15.5 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 597

Prof. Dr. Tamilla Abbashanlı Aliyeva ile Türkçemizin Meselelerini Konuştuk.

‘Kelime Uydurmak Gibi Zararlı Faaliyetlerin Önünü Kesmek Lâzım.’

İnsan topluluklarını millet hâline getiren dildir.’

Oğuz Çetinoğlu: İnsan topluluklarının ‘millet’ hâline gelmesinde dilin rolü nedir?

Prof. Dr. Tamilla Aliyeva: Bahtiyar Vahabzade Lâtince hakkında diyor ki: ‘Ölü dil. Halk yoktursa dili de ölmüştür.’ Buradan hareketle; ‘Dil ölürse, o dili konuşan millet de ölür.’ Hakikatine ulaşılır. Dil ve milleti bir birinden ayırmak olmaz. Millet kendini yaşatmak için dilini koruyacak.  Dilin elden giderse,  sen de yok olacaksın… Milletin dilini al veya milleti öldür… Fark etmez. İkisi de aynı kapıya çıkar. Diyorlar ki: ‘Bir milleti tarih sahnesinden silmek istiyorsan, dilini yasakla. Millet tedricen eriyip yok olacaktır. Evet, İnsan topluluklarını millet hâline getiren dildir.’

Çetinoğlu:Dil, ‘statik’ (durağan) değil, ‘dinamik’ (değişken) bir yapıya sâhiptir.” Deniliyor. Değişiklikler nasıl, hangi şartlarla olmalı?

 

Prof. Aliyeva: Dili bir göle benzetmek olar. Bu göle dillerden kelimeler dâhil olacak, bu göl başka dillere kelime verecek. Dil daima gelişmede olacak, ama bu dil kendi özelliklerine göre dili geliştirecek, başka     halkların bu hakta fikirlerini, yolunu taklit ederse kendi dilini kayıp edecek. Demin dediğimiz gibi dil bir göl ise  onun suyunun kokmaması için kendi kelime üretecek, kelime alacak, kelime verecek. Bu göl daima çırpınışta olacaktır.

Çetinoğlu: Türkiye Türkçesinin ‘problemli bir dil‘ olduğu iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Aliyeva: Oturmuş, yerleşmiş milletin bütün insanlarının bildiği kelimeleri atıp yerine başka milletlerin dillerinden kelime almak veya dil bilgisi kaidelerine aykırı olarak kelime türetmek suretiyle Türkçenin problemli hâle getirildiğini söyleyebilirim. Kelime uydurmak gibi zararlı faaliyetlerin önünü kesmek lâzım.

 

Bir edebî, tertemiz dil vardır, bir de çeşitli yörelerin, etnik grupların dili vardır. Bunların dilde yaşamasına imkân verilmeli. Bazen yazarlar da dili tahrif ediyorlar. Lehçe söz kahramanların dilinde olacak, itirazımız yok. Lehçeyi öğreten ilim sahası var: ‘Diaektologiya‘ deniliyor. Lehçe de dili geliştirir, ona canlılık verir, ama esas edebî dildir. Bizi dünyada lehçeye göre değil, edebî dilimize göre tanıyorlar. Edebî dilimizi derinden öğreneceksin bu dili ders derken, konuşma yaparken… Özellikle, üst düzey insanlar. Cumhur Başkanı, Bakanlar, Millet Vekilleri, Öğretim Üyeleri, Öğretmenler, Hukuksünaslar,  Doktor vs… Bazı sözleri hiç anlamıyorum. ‘Geli ver’ deniliyor. Bizde ‘gelir misin‘ yerine kullanmaktadır. Birincisi emir kipindedir. İkincisinde nezâket, zarafet, nezahet ve incelik vardır.

 

Türkiye Türkçesi problemli bir dil değil. Kötü maksatla veya farkında olmaksızın onu problemli hâle getiriyorlar. Dil hassasiyeti olanlar bu gidişi önlemeye çalışıyorlar. Onların söylediklerine kulak vermek, dikkate almak faydalı olur.

Çetinoğlu: Türkiye Türkçesinde, ‘sadeleştirme‘ adı altında başlatılan cereyan, günümüzde ‘öz Türkçe‘ adı altında yeni bir dil oluşturma gayretlerine dönüştü. Birçok kelime, Arapçadan, Farsçadan geldiği için kullanımdan kaldırılıyor, yerine batı kökenli kelimeler ikame ediliyor veya Türk dilbilgisi kaidelerine aykırı kelimeler uyduruluyor.

Bu hususlardaki düşüncelerinizi okuyucularımız için lütfeder misiniz?

Prof. Aliyeva: Evet! Geldik esas meseleye. Türkiye’de biz Azerbaycan Türklerinin konuşması için şöyle derler: ‘Allah’ım, ne güzel Türkçe, sanki bulak (pınar) sesi… Has Türkçedir Azerbaycan Türkçesi…‘ Nerden oldu has Türkçe? Bizim dilimiz Arap ve Fars kelimeleriyle dolu. Türkiye’de ise bu kelimeler, Türkçeden atıldı. Eğer bunlar yabancı kelime diyerek kenara atıldıysa… O zaman Batıdan gelen asıl yabancı olan kelimeler neden tercih ediliyor? Anlamak mümkün değil. Yabancı kelimelere katiyetle ‘Hayır‘ diyorum. Ya karşılığını tercümesini bulup kullanacaksın, ya da onu karşılayacak kelime üreteceksin. Veyahut da yabancı kelimeyi Türkçenin kaidelerine uygun telaffuz edeceksin. Böyle düşünüyorum.

 

Biz tren demiyoruz, ‘katar‘ diyoruz. Ard arda sıra ile giden anlamında… Diyorlar ya ‘Turna katarı geldi.’ Yâni sırayla art arda… ‘Bravo…’ Diyenler var. Azerbaycan Türkçesinde ‘ehsen‘ deniliyor. Türkiye Türkçesinde ‘tebrikler…’ Büyükler küçüklere, öğretmenler öğrencilere ‘aferin‘ diyorlar. ‘Bravo‘ kelimesine hiç ihtiyaç yok. Cahil özentisinden başka bir sebep göremiyorum.

 

Bir de ‘pardon‘ kelimesi var. Türkiye’de de, Azerbaycan’da da  ‘pardon‘ kelimesinin yerine kullanılabilecek çok güzel, sıcak ve samimi kelimelerimiz var: ‘Bağışlayın‘, ‘Özür dilerim‘, ‘Affedersiniz‘ veya ‘müsaadenizle…’, ‘müsaade eder misiniz?’, ‘izninizle…’ gibi… Bakınız! Bir ‘pardon‘ kelimesi, güzel ve zengin Türkçemizden kaç tane güzel kelimeyi, ince ifadeleri kaldırıp atıyor.  Dilimizi fakirleştiriyor.

 

Böyle örnekler, Türkiye’de de Azerbaycan’da da maalesef çok fazla.

 

Rahmetli Ebülfez Elçibey döneminde güzel bir kaide konuldu: ‘Kim Rusça bir kelime kullanırsa ceza ödeyecek…’ O zaman insanlar Rus ve yabancı kelimeler kullanmaktan kaçındılar.

 

Çetinoğlu: Türkiye Türkçesine sokuşturulan uydurma kelimeler, Azerbaycan Türkçesine de girme eğiliminde. Nasıl karşılıyorsunuz?

Prof. Aliyeva: Evet! Maalesef Türkiye Türkçesinden Azerbaycan Türkçesine uydurma kelimeler girmekte. Esasen küçük yaşlı çocuklarda çok görünür. Çocuklar Sovyet döneminde Rus televizyonlarında çizgi film seyrediyorlardı. Bugün ise hep Türkiye televizyonlarındaki çizgi filmleri seyrediyorlar ve Türkiye Türkçesi konuşuyorlar. Büyükler de Türkiye’de hazırlanan dizi filmleri seyrediyorlar. Onların da dilinde uydurulmuş Türkçe kelimeler var.

 

Cumhur Başkanımız karar çıkardı: ‘Türkiye’den gelen filmler Azerbaycan Türkçesine çevrilecek.’ Dedi ki, ‘Dilimiz kaybolup gidiyor.’

 

Çetinoğlu: Faydası oldu mu?

