22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 596

Hak Şerleri Hayreyler (2)

0

Hep işleri fâyıktır

(Üstündür)

Birbirine lâyıktır

Neylerse muvafıktır

(Uygundur)

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Dilden gamı dûr (uzak) eyle

Rabbinle huzûr eyle

Tefviz – i umûr eyle

(Üstüne düşeni yap sonra işleri O’na bırak)

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Sen adli (adâleti) zulüm sanma

Teslim ol od’a (ateşe) yanma

Sabr et sakın usanma

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Deme şu niçin şöyle

Yerincedir ol (o) öyle

Bak sonuna sabr eyle

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Nâçâr (çaresiz) kalacak yerde

Nâgâh (ansızın) açar ol (o) perde

Derman eder ol (o) derde

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Hep remz ü işarettir

Hep gamz ü beşarettir

(Müjdedir)

Hep ayn-ı inayettir

(İyilik, ihsan ve lütuftur)

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler

 

Vallahi güzel etmiş

Billahi güzel etmiş

Tallahi güzel etmiş

Allah görelim netmiş

Netmişse güzel etmiş

 

 

Dalgalar Alın Beni

Bahtımın rüzgârını alarak arkanıza

Dalgalar alın beni götürün enginlere

Gönlüm deli siz deli, sığ deniz yetmez bize

Dalgalar alın beni götürün enginlere

Martılar tepemizde öğütürken zamanı 
Hani ya sözleşmiştik sessiz bir yaz akşamı
Ummanlarda yazılsın bu şarkının devamı
Dalgalar alın beni götürün enginlere

Aydınlık muştuları bekliyorken seslerden 
Ruhum yoruldu artık ufku örten sislerden
Bir dostluk edin bana çekin boş heveslerden 
Dalgalar alın beni götürün enginlere

Bırakın kılavuzu yarın alında yazı 
Bizi yaradan Rabbim elbet duyar avazı
Ummanlara karılmak ruhumun son niyazı
Dalgalar alın beni götürün enginlere

 

Bireysel Haklar (2)

0

Nedir bireysel haklar? Herkes kendi evinde, istediği şekilde konuşur.

Kimse bir şey diyemez. Zaten demez de. Demiyor da. Kime ne?

Herkes kendi yöresinde özellikle kırsal yaşantıda istediği gibi giyinir kuşanır.

Kimse bir şey diyemez. Zaten demez de. Demiyor da. Kime ne?

Herkes kendi çevresinde kendi âleminde istediği mahallî giysiler içinde evlenir, eğlenir.

Kimse bir şey diyemez. Zaten demez de. Demiyor da. Kime ne?

Herkes kendi dininde, inancında istediği gibi inanıp tapınır.

Kimse bir şey diyemez. Zaten demez de. Demiyor da. Kime ne?

Peki nedir öyleyse Türkiye’de koparılan fırtına?

Bireysel haklar da bireysel haklar diye tutturmalar!

Mesele bireysel hakları resmîleştirmek meselesidir a dostlar!

Devlete bazı hususlarda ortak olmaktır!

İşte burada duralım ve konuyu iyi anlayalım.

Bireysel haklar vardır. Meşrudur. Haktır. Zaten Türkiye’de mevcuttur.

Kimsenin de bir şey dediği yoktur. Hem demiyor da.

Evet bireysel haklar haktır. Fakat resmiyeti ve resmiyet hakkı yoktur.

Üstelik şart da değildir. Resmiyette yer alamaz.

Bireysel hakların resmiyeti istenemez. Hem zaten verilmez de.

Verildiği an; Devlet’e de paydos demek gerekir a dostlar!

Verildiği an; Devlet’e de elveda demek gerekir a kardeşler!

Öyleyse aklımızı başımıza alalım.

Kabul edilmeyecek duaya âmin demeyelim.

Bindiğimiz dalı kesmeyelim a canlar!

Artık millet olunmuştur. İçinde herkes yer almıştır.

Artık benlik dâvası güdülmeyecek bir duruma kavuşulmuştur.

Artık “Benlikten geçilmiş “Biz” olunmuştur.

Artık parça oluştan ayrılmışız.

Artık bir bütünü oluşturmuşuz.

Artık bir “millet” olmuşuz.

Artık bütüne sahiplenmek gerek.

Artık parça bölük peşinde koşmak yersizdir.

Unutmayalım ki; din dil bir ise millet birdir. Bu milletin dini de birdir dili de. Ayrıca yerel hangi dili konuşursa konuşsun. Bugün Türkçeyi bilmeyen yok. İstisna kaideyi bozmaz. Kaldı ki, varsa bile yapılacak şey, ona Türkçeyi öğretmektir. Yoksa çare onu Türkçeden uzak tutmak değildir. Şayet varsa, Türkçe bilmeyişin panzehiri Türkçe öğrenmek ve öğretmektir.

Çünkü birliğin en büyük, en hayatî unsuru dildir. Aynı dili konuşmaktır. Aynı dille yazmaktır. Aynı dille düşünmektir. Nitekim Hz. Peygamber’e sorarlar:

“Arap kimdir ya Resulallah?” Cevap verir: “Arapça konuşandır.”

Böyle demekle doğuşu değil, dilin oluşturduğu sonucu nazara veriyor. Çünkü Peygamberimiz de Arab-ı Müsta’rebe’dir. Yâni Araplaşmış Arap’tır. Buna rağmen Arapça konuştuğu için “Ben Arabım” demiştir. Çünkü kişinin milliyetini konuştuğu dil tayin eder.

Yine unutmayalım ki, “Din bir ise millet birdir.” Bu milletin dini de birdir.

Öyleyse alt yapımız hangi kavime çıkarsa çıksın; sonuçta aynı milletiz.

Yâni hepimiz Türk Milleti’nin parçasıyız. Ve Türk Milleti’ni teşkil ediyoruz.

Yine unutmayalım ki, “Türk” kelimesi artık sadece Türk kavmini değil, Anadolu’da karışmış, kaynaşmış bütün kavimleri kuşatan bir millet adı olmuş. Bu ise bu tarihsel bir süreçle kendiliğinden oluşmuştur. Bir ırmak geriye akıtılamayacağı gibi, tarih de geriye döndürülemez.

Bunu yapmak isteyenler, tarihin altında ezilmekten kendilerini kurtaramazlar.

 

 

Bireysel Haklar (1)

0

Türkiye’de tarih, geriye doğru götürülmek isteniyor. Kimileri bu işi bilerek, bilinçli olarak yapıyor. Kimileri de gafilce, şuursuzca bu geriye doğru götürüşte rol alıyor.

İlgili devlet adamları, devlet memurları ise, bu iki gurupla uğraşmak zorunda kalıyor.

Batılı sözde dostlarımızın, tarihi geriye götürme çabalarında, içimizdekilere verdikleri gizli – açık destekler de işin cabası.

Türkiye’de tarihin geriye doğru götürülmek istenmesinden kastımız, Türkiye halkının “Millet” oluş sürecinin tepe taklak edilmek istenmesi. Yâni yüzyıllar süren “Millet” oluş hikâyemizi, olmamış kabul etmek.

