22.7 C
Kocaeli
Pazartesi, Temmuz 6, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 595

Terörün Düşündürdükleri (4)

0

İnancımızda evrensel bir hüküm var: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, başkası için de isteme. Kendin için istediğin bir şeyi başkası için de iste.”

İşte insanlık bu.

Öyle bir umde, öyle bir prensip ki, insanı ve insanlığı kurtarmaya yeter.

İnsanı ve insanlığı maddeten ve manen memnun eder. Huzurlu kılar.

Kafaları ve kalpleri tatmin eder.

Yine milletimizin fertler arası ilişkiyi yönlendirecek güzel bir sözü var:

“İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır.”

Yâni iğneye tahammül edemeyen sen; nasıl olur da, çuvaldızı başkasına batırmaya kalkarsın?

Tarih boyunca sadece bizim kurduğumuz şanlı devletler değil, diğer tüm İslâm devletleri, insan ve insanlık aleyhine kasıtlı bir politika gütmemişler.

Fakat Batılı devletlerin kendi dışındaki insanları, milletleri sömürmeyi; devlet politikası hâline getirdikleri bilinen bir gerçek. Bu davranışlarını yazık ki, bugün de örtülü şekilde sürdürmekteler.

Petrol başta olmak üzere, yer altı kaynaklarına sahip ülkeleri, özellikle Ortadoğu’yu sıkı bir kontrol altında tutmak istemekteler.

Bunun için devamlı karışıklık içinde tutmaktalar.

Böylece sırasında müdahale etmek imkânını muhafaza etmiş olmaktalar.

Bunun için, her zaman ve zeminde geçerli olan taktiği kullanmaktalar: Parçala, böl, hükmet!

Bunun en somut örneği, Türkiye’de uygulandı ve uygulanmakta.

Terör örgütlerini başımıza üşüştürerek, 40 yıl boyunca Türkiye’nin altını üstüne getirdiler.

40 binden fazla yurttaşımızın kanına girdiler.

Şimdi de meydanda yapamadıklarını masada yapmanın şeytanî oyunları içindeler.

İçine düşürülmüş olduğumuz malî krizin de temelinde Batı’nın rolü var.

Çünkü Türkiye’den taviz koparmanın başkaca yolu kalmadı.

Evet, Ortadoğu’da yavaş yavaş “Ben de varım.” diyebilecek bir Türkiye’nin zuhuru, Batılı sözde müttefiklerimizin yazık ki, uykularını kaçırmakta.

Dün koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkanlar; bugün Türkiye’nin de varlığına tahammül gösterememekte!

Güney, kuzey, doğu ve batısından parçalara ayırmanın hesabını yapmaktalar!

Irak’ı parçalamanın, kuzeyinde kukla bir devletçik kurdurtmak istemelerinin temelinde de, bu ezelî politikaları var.

Sonra da bu kukla devleti; güneydoğu Anadolu’ya sıçratmanın uğursuz hesap ve hayali peşindeler!

Çünkü kendine gelmiş, kendine güvenen bir Türkiye’nin Ortadoğu’da tarihî hukuktan kaynaklanan hakları olduğunu bilmekteler.

Bir gün bunu söz konusu yapmayacağı ne malum diye düşünmekteler.

Daha dün, Türkiye’deki terörü besleyen, destekleyen, her türlü insanlık dışı saldırıları görmezden gelerek “Tavşana kaç, Tazı ‘ya tut!” politikası güdenler.

Geceleri helikopterlerle dağa taşa yardım paketleri atanlar!

Sonra da yüzümüze karşı sahte gülücüklerle utanmadan:

“Terör konusunda Türkiye’ye hak veriyor, onun yanında yer alıyoruz1” diyenler.

Şimdi kalkmışlar sıkılmadan “Terör insanlık suçudur!” diyebiliyor.

Elbette terör insanlık suçudur. İnsanlığa aykırı.

Hele inancımızda ona asla hayat hakkı yok.

Çünkü “Birinin suçu yüzünden bir başkası suçlanamaz, cezalandırılamaz.”

Aksi takdirde zulüm olur.

Yer gök titrer. Kaldı ki:

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”

 

 

Öyle Bir Yazı Yazsam ki

Güneşin her doğuşunda ülkemizde aydınlık yüzlerin birbirlerini selamladığı, yeşilin her tonuyla doğal güzelliklerin içimizi ferahlattığı, doğa dostlarının, dostluğun, kardeşliğin her yanımızı sardığı bir günü tarif etsem,

Günün ilk haberlerinde yollarımızda kol gezen trafik terörünün görüntülerini, kadınlarımızın yaşadığı şiddeti, çocuklarımızın kayıp, taciz, ölüm haberlerini değil, tam tersine insanlarımızın yurt içinde ve dışında kazandığı nice başarı öykülerini yazsam,

Sokaklarında şen kahkahaları duyulan, evlerinde açlıktan ağlaşmayan çocukların olduğu, çaresiz annelerin, işsizlikten ne yapacağını bilmeyen babaların olmadığı, yaşama sımsıkı sarılan gülen yüzlerle dopdolu bir yaşamı anlatsam ne güzel olurdu…

Ama hiç böyle bir yazı kaleme alamadım ki!

Çünkü ardımızda kalan uzun yılların içi böylesine güzel, böylesine mutlu gerçeklerle dolu olmadı ki…

Ne zaman ülkemiz feraha çıksa, ne zaman mutlu çehreler sokaklarımızı doldursa; nobran, kıskanç bir el bu güzelliklerin sihrini bozdu, ülkemizin gülen çehresini soldurdu!

Yıllar yılları kovalıyor; zaman mı yaşama, yaşam mı zamana meydan okuyor?

Bilinmez…

Ama bilinen o ki!

Yaşadığımız gerçekler; yukarıda tariflediğim güzelliklerin yaşanmasına, kısa bir süreliğine de olsa fırsat vermiyor…

Sadece ülkemizin son çeyrek asrında yaşadıklarımıza bir bakın!

.  Başta PKK belasıyla yaşanan terör, bu terörün ülkemize verdiği maddi manevi onca zarar, yaşamdan kayıp giden nice yiğitler,

.  Çok uzak değil bundan iki yıl önce FETÖ alçaklarının ihanetiyle devletimizi ele geçirmeye kalkan o meczupların sırtımıza sapladığı zehirli hançer,

.  Dış ilişkilerimizde Suriye belasıyla yaşadıklarımız, milyonlarca göçmenin ülkemize getirdiği yük,

. Her taşın altından çıkan, yaşadığımız her olayda ayağımıza çelme takan sözde dostumuz Amerika’nın yaptıkları…

.  Şimdi bunlarda yetmezmiş gibi yine ABD’nin tetiklediği döviz krizi ile ekonomimizi sarmalayan kara bulutlar!

Hiç rahatı yok bu ülkenin, ülkemizde rahatça yaşamamıza fırsat vermiyorlar. Ama her ne yaparlarsa yapsınlar, neyi dayatırsa dayatsınlar, ne vatan topraklarımızı ele geçirebiliyorlar, ne de vatana olan sevdamızı, sadakatimizi aşabiliyorlar.  Çünkü aydınlık yarınları yaşayacağımız umudundan hiç vazgeçmedik,  vazgeçmeyeceğiz de.

Uzun bir yaz dönemi daha geride kaldı! Okullar da açıldı. Sınıfları öğrencilerin cıvıltıları sardı…

Ekonomik sıkıntılar, onca dış/iç borç, iflaslar, dövizin tırmanışı, TL’nin değer kaybı, kepenk kapatan binlerce iş insanının haberleriyle dolu ülkemizin gündemi… Ama ülkemizde yaşam, her olumsuzluğa rağmen devam ediyor.  Sokaklarımız her sabah işine giden milyonlarca insanımızla dolu. Milyonlarca öğrencimiz okullarına gidebiliyor.  İşsizimiz yok mu evet var. Geçim sıkıntısı her çevrede yaşanıyor. Sıkıntılı çehreler, gülmeyen yüzler, selamlaşmayan insanlarımız da var sokaklarımızda. Aç, açıkta kalan insanlarımız da var ama onlara uzanan yardım elleri de eksik olmuyor.

Şükürler olsun ki, en azından savaş denen canavarın o acımasız yüzünü 1923 ten sonra bir daha görmedik, Allah bir kez daha göstermesin canım ülkeme…

Umudumuzu hiç yitirmeyelim. Evet, her karesi güzelliklerle dolu yaşamı anlatan bir yaşantısı olacaktır güzel ülkemizin.  İçinde yalnızca sevginin, hoşgörünün, dostluğun, kardeşliğin olduğu, doğal güzellikleriyle sarmalanmış ülkemizin her yanında insanlarımızın, özellikle gençlerimizin başarı öykülerinin anlatıldığı, aydınlık çağdaş yarınlara ulaşan, refah içinde yaşayan Türkiye’yi anlatan böyle bir yazı da mutlaka yazılacaktır bir gün…

 

 

Yaşamayı Bilme -Görgü- Sanatı

0

Eskiler ‘Âdab-ı Muaşeret Kaideleri diyorlardı. Günümüzde ‘Görgü Kuralları‘ olarak anılıyor.  İsmi ne olursa olsun bu kavram, bir arada yaşayan toplum fertlerinin daha rahat, daha huzurlu ve zevkli yaşamalarını sağlamak maksadına yöneliktir.

Görgü kuralları; kanunla sağlanan düzenlemeler dışındaki insan ilişkilerini belirleyen; örf, âdet ve gelenekler ile dinî inanışlara, millî olan kültüre ve beynelmilel olan medeniyete dayalı davranış normlarıdır.

Görgü kurallarına uymayanlar, resmî makamlar tarafından yargılanmaz ve cezalandırılmaz. Kurallara uymayanlar, yalnızca toplumun diğer fertleri tarafından kınanır, ayıplanır, uyarılır. Görgü kurallarına uymamayı alışkanlık hâline getirenler dışlanır. Kurallara uymayanları medenî ölçüler içerisinde ve lisan-ı münasiple uyarmak,  tepki göstermek, toplumun her ferdinin vazifesi olmalı.  Aksi takdirde, kural dışı hareketler yaygınlaşır ve toplumdaki huzursuzluk artar, insanî ilişkiler zedelenir. Fertler arasında dayanışma ve yardımlaşma azalır. Bu olumsuzluklar, devletin gücünü de törpüler. Devlet güç kaybedince bağımsızlık tehlikeye girer.

Batıda görgü kuralları ile ilgili ilk düzenlemeler on altıncı yüzyılda başlatılmış. İtalyan Yazar Baldasare Castiglione,  Nezâket Kitabı isimli çalışmasını 1528 yılında yayınlamış. İngilizler Brummel ve Amerikalılar Eleonar Life ile konuya 9 ve 12 yıl sonra girebilmişler.

Kur’an-ı Kerim’in ve Hadis-i Şerif’lerin dünya hayatı ile ilgili bölümleri, biz Müslümanların uymak mecburiyetinde olduğumuz görgü kurallarının temelini oluşturur. O kuralları titizlikle uygulayan ilk insan da şüphesiz Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz olmuştur.

Batılılar daha selâm vermeyi bilmezlerken,  Müslümanlar bir araya geldiklerinde kimin daha önce selâm vereceği konusunda bilgi sâhibi idiler.  İslâmiyet’te; insanın ve insanlığın hayrına olmayan hiçbir emir ve yasak yoktur. İslâm’da her ne varsa, insan içindir, insanın menfaatinedir. O halde dinî hükümler arasında yer alan görgü kurallarına uymak, geniş anlamda ibadettir.