 

Prof. Aliyeva: Çevrildiyse de faydası yok. Herkes uydu aracılığıyla Türk filmlerini Türkiye Türkçesi ile seyrediyor. Sadece onu bilmek lazım: Azerbaycan Türkleri Türkiye Türkçesini çok seviyorlar. Sovyet dağılan dönemlerde 1989 yılında Rusya Çalıkuşu filmini Rusçaya cevirdi, bütün Sovyetler Birliği’nde gösterdi. Azerbaycanlılar filme bakarken arka planda kısık sesle verilen Türkiye Türkçesini dinliyorlardı. Rusçayı değil.

 

Çetinoğlu: Azerbaycan’da konuşulan Türkçeyi ‘Azerbaycan’ca‘ olarak isimlendirenler var. Ne dersiniz?

Prof. Aliyeva: Ben buna başlangıçta itiraz ettim. Azerbaycan’ın tanınmış dilcileri de itiraz ettiler. Fakat Haydar Aliyev dedi ki: ‘Doğrudur, bizim Türkçe ümüm Türkçenin bir koludur. Biz Türklükten uzaklaşmıyoruz, dilimiz Azerbaycan Türkçesidir.’ Ben Haydar Aliyev’in, ‘Azerbaycan’da Dil Siyaseti‘ isimli kitabını Türkiye Türkçesine çevirdim, Eskişehir’de yayımladım.

Çetinoğlu: Sizin çalışma sahanıza gelelim: ‘Karşılaştırmalı Edebiyat‘ dersi okutuyorsunuz. Dersin mahiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Prof. Aliyeva: Karşılaştırmalı Edebiyat, bildiğiniz gibi 1930’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Bir kaç türü vardır: 1-Edebî İlişkiler. 2-Etkilenmeler 3-Çeviriler ve Karşılaştırma… vs. Batı edebiyatı ve kültürü araştırmacıları, ünlü filozlar dünya kültürünün beşiği olarak Antik Yunan ve Antik Roma’yı kabul ediyorlar. Karşılaştırmalı edebiyat çalışanları, bu fikrin doğru olmadığını ortaya koydular ve dediler ki: ‘Hayır, dünya kültürünün beşiği İki nehir arasıdır. Yâni Dicle ve Fırat…’ Ve bu konuda dünyaca tanınmış ilim insanı Yahudi Kramer (1897-1990), ‘Tarih Sümerlerden Başlar‘ isimli kitabını yazmış. Asıl adı Simxa. ‘Sevinç‘ mâniasını veriyor. Ukrayna’nın başşehri Kiev civarında doğmuştur. 1905 yılında Amerika’ya göçmüştür. Amerika’da ismi Samuel olmuştur. O, bu kitabında neden bu fikre geldiğini bölümler hâlinde anlatmaktadır. Okul, eğitim, beynelhalk ilişkiler, siyasi sistem, parlamento, sosyal ıslahatlar, adliye, tababet, ziraat, bağcılık, tabiat felsefesi, ahlâk, atasözleri, masallar Ezop’un adına çıkan temsiller, disputlar, Cennet, Nuh, Ahiret, Elegiya, Gılgamış destanı, epik edebiyat, kahramanlık destanları,  harita, sulh, hemreylik vs… Karşılaştırmalı edebiyatla uğraşanları bildikten sonra Antik Yunan ve Roma edebiyatı üzerinde araştırma yaptılar.  Gördüler ki, Antik Yunan’da ne varsa çoğu iki nehir arası kültüründen alınmıştır. Meselâ, Gılgamış Destanı’ndan etkilenen; M.Ö. 9. yüzyılda yaşamış olan Homeros, İliada ve Odisey isimli Yunan kahramanlık destanlarını yazmış. Bizim Kitab-ı Dede Korkut’ta Antik Yunan edebiyatının etkisi vardır. Karının Kocası için ölüme gitmesi konusu aynen Antik Yunan edebiyatında Alkesta eserinde vardır.  Veya Odisey destanındaki Polifem, Dede Korkut’taki Tepegöz’dür. Bu karşılaştırmayı oluşturan yönlerden biri seyyar-gezer konulardır. Orta Çağ İskandinav destanlarında da bizim masal ve destan kahramanlarımız, örf âdetlerimiz vardır. Bütün bunları araştırdıkça dünya edebiyatının kökünü araştırmış oluruz.  Kimsenin hırsızlık yapmasına izin verilmiyor ve yeni edebî keşifler ortaya çıkıyor.  Bu araştırmaların dünya halklarının kültürüne çok faydası oldu. Meselâ İngilizler, Kolumb’un (1451-1506) keşfettiği okyanusun ötesinde yaşayan halklara soykırım yaptılar, hem onları hem de onların maddî medeniyet abideleri mahvettiler, dilleriyle beraber, izlerini yeryüzünden sildiler. Tek tük kaldı. Hâlbuki araştırmalar gösterir ki, onlar Sibirya Türkü, Şaman idiler.  Karşılaştırmalı edebiyat bu meseleleri ortaya koymaktadır.

 

Karşılaştırmalı Edebiyat hakkında ilk teorik kitabı yazan Prof. Dr. Gürsel Aytaç, (doğumu: Eskişehir, 1940) ‘Karşılaştırmalı Edebiyat‘ isimli eserinde geniş teorik bilgi vermekte ve örnekler göstermektedir. Meselâ, Orhan Pamuk (d: 1952) ve Thomas Mann’ın (1875-1955) yazdığı ‘Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü‘ isimli romanın karşılaştırılması. Gürsel Aytaç’a göre, Orhan Pamuk bu eserden etkilenmiştir. Etkilenme normal, etkilenme olmazsa edebiyat gelişmez. Fakat etkilenme fotokopi veya hırsızlık / intihal şeklinde olmamalı. Bir eserden etkilenip kendi örf âdetine millî özelliklerine, tarihine, kültürüne uygun eser yazacaksın.

 

Yâni karşılaştırmanın edebiyatların gelişime faydası çoktur, yeter ki, araştıranın derin edebî bilgisi olsun, kimin kimden etkilendiğini ve bu etkinin yeni meydana getirilen esere faydasını öğrensin. Reşat Nuri Güntekin’in (1889-1956) Çalıkuşu isimli romanında 19. yüzyıl romantik İngiliz edebiyatının tanınmış yazarı Charlotte Bronte’nin (1816-1855) yazdığı Ceyn Eyr isimli eserinin etkisini görmekteyiz. 19. yüzyıl Amerikan şairi Henry Wadsworth Longfellow (1807-1882) İngiltere’de çalışmış, orada eline Köroğlu destanı geçmiş, okumuş, çok beğenmiş, bir mesnevî yazmış, ismini ‘Rovşen Beyin Atlanışı‘ koymuş. Amerika’ya dönmüş bu destanın etkisiyle Kızılderililerin kahramanı Hayavata hakkında destan eserini yazmış. William Shakespeare (1564-1616) Romeo Julyet’i yazarken Azerbaycan Türklerinden Nizâmî Gencevî’nin (1141-1209) ‘Leylâ ile Mecnun‘ mesnevîsinden etkilenmiş. Shakespeare’in fâni dünya konulu soneleri Yunus Emre’nin (1240-1320) ‘fâni dünya’ konulu şiirleriyle aynıdır. 15. asır İngiliz şairleri mezar edebiyatı adlı şiirler yazarken Yunus Emre’nin mezar, ahiret, fâni dünya konulu şiirlerinden etkilenmişler. Moliere (1622-1673) Cimri isimli eserini yazarken Antik Roma tiyatro yazarı Plavt’ın (M.Ö. 3. yüzyıl) ‘Hazine‘ isimli eserinden etkilenmiştir. Bu etki sonucunda Reşat Nuri Güntekin’in eseri edebiyat tarihinde iz bıraktı, herkesin sevdiği eser oldu. Azerbaycan ozanı Âşık Elesger’in (1821-1926) şiirlerinin çoğu Karacaoğlan’ın (1606-1679) şiirleriyle aynıdır. Hâlbuki ayrı ayrı coğrafiye… Farklı dönem… Örnekler çoookkk.