Bilindiği üzere millet; hem aynı doğuşta olanların birliğinden meydana gelir. Hem de aynı oluşta olanların beraberliğinden ortaya çıkar. Hatta aynı oluşta olanlar, aynı doğuşta olanlardan, sayıca çok bile olabilirler.

Çünkü Mevlânâ Hazretleri’nin dediği gibi “Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar daha iyi anlaşırlar.” Yâni gerçek birliği teşkil ederler.

Doğaldır ki, “Millet”, hem aynı dili konuşan, hem de aynı temel duyguları paylaşanların meydana koyduğu bir birlik, bir terkip, bir sentezdir.

Yüzyılların geçmesiyle, aynı coğrafyayı paylaşanlar, aynı topraklarda yaşayanlar, yavaş yavaş temel konularda aynîleşirler. Yerel dil ve kültürlerinde değişimler olur.

Zamanın süzgecinden geçerek ayıklanmalar ola ola, günümüze ulaşırlar. Genellikle başı çeken, önder durumundaki kavmin boyasına boyanırlar. Yâni “Millet” olurlar. Yeni bir oluşla tarihte yerlerini alırlar.

İşte şimdilerde, yapılmak istenen; bu süreci baş aşağı çevirme senaryolarıdır. Böylece millet oluşu bırakıp, kabilelere dönüş yolunu açma çabalarıdır.

Bu aslında içinde yer aldığı milleti berhava etmek.

Aynı zamanda kendini kabile seviyesine indirmektir. Bu ise sonuçta, herkes için yok oluştan başka bir şey değildir.

Çünkü terkip ve sentez bozulduğunda, kendini meydana getiren parçaları ortaya çıkarmaz. Tersine ortaya ancak bir ucube çıkarır.

Öyle bir ucube ki ne kendine ne de başkasına yâr olur.

Tıpkı atomun çekirdeğini parçalamak gibi. Ortaya atomu meydana getiren elektron, proton gibi parçalar çıkmaz.

Ortaya enerji denen kendisinden başka bir şeye benzemeyen bir tahrip unsuru çıkar.

Günümüzde “İnsan hakları” diye diye, devletin başı ağrıtılmakta.

Bireysel haklar teranesiyle, mangalda kül bırakılmamakta.

Batı’nın üflemesiyle bir bardak suda fırtınalar koparılmakta.

Oysa “Millet” olgusu, yüzyılların süzgecinden süzüle gelmiş. Zamanla pekişmiş bir oluşumdur.

İşte Türkiye’de “Türk Milleti’ni çözecek, çökertecek istemlerin çığlıkları atılmakta.

Meydanı boş bulmuşlar. Hâlbuki Türkiye sahipsiz değil.

Büyük bir yanılgı içindedirler. Dayanaklarının Batılı ayakları kırılmanın eşiğinde.

Onların kılavuzluğunda varılacak yer, ancak hüsrandır.

Bir an önce bu uğursuz çabalardan caymaları gerekir.

Unutmayalım ki, elden gelen öğün olmaz. O da vaktinde bulunmaz.

Önce büyük bir milletin bireyleri olduğumuzu hatırlayalım. Birbirimizle kenetlenelim.

Dostu ağlatıp, düşmanları güldürmeyelim.

Eğri oturup doğru konuşalım! Bireysel haklar, gerçek haktır.

Kimse bireysel haklarından mahrum edilemez.

Zaten edilmemeli de. Fakat elimizi şakağımıza koyup bir düşünelim.

Türkiye’de bireysel haklar vardır. Kimsenin buna ses çıkardığı yok. Engellediği yok.

Kimsenin bireysel haklara bir şey dediği de yok.

 

 

Doğaya Yani Üretime Dönün!

Dostlar uzun süredir ne yaptığımı soruyor… Yaklaşık üç aydır doğa ve hayvanlar ile baş başa yaşıyorum.

Kendim üretip kendim yiyorum… Bağ bahçe işleri ile uğraşıp hayvan bakıyorum…

Koyunlarım, tavuklarım, ördeklerim, hindilerim yumurta ve beyaz et ihtiyacımızı karşılıyor… Arılarım da, bal ihtiyacımızı!

Köpeklerim ve kedim kendileri ile ilgili olan konularda bize güvenlik sağlayıp, dostluk ediyorlar… Samimiyetleri görülecek cinsten! Evin çevresine bir tane zararlı yaklaştırmıyorlar…

Bahçede üzüm, erik, şeftali kayısı, incir, armut, ayva, kiraz, hünnap, limon, mandalina, portakal, greyfurt, ceviz üretiyorum…

Domates, salatalık, kabak, patlıcan, biber, pazı, nane, maydanoz, soğan, pırasa, kereviz, lahana, kavun, karpuz yetiştiriyorum…

Mümkün oldukça dışarıdan hiç bir şey alıp para vermiyorum… Şimdi bir odun fırını yapmaya çalışıyorum, ekmeğimi de kendim yapacağım.

Sağ olsunlar köylü komşularımla takas yaparak onlardan tarhana, salça ve zeytinyağı alıyorum…

Bu arada memlekette ekonomik kriz çıktı. Dolar dış güçlerin (!) oyunu ile aldı başını gitti. Ama beni hiç etkilemedi. Çünkü ben üretiyorum ve bulduğumu tüketiyorum, lüks ve israfı terk etmiş durumdayım…

Türkiye kötü yönetiliyor. Siyasetin iktidarından ve muhalefetinden ümitsiziz! Öyle ise bireysel çözümler üretmemiz gerekir diye düşünüyorum.

Türk Milletinin çoğunluğu köylüdür. Ekmeyi biçmeyi bilir… Gelin kendimize yetecek kadar herkes kendi için üretsin. Böylece hem doğamıza hem hayvancılığımıza hem de ülkemize çok faydalı oluruz!

Köy Enstitülerinin ulvi amaçlarına benzer üretim odaklı bireysel hareketler başlatalım. Konuşmanın ötesine geçelim. Ata toprakları hepimizi geriye çağırıyor.

Mantaliteyi değiştirme ve bu güzel ülkeye sahip çıkma zamanı! Şehirlerde işi bitmiş olanlar baba ocağı köylerine geri dönsün, icabında tezek yakın, odun ateşinde çayı kaynatın, şeker yerine kuru üzümle tadını çıkartın, ama illa ki, dönün! Koskoca ülke üç beş şehire sıkıştı kaldı…

Neyse bana nerelerde olduğumu neler yaptığımı soran arkadaşlara dilim döndüğünce ne yaptığımı anlattım. Fotoğrafları da, delil olarak koydum… Yani anlayacağınız moda tabirle yeni bir “Mandıra Filozofu” oldum… Acele edin sizi de bekliyoruz!

 

 

Siyasetname

0

Siyasetname‘, Arap, Fars ve Türk edebiyatlarında, devlet adamlarına yöneticilik sanatına ait bilgiler veren yazılı eserlerin genel adıdır.