İslâmiyet’in koyduğu görgü kurallarından batılılar hâlâ haberdar değildirler. Meselâ: Gıybet… Avrupalının ayıp bile saymadığı bu hareket, inancımızda kesinlikle yasaklanmıştır.

Temelinde İslâm bulunan kültürümüzde görgü kuralları, imbikten geçerek saf bir nezâkete, inceliğe,  alçak gönüllüğe, samimiyete ve insanlığa dönüşen hareketlerle zenginleşmiştir.

Bütün bu hakikatleri bilen Belma Aksun Hanımefendi, bilgilerini Yaşamayı Bilme -Görgü- Sanatı isimli estetik, şık ve zarif eseri ile okuyucuya sunuyor. 14 X 21,5 santim ölçülerinde, plastik kapak içerisinde 320 sayfa hacimli kitap, mevzu ile alakalı karikatürümsü resimlerle zenginleştirilmiş olarak Temmuz 2018’de kitapçı vitrinlerindeki yerini aldı.

Eserde, günlük hayatımızın her safhasında ve her mekânda riayet edilmesi gereken kaideler, ders veya öğüt verir gibi değil, kişiler arasında geçen hâdiseler anlatılarak, öğretmen edasıyla değil, dostça sohbet tarzında hâfızalara nakşediliyor.

Tebessüm ettiren, düşündüren kısa hikâyeler; şanlı geçmişimizi hatırlatıp gururlandıran; nezâkete ve zarafete imrendiren satırlarda; dâvete katılmanın, iştirak edilen bir toplantıdan ayrılmanın usulleri, hemen herkesin kullandığı kartvizitin özellikleri ve nasıl nerelerde kullanılabileceği, telefonda konuşma adâbı, selamlaşma, el sıkışma, fıkra anlatma, espri yakıştırma, sofra adabı, sigara, giyim kuşam hakkında bilgiler veriliyor. Denilebilir ki hayatın hiçbir safhası, insanoğlunun bulunabileceği hiçbir mekân ihmal edilmemiş.

Çok az kişi, hangi renkle hangi rengin uyum içerisinde bir arada kullanılabileceğini düşünmüştür. Bilenlerin sayısı da fazla değildir. Aksun Hanımefendi, bu konuda da yardımcı oluyor. Mücevher kullanımı, imkân meselesi olduğu kadar; zevk, incelik ve kültür meselesidir de… Belma Hanım’ın konu ile alakalı engin bilgisi, kitabının sayfalarında emrinizdedir.

Yürüyen merdivenlerin, hayatımızın her safhasına girmesinin üzerinden on yıllar geçti, Yürüyen merdivenlerde bekleyenlerin sağda durmaları gerektiği sözlü ve yazılı olarak hatırlatılmasına rağmen, bazı kişiler tarafından hâlâ dikkate alınmıyor.

 

‘Yaa’sız konuşamayanlar,  teşekkür etmesini bilmeyenler; söze başlarken, izin isterken, kazara çarptığında… ‘Pardon‘dan başka kelime kullanamayanlar, umumî taşıma araçlarında kocaman spor pabuçlarının tabanını yanındakine gösterecek şekilde oturmayı kendine güven duygusunun gereği olduğunu zannedenler, bardak tutan elin serçe parmağının kalkık olmasını kibarlık olarak düşünenler… ve daha niceleri… Her türlü görgüsüzlüklerin bolca sergilendiği kalabalıkların içerisinde yaşıyoruz.

Bunları görüp rahatsız olanlar var. Kim hangisini düzeltebilecek. Üstelik bir veya iki dakika sonra ayılacağımız ortamda yan yana olduğumuz insanı uyarmak, daha tatsız olaylara sebebiyet verebilir. Böyle bir uyarının fayda sağlayacağı da şüphelidir.

O halde?

İnsanlar görgü kuralları ile alakalı kitapları okumak suretiyle kendi kendilerini düzeltebilirler. Görgü kurallarıyla alakalı kitaplar, Millî Eğitim ve Kültür bakanlıkları tarafından okullara ücretsiz olarak verilebilir.

En iyisi, herkes birkaç adet görgü kuralı kitabı almalı, birini başucu-el kitabı olarak kendisine ayırıp okumalı ve uygulamalı, diğerlerini dostlarına hediye etmeli.

Görgü kurallarını ihlal edenlerin sayısının artması, şimdilik rahatımızı kaçırıyor. Daha sonra huzurumuzu bozar hâle gelecek.

Hepimizin, Belma Aksun Hanımefendi’ye şükran; O’nun eserini okuyup uygulayanlara teşekkür borcumuz var.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT A. Ş.

İstiklal Caddesi, Ankara Han Nu: 63/3 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: 0.212- 251 03 50

Belgegeçer: 0.212-251 00 12 e-Posta: otuken@otuken.com.tr www.otuken.com.tr

 

BELMA AKSUN:

1938 yılında Konya’da doğdu. Konya Kız Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Gazeteciliğe Tercüman Gazetesi’nde başladı. Yaklaşık yirmi yıl boyunca yazılı basında ilk defa kesintisiz olarak her gün yayınlanan kadın köşesi olan ‘A’dan Z’ye Kadın ve Ev‘ köşesini hazırladı. Bunun yanı sıra araştırma yazıları yazdı. ‘Dünya Kadınları‘, ‘Kadınlarımız‘, Sovyetler Birliğinin çökmekte olduğunu dünyaya ilk defa haber veren Helene Carrerre d’Encausse’un ‘Çatırdayan İmparatorluk‘ adlı eserini tercüme etti ve Tercüman Gazetesi’nde tefrika edildi. Basında yankı uyandıran ‘Uzak Komşumuz Suriye‘ ve ‘Selam Para Kelam Para, Merhaba Amerika‘ röportajlarını kaleme aldı. ‘Tercüman Kadın Ansiklopedisi‘, ‘Tercüman Görgü Ansiklopedisi‘, ‘Tercüman- Alltıntabak Büyük Yemek Ansiklopedisi‘nin genel koordinatörlüğünü yaptı.

 

Yirmi yılı aşkın süre Tercüman Gazetesi’nde çalışmış, Sürekli basın kartı sâhibi bir gazetecidir. İngilizce, İtalyanca ve Fransızca başta olmak üzere üç yabancı dil bilen yazarın telif ve tercüme eserleri bulunmaktadır.

Telif eserleri:

1-Yaşama Sanatı Görgü, 2-Sağlıklı Beslenme ve Diyet / Sağlığınız Çatalınızın Ucunda, 3-Keşke (Hikâyeler), 4-Bir Millet Mistiği: Ziya Nur Aksun, 5-Yaşlılığa Methiye, 6-Sadece Yaprak Döktük.

Tercümeleri:

1-William Peter Blatty’den: Lejyon,  2- Seymour M. Hersh’ten: Samson’un Tercihi: İsrail, Amerika ve Bomba, 3-Muhammed Salah Mzali’den: Tunuslu Hayrettin Paşa’nın Hatıraları, 4-Erik Frank’tan …Ve Sonra Hiç Kalmadı, 5-Robert Sheckley’den: Mevki Uygarlığı, 6-Daniel Defoe’den: Robinson Crusoe,  7-Panait Istrati’den: Akdeniz, 8-Daniel Defoe’den: Robinson Crusoe’un Yeni Maceraları, 9- Panait Istrati’den: Nerrantsula.

 

KUŞBAKIŞI:

OSMANLI’NIN KAYIP ATLASI:

Tarih meraklılarının ekseriyeti, tarihçilerin de bir kısmının, yanlış bir niteleme ile ‘İmparatorluk‘ olarak andıkları Osmanlı Cihan Devleti, dünya tarihinin en büyük siyasi ve medenî kuruluşlarından biridir. Ötüken’den Mâverâü’n-Nehr’e, Oradan 1071’de Anadolu’ya; Kayı Alp, Sarkuk Alp, Gök Alp, Kaya Alp, Gündüz Alp ve Ertuğrul Gazi önderliğinde devam eden bu uzun ve yıllar süren yolculuğun sebepleri tam olarak bilinemiyor. Kafile, Ahlat’ta kök salmışken, 2 asırdan fazla bir zaman diliminden sonra, onları daha batıya yönlendiren sebebin, Cengiz Han Moğolları olduğu tahmin ediliyor.

Cenâb-ı Allah’ın sual edilemeyecek hikmetidir: bulundukları yerde kalsalardı, belki de kuvvetli istilacılar karşısında direnemeyecekler, eriyip yok olabileceklerdi. Selçuklu Sultanı’nın talebi üzerine göç edip, kuş uçuşu 900 kilometre uzaklıkta bulunan, Kütahya-Bursa-Bilecik illeri sınırlarının kesiştiği 1000 kilometrekare genişliğindeki araziye yerleştiler. Çevredeki halkın bir kısmıyla dostane ilişkiler kurdular, bir kısmıyla savaştılar. Bizanslılardan fethettikleri Söğüt kasabasında, cihan devletinin temelini, bismillah arla ve ‘Osmanlı Beyliği‘ adı ile attılar. 1308 yılında Selçuklular tarih sahnesinden çekilmek mecburiyetinde kalınca, Anadolu’nun makûs talihini değiştirme görevini Osmanlı Beyliği üstlendi.

1329 yılında İznik’in fethi, Cihan Devleti’nin müjdecisi idi. 124 yıl sonra 29 Mayıs 1453’te İstanbul fethi ile Osmanlı Cihan Devleti, tarih sahnesindeki yerini almıştı. 1595 yılına gelindiğinde 19.000.000 kilometrekarelik alana hükmediyordu. 159.000.000 kilometrekare olan dünyanın 8’de biri fiilen, bir o kadarı da dolaylı olarak Osmanlı yönetiminde idi.

1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması ile toprak kayıpları başladı.

Tarihçi Mustafa Armağan, ‘Osmanlı’nın Kayıp Atlası isimli eserinde, kaybettiğimiz büyük haritayı anlatıyor. Bu harita, üç kıtaya yayılmış, üç semâvî dinin, onlarca inanç kültürünün mensubu olan tahminen 15.000.000 insanı, 6 asır boyunca huzur içinde yaşatmış bir cihan devletinin hazin akıbetinin neticesidir.

Hıristiyan batı, Osmanlı özlemi ile yaşayan üç kıtadaki evlâd-ı fâtihan torunlarının arzularını sezinlediği için yeni senaryolar hazırlamış, tatbike koymak için fırsat kollamaktadır.

Asıl eğitimi ve mesleği, tarih ilmi dışında olmakla birlikte kuvvetli bir tarih şuuruna sâhip hukukçu Ziya Nur Aksun (1930-2010);

 

Osmanlının yıkılış sebepleri değil, O’nu 600 küsur sene ayakta tutan sebepler araştırılmalı ve ortaya konulmalı.’ Diyor. Teşhisini de şöyle açıklıyor:

 

Batılı Hıristiyanların sopayla, yağma ile çapulla girdikleri yerlere biz medeniyet götürmüşüz! Sırplar, Bulgarlar, Arnavutlar hâlâ; ‘Siz gittiniz, huzurumuz gitti!’ diyorlar. Aslında bu, muhteşem devletin madde planında yok edildiği halde, kafa ve kalplerde hâlâ yaşadığının bir ispatıdır. Hâlâ sökülüp atılamamıştır; ortada olan bir vakıa bu…’

 

Hıristiyan Batı, bu vakıanın korkusunu yaşıyor. Yeni senaryo hazırlanışının sebebi budur.

