleketçilik’, ‘Sosyal Adalet’, ‘Atatürk, Cumhuriyet ve İnkılaplar’, ‘Komünizm – Sosyalizm’, ‘Bölücülük-Kürtçülük’ , ‘Büyük Adamlar’, ‘Sonuç yerine.’ bölümleri ve konuları var.

 

Eser, 16 X 24 santim ölçüsündedir.

 

Panama Yayıncılık:

Yüksel Caddesi Nu: 7-A/7 Kızılay Ankara. Telefon ve Belgegeçer: 0.312-432 14 80

e-posta: info@panamayayincilik.com internet: www.panamayayincilik.com

Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun:

1943 yılında İzmir’de dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. 1971’de Dr., 1979’da Doçent, 1986’da Profesör unvanlarına hak kazandı. 1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Seattle şehrinde Üniversity of Washington’da misafir araştırıcı olarak bulundu. 1983′te Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başkanlığına getirildi. 1986′da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu. 1992’de Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü başkanlığı, 1993 yılında Yüksek Öğretim Kurulu’nda Türk Dünyası Müşaviri, aynı yıl Türk Dil Kurumu Başkanı vazifelerine getirildi. 2001-2002 yılları arasında Türkiye-Kırgızistan Manas Üniversitesi’nde öğretim üyeliği fakültenin dekanlığı ve Türkoloji Bölümü başkanlığı yaptı. Hâlen Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Yayınlanmış eserlerinden bazıları:

Bugünkü Türk Alfabeleri (1977), Kutadgu Bilig Grameri (1984), Dilde Birlik (1984),  Moğolistan ve Çin Günlüğü (1991),  Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü (ortak) (1992), Türk Dünyası Üzerine İncelemeler (1998)

 

Bilim, Din ve Türkçülük

Bu eser, İskender Hoca’nın altıncı kitabının adı; dizin bölümüyle birlikte 374 sayfa. Hoca’nın kitaplarının hepsi de orijinal, kendi bilim ve fikrinin ürünü. Diğer kitapları: Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, Niçin Geri Kaldık, Türk’üm Özür Dilerim, Millet ve Milliyetçilik, Alt Akıl – Aptallar ve Diktatörler.

Okuyanlar bilir; esprili hoş bir üslup, fakat dinamit gibi muhteva, sağlam fikir dokusu, parlak bir akıl ve zekânın ürünü. Okuyan bilir; ama henüz okumayanlar, elbette bilmez. Ama zihinlerine depo ettikleri ve doğru bildikleri yanlışların tasfiyesinden korkanlara tavsiye edilmez.

İskender hoca kitaba başlarken, ‘bilim nedir?’ diye sordu ve cevabını verdi: ‘Bilim, hele bilimin uygulamalı dalları, muhakkak ki vasıta (araç)’dır. Fakat bilim aynı zamanda dünyaya bakışımızda, problemlere yaklaşımımızda bir zihniyettir; bu yönüyle dünya görüşümüzün bir parçasıdır: O halde temel değerlerimizden biridir. Bilim bahsi çok önemli. Arkasından ‘Bilim ve Din’ bölümü geliyor. Müslüman düşüncesi ve Hıristiyanlık evrim için ne diyor? Ele alıp değerlendirdi. İslâm’ın temel açmazlarını; Neo-haricilik, proleterya ve ümmet devleti, ideoloji ve devlet, kavmiyetçilik, tekfircilik gibi meselelerini inceledi.

‘Kendi hikâyem: Yale ve ODTÜ’de Oktay Sinanoğlu’ bölümünde, Yale’deki doktora çalışmalarını ve yaşadıklarını anlatıyor. Her akademisyen adayının mutlaka okuması gerekli ve çok tatlı bir hikâye.’Yardımcı Doçentlik’, ‘Kuantum teorisi ve felsefe’, ‘Bilim ve Teknoloji’, ‘Demokrasi’, ‘Bilinmeyen Türkeş’, ‘Bilim ve Türkçülük’, ‘Millet ve Milliyetçilik üstüne sohbet’ gibi önemli konular işlenmektedir.

İftiharla söylemeliyiz ki; tarihe mal olan bu değerli eserler 2014 yılında Milli Düşünce Merkez Yönetim Kurulunun aldığı kararlar çerçevesinde hazırlandı. Daha önce yayımlanan Ethem Ruhi Fığlalı Hoca’nın ‘Lâiklik’, İskender Hoca’nın ‘Millet ve Milliyetçilik’, Bican Hoca’nın ‘Türk Kağanlığı’ kitapları da aynı kararın sonucu hazırlanıp yayımlandı. Millî Düşünce Merkezi Yönetim Kurulu üyesi İskender Öksüz ve Ahmet Bican Ercilasun ile Ethem Ruhi Fığlalı Hoca’mıza teşekkür eder, şükranlarımızı sunarız.

13,5 x 21 santim ölçülerindeki 376 sayfalık eser de PANAMA YAYINCILIK tarafından okuyucuya sunuldu.

Prof. Dr. İskender Öksüz:

1945 yılında İzmir’de doğdu. 1966 yılında Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya-Fizik Bölümü’nden mezun oldu. 1968’de Yale University (Master of Science),  1969’da Yale University (Ph. D.) dereceleri aldı. 2002 yılında Gazi Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nde Profesör oldu.

1987-2002 yılları arasında sağlık ve bilişim sektörlerinde çeşitli firmalarda profesyonel üst yönetici,  1981-1987 yılları arasında Prof. Unvânı ile University of Petroleum and Minerals, Suudi Arabistan’da Akademik ve İdarî yönetieci,  1987-2002 yılları arasında çeşitli şirketlerde Yönetim Kurulu üyeliği, Genel Müdürlük, Holding Genel Koordinatörü, 1968-1981 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Bölüm Başkanı, Rektör Yardımcısı Rektör Vekili, Kürsü Başkanı, Senato Üyesi, Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu 7. Dönem üyesi, Atom Enerjisi Konusunda Bakan Danışmanı olarak vazife yaptı.

Yayınlanmış Eserleri:

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi / Ayhan Tuğcugil müstearı ile. (1978), Türk’üm Özür dilerim (2012), Niçin Geri Kaldık? (2013), Millet ve Milliyetçilik (2016), Alt Akıl: Aptallar ve Diktatörler (2017), Bilim, Din ve Türkçülük (2018). Ayrıca yayınlanmış 29 adet ilmî makale ve tebliğ.

Uzmanlık Alanları:

Teorik Kimya, Fiziko-Kimya, Bilgisayar Uygulamaları ve Programlama (C, C++, FORTRAN, Assembler, PC Sistem Programcılığı), Nümerik Metodlar (optimizasyon, matrisler, simülasyon, Monte Carlo metodları, Görüntü işlem, Bilgisayar Yardımıyla Eğitim (CAL).

Yabancı Dil: İngilizce/ Almanca

İskender Öksüz, kitaplarında bizi inceler: Türkleri, Türkiye’yi, dünyanın bize, bizim dünyaya bakışımızı. Bunu bir gazete okuru düzeyinde yapar. Eğitimden bahsettiğinde üç ülkenin dört üniversitesinde, dört ayrı uzmanlık alanında hocalığı ve rektörlük düzeyinde üniversite yöneticiliğine kadar deneyimiyle yazar.

Bilim anlatıyorsa dünyanın en ünlü üniversitelerinden birinden alınan derecelerinden, en ünlü dergilerinde yüzlerce atıf alan yayınlarından hareket eder. Yönetimden söz açtığında tecrübesi bir dükkândan başlar, bir holding genel koordinatörlüğüne, 10’a yakın şirkete ve borsaya, kaliteye ve yönetim bilimine uzanır. Siyasette sadece etkilenmemiş, kurduğu ve girdiği Sivil Toplum Kuruluşlarıyla 1960’lardan beri yazdıklarıyla siyaseti etkilemiştir de.

 

KUŞBAKIŞI

İslâm’ın Gerçek Yüzü:

İslâm düşüncesi, Allah merkezli bir düşünce düzenidir. Bu düzende, her türlü tefekkür, tasavvur ve fikrin merkezini Allah düşüncesi teşkil eder. Bütün eylemler, davranışlar, hareketler ve faaliyetler, bu merkeze bağlı ve onun ürünü olarak gerçekleşir, oluşum kazanır. Bu anlamda, ‘yaratılış düşüncesi‘, O’na bağlı olarak da ‘yaratan ve yaratılmış‘ fikri kendini kabul ettirir. Yaratılış, Yaratan’ın bir eseri olduğundan bu oluşumla gerçekleşme imkânını kazanan her türlü ‘oluş’ ve bu oluşun en ince ayrıntılarının keşfi, bu merkezden çevreye yayılan bir faaliyet olarak görünür. Bu anlamda, felsefe, sosyoloji, psikoloji, etnoloji, kimya, fizik, jeoloji, velhasıl topyekûn bütün bilimler ve onların araştırma ve incelemeleri, yaratılışın Yaratan tarafından nasıl gerçekleştirildiğinin araştırılıp bulunmasını gösterirler.

Prof. Dr. Haytânî Altıntaş’ın telif ettiği 13,5 X 21 santim ölçülerinde, karton kapak içerisinde 271 sayfalık kitap, Ağustos 2018’de okuyucuya sunuldu.

AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

BEKLENMEYEN ŞAHİT VE DİĞER ÖYKÜLER

Cinâyet ve polisiye romanların yazarı Agatha Christie’nin eseri Beklenmeyen Şahit, içinde Hercule Poirot’nun yeni bir macerasının da bulunduğu daha önce yayımlanmamış hikâyeleriyle okuyucuya sunuluyor.