Siyasetnameler İran kaynaklıdır ve Arap edebiyatına İslam dininin nüzulünden sonra girmiştir. Genel olarak hükümdarlar için kaleme alınmış olan siyasetnamelerde onların sâhip olması gereken nitelikler, saltanatın şartları ve kaideleri anlatılır, ideal bir devlet teşkilatının nasıl olması gerektiği belirtilir ve kötü yönetimlerin zararlı sonuçları açıklanarak yöneticilere tavsiyelerde bulunulur. Vezirler ve emirler için de yazılmış siyasetnameler vardır.

Bir ülkenin siyasi ve sosyal hayatını, askerî ve mali teşkilatını kanun ve tüzüklerini, toplumun gelenek ve göreneklerini de tanıtan kitaplar olan siyasetnameler, dinî temellere dayanır. Kur’an-ı Kerim’den, hadislerden ve tarihten de örnekler gösteren bu tür kitaplarda, geçmişteki kötü olaylar, zalim, tecrübesiz ve cahil hükümdarların ve vezirlerin yol açtığı felâketler, hikâyeler ve fıkralar anlatılır.

Farsça yazılmış Siyasetnamelerin en çok bilineni Nizamü’Mülk’ün, Melikşah’ın isteği üzerine kaleme aldığı, ‘Giriş‘ ve ‘Son Söz’ başlıklı kısımlarla birlikte 47 bölümden oluşan Siyasetname isimli eserdir.

Nizamü’l-Mülk’ün Siyasetnamesi nesir, Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig isimli eseri manzum olmakla birlikte, aralarında yapı benzerliği vardır. Elbette farklılıklar da vardır: Siyasetnamede ayrıca anlatılan mevzu ile alâkalı hâdislere hikâyelere yer verilmiştir. Kutadgu Bilig’de, hadis olduğu belirtilmeksizin Peygamber Efendimizin buyruklarına atıflar vardır. Siyasetnamede ele alınan konu ile ilgili buyruklar, ‘hadis‘ başlığı altında verilmiştir.

Kutadgu Bilig’de ‘bey‘ olarak anılan hükümdarlar, varlıklı insanlar ve devletin üst kademe yöneticileri ile birlikte hizmetkârlar, aşçıbaşılar ve yardımcıları, meşrubatçılar, askerler, satıcılar, efsuncular, hayvan yetiştiricileri, eczacı ve doktorlarla alakalı öğütler bulunmaktadır. Siyasetnamede ise sâdece saray erkânı ve emrindekilerle alakalı nasihatlere yer verilmiştir.

Bölüm başlıkları şöyledir:

01-Âlemin efendisi padişahın methedilmesi.

02-Padişahın ve meliklerin, yüce Allah’ın nimetinin değerini bilmeleri hakkında.

03-Pâdişahın halkın dert ve şikâyetlerini dinlemesi.

04-Vazifelendirilenlerin dışarı gönderilmeleri, vezirlerin durumunun bilinmesi.

05-Devlet arazisini işleyenlere nasıl davranıldığının araştırılması.

06-Kadıların, hatiplerin, esnafın ve onların işlerinin ve faaliyetlerinin ehemmiyeti hakkında.

07-Şehir idarecilerinin kadıların, reislerin ve subayların, durumunun sorulması.

08-Din ve şeriat işlerinin nasıl olduğunun sorulması ve bilgi alınması.

09-Devlet mallarını koruyanların maaşları, durumlarının kontrol edilmesi.

10-İstihbarat elemanları, gizli haberciler ve memleket işleri için alınacak tedbirler hakkında.

11-Dergâhtan yazılan ferman ve emirlerini saygı gösterilmesi hakkında.

12-Padişahın dergâhtan önemli işler için köle göndermesi.

13-Casuslar gönderilmesi, mülkün iyiliği ve vergi toplanması hakkında.

14-İşlerin yoluna girmesi için elçiler ve postacılar gönderilmesine hakkında.                                                 15-Sözlü emirlerin sıhhati hakkında.

16-Özel temsilci ve onların vazifelerinin kontrolü hakkında.                                                                     17-Padişahın nedimlerinin, yakınlarının ve işlerinin düzenlenmesi.

18-Padişahların devlet işlerinde âlimlerle istişare etmeleri hakkında.

19-Muhafızların yiyecek ve teçhizat işlerinin düzenlenmesi hakkında.

20-Altın işlemeli, mücevher kakmalı silahlar imal edilmesi ve bargâh düzenlenmesi…

21-Elçilerin durumu ve işlerinin düzenlenmesi…

22-Konaklama yerlerinde ot hazır bulundurulması hakkında.

23-Padişah ordusunun alacağı ücret hakkında.

24-Her soydan ve her kavimden ordu teşkil edilmesi.

25-Rehin alınması ve padişahın dergâhında ikamet ettirilmesi.

26-Türkmenlerin ve her türlü adamların hizmette tutulmaları hakkında.

27-Bendegânın toplanması, hizmetlerinin ve işlerinin düzene konması…

28-Saray kölelerinin derecelenmesi ve işlerinin düzenlenmesi…

29-Sarayın ve umumi işlerinin esası hakkında.

30-Kölelerin ve uşakların padişah dergâhında duruşlarının düzenlenmesi…

31-Askerlerin ihtiyaçları, istekleri ve buna benzer işleri hakkında.

32-Teçhizat, silâh, cenk ve sefer âletlerinin hazırlanması…

33-Yüksek makam sâhipleri hatâ yaptıklarında azarlanmaları hakkında.

34-Yüce dergâhın gece bekçileri, kapıcıları ve nöbetçileri hakkında.

35-Padişahın ziyafet yermesi ve bu işin nasıl tertip edileceği hakkında.

36-Kölelerin ve hizmetkârların haklarının teslim edilmesi…

37-Kiraya verilen arsalarla alakalı ihtiyat tedbirleri alınması ve halkın mülkü hakkında.

38-Saltanat ve padişahlıkta acele edilmemesi…

39-Saltanat için siyaset işi hakkında.

40-Aziz ve Celil olan Allah’ın kullarına bağışta bulunulması…

41-Lakaplar ve Düzenlemeleri hakkında.

42-Memuriyetin temiz dinli ve asil insanlara verilmesi…

43-Padişahın hazine sâhibi olması ve onun düzene konulması prensibi…

44-Zulme uğrayanlara cevap verilmesi ve onlara adâlet dağıtılması hakkında.

45-Vilayet gelirlerinin hesabının tutulması hakkında.