Mustafa Armağan’ın eserinde,  merhum Ziya Nur Aksun’un tarih şuurundan izler bulmak mümkün.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, karton kapaklı 328 sayfalık eser, Temmuz 2018’da yayınlandı.

KETEBE YAYINLARI:

Maltepe Mahallesi, Fetih Caddesi Nu: 6/2 Topkapı, İstanbul. Telefon: 0.212-612 29 30 e-posta: ketebe@ketebe.com //  www.ketebe.com

 

YESEVÎ DOSTLARI 5:

Hoca Ahmed Yesevî (1093-1166) Türkistan’da İslâmiyet’i tanıtmak maksadıyla ilk Türk tarîkatini kuran ve ‘Pîr-i Türkistan / Hazret-i Türkistan‘ olarak anılan bir Türk büyüğüdür. İslâmiyet’i sâdece kendi çevresinde ders halkası oluşturanlara anlatmakta iktifa etmemiş, yetiştirdiği alp erenleri, gazi dervişleri, fetih ordularında görevlendirmiş, Türkistan’da, Anadolu’da ve Rumeli’de İslâmiyet’in tanınıp gelişmesi için çalışmıştır. Aynı zamanda insanların inançları ile birlikte ahlâk anlayışlarını da yüceltmek maksadıyla sâde bir Türkçe ve Türk’e has hece vezniyle dörtlükler yazarak ‘Hikmet‘ adı verilen şiirlerle hizmetlerini devam ettirmiştir.

O, Türk Milletini diliyle ve diniyle tanıştıran ve barıştırandır. Çünkü Türk boyları ve obaları Farsça ve Arapça bilmedikleri için onlara kendi diliyle yâni Türkçe olarak seslenmiştir.

Kadim Türk toplumu İslâm’la tanışınca birçok yeni değerlerle karşılaşmış ve sosyal hayat tarzı için gerekli olan öğretiyi Hoca Ahmed Yesevî’de bulmuştur.

Hoca Ahmed Yesevî, Türk boy ve oymaklarına ‘şunu şöyle, bunu böyle yapın‘ demek yerine yapılması gerekenleri kendi davranışlarıyla anlatmıştır.

Böylece Türk toplumunun yeni benimsediği inanç ve düşüncelerin özde değişimin de öncüsü olmuştur.

Hoca Ahmed Yesevî geçmişini inkâr etmeden ilmî ve millî değerleri aklın süzgecinden geçirerek Hikmetlerini Kur’ân-ı Kerîm, sahih hadisler ve halkın kültürüyle bütünleştirmeye çalışmıştır.

O’nun felsefesini günümüz insanlarına anlatmak maksadıyla Hoca Ahmed Yesevî  Vakfı, 1993 yılında Erdoğan Aslıyüce (1946- ….) tarafından kuruldu. 1994 yılında, ‘Aylık Sevgi Dergisi Yesevî‘ Dergisi’ni yayınlamaya başladı.  Dergi, kesintisiz olarak Ağustos 2018’de 296. sayıya ulaştı.

Aslıyüce, ‘Yesevi Dostları Kahvaltılı Pazar Toplantıları‘nı 20 Aralık 2009 tarihinde başlattı. Hiç aksamadan 15 günde bir yapılan toplantıların 188’incisi 12 Ağustos 2018 tarihinde idi.

Bu toplantılardaki konuşmaların genişçe bir özeti, kitap hâlinde yayınlanıyor. İlk kitap 2015 yılında, 5. Kitap, Temmuz 2018’de Yesevî Dostlarına sunuldu.

YESEVÎ YAYINCILIK:

Küçük Ayasofya Mahallesi, Küçük Ayasofya Caddesi, Hüseyin Ağa Medresesi Nu: 13. Sultanahmet, Fatih, İstanbul. Telefon: 0.212-63850 12, Belgegeçer: 0.212-63835 47 e-posta: e_asliyuce@yahoo.com

 

REHBER’E REHBERLİK:

 

Osmanlı tarih kaynakları ile alâkalı arşiv ve kütüphane malzemesine dayalı yayınların sayısında artış olduğu görülüyor. Ancak her yayının ilmî değerinin tartışmasız olduğu söylenemez. Maksadın doğru olarak ortaya konulmadığı, ilmî usul hatalarının bolca görüldüğü makale ve kitap şeklindeki yayınlar hiç de az değildir.

 

İlmî standartları düşük seviyede eserlerin ortaya çıkmasının en temel sebeplerinden biri tenkit edici düşünceye yeterince yer verilmemesidir. Bütün ilimler özellikle tarih ilmi tenkitsiz düşünülemez. İlmî gelenek temelinde yapılacak ölçülü ve yol gösterici tenkitler son derece faydalıdır.

 

Tarih ilminde tenkit düşüncesine işlerlik kazandırılması daha kaliteli ürün elde etmek için yapılan aşı gibidir. Vasıflı neşriyat için bu aşıya ihtiyaç vardır.

 

Prof. Dr. Necdet Öztürk’ün ‘Rehber’e Rehberlik‘ isimli 13,5 X 21 santim ölçülerinde 189 sayfalık kitabında Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun ‘Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi‘ adlı eser tenkit konusu yapılmıştır.

 

Necdet Öztürk’ün ifadesine göre ‘Rehber’e Rehberlik‘ isimli eserde, ‘el kitabı’, ‘başvuru eseri’ ve ‘araştırma Rehberi’nin nasıl olması gerektiğini ortaya konuluyor. (Tanıtım bülteninden)

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

 

KISA KISA / KISA KISA…

1- BAŞ YASTIKTA GÖZ YOLDA / Sivas Türküleri: Selahattin Beki. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

2- HAKAS DESTANLARI: Han ORBA, Erhan Aktaş:  Türk Dil Kurumu Yayınları.

3- KUR’AN-I KERİM MUCİZESİ: Mâlik bin Nebi. Boğaziçi Yayınları:

4- MALTA ESİRLERİ: Hazırlayan Cemil Çiftçi. Kitabevi Yayınları / Mehmet Varış.

5- ERKEN MODERN AVRUPA’DA KÜLTÜREL ÇEVİRİ: Peter Burke, R. Rochia. Çeviren: Ferit B. Aydar. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

 

 

DERKENAR:

FRANSIZCALAŞTIRILANLAN TÜRKÇEMİZ

Yrd. Doç. Dr. Ş. ALPARSLAN YASA

 

Türkçede, bir asra yaklaşan bir zamandır, yeni mefhumlar için kelime türetmekten ziyade, bir takım ideolojik Saiklerle, asırlardır tarihî Türkçenin malı olmuş İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeleri dilden tasfiye gayreti içinde, mütemadiyen ve planlı bir şekilde onların yerine yeni kelimeler ortaya atılmakta ve bunlar resmî dayatmalarla yaygınlaştırılmaktadır. Üstelik bunların büyük bir kısmı Uydurma kelimelerdir. Çünkü türetme veya teşkil kaidelerine aykırıdırlar. Hatta -sAl, -mAn, -Ay, -v gibi Fransızcadan devşirme eklerle ve Fransızcaya benzeterek uydurulmaktadırlar. Dahası, Fransızca, dış-, eş-, iç-, ön-, öz-, tek-, yad- gibi bir takım ön ekler ihdasıyla dahi taklit edilmektedir. Bu Uydurmalarla beraber, ayrıca, menşei 19. asır ortalarına kadar çıkan “Güneş-Dil Sahte-Teorisi” (daha doğrusu stratejisi) ile, Türkçenin kapıları ardına kadar Fransızca kelimelere açıldığı, bunlar -“Öztürkçe” oldukları iddiâsıyle- “okul” kitaplarına konulduğu, hatta cümle kuruluşu dahi -devrik cümlelerle- Fransızcaya benzetilmeye çalışıldığı için, Türkçe, yapısı, zevki ve kelime hazinesi itibariyle büyük ölçüde Fransızcalaşma sürecine sokulmuş, -1960 Balyoz Darbesinin ardından- bu Fransızcalaşmış, istikrarsızlaşmış, köksüzleşmiş, nesepsizleşmiş “Türkçe “ye, “Öztürkçe” adı altında, resmî dil statüsü kazandırılmıştır. O tarihten beri, “Türkçe” fetret devrini yaşamaktadır.

 

Türkçenin Istılahı Meslesi, Kurtuba Yayınları, Ankara 2013

 

 