1920’lerin Londrası… Şehirdeki büyük bir evin tüylü halıları şok edici bir cinayetle lekelenir. Kurban, Emily French adında çok zengin, yaşlı bir kadındır. Bütün deliller bu acımasız cinâyeti kurbanın yüklü mirasını bıraktığı yakışıklı genç Leonard Vole’un işlediğini göstermektedir. Yaşlı kadının sâdık yardımcısı Janet Mackenzie de mahkemede bu yönde ifâde vermiştir. Leonard, eşi Romaine’nin tanıklığıyla temize çıkacağından emindir. Ne var ki zanlının eşinin mahkemedeki ifadesiyle dâvâda akıl almaz bir dönüşüm yaşanır.

Daha önce yayımlanmamış hikâyelerin de yer aldığı Beklenmeyen Şahit’te Agatha Christie’nin ilk defa karşılaşacağınız esrarengiz karakterleri okuyucuyu yine şaşırtacak!

Çiğdem Öztekin’in Türkçeye çevirdiği kitap, 13,5 X 19,5 santim ölçülerinde, 280 sayfa olarak Ağustos 2018’de yayınlandı.

ALTIN KİTAPLAR:

Göztepe Mahallesi, Kâzım Karabekir Caddesi Nu: 32 Bağcılar, İstanbul. Telefon: 0.212-446 38 88

Belgegeçer: 0.212-446 38 90 e-posta: iletisim@altinkitaplar.com.tr //  www.altinkitaplar.com.tr

BU VATAN KİMİN?

Orhan Şaik Gökyay, şiirlerinde en çok vatan, tabiat, kahramanlık, yalnızlık konularını ele almıştır. Fakat onu meşhur eden şiiri ise şüphesiz dillere pelesenk olmuş olan ‘Bu Vatan Kimin‘ adlı şiiridir. 1937 yılında şair Bursa’da iken evinin yakınlarında bulunan resmî bir dairenin direğinde mahzun bir hâlde durduğu görünen bayrağı, İstiklâl Savaşı yıllarını yaşamış şaire dert olmuş ve bu şiirin ilk mısraları orada doğmuştur. Türk tarihini, Türk milleti ve onun kahramanlık sembolü Mehmetçiği karşımıza getiren bu destan; Orhan Şaik Gökyay’ın adını ilelebet yaşatacak bir vatan yadigârıdır.

Editör Nusret Gedik tarafından yayına hazırlanan kitap, 13,5 X 21 santim ölçülerinde, 136 sayfa olarak Temmuz 2018’de okuyucuya sunuldu.

YEDİTEPE BASIM YAYIN DAĞITIM LİMİTED. ŞİRKETİ:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 27 Defne Han Daire:12 Cağaloğlu, İstanbul Telefon: 0.212-528 47 53

Belgegeçer: 0212-512 33 78 www.yeditepeyayinevi.com e-posta bilgi@kitapadresi.com

KISA KISA / KISA KISA…

1- MEVLANA AŞKINA: N. Ahmet Özalp /  Kapı Yayınları.

2-TANZİMAT ROMANI: Tamer Kütükçü / Ötüken Neşriyat.

3- TÜRK TOPLUMUNDA AYDIN SINIFIN ANATOMİSİ: Prof. Dr. Orhan Türkdoğan. Timaş Yayınları.

4- ESKİ ZAMANLARDA İSTANBUL HAYATI: Balıkhâne Nâzırı Ali Rıza Bey. Kitabevi Yayınları / M. Varış.

5- VAHİY: Behram Menteşoğlu. Yakın Plan Yayınları.

 

DERKENAR:

SADİ SOMUNCUOĞLU DİYOR Kİ:

Haber şöyle: “Avrupa Parlamentosu (AP), Türkiye vatandaşlarına vize muafiyeti verilmesini Ankara’nın Rum kesimini ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ olarak tanıması şartına bağladı. Böylece Kıbrıs’ın tanınması fiilen kriter haline geldi.”

Bu haberi okuyanlar, ‘AP kararları bağlayıcı değil ki‘ diyerek rahatlayabilirler. Ama kazın ayağı öyle değil. Zira 3 Ekim 2005 tarihli Türkiye İçin Müzakere Çerçeve Belgesi (MÇB) AP kararlarının bağlayıcı olduğunu söylüyor. Hatta; genelgeler, iç ve dış yazışmalar, beyanatlar, açıklamalar gibi bütün AB belgeleri için aynı ifade kullanılıyor. Türkiye için “zıvanadan çıkmış” bu tür hukuk ve ahlak dışı kararlara, ‘müzakerelere başlama’ uğruna ‘eyvallah’ denildi. Kamuoyuna da büyük bir başarı diye sunuldu.

Acaba neden? Bilgisizlikten mi? Sanmıyoruz. Gördüğümüz kadarıyla, ‘batı değerlerine (!)’ teslimiyetin ‘faziletlerinden (!)’ yararlanmak peşine düşüldü. İçerde ve dışarıda yapılacaklar, özel gündemleri için çok önemli bir manivelaydı. Brüksel ‘şefaat’ kaynağı gibi görüldü. Bu günlere gelindi. Saç saça, baş başa birbirimize girdik, fakat değişen fazlaca da bir şey yoktu.

AB’ye gelince, 60 yılda inşa ettiği ortaklığı, Türkiye müzakerelere başlıyor diye, yerle bir etti. Utanmadı. MÇB, Türkler için Majino hattı gibiydi, ama kendi değerlerini de buharlaştırdı. AB müktesebatı, hukuk, demokrasi, insan hakları nerede kaldı. Hani siz bunların savunucusuydunuz?

(Millî Düşünce Merkezi internet sitesi. Erişim târihi: 08.09.2018)

 

 

Batılılaşma (1)

0

İki asra yakın “Batılılaşma” çabası içindeyiz. Zamanla bizi yükselten değerlerin kıymetini unuttuk. Gereklerini yerine getirmez olduk. İnancımızın bizi yücelten güzelliklerini terk ettik.

İnancımızın bu güzelliklerini, bizi biz yapan prensip ve ilkelerini sanki küstürmüş olduk. Onlar da kabul görecekleri yerleri mesken edindiler. Güzel niteliklerimizin zamanla yokluğunu hissettik. Bir de baktık ki aslında bizim öz malımız olan değerler Batı’nın eline geçmiş. Başka isimlerle oralarda boy göstermiş.

Batı’nın hem teknikte, hem de medeniyette gelişmesini sağlamış. İleri geçmesini gerçekleştirmiş. Doğuyu temsil eden bizlerle, Batıyı temsil eden Avrupa’nın maddesel bakımdan arasını açmıştı. Bu aralık kapatılmalıydı.

Batı, Müslüman bilim adamlarından ve onların eğitim kurumlarından aldığı ilim ve fenni çok ilerletmişti. Özellikle ilimlerden yararlanma usul ve yollarını çok iyi tespit edip saptamıştı. En kısa yolda başarıya eriştirecek; tasnif ve tertip metotlarını bulmuştu. Çünkü sırf bilmek yetmiyordu. Bilgiyi nasıl ve nerede kullanılması gerektiğini bilmek de önemliydi.

Kuşkusuz bilginin önemini bilmek iyiydi. Ama aynı zamanda bilgiyi de elde etmek lâzımdı. O da yetmezdi. Bu sefer ondan yerinde faydalanmak da icap ediyordu. Bu ise kullanış biçim ve tekniklerini keşfetmekle mümkündü. Bunlara ek olarak yukarıda belirttiğimiz gibi usul ve metotlarını iyi seçmek ve tayin etmek de hesaba katılmalıydı. Kısaca bilimsel yol yordamı yerinde ve zamanında devreye sokmak gerekiyordu.

Mademki Batı, malımız olan ilmimizi ilerletmişti. Mademki Batı, malımız olan bilgimizi en iyi şekilde kullanıyordu. Öyleyse malımız olan ilmi; yeni şekil, yeni kullanış biçimiyle onlardan almamız icap ediyordu.

Biz de öyle yaptık. Bütün içtenliğimizle bunu gerçekleştirmeye çalıştık. Bunun için hem Osmanlı devleti, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devleti; yüzlerce talebeyi Batı ülkelerine gönderdi. Ne Osmanlı, ne de Türkiye Cumhuriyeti; bu konuda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Oralardan Osmanlı Devleti zamanında, özellikle askerî danışmanlar getirildi. Bazı bilginler celbedildi.

Hatta Türkiye Cumhuriyeti, Hitler Almanya’sında güç durumda kalan kimi Alman bilginlerine kucak açtı. Üniversite kürsülerinde mesleklerini icra etme imkânı verdi. Fakat Batı’ya ilim – teknik alanlarında, muhtaç oluşumuz halkı tedirgin etti.

Özellikle Osmanlı Devleti zamanında halk; Batı’ya bu konuda el açılmış olmaktan çok rahatsız oldu. Çünkü Osmanlı Devleti yüzyıllarca -özellikle- Avrupa’ya ilim götürmüştü. İrfan taşımıştı. Teknikte örnek olmuştu. Üstelik Hak dindeydiler. Hak yoldaydılar. Hakk’ı biliyorlardı. Hakk’ı tanıyorlardı. Hakkı yayıyorlardı.

Ve bu yaymayı, bu Hakkı taşımayı en güzel şekilde yapıyordu. Kimseyi dininden etmeden yapıyordu. Hakkı göstermeyi Hakka örnek olmayı, kimseyi dilinden etmeden yapıyordu. Kimseyi örf ve ananesinden yoksun etmeden yapıyordu. Kimseyi gelenek ve göreneğinden mahrum etmeden yapıyordu.