Kitabın bitimindeki ‘Son Söz‘ başlıkla yazı:

Meliklerin Siyasetinin yazılması bitti. Bu kitabın yazılmasını bana Âlemin Efendisi -Allah mülkünü daim etsin- emretmişti. Bundan önce bu hususta yazıldı, gönderildi, beğenildi. Fakat o çok kısa idi. Genişlettim, boş zamanlarımda bölümler ve her bölüme lâyık olan hikâyeler koydum. Mümkün olduğu kadar kolay anlaşılabilecek şekilde izah ettim. Bağdat’a gideceğim için 485 (1092) yılında saray kitapları yazıcısı Muhammed b. Nâsh’a verdim ve açık bir yazı ile yazmasını; eğer ben bu seferden dönemezsem, bu kitabı Melikşah’a götürüp teslim etmesini söyledim. Böylece uyanıklığının artması, bu sadık bendesinin inancının özünü ve bağlılığını bilmesi için Melikşah her zaman okusun. Ona kulak versin. Başkalarının sözüne kulak vermesin ve daima bu kitabı okusun. Okusun ki, canı sıkılmasın. Çünkü bu kitapta hem nasihat, hem hikmet, hem atasözü, hem peygamberlerin hikâyeleri vardır. Hem velilerin faaliyetleri, hem âdil padişahlarla ilgili hikâyeler bulunmaktadır. Bütün uzunluğuna rağmen, kısadır ve âdil padişahın siyasetini söz konusu eder.

Allah’ın yardımı, iyi lûtfü ile bu kitap Allah’ın kullarının en zayıfı, Yüce Allah’ın rahmetine ve affına muhtaç Ali b. Hasan İbn Ahmed eliyle 727 yılı, 7 Cemâziye’l-âhir Pazar günü 1 Mayıs 1327’de tamam oldu.

En doğrusunu Allah bilir. Dönüş yeri ve kaynağı O’nadır.

Türkiye’de Siyasetnamenin 6 ayrı yayınevi tarafından Türk alfabesi basılmış nüshaları bulunmaktadır.

NİZÂMÜ’L-MÜLK:

Selçuklu öneminin büyük ve mahir devlet adamlarının en önemlisidir. İran’ın Horasan bölgesinde bulunan eski kültür merkezlerinden olan Tus şehrine bağlı Nukan kasabasında 10 Nisan 1018 tarihinde doğdu.

Kardeşi ile birlikte devrin meşhur fakihlerinden Ebu’l Kasım Abdullah’ın yanında mükemmel bir tahsil gördü. Öyle ki Nizam-ül Mülk henüz 11 yaşında iken Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş ve yine çok genç yaşta iken fıkıh âlimleri arasında adı zikredilir olmuştur. Dinî ve edebî kültürü ile temayüz eden Nizam-ül Mülk idarecilikte de büyük muvaffakiyet göstermiştir. Babası ile birlikte Gaznelilerin maiyetinde çalışmış, 24 Mayıs 1040’taki Dandanakan Savaşı’ndan sonra Selçuklu hizmetine girmiştir.

Belh valisi Ebu Ali bin Şadân’ın yanında bulunduğu esnada şehrin idaresinde gösterdiği maharetten dolayı tanınmış ve daha sonra Merv’de bulunan Alparslan’ın yanına gitmiştir. O tarihten sonra da Alparslan’ın yanından ayrılmamıştır. Alparslan Selçuklu tahtına oturur oturmaz Nizamü’l – Mülk’ü kendine vezir tayin etti. Halife Kaim bi Emrillah tarafından kendisine Nizamü’l-Mülk ve Kıvâmü’d Devle ve’ddîn lakapları verildi.

Büyük Selçuklu Devleti’nin, idari, malî ve askerî teşkilatını kurdu. Kurduğu bu teşkilat bütün Müslüman devletlerce örnek alındı.

Selçuklu İmparatorluğu’nun önemli merkezlerinde ‘Nizamiye Medreseleri’ isimli eğitim kurumlarını hizmete. Nizamiye Medreseleri, sistemli bir şekilde kurulmuş olan ilk üniversite olarak tarihlere geçmiştir. Bu okullar, devlet adamı yetiştirmekle birlikte, Sünniliği yaymak ve geliştirmek maksadına da hizmet ediyordu. O dönemlerde Şiîlik yayılma sürecinde idi. Bu sebeple Sünniliğe önem verilmesi ihtiyacı hissedilmişti. Medreselerde, tanınmış âlimlerden oluşan bir öğretim kadrosu dersler veriyordu.  Alp Arslan ve Melikşah devirlerinde (1064’ten vefat ettiği 1092’ye kadar) 29 yıl fasılasız devam eden vezirliği esnasında yaptığı icraatlarla bütün Müslümanların gönlünde taht kurmuş değerli bir âlimdir.

Nizamü’l-Mülk, Malazgirt Savaşı hâriç devletin bütün fütûhat savaşlarına katılmıştır.  Alparslan ve Melikşah ile birlikte olmuş, cesareti ve isabetli kararları ile zafere giden yolu göstermiştir. Malazgirt Savaşına, Sultan Alparslan tarafından her ihtimale karşı, devleti idare etmek vazifesi ile Hemedan’a gönderildiğinden katılamadığı kayıtlarda belirtilmiştir.

Devlet teşkilatında, askerî, idarî ve malî sahalarda yapmış olduğu yeniliklerle devletin sağlam temeller üzerine kurulması için çalışmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Kurmuş olduğu idarî sistem bütün İslâm ülkelerine ve Osmanlı Devletine örnek olmuştur.

Fatımilerin yaymış olduğu Şiî-Bâtıni düşüncelerin ve Hasan Sabbah’ın sapık fikirlerinin Selçuklu Devleti bünyesinde yer tutmaması ve İslâm akidesinin halk tarafından her yönüyle öğrenilip yaşanması için gayret sarf etmiştir.

Nizamü’l-Mülk’ün bu çalışmaları sâyesinde Bid’at ehlinin propagandası kırılmıştır. Bütün çalışmalarının sonuçsuz kaldığını gören sapık görüşlü Hasan Sabbah, bu büyük devlet adamını ortadan kaldırmak için plânlar yapmaktaydı. Nizamü’l-Mülk, bir Batını fedaisi tarafından hançerlenmek suretiyle 14 Ekim 1092 tarihinde şehid edildi. Naaş İsfahan’a getirilerek oradaki türbesine defnedildi.

 

KUŞBAKIŞI:

TÜRK TÂRİHİNDE YANLIŞ BİLİNENLER, YANLIŞ YORUMLANANLAR:

Erdoğan Aslıyücenin yazdığı bu eserde Türk’ün şanlı tarihinden ilgi çekici detaylar bulacaksınız.

Bunları okurken derin derin düşüneceksiniz.

Bu tarihî olayları günümüzde meydana gelen olaylarla karşılaştırdığınızda farklı bir bakış açısı yakalayacaksınız.