Cumhuriyet Türkiye’nin En Büyük Devrimidir

Benim En Büyük Eserim Cumhuriyettir,

Bugün Türkiye, yarıya yakını gençlerden oluşmuş 80 milyonu aşan nüfusu, gelişmekte olan ekonomisi, siyasi yapısı, güçlü ordusu, 10 000 yıla varan köklü tarihi, kültürü ve Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının merkezi konumundaki coğrafi ve jeostratejik yapısı itibarı ile önemli bir ülkedir. Ortadoğu, Kafkaslar ve Balkanlar gibi üç kritik bölgenin ortasındadır. Eskinin ipek yolu, bugünün ise enerji yolu üzerinde bulunmakla önemi bir kat daha artmıştır. Tarih boyunca ve bugün hep hareketli bir çevre etkisinde kalmış, bölgede çıkarları olan güçlerin tehdidini daima hissetmiştir. Bu zor coğrafyada bugün Türkiye; Avrupa Konseyine, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine (geçici üye), Kuzey Atlantik Paktına (NATO), Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütüne (OECD), Karadeniz Ekonomik İşbirliğine (BSEC), Karadeniz Donanma İşbirliğine,  İslam Konferansı Örgütüne, Ekonomik İşbirliği Örgütüne (Orta Asya), D-8 VE G-20 Ülkeleri Birliğine üyedir. Avrupa Birliği üyeliği için ise halen adaydır. Son iki yüz yılda batının ekonomik, teknolojik ve siyasi yükselişine ayrıca silah gücüne karşın, kötü idarecilerin yönetiminde gerileyen Osmanlı İmparatorluğu bir anda büyük felaketlerin eşiğine getirilmiştir. Aynı zamanda Balkan’lardan Kafkas’lara ve Yemen’e kadar 15 cephede birden, 1. Dünya Savaşını yaşamış ve maalesef bu savaştan yenik çıkmıştır (Mondros Antlaşması 30 Ekim 1918). Balkan’larda, Çanakkale’de, Kafkas’larda ve Arap çöllerinde milyonlarca askerimiz ve insanımız telef olmuştur. Emperyalist güçler başta petrol olmak üzere Osmanlının topraklarındaki zenginlikleri pay etmişlerdir (Sevr, 10 Ağ. 1920). Ülkemiz parçalanmış, yok edilme durumuna getirilmiştir.  Bu çaresiz durumda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 19 Mayıs 1919 da Anadolu’ya geçerek, Osmanlı İmparatorluğundan ayrı olarak, Türk milletinin milli mücadelesini başlatmıştır. O’nun cumhuriyet ve demokrasi aşkı, daha kurtuluş savaşına başlamadan, 23 Nisan 1920 de, Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) kurulmasını sağlamış ve Kurtuluş savaşını bu meclis yürütmüştür. Başta, batı Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan orduları (10 Ocak 1921 de Bursa Eskişehir yolunda, 10 Temmuz 1921 de Sakarya’da, 26-30 Ağustos 1922 de Dumlupınar’da meydan savaşları vererek), tamamen yok edilmiş, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Ruslar da işgal bölgelerinden kovulmuştur. Türk’ün büyük iradesi karşısında yenik düşen emperyal güçler, 24 Temmuz 1923 Lozan andlaşması ile kendi yenilgilerini, bizim de galibiyetimizi ve bağımsızlığımızı kabul etmişlerdir. Böylece küllenen bir imparatorluğun külleri üzerinde alev alev genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur.    29 Ekim 1923’de ATATÜRK’ün kurduğu cumhuriyet, dünyanın en güçlü devletlerine karşı verilen bir ölüm kalım savaşından sonra gerçekleşmiştir. Bu, ATATÜRK’le birlikte binlerce şehit ve gazinin eseridir. Bugün cumhuriyetimizin 95. yılını kutluyoruz. Kutlu olsun. Cumhuriyet; milletin kurduğu, milletin kendi kendini yönettiği, egemenlik kaynağının millete ait olduğu, hükümet ve devlet başkanının, kamu tüzel kişiliğini temsil eden bir heyet tarafından belli bir süre için ve belirli yetkilerle seçildiği bir yönetim biçimidir. Diğer bir anlamda, devletin temel  organlarının seçimle  iş başına geldiği  bir yönetimdir. Bu yönetimde demokrasi, en iyi şekilde uygulanır.  Bunu ATATÜRK şöyle vurgulamıştır. “Bu yönetimde hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir”. Cumhuriyetteki birinci hedef demokrasidir. Yine ATATÜRK, “Cumhuriyeti kurduk. Şimdi sıra demokrasidedir” derken, çok partili bir sisteme de işaret etmiştir. Bu rejim, demokrasi kavramını geliştirmek ve yerleştirmek zorundadır. Cumhuriyet özgürlüktür, bağımsızlıktır. Her alanda ilerlemenin yolu ve insanca yaşamaktır. Yine buradaki özgürlük, başkalarının hakkına tecavüz eden sınırsız bir özgürlük değildir. Demokrasi bu sınırların ölçüsünü koymuştur. Başkasının hak ve hukukuna mutlak riayet ve adalete saygı esastır.   Cumhuriyet’te; a. seçimb. kamu yararına hizmet, millete hizmetc. yasalar karşısında eşitlikd. devlet yönetimine eşit katılıme. temel hak ve özgürlüklerin devlet teminatında olmasıf. çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmanın hedeflenmesi (uygar toplum olma), esastır.  Siyasi yetkinin halk oyuna dayandığı demokrasiler, bazen karşımıza İngiltere, Hollanda, İspanya, Norveç ve Japonya gibi monarşik bir yapı ile, bazen de diktatörlükle yönetilen Çin (halk cumhuriyeti) ve İran (İslam cumhuriyeti) gibi ülkelerin de, cumhuriyet adı altında karşımıza  çıktıkları görülmektedir.  ATATÜRK, batılıların tabiri ile yüzyıllarda bir yetişen dahi bir asker olmakla beraber, çağa damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamı ve de filozof denilebilecek yapıda bir düşünürdü. O, halkın iradesinin yüceliğini kavramış, ezilmiş milletlerin acılarını ruhunda duymuş ve batılı emperyalistlerin sömürü  sistemini çok iyi bir analizle, hem batıya hem doğuya, yani hem ezenlere, hem ezilenlere çağa ve geleceğe uygun mesajlar vermiştir. Bugünkü küresel yapıyı tarif etmiş, zulüm gören milletlere de bağımsızlıklarında, kurtuluşlarında bayrak olmuştur.  ATATÜRK kurduğu cumhuriyette, günümüz koşullarına uyan  demokrasi, laiklik, sosyal devlet, hukukun üstünlüğü, adaletin yüceliği gibi kavramları da yerleştirdi. Sonra onu, müspet ilim sahibi, hürriyet aşığı, eğitimli, kültürlü, geleceğe güvenle bakan, fikri hür vicdanı hür irfanı hür aydın bir gençliğe; “Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklalini ve Türk  cumhuriyetini ilelebet (sonsuza dek) korumaktır. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” diyerek,  emanet etti. ATATÜRK, bunun için şöyle diyor: “zira, hürriyet ve istiklalimizin kıymetini; çağdaş eğitimli, yüksek ruh yapısına sahip, fedakar gençler, bu uğurda ölen askerlerden çok daha iyi bilebilirler. Cumhuriyeti kurmak için çok kan döktük. Gerekirse korumak için de aynı şeyi yaparız. Fakat  istiklal, hürriyet, cumhuriyet bundan böyle savaşarak değil, bunların değerleri bilinerek korunmalıdır. Cumhuriyet fazilettir, Cumhuriyet en gelişmiş ve en ileri, çağdaş devlet ve hükümet şeklidir. Onun için kılıçla elde edilen zaferler; siyasi, ekonomik, kültürel zaferlerle taçlandırılmalıdır”.  ATATÜRK’e göre Cumhuriyet, Türk milletinin tabiat ve yapısına en uygun idare şeklidir. Cumhuriyet, milli egemenlik idealini, milletin irade ve egemenliğini, vatandaşın devlete, devletin vatandaşa karşı hak ve görevlerini en iyi düzenleyen yönetim şeklidir. Milli egemenliği ise; ATATÜRK, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek vurgulamıştır. Cumhuriyetin 10. yıl nutkunda ATATÜRK, “az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan cumhuriyettir, Cumhuriyetin temeli, büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlatlarından oluşan büyük ordumuzun vicdanında, akıl ve bilincinde kurulmuştur. İlkeleri de milletin ruhundan doğmuştur.  Cumhuriyet, Türkiye’nin en büyük devrimidir. Cumhuriyetin, milletin kalbinde kök saldığını görmek en büyük emelimdir. Bu rejimle millet ve memleket, dünya üzerinde en üstün yere gelecektir. Türkiye Cumhuriyeti her anlamı ile, büyük Türk milletinin öz ve aziz malıdır. Değerli evlatlarının elinde daima yükselecek, sonsuza dek yaşayacaktır. Benim naçiz vücudum elbet birgün toprak olacaktır. Lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır. Bu kadar matemler ve felaketler geçirdikten sonra elbette Türk öğrenmiştir ki, vatanı yeniden yapmak, orada mutlu ve özgürce yaşayabilmek için kesinlikle egemenliğine sahip çıkmak ve cumhuriyet bayrağı altında tüm evlatlarını topluca ve dikkatlice muhafaza etmek zorundadır”. “Benim en büyük eserim cumhuriyettir”. Türklerin verdiği istiklal savaşı ve kurduğu cumhuriyet, tüm mazlum milletlerin hürriyet ve istiklal aşkını da dile getirmiş, onlara örnek olmuş ve bundan sonra da onlara bayrak olacaktır.

Yemen’de İnsanlar Açlıktan Ot Yemeğe Başladı

Ortadoğu savaşında ölenlerin cesetleri kıyımıza vurmağa başladı” diye başlıyordu Osman Sarı‘nın Şehit Söylevi şiiri. Artık vurmuyor veya vursa da umurumuz olmuyor.

Suriye, Filistin, Libya, Arakan, Doğu Türkistan ve Afganistan‘da olan bitenden iyi – kötü haberimiz var da meselâ Yemen‘de olanları ve ölenleri neden görmezük?

Sadece 2017 yılında 50 bin çocuk Yemen’de açlıktan öldü. 3 yıllık İç Savaş sırasında 14 binden fazla sivil öldü, öldürüldü. Son 2 yılda koleradan 3 bin kişi öldü, hâlen 700 bin kişi hasta, 1 milyondan fazla kişi de hastalık şüphesi taşıyor.

BM İnsan Hakları Şefliği raporuna göre Yemen’de insanlar yiyecek hiçbir şey bulamadıkları için ot ve yaprak yiyor. Ve 5,2 milyon çocuk açlıktan ölüm tehdidi altında.. Dahası Yemen’in 29 milyonluk nüfusunun 22 milyonu kıtlık nedeniyle yardıma muhtaç.

Yemen İç Savaşı’nda başkent Sana‘daki Husi Güçlerini İran, Aden‘deki Hadi Güçlerini ise Suudî Arabistan destekliyor. 25 yıllık Kuzey & Güney ayrılığından sonra 1990‘da birleşen Yemen, 25 yıl sonra tekrar 2’ye bölünmüş durumda. Sam Amca‘nın 22 ülkeyi parçalamayı esas alan BOP planı Suud ve İran‘ın sayesinde Yemen‘de tıkır tıkır işliyor.

Son 3 yıldır Amerikanvari yöntemlerle Suud Arabistanı‘nı yöneten Veliaht Prens Muhammed bin Selman‘ın yarı manyak politikalarıyla yaptıkları yapacaklarının teminatı gibi gözüküyor. Lübnan Başbakanı Harirî‘yi alıkoyup istifaya zorlamaktan tutun da Hava Kuvvetlerine ait savaş uçaklarıyla Yemen’de çocukları taşıyan otobüs ve hastaneleri vurmaya kadar vukuatı bol. Hem daha yaşı 33; erkenden ölmezse 2050‘ye dek çok icraatlarını duyarız.

Yemen’in altyapı, sağlık, su ve kanalizasyon sistemlerini Katar, Kuveyt, Bahreyn, BAE, Mısır, Ürdün gibi yandaşlarla birlikte bilerek hedef alan Suudîler hava saldırılarıyla hem yakıp yıktılar hem kolera ve kıtlığa sebep oldular. Petrol ambargosu ve abluka da cabası..

Geçen ay 2 milyon hacı binlerce dolar ödeyerek Suudî towers‘ların (gökdelen) gölgesindeki Kâbe‘yi tavaf ettiler ve 1 milyon kurban kestiler. Bunlar Yemen’de açlıktan ve kıtlıktan ölme aşamasındaki Müslümanlara götürülmedi ve çoğu çölün kumları altına gömüldü. Ama nedense kimsenin Müslümanlığından bir şey eksilmedi.

Türkiye kontenjanındaki 80 bin hacı, sâir zamanlarda da 120 bin umreci toplamda Suud’a 1 milyar dolar kazandırıyor. Suudlular 2022‘de hac ve umre gelirlerinin 150 milyar dolara ulaşmasını bekliyorlar. Müslümanlardan cukkalanan paralar askerî harcamalara ayrılıyor; hem de yılda 75 milyar dolarla Dünya üçüncüsü olarak..

Hac, dünya Müslümanlığının en büyük buluşmasıdır. Ve Hz. Peygamber zamanında İslamiyet mensuplarının derdi ve sıkıntılarının görüşüldüğü bir iklimdi. Dileyen tekrar be tekrar Veda Hutbesi‘ne baksın. Şimdiyse helezonik bir karmaşa..

Kutsal Topraklar şimdilik olmasa da Hac Organizasyonu Saudia America‘nın tasallutundan kurtarılmalıdır. “Dünya 5’ten büyüktür” sözüyle Birleşmiş Milletler’e üye 190 ülkenin veto hakkı sahibi 5 daimî ülkeden büyük olduğunu dile getiren Cumhurbaşkanımızın 56 İslam ülkesi adına Suudîstan’a “Yeter artık! Hac işi İslam İşbirliği Teşkilatı’nın uhdesinde gerçekleştirilmelidir. Dinî bir umdenin bir ülkenin ya da bir ailenin tekeline bırakılması mümkün değildir” demesini bekliyoruz.

Bu adamlar Amerika‘ya şirin gözükebilmek için dün PYD’ye 100  milyon dolar bağışlarlar, yarın İsrail‘le birlikte İran‘a ortak savaş açarlar. Vaşington‘un deli mayını misali..

Ah o Yemen’dir /  Gülü çemendir

İnsanlar ot yiyor /  “Acep nedendir?

 

 

Terörün Düşündürdükleri (3)

0

Terör öyle bir şey ki, mesela Afganistan’a yapılan hava akınlarından ister istemez halk da nasibini almıştı.