 

Karşılaştırmalı edebiyatta edebî ilişkilerin de çok önemi var. Bir ülkenin edebiyatını araştırıp öz ülkesinin malı etmek güzel bir ilim türüdür. Yâni bunu yapmak hem o ülkenin edebiyatını araştırıp kendi milletinin haberdar olmasını sağlıyorsun. Oradan yeni konular, yeni edebî bilgiler, o ülkenin edebiyatını, kültürünü, örf âdetini, folklorunu öğrenmiş olursan, halkını da bilgilendirmiş oluyorsun… Edebiyat çevrileri de çok önemlidir.

 

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Hazine değerinde derin ve geniş bilgiler lütfettiniz.

Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuştuğu 27 yıldan beri, ‘ortak dil‘ veya ‘ortak iletişim dili‘ ile ‘ortak alfabe‘ oluşturulamamış olmasının sebepleri hususundaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Prof. Aliyeva: Bu hakta çoklu diskusiyalar oldu (yâni fikir tartışmaları)  ben medyada çok okudum. Bir yazı hâlâ yadımda yâni hatırımdadır. Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar Rızayev (d: 1938) dedi ki: ‘Ortak İletişim Dili Anadolu, Türkiye Türkçesi olsun.

 

Ortak Alfabeye geldiğinde bu barede bir yazıya rast gelmedim. Azerbaycan Ekim inkılâbına kadar Latinca kullandığı için, o severek Latin alfabesine geçti ve sağ olsun Cumhur Başkanımızı petrolün parasıyla devlet kütüphanesindeki Kiril Alfabesiyle olan kitapları Latin harflerine çevirttirdi. Ama diğer Cumhuriyetler bu yükün altına girmediler. Bence onlar hâlâ Kiril alfabesi kullanırlar. Çünkü onlar Rusya’dan uzaklaşmak fikrinde değiller. Bu ise Rusya’nın işine gelmektedir. Onlar ne kadar ki Rusya’ya bağlı kalacaklar, Kiril alfabesini de değişmeyecekler.

Çetinoğlu: Azerbaycan edebiyatındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz, Genceli Nizâmî, Ahmed Cevad Ahundov, Samet Vurgun, Elmas Yıldırım ve Bahtiyar Vahapzâde seviyesinde şairlere duyulan hasretlikler son bulabilecek mi?

Prof. Aliyeva: Güzel soru… İsimlerini söylediğiniz şairler isimlerini kültür, sanat tarihine, özellikle şiir tarihine altın harflerle yazdılar. Şimdi her kes beyaz şiir (serbest şiir) yazıyor. Olsun, beyaz şiirin de özellikleri, güzellikleri var. Azerbaycan’da (Anar Bey’in babası) Resul Rıza (1910-1982) serbest şiir yazıyordu, güçlü şair idi, serbest şiirin özüne göre hecmi, kafiyesi var. Bir de şiirde mâni çok önemli. Diyeceğim o ki, Azerbaycan’da genç ve iyi şairler var. Belki şöhret olup isimlerini duyuramamışlardır. Zamana ihtiyaçları var. Ayrıca her şeyde olduğu gibi şiir ve edebiyatın diğer sahalarında değişimler yaşanıyor. Romantizm tercih edilir akım olmaktan çıktı. Ona tekrar dönüş olacağını düşünüyorum.

Çetinoğlu: Sorularla sınırlı kaldığınız için açıklayamadığınız mesajınız varsı, söz sizin efendim, buyurunuz.

Prof. Aliyeva: Teşekkür ederim. Başka bir röportajda inşallah…

 

Çetinoğlu: Zaman ayırdınız. Alâka ve zahmetleriniz için çok teşekkür ederim. Hamişa hoşbaht olasınız.

 

Prof. Dr. TAMİLLA ABBASHANLI ALİYEVA

Azerbaycan’ın Beylegan şehrinde doğdu. Bakü Devlet Üniversitesi İletişim Fakültesinden mezun oldu. 1987-1990 yılları arasında Batı Avrupa, Amerika, Avustralya ülkelerinin edebiyatları üzerine doktora eğitimi aldı. 1992 yılında ‘Azerbaycan-Amerika Edebî İlişkileri‘ konusunda doktora tezini savunarak Moskova Ali Attestasyon Komisyonu tarafından doktora, 1998 yılında doçent unvanını kazandı. 1998 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde Üniversitesi Bölüm Başkanı olarak Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü öğretim üyesidir. Şimdiye kadar on kitabı, on bir çeviri kitabı, 200 ilmî makalesi yayımlanmıştır. Altmıştan fazla milletlerarası ilmî kongre, bilgi şöleni, konferansa katılmış ve Türkiye, ABD, Almanya, İsveç, Rusya,  Azerbaycan, Bulgaristan, Makedonya, Kıbrıs’ta ilmî makaleleri yayımlanmıştır, milletlerarası ve millî kuruluşlar tarafından verilmiş ödülleri vardır. Azerbaycan Yazarlar ve Gazeteciler Birliği Üyesidir.

2013 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesinde Profesör unvanını almıştır. 2012 ve 2016 yıllarında Eskişehir Şairler Derneği’ne yapmış olduğu hizmet sebebiyle ‘Şiire Hizmet Ödülü‘, 2011 yılında Azerbaycan Büyük Elçiliği tarafından Türkiye Üniversitelerinde çalışan Azerbaycanlı hocalar arasında ‘Yılın En İyi Öğretmen‘ ödülünü kazanmıştır.

Türkiye ve Azerbaycan’da basılan birçok derginin danışma kurulu üyesidir.  2012 yılında Almanya’da faaliyet gösteren Nizami Gencevî Azerbaycan Medeniyet Merkezi’nin Kültüre Hizmet ödülüne layık görülmüştür. ‘Çıngı’, ‘Kümbet’ (Türkiye), ‘Yâda Düştü’ (Azerbaycan) dergilerinin yürütme kurulu üyeliğini yapmaktadır. Milletlerarası ‘Vektör’ Bilim Merkezinden ‘Türk Edebiyatına ve Kültürüne Hizmet Armağanı‘na lâyık görülmüştür.

 

 

Hak Şerleri Hayreyler (1)

0

Şu kış kıyamete girerken, özellikle İslâm Alemi’nin üzerinde kara kara savaş bulutları dolaşıyor. Bu savaş bulutlarının bombaları, sağnak sağnak Müslümanların beynine bir bir iniyor. Tabiatıyla hepimizin içi burkuluyor, yüzü asılıyor, yüreği kan ağlıyor.

Olacak şey mi bu? Bir avuç beceriksiz idareci ve henüz meçhul suçlu ve suçlular için bir milletin üstüne bomba yağdırılıyor. Bu yüzden yollara düşen aç çıplak, yoksul yığınların, acı manzaraları da ayrı bir hicran yarası, ayrı bir üzüntü kaynağı.

Bütün bunlar karşısında ancak ilâhî uyarı ve teskin edici sözlerle kendimize geliyor. Bulutların arkasından doğacak güzel günlerin gelmesini bekliyoruz.

Unutmamalı ki, “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder.” Üstelik “Olanda hayır vardır.” Hiç umulmadık bir anda dünyanın savaşa sürüklenmesi karşısında hikmetinden sual olunmaz dememek mümkün mü?

“Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler.”

İç açıcı mısraını hatırlamamak olası mı?

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Tefvîznâme”sinde ümit-bahş sözler var.

Öyle sözler ki, inanç çerçevemizin öp öz Türkçe ifadesinden başka bir şey değiller.

Kaldı ki, her zaman için geçerli bu sözler.

Şimdi bazı kısımlarını okumanın tam zamanı:

 

“Hak şerleri hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Ârif ânı seyreyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Sen Hakka tevekkül kıl (Onu kendine vekil et)

Tefvîz et ve rahat bul (Gerekeni yap sonra işi O’na bırak)

Sabr eyle ve razı ol

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Kalbin O’na berk eyle (Sağlam bir şekilde kalben O’na yapış)

Takdirini derk eyle (Anla)

Tedbirini terk eyle (Gerekeni yaptıktan sonra artık karışma karıştırma)

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Bir işi murad etme

Olduysa inat etme

Haktandır o reddetme

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Hakk’ın olacak işler

Boştur gam ü teşvişler (Karıştırma ve bulandırmalar)

Ol hikmetini işler (Elbet O’nun da bir hesabı var)

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler”

 

 

Gel

 

Ağyâr zalim, yâr pervasız, ben garip;
Davran güneş, bir an evvel doğ da gel.
Geceleri, cehaleti sen yarıp;
Ufuklardan tepelere ağ da gel.