Kiliseyi, Havrayı, Sinagogu yıkmıyordu. Sadece yanlarına bir de Câmi yapıyordu. Kimseye Hak Din İslâm’a girmesi için zor kullanmıyordu. İslam’a gelmesini dayatmıyordu. Sadece akla kapı açıyor, isteğiyle, istençliğiyle ora halkını baş başa bırakıyordu.

Halk ister kiliseye, isterse Havraya, isterse Câmiye gitsin buna karışmıyor. Aksine bu seçme özgürlüklerini korumak için oralarda boy gösteriyordu.

İşte bu yüzden Halk kabullenemiyordu bu durumu. İnsanlığın hizmetinde, mazlumun yanında, zâlimin ve haksızın karşısında olan bu millet; böyle mi olmalıydı? Batı’ya el açar duruma mı düşmeliydi? Onun içindir ki Batı’ya yöneliş halkı rencîde edip incitiyor, halkı üzüyordu. Kavimlerin azîzi iken, düşman zelîl etmişti bizi!

İşte bu durumu bir türlü hazmedemeyen halk; Batılılaşmaya karşı çıkıyordu. Hatta bu yüzden ülkenin kalkınması, toparlanması için insanüstü çaba sarfeden bir padişahına bile “Gâvur” nitelemesini yapmaktan kendini alamamıştı!

 

 

Milliyetçi, Demokrat, Çağdaş

İYİ Parti’nin Kimliği konusunda esasen bir arayışa ihtiyaç yok. Çünkü Partinin kimliği Tüzüğünün “Amaç ve İlkeleri” başlıklı 2. maddesinde ve Parti Programında çok açık bir şekilde tanımlanmıştır.

Fakat halk bu türlü belgeleri pek okumaz. Kitleler için algı en az olgu kadar önemlidir.

Bu bakımdan siyasi bir marka olarak kimliğini tanımlayan ilk bir veya birkaç kavramın kitlelere benimsetilmesi gerekir.

Milliyetçi, demokrat, muhafazakâr, İslamcı, Atatürkçü, Sosyal Demokrat, Demokratik Sol, Kürtçü, Liberal gibi kimlik tanımlayan kavramlar hemen bazı partilerin isimlerini aklımıza getirir.

Bir başka açıdan bakınca da, partinin ismi zikredildiğinde bu kavramlardan hangisi / hangileri hatırlanıyorsa Partinin kimliğini kitleler bu kavramlarla algılar.

İYİ Parti siyaset meydanına çıktığında kendi konumunu “Merkez Partisi” olarak tanımladı. “Merkez” kavramı bir doktrin, bir ideoloji, bir siyasi görüş beyan etmekten ziyade partinin siyasi yelpazenin neresinde konumlandığını gösteriyor.

Türkiye’de geleneksel olarak siyasi partilerin merkezin sağında ve solunda konumlandığı kabul edilirdi. Bu kavramlar eskisi kadar geçerli olmasa da alışkanlık devam ediyor. Hala merkeze yakın olanlara merkez sağ ve merkez sol tabirleri kullanılıyor.

Merkeze uzak ama sağda olan Saadet Partisi “muhafazakâr, İslamcı” kavramlarıyla tarif edilirken, Milliyetçi Hareket Partisi mevcut politikaları ile merkeze yakın AKP’ye adeta eklemlenmiş de olsa, hala “milliyetçi” kavramı ile özdeşleşmiştir.

Ak Parti de başlangıçta merkeze yakın bir yerde konumlanmıştı. Ağırlıklı olarak “milli görüş” geleneğinden gelenlerin oluşturduğu yapı, merkez sağ ve merkez solu içine alan bir söylemle başladı. İçine 2. Cumhuriyetçi, liberal sol görüşte olanları da aldı. Fakat hiçbir zaman solcu ve liberal kabul edilmedi.

AKP’nin fikri yapısında hep “muhafazakâr, İslamcı” yönü ağırlık bastı. Bunda cemaat ve tarikatlara yaslanan teşkilatlanması çok etkili oldu. “Kürtçülük” yapan organizasyonlarla bile yakınlık kurdu. Fakat çıkmaz sokağa girildiğini görünce Türk milliyetçiliğine doğru yelken açan bir söylem geliştirdi. “Milliyetçilik = ırkçılık = kavmiyetçilik = günah” iddiasındaki çekirdek kitlesi yüzünden, halk “milliyetçi” kimliğini de Ak Parti ile özdeşleştirmedi.

İYİ Parti’yi tarif eden kavramların da onun genetiğine uyması yani tüzüğündeki ilkeleri yansıtması gerekir. Aynı zamanda bu kavramların başka bir partinin devamı veya kopyası olmadığını gösteren, partiyi geniş kitlelerle de buluşturan sıfatlar olması icap eder.

*******************************

İYİ Parti’nin Amaç ve İlkeleri

İYİ Parti’nin kimliğini tanımlayan kavramları tüzüğündeki “Amaç ve İlkeleri” maddesinden çıkarabiliriz. Bu maddede yer alan başlıca kavramlara bir göz atalım:

Türk Milletinin ülkesi ve devleti ile bölünmez bütünlüğünü korumak.

Atatürk ilkeleri ve kurucu iradeye bağlılık.

Anayasanın ilk dört maddesindeki temel niteliklere sahip çıkmak.

Demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, özgür düşünce, hür irade, liyakat, bağımsız ve tarafsız yargı, denge ve denetim sistemleri gibi demokratik hukuk devletlerinin temel kavram ve ilkeleri ve evrensel değerleri hâkim kılmak.

Milli ve manevi değerlerimizi yaşatmak, Siyasetin ahlak zemininde yapılmasını sağlamak.

Hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı, çok partili demokratik parlamenter demokrasi,

Laiklik.. İfade, inanç, din, vicdan ve teşebbüs hürriyeti,

Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana ve Yunus Emreler’in anlayış ve felsefesi ile

Çağdaş gelişmiş ülkelerin ittifakla kabul ettiği evrensel değerleri yaşamak ve yaşatmak.

Bilim, sanat, estetik gibi medeni değerleri uluslararası ölçekte geliştirmek…

***

İşte bu kavramlardan marka özelliği gösteren kısa bir tanım veya özlü bir slogan çıkarmak gerekiyor.

Burada zikredilen kavramların Ziya Gökalp’in “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde ifade ettiği doktrine akrabalığını hemen hissedebiliyoruz. Tabii aynı sloganı kullanmak tam doğru olmaz. Reklamcılık tekniği açısından da yeni bir slogan bulmak gerekir.

Area Araştırma Şirketinin anketine göre, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 43,2’si partiyi Milliyetçi olduğu için; yüzde 43,1’i Atatürkçü; yüzde 7,4’ü Muhafazakâr; yüzde 6,3’ü de Sosyal Demokrat olduğu için tercih ediyormuş.

Prof. Dr. İskender Öksüz‘ün, buradan vardığı sonuç şu: “Seçmen İYİ Parti’nin yerini tayin etmiş, onun zihninde ve gönlünde yerleştiği alan belli: Türk Milliyetçiliği ve Atatürkçülük.”

“Atatürk de bir apaçık, düpedüz Türk Milliyetçisi olduğundan”,  İYİ Parti’nin oturduğu fikri zemini tanımlamak için sadece “Türk Milliyetçiliği” kavramı kullanılabilir.

Elbette bugün İYİ Partililer gibi Ak Partinin, CHP’nin ve MHP’nin seçmenlerinin de önemli bir kısmı Türk Milliyetçisi ve Atatürkçüdür. İYİ Parti seçmenlerini oluşturan kitle, daha önce oy verdikleri parti hangisi olursa olsun, tamamına yakını Türk Milliyetçisidir, Atatürkçüdür.

Ancak İYİ Parti Tüzüğünün “Amaç ve İlkeleri” maddesinde demokratik hukuk devleti ve çağdaş değerlere verilen ağırlık dikkate alınınca, kimlik tanımında bu kavramların da bulunması doğru ve faydalı olacaktır.

Demokrat” kavramının içine adalet, hukukun üstünlüğü, adil yargı, parti içi demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi kavramlar yerleştirilebilir.

Çağdaşlık” kavramının içine de eğitim, bilim, üretim, sanat, insan hakları, yönetişim, dünya ölçekli rekabetçi ekonomi, özgürlükçü siyasi anlayış, gelişmiş ülkelerin ortaklaşa kabul ettiği evrensel değerler ile uluslararası camiaya her alanda katkı sunma hedefleri alt başlıklar olarak konulabilir.

Bu kavramları kullanan İYİ Partililerin, kavramların kendilerine yüklediği sorumluluk ve görevi yerine getirdikleri her açıklama, tavır ve eylemleri, halkın bu kavramları parti kimliği olarak benimsemesine sebep olacak.

İYİ Parti Milliyetçi – Demokrat – Çağdaş kimliği ile siyasi yelpazede tam da konumlanmak istediği Merkeze yerleşebilecektir.

 

 

Miras Yarası Kangren Olmuş, Haberiniz Var mı?

0

Balıkçının önüne gelen üç kişiden biri diğerine: “Az önce ambulanslar gitti, on bir kişi birbirini vurmuş, altısı ağırmış.” diyor. Kulak kabartıyorum, “Olayın sebebi neymiş?” diyorum, “Herhalde akrabalar arasında miras meselesi.” cevabını alıyorum. Yer belli, zaman belli; deşifre etmemek için burada paylaşmıyorum.