Zaten çekilmez olan hayat şartları, bir kat daha güçlükler arz etmeye başlamıştı.  Tabii bu duruma biraz da iç karışıklığın sebep olduğu zaafların da, dışardakilere cesaret vermiş olduğunu söyleyebiliriz.

Onlar şu veya bu sebeplerle yurt içinde birlik ve beraberliği kuramamışlardı!

Biraz da sen-ben çekişmesi; zavallı çilekeş Afgan halkını, maddeten biraz daha çökertmiş oldu.

O güzelim destanları yazarak; Rusya’ya karşı kazanmış olduğu İstiklâl mücadelesine, iç anlaşmazlıklar gölge düşürmüştü. Haklı kutsal bir cihat sonunda kazanmış olduğu zaferi; kendi elleriyle âdeta sonuçsuz bırakmıştı!

Bilindiği gibi, “İki pehlivan kavga ederken, bir çocuk ikisini de dövebilir.”

Velhasıl her zaman olduğu gibi, iç didişmelerin galibi daima dış güçler oluyor.

Oysa “Sebep olan yapan gibidir.” hükmünce bu duruma düşüşte; Afganlı idarecilerin istemeyerek de olsa rolleri vardır diyor. Bir an evvel yine Moskof işgalinde olduğu gibi, bir elden ve bir yürek olarak yeni müspet bir çehre ile dünya karşısına dimdik çıkmalarını umuyor ve bekliyoruz.

Çünkü daha önce başardıkları gibi, yine başaracakları muhakkak.

Tabii etrafında toplanacakları odak noktasını; iyi ve doğru tayin ve tespit etmeleri de şart.

Ayrıca kılavuzu iyi seçmek, sonra da bir bütün olup asla dağılmamak.

Zira “Allah’ın rahmeti cemaat ve toplum üzerinedir.”

Unutulmasın ki Hak dâvalar, Hak metot ve usullerle yükselir. Bâtıl / boş, sapık ve yanlış metot ve usullerle geçici olarak söner.

Mağlûbiyete yanlış metot sebep olduğu gibi, galibiyeti de müspet metot gerçekleştirir.

Bu durumda Hak metot, bâtıl dâvayı geçici olarak yükseltirken; bâtıl bir metot da Hak bir dâvanın geçici olarak yükselmesini önler.

Burada metotların doğru olup olmaması söz konusudur.

Yoksa sonunda her şeye rağmen elbette Hak galip ve üstündür.

İslam’ın bâtıl metotlara ihtiyacı yok. Üstelik İslâm’da gaye için her şey meşru değil. Öyleyse yüce İslam’ı yüce tutmak için, Hak olan dâvaya Hak metot ve usullerle yürümek şart.

Yoksa büyük hakikatler; biçare ellerde ziyan olur gider.

Ne diyelim Allah, İslâm Âlemi’ne uyanıklık, şuur ve birlik ruhu versin.

Zaten bu durumda tek tesellimiz, yine yüce Rabbimizin “Rahmetim gazabımı geçti.” müjdesi.

Bizler biliyor ve inanıyoruz ki, Afgan halkı mazlum ve masumdu.

Nitekim yine Hak yolda Hak üzeredirler.

Atılan bombalardan yaralanmış olanlar gazi; atılan bombalardan ölenler ise şehit olmuşlardı.

Şöyle veya böyle geçen hayatları; en büyük bir şerefle gazilik ve şehitlik rütbesiyle son bulmuş.

Bundan dolayı Cennet kapılarının kendilerine sonuna kadar açılmış olduğuna hiç şüphe yok.

İşte bu yüzden “Elhamdülillah.” diyor “Sen ne büyüksün ya Rab!” diye teselli buluyoruz.

Yine biliyoruz ki, aslında, şehit olmakla ölümsüzleşmiş oluyor ölülerimiz.

Asıl titreyecek olanlar, asıl üzülecek olanlar, asıl zorlanacak ve Cehennemin dibini boylayacak olanlar düşünsünler.

Afganistan ve onun gibi terör belasıyla karşılaşmış ülkelerin içindeki; bu duruma sebep olan içteki zalimlerle, bu fırsattan istifade yoluna giden dıştaki zalimler korksunlar titresinler.

Çünkü onları ebedî Cehennem bekliyor.

Hem de hiç bırakmamacasına, hem de hiç bıkmamacasına; ateşten bağrına basmak üzere, onları Cehennem bekliyor.

Öyleyse “Yaşasın zalimler için Cehennem.”

Cehennem ve İlâhî azap; kâfidir, o iç ve dış zorba zalimlere.

 

 

Kıbrıs’ta Rumlar Neredeyse Zil Takıp Oynayacaklar!

Türkiye’de yaşanan döviz kriziyle başlayan ekonomik sıkıntılar, K.K.T.C’de de etkili oldu. Yıllar önce Yunanistan’da yaşanan ekonomik kriz nasıl ki Kıbrıs’ta Rum kesiminde etkili olmuş, GKRY büyük bir krizin içine düşmüş, AB’nin, IMF’nin kapılarını aşındırarak, buradan gelen milyarlarca avro ile bu sıkıntılı dönemi aşmışlardı.

Türkiye’yi sarmalına almaya çalışan dolar/avro baskısı nedeniyle Kıbrıs Türk Halkı da ekonomik yönden sıkıntılı bir dönem yaşamaktadır. Ama bu süreç Rumların yaşadıklarıyla asla mukayese edilemez. KKTC’de yaşanan ekonomik sıkıntı, Rum basınında aşağıdaki başlıklarla yer bulmuştur:

”Fileleftheros gazetesi ” Kıbrıslı Türkler Kapana Kısıldı… İşgal Bölgelerinin Türkiye’ye Tam Bağımlılığı Sahte Devleti Boğulmayla Tehdit Ediyor” başlık ve spotuyla aktardığı haberinde: Türkiye nedeniyle yaşanan ekonomik krizin, bağımlılık nedeniyle KKTC’yi de sürüklediğini ve KKTC’nin bu durumdan kurtulma şansı olmadığını” öne sürdü.

Gazete, KKTC’deki bankacılık sisteminin, inşaat sektörünün, özelleştirmelerin, turizmin ve ihracatın 1974’ten beri Türkiye’nin belirlediği planlar çerçevesinde gelişmesinden ötürü Kıbrıslı Türklerin çıkış noktası bulunmadığını iddia etti…”

Alithia gazetesi “Çile Çekiyorlar, Çözüm İstiyorlar” başlığıyla aktardığı haberinde, muhabirlerinin Lefkoşa’daki bazı mağazaları gezerek yaptığı röportajları ve Kıbrıs Türk Ticaret Odası Başkanı Turgay Deniz’in konuyla ilgili açıklamalarını yansıttı…”

Politis gazetesi de ilgili haberine;

“Kıbrıslı Türkler Ekonomik Çıkmazda” başlığını attı. Yunanistan’ın bundan altı yıl önce ekonomik iflasıyla etkilenen el açmadık devlet, çalmadık kapı bırakmayan Rumlar, böylesine olumsuz bir süreç yaşarken, Türkiye’den ve adanın kuzeyinden KKTC’den yardım çağrısı yapılmış, onlara yardım eli uzanmıştı. Ancak Rumlar bu yardım çağrılarına yanıt dahi vermemiş! AB’den gelen 10 milyar avroluk yardım ile o dönemi aşmaya çalışmışlardı.

Şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmek gerekirse, Rum basının abarttığı gibi ne Türkiye’de, ne de KKTC’de böylesi bir kriz yaşanmıyor, evet dolar/avro baskısı nedeniyle her iki ülkenin ekonomik yönden bazı sıkıntıları mevcuttur.

Ancak bu sıkıntıları da alınan acil tedbirlerle aşmak adına Türkiye de bir hayli mesafe alındı. Ne IMF’nin, ne de Dünya Bankasının kapısı çalındı. Yıllar önce Yunanistan-GKRY ekonomik kriz nedeniyle çalışanlarına maaş dahi ödeyemez, Yunan-Rum bankalarının önünde umutsuz kuyruklar oluşmuştu. Türkiye’nin 3,5 milyon Suriyeli göçmene baktığını da unutmamak gerekir.

KKTC Hükümeti de ekonomik yönden almış olduğu acil tedbirlerle bu sıkıntılı dönemi kısa sürede atlatacaktır. Daha da önemlisi, Kıbrıs Türk Halkının arkasında onu hiçbir dönemde yalnız bırakmayan anavatan Türkiye vardır.

GKRY, Rum basını adanın kuzeyinde yaşanan sıkıntıyı abartmakta, olmayacak önerilerle Kıbrıs Türklerinin aklını çelmeye çalışmakta,

KKTC’deki Rum işbirlikçileri de akıl almaz önerileri ile onlara destek olmakta, ”Birleşik Kıbrıs Hayallerini” gündemde tutmaya çalışmaktadırlar. Bu önerilerin başında KKTC’nin para birimi TL yerine başka bir para birimine geçilmesi gelmekte, hatta Federal Kıbrıs Cumhuriyeti kabul edilirse böylesine ekonomik sıkıntıların yaşanmayacağı dillendirilmektedir!

Dikkat edilecek olursa, KKTC’de ne zaman bir sıkıntı yaşansa, bu Türkiye’ye mal edilmekte, topluma bir an önce Rum kesimiyle birleşmenin öncelik kazandığı yalanı pompalanmaktadır!

Adanın güneyinde yaşayanlar başta GKRY olmak üzere; basınıyla, kilisesiyle, ulusal konseyi ile adanın kuzeyinde sanki büyük bir kriz varmışçasına neredeyse zil takıp göbek atacaklardır!

KKTC’de Kıbrıs Türk Halkı ne ”kapana kısılmıştır”, ne ”çile çekmektedir”, ne de ”ekonomik çıkmazdadır”

Evet, adada çözüm istenmektedir. Ama bu çözüm; adadaki gerçekleri, mevcut durumu göz ardı etmeyen, Türkiye’nin garantörlük hakkını yok etmeyen, Kıbrıs Türk’üne azınlık değil eşit ortaklık hakkını öngören bir çözüm modeli olmalıdır.

Türkiye’ye döviz sarmalı nedeniyle yaşatılmaya çalışılan ekonomik olumsuzluklar aşılmaya başlamıştır, KKTC’de yaşanan ekonomik sıkıntılar da kısa bir süre sonra bitecektir.

Ne Türkiye Kıbrıs’tan vazgeçecek, ne de Kıbrıs Türk’ü her ne yaşarsa yaşasın Rum’a diz çökecektir. Günümüzde adanın kuzeyinde yaşanan sıkıntı nedeniyle zil takıp, bir tek göbek atmadıkları kalan Rumlara ise oynadıkları oyunun kuru gürültüsü kalacaktır!

 

 

 

Topluma Birazcık Saygı Gösterin

Ekonomik krizin başlamasından beri devleti yönetenlerin açıklamaları vicdanlarımıza hitap etmediği gibi, aklımızla alay edildiği hissi uyandırıyor.

Birkaç gün önce Kocaeli’de Körfez ilçemizde “oğluna okul pantolonu alamadığı için bunalıma giren” İsmail Devrim (45) kendisini banyoda iple asarak hayatına son verdi.

Bu olayla ilgili haberi okuduğumda, derin bir üzüntü duydum. Ayrıca birlikte yaşadığımız toplumun bir ferdi olmanın sorumluluk duygusuyla bir utanç hissine kapıldım. Muhtemelen sizler de aynı duyguları yaşadınız.