Kültür değerlerimizin, madden ve manen nasıl dumura uğratıldığını görüp üzülürken, Malazgirt’ten başlayıp Osmanlı Türk Devleti’nin ihtişamlı dönemden nasıl zillete düştüğünü,  Türk’ü yok etmek isleyen emperyalist güçlere karşı verilen Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki İstiklal Savaşı’nı yaşayacaksınız. (Tanıtım bülteninden iktibastır)

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-638 50 12, Belgegeçer: 0.212-638 35 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

 

TÜRKLERİN TÂRİHİ

Ural-Altay ırklar grubunun Altay dalından olan ecdadımız, Ötükenden yola çıkıp bozkıra yayıldılar. Sonra Çin içlerine, daha sonra da batıya doğru ilerlediler. Batılılar tarafından ‘barbar‘ olarak nitelendirilmiş olsalar bile Türkistan bölgesinin ve batılıların ‘Orta Asya‘ olarak andıkları Uluğ Türkistan’ın yüksek medeniyetlerinden birinin kurucusudur. Kendilerine has kültürü gittikleri yerlere götürdüler, insanlığın istifadesine sundular. Mazluma destek, güçlülere tahdit edici oldular. Cihan devletleri kurdular ve hep bağımsız yaşadılar. Üç kıt’a üzerinde atlarının nal izi bulunmayan toprak yoktur.

16 büyük devlet kurdukları söylenirse de bu sayı, kabul edilebilir sebeplere dayanarak azaltılabilir de artırılabilir de. Netice itibariyle her biri, bir öncekinin devamıdır. Hanedanlar değişmiş, aynı kültür ve medeniyet devam etmiştir.

Türkler arasında, bütün Bozkır halklarında görüldüğü gibi Şamanizm yaygındı. Ancak Şamanizm din değildir. Türkler Gök Tanrı’ya inanırlar, O’na taparlar, O’na sığınırlardı. Gök Tanrı, tek ve en güçlüydü. Ancak bu Tanrı, İslâm’ın ‘Allah’ı gibi, ‘Rabbü’l-Âlemin – âlemlerin, bütün kâinatın tanrısı‘ değildi. Türklerin Tanrısı idi. Hakanlar ve kağanlar, yetkilerini O’ndan alırlardı.

Cihana sığmayan Türkler, Umay Türkeş Günay’ın 16 X 23,5 santim ölçülerinde 662 sayfalık kitabına bütün haşmetiyle sığdırılabilmiş. Eserin beşinci baskısı Haziran 2018’de kitapçı raflarındaki yerini almıştır.

Müellifi eserini;  el kitabı niteliğinde ve uzmanlık alanı tarih olmayan aydınlar için hazırladığını belirtiyor. Uzun insanlık tarihi içinde M.Ö. dördüncü binden, M.S. 2000’li yıllara kadar takip edilebilen Türk tarihini özetleyen bu çalışma insanların hayatının kısa, milletlerin hayatının ve serüvenlerinin çok uzun ve karmaşık olduğunu sergilemektedir.

AKÇAĞ BASIM ve YAYIM PAZARLAMA ANONİM ŞİRKETİ:

Tuna Caddesi Nu: 8/1 Kızılay-Ankara. Telefon: 0.312-432 17 98 Belgegeçer: 0.312-432 28 52 www.akcag.com.tr e-posta: akcag@akcag.com

MİLLİYETÇİ CEPHE HÜKÜMETLERİ:

Dr. Fuat Uçar, 14 X 24 santim ölçülerinde, 474 sayfalık eserinde Türk Siyasi Hayatında Milliyetçi Cephe Hükümetleri’ni inceliyor ve Koalisyonlar ülkeyi kurtarır mı?, Koalisyonlar zararlı mıdır?, Sağ koalisyonlar topluma ne kazandırır?, Koalisyon başarısız olursa, ne olur? Gibi soruların cevaplarını veriyor.

Tarih bölümünde doktora tezi olarak hazırlanan bu kitapta yakın dönem Türk siyasi hayatında Milliyetçi Cephe Hükümetleri’nin ortaya çıkmasına yol açan faktörleri ve bu dönemi, çeşitli yönlerden üç bölüm hâlinde mercek altına yatırıyor.

Giriş Bölümünde; cepheleşme olgusu, Türk siyasi ve sosyal hayatındaki sağ ve sol kavramlarının gelişim süreçleri incelenmiştir.

Birinci Bölümde; Türk siyasetinde cepheleşmenin başlangıcı olarak İttihatçı-İtilafçı Cepheleşmesi, Millî Mücadele Dönemi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ve tek parti döneminde yaşanan cepheleşmeler ve çok partili dönemde yaşanan Vatan Cephesi’nin ortaya çıkması ve koalisyon hükümetlerinin gelişim süreci gibi cepheleşmenin safhalarına yer verilmiştir.

İkinci Bölümde; Birinci Milliyetçi Cephe öncesi siyasi durumu meydana getiren 14 Ekim 1973 Seçimleri, CHP-MSP Koalisyon dönemi, Birinci M. C.’yi oluşturan siyasi partiler ve bunların milliyetçilik anlayışları ile Birinci M. C.’nin kuruluşu, uygulamaları ve koalisyon içerisinde yaşanan belli başlı anlaşmazlıklar ele alınmıştır.

Üçüncü Bölümde; İkinci M. C.  öncesi dönemi hazırlayan 5 Haziran 1977 seçimleri, CHP’nin azınlık hükümeti dönemi, İkinci M. C.’nin kuruluşu, uygulamaları ve koalisyon içerisinde yaşanan çeşitli anlaşmazlıklar incelenmiştir.

Kitap ayrıca dönemin önde gelen siyaset adamları ile yapılan görüşmelerin yanında okuyucuya kolaylık sağlaması maksadıyla hazırlanmış olan dizin bölümlerinden oluşmaktadır.

BERİKAN YAYINEVİ:

Kültür Mahallesi, Kızılırmak Caddesi Nu: 61 Gonca Apartmanı Daire: 6 Kızılay, Çankaya, Ankara.

KISA KISA / KISA KISA…

1-DEDE KORKUT KİTABI: Prof. Dr. Muharrem Ergin / Türk Dil Kurumu Yayınları.

2-ÜLKEM İÇİN ÇÂRE: Ece Güner Toprak / Palme yayınevi.

3-İSLAM METAFİZİĞİNDE TANRI VE İNSAN: Ekrem Demirli / Kabalcı Yayınevi.

4-Bir Akdeniz Üçlemesi / MAVİ KITA / 3. KİTAP / İSTANBUL: Nicholas Woodsworth- Aslı Mertan / Everest Yayınları

5-SON SULTANLARIN İSTANBUL’UNDA: Mary Mills Patrick- / Ayşe Aksu Dergâh Yayınları.

 

 

DERKENAR:

SAYI SIFATI KİME AİT?

 

Türkçenin ‘problemli bir dil’ olduğunu söyleyenler, problemleri artırmanın dayanılmaz hazzını yaşıyorlar.

 

Medya dünyasındaki devir-teslim törenine ait bir yazının başlığı şöyleydi:

 

İki köklü aile arasında…’

 

Ailenin iki kökü mü vardı?

 

Yoksa

 

‘Köklü iki aile’den mi bahsediliyordu?

 

 

Ki Herkes Kendini Seçer

Bu bir insan insiyakıdır. Kimi her daim şampiyon takımların otomatik taraftarıdır. Kimi ise hep Afrika takımlarından yanadır. Ezilenden yana olmak, haksızlığa karşı durmak ve ‘uydum kalabalığa‘ teranesine pabuç bırakmamak..