Miras konusu, bu toplumda bir yara; yara değil, kangren…

Esnaftan biriyle konuşuyorum. Camiye gidenleri göstererek bana: “Beş vakit namazı camide kılan şu adamların, hiçbirinin öldükten sonra yatacak yerleri yok.” diyor, ben sormadan ilave ediyor: “Bunların hiçbiri hak hukuk bilmez, her biri kızlarından mal kaçırır, akrabaları ile mal yüzünden küstür.”

Lafa gelince adalet, eşitlik, hakkaniyet; eyleme gelince yaşasın şeytaniyet !

Gazeteci dostum Mahmut Bey’le sohbetimden sonra onun ısrarı ile ele aldığım bu konu üzerinde düşünmeye başladığımda mirasın, toplum bireylerini ve nesilleri birbirine kaynaştırmak, bir millet bilinci oluşturmak, aidiyet ve akrabalık duygularını güçlendirmek yerine, nesilleri birbirinden kopardığını, aynı dönemde yaşayan aile bireylerini birbirine düşman ettiğini, kan davalarına yol açtığını, birbirine beddualı kişilerden oluşan bir toplum ürettiğini üzülerek tespit ve idrak ettim.

Miras konusunda “cahiliye” kültürüne sahibiz. Ülkemizin bilhassa bazı bölgeleri bu konuda öne çıkmaktadır. Bu bölgelerdeki anlayışa göre kadın, hala “karnından sıpası, sırtından sopası eksik olmaması” gereken varlıktır. Kadın, çalışır, üretir; mirasa gelince hak erkeğindir. Bunu baba yapar; erkek evlat, zaten hazır kuvvet beklemektedir; atadan böyle görmüşlerdir. Kadın, kadın utancından dolayı bir şey diyemez, içine atar, beddua eder, hakkaniyet için ahireti sabırla çeker; derdini kocasına ve çocuklarına anlatabilir. Zurnanın son deliği olduğu için kocanın zaten söz hakkı yoktur; evlatlar, kendinden önceki nesle, dayılarına düşman olur. Vicdanlar kanar, bazen volkan gibi patlar, aile faciaları kaçınılmazdır. Sebep, gelenek böyle emretmiştir.

Bu uygulamanın, ne medeni kanunda ne de fıkıhta yeri vardır.

Miras meselesini, bu toplum, halletmek zorundadır. Geleneğin bu konudaki yozlaşmış, zulme dönüşmüş kuralları derhal terk edilmelidir. Erkek egemen anlayışın yaygın olduğu bu bölgelerde geniş bir sosyolojik araştırmaya ve yeni bir algı, inanç, kanaat, hukuk düzeni oluşturmaya acilen ihtiyaç vardır. Dillendirilmeyen, ancak içten içe büyüyen tümör, toplum huzurunu, güven duygusunu, kardeşlik bağlarını kemirmekte, yok etmektedir.

Cebri uygulamalar hiçbir hukuk düzenine uymuyor, kuralsızlık hüküm sürüyor. En kötü hukuk düzeni bile düzensizlikten iyidir. Belli bir yaşa geldiği için idrak yeteneğini ve muhakeme gücünü yitirmiş yaşlıların iki dudağının arasından çıkan hükümler, uygulamada adaletsizliğe ve murisler arasında huzursuzluğa yol açmaktadır.

Kişiler, miras paylaşımında isterlerse İslam fıkhının isterlerse Medeni Kanun’un hükümlerine uyabilirler. Bu onların tercihidir. Önemli olan, sulhen uzlaşmaktır.

İslam fıkhında mirasçı olarak kadın ve erkeğin hak oranları, bunun istisnaları, azami ve asgari sınırları hep bellidir. Medeni Kanun da insanlık tecrübesinin birikimi olarak birtakım kurallar getirmiştir. İşimize gelsin veya gelmesin, bu kurallar bütününe uyulmadığı sürece kişiler birbirlerini vurmaya devam edeceklerdir.

Din olarak, İslam akaidine inandığını ve buna göre hayatını tanzim ettiğini söyleyenlerin uygulamalarına baktığımızda büyük bir samimiyetsiz, sahtekârlık görmemek, şaşkınlık yaşamamak mümkün değil. Bu insanların adalet anlayışı, kirlettiği için hem dine zarar vermekte hem kendilerine olan güveni sarsmakta hem de toplumsal barışı bozmaktadır.  Hele, haksız arzuları din ambalajı ile sunma kolaycılığı yapanlar, bunun için ayetleri kullananlar, Allah tarafından, “ayetleri ucuz menfaatleri için satanlar olarak nitelenmiş ve lanetlenmiştir.

Miras paylaşımında laik veya dini yasalardan birini önermek, bu yazının konusu değildir. Toplumsal konsensüste ciddi sıkıntı vardır. Bu durum, ailevi ve milli benliği yaralamakta, yok etmektedir. Buna müdahale, kişi hürriyetin gaspı değil, sağlıklı bir sosyal yapının ihyası için hukuk devletinin acil görevidir.

Yetkisiz mustaripler olarak bizim de, duyarsız yetkilileri mustaripli hale getirmek, onlara vicdanların onaylayacağı hukuk düzeni inşa etmelerini sağlatmak görevimizdir. Vesselam…


 

 

 

Babaannemin ve çocukluğumun 9 Eylülleri*

Çocukluğumun ve gençliğimin İzmir’inde 9 Eylül, tam anlamıyla millî bir bayramdı. Bundan neyi kastediyorum? Diğer bayramlarda genellikle öğrenciler organize edilerek yürütülür, asker geçer, günün “manâ ve ehemmiyeti”ne dair nutuklar atılırdı. Resmigeçidi seyredenler de, biz yürüyenler de eğlenirdik. O kadar.

Fakat 9 Eylül bambaşkaydı. Hatırladığım kadarıyla öğrenciler yürümezdi; esnaf yürürdü. Zaten resmî tatil de değildi. Fakat günler öncesinden çevre köy ve kasabalar şehre akar, oteller dolardı. Gece Basmane Meydanı’nda bir köşede kıvrılıp uyumak olağandı. Geçit törenine tek resmî katkı, süvarilerimizden gelirdi. Mızraklarının üstünde uçuşan al flamalar, Arnavut kaldırımına vuran nalların saçtığı kıvılcımlar aklımdadır… Fakat çocuk ruhumu asıl etkileyen, seyircilerin, kadın- erkek hemen bütün seyircilerin, süvariler geçerken ıslanan gözleriydi. Çünkü onlar, onlar değilse anneleri, babaları, işte bu süvarinin 9 Eylül sabahı kendilerini katliamdan kurtardığını, üç yıl, üç ay, üç hafta, üç gün süren aşağılanma ve işgale son verdiğini hatırlıyorlardı. (15 Mayıs 1919- 9 Eylül 1922).

Gelen Türk süvarisiydi!

Babaannemden 9 Eylül’ü çok dinledim. 7- 8 Eylül 1922 geceleri, Müslüman İzmir, Gâvur İzmir’den gelecek katliamı bekliyordu. Kadınlar ve çocuklar, İkiçeşmelik’te, mahallede, nispeten en korunaklı evde toplanmıştı. Erkekler yoktu. Ya kurtarıcı ordudaydılar, ya da silahlı direnişin bir parçasıydılar. Bu İkinciler, o birkaç gün ve gece bölünmüş şehrin iç sınırlarında, elde tüfek nöbetteydi. Kadınlar, 9 Eylül sabahı karşı tepelerden “karınca gibi” askerin geldiğini gördüler. Babaannem ağlamaya başlamış. “Geliyorlar, bizi de kesecekler.” Hâlbuki gelen, Yüzbaşı Tatar Şerafettin Bey komutasındaki o süvarilerdir. Süvari Kolordusu’nun komutanı İşkodralı Fahrettin Paşa’nın, Başkomutan Selânikli Mustafa Kemal Paşa’nın süvarileri…

Büyük taarruzun süvarileri

Mustafa Kafalı Hoca, tek başlarına bir destan olan o beş bin süvari için şu yorumu yapar: Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği’nden gelen yüz binlerce, Kırım Hanlığı’ndan gelen on binlerce süvariden elimizde kala kala işte bu beş bin süvari kalmıştı… O kahraman kolordunun atlıları 25 Ağustos gün batımından itibaren, Yunanlıların, “buradan nasıl olsa geçilmez” diye tutmadıkları Ahır Dağındaki dere yatağından tek tek geçmeye başladı. Tamamı geçidin öbür ucundan çıktığında 26 Ağustos öğlen olmuştu. İşte o beş bin atlı, 26 Ağustos’tan 9 Eylül’e kadar düşmanın sırtındaydı. Düşmanı kâh çevirdi, kâh tepesine bindi ve birkaç güne kalmadı Akdeniz’e koşan Türk Ordusu’nun önüne düştü. İzmir’i katliamdan kurtaran da o süvarilerdir.

Dur emrini dinlemeyen kurtuluş ordusu

Kadınlar süvarilere kovalarla su taşımışlardı, atları içsin diye. Fakat onlar öyle susuzdu, öyle bir hızla ve durup dinlenmeden at sürmüşlerdi ki, ikram edenlerin şaşkın bakışları arasında kovaları kendi başlarına dikmişlerdi… Piyadenin günler değil, saatler sonra süvariye yetişmesi de bir başka hikâyedir.