Buna karşılık resmi makamlar bu duygulardan çok uzak açıklamalar yaptılar:

  • Kocaeli Valiliği konuyla ilgili açıklamada, “bu haberlerin gerçeği yansıtmadığı olay sebebinin psikolojik nedenlere dayandığı anlaşılmıştır” dedi.
  • Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığının açıklaması ise şöyle idi: “İsmail Devrim’in trafik kazası geçirdiği, yaralandığı için çalışamaması nedeniyle bunalıma girdiği anlaşılmıştır. Bir şirkette çalıştığı tespit edilmiştir. Haberlerde belirtildiği gibi oğlunun okul pantolonunu alamaması söz konusu değildir. Bu yönde çıkan haberler asılsızdır. Soruşturma halen devam etmektedir.”

Her iki açıklamada da bir üzüntü, bir vicdani sızı, bir mahcubiyet duygusunun olmadığını görüyoruz. İntiharın sebebi “psikolojik nedenlere dayandığı” ifadesiyle açıklanıyordu.

Üstelik “soruşturma devam ederken” henüz kesin kanaat edinilmemişken, acilen neden bu açıklamalar yapıldı?

2001 yılında borç içindeki bir esnafın yaptığı, yazar kasa fırlatma olayı gibi bir etki yapmasından mı korkuldu?

Bu olaydan iki gün önce de, Şanlıurfa’da işsiz genç üzerine benzin döküp kendini yakmıştı. Ne tür bir siyasi etkisi oldu ki?

***

  • Körfez İlçe Milli Eğitim Müdürü, “olay öncesi okul idaresi kıyafetlerle gelinmesini istemiş ancak iddia edildiği gibi çocuğun derse alınmaması gibi bir olay yaşanmamış” cümlesinden sonra “anladığımız kadarıyla çocuğun kıyafetle ilgili sorununu evde anlatması sonrası baba yaşadığı durum neticesinde üzücü olayı gerçekleştirmiştir” açıklamasını yaptı.

Bu açıklamada kıyafetle ilgili sorun yaşandığı ve intiharın bu sebeple olduğu kabul ediliyor. Fakat yine üzüntü, sorumluluk duygusu ve utanma hissi gibi vicdanımıza hitap eden bir beyan yoktu.

*********************************

Merhumun Eşinin İfadesi

Merhum İsmail Devrim’in eşi Hafize Devrim’in olayı anlattığı ifadeleri çok net:

“Lise 1’e giden oğlum okuldan geldi. Anne, ‘pantolonum okulun istediği pantolon olmadığı için dersime giremedim. Derse almadılar; bir gün yok yazıldım’ dedi. Babası bunu duyunca çok üzüldü. Akşam Gebze’ye gidip pantolon aldılar. Sabah erkenden uyandım, baktım banyoda ışık yanıyor. Kalktım baktım kendini asmış…”

“Oğlumun gittiği okulda kıyafetler belli. Buna uymak gerekiyor. Üstünü almıştık. Pantolonu alamamıştık. Pantolonu da sonra alırız diye düşünmüştük. Eşim o durumu kafasına çok taktı, ‘Ben size bakamayacaksam niye yaşıyorum ki? Çocuklarıma bakamıyorsam niye yaşıyorum. Ölseydim bundan iyiydi’ dedi” diye konuştu.

Bu arada Merhum İsmail Devrim’in mevcut siyasi iktidara muhalif biri olmadığını, “24 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı için Recep Tayyip Erdoğan’a ve siyasi parti olarak da AKP’ye oy vermiş olduğu” bilgisini de paylaşalım.

Ola ki “iktidarın yaptığı her şeyi olumsuz gören, ‘asrın liderimizin yeni Türkiye’sini’ anlamayan Ce Ha Pe’li biri” zannedilmesin.

Yani merhum intihar ederken “siyasi saiklerle” karar vermiş olamaz!

******************************

Olayın Aslı

Basında yazılanlar ve resmi açıklamaları bir bütün olarak okuduğumda olayın şöyle açıklanabileceği kanaatine vardım:

Merhum İsmail Devrim Kocaeli-Dilovası’ndaki İMES-Organize Sanayi Bölgesi’nde torna ustası olarak çalışıyorken, iş yolunda motosikletiyle kaza yaptı ve kolu ezildi.

Kazadan sonra torna tezgâhında kolunu gerektiği gibi kullanamadığı için işten çıkarıldı. İşsiz kalan İsmail’in psikolojisi bozuldu. İki çocuğunun okul masrafları ruhsal durumunu daha da ağırlaştırdı.

Pantolon meselesi de bardağı taşıran son damla oldu. “Çocuklarıma bakamıyorsam niye yaşıyorum?” dedi ve intihar etti.

******************************

Devlete Düşen

Burada devlette yönetici olanlara düşen, intihar eden kişinin psikolojik bunalıma girmesine sebep olan işsizlik konusu ile okullarda tek tip kıyafet giyme konusunda dar gelirli ailelere getirilen yükün nelere mal olduğunu; çocuk pantolon sebebiyle derse alınmadıysa, öğretmen kalitemizi değerlendirmeleridir.

İsmail Devrim’in durumunda olan, hatta daha kötü ekonomik şartlarda olan vatandaşlarımızın psikolojik bunalımlarının nelere yol açabildiğini düşünmek zorundayız.

Hele devlet başkanı, bakan, vali vd görevlerde iseniz, bu vatandaşlarımızla duygudaşlık yapmaya, onları anlamaya ve meseleleri çözmek için çalışmaya mecbursunuz.

“Bu dünyada bana kimse bir hesap soramaz” diye düşünebilirsiniz. “Adamın psikolojisi bozulmuş, intihar etmiş, bana ne?” diyebilirsiniz.

Ama “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa koyunu / Gelir de adl-i İlahi sorar Ömer’den onu” inancına sahipseniz böyle davranamazsınız.

***

İsmail Yıldızdoğan arkadaşımız anlatmak istediğimi çok güzel özetlemiş:

Vali demek; veli demektir! Veli demek; baba demektir!

Hiç bir baba “evladım deliydi de öyle intihar etti” demez.

Ne der? “Benim evladımı kim delirtti?”

Mecnun’un “Bu gözler Leyla’yı gördü” deyip bir köpeğin gözlerini öptüğünü gören o şehrin valisi emir buyurur: ‘Kays’ı Mecnun eden Leyla’yı bulun getirin!’

İşte vali böyle olmalıdır!”

 

 

Terörün Düşündürdükleri (2)

0

Şüphesiz ki, 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler ve Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan terör saldırıları ile Amerika’nın böğrüne saplanan uçaklar; bizlerin de böğrüne saplanmış gibiydi. Yakınlarını kaybeden Amerikalıların duydukları acıları, bizler de burada ta yürekten duymuştuk. Kimi eşini, kimi ana-babasını, kimileri de yakınlarını kaybetmişti. Dayanılır acı mıydı bunlar? Allah hiçbir milleti böyle bir terör afetiyle karşılaştırmasın.

Biz az mı çektik bu acıları? Belki bizim kadar terörden çekmiş başka bir millet yoktur. Kırk yılda kırk bini aşkın insanımızı kaybettik! Nice ocaklar söndü. Hâlen de sönmekte! Nice çocuklarımız öksüz ve yetim kaldı. Bağrımıza milletçe taş bastık ve basıyoruz! Tüm bunlara rağmen Milletçe vakur bir sesle haykırdık bütün dünyaya: “Vatan sağ olsun.”

Evet, sevgili okur! Biz Türkiye ve Türk Milleti olarak bu hususta çok dertliyiz. Biz Türkiye olarak bütün dünya devletlerine söyleyecek çok sözümüz var. “Bir dokun bin ah dinle kâse-i Fağfurdan.” misali, çok doluyuz çok… İnşallah bu terör olayları; artık dünya devletlerinin gözlerini açmaya vesile olur da, el altından, sinsice ve gizlice teröre destek olmaktan cayıp vazgeçerler. Terör mü, bir daha mı, aman Allah göstermesin diyerek, bu uğursuz, insanlık dışı etkinliklerden el ayak çekerler.

İsterlerse çekmesinler! Allah’ın hükmü o kadar büyük, Allah’ın hükmü o derece kapsamlı ki, İlâhî ferman bir kere çıkmaya görsün, önünde hiçbir kuvvet duramaz! İlâhî hükmü hiçbir şey önleyemez. İlâhî hükme hiçbir şey engel olamaz.

Bütün dünya devletleri bilsin ki, mazlum ve masum insanların zarar görmesi kaçınılmaz olan terör faaliyetlerini sürdürmek isteyen devletler bilsin ki, özellikle teröre kucak açan, terörü destekleyen, terörü besleyen, terörü kışkırtan malum devletler bilsinler, korksunlar ve titresinler ki, terör er-geç kendi ayaklarına dolaşacak, kendi insanlarına zarar verecek, kendi ülkelerinin parçalanmasına önayak olacak.

O malum ve bilinen devletler -Batılı devletlerin hangisi yok ki, aralarında- er ya da geç terörün kurbanı olacaklar. Bundan asla kurtuluş yok.

Çünkü dünya etme-bulma dünyası. Çünkü dünya rüzgâr ekenin fırtına biçeceği dünya. Çünkü dünya bir gün gelir “Kendim ettim, kendim buldum.” dedirtecek dünyadır.

Ne sanıyorlar kendilerini, bu terörü destekleyen devletler a dostlar? Ne sanıyorlar? Yaptıkları, yaptıracakları yanlarına kalacak sanıyorlarsa, büyük bir yanılgı içindeler. Sadece kendilerini aldatmış oluyorlar. Ne büyük gaflet, ne büyük cehalet, insanlığa ne büyük ihanet bu, a dostlar!

Bütün zalimler, bütün teröristler, bütün şer odakları ve bunları destekleyen devletler; şu İlâhî hüküm karşısında titremeliler, kendilerine gelmeliler. Bu işten artık caydık demeliler. Yoksa İlâhî adaletten kaçılmaz. İlâhî adalet hiç şaşmaz. Çünkü “Allah ihmal etmez, imhal eder.” Sadece biraz -o da hikmet icabı- zaman tanır o kadar.

Evet, kendisinden kaçılamayacak, o kapsamlı İlâhî hüküm ise şudur sevgili okur:

“Kişi, (bırakın yaptığını bir kenara) kınadığına (bile) uğramadan ölmez.”

Bu hüküm aziz dostlar! Yapılan kötülük er ya da geç, yapana döner. Yapılan kötülük; yapanı bulur. Yapılan kötülük, yapanın kendi başında patlar. Hatta yapılan kötülüğün, yapanın yakınlarının da başına gelebileceğini ima eden bu hüküm; çok kapsamlı, çok geniş ve çok daha içeriklidir.

Çünkü bu hüküm insanın, devletin ve milletlerin; bırakın yaptığını, kınadığının bile başına geleceğini hatırlatıyor. İnsanın, devletin ve milletlerin aklını başına getiriyor. Artık ey insan sen bilirsin. İyi düşün. Aslında ne yaparsan yap, iyiden kötüden yana. Mutlaka bu yaptığın seni ve yakınlarını mutlaka bulacak. Şayet bu dünyada bulmayacak ise Ahirette muhakkak karşılığını göreceksin. Yapmak ne kelime, hadi bunu anladık. Kimi, neyi kınarsan, o da başına gelecek. Artık sen bilirsin. Ne istersen onu yap. Ama önce, bu yaptığının sana geri döneceğini bil, hatırla ona göre yap veya yapma.