Bireysel ve toplumsal nefisle mücadelenin adıdır hayat. Nefis bazen postaldır, bazen sandık.. Ümidimizi, azmimizi dört mevsim inek gibi sağanlardan usandık.

Çoğunluk her zaman statükodan yanadır. Hayatın idamesi, vaziyetin idaresi, edinimlerin bekası, çıkarların devamı derin bir muhafazakârlık gerektirir. Özellikle de ‘kâr‘ın muhafazası..

Şeytan ama‘lı cümlelerde gizlidir. “Yiyor ama yapıyor”, “Çalıyor ama bölüşüyor”, “Hırsız ama bizden”, “Ama biraz da bizimkiler götürsün”, “Ama başka alternatif mi var?” gibi..

Dünya üzerindeki 7,5 milyar insan temelde 2 tarikata mensuptur: Vicdanîler ve işkembevîler.. Ve aralarındaki terazidir tarih. Gerçi birinciler ikincilerin azamî 10’da 1’i olabilmişlerdir sürüsüne bereket yüzyıllar boyunca. Yine de vicdanlıların yüzü suyu hürmetine dalgalanır iyiliğin bayrağı. Ve varoluşun sırrı işte budur.

Menfaatlerin toplu pazarlanması gerginlik yaratır. Boy boy çıkar tezgâhları kaçırılmaması gereken bir pazar alışverişidir. Ekmeklerine yapılan zam için kılı kıpırdamayanlar; takımları, partileri, cemaatleri için canhıraş bir kavgaya hazırdırlar.

Bir zamanlar Müslüm Gürses‘e laf söylemek bıçaklanmak sebebiydi. Zira Müslümcülük gelmiş geçmiş en katolik tarikatlardan biriydi. Allah‘ı tartışmaya demokrasi, Peygamber‘i tartışmaya diyalog, majeste hazretlerini tartışmaya ise bozgunculuk diyorlar.

Ebeveyninizi siz seçemezsiniz. Çocukluk arkadaşlarınızı, sınıfınızı, öğretmeninizi de siz seçemezsiniz. Askerde düştüğünüz bölük ve gittiğiniz yer sizin seçiminiz değildir. Üniversite için 24 tane tercih yaparsınız ama içlerinden ÖSYM seçer. Tuttuğunuz takımda ‘efsane başkan‘, tuttuğunuz partide ‘bilge lider‘, tutulduğunuz dinî cereyanda ‘seçilmiş efendi‘ler vardır.

Bir pazar yerinde domates ya da salatalık seçebilirsiniz o da pazarcının izin verdiği kadar. Bir de 4 senede 1 ‘pazar günleri‘ kendinize benzeyenleri seçebilirsiniz. Sonra seçilmiş efendilerin tahakkümü berdevam.. Buna Pazar Demokrasisi derler. “Langırt köy sandığına!

 

Ben oyumu yalnızlığa veriyorum.

İnsanın kozmik yalnızlığına..

Ve yıldızlar arası gök yolculuğuna..

 

Ben oyumu vicdana veriyorum.

Günübirlik yaşantının ufuk ötesine..

Ve ideallerin inanç olarak davranışa dönüşmesine..

 

Ben oyumu herkes’e vermiyorum.

Herkes hep birisi’ne bırakır. Birisi de buna kızar; çünkü iş herkes’in işidir.

Sonra da hiç kimse üstüne alınmaz. Ve hep herhangi birileri suçlanır.

Amerikan seçimlerinde oy kullanmak istiyorum. Başka da bir şey demiyorum:)

 

(Not: Bu yazı yazıldığında şimdilerde ilkokul 4. sınıfa başlayan çocuklar daha doğmamıştı.)

 

 

Ekonomik Kriz ve Güven Faktörü

AKP yönetimindeki 16 sene içinde yapılan en yüksek faiz artışını yaşadık. T.C. Merkez Bankası yüzde 6,25 lik bir faiz artırımı yaptı.

Başkan Erdoğan TL’nin değer kaybını yani kur artışını durdurmak için yapılabilecek şeyleri yapmamakta direnince, Merkez Bankası kendi alanında yapabileceği teknik müdahaleye mecbur kaldı.

Erdoğan’ın yapmamakta direndiği şey, iç ve dış yatırımcıya güven verici bir ekonomi kadrosunu görevlendirme ve kapsamlı bir ekonomik restorasyon programını uygulamaya sokmak idi.

Ekonomi kadrosunun başına Damat Berat Albayrak’ı getirmesi, gelir getirici olmayan Şehir Hastaneleri, Kanal İstanbul gibi projeleri iptal etmemesi, ekonomi ilminin kabullerine aykırı teoriler üretip, “tersini iddia edenler bu işi bilmiyorlar” gibi sözleri güvensizlik yaratıyor.

*************************************

Kaybolan Yıllar

Ak Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından başlayarak dünyada para bollaşmış ve ucuzlaşmıştı. Özellikle 2008-2016 arasında son 5 bin yıllık insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar bol ve ucuz para dolaşımdaydı.

Ak Parti iktidarları bu kadar şanslı bir dönemi değerlendiremedi. Alınan borçları çarçur etti.

Türkiye’nin üretim yapısını değiştirilip, katma değeri yüksek, tasarım ve rekabetçi üretim yapabilen bir sanayiye dönüşebilirdi. En az bir konuda dünyanın en iyilerinden biri olduğumuz bir sektörü geliştirebilirdik.

Yapmadılar. Sadece inşaata ve israfa harcadılar. Var olan üretim kaynaklarını ya sattılar veya kapattılar. Tarım ve hayvancılığı felç ettiler.

Şimdi borç bulmak zor olduğu gibi Türkiye’nin risk primi yükseldiğinden bulunacak borç paranın maliyeti de çok pahalı olacak.

Dahası her seçimde daha güçlenince adalet, liyakat gibi ilkelerden uzaklaştılar. “Güç insanı bozar, mutlak güç mutlak bozardı.”

Pervasızlık o hale geldi ki, Cumhurbaşkanı Varlık Fonunun yönetim kurulu başkanlığına kendisini, yardımcılığına da damadını getirdi.

Şimdi devlet yönetiminde görülen bu bozulmanın verdiği güvensizlik ve güvensizliğin sonucu olan ekonomik istikrarsızlık yaşanmakta.

*************************************

Erdoğan’a Rağmen Ha!

Erdoğan ikna edilmemiş olsaydı, Merkez Bankası asla bu şok faiz artışını yapamazdı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a “duvara toslamaya az kaldığı” anlatılarak, “dolar kurundaki yükselişin durmayacağına” ikna edilmiş olmalı.

Merkez Bankası gerçekten bağımsız olsaydı, çok önceleri daha düşük faiz artırımlarıyla yangını bu seviyeden de aşağıda kontrol edebilirdi. Erdoğan izin vermedi, işler buraya geldi.