Rahmet ol, ışık ol, yol göster bize;
Yolumuz yokuştan çıksın şu düze,
Hâlimiz meydanda, gerek yok söze;
Huzme huzme ışığınla yağ da gel.

Yarasa güneşi yok sayar gece,
Şafak muammadır, gündüz bilmece;
Bir baş olacaksa sen ol, sen ece!
Karanlığın gözlerine değ de gel.

Gözler açık, boş zihinler perdeli;
Aykırı gidene derler, zır deli;
Devletin içinde düşmanın eli,
Zulüm ile karanlığı boğ da gel.

Savrulduk biz; ova, bayır, dağdayız.
Çiçek açmaz, meyve vermez bağdayız;
Kimse bilmez nasıl, hangi çağdayız;
Gölge yapan direkleri eğ de gel.

Gel artık, bekletme, sabrımız taştı;
Şanla dolu mazim, dünyaya baştı,
Yolumuz tıkandı, idrakler şaştı;
Sana gerek duyduğumuz çağda gel!

 

Muhalefetin Görevi Umut Işığını Parlatmak

0

Önümüzde beş ay sonra yapılacak önemli bir seçim var: Yerel yönetim seçimleri. Peki, iktidar ve muhalefet, bu seçimler için ne yapıyorlar?  İktidar harıl harıl hazırlanıyor,  muhalefet ise, horul horul uyuyor. Muhalefete destek veren vatandaşlar da umutsuzca geleceğe bakıyor.

24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimleri, geride kaldı. Bu seçimler sonucunda, Sayın Recep Tayyip Erdoğan yüzde 52,5 oyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Meclis’te ise 8 partinin temsilcisi yer aldı. Dağılım şöyle: AKP 290, CHP 144, HDP 67, MHP 50, İYİ P. 40, SP 2, DP 1, BBP 1, Bağımsız 1 milletvekili. Bu partilerden AKP iktidar partisi, MHP iktidarın örtülü ortağı, BBP ise iktidarın kayıtsız ve şartsız destekçisi. Geriye 5 muhalefet partisi kalıyor. Muhalefet partilerinden Saadet Partisi’nin 2, Demokrat Parti’nin 1 milletvekili var. Sadece üçünün grubu var: CHP, HDP ve İYİ Parti.

Sayın Erdoğan ve AKP’yi ne kadar eleştirirsek eleştirelim. 2002’den bu yana kazandıkları her seçimden hemen sonra, bir sonraki seçimin hazırlıklarına başlıyorlar. Dünya görüşleri ne kadar aşırı muhafazakâr olursa olsun, kamuoyu ölçme ve değerlendirme araçları bilimsel, teknolojik ve çağdaş. Kamuoyu araştırmaları, anketler, soruşturmalar, yüz yüze görüşmeler, yazılı ve görsel basınla ilişkiler gibi her türlü halkla ilişkiler enstrümanlarını kullanıyorlar. Her seçimde kadrolarını ve adaylarını yarı yarıya değiştiriyorlar. Halk nazarında yıpranan anlı şanlı ve belediye başkanlarını bile süresi dolmadan istifa ettiriyorlar.

Peki, 24 Haziran Seçimleri sonucunda muhalefet ne yaptı, ne yapıyor? Seçmenlerin yüzde 48’i, yani yarıya yakını Muhalefet partilerine oy verdi. Bu seçmenler, özellikle Cumhurbaşkanlığı seçiminde, iktidarın da parlatmasıyla, ikinci tura kalınacağı, o aşamada da seçimi muhalefetin kazanacağı ümidine kapıldılar. Ama iki defa sükûtu hayale uğradılar. Ana Muhalefet Partisinin seçim takip sistemi çöktü, millet seçimleri Anadolu Ajansının polisler marifetiyle alelacele topladığı sonuçlardan öğrenmeye mahkûm edildi.  Seçim bitince Yüksek Seçim Kurulu’nun kapısına 50 bin cüppeli avukatla gideceğini söyleyen ana muhalefetin parlatılmış Cumhurbaşkanı adayı Sayın Muharrem İnce, o gece bilinmez mekânlara gitti, hakkında çeşitli şehir efsaneleri uyduruldu. Ve sonunda medyaya gönderdiği bir telefon mesajı ile hem işi bitirdi, hem de kendi bitti: “Adam kazandı!”. Film bitti, perde kapandı. O gece ortaya çıkması beklenen ikinci lider, İYİ Parti Genel Başkanı Sayın Meral Akşener’di. O da ortaya çıkıp bir çift söz ve yorum yapmayınca, millet kaderine razı oldu. Sonuçları iktidarın sunduğu gibi kabul etti.

Muhalefetin seçim sonuçları üzerindeki sessizliği, seçimi takip eden günlerde de devam etti. Sonra, “Rakibini Cumhurbaşkanı adayı yapan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı bir daha aday olmam” diyen Sayın İnce, taraftarı olan milletvekilleri aracılığıyla seçimli kurultay için imza toplama kampanyasını başlattı. İki taraf birbirini yaylım ateşine tuttu. Genel Merkez 600’e yakın delegenin oyunu,  “Kurultay yapmaya yetersiz” diyerek dikkate almadı. Sayın Kılıçdaroğlu, sadece Başkanlık Divanı’nda 5-6 değişiklik yaparak sürece noktayı koydu. Sayın İnce açığa düştü,  Cumhurbaşkanlığı adaylığından sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına talip olup olmama konusunda esnek bir tutum takip ediyor. “İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan iktidarı alır” dediğine göre, teklif edilirse kabul edecek gibi. Sizin anlayacağınız CHP’de, birbirleriyle uğraşmaktan yerel yönetim seçimlerine hazırlanma tam olarak gündeme gelmiyor.

İYİ Parti’de de, seçimlerinden sonra uzun bir sessizlik yaşandı. Sonra Sayın Akşener, bir basın toplantısı yaptı ve “sekiz aylık bir parti olarak birçok engellemeye rağmen alınan yüzde 10 oy ve 43 milletvekili kazanmanın başarı olduğunu” belirtti. Ardından 21-23 Temmuz tarihleri arasında Afyon-Sandıklı’da seçim sonuçlarını değerlendirmek üzere bir çalıştay düzenlendi. Üçüncü gün yapılan son oturumdan sonra Sayın Akşener, hem genel başkanlıktan istifa etti, hem de seçimli kurultay kararı aldı. Ortalık toz duman oldu. Çünkü bu taze siyaset fidanı İYİ Parti’nin birleştirici gücü,  Sayın Akşener’di. Başka birinin şu anda parti bütünlüğünü sağlama şansı yoktu. Onun için bütün partililer seferber oldu, yurdun her yerinden günlerce İstanbul’daki ikametinin önüne taşındılar ve genel başkanlıkta kalmasını rica ettiler.  Sayın Akşener, sonunda 12 Ağustos’ta yapılacak olağanüstü kurultayda genel başkanlığa aday olmayı kabul etti.

Sayın Akşener, olağanüstü kurultayda bütün delegelerin teklifi ve oylarıyla genel başkan seçildi. Genel İdare Kurulu ve Başkanlık Divanı yarı yarıya değişti. Ardından seçimlerde istediği illerde istediği sıraya giremeyen milletvekili aday adayları ile seçilemeyen bazı milletvekilleri adayları istifa etmeye başladılar. Bu arada Sayın Bahçeli’nin elini öpen bir milletvekili ile politikaya girdiğinin sekizinci ayında milletvekili seçilen bir genç akademisyenin istifası, kamuoyunda “İYİ Parti dağılıyor mu” söylentilerinin çıkmasına yol açtı. Aslında çalıştay, kurultay ve istifa sürecinin İYİ Parti’ye zarar değil yarar getirdiğini, bu sürecin daha işin başında olmasının, teşkilatlarda yeniden yapılandırma sürecinde doğru tercihler yapılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum. Üzüldüğüm tek nokta, istifa edenlerin, yıllarını ülkesi için politika yapmış idealistlerin yerine, politik hayatımıza yeni değerler kazandırma düşüncesiyle tercih edilen yeni isimler olmasıdır. İYİ Parti de, bu hay huy içinde CHP gibi, yerel yönetim seçimleri hazırlıklarına başlamamıştır.