Onlara İzmir yakınlarında durup emir beklemeleri emredilmişti. Çünkü müttefiklerin İzmir’de nasıl bir tertip aldıkları bilinmiyordu. Fakat hiçbir birlik durma emrine itaat etmemişti. Çünkü geçtikleri her kasabada, her köyde Yunan’ın katliamını görmüşlerdi. İzmir’in aynı felakete uğramasını önlemek için süvari dörtnala, piyade koşar adım yetişmişti.

 

 

Fuat Uğur’a Açık Mektup: “Andımız”ın Irkçılıkla İlgisi Yoktur

0

Sayın Uğur, Türkiye gazetesinin 8 Eylül 2018 tarihli nüshasındaki yazınızda Sözcü gazetesinin üç gün önce Millî Eğitim Bakanı Ziya Selçuk‘a yaptığı “Açılım yüzünden kaldırılan Andımız yeniden okunsun” çağrısına tepkinizi içeren yazınızı ibretle okudum.

“Andımız”dan “İlköğretim okullarındaki tüm öğrencilere papağan gibi ezberlettirilen bir metin” olarak bahsetmişsiniz. Sayın Uğur, “Andımız” papağana ezberletilen bir tekerleme değil,  çocuklarımıza milli kimliklerini kazanmaları, insani ve ahlaki değerleri içselleştirerek benliklerini geliştirmeleri amacıyla okutulan bir metindi. Milli birlik ve beraberliğimize önemli katkı sağlayan “Andımız”, aynı zamanda çocuklarımızın iyi, vicdanlı ve saygılı bireyler olabilmelerine katkı sağlamak amacıyla okutuluyordu.

Türkiye Cumhuriyeti, dağılmış bir toplumu toparlama, millî devlet kurma hareketidir. Bu ant, bu hedefe dönük olarak, bu ülkede yaşayanların çocukluktan itibaren, “dağılmayı, bölünmeyi, yok olmayı, emperyalist güçlerin ülkeyi parçalamasını” önleyecek şuura sahip olmalarını sağlamak için yazılmış ve okullarımızda okutulmuştur.

Bu tip “Ant”lar, başta ABD ve Japonya olmak üzere birçok ülkenin eğitim sisteminde de vardır. Mesela; Christopher Columbus’un ABD kıyılarına çıkışının 400’üncü yılında yazılan Amerikan Bağlılık Ahidi (Yemini), 1892 yılından bu yana ABD’de okullarda her sabah öğrenciler tarafından okunuyor. Bu “Ant”ta; “Herkes için özgürlük, adalet ve tek bir millet olmayı sağlayan cumhuriyeti temsil eden ABD bayrağına, sadakat ile bağlı kalacağıma tanrının huzurunda yemin ederim” deniyor. Kamu toplantıları ile özel toplantıların çoğu bu yemin ile başlıyor. Bayrak töreni yapılırken bu yemin okunuyor. Ayağa kalkılıyor ve “Ant” metni hep bir ağızdan seslendiriliyor. Bu “Ant”ın amacı, Amerika’da yaşayan 72 milletten insanı, tek bir millet olarak bir araya getirmektir. Amerikalılar diyorlar ki, “Bayrak sevgisi, milli birlik duygusu, özgürlük ve adalet gibi kavramların önemi, çocukluk çağlarında öğretilirse, insanlar bu değerlere sahip çıkar.”

Sayın Uğur, iktidara muhalif olan Sözcü gazetesinin Bakan Ziya Selçuk‘a destek vermesinden de bayağı rahatsız olmuş bir haliniz var. “Andımız”ın tekrar okullarda okunmasını da, bu desteğin bir diyeti olarak görüyorsunuz. Bu metni, “baştan aşağı ırkçılık kokan çürümüş bir metin” olarak niteliyorsunuz. “Öğrenci Andı”nın Hitler Almanyası ve faşist İtalya döneminden esinlenilerek okullarda okutulmaya başlandığını söylüyorsunuz.

Sayın Uğur, her şeyden önce ırkçılıkla milliyetçiliği birbirine karıştırıyorsunuz. Irkçılık biyolojik bir kavramdır ve kan bağını ifade eder. Milliyetçilik ise sosyolojik bir kavramdır ve millet dediğimiz, aralarında kültür birliği olan insan topluluğunu ifade eder. Kültür ise; dil, din, hukuk, örf ve âdetleri kapsar.

Dinimiz bile kavmiyetçiliği kınarken, kavmini sevmenin kınanamayacağını söyler. Bu “Ant”ın, Hitler Almanyası ve faşist İtalya ile kesinlikle ilişkisi yoktur. Cumhuriyet’in 10.  Yılında, 23 Nisan 1933 Çocuk Bayramı’nda zamanın Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip tarafından yazıldı. Ant, genel kabul görünce, bu tarihten bu yana 80 yılı aşkın bir süredir, ilkokullarımızda çocuklarımızda millî kimliği geliştirmek ve millî şuuru güçlendirmek amacıyla okutulmaktadır.

Sayın Uğur, yine yazınızda diyorsunuz ki;  “Yıllarca Türkler dışındaki diğer etnik kesimlerden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının varlığını Türk varlığına armağan ettik…. Hatta saf Türk soyundan gelmeden mutlu olunamayacağını çığırdık… Sözcü gazetesini motive eden FETÖ zihniyetinin de faşist ve ırkçı olduğunu biliyoruz. Ama bu gazetenin yazarlarıyla okuyucularının kumaşında Kemalist-ulusalcı kimlikten gelen etkiyle Türk ırkının diğer ırklara göre üstünlüğünü şevkle savunan bir damar bulunduğunu da yıllar itibarıyla hep birlikte idrak ettik….. Şimdi “Suriyeliler defolsun” hashtag’iyle tüm bu kesimi tavlayıp koyun gibi peşinden sürükleyen FETÖ’cüler de Andımız’ın geri gelmesini sabırsızlıkla bekliyorlar”.

Bu yazdıklarınızın Türkiye’nin gerçekleriyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu asılsız iddialarınıza en güzel cevabı, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran Atatürk değişik zamanlarda yaptığı şu konuşmalarda vermiştir:

–      Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)

–      Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

–      Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)

Andımız”dan kimi içinde “Türküm” kelimesi, kimi de ”Ey büyük Atatürk!” hitabı var diye rahatsız oluyor, Oradaki Türklüğe takılanlar Ant‘ın bütününü ve ortaya çıkışın altında yatan sosyolojik nedenleri düşünseler, belki biraz daha mantıklı fikir yürütebilirler. Bugün Andımız’dan rahatsız olanlar, yarın İstiklâl Marşı‘ndan da, içinde ”kahraman ırkıma bir gül” sözü geçiyor diye, oradaki “ırk”tan da rahatsız olup, kaldırılmasını gündeme getirebilirler.

Andımız Ne mutlu Türküm diyene!” diye sona erer. Bu sözde geçen “Türklük” bir ırka mensubiyeti değil, kendini Türk milletinden hissetmeyi ifade eder.

Kendini Türk vatandaşı hisseden hiçbir bir kimsenin “Andımız”ın okunmasından asla rahatsız olmaması gerekir.

 

 

Doğudan Doğan Kültür ve Sanat Güneşi: Kahramanmaraş’ın, Alkışı Hak eden Alkış Dergisi

Dr. Oğuz Paköz, Dergiciliğin Problemlerini ve Gurur Verici Yönlerini Anlattı ve de Türkiye’nin Kültür, Sanat Haritasını Dikkatlere Sundu.


Oğuz Çetinoğlu: Kurucusu ve Başkanı olduğunuz Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Derneği’nin kültür dünyamıza kazandırdığı ALKIŞ Dergisi, 100. Sayıya ulaştı. Tebrik ediyor, daha nice yüzüncü sayılara ulaşmasını niyaz ediyorum.

Dernek kurma fikri nasıl oluştu, sizi dergi yayımlamaya yönlendiren sebepler nelerdi?

Dr. Oğuz Paköz: İlginiz ve katkınız için ben de size teşekkür ediyorum. Umarım daha uzun soluklu oluruz. Bizim dergiciliğe başlamamız tamamen bir tesadüf eseri oldu. Hani eskiler ‘kaza ve kader‘ derler ya işte öyle bir şey. Dostlarımız bir dernek kurmak istedi, bir dergi yayımlamak istedi. Olmayınca bizden yardım istediler. Biz de bir ucundan tutalım dedik ve bugünlere geldik. Bizi böyle bir uğraşın içine çeken dostlarımızı buradan selamlamak istiyorum.

Çetinoğlu: Türkiye’de dergi yayımlamak sıkıntılı bir iş. Ayrıca getirisi yok. Taşrada dergi yayımlananın zorlukları nelerdir, karşı karşıya bulunduğunuz zorlukları nasıl aşıyorsunuz?

Dr. Paköz: En büyük sıkıntı sanatkâr kıskançlığı. Ben olayım şu olmasın veya ben ilk sayfada olayım, yanımda da kimse bulunmasın diyenler var. Ayrıca daha önce yayımlanmış bir yazı veya şiiri bir de bizim dergimizde yayınlatmak isteyen var. Grupçuluk yapmak isteyen veya ideolojik yaklaşmak isteyen arkadaşlar da mevcut. Maddî sıkıntıları saymıyorum ama baskı aşaması, dağıtması, paketlemesi, postalaması hep emek isteyen işlerdir. Bu tür konularda destek bulunamıyor. Yazar ve şair arkadaşların tek sıkıntısı eserlerinin görkemli bir biçimde yayınlanması. Bu sebeple dengeli, kararlı ve adaletli olmak gerekiyor. Bu zorlukları sabır ve sevgi ile aşıyoruz.  Önceleri bu konularda epey başımız ağrımıştı. Sonunda bize güvenleri gelişti. Şimdi o konularda daha rahatız.