İşte ABD’nin başına gelen terörü ve diğerlerini; bir de bu açıdan ele alalım. İyice bir düşünelim. “Ne büyüksün Ya Rab.” diyerek İlâhî Adalet karşısında saygıyla eğilmesini bilelim.

 

 

Orta Asya, Orta Çağ ve Genel Türk Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ile Hazar Devleti’ni ve Bulgar Türklerini Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Türk tarihinde önemli bir yeri olan Hazarlarla sohbetimize başlayabilir miyiz?

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Hazar kelimesi, Sabar gibi, serbest dolaşan, gezen mâniasına gelmektedir. Hazar Hakanlığı topraklarında birçok Türk grupları vardı. Hazar ülkesinin ağırlık merkezi İtil boyu olup burası İtil nehri, Yayık, Don ve Kuban gibi dört büyük nehrin havzasını teşkil ediyor; ayrıca en önemli ticaret yolları üzerinde bulunuyordu.

Hazar isminden ilk defa 558’de Sasanî-Sabar savaşlarında bahsedilmekte, 576 yılında Göktürk hâkimiyeti Karadeniz’in kıyılarına ulaşınca Çin kaynaklarında da görülmektedir. 568 yılındaki Bizans kaynağında ise Türk adı ile de anılıyordu. Bu sıralarda Hazarlar Batı Göktürk hakanlığının batıda en uç noktasını meydana getiriyorlar ve yine Batı Göktürklerinin arzusu ile Sasanîlere karşı Bizans’a yardım ediyorlardı.

Çetinoğlu: Hazar Hakanlığı ne zaman kuruldu?

Prof. Taşağıl: Hazar Hakanlığının gerçek kuruluşu 630 yılındadır. Bu tarihte doğuda Göktürk devleti fetret devrine girince, Hazarlar bağımsız kaldılar. Hazar-Bizans ortak hareketinin neticesinde Sasanî İmparatorluğu zayıfladı, arkasından İslâm kuvvetleri tarafından yıkıldı. İslâm kuvvetleri Kafkaslarda Ermenia bölgesine ilerleyince, Hazar-Bizans dostluğu daha da arttı. 685-695 yıllarında Bizans tahtında oturan İmparatorlar İkinci Justinianus ve 741-775 yılları arasındaki Bizans imparatoru Beşinci Costantinus, Hazar prensesleri ile evlendiler. Costantinus’un Hazar prensesi Çiçek’den doğma oğlu Dördüncü Leon 775-780 yıllarında Bizans tahtında oturdu. Hazar Leon olarak tanınmıştır. Bizans imparatorları çoğu zaman kendi iç ve dış meselelerinde Hazarların yardımını sağlamaya çalıştılar. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Hazar Hakanlığı genişleyerek Doğu Avrupa’nın en önemli devleti oldu.

Çetinoğlu: Hâkimiyet bölgesi nereleri kapsıyordu?

Prof. Taşağıl: Kama ve İtil boyundaki birçok kavim, İtil Bulgarları ve çeşitli Fin kavimleri Hazar hakanına tâbi idi. Ayrıca orta Dinyeper boyundaki çeşitli Slav kavimleri Hazar hâkimiyetini kabul ettiler. Hazar Hakanlığı’nın sınırlan Yayık Nehri’nden başlayarak batıda Özü Nehri’ne kadar geniş bir sahayı kaplıyordu. Bu sıralarda Karadeniz’in kuzeyindeki Büyük Bulgarya devleti, Hazarların hücumları neticesinde yıkılmış, buradaki bütün geniş ovalar Hazarların eline geçmişti.

Çetinoğlu: Müslüman Arap orduları Kafkasya’ya geldiler…

Prof. Taşağıl: Hazarların Araplarla mücadelesi yaklaşık yüzyıl sürmüştür. Arap ilerleyişi Kafkaslarda durdurulmuştur. 651-652’de Arap kuvvetleri Derbend’i aşarak Hazar başkenti Belencer’e kadar sokulduklarında püskürtüldüler. 714’de Derbend’i zapt eden Araplar, İstanbul’u kuşatmak için bölgeden ayrıldıklarında Hazarlar karşı hücuma geçerek Azerbaycan’a ilerlediler.

722’de Arapların Ermenia valisi başarı kazandı. Ancak 730’da Azerbaycan’dan çekildiler. 737 yılında Arap hücumları karşısında zor duruma düşen Hazar Hakanı barış istemek mecburiyetinde kaldı. Hatta Müslümanlığı kabul ettiğini dahi bildirmiştir. Fakat Arap kuvvetleri geri çekilince eski dinine dönmüştür. Bu arada halifelik Emesilerden Abbasîlere geçince Arap-Hazar mücadelesi yavaşladı. Ermenia vilayetinin valisi Hazar Hakanı ile anlaşabilmek için halifenin arzusu gereğince bir Hazar prensesi ile evlendi. Fakat Hazar Hakanı prensesin doğum sırasında ölümünü bahane ederek ordusunu İslâm topraklarına gönderdi. 764 yılında Hazarlar Tiflis’i ele geçirdiler. 799 yılında ise hakanlarının kumandasında Ermenistan’a girdiler. Halife Harun Reşid’in kumandanı Yezid, Hazar hücumunu durdurmayı başardı.

Çetinoğlu: Hazarların mevcudiyetinin bölge üzerindeki tesirlerinden bahseder misiniz?

Prof. Taşağıl: Hazarların sağladığı barış ve huzur sâyesinde İskandinavya-Bizans ticaret yolu gelişti. İskandinavyalı Knezler, bu yolu takip ederek Kiev bölgesine geldiler. Burada Hazarlara bağlı olarak ticaret yapmaya başladılar ve zengin oldular. Zenginleşen Knezler, 862 yılında Rurik adlı bir knez başkanlığında Kiev-Rus Knezliği’ni kurdular. Bu knezliğin gelişmesinde Hazar tesiri çok fazladır. Yine ilk kurulan Rus birliğinde başkanın adı Hakanus idi. 988’de Hıristiyanlığı kabul eden Vladimir ile daha sonra knez olan Yaroslav da Hakanus unvanını kullanıyordu.

Ural Dağlarının ormanlık yamaçlarındaki eski yurtlarını terk ederek bozkır bölgesine çekilen Macarlar, Kuban havzasında Hazarlara bağlandılar. Onlar tarafından teşkilâtlandırıldıkları gibi kabile adları burada Türklerle karıştıklarını göstermektedir. Macar Arpad hanedanlığı bu sırada ortaya çıktı. Doğudan Peçenekler gelince Orta Avrupa’ya doğru göç ettiler.

Çetinoğlu: Hazar Hakanlığı bölgede bu kadar etkili ve güçlü iken hangi sebeplerle zayıflayıp tarih sahnesinden çekilmek mecburiyetinde kaldı?

Prof. TAŞ ağıl: Hazar ordusunda çok sayıda Harezmli ücretli asker bulunuyordu. Devlet, ekonomik yönden zayıflayınca bunların ücretlerini veremez duruma düştü. Bu yüzden çıkan huzursuzluklar devleti sarstı. Ayrıca doğudan gelen Peçenek hücumları Harezm-İtil ticaret yolunu tehlikeye soktu.

965 yılında Rus prensi Svyatoslav, Don boyu ve Kuban’daki Tama Tarhan şehrini işgal etti. Arkasından da Kuman-Kıpçaklar Hazarların Harezm ve Türkistan ile bağlantılarını kesti ve ticaret faaliyetleri engellendi. Neticede Hazarlar, Kuman-Kıpçak baskısı altında 11. yüzyıl içerisinde kaybolup gittiler. Bugün Avrupa’da Musevi olan Karaim Türkleri ve Kafkaslarda yaşayan Karaçayların, Hazar kalıntıları olduğu bilinmektedir.

Hazar Hakanlığı’nın ticarî faaliyetlerinin çok canlı olması topraklarını farklı dinlerin ve milletlerin yaşadığı yer hâline getirmişti. Hazarların çoğunluğu Gök Tanrı dininde olsa da, hakan ailesi Museviliği kabul etmişti. Beyler ve saray erkânı da Musevi idi. Tüccar zümrenin arasında Müslümanlık yaygındı. Bir de Ortodoksluk Karadeniz’in kuzeyinde epeyce yayılmıştı.

Hazarlar, Museviliğin Karay mezhebine girmişlerdi. Karay mezhebi mensupları, zamanla Hazar ülkesinde kalabalıklaştılar. Hatta zamanımızda Kırım ve Polonya’da yaşayan Karaimlerden ana dilleri Türkçe olan cemaat Musevi Hazarların devamı sayılmaktadır.

Çetinoğlu: Hazarlar bahsini böylece tamamlamış olduk. Hazarlara komşu topraklarda, İslamiyet’i kabul eden ilk Türk Devleti olan Bulgar hanlığı vardı. Bulgar Hanlığı hakkında bilgi sâhibi olanların sayısı azdır. Bilgilendirir misiniz?

Prof. Taşağıl: Karadeniz’in kuzeyinde Ogurların Hun kalıntılarıyla karıştıktan sonra kurdukları devlete Büyük Bulgarya (Magna Bulgaria) denmiştir. Kurucusunun ismi Kobrat, Kobratos, Kuvratos şekillerinde de geçer. Doulo sülâlesine mensup olup Asya Hunlarının T’uko hanedan ailesine bağlanmaktadır.

630 yılında Orta Asya’da Göktürklerin fetret devrine girmesi ile Hazarlar gibi Bulgarlar da ‘Büyük Bulgar’ devletinin bağımsızlığını ilan ettiler. İmparator Herakleios zamanında, 610-641 yılları arasında Bizans ile sıkı münasebetler kursalar da devlet uzun yaşamadı ve kurucusunun 665’te ölümünden kısa süre sonra şehzadeler arasındaki mücadeleden istifade eden Hazar Hakanlığının baskısı sonucu parçalandı.

Çetinoğlu: Bölgeden ayrılanlar oldu…

Prof. Taşağıl: Otuz-Ogurların çoğunluğunu oluşturduğu grup, kuzeye çekilerek İdil Bulgarları Devletini tesis etti. Kurt’un oğlu Bat-Bayan, On-Ogur Bulgarların ve Macarların başında Hazarlara tâbi olarak Kafkasya’daki yurtta kaldı. Bulgar kitleleri ile Tuna’ya yönelen diğer oğul Asparuh ise, 668 yılında Balkanlara geçerek, 679 yılında Tuna Bulgar Devleti’ni kurdu.

 

İtil Bulgar Devleti, İtil-Çolman (Kama) sahasında 15. yüzyıla kadar yaşadı. Devletin merkezi olan şehir de Bulgar adını taşır. Bulgarlar, geldikleri bu sahanın yerli halkı Fin-Ogurlar (Çeremiş, Mordva, Zuryen, Voltyake kavimleri) idarelerine almışlardır.

Arap kaynaklarında onlarla ilgili kayıtlar, 9. yüzyıl başlarında başlamaktadır. Bulgarların 8. ve 9. yüzyıllardaki hayatlarına dair bilgiler çok azdır. İtil Bulgarları da Hazarlara tâbi oldular. Bulgarların da İtil Nehri boyunca yapılan büyük ticarete faal bir şekilde katıldıkları bilinmektedir. Kuzey bölgelerini, Hazar Denizi-İran-Kafkaslar-Türkistan ve dolayısıyla Orta Asya’da ‘ki büyük kervan yoluna bağlayan, o çağlara göre trafiği işlek olan İtil, Kama gibi büyük nehirleri ve bunların Ak İtil, Vyatka, Susma, Sura vb. gibi kolları ve ayrıca verimli toprakları, otlakları, ormanları, hayvancılığı, dericiliği, arıcılığı, kürkçülüğü ile Bulgar ülkesi, bilhassa Hazar Devleti’nin zayıfladığı yıllardan itibaren sıhhatli bir varlık hâlinde gelişmiş ve ticaret merkezi olmuştur.