Hâlbuki AKP ve MHP, yasal olmasa da, 24 Haziran Seçimlerinde yaptıkları Cumhur İttifakı’nı bu süreçte de, devam ettirmek istemektedirler. Eğer böyle yaparlarsa, eskiye göre daha fazla Belediye Başkanlığı kazanacaklarını düşünmektedirler. Millet İttifakı’nın iki büyük ortağı, CHP ve İYİ Parti sözcüleri, seçimden sonra ittifak aleyhinde konuşmuşlarsa da, yine de bu seçimler için, örtülü de olsa, ittifak konusunu mutlaka gündemlerine almalıdırlar. Bunun için iki parti de seçim sonuçlarını göz önünde bulundurarak bir simülasyon çalışması yapmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde, iki partinin de ellerindeki Belediye Başkanlıklarını kaybetmeleri söz konusudur. Mart 2019’da yapılacak bu seçimlerin her iki parti için de hayati seçimler olduğunu unutmamaları gerekir. Bu seçimlerdeki başarısızlık, gelecek seçimleri de, iktidarın kazanacağının göstergesi olacaktır.

CHP ve İYİ Parti, bir an önce iç problemlerini bir tarafa bırakarak, yerel yönetim seçimleri hazırlıklarını başlatmalıdırlar. İYİ Parti öncelikle, tamamını istifa ettirdiği il ve ilçe yönetimlerini yeniden yapılandırmalıdır. Ardından Milletvekillerini, Genel İdare Kurulu, Merkez Danışma Kurulu ve Yüksek İstişare Kurulu’nu, yeni İl ve İlçe Başkanlarını, sadece “yerel yönetim seçimleri” gündemiyle toplamalıdır. Ardından da, kamuoyu araştırmaları ve teşkilat yoklaması ile Kasım 2018’e kadar adayların belirlemelidir. Bu seçimde İYİ Parti, oylarını yüzde 10’un üzerine çıkaramaz ve mevcut belediye başkanlıklarını koruyup yeni belediye başkanlıkları kazanamazsa, çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalacaktır.

Bu seçimlerle ilgili asıl tehlike, 24 Haziran seçimleri sonuçlarıyla morali bozulan, muhalefet partilerine güvenini kaybeden ve iktidarın yenilemeyeceği düşüncesine kapılan seçmenlerin sandığa gitmemesidir. O zaman seçime katılım oranı düşecek, bu da iktidar partisinin işine yarayacaktır. Bunun için, muhalefet partilerinin öncelikli görevi, seçmenlerinin üzerindeki umutsuzluk bulutlarını dağıtmak, bu yeni seçim için umut ve moral vermektir. Atatürk, 1919’da her şeyini kaybeden umutsuz bir milletin gönlünde yeniden umut ışığını yakarak ve parlatarak, Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmış ve Türkiye Cumhuriyeti ile taçlandırmıştır. Yoksa atı alan, bir defa daha Üsküdar’ı geçecektir.

Unutmayalım, muhalefetin görevi, milletteki umutsuzluğu sürdürerek iktidarı mutlu etmek değil, umut ışığını yeniden yakıp parlatarak seçmenlerini zaferle buluşturmaktır.

 

 

İslam Atlası (3)

0

Kur’an’ı Kerimin ayet ve süreleri, diğer süre ve ayetleriyle bir bütün teşkil eder. Bir ayette kapalı geçen bir husus, başka bir ayette açıklığa kavuşmaktadır. Veya bunun tersi olmaktadır. Bu durum zahiren / görünüşte tekrar sanılmaktadır.

Hâlbuki yeri geldiğinde önemli emir ve yasakları teyit ve te’kid etmek / kuvvetlendirmek gerekir. Bunun için de, o konuların üstünde mutlaka durulması icap ettiğini hatırlatmak, ihtar etmek lâzım. Yoksa bütün bunlar, kuru bir tekrar değil. Bu üslûba, o gözle bakmak yanlış.

Aynen onun gibi, Rabbanî eserlerde geçen konular da, birbirinin tamamlayıcısıdır. Tekrar gibi görülenler tekrar değil. Onlar makam icabı, ihtiyaç gereği zikredilmişler. Yeni mana ufuklarının açılması için yeniden ele alınmışlardır.

Rabbanî eserlerde diğer önemli bir husus da, insanı hedef alması. İnsan yetiştirmeye çok değer vermesidir. Çünkü her şey, insanla oluyor. Çünkü her şeyin ucu insana dayanıyor. Hem zaten eğitimin konusu da “insan” değil mi?

Her asırda bu ihtiyaç kendini şiddetle göstermiştir. Klâsik tabirle buna “Kaht-ı Rical” diyoruz. Yani adam kıtlığı. Evet, adam çok fakat adam yok!

Nitekim Hz. Ömer bile aynı dertten yakınmış! Sahabe-i Kirama:

“Bana yardım ediniz.” dediği zaman:

“Edelim ya Ömer. İstersen mal ile istersen mülk ile istersen para ile nasıl istersen öylece yardım edelim.” dediklerinde Hz. Ömer:

“Hayır, hayır, der. Bana her şeyden önce, adam lâzım adam!”

Evet, “Kaht-ı Rical” meselesi, gerçekten çok ehemmiyetli.

Nitekim filozof Diyojen’in (M. Ö. 411 Sinop – 324 Korint) gerçek adamı aramak için gündüz fenerle dolaştığını herkes bilir. (Cemil Sena, Filozoflar Ansiklopedisi I, İstanbul – 1974 s. 553)

Gündüz fenerle ne aradığını soranlara, onların dikkatini çekmiş olmanın hazzıyla:

“Adam arıyorum, adam!” der.

Yâni demek ister ki, sureta adam / şeklen insan çok, sîreta adam / ahlâkî ve manevî bakımdan gerçek insan yok.

Günümüzde gazetelerde “İnsan Kaynakları” şeklinde ilânlardan geçilmeyişi de, bir bakıma bu gerçeğe parmak basmakta.

Rabbanî eser sahibi olan Rabbanî zatların bir özellikleri de, meselelerin dışında kalarak değil, içinde yer alarak düzeltmeye çalışmalarıdır. Her şeye hemen karşı çıkmamışlar. Önce problemi sahiplenmişler fakat meşru zeminlere oturtulmasını da istemişler. Bu uğurda çok gayret sarf etmişlerdir. Çünkü insan ancak sahip olduğu şeyde tasarrufa kalkışabilir. Ancak böyle bir ortamda yaptığı tenkit dikkate alınabilir. Zaten sahiplenmediğimiz bir şeyde tenkidimize genellikle hiç değer verilmez.

Nitekim:

“Türkiye’nin geri kalmışlığının ve her türlü sosyal çalkantının; ümitsizliğin yaygınlaşmasından, doğruluğun sosyal ve siyasî hayatta kalkmasından, düşmanlık duygularının gelişmesinden, Müslümanlar arasındaki dayanışmanın zayıflamasından, her türlü istibdadın kuvvetlenmesinden ve şahsî menfaat duygusunun her şeyden üstün tutulmasından meydana geldiği;  buna karşı tedbir olarak tek çarenin ise, aklî delillere dayanan ve bütün hükümlerini akla tespit ettiren Kur’an’ın bu asrın idrakine uygun içtimaî / sosyal reçetelerinin rehber alınmasıdır.”

Yine İmamı Rabbanî, İmamı Gazali ve Mevlânâ gibi, o büyük Rabbanî zatların prensiplerine şu altın sözlerin sahibi ne güzel tercüman olmaktadır:

“Hem dünya, hem ahiret hayatımı, her ikisini de elime almışım, tek hayatlı olanlar meydanıma çıkmasın.”

Yine o mübarek ve aziz zatların his ve duygularına şu veciz ifadelerle tercüman olur ve der ki:

“Milletin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım!

Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülistan olur.”