Çetinoğlu: Kahramanmaraş; şairi, edibi, muharriri, müellifi bol bir şehir. Yeni kıymetler de ebedî âleme göçenlerin bıraktığı boşluğu doldurma gayreti içindeler. Memnun ve ümitli misiniz?

Dr. Paköz: Ben gerçekten ümitliyim. Bizim ile birlikte başlayan birçok arkadaşımız kitap yayımladı. Bir kısmı çırak idi usta oldu. Biz geliştik onlar da gelişti. Yetkin arkadaşlarımız daha bir kendilerine güvenir oldular. Dergimizde yazı veya şiirini yayımlatmayan arkadaşlarımız da var. Onlar tek bir düşüncenin adamı olmamızı istiyorlar. Biz ise yıkıcı düşünce taşımamak şartı ile salt sanat kaygısı taşıyoruz. Onların da sonunda bizi anlayacağını ümit ediyoruz. Birçok arkadaşımız o tür düşüncelerden sıyrılabilse yeteneklerinin millî sınırlarımızı zorlayacak bir güce ulaşacağına inanıyorum. Bunu hep anlatıyoruz ama kabullenilmiş düşüncelerden kurtulmanın zorluğu da gerçek.

Çetinoğlu: Yazı ve şiir gönderenlerin çoğu, çevrenizdeki insanlar olsa gerek. Dostunuz veya en azından selamlaştığınız, hal-hatır sorduğunuz kişiler. Yayımlanmaya değer göremediğiniz şiir ve yazı geldiğinde zor durumda kalıyor musunuz, öyle durumlarda ne yapıyorsunuz?

Dr. Paköz: Başlangıçta dediğiniz gibi yazar ve şairlerin çoğunluğu bizim çevremizden kişilerdi. Ama bugün daha yüz yüze tanışamadığımız arkadaşlarımız da az değil. Biz Maraş’ı ülkemiz geneline, ülkemizi de Maraş’a taşımak gibi bir yöntem takip ediyoruz. İl dışından pek çok yazar ve şair arkadaşımız var. Bütün bunlara rağmen zor durumda kaldığımız anlar da oluyor. Dahası bencilliklerine karşılık veremediğimiz birkaç şair arkadaşın bizim ile bağlantıyı kestiği de oldu. Biz önümüze bakıyoruz. Biz arkadaşlarımızı, dostlarımızı mutlu etmek için dergi çıkartmıyoruz. Geldiğimiz noktada çoğu kişi bu durumu anladı. Gerisin geri dönüş yapan arkadaşlarımız da oldu. Biz sanattan ve kaliteden taviz vermemeye çaba gösteriyoruz.

Çetinoğlu: Kahramanmaraş’ta mülkî makamlardan, mahallî yönetimlerden destek alabiliyor musunuz? Dergiyi yaşatmak için beklentileriniz nelerdir?

Dr. Paköz: Onlar bize şaşı bakıyor. Biz de onları pek umursamıyoruz.

Çetinoğlu: Türkiye genelinde Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarının derginize katkıları oluyor mu? Neler yapılabileceğini düşünüyorsunuz?

Dr. Paköz: Başlangıçta birkaç girişimde bulunduk. Bir sonuç alamadık. Dahası bir sonuç almak için iktidarın adamı olmamız isteniyor gibi bir sonuca ulaştık. Belki de kendimizi pek anlatamadık. Ayrıca böyle bir girişimle bağımlı, bağlantılı bir duruma düşer miyiz diye kuşkular taşımaktayız.

Çetinoğlu: Kahramanmaraş’ta, sizden önce 100. sayıya ulaşan dergi oldu mu? Oldu ise hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz? Süreli yayın olarak sizin dışınızda Kahramanmaraş’ta neler var?

Dr. Paköz: Kahramanmaraş’ta bırakın yüzü, elliyi bile bulan olmadı. O gurur Alkış ailesinindir.

Çetinoğlu: Alkış’ın yayınında ön plana çıkardığınız değerleri ve vazgeçemeyeceğiniz prensipleri anlatır mısınız?

Dr. Paköz: Bizim her zaman önceliğimiz sanattır. Ancak sanatı yıkıcı veya bölücü bir amaç için kullanmak isteyenlere de kapımız sonuna değin kapalıdır.

Çetinoğlu: Gerek dernek olarak gerekse dergi olarak dil, kültür ve sanat anlayışınızı anlatır mısınız?

Dr. Paköz: Biz yaşayan ve çağını yansıtan bir Türkçeden yanayız. Ancak kimi yazarlarımız daha eskiyle veya daha arı bir dille sanatını sergilemek istiyor. Anlaşılır olması durumunda bu tür yazı ve şiirleri geri çevirmiyoruz.

Çetinoğlu: Tıp doktorusunuz. Kültür ve sanat meseleleriyle de yakından ilgileniyorsunuz…

İnsanlarımızın okuma alışkanlığı konusundaki değerlendirmenizi lütfeder misiniz?

Dr. Paköz: 1960’lı 1970’li yıllarda orta öğretim ve yükseköğretim öğrencilerinin en büyük harcaması kitap için olurdu. Öğrenci yurtlarında gerek kitaplar gerekse görüşler saatlerce tartışılırdı. O davranış teröre ve anarşiye kurban edildi. Oysa sivrisinek mücadelesi için göllerin kurutulması gerekmezdi. O günkü yoğun okumalar şimdi de yapılmaktadır ama oran olarak görece olarak daha az bir kesimce yapılmaktadır.  Görsel basın, akıllı (!) telefon ve televizyon yeni kuşak için daha cazip gelmektedir. Bu durumun düzeltilmesi için elbirliği ile çabalamamız gereklidir.

Çetinoğlu: Okuma alışkanlığının yaygınlaştırılması hususundaki tavsiyeleriniz nelerdir?

Dr. Paköz: Özendirici önlemler almak gereklidir. İlkokuldan başlayarak yarışmalar ve armağanlar verilerek okumanın ve yazmanın gerekliliği ve okuyan yazan kişilerin kendilerine ve insanlığa daha yarar getireceği gençlerin belleklerine kazınmalıdır. İnternetten edinilen bilgilerin ancak konuyu bilenlerce değerlendirilebileceği belleklere kazınmalıdır. Yalnız görerek veya duyarak tam bir olgunluğa varılamayacağı açıktır. Kişi okumalı, okuduğunu sindirebilmelidir. Daha sonra bu okuduklarını sorgulamalı doğru bulduklarını uygulamaya geçirmelidir. Bütün bunlar kişiyi doğru düşünmeye ve doğru sonuca götürmeye yardımcı olacaktır.

Çetinoğlu: Okumak; şiir, hikâye, deneme ve hatıra yazıları yazmak ve diğer kalem ürünleri ile meşgul olmak insanlara neler kazandırır?

Dr. Paköz: Okumak, okuduğunu anlamak kişinin kendisini başkalarına anlatmayı kolaylaştırır. Okumak, okuduğunu anlayarak sorgulamak ve özümsemek hele hele şiir, hikâye veya hatıra yazmak insanı geliştirir. Olgun ve topluma faydalı insan olmasını sağlar. İnsana mutluluk aşılar. Hele yaptıkları ile başkalarına faydalı olmuşsa bu mutluluk bir ömür boyu sürer.

Çetinoğlu: Radyo, televizyon, tiyatro ve sinema; eğlence vâsıtası olmakla birlikte, öğretim ve eğitim vâsıtası olarak da kullanılabilir. Ülkemizde bu imkândan yeterli ölçüde faydalanıldığı kanaatinde misiniz?

Dr. Paköz: Bu gereçlerden faydalanan ve kendisini geliştiren pek çok kişi tanıyorum. Fakat görece olarak oranının düşük olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Halkımız bugünlerde özellikle televizyonu bırakalım eğlenceyi yalnız vakit öldürmek için kullanmaktadır.  Radyonun bağımlı dinleyiciler dışında büyük kesimin yalnızca eğlence veya bir ses, bir yoldaş olarak değerlendirildiğini gözlemlemekteyim. Tiyatro ve sinema artık seçkin vatandaşların uğradığı bir yer olarak değerlendirilmektedir. Özellikle tiyatronun çok faydalı olmasına rağmen çeşitli sebeplerle işlev göremez olduğu görüşündeyim.

Çetinoğlu: Daha fazla faydalanılabilmesi için tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Paköz: Başta okullar olmak üzere işyerlerinin ve kuruluşların toplu hareketle tiyatro ve sinema için etkinlikler yapması gereklidir. Böylelikle ortak akılla seçicilik de yapılmış olur. Maraş’ta mevsimlik gösterimde bulunan Devlet Tiyatrosu aracılığı ile üst düzeyde istifade sağlanmaktadır. İstanbul tiyatronun merkezidir ama gerek ulaşım zorluluğu, gerekse tiyatroya gitmenin kişiye pahalıya mal olduğu gerekçesiyle orada doluluk oranının çok düşük olduğunu görmüştüm.

Çetinoğlu: Kahramanmaraş’ta büyükşehir genelinde halka açık kaç adet kütüphane var? Kahramanmaraşlıların kütüphane ile bağlantısı hakkındaki gözlemlerinizi anlatır mısınız?

Dr. Paköz: Biri İl Kültür Müdürlüğü’nün diğeri Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin olmak üzere iki büyük kütüphane var. İl merkezinde, ilçe merkezlerinde, mahalle ve köylerde küçük ölçekli pek çok kütüphanemiz var. Ama ne yazık ki bu kütüphaneler daha çok öğrencilerin ders çalışma mekânları olarak kullanılıyor. Kütüphaneden gerçek anlamda yararlanan çok az kişi olduğunu söyleyebilirim.