E yıllardan beri faize karşı olduğunu, “faizin enflasyonun sebebi olduğu” tezini savunan Reis’in AKP seçmeni nezdindeki itibarı ne olurdu?

Çaresini buldu. Güya Merkez Bankası Erdoğan’a rağmen bağımsız karar almıştı.

Merkez Bankası’nın oldukça yüksek faiz artırımına kızmış gibi göründü.

“Bağımsızlığın neticesini göreceğiz,” “ŞAHSEN SABIR SAFHAMDIR” dedi.

Oysa biliyoruz ki, Türkiye’de hiçbir kurum O’nun iradesinin bir milim dahi dışına çıkamazdı.

*************************************

TCMB Başkanlığına Tayyip Erdoğan Atansın

“Güce tapma güdüsüyle” hareket eden kitleler Merkez Bankasının Erdoğan’a rağmen bağımsız karar alabildiğine inanırsa, Reis’in itibarını ne Saraylar ve ne de uçak filoları kurtarabilirdi.

Bu kitlelerin Merkez Bankasının Reis’e rağmen karar vereceğine inanması durumunda tek yapılacak şey kalıyor: Bu kalenin de fethedilmesi.

Yani Merkez Bankası Başkanlığına da Recep Tayyip Erdoğan’ın atanması.

Ben bu durumu daha Merkez Bankası faiz artırım oranını açıklamadan gördüm.

Facebook’ta hemen “Merkez Bankası Başkanlığına da Recep Tayyip Erdoğan atansın!” diye bir nevi kampanya başlattım.

İronik bir ifade olsa da, baktım ki daha sonraki saatlerde aynı tür beyan ve paylaşımlar çığ gibi çoğaldı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bile, “Erdoğan’a önerimdir, nasıl Varlık Fonu’nun başkanı olduysan yeni bir kararnameyle Merkez Bankası’nın da başkanı ol” dedi.

Eğer bu teklifim bir gün gerçekleşirse, böylesine bir olayda “delinin aklına taş getiren adam” rolüyle tarihe geçeceğimi düşünerek heyecanlanıyorum.

Bu durumda, rolünü çaldığım için, Devlet Bahçeli bile beni kıskanacaktır.

********************************

Faiz Artışı Kalıcı Çözüm Değil

Faizlerin yüzde 24’e yükseltilmesi ile kur artışlarının yani TL’nin değer kaybının önüne geçilebilecek mi?

Uzmanlar “Faiz artışının kur üstündeki etkisi bir süre devam eder. Ancak uzun sürmez; Bu şartlarda faiz artışı, eğer dış politikada bir şok yaşamazsak 2 veya 3 ay etkili olabilir” görüşünde.

Zaten uzman olmasak da biz de yukarıda açıkladığımız kök sebepler durduğu için bu tedbirlerin kalıcı çözüm olamayacağını görebiliyoruz.

Prof. Dr. Esfender Korkmaz‘ın da vurguladığı gibi, “kur sorununun temelinde, piyasaların ve iktisadi ajanların Hükümete ve Merkez Bankası’na güven sorunu ile ekonomik istikrar sorunu yatıyor. Faiz artışı bu temel sorunları çözemez. Benzetme yaparsak faiz sivrisinekleri öldürür ve fakat bataklığı kurutmaz.”

Erdoğan’ın en çok “Avrupa Birliği Hukuk ve Demokrasi standartlarını oluşturmak, oluşturulacağına dair güven vermek” hususunda zorlanacağı kanaatindeyim.

Ayrıca ne Maliye ile Hazineyi damadı Berat Albayrak’a vermekten, ne “Varlık Fonu Başkanlığından” ve ne de diğer unvan ve yetkilerinden vazgeçmeyecektir. Anlaşılan bazı mecburiyetleri var.

Bu sebeplerle pek ümitli olamıyorum. Daha kötü sonuçlara kendimizi hazırlamaya çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

 

İnsan, Ne ile Vardır?

0

İnsan için, “kim” veya “ne” sorularından hangisini sormalıyız? Yoksa “nasıl” sorusu mu daha uygun?

İnsan, madde midir, mana mıdır? Madde ise kan mıdır, su mudur, oksijen midir? Mana ise emek midir, bilgi midir, duygusal değerler midir?

İnsana “nasıl” sorusunu yakıştırırsak “ateş, su, hava, rüzgâr” tabiatlarından hangisidir. Biri midir, hepsi midir, hiçbiri midir?

Felsefeyle ilgilenenlere epey iş çıkardık. Onlar düşünsünler. “İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” demiş Ziya Paşa’mız.

Ben insanı; emek, bilgi, duygu sacayağına oturtmak istiyorum.

Tarihi süreçte insanoğlu önce emek-yoğun olarak yeryüzündeki varlığını ispatlamış. Sacayağının diğer iki ayağı geri planda kalmış. Toprağı kazıp işlemiş, bahçeyi bellemiş, ağacı kesmiş, dağı yarmış, kayayı delmiş, ürün yetiştirmiş, kendini donatmış… Bütün bunlar ağırlıklı olarak emekle gerçekleşmiş. Emek, bundan dolayı kutsal sayılmış, bazı siyasi sistemler emek üzerine tesis edilmiş. Beden ve bilek gücü, erkek cinsini öne çıkarmış.

Sonra bilgi-yoğun çağa geçilmiş. “Bilgi kimdeyse güç ondadır.” denmiş. İnsanların kıblesi bilgi olmuş. Makine, mekanik, elektrik, elektronik, mekatronik, dijital, sayısal dönemler yaşamışız, hala yaşıyoruz. Bunlar, zaman zaman birbirinin tamamlayıcısı olmuş. Sacayağının ikinci döneminin enstrümanları ile insanlar övünmüşler, özgüven geliştirmişler, birbirlerine egemenlik kurmuşlar, birbirlerini tehdit etmişler, hatta İlah’a kafa tutmuşlar. İlahlaşma yarışında zaman zaman insan olduğunu unutmuşlar. Kontrolsüz bu yarışın, insanoğlunun kendi sonunu getirme ya da kendini sıfır noktasına getirme yarışı olduğunu hikmet sahibi insanların dışında kimse göremiyor.

“İnsan nedir? Sorusunda üçüncü ayak çok önemli. Bu ayağın adı, duygu-yoğun. İnsan, duygularıyla vardır, yaşar. İkinci dönemde, bize değer katan duygularımız hep ötelendi, aşağılandı. Duygusallık küçümsendi, sanat kişilerin ve kitlelerin afyonu diye propaganda edildi.

Beden gücünün ürünü emeğin yapacağı işi makineler yaptığı için artık emek, fazla bir itibar görmüyor. Bilginin kaynağı aklın yapacağı işi dijital çağdan sonra yapay zekâlar gerçekleştireceği için akıl da değer olarak gözden düşecek görünüyor. Yani, yapay zekâ üretecek, biz seyredeceğiz. O halde soralım: Biz ne olacağız, insanoğlu kendini hangi yönüyle ispat edecek, ayrıcalığını ne ile hissedecek? Kendi evrenimizde özneyken nesne durumuna mı düşeceğiz? Nesne durumuna düşmek, doğrusu benim hoşuma gitmiyor; kendime olan saygımı azaltıyor, Rabbime hamt etme huzurumu karartıyor.