 

 

.İslâm Atlası (2)

0

Âdeta “Teslim ol, kurtul.” hükmüne râm olmayı hedeflemek şarttır. Yani Allah’ın ve O’nun Peygamberinin emir ve yasaklarına tam bir sadakatle sarılmayı ideal edinmektir. Çünkü “Yapan bilir, bilen konuşur.” hükmünce, insanı en iyi tanıyan ancak O’nu yaratandır. O hâlde, yarattığı insanı başıboş bırakmayacağı açıktır. Nitekim insanı başıboş, kendine buyruk bırakmamıştır. O’na bir çerçeve çizmiştir. Ancak onun içinde bir serbestlik vermiştir.

Rabbanî eserler, görünüşte -ağırlıklı olarak- sadece inançla ilgili gibidir. Bununla beraber, artık “Muhkem-i Kaziyye” hükmünde olan yâni asırlarca sabitleşmiş ve kararlaşmış bir hâl almış bulunan “İlmihâl Bilgileri” ve “Nasslar” / mânaları açık seçik olan âyet ve hadîsler dışında, İslâmın bütün meselelerini de kucaklar. Çünkü “Fıkhü’l-Ekber” / “En Büyük Fıkıh” niteliğindedir. Ayrıca “İlm-i Kelâm” mahiyetindedir. İnsanın âhiretini, günahı değil, îtikat ve inancındaki yamukluk tehlikeye atar. Zira inancını ve îmanını sahîh ve doğru olarak muhafaza eden yâni Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çerçevesinde kalan er geç Cennet’e konacak. Fakat inanç doğrultusundan, akîde çerçevesinden bir nebze uzak düşen ve ayrılan, ebedî hayatını da -Allah göstermesin- kaybeder.

Bunun içindir ki, bütün büyük zâtlar, zamanlarında hep doğru ve sahîh bir iman sahibi olmayı sağlayacak eserler kaleme almışlardır. Meselâ Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin yazdığı “Günyetü’t-Tâlibîn”, bu tip eserlerden sâdece biridir. Bu çeşit eserler, bir bakıma İslâm’ın fiilen yapılması gereken beş; ve îmanın, inanılması icabeden altı şartının en geniş aklî ve mantıkî izahlar mecmuasıdır. İslâmın şartları, İslâm vücudunun maddî yapısını teşkil eder. İmanın şartları ise, İslâm vücudunun manevî yapısını gerçekleştirir. Böylece ikisi bir bütün olur.

Madde ve mâna başbaşa gittiği gibi, inançda da maddî ve mânevî yapı iç içedir. Yâni Mümin aynı zamanda Müslim olacaktır. Müslim aynı zamanda Mümin kalacaktır. Yâni inanan, inandığının gereğini yapacak, inandığını fiilen yaşayacak, İslâmı yaşayan da, yaşadığına cânı gönülden inanacak.

Velhasıl ne imansız amel, ne de amelsiz iman kurtarıcı olmaktan uzaktır. Demek ki, Müslüman inandığı gibi yaşayacak, Müslüman yaşadığı gibi de inanacaktır. Nitekim şu ifade bunu çok güzel açıklamaktadır: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.”

“Ey müminler yeniden iman ediniz.” mealindeki âyetten ilham almış olsa gerek ki, Mevlâna Hazretleri: “Müslümanların yeniden Müslüman olmaya ihtiyacı var.” demektedir. Yine bu âyetten hareket edilerek; insanlar taklidî imandan tahkikî imana yani sözde imandan, özde imana davet edilmişlerdir.

Çünkü İslâm’da taassup yok, salâbet vardır. Yâni körü körüne inanç değil, neye nasıl ve niçin inandığının şuurunda olmak asıldır. Müslümandan, bunun bilincine erişmesi istenir. Ancak bu şekilde insanın maddî ve manevî dünyaları ayakta kalabilir.

Nitekim Rabbanî eserler, küllî bir İslâm Atlası hükmündedir. Atlasta birçok haritalar vardır. Haritalar ise enlem ve boylamlarla enine boyuna bezenmiştir. İslâm Atlasının enlem ve boylamlarını, İslâmın ve imanın şartları teşkil eder. İslâmın şartları, insanı tatbike yöneltir. İmanın esasları ise insanın inanç dokusunu pekiştirir.

Haritalardaki enlem ve boylamlar pilot ve kaptanların rotalarını tayinde hayatî rol oynarlar. İslâm Atlasındaki enlem boylam hükmündeki İslâmın ve İmanın şartları da insanın şehadet yani görünür âlemle, gayb yâni görünmez âlemde rotasını çizerek, selametle yol almalarını sağlar.

Böylece ruhlar âleminden, ana rahmine, ana rahminden dünyayı şereflendiren insan; kabir, berzah, haşir ve âhirete doğru, ebedü’l-âbâd yolculuğunda nasıl ilahî bir rota takip etmesi gerektiğini öğrenmiş olur. Evet, Rabbanî eserler; kesbî / kazanılmış ilimlerine ilaveten ilhama mazhar olan, bir bakıma İlm-i Ledün’le / Ledün İlmi’yle / Allah katındaki ilimlerle de, Allah tarafından beslenen âlimlerin eserleri; Şehadet ve Gayb Âlemleri’nin haritalarını çizmekte. Bu iki Âlemde rotamızı tâyin etmekte. Her iki dünyanın saadet ve mutluluğunu temin etmekte bulunmaz bir hazine, tükenmez bir servettir. Kur’an hazinelerinden manevî inci ve cevherler sunarak, iki hayatın sırrına erdiren hayatbahş eserlerdir.

 

 

Akdamar Rezaleti Gaflet mi, Cehalet mi?

Bazı durumlarda gaflet ve cehalet o ölçüde iç içe giriyor ki; insan olup bitenleri hayretle seyrediyor.

Van’ın Akdamar Adasında epey para harcayıp mevcut kiliseyi tamir ettirdik ve çevreyi yeniden düzenledik. Müze haline getirdik. Şimdi de bunu her sene yapılması planlanan ayine, ibadet ve kutlamaya açıyoruz. Geçenlerde Adada törenler yapıldı. Bürokratlarımız, Bakanımız ve Ermenistan’dan gelen sözde dostlarımız törende hazır bulundu.

Akdamar’ın tarihine baktığımızda yüzlerce Van’lı kadınımızın çığlıklarını kulaklarımızda hisseder gibiyiz. Ermenilerce Adaya götürülüp tecavüze uğramış veya kurtuluşu göle atlayarak boğulmakta bulmuş kadınlarımızın acısını yok farz ederek turist çekme ve sözde barış oyunları oynuyoruz. Anlaşılan bu ütopik barış saçmalıkları önümüzdeki yıllarda da sürecek ve gülünç duruma düşeceğiz. Şehitlerimizin ruhu bile rencide olacaktır.

Bu tecavüz adası utanılması gereken yüz karası olaylara sahne olmuştur. Doğu Anadolu’da ve diğer örneklerde olduğu gibi, Ermenilerce gerçekleştirilen soykırımı ve mezalim unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Adaya su götürmekten bahseden ve öğünen siyasetçiler, götürecekleri su ile akan kanı ve cinayetleri temizleyemezler. Geçmiş tarihinden habersiz olan sözde bazı aydınların ve diplomalı cahillerin geleceğini de başkaları belirleyebilir. Unutulmamalı ki; tarihini bilmeyenin coğrafyasını da başkaları çizer.

 

 

Varlık Fonu, Başkan ve Vekili

2016 yılında kurulan Varlık Fonu’nda Türkiye’nin elinde bulunan bütün değerli varlıkları toplanmıştı. THY, Ziraat Bankası, Halkbank, BOTAŞ, Türksat, PTT, Çaykur, ETİ Maden ve daha niceleri bu fona devredilmişti.

Çünkü nakit paraya ihtiyaç vardı. Bu varlıklar teminat gösterilecek ve nakit para bulunacaktı. Beklenen olmadı.

Türkiye Varlık Fonu Yönetimi A.Ş. (kısaca Varlık Fonu) “özel hukuk hükümlerine tabi bir Anonim Şirket yapısında olan, profesyonel yönetim ilkelerine göre yönetilmek üzere kurulduğu” iddia edilen bir şirketti.