Çetinoğlu: Türkçemizin, problemleri olan bir dil olduğunu iddia edenler var. Aynı kanaatte misiniz? Cevabınız ‘Evet‘ ise, gözlemlediğiniz problemlerden birkaçını belirtir misiniz?

Dr. Paköz: Bu konu pek çok tartışmaları beraberinde getirir. Söz gelimi daha sarımsak mı sarmısak mı diyeceğimize karar verememişiz. Bunun gibi pek çok örnek sıralanabilir. Ben yaşayan Türkçenin kullanılmasından yanayım. Ancak dil de canlıdır. Eğer durağan bir dil kullansaydık belki Kutluk Devleti’nin Türkçesini belki de Son Osmanlı Döneminin ağdalı lehçesini kullanacaktık. Bence milliyetçilik dilcilikle, Türkçülük Türkçecilikle başlar. Türkçe her konuda yeterli bir hâle getirilmelidir. Fiilleri ve eklemeli yapısı ile muhteşem bir dile sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Çetinoğlu: Problemlerin giderilmesi veya en aza indirilmesi için tavsiyeleriniz nelerdir?

Dr. Paköz: Devlet, dilciler ve sanatçılar birlikte dilimize yön vermelidirler. Özellikle teknoloji ile dilimize giren kelimelere daha girmeden bir karşılık bulunmalıdır. Türkçesi olan kelimeler dururken yabancı kelimeler kullanılmamalıdır. Bugün bunun tam tersi bir durum vardır. Konuşmalarının arasına serpiştirilen yabancı kelimelerle bilgelik taslamaya kalkanları görüyoruz. Devlet bu konuda tam anlamıyla sağırları oynamaktadır. Türkçeciler, dil bilimcileri uyumakta, sanatkârlar ise başka dünyalarda dolaşmaktadırlar.

Çetinoğlu: Ömer Seyfeddin ve Ali Cânib Yöntem’in başlattığı, Ziya Gökalp, Orhan Seyfi Orhon, Yakup kadri Karaosmanoğlu ve dönemin diğer edip ve muharrirlerinin desteklediği ‘dilde sadeleştirme‘ çalışmalarının zaman içerisinde, tasfiyeciliğe dönüştüğü iddialarında hakikat payı olduğunu düşünüyor musunuz? Düşüncelerinizi temellendirir misiniz?

Dr. Paköz: O gün bazı yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ama bugün yeterince duyarlı devlet adamı, sanatçı ve dil bilimcilerimiz var. İrade eksikliği yaşanmaktadır. İş işten geçmeden bir şeyler yapılmalıdır. Dil giderse ne devlet ne millet ne de din kalır. Bu konuda devletimizin gereğini yapmasını beklemekteyiz.

Çetinoğlu: Türk Dil Kurumu’nun, fonksiyonlarını yeterli ölçüde icra ettiği kanaatinde misiniz? Beklentileriniz nelerdir?

Dr. Paköz: Bana biraz hantalmış gibi geliyor. Türkçede ‘at ağasına göre kişner‘ derler. Dil konusunda duyarlı bir yönetim pek çok yanlışı düzeltebilir. Türkçe konusunda iyi işler yapılabilir. Bugün Türkçemizi üstün fiil yapısıyla kendisi korumaktadır. Ona biraz yardımcı olmak ise hepimizi görevi olmalıdır. Siyasîlerin bu konuda bilgilendirilmesi gereklidir.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için vermek fırsatı bulamadığınız mesajınızı lütfeder misiniz?

Dr. Paköz: Sevgili Oğuz Ağabey, sevgili adaşım. Sizi ve sizin gibi Türk kültürüne ve Türk diline emek ve değer katan büyüklerimi saygı ile selamlıyorum. Sizi seviyoruz. Çok güzel işler yapıyorsunuz. Sağlık, mutluluk ve esenlikle nice bir hayat sürmenizi diliyorum. Sanat ile olunuz, sevgi ile olunuz, sağ olunuz.

Dr. OĞUZ PAKÖZ

 

Kahramanmaraş’ta l947 yılında doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamladı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1974 yılında mezun oldu. Mezuniyet sonrası Kahramanmaraş’ta pratisyen doktor olarak meslek hayatına başladı. Askerlik görevi sonrasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesinde biyokimya bölümünde ihtisas yaptı. Mecburi hizmetini Çorum, Elbistan ve Kahramanmaraş Devlet Hastanelerinde tamamladı. 1984’ten sonra Kahramanmaraş’ta özel laboratuar çalıştırmaya başladı. Bu görevi 2008 yılının Eylül ayına kadar devam etti. Bu tarihten sonra Kahramanmaraş’ta bir özel hastanede çalışmaya başladı. Hâlen aynı hastanede laboratuar sorumlu doktoru olarak görev yapmaktadır.

 

Oğuz Paköz evli, dört çocuk babasıdır. Kahramanmaraş’ta uzun bir süre politika ile de ilgilendi. İki yıl (bir dönem) Türk Ocağı başkanlığında bulundu. Rauf Denktaş’ın Kahramanmaraş’ı ziyareti onun başkanlığı dönemindedir. Dört defa Tabip Odası başkanı seçildi. Kahramanmaraş Meslek Odaları Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı ve uzun süre başkanlığını yaptı. Yine aynı dönemde Güney İlleri Tabip Odaları Birliği’nin kurucu başkanlığını üstlendi.

 

Oğuz Paköz 2002 yılında kurulan Kahramanmaraş Kültür ve Sanat Evi (KÜSEV) Derneği’nin kurucularındandır ve derneğin kurulduğu günden beri başkanıdır. Bu derneğin yayın organı olan sanat ve edebiyat dergisi Alkış’ın dernek adına sahipliğini ve başyazarlığını on beş yıldır uhdesinde bulundurmaktadır. Kılgı, Var Varanın-Sür Sürenin, İlk Çıngı İlk Çılgınlık, Bombalar Öldürmez Sevgiyi, Türkülerle Giden İlbey ,    Ahır Dağı Destanı, Maraş Senin Nazın Var ve Maraş Destanı adlarında 8 kitabı yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 

Sefam Olsun Deyin İçin Çayları

Bırakırsan İtalyan’la Arab’a

Elbet olur senin çiftçin Maraba
Fındık gitti beyler size merhaba

Eloğluna gitsin aslan payları
Sefam olsun deyin için çayları

Siz dolanın bayırlarda saylarda 
Keyif gıcır, işler tıkır beylerde 
Bu gidişle kimse kalmaz köylerde

Evet, beyler bitti cicim ayları
Sefam olsun deyin için çayları

Dışa bağımlıysan tarımda bile
Ne söylesen ne konuşsan nafile
Bu kafayla bitmez çektiğin çile

Geldi artık beyler hazan ayları
Sefam olsun deyin için çayları

Kimse Timsah gözyaşları dökmesin
Bizi aptal sanıp nutuk çekmesin
Dönüp bir de suçu halka yıkmasın

Öldü beyler öldü erkek ayları
Sefam olsun deyin için çayları

Not:1:Eskiden fındık mevsimi sonu olan eylül ayına erkek ayı denirdi Zira ele para geçerdi.

 

 

Radikal İslâm (1)

 

“Köktendinci”, “Fundamentalist” ve “Radikal İslâm” deyimleri deyince, yazık ki yanlış olarak dini tam olarak anlayan, dini tam olarak uygulayan ve uygulamak isteyen müslümanlar anlaşılıyor!

Aslında “Köktendinci”, “Fundamentalist” ve “Radikal İslâm” diye nitelenenler; İslâmı gerçek mânada tatbik edenler, uygulayanlar değildir.

Tersine bunlar İslâmı gerçek mânada uygulamayanlar demektir. Veya “Radikal İslâm” vb. gibiler için İslâmı yanlış yorumlayıp, yanlış uygulayanlar demek daha doğru olur.

Kaldı ki Müslümanların yaptığı teröre İslâm nitelemesini hiç kullanmamak lâzım.

Çünkü İslâmı gerçek mânada anlamayan, doğru şekilde tatbik etmeyen kişi veya gruplara; kişisel vasfı ve dini İslâm diye yaptığı İslâm dışı hareketini İslâma maletmek, o eylemi İslâmla nitelemek, İslâma bir bühtandır. Bir iftiradır. Yakışık almayan bir kondurmadır.

Bu anlayış ve bakış tarzı, sanki İslâm dininin terörist düşüncelere müsait olduğunu yansıtıyor!

Bu anlayış, ayrıca İslâmla ilgisi olmayan “Gaye için herşey meşrudur!” düşüncesini meşru ve kabul edilebilir kılıyor!

Bu anlayış şekli insanı dışlıyor, hesaba katmıyor!

Demek ki, “Köktendinci”, “Fundamentalist” ve “Radikal İslâm”ı; İslâmın gerektirdiklerini yapan  ve bu uğurda baş koyanlar olarak değerlendirmek; İslâma en büyük bühtandır. İslâma en büyük iftiradır.

En hafif ifadeyle İslâmı anlamamak, İslâmı bilmemektir.

Bundan dolayıdır ki, bunların hiçbiri İslâmla bağdaşmaz. İslâmla uyuşmaz. İnsanın her iki dünyada huzur ve rahatını hedefleyen İslâmla bir kefeye konulmaz.

İnsanı odaklayan -her hâl ü kârda- insanı düşünen İslâmla aynîleştirilemez.