Yazılım, yapay zekâ üretim merkezi olarak bilinin “Silikon Vadisi”nde bayanların çalıştırılmaması size ne anlatır? Zekânın egemen olduğu bir dünyada duyguya yer yoktur.

Öyleyse soralım: “İnsan neyle vardır?” Cevap verelim: “İnsan duygularıyla vardır.” İnsan, sevgidir, öfkedir, aşktır, merhamettir, vefadır, kindir, saygıdır, cömerttir, bencildir, yardımseverdir, fedakârdır… Vs.

Daha ekleyebiliriz: İnsanoğlu;  ayrılıktır, kavuşmadır, gurbettir, sıladır, hüzündür, sevinçtir, kavgadır, merhamettir, inançtır, inkârdır…

İnsan, bu duygularını sanatın dalları ile ifade eder. Resim çizer, müzik, heykel, minyatür yapar.

Yaşadığımız süreci tersine çevirme imkânımız yok, ancak insan olarak ayakta kalma imkânımız var. Bu da eğitim sistemimizi doğru mecrada yürütmemizle ilişkili.

Okullarda değerler ve sanat eğitimine çok önem verilmeli. Değerlerin ilk öğrenildiği ve yaşandığı aile kurumu yaşatılmalı. Yaygın ve örgün eğitim kurumlarında atölyeler kurulmalı; yazılı, sözlü, sosyal medyada değerlerin münakaşası yapılmalı, örfümüzdeki ve üretilecek güzel yeni değerler hayata indirilmeli. Görsel ve işitsel sanatlar, işlevsellik kazanmalı, insan ilişkilerinde bireysellik yerine toplumsallık, paylaşımcılık önerilmeli.

Neye emek verilirse o güçlenir. Bir dönem bedeni güçlendirmek önemliydi, daha sonra insanlar zekâsını güçlendirmeyi tercih ettiler. En zekilerimiz, el üstünde tutuldu, en iyi okullarda okutuldu. Artık duygu-yoğun bir döneme geriyoruz. İnsan duygularıyla ayakta kalacaktır. Duygularını en yoğun yaşayanlar,  insan olma hazzı alacak; bunu eserleriyle en iyi yaşatan kişiler, insanlığa en fazla hizmet etmiş olacaktır.

“İnsan ne ile vardır?” sorusuna doğru cevap verelim. Çağdaş eğitim, bunu gerektiriyor. Ben, insan kalmak istiyorum. Sakın “İnsanı öldürme suçu işlemeyin.

 

 

Her Şey Çikita Muz’la Başladı

Her on yılda bir NATO’cu paşalar sayesinde demokrasimiz kesintiye uğrasa da, öğrenci olayları, grevler ve lokavtlar zincirleme birbirini kovalasa da Türkiye ekonomik açıdan büyümeğe devam ediyordu. O günlerin ekonomik eleştirilerine zaman zaman Rauf Tamer köşesinden: “Tel dolap dönemine dönmeğe razımısınız?” sualini sorardı.

Yani her şeye rağmen Türkiye yine de büyüyordu.

Darbelerden sonra gelenlerin bakmayın siz darbeciler aleyhine atıp tutmalarına; çünkü onların hepsi darbecilerin doğurduğu çocuklardı. Darbelerin en fazla acısını çeken Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alpaslan Türkeş ve Necmettin Erbakan, hiçbir zaman devletine kin beslememiş, devletin ve kurucularının yıpratılmasına rıza göstermemişlerdi. 6 Defa gidip 7 defa gelen Demirel: “Devlette küslük olmaz” iştiyakıyla bıraktığı yerden yeniden işine dört elle sarılırdı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Turgut Özal, gelir gelmez Türk parasını koruma kanununu değiştirdi ve Türk Milletinin alışık olmadığı malları yurtdışından ithal etmeye başladı. Onun tabiriyle: “vitrinde her şey bulunmalıydı, alan alır almayan bakar“dı. Nitekim öyle de oldu. Sanki Türk Milletinin önceliği buymuş gibi ilk önce pahalı ve lüks marketlerde ithal ve hormonlu çikita muzla tanıştık. Ondan sonrası malumunuz olduğu gibi zincirleme gelen ithal ürünlerle vitrinlerimizi süsledik. Aslında muzun alası Anamur’da yetişiyordu ama olsun ziraatla ülke kalkınmazdı! Muz tarlalarında çok katlı binalar yükselmeğe başladı ve o gün bu gündür de Türkiye’nin her tarafında ot biter gibi apartmanlar yükselmeğe devam ediyor.

Bu gün Türkiye de iki milyon konut fazlalığı var ve istatistiki rakamlara göre Türkiye de bu günkü duruma göre yılda dört yüz bin konut ihtiyacı var. Bu da demek oluyor ki, beş yıllık konut ihtiyacımız karşılanmış vaziyette.(Ama olsun dünyada mekân, ahirette iman demiş atalarımız.)

2001 Ekonomik krizinde Ecevit hükümeti, değil bütün kamuya ait işletmeleri ve arazileri, sadece meraları Türk çiftçisine satsa, bu krizden kurtuluyordu ama o günün liderleri devletin arazilerine kıymadılar, dokunmadılar ve bedelini iktidardan düşmekle ödediler.

2002 Yılında işbaşına gelen 28 Şubat mahsulü hükümet, özelleştirme ve AB’ye giriş mücadelesiyle işe hızlı başladı. Avrupa birliğine giremedik ama özelleştirmede dünya rekoru kırdık. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana devletin elinde ne varsa derelerden şırıl şırıl çağlayan sular dâhil hepsini özelleştirdik.

Hakkını yemeyelim 16 yıldır yollar, köprüler ve hatta(itibardan tasarruf olmaz) diyerek kaçak saraylar dahi yaptık! Dünyada dolaşan serseri parayı yurt içine çekmek için bol bol borçlandık, ama bu paraları üretime değil de hepsini tüketime harcadık.

Türk köylü ve çiftçisini, üretimden soğuttuk, samanı Bulgaristan’dan, danayı Romanya’dan, eti Sırbistan’dan almaya başladık.

Elin gavur Kanadalısı, ülkesinin yarısı kutuplarda olmasına rağmen bize mercimek satmaya başladı. Velhasıl iğneden ipliğe her şeye dışarıya bağımlı hale geldik.

Geldiğimiz nokta hepimizin malumu; hep böyle gidecek değildi tabii bol bol yediğimiz hurmalar gün gelir bizi tırmalar misali, şu anda hurmalar bizi tırmalamaya başladı.

İki ay içerisinde dolar iki katına fırladı, 2008 deki krizi teğet geçirdik ama, bu defa: (onların doları varsa bizim Allah’ımız var) sözü bizi ne kadar kurtaracak Allah bilir.

Kalın sağlıcakla