Üstelik Varlık Fonu A.Ş. için özel kurallar getirildi. Fon Sayıştay Yasası’na tabi değil. Denetlenemiyor, hesap verilmesine ihtiyaç yok.

Dahası Kamu Mali Yönetimi, Devlet Memurları Yasası, Harcırah Yasası, KİT’ler ile Fonların TBMM’ce Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Yasa, Kamu İhale Yasası ile Devlet İhale Yasası’nın da bulunduğu birçok yasa da fon ve alt şirketleri için uygulanamıyor.

Fon bir nevi “paralel Hazine” haline getirilmişti. “Örtülü ödenek” gibi denetimden muaf bir yapı ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanı baktı hala nakit bulunamıyor, “profesyonel yönetim ilkelerinin” başarılı olmadığına kanaat getirdi.

Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile YENİ bir yönetim belirledi.

Bu işi de “en iyi ben yaparım” kanaatine varmış olmalı ki, Cumhurbaşkanı, Ak Parti Genel Başkanı, Başkomutan vd unvanlarının yanına bu defa Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkanı sıfatını da eklemeyi uygun gördü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Varlık Fonu Başkanı olurken, damadı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ise Varlık Fonu Başkanvekili oldu.

Doları ve faizleri bu kadar yükselten bunca “beceriksiz ve güvenilmez adamlar” varken, tabii ki yanında her şeyiyle çok güveneceği birine ihtiyacı vardı. Yeteneğine ve sadakatine çok güvendiği sevgili damadını da Varlık Fonu Başkan Yardımcısı yapıverdi.

Damat Berat Albayrak Maliye ve Hazineden sorumlu Bakanlık görevini yapıyordu. Ama herkes O’nu fiili ve en yetkili Başkan Yardımcısı olarak görüyordu. Şimdi de Türkiye’nin bütün değerli şirketlerini bünyesinde bulunduran Varlık Fonunun yönetiminde de Başkanın Yardımcısı oldu.

Tek adam yönetimlerinde hiç şaşırtıcı olmayan bu atamaların ne kadar isabetli olduğunu bugünden itibaren yandaş medyadan izlemeye başlayabilirsiniz.

İç propaganda ile belki halkı ikna edebilirler. Ancak bu atamaların Türkiye’ye borç vermesini beklediğimiz sermayeye güven vermeyeceği kesin.

Bu durumda ancak siyasi maksatlı, yani Türkiye’ye diz çöktürmek için, çok ağır şartlarda yeni borçlar verebilirler. Bu tür şartlara kurumları çalışan bir devlet rıza gösteremez. Sadece bütün kurumları bir kişinin iradesine bağlı rejimlerde mümkün olur.

Varlık Fonundaki Cumhuriyetin bu son değerleri böyle borçlar için teminat gösterilirse… Bütün bu varlıklarımızın kaybedileceğinden endişe ediyorum.

“Düyun-u Umumiye” benzeri bir akıbet, beka meselesi denilen şeyin ta kendisidir.

***

Çare Olmaz.

Hukukun üstünlüğü endeksinde 113 devlet arasında 99. Sıraya düşmüşsen… Yıllık 58 milyar dolar cari açık veriyorsan…

Fabrika değil AVM, saray ve konut yapmışsan… 16 senede Marmara Bölgesi kadar tarım alanın ekilip dikilmez olmuşsa.. Eğitim seviyen dünyada son sıralarda ise… Üç günde Şam’a girmeyi hayal ederken 4 milyon Suriyeli ülkemizden içeri girmişse…

Kısaca ekonomide de iyi bir şeyler yapmadan iyi sonuçlar bekliyorsan… Bütün kurumların başına aileden birini getirsen de çare olmayacağını bilmek gerekir.

*********************************

Neyzen Tevfik’ten Nükteler

Neyzen Tevfik ilk çıkardığı şiir kitabına da “Hiç” adını vermiştir.

Kendisine memuriyet teklif eden Talat Paşa’ya, “memur olunca sonunda ne olacağım?” diye sorar.

Talat Paşa memuriyet silsilelerini saydıktan sonra son kademeye gelir ve en son kademeyi şöyle söyler: Hiç.

Neyzen, paşaya döner ve şöyle der: “İşte ben bugün de hiçim!”

***

1904 Hocapaşa Camii’nin tabutluğuna gidip, bir tabutun içine girer, kapağını üzerine örter ve uyur.

Dünya malına zerre tamahı yoktur. Kimseye minneti de yoktur.

“Dünyanın en yüksek tahtına da çıksan, yine aynı g.tle oturacaksın” der.

***

1940’lı yılarda Bakırköy Akıl Hastanesi‘nde 21 numaralı koğuş O’na ayrılır. Hem doktoru hem de dostudur ünlü sinir uzmanı Mazhar Osman. İstediği zaman gider, kalır, sonra canı istediğinde çıkar.

Gençliğinde hem Mevlevi hem de Bektaşi dergâhlarında kalmış, pek çok kişiden de feyz almıştır. Ancak hiçbir tarike bağlı kalmamıştır.

Öyle ki; İstanbul’a medrese eğitimi için geldiği yıllarda sarık ve cübbe taşımadığı için medreseden; namaz kılmadığı ve abdest almadığı için de Mevlevihane’den kovulur.

***

Bir gün Neyzen’e sorarlar: “Neyzen, çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun zaman mı çalarsın?”

Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikodularının dolaştığı bir dönemdir.

Neyzen: “Maliye Vekili değilim ki, çalarken zevk alayım” der.

***

İkinci Meşrutiyet döneminde nazırlığa getirilen bir zat, çok geçmeden yeğeninin vali olarak atanmasını sağlar.

Karşılaştıklarında, Neyzen, “Maşallah, kardeşinizin oğlu tıpkı fasulyeye benziyor” der.

Adam, “Genç yasta vali oldu, neden fasulyeye benzesin?” diye sorar.

Neyzen de verir cevabı: “İşte ben de onun için benzetiyorum ya, fasulye de sırığa sarılarak büyür.

 

 

İslâm Atlası (1)

0

Son kitabımız Kur’anı Kerîm, semavî kitapların sonuncusudur. Kur’anı Kerîm’de daha önce vahyedilen kutsal kitaplardaki meseleler özlü olarak, temel hususlar da aynen mevcuttur. Kur’anı Kerîmi okuyan; gelmiş geçmiş bütün semavî kitapları incelemiş gibi olur.

Kur’anı Kerîmde fazla olarak kendisinden evvel indirilen kutsal kitaplarda olmayan ve âhir zaman ümmetini ilgilendiren hususlar da yer almaktadır. Aynen onun gibi, her asrın Rabbanî eserlerinde de, kendisinden önceki tefsirlerde zikrolunan açıklamalar olmakla beraber, onlarda olmayan ve kendi asrında çıkmış problemler için de, bakış tarzları nazara verilir.

Şüphesiz Kur’anı Azimüşşan ezelden gelip ebede gittiği ve Allah kelâmı olduğu için, O’nun okyanuslar kadar engin ve derin olan manalarını beşer gücü tam anlamıyla ifade etmekten, kavramaktan ve anlamaktan âcizdir.

Elbette denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, yine de Rabbin kelâmı, tam manasıyla kaleme alınamaz. Çünkü Kur’anı Kerîm öyle bir şâhika, öyle bir zirvedir ki, ona çıkaran her bir basamaktan sonra yeni basamaklarla karşılaşırız. Böylece onun erişilmezliği bir kat daha artarak devam eder.

Bizler daima O’na yükseliş hareketi içinde bulunur; fakat yeni mana ufuklarına yelken açarken, her an O’nun zirvesine erişilmezliğin de idrâki içinde olur. Hep mecrada, hep Kur’an semasına yükselişlere kanat açar.

Fakat Kur’an semasının her bir mana tabakasında, önümüze aşmamız gereken yeni mana tabakalarının çıkmış olduğunu hayretle görürüz.

Bu İlâhî feyz kaynağı karşısında Sübhanallah, Allahüekber demekten kendimizi alamaz. Elhamdülillah kal’asına sığınmaktan başka çare bulamaz:

“Doğrudan doğruya Kur’andan alıp ilhamı

Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı.”

diyen şairin dilek ve temennisini gerçekleştiren cihan-baha eserleri okumuş oluruz.