Öyleyse bu deyimleri İslâmla eş anlamda kullanmamalıdır. Bu deyimler içine girenler; İslâmı anlamamış, İslâmı gerçek mânada bilememiş, İslâmın mâna içeriğine ulaşamamış kimselerdir.

Bunlar belki dinde samimidirler. Fakat muhakeme-i akliyesi noksan kişilerdir. Bu gibilerin İslâma verdiği zararı akıllı düşmanlar bile veremez.

Hani derler ya, akılsız dostun olacağına, akıllı düşmanın olsun.

Çünkü akılsız dostun nerede ne zaman ne şekilde zarar vereceği kestirilemez. Böyle olunca da, gereken önleyici tedbirler alınamaz.

Ama akıllı düşmanın nerede ne zaman ne yapacağı öngörülebilir. Gereken savunmaya geçilebilir.

İslâm ancak savaş için “Savaş bir hiledir.” der. Hileyi ancak savaşta uygulanırsa doğru bulur. Barışta ise en büyük hileyi kullanır.

İslâmın barış içindeyken en büyük hîlesi ise “Hilesizlik”tir. Bu bağlamda İslâmın tavrı apaçıktır. Yâni İslâm; Müslümanın olduğu gibi görünmesini, göründüğü gibi de olmasını ister.

Böyle bir İslâmı terörün karanlık yüzüyle eşleştirmek mümkün mü?

Sonuç olarak savaş hâli, yâni dış saldırıya uğramak durumunda yapılması gereken meşru vatan savunması dışında, İslâmın tuttuğu yol; hilesizlik, dürüstlük yoludur.

Böyle bir İslâmın “Köktendincilik”, “Fundamentalistlik” ve “Radikal İslâmcılık” ile nitelenenlerle ne ilgisi olabilir?

İslâmın içeriği ve amacı “İslâm” kelimesinin taşıdığı anlamlarda apaçık ortadadır. O da insan ve dünya için sulh, selamet ve barıştan başka bir şey değildir.

İslâm dini semavî dinlerin sonuncusudur. İslâm dini, son din olması dolayısıyla dinlerin de en mükemmelidir.

İslâm dini iyi anlaşıldığı ve güzel uygulandığı takdirde, insanın önüne en geniş, en güvenilir bir yol açar.

Böyle bir yol ise insanı ve insanlığı hem bu dünya hem de öteki dünya mutluluklarına götürür. Yücelerin yücesine çıkarır.

Fakat bu son, bu mükemmel din; iyi öğrenilmediği, iyi bilinmediği, güzel anlaşılmadığı ve lâyıkıyla uygulanmadığı takdirde, insanı ve insanlığı aşağıların aşağısına düşürür.

 

 

 

Çözüm İçin Karenin Dışına Çıkma Zamanı

Ülkemizin içinde bulunduğu problemler bir “beka sorunu” mertebesine ulaşmış durumda. Ekonomi, eğitim, dış politika, din anlayışı, ahlak, siyaset vd alanlarda bugüne kadar denenmiş çözüm yolları ile iyi bir sonuç alamadığımız ortada.

Devletimizi yönetenler karşılaştığımız problemleri çözmeye çalışırken girdiğimiz çıkmazın farkındalar. Bu sebeple bildikleri bütün çözüm yollarını tekrar tekrar deniyorlar. Ancak çözümsüzlüğün sıkıntısıyla bunaldıkları da açık.

Çünkü alıştıkları yönetim tarzı ve zihinlerinde yer eden çözüm metotları mevcut sorunları çözmeye yetmiyor.

A.Einstein “problemleri doğuran davranış biçimlerini devam ettirerek problemlerimizi çözmemizin mümkün olmadığını” söylüyor.

Ancak insanların alışkanlıklarını ve önyargılarını değiştirmeleri çok zordur. Yeni davranış biçimlerini benimsemeleri ve uygulamaları da çok nadir seçtikleri bir yoldur.

Yaşadığımız ve gittikçe etkilerini daha fazla hissedeceğimiz ağır ekonomik krizden çıkmamız da, dış politikada sıkıştığımız köşeden kurtulmamız da devletimizi yönetenlerin yeni davranış biçimleri benimsemesine ve uygulamasına bağlı.

Eğitimde, devlet yönetiminde, din anlayışımızda, hayatın her alanında problemler yaratan kalitesizlik çemberinden çıkış da aynı şekilde alıştığımız yönetim tarzının değişmesiyle mümkün olacak.

******************************

Karenin Dışında Düşünmek Nedir?

Alıştığımız çözüm tarzının işe yaramadığı böyle zamanlarda, uzmanların “karenin dışında düşünmek” diye tanımladıkları, yeni bir davranış biçimini seçmek gerekebilir.

Bu kavramın doğuşuna sebep olan şöyle bir problemdir: Aşağıdaki dokuz noktayı, hepsinden geçen kesintisiz dört doğru ile (elinizi kaldırmadan) birleştiriniz.

Bu problemi tek başına çözmeye çalışan insanların çok büyük kısmı noktaların oluşturduğu karenin içinden doğruları geçirmeye çalışmakta ve çözümsüzlük sonucuna ulaşmaktadır. Oysa problemin verilişinde karenin dışına çıkılmayacağı yönünde bir kısıt bulunmamaktadır. İnsanlar zihinlerinde yarattıkları ön yargı ile karenin dışına çıkmayı düşünememektedir.

Zihinlerdeki bu engeli aştığınızda karenin dışına da çıkarak çözüm üretilebiliyor.

Aileniz içindeki ilişkilerinizden, iş hayatınızda karşılaştığımız problemlere kadar çözümsüzlük noktasına gelmenin sıkıntılarını yaşamadan, “bütün yolları denedim, çare yok” demeden önce duraklayıp, derin bir nefes alınız.

Ve “acaba alıştığım davranış biçimlerinin veya düşündüğüm yolların dışında bir çıkış yolu olabilir mi” diye tekrar düşününüz.

Eşinizle, çocuklarınızla, amirinizle veya arkadaşlarınızla çözümleyemediğiniz probleminiz mi var? Mevcut davranış biçiminizi değiştirerek yeni bir yaklaşımın çare olup olamayacağını düşününüz.

Başkasını değiştirmeniz pek mümkün değildir, ancak davranışlarınızı değiştirip geliştirerek çözümler üretmeniz ve etkili olmanız mümkündür.

Ülke yönetiminde de benzer durumlar söz konusudur.

******************************

Değişime Direnmenin Bedeli

16 seneden beri ülkeyi yönetenler bir işletme körlüğü içindeler. Yaptıkları hataları görmüyor veya görmek istemiyorlar. Dışarıdan problemleri görüp, çözüm yollarını gösterenleri de dikkate almadılar.

Son seçimlerde, alıştırılmış olduğumuz ezberi bozan, milli ihtiyaçlarımıza göre şekillendirilmiş program ve politikalar uygulayabilecek, başka siyasi organizasyonları ve şahısları tercih etmemiz belki bir çıkış yolu olabilirdi.

Olmadı. Seçilenler de, seçmenler de, kimse alışkanlıklarından vazgeçmedi. Çoğunluk değişime direndi.

Mesela ekonomiyi çıkmaz sokağa getiren üretime değil, inşaata ve tüketime dayalı modelden ve israftan bir türlü vazgeçemiyorlar. Saray yapmak, Kanal İstanbul gibi ülke ekonomisine son bir darbe vuracak lüzumsuz projeleri gündemden çıkaramıyorlar.

Tek adamın sözü geçiyor. Denetim yok, Meclis etkisiz.

Bu durumda son ümidimiz, sorunların zorlamasıyla, devleti yöneten kişinin değişim ihtiyacını görmesi ve “başka çözüm yolları olabilir mi” diye düşünmeye başlaması olabilir.

İnşallah 16 seneden beri uyguladıkları (hatta bazılarını daha önceden miras alarak devam ettirdikleri) yolların dışında akılcı yöntemler bulmaya çalışır.

Bazı konularda “karenin dışına çıkmaları” bize ümit veriyor.

Mesela terör konusunda uzun yıllar uyguladıkları “çözüm süreci” safsatalarından vazgeçip, milliyetçi söylem ve eylemlerle müzakere yerine mücadelenin tercih edilmesi olumlu bir karenin dışına çıkmadır.

Fakat buna karşılık bir zaman beraber yürüdükleri FETÖ kadrolarını tasfiye ederken, yerine devlet kademelerine başka dini cemaat mensuplarının veya partililerin doldurulması karenin içindeki çözümsüz alanda dolaşmaktır.

Adalete güvenin yerlerde süründüğü bir dönemde alınan hâkim ve savcıların hep Ak Parti yönetici ve üyelerinden seçilmesi de öyle.

Ekonomi kadrolarına ve programına güvenin hayati derecede önemli olduğu bir kriz döneminde ekonominin patronluğuna Damat Bey‘in getirilmesinin çözüme yardımcı olmayacağı açık değil mi?

Tek kişinin aklı, iradesi ve duygularına emanet edilmiş bir sistemde çözüm üretme ihtimali her zaman daha düşüktür. Bu denendi, olumsuz sonuçları görüldü. Aynı yöntemde ısrar zihinlerin karenin içine hapsolmasıdır.

Devlet aklının kullanılmaması, ortak aklın kullanıldığı mekanizmaların yıkılması problemlerin çözümünün bulunması ve uygulanmasındaki en önemli engeldir.

Çare belli: Ortak aklı kullanarak, karenin içinde ve dışında olan (alışılmış ve denenmemiş) bütün çözüm yollarını araştırarak bulmak ve uygulamak.