Çetinoğlu: Bulgar Türklerinin Müslümanlığı kabul etmeleri nasıl oldu?

Prof. Taşağıl: Bulgar tüccarının, gerek Hazar ilinde ve bilhassa Harezm’de, gerekse Samanîler ülkesinde İslâm tüccarı ile sıkı temasları neticesinde, Bulgarlar arasında İslâm dini yayılmağa başladı. 9. yüzyılın sonlarında, Bulgarlara ait en eski kayıtlar, onları, camileri ve mektepleri olan, tacir ve çiftçi bir kavim olarak göstermektedir

10. yüzyıl başlarında Müslüman kültür dairesine iyice girmiş bulunan Bulgarların hükümdarı Almuş, 920-921 ‘de Halife Muktedir Billah’a bir mektup göndererek, İslâm’ı öğretecek âlimler ile İslamî müesseseleri inşa edecek ustalar ve Hazarlara karşı savunma için yapılacak kale ve diğer masraflar için para talebinde bulundu. Halife bu isteği kabul ederek bir elçi heyeti yolladı. Heyetin içinde Ahmed İbn-i Fadlan vardı. Tarih, 12 Mayıs 922’dir. İbn-i Fadlan, Bağdat’a döndükten sonra seyahati ve Bulgar İli’nde bulunduğu günleri anlatan bir eser yazmış ve o devir Bulgar tarihi için eşsiz bilgiler bırakmıştır.

Çetinoğlu: Bulgar Türk Devleti nasıl zayıflayıp yıkıldı?

Prof. Taşağıl: Yukarı İtil ve Oka sahasından gelen Rus korsanları (Uşkunuki), İtil boyunca rastladıkları Bulgar tüccarını soydukları gibi Bulgar İli’ne kadar inip, köy ve şehirleri yağmalıyorlardı. Bunlar Bulgur Türk Hanlığını zayıflattılar.

Cengiz Han’ın orduları 1220-1221’de Batı Türkistan’ı istilâ ettiklerinde, Subutay ve Cebe’nin komutasındaki Moğol tümeni Kafkasları geçmiş ve 1223 Haziran ayında Kalka boyunda, Kıpçaklar ve Rusları yendikten sonra, esas Moğol kuvvetlerine katılmak üzere Hazar Denizi’nin kuzeyinden yürüdüklerinde, Bulgar arazisinin güneyinden geçerken, onların pususuna düşüp yenildiler. 1229’da Yayık boyundaki Kumanlara ve Saksın şehrine Moğollar hücuma geçince, Kuman ve Saksın ahalisinden pek çoğu Bulgarlara iltica etti.

Batu Han idaresindeki asıl büyük ordu Doğu Avrupa’da ilk önce Bulgarlara çarptı. Ahaliyi öldüren, şehirleri ve köyleri yıkan Moğollar, mescit, cami ve hamamlarıyla meşhur 50.000 nüfuslu Bulgar şehrini 1236 yılında tamamıyla tahrip ettiler. Onlar çekildikten sonra Deşt-i Kıpçak’ta kurulan Altın-Orda Hanlığı zamanında geri kalan Bulgarların yeniden canlandırmaya çalıştıkları eski Bulgar şehri, Pulat-Timur Han tarafından 1361 yılında ikinci defa ağır bir tahribata uğratıldı ve üçüncü defa, Timur’un, Altın Orda Hanı Toktamış’a karşı yaptığı sefer esnasında 1391 yılında tahrip edildi. Halk dağıldı, bir kısmı Kama’nın kuzeyine, Kazan taraflarına göçtü. 15. yüzyıl ortalarında, buralarda Bulgar-Kıpçak karışımı Müslüman ahali bulunuyordu ki, sonraki Kazan Hanlığı’nın esas nüfusunu bunlar teşkil etmiştir. Diğer taraftan dilleri Ogur Türkçesinin bir lehçesi olan, aynı bölgedeki Çuvaşların, eski Bulgarların torunları olduğu kabul edilmektedir.

Çetinoğlu: Tuna Bulgarlarından da söz eder misiniz?

Prof. Taşağıl: Asparuh (Espereh)’un Bizans’ın direnmesine rağmen Dobruca’nm güney bölgesinde kurduğu Tuna-Bulgar Devleti, Bizans’ın yanında Avarların hücumlarına da karşı koyabildi. 681 yılından itibaren Tuna-Bulgar Devleti’nin sahası, Besarabya ile Dobruca’dan başka, bütün kuzey Bulgaristan’a, doğuda Karadeniz’e, güneyde Balkanların geçitlerine ve Batıda İsker Nehri’ne kadar uzanıyordu.

688’deTuna Bulgarlarını yenen 2. Justinianus, dönüşünde onların pususuna düştü. Sonra sürgüne gönderilen 2. Justinianus, Asparuh’un halefi olan Tervel Han’dan yardım istedi. 705’te O’nun desteği ile ikinci defa Bizans tahtına çıktı. Fakat İmparator yerini sağlamlaştırınca, sıkışık durumda iken verdiği yerleri geri almak için 708’de Bulgarlar üzerine yürüdüyse de mağlûp oldu. Tervel Han, 716’da imparator 3. Theodosios ile bir ticaret ve barış anlaşması imzaladı. Ondan sonra 718-736 yılları arasında adı bilinmeyen biri, 736-740’da Sever, 740-56’da ise Kurmiş Han hüküm sürdü.

741-775 yılları arasında hüküm süren İmparator Konstantinos Koprinimos Arapları yendikten sonra Bulgarlara taarruza geçerek mağlûp edip barışa zorladı. Kurmiş’in halefi Vineh 759 yılında Bizans imparator ile anlaşma imzaladı ise de, imparator tekrar taarruza başladı. Ancak bu defa yenilerek geri çekildi. İç karışıklıklar içinde, 762-765 yılları arasında Teleç, 765’ten 767 yılına kadar Seoin, sona Umor, daha sonra da, 768-777 yıllarında ise Telering Han gibi hanların devirleri geçti.

777-804 yılları arasında Kardam Han iç durumu düzeltti. 791 ve 792’de Bizanslıları yendi; 709’da imparator 6. Konstantinos’tan vergi talebinde bulundu. 803-814 yıllarında Kurum Han zamanında bu güçlenme artarak devam etti.

Bizans İmparatoru Birinci Nikephoros, hanlık başkenti Presyaslav’ı tahrip etti ve ilerledi. Fakat İmparator’un yenilmesi, ordusunun imhası ve kendisinin savaş meydanında ölümü ile sonuçlandı. Arkasından kalabalık bir ordu ile Bulgarlar üzerine yürüyen 2. Mikhael’i de yenen Kurum Han, adeta Bizans’ı ortadan kaldıracak duruma geldi ve ‘altın mızrağını yaldızlı kapu’ya asmaya’ and içti. 809’da Sofya’yı, Niş ve Belgrad kalelerini işgal ederek, Orta Avrupa ve Yakın Doğu arası en büyük askerî sevkiyat ve ticaret yolunu kontrolüne aldı. 813’te Filibe’den Edirne’ye ulaştı. Burayı muhasara altında tutarak süratle ilerledi. 814 bahar aylarında İstanbul’u kuşattı. Fakat saldırıların en yoğun olduğu bir zamanda, 13 Nisan 814 tarihinde ansızın öldü.

Kurum Han’dan sonra 814-831 yılları arasında tahtta oturan oğlu Omurtag Han başa geçerek, Bizans’la 30 senelik anlaşma imzaladı. Bu anlaşma Bulgarlara güneyde sükûn, Bizans’a da mallarını gümrük ödemek şartı ile kuzeye sevk edebilme imkânı sağlıyordu. Omurtag Han, bu arada Franklarla da mücadele etti. Tuna-Sava-Drava havzasını almak, Maroş nehri vadisindeki, Orta Avrupa’nın, Roma devrinden beri terk edilmiş olan en büyük tuzlalarını işletmeye açmak sureti ile devletine büyük emniyet ve servet kaynağı kazandıran Omurtag Han zamanı Tuna Bulgarlarının tarihleri boyunca en parlak devirleri olmuştur. Kurulan şehirler, saraylar, köşkler, geniş ve muntazam ölçüde inşaat ve imar, suyolları, abideler, Pliska ve Preslav şehirleri ile Madara Kasabası civarında yüksek bir kaya üzerinde Kurum Han’ın 40 metrekarelik yeri kaplayan kitabeli kabartması, o çağlardan bize kalan hâtıradır.

Çetinoğlu: Tarih kitapları, bu parlak dönemden sonra Tuna Bulgarlarının çöküş döneminin başladığını yazar. Nasıl oldu da Tuna Bulgarları, Türklüklerini unutup, günümüzdeki Bulgarların ataları konumuna dönüştü?

Prof. Taşağıl: Tuna Bulgarları Devleti’nde yerlilere oranla az olan Bulgar Türkleri arasında Slavlaşma başladı. Bu Slavlaşma, 831-836 yıllarında Malamır ve 837-852 yılları arasında Presiyan zamanlarında hızla artarak devam etti. 852-889 yılları arasında hüküm süren Boris Han’ın 864’de Ortodoksluğu resmen kabul ederek, o zamana kadar tek Tanrı inancı içinde yaşayan Bulgarları Hıristiyanlaştırması ile tamamlandı. Boris Mikhail adını aldı. 869-870 yıllarındaki İstanbul kiliseler toplantısında, Bulgar kilisesinin müstakil piskoposluk olarak Katolik kilisesi temsilcilerince tanınması üzerine, Roma’nın Balkan yarımadasındaki iddialarının sona ermesi ile büsbütün Türk devleti karakterini kaybedip, Slav, Bizans kültür çevresine tamamen girmiş oldu. O güne kadar kullanılan Türkçe ‘Han’ unvanı da Boris’in halefi olan ve 893-917 yılları boyunca hükümdar olan Simeon tarafından ‘Çar’a çevrildi.

 

Prof. Dr. AHMET TAŞAĞIL

14 Şubat 1964 tarihinde Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğdu. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi’nin Tarih Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl Çince öğrenmek ve Orta Asya tarihi üzerine araştırmalar yapmak üzere Tai-wan’a gitti, Shih-fan Üniversitesinde Çince kurslarına devam ederken, Cheng-chih Üniversitesi’nin Etnoloji Araştırmaları Enstitüsü’nde ve Tarih Bölümünde ders ve seminerleri takip etti. Bunun yanında dokümantasyon merkezinde Çin kaynaklarından Türk tarihine ait belgeler topladı.

 

1986 yılının sonunda Türkiye’ye dönüp, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Yüksek Lisans öğrenimine başladı. 1991’de Doktor, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalında, 1992’de yardımcı doçent, 1995 yılında Genel Türk Tarihi alanında doçent unvanını kazandı. 2001 yılında profesör oldu.

 

 

2007-2008 yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 2008 yılında Rektör Yardımcılığına tayin edildi. Buradan emekli olduktan sonra Yeditepe Üniversitesi’ne geçti. Hâlen bu üniversitede, öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

 

Çince, İngilizce, Rusça ve Fransızca ile Türk lehçelerinden Kazakça ve Kırgızca bilmektedir. Moğolistan başta olmak üzere Güney Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’da saha araştırmaları gerçekleştirmiştir.