Rabbânî eserlerin sadece içerik / muhteva ve konuları değil, bu içeriği sunuş şekli de, tebliğ hususunda öğretici, eğitici ve metod gösterici mahiyettedir. Çünkü asıl olan, insanları tenkit etmek değil, onlara tebliğde bulunmaktır. Yani insanların ne olduklarını yüzlerine vurmak değil, fakat ne olmaları lâzım geldiğini anlatmaktır.

Zaten asıl olan insanları tehdit etmek değil, onlara teklifte bulunmaktır. Yani okuyan ve dinleyenlerin aklına kapı açmak, istek ve tercihi onlara bırakmaktır. Bir bakıma “Dinde zorlama yoktur.” mealindeki âyeti kerîmenin binler anlamından birini tatbik mevkiine koymaktır.

Kısaca demek lâzımsa İslâm; tenkit değil tebliğdir. Tehdit değil, tekliftir. İşte asıl olan bu meslek ve meşrebi / gidişatı düstur ve prensip edinmektir.

Ne demek, tenkit değil tebliğdir. Biraz açacak olursak; doğrudan doğruya, iki kere iki dörttür dersek; bu tebliğe girer. En kısa, en kestirme yol budur. Fakat iki kere üç, dört değil. İki kere beş dört değil gibi, bütün olumsuzlukları saydıktan sonra, iki kere iki dörttür gerçeğine gelirsek, bu yol çok uzun, çok zor, üstelik belki de sonuca erişemeyeceğimiz bir yoldur.

Bu yol tenkit yoludur. Bu yolda, doğru diye yanlışa sarılanları incitmek söz konusudur. Kimse “ayranım ekşidir” demeyeceği için, doğru sandığı yanlışa, tenkit edildiğinde hissî olarak sahip çıkar! Gerçeğe karşı direnir. Üstelik hasım da olur.

Öyleyse onun benimsediklerine ilişmeden gerçeği anlatıp, aklın önüne sermek ve kabul edip etmemek hususunda onu serbest bırakmak, en güzel yoldur. Kaldı ki, bâtıl ve sapık fikirleri iyice tasvir ve açıklamak; saf zihinlerin onlara kapılmasına da sebep olur. Çünkü arzu ve zevklere hitap eden gayri meşru şeyler; görünüşte hislere çekici ve câzip gelebilir. Kişinin onlara takılmasını temin edebilir.

İşte bütün insanları kazanmak, bütün insanlığı aydınlatmak ve bütün insanların en büyük mes’elesi olan ebedî saadeti kazanmalarını en büyük dava edinmek için, böyle Kur’anî bir yolu seçmek gerekir.

Nitekim Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye şu sözü, nasıl bir hedef seçmek gerektiğini açık bir şekilde gösterir: “Ya Ali, senin vesilenle bir kişinin imana gelmesi, sahralar dolusu kırmızı koyunlara sahip olmandan iyidir.”

 

 

1440’ncı Yılın Muhasebesi

Hicrî takvim malûm 622‘den başlıyor. Hz. Muhammed‘in Mekke’den Medine‘ye hicretiyle birlikte İslam tarihinde devlet düzeni ve anayasa sistemi teamülü de başlar. 4 Halife Dönemi, Emevî ve Abbasî dönemleriyle Arap; Selçuklu ve Osmanlı dönemleriyle de Türk öncülüğünde geçen asırlar..

Hicrî olarak ilk 4,5 asırda Araplar, sonraki 9 asırda Türkler önde; son asır ise ortada.. Bu asırda bir ara tek bağımsız Müslüman devlet biz kalmıştık ve hatta Mustafa Kemal‘in başını çektiği Millî Bağımsızlık Hareketi olmasaydı tümden İslam Dünyası sıfır çekecekti. Türk İnkılâbı‘nın ilhamıyla peşi sıra geldi ve bugün itibarıyla 57‘ye ulaştı.

Toplamda 1,7 milyarlık nüfusuyla Dünya nüfusunun yüzde 23‘ünü oluşturan 57 İslam ülkesinin GSYH olarak toplam geliri 7 trilyon doların biraz altında, yani Dünya gayrisafi yurtiçi hâsılasının yüzde 9‘u bile değil. Aşağı – yukarı Çin‘in GSYH’nın yarısı kadar..

İhracat yani bu 57 Müslüman ülkenin üretebildiği ve dışarıya satabildiği toplam değer 1,4 milyar dolar civarında; muharref Hıristiyanlığa mensup ülkelerden sadece Almanya‘nın tek başına ihracatı ise 1,5 milyar dolara yakın. Dünya yüzölçümünün yüzde 28‘ini İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ülkeleri oluşturuyor ve bu coğrafyada Allah‘ın verdiği petrol ile doğalgaz Ümmet-i İslam’ın ihracatının yarı yekûnunu oluşturuyor.

İthalatta ise pay biraz daha yüksek; 1,6 milyar dolar civarındaki dışalım rakamı Dünyadaki toplam ithalatın yüzde 10‘u kadar. Bu onda birlik oran askerî harcamalar söz konusu olunca hemen 7’de 1 oranına yükseliyor. Zaten dünya üzerindeki savaşların ve çatışmaların yarıdan fazlası biz Muhammed’ül-Emîn olan Peygamber’in yolundan gittiğini söyleyen biz Müslümanların memleketlerinde.

Kişi başına gelir ortalaması Dünya ortalamasından 3.500 dolar daha düşük. Eğitim düzeyi 2 puan (yıl) düşük, insanî gelişmişlik düzeyi Dünya sıralamasından 30 sıra daha düşük. Malezya hariç 56 İslam ülkesinin Dünya ölçeğindeki ileri teknoloji ihracatındaki payı sadece binde 4. Bilim insanları, keşif – buluş, araştırma ve kitabîyat işlerine hiç girmeye bile gerek yok.

Afganistan’da Müslümanlar ABD’nin kontrolünde birbirini vuruyor, arada Amerika da vuruyor. Libya’da Müslümanlar NATO’nun kontrolünde birbirini vuruyor. Suriye’de Müslümanlar Amerika, Rusya, İran ve Türkiye‘nin kontrolünde birbirini vuruyor. Irak’da vurdu vurdu, durdu; sırasını bekliyor. Yemen’de Müslümanlar İran ve S.Arabistan‘ın kontrolünde birbirini vuruyor, arada Suud da vuruyor. Başka dinlere (Musevî, Hıristiyan, Konfuçyanist, Budist vs.) mensup devletlerden çekilen sıkıntılara bile girmiyoruz.

Dünyanın en meşhur terör örgütleri de bizim topraklarımızda.. DAEŞ, PKK, El-Kaide’yi – Nusra’yı herkes biliyor da Şebab‘ı, Boko Haram‘ı, Ahrar‘ı, Ensar‘ı, Tekfir‘i, Livâ‘yı, Tevhid‘i, Tahrir‘i, Ceyş‘i, Cundallah‘ı kim, ne kadar biliyor? Ve içimizdeki beyinsizlerin İslam‘ı ve yukarda ismi örgütleşen İslamî kavramları nasıl rezil ettiklerini..

Yılbaşları Ocak‘ta veya Muharrem‘de kutlamaya değil muhasebeye gerekçe olmalı; bilanço oluşturulmalı ve bir sonraki yıl dönümünde kâr – zarar karşılaştırmaları yapılmalı ki yaşantımızın bir anlamı olsun. Yoksa doğa belgesellerini izlediğimiz gibi bizi izlemeye devam edecekler. Bu işin mesajla, dua görselleriyle olacağını zannediyorsak 1540’a kadar aynîyle daha da kötüleşecek demektir.

Bu iş şiirle – edebiyatla olsaydı iş kolaydı. Nitekim bizim de 15 yıl önce yazdığımız Çağrı Pusulası diye şiirimiz var; oradaki yakarışımızı / arayışımızı paylaşalım, bakalım ne değişiyor:

 

Bir hüzün tünelidir bizde tarih

Talihimiz ya yaver ya makûs

Tahterevallinin bir tarafında onlar bir tarafında biz

Gayri kaderin kırıldığı yerdesin

Bulutlar seni arıyor,

Yağmurlar yalvarıyor;

Nerelerdesin?